Michael Kohlhaas - 2

Süzlärneñ gomumi sanı 2355
Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1359
37.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
50.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
57.3 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
O, ülkenin küçük pazarlarına hayvan götürerek ticaret yapardı. Bunun için de Dresden'in dış mahallerinden birinde birkaç ahırlı bir ev almıştı. Oraya gelir gelmez hemen kolluk yönetimine gitti ve içlerinden birkaçını tanıdığı yazmanlardan, kendisinin de önceden düşündüğü gibi, pasaport konusunun yalnızca bir masal olduğunu öğrendi. Bu olaya canları sıkılan yazmanlar, isteği üzerine, kendisine işin haksızlığını gösterir bir belge verdiler. Kohlhaas, sıska soylunun bunu yapmakla ne elde etmek istediğini pek anlayamadığı halde, gülümsedi. Yanında bulundurduğu at sürüsünü birkaç hafta içinde kazançla sattı ve gönlünde dünyanın genel yoksulluğunun kendisine verdiği acıdan başka hiçbir acı duygu olmadan Tronkenburg'a döndü. Elindeki belgeyi şato kâhyasına gösterdi. Kâhya, cambazın "artık atları alabilir miyim?" sorusuna karşı, fazla söze gerek görmeden, gidip onları aşağıdan almasını söyledi. Fakat Kohlhaas avludan geçerken hoşa gitmeyen bir olayı öğrenmişti: Söylediklerine göre, buraya bıraktığı uşak, uygunsuz davranışlarından dolayı, birkaç gün sonra dayak yemiş, Tronkenburg'dan kovulmuştu. Bu haberi kendisine veren delikanlıya, uşağın ne yaptığını ve o gittikten sonra atlara kimin baktığını sordu. Delikanlı hiçbir şey bilmediğini söyledi; yüreği kuşkularla dolup taşan tüccara, hayvanların bulunduğu ahırı açtı. İyi beslenmiş, parlak tüylü iki yağız atın yerinde bir çift sıska, cılız beygir görünce cambazın şaşkınlığı pek büyük olmuştu: üstüne öteberi asılabilecek çengel gibi kemikler, hiçbir özen ve tımar görmemiş, gelişigüzel düğümlenmiş yele ve saçlar: hayvanlar ülkesinde yoksulluğun gerçek bir örneği. Atların bitkinlikten zor kişnediklerini gören Kohlhaas, pek fazla kızdı ve hayvanların başına neler geldiğini sordu. Yanında duran genç, başlarına hiçbir kaza gelmediğini, gereken yemi aldıklarını, fakat yalnızca, hasat zamanı olduğundan öküze gereksinim olduğu için bir parça tarlalarda kullanıldıklarını söyledi. Kohlhaas, bu soysuz ve düzenci zorbalığa sövdü; fakat bir şey yapamayacağı için öfkesine egemen olarak, atlarıyla bu haydut yuvasından ayrılmaya hazırlanırken, konuşmaları işiterek oraya gelen kâhya, gürültünün nedenini sordu. Kohlhaas: "Ne mi var?.. Tronka soylusuyla yardımcıları, yanlarında bıraktığım atları tarlada çalıştırmak için kimden izin aldı?.." diye yanıt verdi ve ekledi: "Bu, insanca bir iş midir?" Bitkin beygirleri bir değnek sürtmesiyle kımıldatmaya çalıştı: Kımıldamadıklarını kâhyaya gösterdi. Şato kâhyası onu bir parça tepeden süzdükten sonra söze başladı: "Şu kaba herife bakın hele! Hoyrat herif! Tanrıya şükret ki, beygirlerin ölmedi! Uşak kaçtıktan sonra onları kim besleyecekti?" dedi. Atların kendilerine verilen yemi tarlada çalışarak ödemelerinin haksızlık mı olduğunu sordu ve sözlerini, burada böyle gürültü etmemesini, yoksa köpekleri çağırmakla avluda sessizliği sağlayabileceğini söyleyerek bitirdi. At tüccarının yüreği mintanından fırlayacak gibi çarpıyordu. İçinden gelen bir duygu onu, hiçbir şeye yaramayan şu koca göbeği gübrenin içine yuvarlayıp, ayağını bakır renkli suratına basmak için zorluyordu. Fakat içindeki, bir altın tartısı kadar duyarlı hakseverlik duygusu hâlâ canlıydı; karşısındakinin gerçekten suçlu olup olmadığı yolunda henüz kesin bir yargı vermemişti. Sövgüleri sindirip hayvanlara yanaştı ve durumu sessizce kafasından geçirerek yeleleri düzelttiği sırada, alçak sesle, hangi suçundan ötürü uşağın uzaklaştırıldığını sordu. Kâhya yanıt verdi; "Çünkü hayvanların başka bir tavlaya çekilmesi zorunluluğu doğunca, buna razı olmadı ve Tronkenburg'a gelen iki soylunun atlarının, kendi beygirleri yüzünden, geceyi yol üstünde geçirmelerini istedi!" Kohlhaas, şu anda uşağının yanında olması ve onun söyleyecekleriyle bu koca göbekli kâhyanınkileri karşılaştırabilmek için hayvanların parasını gözden çıkarmaya çoktan razıydı. Olduğu yerde duruyor, yağızların perçemlerini okşuyor, bu durum karşısında ne yapmak gerektiğini düşünüyordu ki, sahne birdenbire değişti ve tavşan avından dönmekte olan soylu Wenzel von Tronka, bir sürü şövalye, uşak ve köpekle birlikte şatonun avlusuna daldı. Ne olduğunu sorunca, kâhya hemen söze başladı ve bir yandan köpekler yabancıya karşı havlar, öte yandan şövalyeler onları susturmaya çalışırken, o da prense, olayı başka kalıba sokarak, yağızların bir parça kullanılması yüzünden tüccarın nasıl serkeşlikte bulunmak istediğini anlattı; alaycı kahkahalarla, Kohlhaas'ın bu hayvanları kendisininkiler diye tanımak istemediğini söyledi. Kohlhaas bağırıyordu: "Bunlar benim atlarım değil, benim adil efendim!. Bunlar otuz altın gulden değerinde olan atlar değil!. Ben, sağlıklı, iyi beslenmiş atlarımı isterim!" Soylu, yüzü hafif sarararak attan indi ve : "Herif atları geri almak istemiyorsa, burada bırakıversin! Gel Günther!" diye bağırdı "Hans! Gelin!" Ve eliyle dizgindeki tozu silkerken "şarap getirin!" diye bir kez daha bağırdı, sonra şövalyelerle birlikte kapıdan içeriye girdi. Kohlhaas, atlarını bu durumda Kohlhaasenbrück'teki ahıra götürmektense, hayvan derisi yüzen bir adam çağırıp leşlerini çöplüğe attırmayı yeğleyeceğini söyledi. Beygirleri oldukları yerde bırakarak, doğru atına bindi ve hakkını aramayı bildiğini söyleyerek oradan uzaklaştı.
Dresden'e doğru doludizgin giderken, aklına kâhyanın uşağıyla ilgili yakınmaları gelince, atını yavaşlattı. Daha bin adım gitmeden atının başını Kohlhaasenbrück'e doğru çevirdi; çünkü bir kez de uşağın söyleyeceklerini dinlemenin akıllıca ve hakka uygun bir davranış olacağını düşünmüştü. Çünkü kâhyanın dediği gibi, bu işte gerçekten uşak suçluysa, atlarını yitirmeyi haklı ve doğal bir sonuç olarak kabul edecekti. Onu bu düşünceye yönlendiren, uğradığı bütün aşağılamalara karşın, içindeki doğruluk ve kesin adalet duygusuydu. Buna karşılık yine aynı derecede yüksek bir duygu, ona sorun göründüğü gibi bir danışıklı dövüş sonucuysa, uğradığı aşağılamadan dolayı özür istemesini ve ilerde yurttaşlarının da bu gibi haksızlıklarla karşılaşmamalarını var gücüyle sağlamasını buyuruyordu. Yollarda ve uğradığı yerde Tronkenburg'dan geçen yolculara yapılan haksızlıkları işitiyor, işittikçe de gönlündeki bu duygu kökleşiyordu.
Kohlhaasenbrück'e varınca, sadık karısı Lisbeth'i kucaklayıp, dizlerine sarılan çocuklarını öper öpmez, hemen başuşağı Herse'yi sordu: "Onun ne olduğunu bilen yok mu?" dedi. Lisbeth: "Evet, sevgili Michael! Zavallı Herse, on beş gün önce, çok kötü dövülmüş olarak döndü. Öyle dövülmüştü ki, rahat soluk alamıyordu... Yatağa yatırdığımızda, sürekli kan tükürüyordu... Sorduğumuz birçok sorudan sonra hiçbirimizin anlayamadığı bir öykü anlattı. Sınırdan atları geçiremediğinizi, onun üzerine senin, Tronkenburg şatosunda kendisini nasıl bıraktığını, en aşağılık davranışlarla şatodan nasıl kovulduğunu ve hayvanları birlikte getirmeye olanak bulamadığını söyledi." Abasını çıkarırken Kohlhaas: "Ya!" dedi; "iyileşti mi bari?" Lisbeth: "Eh şöyle böyle iyileşti; yalnızca hâlâ kan tükürüyor" diye yanıt verdi. "Sen dönünceye kadar hayvanlara bakması için Tronkenburg'a hemen bir uşak göndermek istiyordum; çünkü bize karşı hep dürüst ve son derece bağlı olan Herse'nin, bunca kanıtla da doğrulanan sözlerine inandım ve hayvanları başka bir biçimde yitirmiş olduğunu aklımdan bile geçirmedim. Herse, benden, kimseyi bu haydut yuvasına göndermememi ve birinin canına kıymak istemiyorsam, hayvanlardan vazgeçmemi rica etti." Boyun atkısını çıkarırken Kohlhaas sordu: "Hâlâ yatakta mı?" Lisbeth yanıt verdi: "Kalktı, birkaç günden beri avluda dolaşıyor." Sonra ekledi: "Özetle, göreceksin ki, bütün bu anlattıklarım doğrudur ve bu olay, son zamanlarda Tronkenburg'da yabancılara karşı işlenen büyük suçlardan yalnızca bir tekidir." Kohlhaas: "Bunu önce araştırmalıyım; eğer ayaktaysa, onu bana çağır Lisbeth!" diyerek koltuğa oturdu. Onun bu dinginliğinden hoşnut olan karısı, gidip uşağı çağırdı.
Lisbeth uşakla odadan içeri girerken Kohlhaas: "Tronkenburg'da ne yaptın?. Ben senden hoşnut değilim!" dedi. Bu sözler üzerine soluk çehresi hafifçe kızaran uşak, bir süre sustu, sonra "Haklısınız, efendim!" dedi, "çünkü içinden kurtulduğum haydut yuvasını ateşe verecekken, küçük bir çocuğun ağladığını işitince, Tanrı'nın izniyle yanımda taşıdığım kundağı Elbe sularına attım ve düşündüm: Tanrı'nın yıldırımı onu kül etsin, benden bulmasın!" Kohlhaas, dargın bir tavırla: "Ne yaptın da Tronkenburg'dan kovuldun?" diye sordu. Bunun üzerine Herse: "Çirkin bir hile yüzünden, efendim." dedi ve alnındaki terleri silerek "Ne yapalım... başa gelen çekilir... Ben atların tarla işlerinde hırpalanmalarını istemiyordum; henüz genç olduklarını ve daha hiçbir işe koşulmadıklarını söyledim." Kohlhaas, perişanlığını gizlemeye çalışırken, hayvanların geçen yılın ilkyazında bir parça koşulmuş olduklarını unutmakla, gerçeği gizlediğini söyledi. "Sonra konuk olduğun şatoda" diye sözünü sürdürdü, "ürünü acele içeri çekmek gerekince, atların bir iki kez koşulmasına göz yumabilirdin!" Herse: "Buna ben de göz yumdum, efendim"; dedi. "Bana karşı öyle aksi bir surat takındılar ki, yağızların yaşamına mal olacak değil ya, diye düşündüm. Üçüncü gün öğleden önce onları koştum ve içeriye üç araba ürün attım." Yüreği yerinden fırlayacak gibi çarpan Kohlhaas gözlerini yere indirdi ve ekledi: "Bundan bana hiç söz etmediler, Herse!" Herse bunun böyle olduğuna ant içti: "Öğleden sonra yemelerini henüz kesen atları yeniden koşmak istemedim; hayvanlara bedava ot yedirip, yem bedeli olarak bıraktığınız parayı cebe atmamı öneren kâhya ve vekilharca da bunu asla yapamayacağımı söyleyip arkamı döndüm: İşte bana bunun için kızdılar." Kohlhaas: "Fakat Tronkenburg'dan bu hoşnutsuzluk yüzünden kovulmadın!" dedi. Uşak "Hayır! Hayır! diye bağırdı, önemsiz bir suç yüzünden! Akşamüstü Tronkenburg'a gelen iki şövalyenin atları ahıra çekildi, benimkiler ahırın kapısına bağlandı. Şövalyelerin atlarını bizzat yerleştiren kâhyanın elinden bizim yağızları alıp, nerede kalacaklarını sorduğum zaman, tahta parçaları ve hatıllarla, şato duvarına bitişik olarak yapılmış bir domuz ahırını gösterdi." Kohlhaas sözünü keserek: "Ahırın durumu atlar için o kadar kötüydü ki, tavladan çok domuz ahırına benziyordu demek istiyorsun, değil mi?" dedi. Herse: "Hayır; domuz ahırıydı, efendim; gerçekten, düpedüz bir domuz ahırı... Domuzlar, içeri dışarı girip çıkıyorlardı ve ben orada duramadım." diye yanıt verdi. Kohlhaas: "Belki bizim yağızları koyacak başka bir yer yoktu," dedi ve ekledi: "Elbette şövalyelerin atları yeğlenir." Uşak sesini biraz alçaltarak: "Gerçekten yer dardı" diye yanıt verdi, o sırada yedi şövalye bulunuyordu. Siz orada olsaydınız atları belki bir yere sıkıştırırdınız. Ben köyde bir ahır kiralamak istedim; kâhya sözümü keserek atları göz önünde tutmak zorunda olduğunu söyledi ve hiçbir suretle onları şatodan uzaklaştırmaya kalkışmamamı sözlerine ekledi." Kohlhaas "Yaa! dedi; bunu üzerine ne yaptın?" "Vekilharç, konuklar yalnızca bu geceyi şatoda geçirecekler ve yarın sabah gidecekler dediği için, ben de atları domuz ahırına çektim. Fakat ertesi gün şövalyeler gitmedi; üçüncü günün sabahındaysa, beylerin daha birkaç hafta şatoda kalacakları söylenmeye başladı." Kohlhaas: "Zamanla, domuz ahırı da, sana ilk günkü kadar kötü gelmemiştir herhalde, Herse!" dedi. Öteki yanıt verdi: "Gerçekten öyle; ortalığı bir parça süpürdüğüm için epeyce bir şeye benzedi. Domuzları başka bir yere koyması için hizmetçi kıza bir groşen verdim. Ertesi gün, yukardaki tahtaları tan vakti hatıllardan almak ve geceleri yine yerine götürmek suretiyle atların güzelce ayakta duracakları biçimde orayı yoluna koydum. Artık başlarını, kazlar gibi damdan dışarıya uzatıp, Kohlhaasenbrück'e ya da daha güzel yerlere doğru bakıyorlardı." Kohlhaas: "Peki, öyleyse" diye sordu, Tanrı aşkına seni ne diye kovdular?" Uşak yanıt verdi: "Efendim, size söylüyorum işte! Benden kurtulmak istiyorlardı; çünkü ben orada oldukça hayvanları kullanamayacaklardı. Her yanda, avluda, uşaklar arasında bana surat ediliyordu ve ben bir tokat atıp çenelerini kırayım diye düşünürken, onlar benden baskın çıktılar, beni kapı dışarı ettiler." Kohlhaas: "Fakat neden? Herhalde ortada bir neden olmalı!" diye bağırdı. Herse yanıt verdi: "Elbette! Kuşkusuz! Hem de pek haklı bir neden: Domuz ahırında geçirdiğim ikinci günün akşamı, pek fazla pislenmiş olan atları ırmağa kadar götürüp yıkamak istedim. Henüz şatonun kapısındaydım ki, kâhyanın, vekilharcın köpekler, uşaklar ve değneklerle işçilerin odasından üzerime doğru fırladıklarını ve "Tutun hileciyi! Tutun edepsizi!" diye bağırdıklarını işittim. Sanki kudurmuş gibiydiler. Kapıdaki bekçi yolumu kesmişti; ben ona ve üzerime koşan kudurmuş kalabalığa: "Ne var?... Ne oluyor?.." diye sorduğum zaman, kâhya, her iki yağızın dizginlerinden yakalayarak: "Atlarla böyle nereye gidiyorsun?" diye sordu ve beni göğsümden kavradı. Ben nereye gideceğimi söyledim. Kâhya: "Hele bak hele!.. Demek ki, atları yıkamaya da götürüyorsun! Yıkamak, öyle mi?.. Sanıyor musun ki?.. Seni yezit seni, ben şimdi sana Kohlhaasenbrück yolunda yıkanmayı öğretirim!" diye bağırdı ve ayağımı tutan vekilharçla birlikte beni, hızla, atın üstünden öyle bir çekti ki, kendimi boylu boyunca gübre yığınının içinde buldum. "Katil! Alçak herif! Koşum takımları, örtüler ve bir kat çamaşırım ahırda duruyor." diye bağırdım. Vekilharç hayvanları çekip götürürken, kâhya ve uşaklar, üzerime kırbaç ve sopalarla öyle bir çullandılar ki, yarı ölü bir durumda şato kapısının arkasına serildim. "Haydut köpekler! Atlarımı nereye götürüyorsunuz?" diyerek doğrulurken, kâhya "Defol şatodan!" diye bağırdı ve "Haydi Kaiser! Haydi Jäger! Haydi Spitz!" sesleri çınladı; on ikiden fazla köpek üzerime atıldı. Bunun üzerine, çitten bir sırık mıydı neydi, bilmem, bir şey kopardım ve üç köpeği cansız yere serdim. Fakat etlerim çok kötü parçalandığından boyun eğmek zorunda kalınca, düüt! diye bir düdük sesi işitildi, köpekler avluya girdiler, kapının kanatları kapandı, sürgüsü sürüldü ve ben baygın bir durumda yolun üstüne yıkıldım." Kohlhaas rengi uçmuş, zoraki bir gülümsemeyle: "Sen de herhalde sıvışıp kaçmak istemiştin, değil mi Herse?" dedi ve uşak kıpkırmızı kesilerek yere bakınca, "haydi saklama!" diye ekledi, kesinlikle domuz ahırı hoşuna gitmemiştir; Kohlhaasenbrück'teki ahırın daha iyi olduğu aklına gelmiştir." Herse: Allah Allah! diye bağırdı, haydi örtüleri, eyer takımını ve bir kat çamaşırımı orada, domuz ahırında özellikle bırakmış olayım... Kırmızı ipek boyun atkısına sarıp da yemliğin arkasına koyduğum üç Reichsguldeni, ne diye cebime atmadan kaçayım? Siz böyle söyleyince, şeytan diyor ki, attığın kundağı git yeniden ateşle!." At tüccarı: "Haydi, haydi! Ben böyle demek istemedim! Söylediklerinin hepsine harfi harfine inanıyorum ve hatta, istersen, sözlerinin doğruluğuna ant da içebilirim. Benim hizmetimdeyken başına bunlar geldiği için çok üzgünüm! Haydi Herse git yat! Söyle sana bir şişe şarap versinler, acılarını unut! İnan ki hak yerini bulur!" Bunun üzerine ayağa kalktı, başuşağın domuz ahırında bıraktığı eşyaların bir listesini yaptı, onların değerini saptadı, tedavi giderini sordu ve bir kez daha uşağına elini uzatıp, onu uğurladı.
Bunun üzerine karısı Lisbeth'e olayın bütün evrelerini ve içyüzünü anlattı; hakkını aramaya kesin olarak karar vermiş olduğunu ona açtı; karısının da bu konuda bütün kalbiyle düşüncesine katıldığını görünce sevindi. Karısı, belki kendisinden daha az dayanıklı yolcuların da bu şatodan geçebileceklerini, bu gibi yasadışı davranışların önüne geçmenin Tanrı'nın da hoşuna gideceğini ve dava açmak için gereken parayı kendisi vereceğini söylemişti. Kohlhaas ona: "Benim yürekli karıcığım!" dedi. O günle ertesi günü, karısı ve çocukları arasında neşeyle geçirdi; işlerini bitirir bitirmez mahkemeye başvurmak üzere, Dresden'e (4) gitmek üzere yola çıktı.
Orada, eskiden tanıdığı bir hukuk bilgininin yardımıyla, Wenzel von Tronka tarafından kendisine ve uşağına karşı işlenen suçun ayrıntılı bir anlatımından sonra, soylunun yasaya göre cezalandırılması, atların eski durumlarına kavuşturulması ve kendisiyle uşağının zararlarının ödenmesi isteklerini ileri süren bir dilekçe yazdı. Gerçekten de sorun hukuk bakımından açıktı; atların yasadışı olarak alıkonulması, her şeyi çok iyi aydınlatıyordu: Atların yalnızca bir raslantı sonucu olarak hastalandıkları kabul edilse bile, at tüccarının onları sağ ve esen geriye almak istemesi yine de yerindeydi. Kohlhaas, başkentte dolaşırken davasını canla başla koruyacak birçok dosta rasladı. Yapmakta olduğu geniş hayvan ticareti ona birçok dost ve alışverişte kullandığı tatlı dil, ülkenin en seçkin adamlarının sevgisini kazındırmıştı. Kendisi de seçkin bir adam olan avukatının yanında birçok kez neşeyle yemek yemişti. Dava giderleri için ona bir miktar para verdi ve avukatından davanın iyi sonuçlanacağı yolunda güvence almış olarak birkaç hafta sonra karısı Lisbeth'in yanına, Kohlhaasenbrück'e döndü. Fakat aylar geçti; hatta açtığı davanın bir karara bağlanması şöyle dursun, onun gidişi hakkında Saksonya'dan bir haber bile alamadan, neredeyse yıl dolacaktı. Mahkemeye üst üste birkaç dilekçe gönderdikten sonra, bu işin neden bu kadar geciktiğini içten bir mektupla avukattan sordu ve şikâyetinin, Dresden Mahkemesi üzerinde kullanılan yüksek bir gücün etkisi sonucu olarak geri çevrildiğini öğrendi. At tüccarının bu sonucu doğuran nedeni sormak için can sıkıntısıyla yazdığı mektuba karşılık olarak avukatı, Wenzel von Tronka'nın, biri hükümdarın sakisi (5) öteki de vekilharcı (6) olan Hinz ve Kunz von Tronka adlı iki genç soyluyla akraba olduğunu bildirdi ve ona, mahkemede daha fazla zorlukla karşılaşmadan Tronkenburg'da bulunan atlarını elde etmenin bir yolunu bulmasını öğütledi. Avukat, mektubunda, başkentte bulunan soylunun da atları geri vermeleri için adamlarına buyruk verdiğini üstü kapalı olarak anlatıyor ve Kohlhaas'tan bununla yetinmezse, bundan böyle bu iş hakkında kendisinin vekaletten bağışlanmasını rica ederek mektubunu bitiriyordu.
Sez Törek ädäbiyättän 1 tekst ukıdıgız.
Çirattagı - Michael Kohlhaas - 3
  • Büleklär
  • Michael Kohlhaas - 1
    Süzlärneñ gomumi sanı 3885
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2040
    30.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    43.4 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    51.9 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Michael Kohlhaas - 2
    Süzlärneñ gomumi sanı 2355
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1359
    37.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    50.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    57.3 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Michael Kohlhaas - 3
    Süzlärneñ gomumi sanı 3468
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1946
    32.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.2 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.0 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Michael Kohlhaas - 4
    Süzlärneñ gomumi sanı 3185
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1808
    32.1 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Michael Kohlhaas - 5
    Süzlärneñ gomumi sanı 3896
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1984
    29.9 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    43.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    51.7 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Michael Kohlhaas - 6
    Süzlärneñ gomumi sanı 2828
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1559
    30.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.2 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    52.7 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Michael Kohlhaas - 7
    Süzlärneñ gomumi sanı 4044
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1964
    31.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.4 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Michael Kohlhaas - 8
    Süzlärneñ gomumi sanı 2176
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1239
    35.3 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    56.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.