Kaşağı - 4

Süzlärneñ gomumi sanı 3806
Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2020
31.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
44.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
52.7 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
italki
gitmişti. Göğsünden bir sancı kalktı. Boğazına doğru çıktı.
Hıçkıracaktı. Yutkundu. Babası hala üzüntüsünü anlatıyor:
“Artık ordu bir efsanedir,” diye ilave ediyordu. Türk
olmayan Osmanlıların sınır dışındaki kardeşleri, yani Balkan
hükümetleri, yirmi dört saat içinde bizi yenilgiye
uğratacaklardı. Rumeli’de bir Türk bırakmayacaklar. Ateş ve
kanla boğacaklar.”
Artık Primo eski neşesini kaybetmişti. Hasta bir şahin gibi
hep karanlık köşeler arıyor, düşünüyor, babasının yaklaştığı
haberini verdiği felaketi bekliyordu. Demek bütün Türkler’i
Rumeli’nden kovacaklardı ha... Bu güzel Selanik’i de
alacaklar, büyük okullar düşmanlara kalacak, önceki yıl
hakanın gelip namaz kıldığı Ayasofya Camisi yeniden kilise
olacaktı... Ah Beyazkule... onun etrafına bahçe yapılacaktı.
Artık
bu
bahçe
yapılamayacak,
Primo
orada
oynayamayacaktı. Akşamları büyük bir adam gibi ellerini
arkasına bağlayıp gezdiği İttihat Bahçesi şapkalı düşman
subayları ile dolacak, her cuma akşamı dinlediği mızıka onlar
için çalacak, bu lezzetli dondurmaları, limonataları onlar
içecek ve Türkler’i püskürttükleri için göğüslerini kabartacak
ve kimbilir daha nasıl eğleneceklerdi. O zaman bütün bu
garsonların ve tramvaycıların, bütün kondüktörlerin, bu
terzilerin, bu bakkalların, bütün bu Türk düşmanı
Osmanlıların hakaretine nasıl dayanacaktı? Gözlerini kapıyor,
bir kabus içinde, Selanik’in Türkler’in Rumeli’nden
kovulduktan sonra sanki manzarasını görür gibi oluyordu.
Kalbi hızla atmaya başlıyordu. Bu kadar rezil ve sefil
olduktan sonra yaşamak mümkün müydü? Ayağa kalkar,
yumruğunu sıkar, karşısındaki hayali bir düşmana söyler gibi:
“Hayır, hayır alçaklar, alamayacaksınız. Beş yüz yıl önce
yiğit babalarımızın sizi dize getirerek zaptettiği bu yerleri
alamayacaksınız.
Bütün
Türkler
karşınıza
çıkacak,
vatanlarının her karışını kanlarınızla ıslatacaklar. Şayet
onların hepsini öldürüp başarılı olsanız bile mezardan, bir
harabeden başka bir şey bulamayacaksınız.” diye haykırdı.
Günler geçiyor, babasının hüznü daha da artıyordu. Primo:
“Hani baba, savaş olacaktı?” diye sordu, “halbuki bir şey
olmadı...”
“Mutlaka yavrum, mutlaka olacak.”
Nihayet Primo, bir cuma günü gezinirken biraz fazla
faaliyet gördü. Kışlanın yanından geçiyordu. Bir askere
sordu:
“Hemşeri bu kalabalık ne?”
Bu, kara bıyıklı bir jurnal eriydi. Yakasındaki sarı pirinçten
levhacıklarda ’’Jurnal’’ yazıyordu.
“Seferberlik ilan olundu.” diye cevap verdi.
“Seferberlik ne demek?”
“Savaşa hazırlık emri demek...”
“Savaş mı olacak?”
“Öyle diyorlar.”
“Hangi devletle?”
“Bulgar’la.”
Primo içinde tuhaf bir sevinç duydu. Tramvaya atladı. Eve
geldi. Aşçı Emine Hanım’a savaş olacağını ve Türkler’in
nasıl yine yeniden memleketler zaptedeceğini anlatmaya
başladı. Fakat bu kadın kendisi gibi sevinmiyordu.
“Ah, inşallah olmaz...” diyordu. Primo kızdı. Acayip, bu bir
Türk kadını değil miydi? Niçin savaşı istemiyordu? Bir Türk
kadını, birçok Türk oğullarının yeniden şan ve şöhret
kazanmasını, yeniden dünyaya Türkler’in kim olduklarını
göstermelerini istemez miydi? Sordu:
“Niçin savaş istemiyorsun?”
“Ah yavrum, o kadar ‘Ümmeti Muhammed’ e yazık değil
mi?”
“Ne demek?
“Yine o kadar göç olacak, çoluk çocuk meydanda kalacak.”
Primo anlamıyor:
“Canım, Emine Hanım,” diyordu, “niçin göç olsun? Bizim
ordularımız düşmanın memleketine girecek, onların
şehirlerini zaptedecek. Göç eden olacaksa onlardan olacak.”
İhtiyar kadın başını yukarı kaldırıyordu:
“Ah yavrum, biz gavurla savaşamayız.”
Primo hiddetleniyordu:
“Niçin savaşamayız? Bizim topumuz, tüfeğimiz yok mu?
Bizim askerimiz yok mu?”
“Ne olursa olsun, eğer savaş olursa yine göç olur.”
Primo daha da hiddetleniyordu:
“Ne biliyorsun canım?”
“Bilmiyorum. ‘Öncesi Şam, sonrası Şam’, bunu büyük alim
efendilerimiz söylemiş...”
“Ne demek, öncesi Şam, sonrası Şam?”
“Yani mutlaka bir gün gavur gelecek, İstanbul’dan
Anadolu’ya bizi sürecek. Bütün Müslümanlar Şam’a
toplanacaklar.”
“Yuha... A batıl fikir ha.”
“Sus yavrum, öyle söyleme, çarpılırsın...”
“Niçin çarpılırım?”
“Bunu büyük alim efendilerimiz buyurmuşlar...”
“Onlar ne biliyorlarmış?”
“Onlar her şeyi biliyorlar.”
Primo anlamıyor, fakat sormuyor, içinden, ‘Bu cahil kadın
ne bilir?’ diyordu. Akşam oldu. Yemekte babasıyla konuştu.
O, aşçı kadından daha ümitsizdi. Fakat kendi kalbinde bir
aslan yatıyordu. Hiç Türkler beş yüz yıllık vatanlarını iki
buçuk Bulgar veya Yunan askerine bırakırlar mıydı? Artık her
gün kışla meydanına gidiyor, redif dairesinde toplanan
askerlerin, yük hayvanlarını, araba atlarını seyrediyordu. Bir
sabah bir gürültü koptu. Sokakta Yahudi çocukları koşuşuyor:
“İlave, ilave!” diye bağırıyorlardı. Hemen bir tane aldı.
Okudu ve Karadağ ile savaşın başladığını anladı... Eve koştu.
Bu müjdeyi Emine Hanım’a verdi. Yaşlı kadın:
“Eyvah! Eyvah!” diyor, oğlu, Mustafa’cığı da gideceği için
dizini dövüyordu. Akşam, babası daha üzgün gözüktü. Primo
sabahleyin erkenden okula çıktı. Tramvaydan kışlanın önünde
indi. Faaliyet son dereceyi bulmuştu. Fakat bütün subaylar,
askerler savaş olacağına hiç sevinmiyorlardı. Bu, hallerinden
belliydi. Adeta hepsi biraz sararmış, solmuş, sanki biraz
korkmuş gibi duruyorlardı. Arası çok geçmedi. Bulgar’ın,
Sırp’ın, Yunan’ın da savaş ilan ettikleri duyuldu. Gazeteler
boyuna sınırlardaki zaferlerini yazıyor, yaza yaza
bitiremiyorlardı. Bunları eve getirip babasına gösterdi...
Babası:
“Yalan yavrum, yalan...” diyordu. Selanik o kadar
kalabalıklaştı ki, artık kimse kimseyi tanımıyordu. Bir
kargaşalıktı ki, deme gitsin...
Savaşı bırakan Selanik’e kaçıyor diyorlardı. Primo
geziyordu. Kahveleri, hanları, dükkanları hep askerler dolmuş
görüyordu. Mademki savaş oluyordu, bu kadar askerin
bayram günü gibi böyle sokaklarda gezmesinin ne anlamı
vardı? Bir gün eve geldiğinde Emine Hanım’ı ağlarken buldu.
Niçin ağladığını sordu.
“Ah yavrum, göçmenler gelmiş...”
“Göçmenler mi gelmiş?” diye bağırdı. “Nerede?”
“Her yerde. Bütün camiler dolmuş...”
“Kim söyledi?”
“Bugün Mustafa geldi, o söyledi.”
“Nereden geliyorlarmış?”
“Koçana’dan, İştip’ten, Köprülü’den... Her taraftan...”
Ertesi gün okula gitmedi, camiler tarafına doğruldu.
Gerçekten her taraf dolmuştu. Bunlar ihtiyar, kız, kadın ve
çocuktu. Hepsi ağlıyor, tarif edilemeyecek bir sefalet içinde
hıçkırıyorlardı. Kalbi dayanamadı. Kaçtı, onları görmemek
için kaçtı.
Zavallıların hepsi açtı. Gelene geçene:
“Allah aşkınıza biraz ekmek...” diye yalvarıyorlardı.
Kahveler yine hıncahınç asker doluydu. Ne düzen ne hükümet
vardı... O gece uyuyamadı. İşte babasının dedikleri çıkıyordu.
Hala subaylar gazinolarda oturuyorlar, nazik ve beyaz
elleriyle, kadın gibi, saçlarını ve bıyıklarını düzeltiyorlardı.
Sabahleyin kalktığında başı ağrıyordu. Babasına söyledi.
“Üşümüşsün yavrum. Bugün dışarıya çıkma.” dedi.
Evde kaldı. Babası akşam gazeteleri getirecekti. Öğle
yemeğinden sonra pencerenin yanına oturmuş, Türkler’in
felaketini, bu felaketin sonunda ne olacağını düşünüyordu.
Bahçenin demir parmaklıklı kapısından Emine Hanım’ın oğlu
Mustafa’nın girdiğini gördü. Şüphesiz annesiyle görüşmeye
geliyordu. Bu aslan gibi bir askerdi. Göğsü geniş, iri gözleri
mavi ve parlaktı. Acaba annesiyle ne konuşacaktı? Merak etti.
Kalktı. Aşağıya indi. Mustafa’yı mutfakta annesinin
karşısında bir sandalyede oturuyor buldu. Gülerek gitti. Elini
tuttu:
“Hoş geldin Mustafa.”
“Hoş bulduk beyim.”
“Ne var ne yok bakalım?”
“Hayırlar...”
“Sen neden savaşa gitmiyorsun?”
“Ben yüzbaşı beyin evinde kaldım. Hem zaten savaş bitti.”
Primo:
“Ne?” diye bağırdı. “Savaş bitti mi? Nasıl bitti?”
“Bu akşam yüzbaşı bey geldi. Evdekilere korkmamalarını
söyledi. Bizim paşa ile Yunan’ın paşası konuşmuşlar.”
“Ee sonra?”
“Sonra, Selanik’i teslim edecekler.”
“Savaşsız mı?”
“Savaşsız...”
Primo:
“Vay alçaklar vay...” diye bağırdı. Bu nasıl olurdu?
Selanik’i babalarımız savaşsız mı almışlardı ki? Şimdi
savaşsız düşmana veriliyordu. Mustafa’ya daha birçok şey
sordu. Elli, altmış, yetmiş bin kişi silahlarını vereceklermiş.
Karaburun’daki büyük toplar bir gülle atmadan düşmana
teslim olunacakmış...
Primo tekrar sordu:
“Ee, sizi düşman sonra ne yapacak?”
“İyi bilmiyorum, galiba esir alacak... ‘Esirlik çok rahat,
adama bey gibi bakarlar’ diyorlar.”
Ve yüzbaşı beyin sevindiğini anlatıyordu. Primo dinliyor,
içinden müthiş bir kin kabarıyor, zehir gibi damarlarına
yayılarak her tarafını acıtıyordu. Mustafa gideceğine yakın
belinden büyük bir revolver çıkardı. Bu yüzbaşı beyinmiş.
Yunanlılar esir aldıkları zaman subayların kılıçlarını
bırakacaklarmış ama diğer silahları alacaklarmış. Onun için
bunu Mustafa’ya vermiş, anasına saklattırsın diye... Primo
hem dinliyor, hem de savaşta kullanmadığı bu silahı bu
subayın neden sakladığını, savaştan sonra onu ne yapacağını
düşünüyordu. Hiç böyle revolver görmemişti. Kılıfı
tahtadandı. Aldı, baktı:
“Ne tuhaf...” dedi. “Bu nasıl şey?”
Mustafa bilmişlik tasladı:
“Buna mavzer revolveri derler beyim; bu hem tabanca hem
de tüfek gibi kullanılır...”
Primo sordukça o anlatıyordu. Tahta kılıfı, daha doğrusu
kutuyu açtı. İçinden revolveri çıkardı. Sapını kutunun ucuna
taktı. Tahta kılıf bir tüfek gibi olmuştu. Omzuna dayadı, nişan
italki
aldı:
“İşte böyle...” diyor, daha ayrıntılı anlatıyordu. Primo
dikkatle dinliyordu. On kurşun birden konuluyordu. Nasıl
konulduğunu sonra nasıl boşaltıldığını anlattı.
Primo da aldı. Omzuna koydu. Mekanizmayı kurdu. Tetiği
çekti. Ateş edermiş gibi boşalttı. Ah, böyle on kurşun birden
konan, iki bin metre uzağa atan mükemmel bir silah varken
düşmandan nasıl kaçılırdı? Primo’nun buna aklı ermiyordu.
Emine Hanım:
“Ey oğul, nerede saklayayım ben?” diyordu. Primo kolayını
buldu. Yukarıda, tavan arasında, saçağa yakın bir yerde ufak
bir delik vardı. Oraya konulursa hiç kimse göremezdi. On bağ
da fişek vardı; onları da kömürlüğe koymalıydı. Mustafa:
“İyi, iyi...” dedi.
Anası itiraz etmedi. Primo revolveri aldı. Kendi eliyle
yerleştirdi. Kurşunları rutubet almasın diye bezlere sardılar.
Çuvalların arkasına koydular. Primo hep savaşla ilgili şeyler
soruyor, Mustafa cevap veremiyordu. Primo’nun bu teslim
olma işine aklı bir türlü ermedi.
Akşam babasıyla konuştular. Bu nasıl oluyordu? Ve
babasının İstanbul’a gitmek istediğini anladı. Ah, Selanik
kalacaktı ha? Üzüntüden kalbi acıdı. Rüyada görse
inanamayacağı bu felaketi daha çok düşünemiyordu. Felaket
saatleri ağır geçer. Yunan atlılarının gelmesi; kralın,
prenslerin, prenseslerin Selanik’e dolması epey sürdü.
Birden her şey değişmişti. Sokakları şapkalılar kapladı.
Yahudilerin hepsi hemen Rum’laştı. Dükkanlar maviye
beyaza boyandı. Mavili beyazlı taklar yapıldı. Yunan kralı
geldi. Herkes, kadınlar ve erkekler sokağa döküldü. Alkış,
alkış, alkış... El şakırtısından, “Zito, zito Yorgos!”
naralarından gök gürlese duyulmayacaktı.
Yalının önünden düşman taburları mızıka çalarak
geçiyorlardı. Bütün pancurlar açılıyor, bu geçen taburlara
çiçekler, öpücükler atılıyordu. Akşam babası:
“Yavrum, artık burada oturamayacağız” dedi. “İlk vapurla
İstanbul’a gideceğiz. Yarın veya öbür gün...”
Aman Yarabbi! Vatanı bırakmak bu kadar kolaydı ha!..
Adeta gezmeğe gider gibi vapura binecekler, beş yüz yıldır
oturdukları Selanik’i bırakacaklardı. Hayır, hayır... O, Primo,
buradan bir yere gitmeyecek, burada üzüntüsünden ölecekti.
İstanbul’a gidip ne yapacaktı? Sokaktan geçen Rum
çocukları, tramvaycılar, satıcılar:
“İşte bir Türk çocuğu...” diye kimbilir ne kadar acı bir
hakaretle bakacaklar, onunla eğleneceklerdi. Artık bu hayata
nasıl dayanabilirdi? Gece uyuyamadı. Babası istediği kadar
bavulları filan hazırlatsın... O kaçacak... Vapura binmeyecek,
kendini öldürecekti.
Ölmeye karar verdikten sonra Primo gayet tatlı ve hoş bir
rahatlık hissetti. Sanki acısı azaldı. Okul filan çoktan
kapanmıştı. Türkler kaçışmışlar, bütün bu binalara Yunanlılar
dolmuşlardı.
Son saatini daha tayin edememişti. Dışarıya çıktı.
Gezinmeye başladı. Her şey, her yer değişmişti. Ah,
değişmeyecek tek şey bizim subaylardı. Askerlerini, toplarını,
tüfeklerini, vatanlarını, ırzlarını, mallarını düşmana verdikten
sonra kurtardıkları pis ve değersiz canlarını eğlendiriyorlar,
yine eskisi gibi parlak kılıçlarını yerlere sürterek muzaffer
düşman askerlerinin arasında, erkeklerin önünden geçen bir
kız tavrıyla utanmadan geziniyorlar, gazinolarda bacak bacak
üstüne atıp, narin kadınlar gibi nazik ve beyaz elleriyle
taranmış
saçlarını,
yukarıya
kaldırmış
bıyıklarını
düzeltiyorlardı. Evet, bir tek bunlar değişmemişlerdi; sanki
onlarca şey olmamış, sanki Selanik alınmamış, sanki
göçmenlerin anlattıkları kanlı katliamlar yapılmamıştı. Onlar
yine arabalara biniyor, şantözlerle konuşuyor, hala
birbirleriyle politika tartışıyorlardı.
Primo, bunlardan iğreniyor, yanlarına gidip tokatlamak
istiyordu. Bunlar nasıl adamlardı? Hiç hisleri yok muydu?
Muzaffer Yunan ve Bulgar subaylarının arasında, Yunan
askerlerinin içinde nasıl utanmadan yaşayabiliyorlar, bütün
Rum, Yahudi ve ecnebi kadınlarının onlara attıkları
bakışlardaki hakaret ve nefreti anlamıyorlar mıydı? Rum
çocukları bile arkalarına takılıp, onlar geçtikten sonra:
“Yuha Turkos!.. ” diye bağırıyorlardı. Bunlarda biraz
utanma olsa, elleriyle teslim ettikleri bu şehirlerde durabilirler
miydi? Haydi canları tatlıydı, kendilerini öldüremezlerdi.
Fakat meydana çıkmanın ne anlamı vardı? Buradan bir yere
defolup gidemezlerse bir köşeye saklanamazlar mıydı?
Evde babasına sordu:
“Anladık, Selanik zaptolundu. Fakat bu subayları neden
tutuyorlar, süs diye mi?”
Babası başını salladı:
“Heyhat, yavrum.” dedi. “Onları tutan yok, kendileri
duruyorlar.”
Primo gözünü açtı:
“Kendileri mi duruyorlar?”
“Evet, kendileri.”
“Nasıl? Onlar esir değiller mi?”
“Hayır yavrum. Yunan ordusunun kumandanı Prens
Konstantin onlara ‘Anadolu’ya, İstanbul’a gidebilirsiniz.’
demiş.”
“Ee, neden gitmiyorlar?”
“Neden gitmeyecekler... Bulgarlar Çatalca’ya dayanmışlar.
İstanbul’a veya İzmir’e giderlerse tekrar savaşa gönderilme
ihtimalleri var. Onun için vakit geçirmeyi tercih ediyorlar.”
Primo kıpkırmızı oldu. Dünyada bu kadar adilik ve
korkaklık olabilir miydi?
“Vay alçaklar vay!..” diye bağırdı. Kendini tutamadı,
hiddetinden ağlamaya başladı. Babası onu teselli etmeye
çalıştı. Bu subayların suçları olmadığını, çünkü zavallıların
hangi kavme ait olduklarını anlayamadıklarından Türk
olduğunu ve ne olacağını bilmediklerini söylüyorlar:
“Asıl suç bize Türklüğümüzü unutturan sebeplerde...”
diyordu. Bu zavallı subayların ‘Turan’ın ne demek olduğunu
birbirlerine soracak kadar milliyetlerinden haberleri yoktu.
Türk tarihinin bir harfini bilmiyorlardı. Oysa düşmanlarımız
kendi milliyetlerinin ruhundan aldıkları ideallerle ileri
atılıyorlar, tarihlerinin onlara söylediği büyük görevi yerine
getiriyorlardı. Gelenekleri, vatanları, ayrı kalmış kardeşleri
için sevine sevine kanlarını döküyorlardı. Rumlar ‘Megalo
idea’larını yani büyük emellerini izleyerek binlerce ölü
bırakıyorlar. Türk toplarının üzerine sıçrayarak nutuklar
atıyorlar, Bulgarlar ‘Naşi, naşi Çarigrad naşi’ yani ‘İstanbul
bizim olacak, İstanbul bizimdir!’ diye sevinerek ateşe
atılıyorlardı.
Fakat Türkler... Türkler’in hiçbir fikri, büyük değil küçük
emelleri bile yoktu... Böyle ortak bir amaca, bir vicdana, bir
ruha sahip olmayan bir milletin fertleri şoven, bencil, hodgam
olurlardı. Ortak bir milliyet hayatını, örneğin Türklük diye
yüce, yüksek, büyük bir şeyi anlayamadıklarından özel ve
kişisel hayatları değerlenir, canlarını kolaylıkla feda
edemezlerdi.
Babası saatlerce anlatıyordu. O hayal meyal duyuyor,
kendisinin hangi kavme ait olduğunu bildiğini, bir Türk
olduğunun gayet güzel farkında olduğunu biliyordu. Madem
Türk olduğunu biliyordu, büyük Türklüğü, bugün can çekişen
büyük Türklüğün felaketini anlıyordu, o halde kendi fani
hayatının artık hiçbir önemi yoktu. Bu fani hayatı, büyük
Türklüğün büyük hayatı için feda etmeliydi. Ama nasıl?..
Primo hep bunu düşünüyordu, Selanik’ten gitmeye karar
vermişti. Sokaklardan Rum, Bulgar askerlerinin devriyeleri
arasında geziyor, ‘ama nasıl’ önemsiz hayatını ne şekilde feda
edeceğini düşünüyordu. Artık Türk subaylarını göremiyordu.
Acaba Prens Konstantin’in verdiği izinden yararlanarak hepsi
İstanbul’a veya İzmir’e mi gitmişlerdi? İki günden beri
hastalanarak evden çıkmayan babasına sordu:
“İstanbul’a giden de olmuş yavrum, ama Bulgarlar gelince
protesto etmişler. Yunanlılar da kalanların hepsini esir alıp
Atina’ya göndermişler.”
Primo:
“Oh!” dedi.
Esirliği ağır ve onur kırıcı, sefil ve rezil bir hal olarak kabul
ediyorlardı. İşte bu savaştan kaçanların hali... Şimdi pis ve
tembel tavuklar gibi onları kümese tıkacaklar, üzerlerinden
kilitleyeceklerdi... Primo buna seviniyordu. Bu kara günlerde
tek sevinci bu oldu. Bu subayların sokakları dolaşmalarını hiç
çekemiyordu.
Artık rahat rahat geziniyordu. Ona küçük olduğu için
aldırmıyorlardı. Rıhtıma, kışlaya, istasyona, her yere gidiyor;
düşman askerlerinin, düşman subaylarının neşelerini
seyrediyor ama hep minimini kalbi büyük Türklük için
çarpıyordu, şu fani hayatını tarihlere geçecek şekilde, şanlı bir
şekilde feda etmenin yolunu düşünüp duruyordu.
Primo, yüksek mermer bir binektaşının üzerinde aslan gibi
duruyor. Elinde kırmızı atlastan yapılmış büyük bir bayrak.
Başında beyaz kuzu derisinden parlak ve şık Türk kalpağı...
Önündeki meydan bütün kaybeden düşmanın esirleriyle
dolmuş. Primo yaverine emrediyor:
“Önce krallar gelsin...”
Evet, küçük Oğuz tıpkı Fransızların Jeanne d’arc’ı gibi
Türkler’in başına geçmiş ve bütün düşmanları püskürtmüş,
memleketlerini yağmalamış, sonunda hepsini; krallarına,
kraliçelerine, prenseslerine, mareşallerine, generallerine
varıncaya kadar hepsini esir etmişti. Şimdi bütün bu sekiz yüz
bin kişinin hayatı onun bir sözüne bağlı... Şimdi takın altına
gelmişler, aman diliyorlar... Dehşetli bir uğultu içinde hep bu
ses duyuluyor:
“Da jive Oğuz...”
“Zito pedi Oğuzos...”
“...”
“Yaşasın şanlı cihangir Oğuz...”
Kalabalığın arasından dört kişi ilerliyor. Bunlar Kral
Ferdinand, Kral Yorgiyeviç, Kral Nikita, Kral George... Hepsi
yere bakıyor. Taşın dibine diziliyorlar. Başlarını eğiyorlar.
Oğuz, elindeki büyük ve kırmızı bayrağı üzerlerinde
dalgalandırıyor ve:
“Titremeyiniz, korkmayınız,” diyor. “İşte büyük Türk
sancağının altındasınız. Utanmayınız. Sizin babalarınız da,
dedeleriniz de hep böyle geldiler, bu takın önünde yere
kapandılar, secde ettiler. Haydi çıkarınız taçlarınızı... Bütün
taçları kahraman sahibi olan Türklüğe, bana veriniz.
Bu dört adam, canlı gölgeler gibi, taçlarını çıkardılar. Ve
küçük Oğuz’un ayağına, ayağının dibine koydular ve yere
kapandılar... Şimdi meydanı dolduran bütün esirler susuyor.
Korkunç, heybetli bir sessizlik oluyor. Bu genel sessizliğin
içinde Oğuz’un ince fakat güçlü, madeni sesi yükseldi:
“Ey Ferdinand! Bugünü düşünmedin mi? Hiç tarih
okumadın mı? Türklüğü ölmüş sandın. Türkler’in nesilleri
bozulmuş, piçleşmiş olmasını umut ettin. Yalancıktan
papazlık taslayarak yirminci yüzyılın ta orta yerinde,
utanmadan bizim aleyhimize bir Haçlı Savaşı açtın; vahşi
askerlerine
kızlarımızı,
kadınlarımızı,
ihtiyarlarımızı
parçalattın. Hakanlarımızın büyük camilerini, eski kahraman
babalarımızın yaptığı büyük türbeleri topa tuttun...
Duyulmadık cinayetler işlettin. İşte sonunda, uyumuş,
donmuş, kanı kurumuş sandığın Türklük seni pençesine
geçirdi. Söyle sana ne yapayım?”
Yandan eğri burnuyla yırtıcı bir kartala benzeyen Ferdinand,
hep yaptığı şeyler gözünün önünden geçiyormuş gibi
titremeye başladı. Öbür krallar Yorgiyeviç, Nikita, George da
korkularından titriyorlardı.
Esirlerin içinden derin, yankılı, uzun bir ses bağırıyor:
“Affet, büyük Oğuz affet! Türklük onlara her zaman
insanca davrandı. Beş yüz yıl, beş yüz yıl, kendi emeğiyle
onları besledi. Dünyada olabilecek her türlü özgürlüğü,
serbestliği onlara verdi. Onlar bu iyiliğe karşı minnettar
kalmaları gerekirken hainlik ettiler. Evet, hainlik ettiler.
Hainlerin pis kanı Türk’ün parlak kılıcını kirletemez.”
Sonra dehşetli bir uğultu. Esirler kendi dillerinde
bağırışıyorlar. Ne dedikleri anlaşılmıyor. Oğuz’un göğsü
kabarıyor. Kahramanlar alçak gönüllü değil midir? İşte o da
alçak gönüllülük yapacak:
“Kalkınız, kalkınız, zavallı krallar kalkınız!” diye bağırıyor,
“Kalkınız! Sizi affeden büyük Türklüğün kırmızı bayrağını
öpünüz!”
Ve bayrağı binektaşından aşağıya uzatıyor. Ferdinand
ağlayarak sarılıyor, öpmeye başlıyor. Öbür krallar da gülünç
ve acınacak bir aceleyle bu yüce sancağa atılıyor. Öpüyorlar,
öpüyorlar. Gürültü artıyor. Bir kargaşalık. Dehşetli bir rüzgar
esiyor. Birden yağmur yağmaya başlıyor. Esirler etrafa
kaçışıyorlar. Ve sudan gölgeler gibi eriyerek dağılıyor,
kayboluyorlar. Gök gürlüyor. Oğuz, üzerindeki takın
yıkıldığını görüyor. Fakat elindeki bayrağı hala krallar
öpüyorlar, öpüyorlar. İçine tuhaf bir baygınlık geliyor, başı
dönüyor. Gözlerini kapıyor.
Ve birden uyanıyor. Geriniyor. Yatağında yalnız...
Ellerini gözlerini ovuşturuyordu, hala rüyasının sersemliği
devam ediyordu ama aşağıdan da yabancı sesler duyuluyordu.
Ne vardı? Kalktı, yere atladı, pencereye koştu. Camı açtı,
pancuru itti. Dışarıya baktı. Acayip. Bahçede düşman
jandarmaları, Giritliler duruyorlardı.
“Acaba bu da rüya mı?” diye ellerini gözlerine götürdü.
Hayır, hayır, bu gerçekti. Çevik hareketlerle çoraplarını giydi.
Pantolonunu çekti. Ceketini arkasına aldı ve kapıya koştu.
Aşağıya indi. Bir Yunan subayı ayakta babasıyla
görüşüyordu. Dinledi:
“Hükümetimiz sizin için soruşturma yapıyor. Bu soruşturma
bitene kadar hapsolacaksınız. Korkmayınız, hayatınız
tehlikede değildir.” diyordu. Babası sapsarıydı. Yoksa
korkuyor muydu? Ama neden babasını hapsedeceklerdi? Bu
hain heriflere zavallı hiç itiraz etmiyordu. Hatta Rumca:
“Hazırım, gidebiliriz!” diye, tıpkı az önce rüyasında
gördüğü krallar gibi başını eğiyordu.
Primo:
“Ben de geleceğim, ben de...” dedi.
Subay, babasına kibirli bir şekilde sordu:
“Bu kim?”
“Oğlum.”
“Anası nerede?”
“Burada yok.”
“Kızın yok mu?”
“Yok...”
Ve aşağılarcasına Primo’yu süzdü. Arsızca, kadın ve kız
kardeşini arayan bu herife karşı Primo da sert sert baktı.
Ondan korkacak mıydı? Ne yapabilirdi? Daireye kadar
Primo’nun gelmesine izin verdi.
“Ondan sonrasına ben karışmam!” diyordu.
Babası, Emine Hanım’a, evi bırakmamasını ve akşama
Primo için yemek hazırlamasını, kendisine Primo ile para
göndereceğini söyledi. Kadıncağız efendisini kesmeye
götürüyorlarmış gibi hüngür hüngür ağlıyor, onu kurtarmaya
çalışıyordu. Efendisi hiç tehlike olmadığını anlatmak
istiyordu. Ama Emine Hanım:
“Ah, ben onları bilirim, hiç aman vermezler!” diye
ağlamaya devam ediyordu.
Bu bir facia gibi oldu. Güç bela yalıdan çıktılar. Babası
subayın solunda gidiyordu. O da babasının solunda. Giritli
jandarmaların yarısı önde gidiyor, yarısı arkada. Birer tane de
yanlarda. Ta Beyazkule’ye kadar böyle yürüdüler. Yoldaki
Rumlar toplanıyorlar, vahşi hayvanlara bakar gibi, sanki
ömürlerinde hiç Türk görmemiş kırk yıllık ecnebilermiş gibi
onlara bakıyorlar. Rum çocukları köşe başlarına birikmişler:
“Yuha Turkos, dramatikos!” diye bağırıyorlardı. İttihat
Caddesi’nde bir binaya girdiler. Galiba eski Türk subaylarının
kulübüydü. Babasını kumandan veya polis müdürünün yanına
soktular. Primo dışarıda kaldı, tam yarım saat ayakta...
Yemeğe gelip geçen Yunan neferleri ona sataşıyorlar, adını
soruyorlar, eğleniyorlardı. Primo hiç cevap vermiyordu.
Şimdi fırsat onlarındı. Ve fırsattan ancak korkanlar
yararlanırdı. Muzaffer, intikam için asla fırsat kollamazdı. İşte
bir kukla ordusu. Kendisi gibi silahsız bir Türk çocuk böyle
zamanda ne söyleyebilirdi ki! Ah, bir silahı olsaydı...
Babası dışarıya çıktı. Yorgunluğu ve ümitsizliği yüzünden
belliydi.
“Yavrum, ben birkaç gün kadar hapis kalacağım, kumandan
soruşturma bittikten sonra İstanbul için izin vereceklerini
söyledi. Sen eve git, otur. Her gün buraya beni görmeye
gelebilirsin.”
Ve cebinden çantasını çıkararak sekiz lira verdi. İçinde
Emine Hanım’ın ve uşağın aylıkları vardı. Yemek ve diğer
şeyler için terzideki giysileriyle ilgili birkaç şey daha söyledi.
Eğildi Primo’yu öptü. Kulağına:
“Haydi yavrum, korkma” diye fısıldadı, “unutma ki, sen bir
Türk çocuğusun. Ağlama, üzülme.”
Neden ağlayacaktı ki? Kadınlar, zayıflar, kuvvetsizler,
adiler, alçaklar ağlardı. O ağlamayacaktı fakat ağlatacaktı.
Kalbinde yine bir acı duydu; sanki gözyaşları kirpiklerinin
altında toplanıyor, kaçmak istiyordu. Derin bir nefes aldı:
“Merak etmeyiniz, merak etmeyiniz!” dedi.
Ayrıldı. Kendisini dışarıya attı. Ilık bir sonbahar güneşi
bütün caddeyi aydınlatıyor, Beyazkule’nin gölgesi arkasına
düşüyordu. Deniz dalgasız ve masmaviydi... Çoluk çocuk,
kadın erkek birçok Yahudi sandallara binmişler, geziyorlar,
düşmanın zırhlılarını seyrediyorlardı. Primo her zaman
olduğu gibi, ah, Selanik Türkler’in elinde olduğu zamanki
gibi, elleri arkasında, yavaş yavaş yürüdü. Rıhtımın kenarına
geldi. Siyahlanmış, yosun tutmuş taşlara sular çarpıyor, ağlar
gibi bir şırıltı çıkarıyordu. Baktı, baktı. Şimdi ne yapacaktı?
Düşmanlar beş yüz yıllık Türk yurdunu beş gün içinde,
rüyalarda bile görülse inanılamayacak bir çabuklukla gelip
aldılar... Nihayet kendi evlerine de saldırdılar. Babasını bir
katil gibi yakaladılar. Evet, babası ne asker ne de memurdu...
Bir mühendisti. Bir mühendis ne yapabilirdi? Hiç! Ama
bunlar hep zayıf ve güçsüz arıyorlar, karşı koyamayan herkesi
eziyorlardı.
Göçmenlerin
anlattıkları
şeyler
tüyleri
ürpertiyordu. Düşmanlar her Türk köyünü sarıyor, af
dileyenleri bile affetmiyor, erkeklerin hepsini kurşuna diziyor,
küçük çocuklarını Hıristiyan yapmak üzere esir gibi
Yunanistan’a gönderiyor, kadınların, güzel kızların ırzına
geçiyor, taş üstünde taş bırakmıyorlardı. Amaçları
Rumeli’den Türk namını kaldırmaktı. Elbette onların hepsini
öldürecekler veya zulüm ede ede kaçıracaklardı. İşte bu
yöntemi,
Batılıların
‘temizleme’
dediği
zamanında
İspanyolların Endülüs’teki Araplara, son defa da Almanların
Hotanto’da, İtalyanların Trablus’ta uyguladıkları çirkin ve
kanlı yöntemi, Selanik’e de sokuyorlardı. Daha erkekleri
toplayıp kurşuna dizmemişlerdi. Şimdi babası gibi aklı
başında, söz söyleyebilir Türkler’i topluyorlardı. Sonra
şüphesiz yalancıktan bir komplo bulacaklar, hayali bir isyan
uydurarak birçok aileyi kanla ve ateşle söndüreceklerdi.
Primo ayağının dibinde fısıldaşan sulara bakıyor, kendi
kendine: “Acaba hiçbir Türk bunlara karşı gelmeyecek, hepsi
başlarını eğip, boyunlarını düşmanın titrek ve korkak kılıcına
uzatacaklar mı?..” diyordu. Mademki mutlaka ölecekti,
ölünmese bile mademki artık vatan tamamıyla mahvolmuş,
beş yüz yıllık şan, şeref ve büyüklükle dolu tarih çamurlara
atılmış, çiğnenmişti; artık neden sinmeli, saklanmalı,
yaşamaya çalışmalıydı?.. Başını kaşıdı. Göğsünde bir ağırlık
duydu. Gerindi, gerindi, gerindi. Uykusu var gibi esnedi.
Evet, Primo bir Türk’tü. O asla bu hakaretlere razı
olmayacak, intikamından vazgeçmeyecekti... Ama bu
intikamını nasıl almalıydı? Düşünüyordu...
Yürüdü. İttihat Bahçesi’nin önünde birçok kadın ve Yunanlı
subay konuşuyorlardı. Onların yanından geçti. Okulda
edebiyat öğretmeninin ezberlettiği şiiri hatırlıyor ve
etrafındaki hep şapkalı, kılıçlı, üniformalı düşman
kalabalığına yan gözle bakarak:
“Türküm ve düşmanım size kalsam da bir kişi” diye
mırıldanıyordu. Tramvaya atladı. Derin derin düşünüyordu.
Yalının önünde indi. Sarhoş gibi sallanıyor ve içinde oynatıcı
bir sevinç duyuyordu. Artık planını yapmıştı. Bütün dünya,
Türklüğünü bilir bir Türk’ün, bir Türk çocuğunun vatanından
sağ çıkamayacağını, ölümünü ne kadar pahalıya satacağını,
yurdunun, babasının intikamını bırakmayacağını anlayacaktı.
Kapıdan içeriye girdi. Uşağı, Emine Hanım’ı taşlığa topladı,
aylıklarını verdi. Ve dedi ki:
“Babamla ben otelde oturacağız. Şimdi siz istediğiniz yere
gidebilirsiniz. İki gün sonra eşyaları toplamak için buraya
geleceğiz. Bizimle beraber İstanbul’a gitmek isteyen gelir.”
Emine Hanım:
“Ben gelirim,” dedi “küçük bey, ben...”
“Pekala, pekala...” diye lafı uzatmadı.
Yalıyı kilitleyip anahtarı babasına götüreceğini söyledi.
Yalan söylediğini hiçbiri anlamıyordu. Yarım saat içinde
hepsi çıkıp gitti.
Evde yalnız kalınca geniş bir “Oh!” çekti. Başını açıp,
ceketini çıkardı, kollarını sıvadı. Doğru tavan arasına koştu.
Emine Hanım’ın oğlu Mustafa’nın getirdiği mavzer
revolverini sakladığı delikten çıkardı. Tahta kılıfın üzerine
gayet ince ve hafiften bir toz konmuştu. Üfledi. Son derece
yüce bir şey tutuyormuş gibi saygı ve sevgiden titriyordu.
Kılıfın kapağını açtı. Revolveri çekti. Mekanizma sessiz ve
donuk bir aydınlıkla parlıyordu. İnce dudaklarını uzattı; öptü,
öptü. Bu, o kadar tatlıydı ki... Emdi, emdi. Dudaklarının
arasından dilini çıkardı, namluya dokundurdu. Ekşi ve serin
bir tat duyuyordu. Bu serin ekşilikte öyle anlatılmaz bir lezzet
vardı ki, dünyada hiçbir şeye benzetilemezdi. Bu anlatılmaz,
bu ne olduğu bilinmez şey sanki kana karışıyor, her tarafa
yayılıyor, ona bir aslan kuvveti, bir savaşçı isteği, bir yiğit
mutluluğu veriyordu.
Aşağıya indi, üst kattaki kendi odasına girdi. Pencereye
gitti. Dışarıya baktı. Yalının bahçesi, bahçenin önünde cadde,
tramvay yolu, daha ötede Rum okuluna giden küçük sokak ve
bahçeli evler tamamıyla görünüyordu. Oh ne manzara!.. İşte o
buraları biraz sonra kana boyayacak, bir savaş meydanı
yapacaktı. Babasının odasına geçti. Küçük bir masa vardı.
Onu aldı, odasına getirdi. Pencerenin yanına soktu. Üzerine
revolveri koydu. Sonra bir yıldırım gibi aşağıya koştu.
Kömürlüğe indi. Çuvalları çekti. Sakladıkları kurşunları
çıkardı. Yine koşarak odasına çıktı. Elleri kararmıştı.
Cebinden mendilini çekti, bezleri çözdü, her kurşunu ayrı ayrı
sildi, temizledi. Tekrar onar onar şarjöre taktı. Bu on bağ
fişeği masanın üzerine dizdi. Revolveri kılıfa taktı, tüfek
haline getirdi. Pancurları içeri çevirdi. Aralıktan önce karşıki
sokağın köşesine, sonra mavi beyaz boyalı köşkün alt
penceresine, sonra tramvay yolundan geçen bir papaza nişan
Sez Törek ädäbiyättän 1 tekst ukıdıgız.
Çirattagı - Kaşağı - 5
  • Büleklär
  • Kaşağı - 1
    Süzlärneñ gomumi sanı 3972
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2179
    30.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    44.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    52.7 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kaşağı - 2
    Süzlärneñ gomumi sanı 3896
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2315
    28.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    42.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    50.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kaşağı - 3
    Süzlärneñ gomumi sanı 3830
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2089
    30.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    52.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kaşağı - 4
    Süzlärneñ gomumi sanı 3806
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2020
    31.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    44.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    52.7 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kaşağı - 5
    Süzlärneñ gomumi sanı 839
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 573
    43.6 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    57.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    65.0 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.