Kaşağı - 1

Süzlärneñ gomumi sanı 3972
Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2179
30.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
44.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
52.7 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
italki
KAŞAĞI


Ömer Seyfettin


Gün Yayıncılık
Ömer Seyfettin / Kaşağı
Kapak: İmam Cici

KAŞAĞI
İLK NAMAZ
İLK CİNAYET
ANT
PRİMO TÜRK ÇOCUĞU NASIL DOĞDU?
PRİMO TÜRK ÇOCUĞU NASIL ÖLDÜ?

KAŞAĞI

Ahırın avlusunda oynarken aşağıda, gümüş söğütler altında
görünmeyen derenin hazin şırıltısını duyardık. Evimiz iç çitin
büyük kestane ağaçları arkasında kaybolmuş gibiydi. Annem
İstanbul’a gittiği için benden bir yaş küçük kardeşim Hasan’la
artık Dadaruh’un yanından hiç ayrılmıyorduk. Bu, babamın
seyisi yaşlı bir adamdı. Sabahleyin erkenden ahıra
koşuyorduk. En sevdiğimiz şey atlardı. Dadaruh’la beraber
onları suya götürmek, çıplak sırtlarına binmek ne doyulmaz
bir zevkti. Hasan korkar, yalnız binmezdi. Dadaruh, onu
kendi önüne alırdı. Torbalara arpa koymak, yemliklere ot
doldurmak, ahırı süpürmek, gübreleri kaldırmak en eğlenceli
oyundan bile daha çok hoşumuza gidiyordu. Hele tımar… bu,
en zevkli şeydi. Dadaruh, eline kaşağıyı alıp işe başladı mı
tıkı… tık… tık! Tıpkı bir saat gibi… Yerimde duramaz:
“Ben de yapacağım”, diye tuttururdum. O zaman Dadaruh
beni Tosun’un sırtına koyar, elime kaşağıyı verir:
“Haydi yap”, derdi.
Bu demir aleti hayvanın üstüne sürer ama o ahenkli tıkırtıyı
çıkaramazdım.
“Kuyruğunu sallıyor mu?”
“Sallıyor.”
“Hani bakayım?”
Eğilirdim, uzanırdım. Ancak atın sağrısından kuyruğu
görünmezdi.
Her sabah ahıra gelir gelmez:
“Dadaruh, tımarı ben yapacağım”, derdim.
“Yapamazsın.”
“Neden?”
“Daha küçüksün de ondan…”
“Yapacağım.”
“Büyü de öyle.”
“Ne zaman?”
“Boyun at kadar olunca”
“…”
At, ahır işlerinde sadece tımarı beceremiyordum. Boyum
karnına bile varmıyordu. Ama en keyifli, en eğlenceli şey
buydu. Sanki kaşağının muntazam tıkırtısı Tosun’un hoşuna
gidiyor, kulaklarını kısıyor, kuyruğunu kocaman bir püskül
gibi sallıyordu. Tam tımar biteceğine yakın huysuzlanır, o
zaman Dadaruh:
“Höyt…” diye sağrısına bir tokat indirir; sonra öteki atları
tımara başlardı. Ben bir gün tek başıma kaldım. Hasan’la
Dadaruh dere kenarına inmişlerdi. İçimde bir tımar etme hırsı
uyandı. Kaşağıyı aradım; bulamadım. Ahırın köşesinde
Dadaruh’un penceresiz küçük bir odası vardı. Buraya girdim.
Rafları aradım. Eyerlerin arasına falan baktım. Yok! Yok!
Yatağın altında yeşil tahtadan bir sandık duruyordu. Onu
açtım. Neredeyse sevincimden haykıracaktım. Annemin bir
hafta önce İstanbul’dan gönderdiği hediyeler içinden çıkan
madeni kaşağı, pırıl pırıl parlıyordu. Hemen kaptım. Tosun’un
yanına koştum. Karnına sürtmek istedim. Rahat durmuyordu.
“Galiba acıtıyor”, dedim.
Gümüş gibi parlayan bu güzel kaşağının dişlerine baktım.
Çok keskin, çok sivriydi. Biraz körletmek için duvarın
taşlarına sürtmeye başladım. Dişleri bozulunca tekrar
denedim. Yine atların hiçbiri durmuyordu. Kızdım. Öfkemi
sanki kaşağıdan çıkarmak istedim. On adım ilerdeki çeşmeye
koştum. Kaşağıyı yalağın taşına koydum. Yerden
kaldırabileceğim en ağır taşı bularak üstüne hızlı hızlı
indirmeye başladım. İstanbul’dan gelen, Dadaruh’un
kullanmaya kıyamadığı bu güzel kaşağıyı ezdim, parçaladım.
Sonra yalağın içine attım.
Babam her sabah dışarıya giderken bir kere ahıra uğrar, öte
beriye bakardı. Ben o gün yine ahırda yalnızdım. Hasan, evde
hizmetçimiz Pervin’le kalmıştı. Babam çeşmeye bakarken
yalağın içinde kırılmış kaşağıyı gördü. Dadaruh’a bağırdı:
“Gel buraya!”
“…”
Nefesim kesilecekti. Bilmem neden, çok korkmuştum.
Dadaruh şaşırdı. Kırılmış kaşağı meydana çıkınca babam,
bunu kimin yaptığını sordu. Dadaruh:
“Bilmiyorum”, dedi.
Babamın gözleri bana döndü, daha bir şey sormadan:
“Hasan”, dedim.
“Hasan mı?”
“Evet, dün Dadaruh uyurken odaya girdi. Sandıktan aldı,
sonra yalağın taşında ezdi.”
“Neden Dadaruh’a haber vermedin?”
“Uyuyordu.”
“Çağır şunu bakayım.”
Çitin kapısından geçtim. Gölgeli yoldan eve doğru koştum.
Hasan’ı çağırdım. Zavallının bir şeyden haberi yoktu.
Koşarak arkamdan geldi. Babam çok sertti. Bir bakışından
ödümüz kopardı. Hasan’a dedi ki:
“Eğer yalan söylersen seni döverim!”
“Söylemem.”
“Peki bu kaşağıyı neden kırdın?”
Hasan, Dadaruh’un elinde duran alete şaşkın şaşkın baktı.
Sonra sarı saçlı başını sarsarak:
“Ben kırmadım”, dedi.
“Yalan söyleme diyorum.”
“Ben kırmadım. ”
Babam tekrar:
“Doğru söyle, darılmayacağım. Yalan çok kötüdür”, dedi.
Hasan, inkârında inat etti. Babam sinirlendi. Üzerine yürüdü.
“Utanmaz yalancı” diye yüzüne bir tokat patlattı.
“Götür bunu eve, sakın bir daha da buraya sokma. Hep
Pervin’le otursun!,” diye haykırdı. Dadaruh, ağlayan
kardeşimi kucağına aldı. Çitin kapısına doğru yürüdü.
Artık ahırda yalnız oynuyordum. Hasan, evde hapisti.
Annem geldikten sonra da affetmedi. Babam yeri geldiğinde
“O, yalancı!”, derdi. Hasan yediği tokat aklına geldikçe
ağlamaya başlar, zar zor susardı. Zavallı anneciğim benim
iftira atacağımı hiç tahmin etmiyordu.
“Aptal Dadaruh atlara ezdirmiş olmasın”, derdi.
Ertesi yıl annem, yaz olunca yine İstanbul’a gitti. Biz yalnız
kaldık. Hasan’a ahır hala yasaktı. Geceleri yatakta atların ne
yaptıklarını, tayların büyüyüp büyümediğini bana sorardı. Bir
gün aniden hastalandı. Kasabaya at gönderildi. Doktor geldi.
“Kuşpalazı” dedi. Çiftlikteki köylü kadınlar eve koştular.
Birtakım tekir kuşları getiriyorlar, kesip kardeşimin boynuna
sarıyorlardı. Babam yatağının dibinden ayrılmıyordu.
Dadaruh çok durgundu. Pervin hüngür hüngür ağlıyordu.
“Neden ağlıyorsun?” diye sordum.
“Kardeşin hasta.”
“İyi olacak.”
“Hayır, olmayacak. “
“Ne olacak peki?”
“Kardeşin ölecek!”
“Ölecek mi?”
“…”
Ben de ağlamaya başladım. O hastalandığından beri,
Pervin’in yanında yatıyordum. O gece hiç uyuyamadım.
Dalar dalmaz Hasan’ın hayali gözümün önüne geliyor.
“İftiracı! İftiracı!”, diye karşımda ağlıyordu.
Pervin’i uyandırdım.
“Ben Hasan’ın yanına gideceğim”, dedim.
“Neden?”
“Babama bir şey söyleyeceğim.”
“Ne söyleyeceksin?”
“Kaşağıyı ben kırmıştım.”
“Hangi kaşağıyı?”
“Geçen yılki. Hani babamın Hasan’a küstüğü…”
Cümlemi tamamlayamadım. Derin hıçkırıklar içinde
boğuluyordum. Ağlaya ağlaya Pervin’e anlattım. Şimdi
babama söylersem Hasan da duyacak, belki beni
affedecekti…
“Yarın söylersin”, dedi.
“Hayır, şimdi söyleyeceğim.”
“Şimdi baban uyuyor, yarın sabah söylersin. Hasan da
duyar. Onu öpersin, ağlarsın, seni affeder.”
“Peki!”
“Hadi şimdi uyu!”
“…”
Sabaha kadar yine gözlerimi kapatamadım. Hava henüz
ağarırken Pervin’i uyandırdım. Kalktık. Ben içimdeki zehirli
acıyı kusmak için acele ediyordum. Ne yazık ki zavallı
masum kardeşim o gece ölmüştü. Sofada çiftlik imamıyla
Dadaruh’u ağlarken gördük. Babamın dışarı çıkmasını
bekliyorlardı.

İLK NAMAZ

Kânunusani 1320 (1 Aralık 1320)
Ah, bu sabah çok soğuktu! Yatağımın sıcaklığından
çıktığım zaman, çılgın fırtınalarla bağırarak, tehditkâr
rüzgârlarla camları döverek geçen gecenin bütün ayazını
yemiş olan soğuk terliklere çıplak ayaklarımı sokunca, içimde
geceden kalan bir üşümenin titrediğini hissettim. Hizmetçim
hala uyuyordu. Onu bu feci soğukta sıcak yatağından
kaldırmaya acıdım. Odamın kapısını açtım. Dışarıda kesici ve
parçalayıcı kışın yırtıcı soğukları yüzüme ve ellerime
çarptılar. Bu acımasız tokatların altında kollarımı sıvayarak
abdestimi aldım. Odama dönünce yalancı bir sıcaklık, bir
teselli gibi havlunun altından kollarıma, yüzüme, ıslanmış
saçlarıma dokunuyordu.
Henüz gün ışımamıştı. Sabah aydınlığının donuk, kırmızı
sessizliği; gecenin soğuk, karanlık perdesini parçalayarak
büyüyor ve genişliyordu. Pencereye dayandım. Önümde,
ayağımın altında duran bütün evler, sonsuz bir uykunun
kâbuslarını tamamlıyor gibi mat ve cansız duruyorlardı.
Deniz, sınırsız, mat bir lacivertlikle uyuyor ve tan vaktinin
sona eren gölgeleriyle titreyen uzak ve sisli sahillere beyaz
dalgalarıyla sonsuz bir sınır çiziyordu.
Evlerin arasında fakir ve önemsiz ama manevi bir şekilde
gökyüzüne doğru yükselen Eski Cami’nin küçük ve yaşlı
minaresi hala boştu. Sonra… Bu sonsuz dakikada, o sona eren
gecede, sincap rengi karanlıklar, kızıl bir saydamlıkla akarken
minarenin şerefesinde genç müezzinin cılız bedeni hareket
etti. Ben hırkama sımsıkı sarıldım. Soğuktan büzüşmüş ve
düşünceli, bu bezmiş evrenin karanlığına karşı unutulmaz
tanrısal sesleniş hatırası gibi derinden gelen ve Tanrı
korkusuyla ruhumu titreten ezanı dinlerken on beş yıl önce…
Şimdi teselli gücünden son derece uzak kaldığım annem,
dünyada en çok ve taparcasına sevdiğim tek insan, bu
muhterem insan, şimdi hatırlıyorum da, on beş yıl önce beni
ilk sabah namazına kaldırmıştı. Galiba yine böyle bir kıştı.
Onun odasına bitişik olan küçük odamdaki küçük karyolamda
uyurken sıcak bir öpücük gibi alnımı okşayan nazik, ince
parmaklarıyla saçlarımı tarayarak:
“Haydi Ömer’ciğim, kalk”, demişti. “Kalk haydi
yavrucuğum!”
Ben gözlerimi açmıştım. Köşedeki küçük çalışma masamın
üzerinde yanan küçük gece kandili -ah, bunu unutamam, bu
bir kedi kafasıydı, iki pencereli olan odamın beyaz, muşamba
perdelerinin rengini aydınlatıyor ve yeşil cam gibi parlak
gözleriyle bakıyordu.
“Ama anneciğim, daha gece”, demiştim.
italki
Her zaman öptüğü yerden, sol kaşımın ucundan tekrar
öperek:
“Yok yavrucuğum, saat on iki, sonra vakit geçer…” diye
beni kolumdan tutarak kaldırdı.
İçi yünlü küçük terliklerimi giyerek ve gözlerimi
yumruklarımla ovuşturarak onu izledim. Karanlık sofadan bir
anda geçip, onun odasına girdik. Bağdaş kurmuş bir zenciye
benzeyen siyah ve alçak soba gürüldeyerek yanıyordu:
“Aa! Pervin de kalkmış…”
Pervin -bizim hizmetçimiz- elindeki sarı güğümü sobanın
üzerinden indiriyordu. Onun kalkacağını hiç düşünmezdim.
Annem demişti ki:
“Pervin her sabah kalkar.”
Ben hiç kalkmadığım halde onun her sabah kalkmasına
şaşırırdım. Hırkamı çıkarıp kollarımı sıvadılar. Abdest
leğeninin yanına çöktüm. Anneciğim:
“Öyle yorulursun”, diye küçük bir sandalyeyi altıma koydu,
ona oturdum:
“Haydi besmele çek!”
Pervin ılık suyu ellerime döküyor, annem başucumda.
“Yüzünü… Kollarını, yine üç kere…” diye fısıldıyor. Ben
unuttukça “Aa! hani başına mesh?..” diye bana yanlışlarımı
düzelttiriyordu. Abdest bitince annemle birlikte alçak bir sesle
namaz dualarını okuyarak kollarımı ve yüzümü kuruladık.
Pervin de ayaklarımı kuruladı. Ve çoraplarımı giydirdi.
Isınmak için sobanın önüne gitmiştim. Arkama dönünce,
annemi tiftik seccadeyi açarken gördüm. Sonra başına yeşil
başörtüsünü örterek beni çağırmıştı:
“Gel…”
Gittim. Küçükken ben, onunla aynı seccadede, bir yavru
samimiyet ve saadetiyle o değerli, o yüce, hassas anne
vücudunun yanında durdum. İki söz ile bana ne yapmam
gerektiğini, daha önce öğrettiklerini tekrarladı:
“İki rekât sünnet… Gece öğrendiklerini ekle, unutmadın
ya?”
“Unutmadım.”
“Haydi…”
O, Allahü ekber sözünü ellerini omuzlarına kaldırarak kadın
gibi yaparken, ben de farkına varmadan onun gibi yapmıştım.
Sünneti bitirdikten sonra, bana, gözlerinin tatlı ve etkili bir
tebessümüyle gülerek:
“Yavrum, sen kadın mısın? Kadınlar öyle başlar, sen
erkeksin. Ellerini kulaklarına götüreceksin.”
Ve sıcak elleriyle benim küçük ellerimi kulaklarıma
kaldırarak:
“İşte böyle!” diyerek erkek hareketini gösterdi.
Ben de tekbiri öyle alıp annemden farkımı, neden erkek
olduğumu, erkekliğin ne olduğunu, erkek olmanın sadece
küçük kızları dövmek ve onlara hâkim olmaktan başka da
farkları olacağını düşünerek namazı bitirdim.
Dua ederken sordum:
“Nasıl dua edeceğim anne?”
O dua ediyor ve dudakları hareket ettikçe başörtüsü de titrer
gibi oluyordu. Başını salladı, duasını bitirdikten sonra, hala
aklımda:
“Önce ‘İslam olduğum için ey cenab-ı vacib-ülvücut
hazretleri, sana hamd ederim’ de… Sonra ‘Vatanımızın
düşmanlarını perişan etmeni senden rica ederim’ de… Sonra
da ‘Bütün eziyet çeken, hasta olan, felakette bulunan, fakir
olan Müslümanların selamet ve sağlıklarını senden temenni
ederim’ de… Kendin için, kendi iyi olman ve şeytanın
yalanlarına aldanmaman için dua et!”, demişti.
Ben bu basit ve Türkçe duayı, annemin dolabındaki
birbirinin üstünde duran ve karıştırdığımda “Dua kitaplarıdır,
sakın karıştırma!” uyarısıyla sürekli yasaklanan, yıpranmış,
Arapça, kitapları hatırlayarak içimden söyledim, fatiha…
Annem seccadeyi toplayarak bana uyuyup uyumayacağımı
sordu. Uykum var mıydı? Bunu bilmiyordum… Cevap
vermedim.
“Haydi öyleyse git, kitabını al. Dersini dinleyelim.”
“Peki.”
Artık koyu ve duman gibi bir aydınlıkla parlayan sofadan
geçtim. Odamın perdeleri biraz beyazlaşmış, küçük gece
kandilinin yeşil gözleri sönerek siyah iki nokta gibi kalmış,
sanki geceleri kendisine bakarak uyuduğum bu kedi kafası
ölmüş, öbür dünyaya gitmişti. Çalışma masamın üstünde açık
duran kitabımı kaptım, annemin yanına koştum. Hiç hatam
çıkmadı.
Annem geceleri şöyle derdi:
“Yatmadan önce dersini üç kere oku yavrum, uyurken
melekler sana onu öğretir.”
O melekler bu gece de, uykumda bana dersimi
öğretmişlerdi. Annem sevecen aferinlerle saçımı okşadı:
“Daha okula gitmene çok var”, diye beni kendi yatağına
yatırdı.
Uykum yoktu. Anneme bakıyordum. Yeşil başörtüsü
başında, bu karanlıkta bir hayal gibi hareket ederek Kuran’ını
aldı ve pencerenin kenarındaki büyük sedire oturarak, titrek
ve ince sesiyle, usulüne göre okumaya başladı. Ruhumda bir
şiir etkisi bırakan bu güzel sesi dinleyerek… büyük, yeşil
başörtüsünün altında, tıpkı ölen bir kız kardeşime benzeyen
güzel ve temiz yüzünü görerek… ve yavaşça sallanan başının
hafif
ahenginde
Tanrı’ya
yalvarmasını
seyrederek
dalıyordum. Perdelerin altından görülen dumanlı gök gittikçe
aydınlanıyor, geç kalmış birkaç yıldız koyu lacivert bir atlasa
düşmüş mavi ve nadide elmaslar gibi parlıyor, son
maviliklerini yayarak parlıyorlardı. Annemi bir meleğe
benzetiyordum. Bu hayalle melekleri düşünerek… Kuran
okuyan annemin şimdi etrafına toplanmaları gereken
melekleri görüyorum sanarak dalıverdim. Yüzümün üstünde,
ahirette güller bitecek ve cehenneme girecek olursam
kesinlikle yanmayacak olan sol kaşımın ucunda tatlı bir
ürperme duyuyor, sonra annemin parlak bir zambak
aydınlığıyla parlayan dudaklarının kımıldanmasına bakarak…
o görülmeyen melek kanatlarının saçlarıma, annemin şimdi
Kuran tutan ince parmaklarıyla okşadığı sarı ve gür saçlarıma
dokunduklarını hisseder gibi oluyor ve dalıyordum…
***
Ah, on beş sene önceki çocukluk ve şimdiki ben… Tatsız,
sevinçsiz, sevgisiz, aşksız ve heyecansız, her şeysiz, boş bir
hiçten daha boş geçen yorgunluk dolu soğuk hayat… Şimdi
karmakarışık amaçlarla, hırslarla, gerçekte değersiz olan
ulaşılması uzak arzularla; kısacası, sersemliğin bir özeti olan
nedensiz ve dayanılmaz kararsızlıklarla yaralanan ruhum,
kalbim ve iç dünyam… Şimdi sanki henüz bu gece görülmüş
bir rüya gibi, daha on beş saniye önce görülmüş bir rüya gibi
verdiği mutluluk unutulamayan ve aslında gürültülü ve hüsran
verici bir rüya olan bu fani hayat içinde kötü olmayan tek şey
çocukluk ve anıları…
Şimdi düşünüyorum da hayatta bu zavallı ve şefkatsiz
geçmişten oluşan, garip bir boşluktan başka bir şey olmayan
bu hayal içinde ne vurdumduymazlık, ne gizli bir hız var!..

İLK CİNAYET

Ben sürekli acı içinde yaşayan bir adamım! Bu azap
kendimi bildiğim anda başladı. Belki daha dört yaşında bile
yoktum. Ondan sonra sadece yaptığım değil hatta
düşündüğüm kötülüklerin bile vicdanımda tutuşturduğu
sonsuz cehennem azapları içinde hala kıvranıyorum. Beni
üzen şeylerin hiçbirini unutmadım. Anılarım sanki sadece
keder ve üzüntü için yapılmış.
***
Evet, acaba dört yaşında var mıydım? Ondan önce hiçbir
şey bilmiyorum. Bilinç başımıza nasıl yakmayan bir yıldırım
gibi düşer. Tolstoy daha dokuz aylık bir çocukken kendisinin
banyoya sokulduğunu hatırlıyor. İlk duygusu bir haz!
Benimki büyük bir acı ile başladı. Ben ilk kez kendimi şirket
vapurunda hatırlıyorum. Hala gözümün önünde: Sanki
dünyaya o anda doğmuşum, annemin kucağındayım.
Gürültülü bir kadın kalabalığı… Annem, yanındaki sarışın,
genç bir hanımla gülerek konuşuyor, sigara içiyorlar. Annem
sigarasını ince gümüş bir maşaya takmış. Ben bunu istiyorum.
“Al ama ağzına sürme!”, diyor. Bana bu ince maşayı
veriyor, sigarasını denize atıyor. Galiba yaz. Çok aydınlık ve
güneşli bir hava… Annem konuşurken mavi tüylü bir
yelpazeyi yavaş yavaş sallıyor. Ben kucağından kayıyorum.
Beni kollarımdan tutarak yanına oturtuyor. Gümüş maşacığın
halkasına parmağımı takıyor, annem görmeden ucunu ağzıma
sokuyor, dişlerimle ısırıyorum. Konuştuğu sarı saçlı hanımın
çarşafı mavi… Ben beyazlar giymiştim. Başım açık. Saçlarım
gür. Hem galiba dağılmış. Annem bunları düzeltirken başımı
yukarı kaldırıyorum. Güneşten kum kum parlayan tentenin
kenarında el kadar bir gölge kımıldıyor.
“Bak, bak!”, diyorum. Annem de başını kaldırıyor:
“Kuş konmuş”, diyor. Bu kuşu isteyince:
“Tutulmaz”, diyor.
Ben yine istiyorum. Annem şemsiyesiyle gölgenin altına
vuruyor. Ama gölgede hareket yok. Yine yanındaki hanıma
dönüyor.
“A, kaçmadı.”
“Neden acaba?”
“Yavru olacak mutlaka.”
“…”
“Anne, ben kuşu isterim!” diye tutturuyorum. O zaman
annem yelpazesini bırakıp ayağa kalkıyor, beni kollarımın
altından tutuyor ve küçük bir top gibi dışarıya kaldırırken
diyor ki:
“Aniden tut ha!”
Başım hemen tentenin hizasını aşınca gözlerim kamaşıyor.
Ellerimi uzatıyorum. Tutuveriyorum. Bu beyaz bir kuş…
Annem alıyor elimden, öpüyor, sarı saçlı hanım da öpüyor,
ben de öpüyorum.
“A, zavallı daha yavru.”
“Martı yavrusu.”
“Uçamıyor olmalı.”
“Denize düşerse boğulur.”
“…”
Diğer kadınlar da söze karışıyor, “Yaşamaz!” diyorlar.
Annem beyaz kuşu “A zavallı, a zavallı!”, diye uzun uzun
sevdikten sonra benim kucağıma veriyor.
“Eve götürelim, belki yaşar”, diyor, “ama sakın sıkma
yavrum.”
“Sıkmam.”
“İşte böyle tut.”
Gümüş maşacığına ince bir sigara takıyor. Yanındaki
hanımla yine lafa dalıyor. Kuşcağızın tüyleri o kadar beyaz
ki… Dokunuyorum... Kanatlarının kemikleri belli oluyor.
Ayakları kırmızı. Kaçmak için hiç çırpınmıyor, şaşırmış.
Gözleri yusyuvarlak. Kırmızı gagasının kenarında sanki sarı
bir şey yemiş de artığı kalmış gibi sarı bir iz var. Boynunu
uzatarak etrafa bakmaya çalışıyor. Ben o zaman gözlerimi
anneme
kaldırıyorum.
Yanımdaki
hanımla
gülerek
konuşuyorlar. Benimle ilgilenmiyor. Sonra beyaz kuşun
uzanan ince boynunu yavaşça elimle tutuyorum. Bütün
gücümle sıkmaya başlıyorum. Kanatlarını açmak istiyor.
Öteki elimle onları da tutuyorum. Mercan ayakları dizlerime
batıyor. Sıkıyorum, sıkıyorum, sıkıyorum. Dişlerimi, kırılacak
gibi, sıkıyorum, gık diyemiyor. Sarı kenarlı gagacığı
titreyerek açılıp kapanıyor. Pembe sivri dili dışarı çıkıyor.
Yuvarlak gözleri önce büyüyor, sonra küçülüyor, sonra
sönüyor… Aniden, kasılmış ellerimi açıyorum. Beyaz
kuşcağızın ölüsü pat diye yere düşüyor.
“…”
Annem dönüp eğiliyor. Yerden bu hala sıcak masum cesedi
alıyor. “A… A… Ölmüş” dedikten sonra bana dik dik
bakıyor:
“Ne yaptın?”
“…”
“Sıktın mı?”
“…”
“Söyle bakayım.”
“…”
Cevap veremiyor, avazım çıktığı kadar ağlamaya
başlıyorum. Annemin elinden beyaz kuşun ölüsünü sarı saçlı
hanım alıyor:
“Ah, ne günah!”
“…”
“Zavallıcık!”
“…”
Başka kadınlar da lafa karışıyor. Karşımızda oturan şişman,
yaşlı bir kadın cinayetimi haber veriyor:
“Boğdu. Gördüm vallahi, ne hain çocuk!”
“…”
Annem sapsarı kesilmiş, sesi titriyor:
“Ah insafsız!”, diye bana tekrar acıyarak bakıyor. Daha çok
ağlamaya başlıyorum. O kadar ağlıyorum ki… Beni artık
susturamıyorlar. Ne zaman, nerede, nasıl sustuğumu bugün
bile hatırlayamıyorum. Sanki sonsuza dek ağlıyorum.
Kendimi bilir bilmez işlediğim bu cinayetin üzerinden otuz
yıl kadar geçti. Şimdi şirket vapurlarının güvertelerinde
otururken ne zaman bir martı görsem aniden neşem kaçar. Bir
çocuk gibi ağlamak isterim. Kalbimin içinde büyük bir sızı
büyür, büyür. Yüreğimi acıtır.
“Ah insafsız!”, diye beni azarlayan anneciğimin sesini
duyar gibi olurum.

ANT

Ben Gönen’de doğdum. Yirmi yıldan beri görmediğim bu
kasaba hayalimde artık seraplaştı. Birçok yerleri unutulan
eski, uzak bir rüya gibi oldu. O zaman genç bir yüzbaşı olan
babamla her zaman önünden geçtiğimiz Çarşı Camii’ni,
karşısındaki küçük, harap şadırvanı, içinde binlerce kereste
tomruğu yüzen nehirciği, bazen yıkanmaya gittiğimiz sıcak
sulu hamamın derin havuzunu şimdi hatırlamaya çalışırım.
Ama beyaz bir unutkanlık dumanı önüme yığılır. Renkleri
siler, şekilleri kaybeder. Pek uzun gurbetlerden sonra vatanına
dönen bir adam doğduğu yerin ufkunu koyu bir sis altında
bulup da sevdiği şeyleri uzaktan bir an önce göremediği için
nasıl üzgün olursa, ben de tıpkı böyle merağa, sabırsızlığa
benzer bir üzüntü duyarım. O her akşam sürülerle mandaların,
ineklerin geçtiği tozlu, taşsız yollar, yosunlu, siyah kiremitli
çatılar, yıkılacakmış gibi duran büyük duvarlar, küçük ahşap
köprüler, sonsuz tarlalar, alçak çitler hep bu duman içinde
erir...
Yalnız evimizle okulu gözümün önüne getirebilirim.
Büyük bir bahçe… Ortasında köşk tarzında yapılmış
bembeyaz bir ev… Sağ köşesinde her zaman oturduğumuz
beyaz perdeli oda… Sabahları annem beni bir bebek gibi
pencerenin kenarına oturtur, dersimi tekrarlattırır, sütümü
içirirdi. Bu pencereden görünen avlunun öbür tarafındaki
büyük toprak rengindeki binanın camsız, kapaksız tek bir
penceresi vardı. Bu siyah delik beni çok korkuturdu.
Yemeklerimizi pişiren, çamaşırlarımızı yıkayan, tahtalarımızı
silen, babamın atına yem veren, av köpeklerine bakan
hizmetçimiz Abil Ana’nın her gece anlattığı korkunç, bitmez
öykülerdeki ayıyı, bu karanlık pencerede görür gibi olurdum.
Bu şüphe ile rüya dinlemek, yorumlamak merakında olan
zavallı anneme her sabah ayılı rüyalar uydurur, iri, kuzgun bir
ayının beni yakalayıp dağa götürdüğünü, ormandaki inine
kapadığını, kollarımı bağladığını, burnumu, dudaklarımı
yediğini, sonra Bayramiç yolundaki su değirmeninin çarkına
attığını söyler, ona birçok “Hayırdır inşallah...” dedirttirirdim.
Rüyayı yorumlarken benim büyük bir bey, büyük bir paşa
olacağımı, bana kimsenin kötülük yapamayacağına beni
inandırdıkça yalan söylediğimi unutur, ne kadar sevinirdim!
Hangi sokaklardan, kiminle geçerdim? Bilmiyorum... Okul
bir katlı, duvarları boyasızdı. Kapıdan girince üstü kapalı bir
avlu vardı. Daha ilerisinde, küçük, ağaçsız bir bahçe…
Bahçenin sonunda tuvalet, fazla büyük abdest fıçısı… Erkek
çocuklarla kızlar karışık otururlar, birlikte okur, birlikte
oynarlardı. “Büyük Hoca” dediğimiz kınalı, az saçlı, kambur,
uzun boylu, yaşlı, bunak bir kadındı. Mavi gözleri çok sert
parlar, gaga gibi eğri, sarı burnuyla tüyleri dökülmüş hain,
hasta bir çaylağa benzerdi. Küçük Hoca erkekti. Büyük
Hoca’nın oğluydu. Çocuklar ondan hiç korkmazlardı. Galiba
biraz aptaldı. Ben arkadaki rahlelerde, büyük hocanın en uzun
sopasını uzatamadığı bir yere otururdum. Kızlar belki
saçlarımın çok açık sarı olmasından dolayı bana sürekli “Ak
Bey” derlerdi. Erkek çocukların büyükleri ya adımı söyler ya
da “Yüzbaşı oğlu” diye çağırırlardı. Sınıf kapısının açılmayan
kanadında sallanan “geldi, gitti” levha yazısı, cansız bir yüz
gibi bize bakar, kalın duvarların tavana yakın dar
pencerelerinden giren donuk bir aydınlık durmadan bağıran,
haykırarak okuyan çocukların susmaz, keskin çığlıklarıyla
sanki daha çok ağırlaşır, bulanırdı…
Okulda tek bir ceza vardı: Dayak… Büyük suçlular hatta
kızlar bile falakaya yatarlardı. Falakadan korkmayan,
titremeyen yoktu. Küçük suçluların cezası ise oransız,
ölçüsüzdü. Küçük Hoca’nın büyük tokadı… Büyük Hoca’nın
uzun sopası… ki rastladığı kafayı mutlaka şişirirdi. Ben hiç
dayak yememiştim. Belki ayrıcalık tanıyorlardı. Sadece bir
kere Büyük Hoca kuru, kemikten elleriyle yalan söylediğim
için sol kulağımı çekmişti. O kadar hızlı çekmişti ki ertesi gün
bile kızarıklığıyla yanması geçmemişti. Ama suçum yoktu.
Doğru söylemiştim. Bahçedeki abdest fıçısının musluğu
koparılmıştı. Büyük Hoca bu suçu işleyeni arıyordu. Bu, mavi
cepkenli, kırmızı kuşaklı, hasta, zayıf bir çocuktu. Söyledim,
suçunu kabul etmedi. Falakaya yatırılacaktı. Sonra başka bir
çocuk çıktı; kendi kopardığını onun suçu olmadığını söyledi.
Yere yattı. Bağıra bağıra sopaları yedi. O zaman Büyük Hoca,
“Neden yalan söylüyor, bu zavallıya iftira ediyorsun?” diye
kulağıma yapıştı. Yüzünü buruşturarak darıldı.
Ağladım. Ağladım. Çünkü yalan söylememiştim. Evet, o
çocuğu musluğu koparırken gözümle görmüştüm. Akşam
paydos olunca dayağı yiyen çocuğu tuttum:
“Neden beni yalancı çıkardın”, dedim, “musluğu sen
koparmamıştın…”
“Ben koparmıştım…”
“Hayır, sen koparmamıştın. Diğer çocuğun kopardığını ben
gördüm.”
Israr etmeden yüzüme baktı. Bir an durdu. Eğer hocaya
söylemeyeceğime
yemin
edersem
saklamayacaktı.
Anlatacaktı. Ben hemen yemin ettim. Meraklanmıştım:
“Musluğu Ali koparmıştı”, dedi, “ben de biliyorum. Ama o
hasta ve çok zayıf. Falakaya asla dayanamaz. Yataktan yeni
kalktı, ölürdü belki de…”
“Ama sen neden onun yerine dayak yedin?”
“Neden olacak? Biz onunla ant içtik. O bugün hasta, ben iyi
ve kuvvetliyim. Onu kurtardım işte.”
Anlamadım ne dediğini. Yeniden sordum:
“Ant ne?”
“Bilmiyor musun?”
“Bilmiyorum.”
O zaman güldü. Benden uzaklaşarak cevap verdi:
“Biz birbirimizin kanlarını içeriz. Buna ant içmek derler.
Ant içenler kan kardeşi olurlar. Birbirlerine ölünceye kadar
yardım ederler, imdada koşarlar.”
Sonra okuldaki çoğu çocuğun birbirleriyle ant içtiklerine
dikkat ettim. Kan kardeşi olmuşlardı. Hatta bazı kızlar da
kendi aralarında ant içmişlerdi. Bir gün, bu yeni öğrendiğim
âdetin nasıl yapıldığını da gördüm. Yine arka rahlelerde idi.
Küçük Hoca abdest almak için dışarı çıkmıştı. Büyük Hoca
arkasını bize dönmüş, yavaş yavaş, sümüklüböcek kadar ağır,
namazını kılıyordu. İki çocuk tahta saplı bir çakı ile kollarını
çizdiler. Çıkan, büyük, kırmızı damlayı kolları üzerinde bu
çizgiye sürdüler. Kanlarını karıştırdılar. Sonra birbirlerinin
kollarını emdiler. Ant içerek kan kardeşi olmak… Bu, beni
düşündürmeye başladı. Şayet benim de kan kardeşim olsa
hocaya kulağımı çektirmeyecek, belki de falakaya yatacağım
zaman beni kurtaracaktı. Koca okulun içinde kendimi çok
yalnız, arkadaşsız, korunmasız hissediyordum. Anneme
düşüncemi, her çocuk gibi biriyle ant içmek istediğimi
söyledim. Andı tarif ettim. İzin vermedi. “Öyle
terbiyesizlikler istemem. Sakın yapma ha!” diye tembihledi.
Ama ben dinlemedim. Aklıma ant içmeyi koymuştum. Ama
kiminle? Beklenilmeyen bir kaza, bir tesadüf bana kan
kardeşimi kazandırdı. Cuma günleri bizim evin bahçesinde
bütün komşu çocukları toplanırlardı. Akşama kadar birlikte
oynardık. Arkamızdaki evlerin sahibi Hacı Budaklar’ın benim
kadar bir çocukları vardı ki, en çok adı hoşuma giderdi:
Mıstık… Bu kelimeyi söylerken sanki tat alır gibi olur,
sürekli tekrarlardım. O kadar ahenkli, tınılıydı. Kızlar bu
güzel isme uydurulmuş kafiyeleri, Mıstık’ı bahçede, sokakta
görünce bir ağızdan söylerlerdi. Hala aklımda:
Mustafa Mıstık
Arabaya kıstık,
Üç mum yaktık,
Seyrine baktık!
diye bağırırlar, ellerini yumruk yaparak ona karşı dururlardı.
Mıstık hiç sinirlenmezdi. Gülerdi. Biz de bazen bu kafiyeleri
tekrarlar, eğlenirdik.
Bu iki küçücük beyit benim rüyalarıma bile girmişti.
Rüyamda birçok arsız kızın onu göçmen arabasına
sıkıştırarak, etrafına üç mum yakarak seyrine baktıklarını
görürdüm. Neden Mıstık öyle uslu dururdu? Neden birden
fırlayıp bu kızlara birkaç tokat atmaz, sıkıştığı katran kokulu
arabadan kurtulamazdı? Hepimizden güçlüydü. Sanki adı gibi
her tarafı yuvarlaktı. Başı, kolları, bacakları, bedeni… Hatta
elleri… Bütün çocukları güreşte yenerdi… Yazın her Cuma
sabahı büyük bir deste söğüt dalı getirirdi. Bu dallardan
kendimize atlar yapar, cirit oynar, yarışa çıkardık. Yarışta da
hepimizi geçerdi. Onu hiçbirimiz tutamazdık. İşte yine böyle
bir Cuma sabahı, Mıstık söğüt dallarıyla geldi. Ben en
uzununu seçtim. Diğerlerini çocuklara dağıttım. Bir çakı ile
bu dalların ucunu keser, kabuklarından iki kulak, bir burun
çıkarır, tıpkı bir at başına benzetirdik. Bunu en güzel ben
yapardım.
Kendi atımı yapıyordum. Mıstık’la diğer çocuklar sıralarını
bekliyorlardı. Nasıl oldu anlamadım, söğüdün kabuğu birden
yarıldı. Arasından kayan çakı sol elimin işaret parmağını
kesti. Sulu, kırmızı bir kan akmaya başladı. O an aklıma bir
şey geldi: Ant içmek… Parmağımın acısını unuttum.
Mıstık’a:
“Haydi gel kan kardeş olalım. Hazır elim kesildi. Sen de
kes…”
Tereddüt etti. Siyah gözlerini yere dikerek büyük yuvarlak
başını salladı:
“Olur mu ya!... Ant için kol kesmek gerekli.”
“Canım ne zararı var?”, diye ısrar ettim. “Kan değil mi? Ha
parmaktan, ha koldan. Hepsi aynı. Haydi…”
Kabul etti. Elimden aldığı çakı ile kolunu, hatta biraz
derince kesti. Kanı o kadar koyuydu ki, akmıyor, bir damla
halinde kabarıyor, büyüyordu. Parmağımın kanı ile
karıştırdık. Önce ben emdim. Bu tuzlu, sıcak bir şeydi. Sonra
da o benim parmağımı emdi.
Bilmiyorum aradan ne kadar zaman geçti. Belki altı ay…
Belki bir yıl… Mıstık’la kan kardeşi olduğumu neredeyse
unutmuştum. Yine birlikte oynuyor, okuldan eve birlikte
dönüyorduk. Bir gün hava çok sıcaktı. Büyük Hoca bizi
okuldan erken bıraktı. Tıpkı perşembe günü gibi… Mıstık’la
sokağın tozları içinde yavaş yavaş yürüyorduk. Ben fesimin
altına mendilimi koymuştum. Terimi silemediğim için yüzüm
sırılsıklamdı. Büyük, geniş bir yoldan geçiyorduk. Kenarda
yıkılmış bir duvarın temelleri vardı. Aniden karşıdan iri, kara
bir köpek çıktı. Koşarak geliyordu. Arkasından birkaç adam,
kalın sopalarla kovalıyorlardı. Bize, “Kaçın, kaçın,
ısıracak…” diye bağırdılar. Korktuk, şaşırdık. Olduğumuz
yerde kalakaldık. Ben biraz kendimi toplayarak, “Aman
kaçalım…” dedim. Ama gözleri ateş gibi parlayan köpek bize
yetişmişti. O zaman Mıstık, “Sen arkama saklan!” diye
bağırdı. Önüme geçti. Köpek onun üstüne atladı. Önce hızlı
bir şekilde birbirlerine çarptılar. Sonra sanki güreşir gibi
boğaz boğaza geldiler. Köpek de ayağa kalkmıştı.
Bir süre böyle boğuştuktan sonra ikisi de yere yuvarlandı.
Mıstık’ın küçük fesi, mavi yemenisi düştü. Bu savaş bana çok
uzun geldi. Titriyordum. Sopalı adamlar yetiştiler. Köpeğe
olanca güçleriyle vurdular. Mıstık kurtuldu. Zavallının
Sez Törek ädäbiyättän 1 tekst ukıdıgız.
Çirattagı - Kaşağı - 2
  • Büleklär
  • Kaşağı - 1
    Süzlärneñ gomumi sanı 3972
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2179
    30.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    44.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    52.7 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kaşağı - 2
    Süzlärneñ gomumi sanı 3896
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2315
    28.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    42.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    50.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kaşağı - 3
    Süzlärneñ gomumi sanı 3830
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2089
    30.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    52.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kaşağı - 4
    Süzlärneñ gomumi sanı 3806
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2020
    31.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    44.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    52.7 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kaşağı - 5
    Süzlärneñ gomumi sanı 839
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 573
    43.6 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    57.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    65.0 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.