Uzayda Dehşet Tora

«Tora»
Ali Rıza Baskan
Güzel Sanatlar Matbaası'nda
dizilmiş ve basılmıştır.
Her hakkı mahfuzdur.
Baskan Yayınları A. Ş.
İstanbul - 1983
KELİMENİN tam anlamıyla tehlikedeyiz şimdi... Ret-rofüzeler çalışmaya başladı. Şu sırada bir detektör yerimizi saptayacak olursa, artık bir daha koy vermezler ardımızı; ve arayıcı torpillerden biri, nereye gidersek gidelim, so­nunda bizi yakalar.
Ve her şeyin sonu olur bu.
Pis bir an yaşıyoruz. Gidip Arka zindanlarında çürüme­ye hiç niyetim yok... Baş döndürücü bir hızla Araman üzerinde uçmayı sürdürüyoruz.
Gelma da aynı duyguları taşıyor. Göz ucuyla bakıyorum. Yüzü renk vermiyor ama, pilot koltuğunun kenarlarını kavramış olan parmakları neredeyse kırılacak gibi sinir­den.
Urbiya, Kers gezegenindeki beyaz ırktan bir kız. Uzun boylu, ince yüzlü, kalın kızıl saçlı. Elmacık kemikleri ha­fifçe çıkık. Olağanüstü berrak bir teni var...
Bana bu görevi verdikleri zaman, yardımcı olarak yanım­da bir kadın bulacağımı aklımdan bile geçirmiyordum. Ge­zegen yaklaşıyor. Yükseklik göstergesine dikkatle bakıyo­rum, 100-150 metre kala yere paralel şekilde fırlatmam gerekir Silüs'ü.
Tam sırası. Retrofüzeleri durdurup motorları çalıştırıyo­rum. Hava tabakaları üzerinde sıçramaya başlıyoruz bir­den: Su üzerinde sıçrayarak giden bir taş gibi.
Şimdi motoru frenleyip, savanın ortasındaki ufak bir te­penin üzerinde gördüğüm küçük koruluğa doğru dalıyo-
rum.
Yere yavaşça konuyor Silüs; motorları stop etmeden ön­ce sık bir çalılığın ortasına kaydırıyor ve derhal, negatif dalga yayan cihazı çalıştırıyorum.
Eğer bizi şu ana kadar saptayamadılarsa, arayıcı dalga-
lar bizim cihazımız tarafından yutulacağı için. yerimizi bulmaları imkânsız... Biraz rahatlıyorum.
Herhangi bir kötü belirti yok gökyüzünde; başardık her­halde... Uzay gömleğimin cebinden bir sigara çekip soru­yorum Gelma'ya:
Sigara ister misin?
Hayır sağol!
Pek hoşlanmadı «sen» diye hitap etmemden. Gülümsü­yorum.
Katıldığın ilk sefer mi bu?
Hayır!
Benden önce birlikte çalıştıkların «sen» diye hitap
etmediler mi sana hiç?
Hemen hiçbir zaman.
Yani şaşırttım seni?
Aptal değilim.
Bravo!. Yola çıkmadan önce adınızın Gelma olduğu­
nu söylemişlerdi. Soyadınız ne?

Arene.
Kersli'siniz galiba?
Evet. Ama soyumuz Dünyalı.
Bunu tahmin etmiştim. Yükledikleri görev. Dün­
yalı olmanızı gerektirir. Kaç zamandır servistesiniz?
İki yıldan beri.
Kaçıncı göreviniz bu?
Dördüncü.
Sizi böyle bir göreve vermeleri için, ilk üç görevde
olağanüstü yetenekler ortaya koymuş olmalısınız.
Bilmiyorum. Beni buraya sizinle niçin gönderdikle­
rini bile bilmiyorum.
Kural böyle. Ben açıklayacağım size. Zorunlu bul­
duğum kadarıyla. Yavaş yavaş. Benim kim olduğumu söy­
lediler mi size?

Hayır.
Guy Terrel.
Hafifçe açıyor gözlerini. Benden söz edildiğini işitmiş olsa gerek; ve en tehlikeli görevlerin genellikle bana veril­diğini biliyor olmalı.
Nihayet sigaramı yakıp derin bir nefes çekiyorum, sonra da:
- Bu seferki iş, çantada keklik, diyorum. «Farkımıza
varmadılar. Başarırsak, Dünyaya geri dönmek bakımın­
dan ciddî bir şans kazanmış oluruz ki bu bile harika.»
Biraz alaycı bir gülümseyişle, üzerine konduğumuz kı­tanın bir haritasını çıkarıyor ve bulunduğumuz yeri sefer tablosunun koordinatlarına başvurarak kolayca buluyorum.
Ardından, bölgenin ayrıntılı bir haritasını alıyor ve ge­niş bir yeşil düzlüğü gösteriyorum Gelma'ya:
Şuradayız. İşte üzerine konmuş olduğumuz tepecik.
Ordet savanının tam ortasında. Ordet kim biliyor musun?
Hayır.
Buraya ilk inen pilot. Yüz yıldan fazla olmuş.
Eski bir aktüalite filminde görmüştüm Ordet'i; ve şim­di onu düşünmekten kendimi alamıyorum işte! Onu ve Komutan Rampell'i. Dişlerim gıcırdıyor kendiliğinden, yumruklarım sıkılıyor... Gelma'ya durumu hemen anlat­man belki daha iyi olacak. Her şeyi değil tabii sadece hare­ket noktası bakımından gerekli olanları.
Rampell de kaybolan gemisiyle, buraya, bu savana
inmişti.
Rampell?
Komutan Rampell. Bugünkü büyük savaş gemileri­
mizin ilk örneğine komuta eden adam. Raf I'in komuta­
nı. Raflar insanlığın şimdiye kadar gördüğü en büyük, en
korkunç savaş araçlarıdır biliyorsun. Ve biz bütün bilinen
samanyolları arasındaki üstünlüğümüzü, bu araçlar saye­
sinde sürdürmekteyiz.
Sigaramdan derin bir nefes çekip ağır ağır burnumdan salıyorum dumanı.
- Bundan 25 yıl önce oldu bu. Geminin uçuş sırasın-
da parçalanıp tuzbuz olduğunu sanmıştı o zaman herkes; ve olay kafalardan silinmiş gitmişti. Ama bundan üç ay önce bir gün bir irtibat füzesinin, Ay'ın etrafında dönen ikmal uydusunun yörüngesine girdiği görüldü. Bu irtibat füzesi Rampell tarafından yollanmış, ama yolundan saptı­ğı için zamanında yetişememişti. 25 yıl önce bu türden aksamalar normal sayılıyordu.
Dikkatle dinliyor Gelma. Hafifçe gülümseyerek devam ediyorum:
- Raf I parçalanmış değildi. Rampell gemisini Ara-
man'a indirmişti. Blokmotorda bir arıza vardı, ve bu arı­
zayı kendi imkânlarıyla onaramaz durumdaydı. İrtibat fü­
zesinde kayıtlı mesajında, uzay gemisinde üç ay dayana­
bileceğini bildiriyor ve bu süre sonunda, şu an üzerinde
bulunduğumuz kıtanın başkenti Tora'dan imdat istemeden
önce Rafı, işaretlediği belli bir yere gizleyeceğini söylü­
yordu.
İlgisi birden artıyor Gelma'nın:
Ve komutan Rampell'den bir daha söz edilmedi öy­
le mi?
Ne ondan, ne de komutasındaki öteki görevlilerden.
Duman olup uçmuşlardı sanki...
Ve siz...
Yakalanıp tutuklandıklarını ve prototip geminin giz­
lenmiş olduğu yerin sırrını kendisinden zorla almak iste­
dikleri zaman da, ölmüş olduklarını sanıyorum.
Hepsi mi?
Hepsi evet! Bir prototipin komutanı gibi bütün tay­
fası da, asla konuşmamaya şartlandırılmışlardır. Ve artık
direnemeyecek hale geldikleri an, intihar ederler. İntihar
ettiklerini bilmeden.
Allahım!
Belki ikimiz de aynı durumdayız Gelma.
- Öyle olsak, söylerlerdi bize.
Başımı sallıyorum:
- Zalimce bir şey olurdu bunu söylemeleri. Rampell'in
mesajı deşifre edilir edilmez, Dünya Konfederasyonu hükü­
meti Tora'ya derhal bir araştırma komisyonu yollayarak
açıklama istedi. Ama Tora makamları hiçbir şeyden haber­
leri olmadığını ileri sürdüler ve Dünyalılar'ın kuşkusuz
Araman'daki yerli kabileler tarafından öldürüldüğünü
sandıklarını bildirdiler. Tora'ya yeni temsilciler yolladı
Hükümet, ama bir tedbirsizlik sonucu haber yayıldı ve
Dünya basını, Rampell'in basit bir gemiye komuta etmedi­
ğini, Araman'a inmeyi başardığını ve Rafını da orada giz­
lemiş bulunduğunu yazdı.
Bir an daldıktan sonra ekliyorum:
Bu haberin yayınlanmasından iki gün sonra da To­
ra'daki temsilcilerimiz, Ovada yaşayan muhalif kabileler
tarafından katledildi. Hükümetimiz yeni temsilci gönder­
mek isteyince de, Araman yöneticileri, yeni kurulun gü­
venliğini sağlayamayacakları bahanesiyle isteği reddetti­
ler.
Anlıyorum diye mırıldanıyor Gelma.
Bir filo yollayıp bütün gezegeni işgal edebilirdik;
ama çok büyük bir risk altına girmiş olurduk o zaman.
Hükümet böyle bir tedbire, ancak iyice çaresiz kaldığı tak­
dirde başvurabilir! Bizi gizlice göndermelerinin nedeni de,
işte bu.

Yani biz fedai olarak geldik?
- Tastamam.
Ve amacımız da o prototipi bulmak.

Bulup yok etmek. Tabii onarıp beraber götüremedi-
ğimiz takdirde.
Komutan Rampell'in gizlemiş olduğu yeri bildiğinize
göre, gemiyi bulmak zor olmayacaktır.
Hiç de öyle değil. Çünkü bilmiyorum. Kendi imkân
ve yeteneklerimizle bulmak zorundayız onu. Tek avanta­
jım, gemi için şartlandırılmış olmam. Yani belirli birtakım
durumlarda, bilinçaltını kendiliğinden tepki gösterecektir.

Peki bu gizlilik niye?
Çünkü bizi ele geçirip doğru söyleten uyuşturucular
verebilirler. Bu durumda, biz de bir şey bilmediğimiz için
düşmanlarımıza yardımcı olmak tehlikesinden korunmuş
oluyoruz.
Araman'da düşmanlarımız bulunduğunu hiç sanmı­
yordum.
Yalnız Araman'da değil, her yerde. Bütün Galaksi-
ler'de Dünyalı veya Dünyalı olmayan herkes barbarlığa
dönebilmek için bizi yok etmeyi düşlüyor. Egemenliğimizi
silâhlarımızın ezici üstünlüğüne borçluyuz. Ve eğer öteki
federasyonların hükümetleri, Raf gibi bir silâhı ellerine
geçirebilseler; bizim üstünlüğümüz epey sarsılır.
Bir an susuyor Gelma, sonra içini çekerek mırıldanı­yor:
- Şimdi bir sigara verebilirsiniz bana.
Paketi uzatıyorum, alıyor. Çakmağımı yakarken soru­yorum:
Çok etkilenmiş gibisin?.
Seferin bu kadar tehlikeli olduğunu düşünmemiş­
tim.
Ve korkuyorsun?
Tabii. Sefere başlarken daima korkulur. Yalnız, bu­
rada, prototipi yok etmeden önce veya sonra ele geçecek
olursak, bir tutsak değişimi çerçevesi içine girmemiz de
söz konusu olmayacaktır.
Tora yöneticileri bizi niye tutukladıklarını hiçbir za­
man açıklamak istemeyeceklerine göre, tamamen haklısın.
Yalnız, senin de benim gibi şartlanmış olduğunu bil. Ve
bu, gerekirse, hiç beklenmedik şaşırtıcı imkânlar verebilir
sana.
Bu ihtimal bile pek sevindirmiyor onu. Dostça omuzuna vuruyorum:
- Şunu da iyice belle ki, sen seçildiysen, bu görevi ba­şarabilecek yetenekli kadın sayılıyorsun demektir.

Başarıdan kastınız ne? Prototipi yoketmemiz mi,
yoksa Dünya'ya dönmemiz mi?
îkisi biribirinden ayrılmaz Gelma. Servisin, Rafı
geri getireceğimizi umduğunu da hiçbir zaman çıkarma
aklından.

Her ikimiz de Büyük amiral rütbesiyle Dış Güvenlik Servisi'ne bağlıyız. Rütbenin nedeni basit. Görev sırasında karşımıza çıkacak darkafalı veya saf bir subay, bize asla engel olamasın.
Üniformamız yok. Ama her ay, yüksek rütbeli bir su­bayın aldığından üç dört kat fazla para geçer elimize. Bu da, A sınıfındakilerin bütün haklarından yararlanmamıza yeter.
Buna karşılık, servis istediği gibi kullanabilir bizi. Ama­cı o belirler, ve biz başarmak zorundayızdır. Üstün önemli görevlerde iki defa başarısızlığa uğramış hiçbir ajanımız yoktur.
Söz konusu prototipin geri getirilmesi veya ortadan kal­dırılması, "üstün önemli bir görev.
Ya başaracak, ya öleceğiz! Üçüncü bir yol yok!... Buna karşılık, amaca varmak için başvuracağımız hiçbir araç, tartışma konusu olamaz. Her aracı deneyebiliriz rahatça. Dokunulmazlığımız, «dünyasal adaletin yürürlükte olduğu her yerde» servis tarafından garantilenmiştir.
Koca bir gezegeni bir atom cehennemi haline sokup yok etsek bile dokunamazlar bize. Bu sınırsız dokunulmazlık, bir bakıma zorunludur çünkü henüz gezip keşfetmediğimiz galaksilerden ve dış gezegenlerden gelebilecek bütün teh­likelerin daha farkında değiliz.
Her durumda, imparatorluğumuzun sınır boylarında si­lâhlı bir ayaklanmaya kesinlikle izin veremeyiz. Bu. bizim için, bir ölüm kalım sorunudur.

Bel ve omuz kayışlarımızı kuşandık ikimiz de. Sağımız-daki kılıfın içinde bir paralizatör (vurduğu canlıyı hare­ketsiz kılan bir silah) solumuzdakinde de bir fülgüran (şimşek hızıyle atış yapan öldürücü ağır silâh) asılı. Eli-mizdeyse, dumdum kurşunlu birer tüfek var.
Sırtımızda dört köşe büyük bir çanta duruyor. Aynı za­manda, istediğimiz an yerçekimi dışına çıkmamızı sağla­yan bir araç bu. Kamp malzemesiyle bir sürü araç sıralı çantanın içinde; önemli oranda kurşun ve yiyecek içecek var.
Bunların hepsi, en ufak bir ağırlık bile vermiyor. Silüs'ü lerketmeden önce, belimize sallandırmak üzere iki uzun av bıçağıyla boynumuza asmak için iki dürbün ekliyorum.
Hazır mısın?
Evet.
Çıkış kapağını harekete geçiriyorum hemen.

İkinci Bölüm
ZIRH gibi ağır bir sıcaklık çöküyor üstümüze. Alabildi­ğine yaş, balta girmemiş bir orman sıcağı. İlk ben iniyorum yere. Toprak, sert bir ot tabakası ve uzun iç içe geçmiş sar­maşıklarla örtülü. Çevremizdeki ağaçlar az çok bizim Dün-ya'mızdaki palmiyeleri andırıyor.
Gelma da atlıyor işte; ve Silüs'ün başlarımızın üzerin­deki giriş kapağı otomatik olarak kapanıyor. Kapağın açı­lıp kapanması, yalnız ve yalnız vücutlarımızdan yayılan biyolojik dalgalara göre ayarlı bulunuyor.
Bizim yokluğumuzda kapıyı zorlamayı deneyecek olan­lar derhal gizli bir silahın yaylım ateşi altında kalır, son­ra da öldürücü bir gaz dalgasının içine düşerler.
Ağır adımlarla ortasına konmuş olduğumuz yerin kıyı­sına kadar yürüyoruz... Gelma mırıldanıyor:
Pek cesaret verici değil burası...
Yılan doludur. Genellikle küçük boyda yılanlar.
Ayağımızdaki yüksek çizmeler bizi pekâlâ korur.
Biliyorum.
Yeri önceden dikkatle gözden geçirip temizlemeden
ne otur, ne de uzan.
- Peki.
Gülüyor sonra:
- Bu türlü serüvenlerde hepten de acemi sayılmam di­
ye ilâve ediyor.
Hakkı var kızın.. Gülünç oluyorum aslında; ama kar­şımdaki bir kadın nihayet ve içgüdüyle onu korumak ih­tiyacını duyuyorum. Sınırsız bir ova uzanıyor önümüzde. Haritada bu ova, altı yüz kilometre kenarlı bîr kare mey­dana getiriyor.
Gelma dürbünle uzun uzun inceliyor ovayı.
- Hangi taraftan başlayacağız araştırmalarımıza?

Hiçbir önemi yok. İlk köye rastlayıncaya kadar bur­
numuzun dikine gideceğiz.
Oturanlar var mıymış bu savanda?
Kabileler var.. Vahşi denemez. İlkel bir hayatla uy­
garlık karışımı. Buna karşılık, savanın kuzeyinde, okya­
nus kıyısında kurulu olan başkent Tora, çok kozmopolit
bir şehir.
Oraya kadar gidecek miyiz?
Hayır. Ölüm hükmümüzü kendi elimizle imzalamak
olur bu!
Araman yöneticileri bizimle açık savaş halinde mi
yani?
Resmen değil. İşin kötüsü de bu ya!
Anlayamadım.
Bütün bu galaksi, bize karşı gizli ayaklanma halin­
de.
Kuşağımdaki yerçekimi dengeleyicisini çalıştırıp on metre kadar havalanıyor ve yakın çevreyi dürbünle tarıyo­rum. Gelma da aynı şeyi yapıyor.
Beş-altı yüz metre ileride, hemen önümüzde bir pa­
tika var galiba.
Daha doğrusu, bir geçit.
Nereye yöneldiğini anlamaya çalışıyorum. Her iki ta­rafa doğru uzuyor aslında, ama bir şey göremiyorum.
Bu yörede köy varsa, şu gördüğümüz küçük korulardan birinin arkasında gizlidir kuşkusuz.
- O yolu izlemek en iyisi olacak.
- Güneye doğru.
Sezgiyle söylüyorum bunu. Kollarımızı açıp iniyoruz yere ve hemen yola koyuluyoruz. Allahtan giysilerimizde hava tertibatı var. Yoksa yürüyüş gittikçe biraz daha güç­leşecek.
Yüksek otların örtüp gizlediği çukurlar var dört yan­da, bu da bizi son derece dikkatli ilerlemeye zorluyor. Gel-
ma soluk soluğa kalıyor çok geçmeden, yürümesine yar­dım ediyoruz.
- Yola ulaşınca rahat edeceğiz.
-- Kolay yol almak için yerçekimi dengeleyicileriyle sırtımızdaki malzeme çantalarına bağlı olan «itici»lerimizi kullanabiliriz; ama gökte durmadan kol gezen ve aşağıdan bakınca görünmeyen Tora gözetleme helikopterleri tara­fından görülmekten çekiniyoruz.
* * *
Yola ulaştık işte! Şu ana kadar tatsız bir raslantı olma­dı; ikide bir ıslık çalarak önümüzden kaçışan yılanları bir yana koyarsak tabii... Rengârenk hayvanlar bunlar, ama en uzunları bile bir metreyi geçmiyor.
Yürümek kolaylaştı. Ayaklarımızın altında toprağı du­yuyoruz.. Çukurlardan kaçınmak için kıvrılıyor yol dur­madan. İnsanlardan çok vahşi hayvanlar tarafından çizil­miş bir patika bu; öyle anlaşılıyor.
Başımızın üzerinde güneş var. Bizim güneşimizden biraz daha büyük, ama bir o kadar da uzak. Yine de bunaltıcı ışınlar saçıyor. Uzay elbiselerimizdeki hava tertibatı yüz­lerimizi etkilemediğinden, ikimiz de çok terliyoruz.
Bu gezegendeki sıcaklık, en soğuk bölgelerde bile hiçbir zaman on beş derecenin altına düşmüyor; burada, ekvator­da, ise, tam bir cehennem sıcağı var.
Sağımızda küçük bir koruluk uzanıyor. Zikzaklar çize­rek koşan bir adam fırlıyor birden korudan. Öküz büyük­lüğünde canavar bir kirpi beliriyor adamın ardında, vücu­duna oranla kısa ama son derece keskin ve sivri dikenleri var. Kısacık kaslı ayakları üzerinde dörtnala gidiyor.
İçgüdüsüyle tüfeğini omuzluyor Gelma, ateş ediyor. Yıl­dırım çarpmış gibi bir an durup kalıyor canavar, sonra da uzun ve boğuk bir çığlık atıp devriliyor. Adam da duruyor

aynı anda ve bize pek de dostça sayılmayacak bir bakışla bakıyor.
- Hiç de minnet duymuşa benzemiyor diyorum.
Uzun boylu ve sırım gibi ince bir adam. Derisi bakır
renginde. Omuzlarına dökülen dalgalı uzun saçları var. Elbise olarak, üzerinde kısa bir sarı külot var. Belindeki kayışta bir büyük revolverin kılıfıyle uzunca bir hançerin kını asılı.
Adaleli muntazam bir yapısı küçücük, pırıl pırıl, kıvıl­cım saçan gözleri var. Ayaklarını ve bacaklarını yeşile bo­yamış.
Duraksar gibi oluyor bir an, sonra ansızın karar verip bize doğru yöneliyor:
- Tora'dan mı geliyorsunuz?
Ana dilinde sordu adam. Anladım. Gelma da anlayıp be­nim gibi şaşkınlığa düşmüş olmalı ki, kolumu kavrayan elinin kasıldığını hissediyorum.
- Tora'dan geldiğimiz söylenemez.. Avlanmak için bu­
radayız.
Bu sözler kendiliğinden dökülüverdi ağzımızdan. Servis, her şeyi düşünmüş demek.. Araman lehçesini de eklemiş­ler şartlanmamıza.. Araman lehçelerini, demek daha doğru olacak.
Gülümseyerek ekliyorum:
- Dev yaratıklardan birini sürmek isterdik.
Yarı kaplan, yarı plan hayvanlar bunlar. Üç metre uzunluğunda kuyruğu olan canavarlar. Kuyruklarının için­de kurbanlarını hapsedebildikleri gibi, boğup öldürebili­yorlar da..
Kurbanlarını pençeleriyle yırtıp dişleriyle parçalayan veya boa yılanları gibi sıkıp boğan, filden daha büyük bir kaplan-yılan cinsi bu..
Başını sallıyor adam:
- Uzun zamandır bu bölgede rastlanmıyor onlara.

Ama bir efsane değil bu herhalde sanırım? Bu hay­
van aslında var, veya bir zamanlar vardı değil mi?
Ben çocukken görmüştüm uzaktan... Savaşçılarımız
sürüp avlamayı denediler ama kurtulmayı başardı elle­
rinden...
Bunlardan birine rastlamamız için hangi yöne doğru
gitmemiz gerek peki?
Hiç bilmem. Belki köyde bilenler vardır.
Köye götürür müsünüz bizi?
Neden götürmeyecekmişim!
Yerde devrilmiş yalan canavara yaklaşıyor ağır ağır, ve ayağının ucuyle dikenlerine dokunuyor. Sonra kısa bir gü­lüşle :
- Hiçbir zaman yakalayamazdı beni. diyor. Köye ka­
dar ardımdan koşturmayı tasarlıyordum. Şimdi hiçbir işe
yaramaz artık. Bakın.
Bizim farelerimiz iriliğinde kırmızı karıncalar çoktan hayvanı parçalamağa girişmişti: Etyiyen karıncalar. Geliş­lerinin farkında bile olmadık ama yüzlercesi üşümüş şim­diden; ve avlarını ellerinden almaya kalkacak olanın da vay haline!
Hayatınızı tehlikede sanıp öldürdük diyorum. Adım
Terrel, arkadaşım da Gelma.
Benim adım da Hanik. Buyurun gidelim.
Bize sırtını dönüp patika boyunca kuzeye doğru yürü­meye başlıyor.
Minnettar değil ama iyi niyetli diye fısıldıyor Gelma.
Güvenme kesinlikle.
Bizi bir tuzağa çekebileceğini mi söylemek istiyor­
sunuz?
Her şey olabilir.
* * *
Köy bir ormanın kıyısında kurulu. Yüz kadar taştan ev var. Hepsi de tek katlı. Daire şeklinde büyük bir alanın

çevresine sıralanmış. Alanın ortasında, ovayı gözetlemeye yarayan yüksek bir kule görülüyor.
Sokak diye bir şey yok. Büyük bir düzensizlik içinde ku­rulmuş evler. Dosdoğru kuleye götürüyor bizi Hanik. Köy ıssız görünüyor. Görünüyor diyorum ama bu ıssızlık daha çok, köylülerin bizi görür görmez koşup evlerine kapan­malarından ileri geliyor.
Vebalıymışız gibi...
- Hiç de güven verici bir karşılama değil gerçekten, di­ye fısıldıyor Gelma.
Kulenin kapısında iki adam nöbet tutuyor. Ellerinde uzun tüfekler var. Kılavuzumuz kendilerine tek kelime söylemediği halde açılıp yol veriyorlar bize. Onlar da çıp­lak. Hanik'inki gibi kısacık bir külot var üzerlerinde o kadar.
Bir vahşilik belirtisi değil bu aslında, çevrede hüküm süren dayanılmaz sıcağın bir sonucu. Giriyoruz.
Önce dört köşe bir hol. Duvarlarda sıra sıra av anıları ve silâh takımları asılı. İki pencere ve giriş kapısından baş­ka sarı kadifeyle örtülü bir aralık daha..
Derhal sıyrılıyor örtü; ve şorttan başka beyaz bir göm­lek giyinmiş iriyarı bir adam beliriyor. Gururla konuşuyor adam:
- Ben bu köyün reisiyim. Bütün yabancılar önce bana
getirilir; ben kendilerini dinledikten sonra, köyde ağırlayıp
ağırlayamıyacağımıza karar veririm. Buyurun girin içeri.
Hanik kayboldu ortadan. Eğilip Reisi selamladıktan son­ra, arkamda Gelma, içeri giriyorum. Odanın ortasında bir daire şeklinde yerleştirilmiş altı koltuk var.
- Oturun, diyor adam. Adım Klar. Solyo'lu Klar.
- Benimki Terrel. Yaylalardan geliyorum. Bu da eşim
Gelma. İkimiz de aynı kıtada doğmuşuz.
Otururken, tepeden tırnağa süzüyor bizi. Israrla süzüyor. Yüzü ifadesiz ama gözleri Hanik'in gözleri gibi pırıl pırıl parlıyor:

Niçin geldiniz ovaya?
Avlanmak için. Mümkün olursa dev canavarı avla­
mak isliyoruz.
Çok azaldı o hayvanlar, üstelik epey tehlikelidirler.
Babam bir tanesini öldürmüştü en son.
Bir gülümseyiş beliriyor dudaklarında:
- Çok dolaşan ve çabuk hareket eden hayvanlardır
bunlar. Koca ovayı, bir haftadan az bir zamanda boydan
boya aştıkları söylenir.
Ağır bir alay gizli sözlerinin altında. Aptal olmadığı­nı, bizim aslında nereden geldiğimizi çok iyi bildiğini sezer gibi oluyorum ama renk vermiyorum.
- 3Ne tarafa doğru yol almamız gerekecek bulabilme­
miz için?
Her yön aynıdır. Geceleyin asıl. Şafakta ırmak
kıyılarında bulunurlar daha çok. Kükrediklerini işitiriz
bazan ve öyle gecelerde evden çıkmayız. Emrinize bir avcı
veya bir kılavuz verebilirim isterseniz.
Solyo arazisinde kalmamıza izin veriyorsunuz de­
mek?
-- Evet. Köyde bir veya birkaç gece geçirmenize de izin veriyorum.. Hangisini istersiniz? Bir savaşçı mı, yok­sa kılavuz mu?
- Kılavuz.
Konuşmaya son vermek istediğini belirten bir hareketle ayağa kalkıyor. Kendisini selamladıktan sonra odayı ter-kediyoruz. Kuleden çıktığımızda muhafızlar dikkat bile etmiyor bize ve alanda buluyoruz birden kendimizi.
Alan yine ıssız, ama evlerin kapısında kadınlı erkekli bir topluluk göze çarpıyor. Kadınlar erkeklerden daha uzun boylu, ve daha açık tenli. Onlar da bellerine kadar çıplak.
Aralarında gömlek giyinmiş olanlar var: Yaşlıları.
İyi geçti, diye mırıldanıyor Gelma.
Gereğinden fazla iyi. Reisin de tuhaf bir havası var­
dı üstelik. Bizimle alay eder gibi bir hava.

Ben de kapıldım o duyguya...
Sonra, bu kabileler, gördüğümüzden çok daha vahşi
olmakla ün salmışlardır.
Ne sonuç çıkarıyorsunuz bütün bunlardan?
- Hiç Gelma.. Güvensizlik duyuyorum, o kadar.
Alanı konuşarak aşıyoruz. İlk topluluğa yaklaşıyoruz
şimdi. Bir erkekle üç kadın. Kadınların ikisi genç, üçün­cüsü ise kupkuru pörsük bir ihtiyar.
Geceyi geçirecek bir yer arıyoruz, diyorum ona. Ya­
rın Solyo reisi bize av için bir kılavuz verecek.
Benim size göre yerim yok, diyor, yan tarafta, Lam-
ya'ya başvur.
Birkaç adım ilerideki evi gösteriyor. Sadece kadınlar var o evin önünde. Çok yaşlı görünmedikleri halde ikisi göm­lek giyinmiş. Arkalarında üç genç kız duruyor.
Gömleklilerden biri bize doğru yöneliyor. Lamya bu ol­sa gerek. Nitekim soruyor:
Ev mi arıyorsun yabancı?
Öyle.
Sana kendi evimi sunuyorum. Sen de, eşin de, de­
ğerli bir konuk muamelesi göreceksiniz burada.
Sağol!
Genç kızlar kapının önünden çekiliyor hemen; Lamya önümüzden yürüyor... Önce, mobilyasız, ama olağanüstü temiz bir odaya giriyoruz. Yerde hasırlar serili, ufak deri minderler var. Duvarlarda geniş oyuklar açılmış ve mut­fak eşyası yerleştirilmiş oyuklara.
Lamya'nın arkasından bu odayı geçiyor ve uzun bir ko­ridoru aşıp başka bir odaya giriyoruz. Yerdeki kalın ha­sırlara bakılacak olursa, burası yatak odası olsa gerek.
Burada da mobilya yok. Duvarlardaki oyuklarda ise iç­leri türlü krem ve kokularla dolu çanaklar ve şişeler duru­yor. Eğilip bizi selamlıyor Lamya:
- Dışarıya çıkmak isterseniz, evi baştan başa geçmeye gerek yoktur diyor.

Gerçekten de öyle. Geniş bir pencereden rahatça dışarı­ya çıkılabiliyor. Gülümseyerek teşekkür ediyorum. Lamya ekliyor:
Kızım sizlere hoşgeldin şarabı getirecek.
Sağol!
İhtiyar kadın çıkar çıkmaz, Gelma soran bakışlarını dikiyor gözlerime. Açıklıyorum:
Bir kabile bizi kabul ettiği andan itibaren, alabildi­
ğine konuksever kesilir. Beni asıl şaşırtan, bizi bu derece
kolaylıkla kabul etmeleri. Sanki bekliyorlardı duygusuna
kapıldım.
İmkânsız.
Yaptığım açıklamayı en ufak bir taşkınlık belirtisi
göstermeksizin dinleyip yuttu reis. Halbuki burada, dev
canavar diye bir şey yok artık.
Gidip pencereyi açıyorum. Evlerin çevresinde belli bir canlılık var. Köyde hayat, normal akışına kavuşmuş yine. Gelma şaşkın bir sesle soruyor:
Bize bir kılavuz vermelerini niçin kabul ettiniz?
Benimle «sen» diye konuşsan daha iyi edersin. Eşim
olarak tanıttım seni; ve unutmayalım ki bazı yerliler, sa-
manyolu dilini kendi ana dilleri gibi konuşur.
Hafifçe somurtuyor:
Peki.
Kılavuz konusuna gelince, reddemezdim. Üstelik de,
yanıbaşımda yürüyecek bir casusu beni arkamdan vurabile­
cek bir casusa yeğ tutarım. Hiç olmazsa daha tehlikesizdir.
Güneş batmak üzere. Sıcak biraz hafifledi sonunda. Gel­ma kemerini çıkarıp hasırlardan birinin üzerine uzanıyor. Serviste gelenekleşmiş rahatlığı niye hoşgörüyle karşıla­mıyor, anlamıyorum bir türlü.
Hoşuna gitmedim herhalde. Tatsız. Hele genellikle ka­dınlara karşı başarılı olduğumu düşünüyorum da...
- Girebilir miyim?
Genç bîr ses bu. Odamıza kapı yerini tutan örtünün ar-
dından biraz da şarkı söyler gibi geliyor. Evin önünde gör­düğümüz genç kızlardan biri. Hoşgeldin şarabını getirmiş olmalı.
- Buyurun.
Örtü aralanıyor. Yanılmamışım: Sokak kapısındaki kız­ların en büyüğü. Elinde bir tepsiyle giriyor.
Yirmi yaşlarında. Kocaman göğüsleri, kalın dudaklı ka­ba bir yüzü var.
Tepsinin üzerinde iki kadeh ve bir sürahi.
- Solyo şarabı diyor.
Tepsi önünde, hareketsiz bekliyor. Bu geleneği biliyo­rum: Sürahiyi alıp dolduruyorum, kadehlerin birini Gel-ma'ya uzatıyorum.
Tokuşturacakmış gibi kaldırıyor ve bir dikişte boşaltı­yoruz. Yüksek alkollü, keskin ve acımtırak bir şarap bu. Biz içkiyi bitirir bitirmez, yaygın bir gülümseyiş beliriyor genç kızın yüzünde:
- Adım, Tillü diyor. Daima emrinizde olacağım. Ar­
zu ettiğiniz ne varsa, bana çekinmeden söyleyebilirsiniz.
Bundan böyle bu ev, kendi eviniz demektir.
Kadehleri aldıktan sonra, son bir defa eğilip selam vere­rek çıkıyor. Sıkıntılı bir sesle soruyor Gelma:
- Bu vahşilerle olan ilişkilerimiz hep böyle bir tören-
ıleymişiz gibi mi geçecek?
- Hayır! Bu sondu. Artık kabul edildik.
Esnememeye çabalayarak hasırlardan birinin üzerine
çöküyorum.. Gelma kendi hasırının üzerine çoktan uzan­mış, derin uykuda. Tuh! Bu şarap. Çok etkili bir uyuş­turucu vardı bu şarabın içinde.
- Gelma! diyebiliyorum ancak.
Güçlükle doğrulmayı deniyorum. Ama elimde değil. Ve her şey siliniyor.

Üçüncü Bölüm
SICAK dalgaları... Art arda geliyor ve her biri biraz da­ha boşaltıyor beynimi... içimde .yavaş yavaş yükseldiğini hissediyorum bu dalgaların sonunda bütün hafızasını silip süpürüyorlar.
Pek de tatsız sayılmaz bu aslında.
Sadece oturmaya zorladıkları zaman tatsız oluyor ve oturmaya zorluyorlar beni hep. Eminim bundan, çevrem-dekilerin bilincinde olmadığım halde eminim. Raf I nere­de peki? Bir bilsem onu. Ben de bilmek isterdim.
Gülüyorum. Çok tuhaf bir durum. Tuhafsa tuhaf, bana ne? Tasası bana mı düşüyor yani? Biliyorum ki en elverişli anda, bilinç altımda bir tetik çekilir gibi olacak; ve proto­tipin yerini bildirecek bana bu tetik. Kesinlikle bildirecek hem de .
Prototipin durumu ne peki? Eksiksiz, kusursuz olması gerek. Güvenlik Servisi şefi, başkanım, bundan emin. Ay­rıca da, gemiyi kendisine geri getireceğimi umuyor çünkü onarmak için gerekli olan her şey an elimin altında.
Nerede mi?
Onu bilmiyorum işte. Ama korulukta bıraktığımız Si-lüs'ün içinde en basit bir malzeme bile yok. Kaçınılmaz şe­kilde aradım tabii. Gelma da aradı benimle birlikte. Peki ama niye bütün bunları görmeye başladım rüyamda durup dururken? Bilincinde olduğuma göre düş görmüyorum. Uyanıklığım ürkütüyor beni. Kaldı ki biraz gerçekdışı bir uyanıklık bu.
Çiftleşmis gibiyim. Bir yerlerde ikinci bir ben var sanki.. Uzak bir yerde. Çok uzakta. Peki ya Gelma? O nerede? Dayanılmaz bir acı saplanıyor karnıma. Ama hayır, yok yere telaşlanmışım. Burada Gelma, yanıbaşımda hemen. Uyuyor.
Niye göremiyorum peki onu? Biraz sonra! Tamam, de­mek biraz sonra göreceğim? Kaybolmadı demek, hiç ayrıl­madı yanımdan? Beni rahatlatan kim peki? Çünkü bu ko­nuda bana garanti veren biri var ve emin olmak da hoşuma gidiyor.. Gelma? Yardımcı diye yanıma bir kadın almak kadar saçma bir şey olamaz.
Serviste, kadınlarla iş görmekten nefret etmişimdir hep işe yaramazlar demek istemiyorum hayır! Kendilerine gö­re birçok özellikleri vardır kuşkusuz, hele bizim alanımız­da çoğu zaman iyi iş çıkarırlar; ama sinirleri çok zayıftır, çabucak kapıp koyuverirler kendilerini.
Daima çekinirim kadınlardan. Hele yılan dolu bir ge­zegende. Anlayamazsınız. Dünyalı olmak gerekir bunu an­lamak için. Dünyalılar'a diş bileyen bir gezegenin üzerinde bulunduğumu biliyorum. Dilerim Solyo reisi Klar, Ara­man'in öbür kıtasından geldiğimize inanmış olsun!
Sanırım inandı da. Yoksa bize yardım etmeye pek ya­naşmazdı. Ve bize inanmamış olsa, Gelma da ben de şim­diye kadar çoktan ölmüş olurduk!
Bundan emin olabilirim evet. Haklısınız bana güven­mekte, biliyorum.
Peki ya şimdi ölmüş bulunuyorsam?
* * *
Bir çığlık uyandırıyor beni. Bir hayvan çığlığı. Islığı an­dıran bir haykırış. Hasırın üzerinde doğruluyorum. Orta­lık ağarmış. Çığlık yeniden yükseliyor işte. Biliyorum: Kö­yün kümeslerinden birinde öten bir horozdur bu. Bizim horozlarımızdan çok daha büyüktür; ve en az onlar kadar kendini beğenmiş inatçıdır.
Gelma öteki hasırın üzerinde yatıyor daha. Silâhlarıyle kayışı yanıbaşında. Hiçbir şeye dokunmamışlar.
Kendi kayışım da yanımda duruyor, silâhlarım tasta-

mam. Yalnız kayışımı ne zaman çıkardım? Hoşgeldin şa­rabını içer içmez devrildiğimizi hatırlıyorum sadece.
Dayanılmaz bir uyku sarmıştı ikimizi de. Gece gördüğü­müz kâbusların sebebi anlaşılıyor şimdi. Şüpheci bir ıslık­la doğruluyorum. Pencereye ilerliyorum. Pencere kapalı, oysa dün akşam açık bırakmıştım ben pencereyi. Yemek yediğimi de hatırlamıyorum üstelik. Mükemmel.
Kayışımı alıp kuşanıyorum, sonra da silâhlarımı göz­den geçiriyorum. Teker teker hepsini. Dokunmamışlar. Gelma nihayet gözlerini açıyor ve şaşkınlıkla bakıyor ba­na.
Esner gibi yapıyorum:
- Dün akşam biraz çabuk uyumuşuz.
Derhal katılaşıyor bakışları, oyunu anlıyor ve o da rol yapmaya koyuluyor hemen; içini çekerek konuşuyor:
Ama müthiş yorgunduk Guy.
Yemek yemeyi bile unutacak kadar. Şimdi de kurt
gibi açım işte. Ya sen?
Örtüyü aralayıp koridora girdiğim anda Tillü beliriyor; meyva yüklü bir tepsi var elinde. Yüzünde bir gülümseyiş parlıyor. Gülümsediği zaman güzelleşiyor bu kız, çizgilerin­deki kabalık hepten kayboluyor.
Kılavuzunuz çoktan geldi. Sizi bekliyor.
Reisin görevlendirdiği kılavuz mu?
Riyella, evet. Klar'ın öz kızıdır.
Kızı mı dedin? Şu halde bana büyük itibar gösteri­
yor reis.
Kendilerine rağmen, evet.
Ne demek istiyorsun?
Kaçak bakışlarla etrafı taradıktan sonra sesini alçaltıyor ve yüzünde derin bir korku ifadesiyle fısıldıyor:
İkimizi de öldürmek istiyorlar.
Riyella ile babası mı?
Odaya geçip elindeki tepsiyi hasırlardan birinin üzerine bırakıyor ve fısıldıyor yeniden:
- Hiçbir şey söylemedim ben size. Hiçbir şey.
Ve gözlerinde büyük bir panik ifadesiyle derhal kapıya yürüyüp örtüyü aralıyor ve kayboluyor. Gelma kaşlarını çatıyor:
Ne oluyor, ne var?
Söylemesi güç biraz.
* * *
Riyella da Tülü gibi uzun ve ince, ama çok daha açık tenli. Melez olduğu belli. Annesi beyaz ırktan olmalı. To-ralı veya bir başka gezegenden.
Yüz çizgilerinde kabilenin öteki kadınlarında görülen kabalık yok. Omuzlarına kadar dökülen uzun siyah saçlı, alabildiğine güzel bir kız.
O da öteki yerli kızlar gibi beline kadar çıplak. Sık or­manda bizimle birlikte rahatça yürüyebilmek için kısa bir şort geçirmiş ayağına, ayaklarında kısa deri çizmeler var, bacaklarını da yeşile boyamış.
Boyanın rengi önemli değil. Bizim algılayamadığımız, ama yılanları şeytan görmüş gibi kaçıran hafif bir kokusu var.
Evin önünde ilk defa karşılaştığımız zaman bize de bu yeşil boyadan çizmelerimize sürmemizi öğütledi ilk iş ola­rak. Ve hemen yaptık dediğini. Biraz şaşkındık, çünkü hiç kimse görünmüyordu ortalıkta. Tillü bile yoktu. Köy, dün geldiğimiz zamanki ıssızlığına bürünmüştü yeniden. Daha da beterdi aslında. Ölü gibiydi. Ve Güneye doğru yol al­mak üzere köyü terkettik.
Yola çıkalı bir saat oldu. Riyella on metre kadar önü­müzde... Samanyolu dilini biliyor herhalde. Ama Fransız­ca bilmiyor sanırım; vardığım sonuçları Fransızca olarak söylüyorum Gelma'ya:
- Dün akşam bize içirdikleri, basit bir uyuşturucu de-

ğildi; gerçek bir doğru söyleten uyuşturucuydu içirdikleri. Ve bütün uykumuz boyunca beyinlerimizi okudular.
Emin misin?
Adım gibi. Tillü bu yüzden uyardı beni. Son derece
bağlı olduğu ama ihanet edildiğini gördüğü konukseverlik
kuralları adına uyardı. Bizim aslında Dünyalı olduğumu­
zu ve Rafı bulur bulmaz öldürüleceğimizi biliyor.
Kısa bir gülüşle devam ediyorum:
Rampell'in gemiyi sakladığı yeri, bizim kafalarımız­
da bulacaklarını sandılar. Ve bütün öğrendikleri, prototipi
kendime rağmen bulmaya şartlanmış olduğum.
Bizi kurtaran da bu durum herhalde?
- Kuşkusuz. Bunun için devam etmemize göz yum­mayı kararlaştırdılar. Sıkı kontrol altında devanı edeceğiz tabii.
Yerlilerin kontrolü mü?
Tora'dan telsizle yönetilen yerlilerin.
Yani yerli kabileler Tora'nın egemenliğini kabul
ediyor.

Şüphe edemeyiz bundan. Dünyalılar için besledikle­
ri ortak kin ve nefret, her iki tarafı da birleşmeye sürük­
lüyor.
Neyimizi suçluyorlar peki?
Hemen hemen sınırsız bir imparatorluğun başında
bulunmamızı.
Bu nokta belki Tora'yı ilgilendirir ama, kabileleri
niçin ilgilendirsin?
Unutma ki kabileler her şeye rağmen Tora uygarlı­
ğına bağlı bulunuyor.
Bizim, bilinmedik galaksilerden inme bir ırkın muh­
temel saldırılarına karşı tek dayanak olduğumuzu anlama­
ları gerekir.
-- Ne yazık ki bu konu, her şeyden önce siyasal bir şek­le bürünüyor. Samanyolumuzun kıyısındaki bütün gezegen
halkı, kendi aralarında savaşmak veya birleşip bize saldır­mak üzere bağımsızlık hayalleri içinde.
Ama bunun er geç günün birinde böyle olacağı söy­
leniyor.
Dünyamızda kişisel gururun yerini rahat düşkünlü­
ğünün aldığı gün, böyle olacaktır. Ama henüz o çağa ulaş-
mış değiliz.
* * *
İlk konak yeri olarak, bir ırmağın kenarında durdu Riyella. Yerçekimi dışı kalış prensibinden haberi yok her­halde. Yükümüzün çok ağır olduğunu sanıyor olmalı. Si­lâhlarından başka sadece basit bir örtü taşıyor.
Elinde uzun bir mızrak var, belinde de bir tabancayla geniş ağızlı büyük bir bıçak. İlerliyoruz; kızın yanına, bir kayanın üzerine oturuyor Gelma.
İlerde görülen ormanlık tepelerden, ırmağı aştıktan son­ra arazinin daha da engebeli olduğu anlaşılıyor. Bitki ör­tüsünün çok daha yüksek ve çok daha iç içe olduğuna ba­kılırsa, yürümek de bir o kadar güçleşecek demektir.
- Karnı acıkan veya susayan var mı?
İkisi de «hayır» anlamına başını sallıyor. Serinletici bir hap alıp suya yaklaşıyor ve Riyella'ya soruyorum:
Nasıl geçmeyi tasarlıyordun bu ırmağı?
Yüzerek.
Yüzmek şart değil. Gelma'yla ikimiz seni karşı kıyı­
ya rahatça taşıyabiliriz. Yeter ki korkma.
Neden?
Alaycı bir gülümseyiş geziniyor dudaklarında. Büyük Araman ovasında hiçbir şeye güvenmemek gerekir. Riyella belki de, ormandaki köyüne dönüp yarı vahşi hayatına bıraktığı yerden başlamadan önce, bizim üniversitelerimiz­den birinde okumuştur.
- Çekimsizlik prensibini biliyor musun?

Evet.
Nerede öğrendin? Tora'da mı?
Hayır. Destra'da. Üç yıl okudum.
Oradaki Dünya Üniversitesi'nde mi?
Ondan daha iyisi yoktu ki.
Ve buna rağmen düşmansın Dünyalılar'a?
Hafifçe dudak büküyor:
Ben değilim.
Kabileler mi?
Onları yönetenler.
Tora'daki yöneticiler yani?
Dünyalılar'ın bizi ellerine terkettiği kimseler.

Yanlış o söylediğin. Dünyalılar, yerli kabilelerin ba­
ğımsız kalmasını istemiştir her zaman.
Bağımsızlığın sadece bir tek şeklini tatmak mümkün
oluyor: Sizden daha güçlünün göz yumduğu veya zorla si­
ze uyguladığı şeklini. Ve insanlar, ister kabile olsun, ister
halk; kendi kendilerini yönetmek istedikleri andan itiba­
ren, sadece egoizmi besleyen ve dış görünüşten başka bir
şeye saygı duymayan yasaların zulmüyle başbaşa kalıyorlar.
Omuz silkip kalkıyor. Konaklama bitti. -- Prensibi bildiğine göre, sana istersen çekimdışı bir kemer verebilirim, diyorum.
- Olur.
Gelma'nın sırtımdaki çantadan çıkarıp uzattığı kemeri, kız büyük bir rahatlıkla derhal kuşanıyor.
Daha önce de kullanmış miydin?
Sık sık.
Köyde niye söylemedin bana?
Biraz zaman geçsin istedim.
Dizi üzerinde sıçrayıp yükselir yükselmez iticiyi çalış­tırıyor. Onun ardından biz de ırmağı aşıyoruz. Bu gece olup bitenleri hesaba katarsak, Rampell'in Rafı indirdiği nok­taya yaklaşıyoruz demektir. Bundan aşağı yukarı eminim.

Hele şartlanmış olduğumu da hesaba katınca. Konmak için savanın bu bölgesini seçişim, herhalde sebepsiz değildi.

Yukarıdan, ama fazla değil, hemen birkaç metre yukar­dan bakınca, orman bambaşka bir görünüş kazanıyor. İlk olarak, vahşi hayvanları seçmeye başlıyoruz. İşte bir man-da-arslan veya arslan-manda sürüsü. Karar vermek güç: Gövde, ayaklar ve ağız yapısı arslandan gelme; fazladan da iki keskin ve sivri boynuzları var.
Önlerinde insandan başka hiçbir şeyin duramadığı cana­var yaratıklar bunlar. Biraz ileride kara ahtapotları var. Dünya denizlerindeki ahtapotların aynı, sadece biraz daha iri. Vücutları kabuklu bir zırhla örtülü; çekmenli uzun do­kunaçları üzerinde yürüyorlar.
Bu ahtapotlar avlarını öldürmüyor, kanlarının büyük bir bölümünü emmekle yetiniyorlar sadece; ve avlarının çoğu daha sonra yaşamaya devam ediyor.
Şimdi bir taraudon. Çene ve diş yapısıyla olduğu kadar, iriliğiyle de dehşet verici bir su aygırı cinsi bu. Daha ötede, tıpkı insanlar gibi toplu yaşayan ve bir başkana itaat eden dev maymunlar görüyoruz.
İticime dokunup Riyella'nın hizasına yükseliyorum:
Dünyalılar'ın, kabileleri Toralı yöneticilerin keyfine
terkettiğini nerden çıkardın?
Gerçek bu.
Benim bildiğim kadarıyla Dünyalılar, nerede olursa
olsun, gezegenlerin iç işlerine ellerinden geldiğince karış­
mamaya çaba harcarlar.
Öyle değil. Yalancı bir özür bu. İşin doğrusu, biz ka­
bilelerin Dünyalılar'ı ilgilendirmediğidir. Kabileler ovada
dağınık yaşar, ilkel ve vahşi görünüşlüdürler. Önemli de­
ğildirler sözün kısası. İşte bunun içindir ki Dünyalılar,

yukarıdaki uygar halk topluluklarına, Toralılar'a yaslan­mayı çıkarlarına daha uygun bulmuşlardır.
İş birliği önerisi Dünyalılar'a Toralılar'dan gel­
miştir.
Evet. İçten içe ihanet edebilmek umuduyla birlikte.
Niçin benimle böyle konuşuyorsunuz Riyella?. To­
ralı değilimki ben, ikinci kıtadan geliyorum.
İkinci kıtadan gelmiş olsanız babamı rehin almaz­
lardı: Sizi, yirmi beş yıl önce Dünya'dan gelen bir uzay ge­
misinin bulunduğu yere doğru götürmeye beni zorlamak
için.
Sesi titriyor heyecandan:
İkinci kıtadan gelmiş olsanız, sizden önce köye dam­
lamazdı polisler. Biliyor musunuz ki Tillü'nün annesiyle
erkek ve kız kardeşleri de rehine olarak köy dışında bir
yere götürüldü. Biliyor musunuz ki dün gece...
Bize doğru söyleten bir uyuşturucu içirdiler.
Farkına varmış mıydınız?
Evet.
Gözlerimin içine bakıyor. Güvensizlik dolu bir kararsız­lık okuyorum bakışlarında. Aslında ben de bir tuhaflaş-tım. Demek ki bizim ufak Silüs'ün geldiği anlaşıldı ve bizi bekliyorlardı.
Hanik de tesadüfen karşımıza çıkmadı ormanda. İçimi çekerek soruyorum:
Yirmi beş yıl önce dünyadan gelen gemiye ne ol­
muş peki?
Hiç bilmiyorum. Ben doğmamıştım daha. Söylendiği­
ne göre, büyük bir gölün kıyısına konmuş bu gemi; hemen
bütün kabilelerden yardım görmüş, sonra da bir gün kalkıp
gitmiş. Kamp gibi bir şey kurmuşmuş tayfaları; kalıntıları
daha halâ duruyor. Şimdi seni oraya götürüyorum işte.
-- O gemi geri gitmedi Riyella, komutan tarafından gizlendi sadece. Sonra da aynı komutan Tora'ya gitmek üzere tayf asıyla birlikte yola koyuldu.
Benim kabilemin ihtiyarları böyle anlatmıyor duru­
mu.
Belki de Rampell ve adamları, ova kabilelerinden
biri tarafından katledilmiş oldukları için.
Kim söylüyor bunu?
Toralı yöneticiler. Bununla da kalmıyorlar: Ara-
man'a son olarak gönderilen bir araştırma komisyonu üye­
lerinin de kabileler tarafından öldürüldüğünü iddia edi­
yorlar.
Ve tabii, Dünyalılar da onlara inanıyor?
İşin o yanını henüz düşünmedim Riyella. Şeflerim­
den emir aldığım sırada Toralılar'm bu iddiasını da aklı­
mın bir köşesine kaydettim.
Toralılar yalan söylüyor. Eğer Dünyalılar ovada
katledildiyse, onların emri üzerine katledilmiştir. Toralılar
sizden nefret ediyorlar çünkü.
Bir kahkahayla soruyorum:
Peki ya kabileler?
Kabileler sizden sadece tiksiniyor.
Birden fırlayıp uzaklaşıyor yanımdan, on metre gerisin­de kalıyorum. Üstelemiyorum artık. Gelma ulaşıyor bana:
Öfkeden nerdeyse kuduracak galiba diyor.
Evet ama öfkelendiği zaman müthiş güzelleşiyor di­
yorum.
Soğuk bir sesle cevap veriyor Gelma:
- Ben aynı fikirde değilim.
* * *
Tora'nın bize düşman olduğunu uzun zamandır biliyo­ruz. Buna karşılık, kabilelere dayanmak suretiyle bir den­ge kurulabileceğinden servisin haberi yok.
Ne yazık ki derhal Dünya ile temasa geçmemiz imkân­sız. Ama Rafı bulunca Gelma'yla göndermeyi şimdiden
kararlaştırdım bile. Bense Silüs'le kalıp bütün kabileleri bir bir dolaşacağım.
Silüs'ümüz yok edilmediyse tabii. Düşmanlarımız yerini öğrendi çünkü. Neyse, ikinci dereceden önemli bir sorun bu şimdilik.
- Göl göründü Guy!
Kolumu tutuyor Gelma. Göl evet. Masmavi. Köşeleri yu­varlak kocaman bir gönye biçiminde. En uzun yeri, dört kilometre kadar olsa gerek.
Riyella önümüzde, küçük bir koya doğru dalıyor. Koyun kıyısında, tam ortada, eski bir köyün kalıntılarını görüyo-
ruz.

Dördüncü Bölüm
DÜNYALILAR'ın gelişinden önce de vardı bu köy
diyor Riyella. Ama terkedilmiş bir köydü.
Rampell buraya mı yerleşmiş?
Evlerden birkaçını onarıp oturulacak hale koyduk­
tan sonra. Onları gençliğinde görmüş olan babam, göl kıyı­
sında atölyeler kurduklarını anlatmıştı bana.
Raf'ı sadece kendi imkânlarıyla tamir edebilecekleri­
ni umdukları için şüphesiz. Hiç olmazsa işin başında. Ne
olursa olsun şu gördüğümüz durum, yirmi beş yıl gecik­
meyle Ay'ın ikmal uydusuna ulaşan mesaja uygun düşmü­
yor. Ve herhalde yalan söyleyen de, mesaj olmasa gerek.
İçimi çekiyorum. Orman, kumların ortasındaki kayalık bir yükseltinin üzerinde kurulmuş olan bu köyün yıkıntı­larına saldırmamış. Bütün bitki örtüsü, on kadar cüce ağaçla biraz ot ve gri renkte büyük yosun lekelerinden oluşuyor.
Sağlam kalmış tek yapı yok. En yüksek duvar yarım metreyi aşmıyor. Kararmış taş yığınlarından başka bir şey kalmamış geriye.
Riyella, yuvarlak bir boşluğun ortasında bırakıyor bizi. Burası, köyün etrafında yavaş yavaş şekillendiği eski alan olsa gerek.
Klar'ın kızının göle doğru indiğini görüyoruz.
Araştırmalarımızla hiç ilgilenmez görünüyor, diyor
Gelma.
Bizi aldatmayı denemesi de mümkün.
Rehine olarak alınan babasına rağmen mi?
Öyle bir hikâye anlattı bize... Ama doğru olup ol­
madığını bilemeyiz ki...
Rampel’le arkadaşlarının buradan geçtiğini gösteren bir iri yirmi beş yıl sonra bulmak, pek kolay olmasa gerek.
Kaldı ki Rampell gerçekten burada kamp kurduysa, bütün yıkıntıları inceden inceye taramıştır Toralılar.
Toralılar kadar yerliler de. Yine de, görev bilinciyle, araştırmaya koyuluyoruz; ve çok geçmeden Gelma soruyor:
Radyoaktiviteyi ölçtün mü hiç?
Hayır.
Tehlikeli olmamakla birlikte hatırı sayılır bir rad­
yoaktivite var burada.
Hemen yanına koşup sayacına bir göz atıyorum. Devam ediyor:
Tekdüze bir radyoaktivite bu. Görünürde kaynağı
da yok.
Bir atom patlaması artığına benziyor.
Yerde değil, belirli bir yükseklikte meydana gelmiş
bir atom patlamasından.
Susuyorum, yeniden soruyor:
İmkânsız mı görünüyor sana böyle bir şey?
Hayır. Yalnız mesajda bundan söz edilmediği için
kararsızım.
Ne kadar öncesine ait bir patlama acaba? Dikkatimiz uyandı artık, başka belirtiler de görüyoruz. Hemen hemen her yerde. Cam haline gelmiş kum yığınları ve bazı taşla­rın üzerinde karakteristik gölgeler var.
Hattâ bir sütun gövdesi üzerinde, hayal fenerinden çık­ma akisleri andıran gerçek bir fotoğraf göze çarpıyor: Bir insan fotoğrafı.
- Kabul et ki, akıl bulandırıcı bir şey bu.
Başımı sallayarak onaylıyorum. Rampell mesajını yol­ladığı zaman, Rafı gizlemişti. Demek ki bu patlama sonu­cunda parçalanıp yok olan şey, prototip değil.
- Orası öyle... Çok daha eski bir patlama söz konusu
olabilir. Ne yazık ki, patlamanın yaşını ölçecek durumda
değiliz. Çok daha eski bir patlama. Riyella bizi aldatmak
üzere burayı özellikle seçti belki de.
Onun yönünden normal bir davranış; çünkü kendisine

inanmamamız için yeterli bilgiye sahip olduğumuzdan ha­beri yok. Kendiliğinden mi böyle davranıyor acaba, yoksa Toralı yöneticilerin emriyle mi?
Kendi iradesiyle kuşkusuz. Çünkü Toralı yöneticilerin çıkarı, kabilelerin tersine, benim bir an önce prototipi keş-fetmemdedir.
Gelma araştırmaya devam ediyor. Kazı yapıyor şimdi. Boşuna bir çaba olarak görüyorum bunu, ama ses çıkarmı­yorum. Rafın Solyo topraklarına indiği besbelli. İki kesin nokta var bunu kanıtlayan.
Birinci olarak, benim buraya inişim. İkinci olarak da, Toraklar'in bana Solyo'lu bir kılavuz verdirtmesi. Eğer bu girişim, bizzat Klar'dan gelmediyse.
Ama Klar'dan geliyorsa o zaman da, kabilelerin beni ni­ye aldatmak istediklerini öğrenmem gerekir? Hangi çıkar veya hangi korku sonucu aldatmak isteyebilirler ki beni?. Korku.
Evet, sebep bir korku olabilir. Rampell'le adamlarının kendi kabilesi tarafından katledildiğini öğrenmemden kor-kabilir Riyella.
Riyella kumların üzerine uzanmış. Güneşten korunmak için. Çok ince tülden bir fular atmış yüzüne. Uyumuyor, çünkü yaklaşınca geldiğimi anlıyor ve doğrulup oturuyor.
Bir şeyler buldunuz mu bari?
Orta kuvvette bir atom patlamasının izlerini bulduk
diyorum.
Yirmibeş yıllık bir patlama mı?
Orasını bilmek zor biraz. Bunların, Dünya'dan ge­
len prototipin patlamasından meydana çıkmış izler olduğu­
na dair en ufak bir belirti yok.
Oysa ben, nükleer bir patlamanın yaşını kesinlikle
saptayabildiğinizi sanırdım.
Evet ama biz değil, uzmanlar.
Bozulmuş görünmüyor. Eğer bana yalan söylüyorsa, bu
kız müthiş bir oyuncu demektir; yarım başarısızlığımdan dolayı içtenlikle üzülmüş bir hali var çünkü. Yine soruyorum:
Bizi buraya getirmenizi, Toralı yöneticiler mi emret­
ti size?
Evet.
Bakın Riyella: Eğer yalan söylüyorsanız, gemiyi hiç­
bir zaman bulamayacağım demektir. Toralı yöneticiler de
sonunda usanıp beni yakalamaya çalışacaklardır ve o gün,
kafamın içini okumak mümkün olduğundan, bütün ger­
çeği öğreneceklerdir.
Bundan yirmi beş yıl önce buraya Dünya'dan gelen
bir gemi indi. Babam gördü bu gemiyi ve komutanıyla da
konuştu.
Öyleyse olayı baştan sona biliyor babanız. Daha son­
ra ne olup bittiğini anlatmadı mı size?
Söz konusu komutan burada kamp kurdu ve adam­
larıyla birlikte gemiyi onarmaya koyuldu. Aradan aşağı
yukarı üç ay geçince de, bir gün gideceğini, geri döneceği­
ni ilân etti. Ve o korkunç patlama oldu. O günden beri ne
Dünyahlar'ı gören var, ne de gemilerini.
Peki ya Toraklar ne yaptı sonra?
Askerlerden, bilginlerden, polislerden kurulu koca­
man bir ekip geldi Tora'dan. Bu ekip köy civarına yerleşti;
ve burası uzun bir süre yasak bölge ilân edildi. Sebep ola­
rak da, nükleer radyasyonlar ileri sürüldü. Bütün bildiğim
bu.
Raftan en ufak bir iz bile yok. Eğer patlama havada ol­duysa, iz bulunmaması normaldir. Gemi bir prototip oldu­ğu için, parçalanıp dağılacaktır bir anda. Ama bir başka açıklama da mümkün.
Birden geldi bu açıklama aklıma. Rampell, gemisini iyice gizledikten sonra, Toraklar kendisini geri dönmek isterken gemisi parçalandı sansınlar diye bir atom bombası patlatmış olamaz mı acaba?

Sadece bir varsayım bu, Bütün varsayımlar gibi, eveti ve hayırı olan bir varsayım; ve ben, en inanılmaz şeyi bile hesaba katmak zorundayım. Şimdilik bu görüşü çürüten bir nokta da var: Rampell'le arkadaşları, Toralılar tarafın­dan yakalanıp doğru söyleten uyuşturucularla sorguya çe­kilince, Rafı gizledikleri yeri söylememeyi nasıl başara­bildi ler?
Yıkıntılardan birden ayrılıyor Gelma. Bir taş yığınının tepesinden havalanıp yüzlercesinin bulunduğu bizim tara­fa doğru dalıyor.
Başı ileride. Hizamıza gelince duruyor birden, ve kusur­suz bir rahatlıkla önümüze iniyor:
- Guy, bak ne buldum.
On beş santim genişliğinde basık bir taş parçası uzatıyor bana. Taşın ortasına bir motif kazılı. Oval bir motif. Üze­rinde harfler ve rakamlar bulunması gereken bir madalyon sanki. Nitekim, içice geçmiş iki harf görüyorum: U ve M harfleri. Haykırıyorum hemen
Uzay muhafızlarından birinin kimlik plakası bu!
Patlama sırasında eriyip taşın içine geçmiş olsa gerek.
Uzay muhafızlarındandı değil mi Rafın tayfası?
Öyleydi evet.
Ne düşünmem gerektiğini şaşırmış durumdayım aslın­da. Riyella soran bakışlarını yüzüme dikiyor. Karar veri­yorum:
- Burada kamp kuracağız.
* * *
Çantalarımızın ağırlığını sıfıra indiren çekimdışı terti­bat olmasa, yanımızdaki teçhizatın yüzde birini bile taşı­yamazdık herhalde.
Sadece büyüklük ve hacim sorununu çözmek zorunda kaldık o kadar. Çadır problem değil: Katlıyorsun bitiyor; açtığın zaman da kendiliğinden kuruluyor. Kumaşı hem
olağanüstü ince, hem de kurşun geçirmeyecek kadar sağ­lam. Kurduktan sonra küçük bir jeneratör bağlıyorum or-ta direğine.
Jeneratör bağlandığı andan itibaren, bir güç alanı için­de tecrit edilmiş kalacağız. Gelma üç yatak çantasıyla yiye­cek çıkarıyor. Riyella'ya yiyecekleri işaret ediyorum:
- Ne yazık ki sentetik hepsi.
Gülümsüyor:
- İlk yemek olduğundan yetinebiliriz bunlarla. Yarın
ava çıkarız, olur biter.
Paylarımızı hazırlıyor Gelma. Kumu andıran ufak ta­neli yiyeceklerin üzerine yarı saydam bir pudra ekiyor. Sonra da, küçücük bir şişenin içindeki amber kokulu sıvı­dan bir damla ekliyor.
Ve her şey bir sıvıya dönüşüveriyor birdenbire. Şurup gibi koyu bir sıvı. Riyella'ya uzatıyor ilk bardağı. Biraz da ürkerek alıyor kız:
Destra'dayken böyle bir besinden söz etmişlerdi di­
yor. Ama hiç tatmadım. Nedir bu?
En nefis meyvaların etini bir arada yiyormuş duygu­
suna kapılacaksınız. Dünya meyvalarını tabii. Biz buna
Cennet yemeği adını verdik.
Bardağını kaldırıyor kız, biz de kaldırıyoruz. Önce tadı­yor ve hoşlanmış olmalı ki dikiyor bardağı. Bizse alışkınız artık. Birazcık şekerli bir meyva suyu bu aslında. Ve bir bardağı, gerekli kaloriyle vitaminleri içeriyor.
Son derece besleyici ama bir o kadar da çabuk sindirili­yor. Bütün sentetik besinlerin sıkıcı tarafı da budur. Mide­niz tıkabasa doludur, yine de açlık hissedersiniz.
Dışarısı henüz aydınlık. Gölün kıyısına iniyorum tek ba­şıma. Rampell'in bu koyun kenarına indiğinden, bu köy­de bir süre kaldığından ve adamlarından en az birinin pat­lama sırasında burada bulunduğundan aşağı yukarı emi­nim artık.
Belki de zaten ölmüştü o adam; ve çoktan gömülmüştü.

Atomik cehennem patlak verdiği zaman da, kimlik plakası Gelma'nın bulmuş olduğu taşla kaynaşıp eridi.
Bu bakımdan aşağı yukarı emin olunca, her şey akla yakın. Rafın hemen yanı başımızda bulunması bile. Bey­nimi boşaltıp sadece onu düşünüyorum; çünkü Rafı bul­mak için her şeyden çok şartlanmış olmama güveniyorum. Gölün dibine gömmüş olamazlar mı? Aramayı bile dü­şünmüyorum: Tora'dan gelen uzmanlar çoktan yapmıştır o işi. Gölü derinlemesine altüst etmişlerdir herhalde. Hattâ en rahat bir şekilde arayabilmek için, kurutmuşlardır bile! Öte yandan Rampell, bir kovuk kazdırmaya yönelme­miştir eminim; çünkü bu cins bir gizleme yeri, genellikle iz bırakır. Geri kalan tek ihtimal, Rafı bu civardaki doğal bir çukura gizledikten sonra çukuru kamufle etmiş olma­ları...
Çok büyük bir çukurdur sanırım. Belki de bir mağara. Raf I'in tayfası on iki kişiydi. Her katta; hareket için iki, savaş için iki olmak üzere dört adam bulunuyordu.
Ve pilot kulesinin dışında üç katlı bir gemiydi. Altı metre yarıçap üzerine on beş metre yükseklik. Gemiyi ma­ğaraya dik olarak da sokmuş olabilirler, yatık olarak da. Birinci durumda derinlemesine, ikinci durumda ise dikle­mesine bir mağara gerekli.
Gölü çevreleyen sayısız tepelerden birinin oyuk olması yeterli bunun için. Tamam! Araştırmaları bu açıdan yü­rütmek gerekir öyle ya! Girişi örtülmüş doğal bir mağara. Önce taşlarla, sonra da topraklarla örtülmüş. Ormandaki taşkın bitki örtüsünün girişi de sarmasını sağlamak ama­cıyla.
Rampell'in köyde bu kadar uzun süre kalmış olmasının nedeni de açıklanmış oluyor: Mesajını yollamadan önce, gemiyi gizlediği yerin tam bir dokunulmazlık kazanmasını beklemişti herhalde.
Mesajın içeriği hakkında kesin bir bilgim de olmayabi­lir ayrıca. Ve şartlanmam da, ustaca ardarda sıralanmış
birtakım yalanlara dayanabilir. Reflekslerimi gerçeğe doğ­ru yöneltecek şekilde sıralanmış yalanlara. Gerçeğin, o ana kadar bildiğimi sandığım şeye uymadığını her keşfedişim-de bir yalandan kurtularak; ve böylece, her yalanda ger­çeğe biraz daha yaklaşarak...
Örneğin şu anda benim gerçek- olarak aldığım şeyi, ba­na doğru söyleten uyuşturucuları vermiş olanlar kesin bir doğru olarak kabul ediyor; ve böylece çıkmaza saplanmış oluyorlar.
Hafifçe gülümseyip bir sigara yakıyorum. Önümde, ufukta iyice alçalmış olan güneşin ışınları göle yayılıyor... Harika bir parıltı var suda. İnsanın gözleri kamaşıyor.
Gece neredeyse bastıracak. Çadırı bir kuvvet alanının içine alıp korumakta yarar var. Kumdaki bazı izlere baka­cak olursak, yabani hayvanlar buradan su içiyor olmalı.
Hattâ belki bir dev canavar bile gelir kimbilir?
Bunlardan birini avlamak bayağı hoş olurdu hani. Hem de daha ilk günü. Ağır ağır çadıra doğru çıkıyorum. Gel-ma ile Riyella eşikte oturmuş. Onlar da sigara içiyor.
Dışarıdan bakan bir gözlemci için, ideal birer avcı kılı-ğındayız. Kadınlara yaklaşıp da Riyella'ya bazı tepelerin içindeki oyukları işitip işitmediğini sormaya hazırlanırken, gecenin ilk çığlığını işitiyoruz.
Bir gece kuşunun bağırtısını andıran uzun bir çığlık bu. Üç perdeden çıkıyor. Bir sıçrayışta doğruluyor Riyella, dikkat kesiliyor birden. Gelma soruyor:
Vahşi bir hayvan mı bu?
Hayır! Bir tehlike işareti. Tarar'ın haykırışı bu.
Kimin?
Tarar. Benim kabilemden biri.
İkinci defa çınlıyor aynı bağırtı. Bu defa başka bir per­deden geliyor ve bu kez Riyella da keskin bir bağırtıyla cevap veriyor.
Ne var, ne oluyor?
Bir mesaj herhalde diyor omuzlarını kaldırarak.

Böyle bir mesaj mı bekliyordunuz?
Hayır! Köyde bir şey oldu galiba. Herhalde babam
yollamıştır.
Niçin?
Ne bileyim ben. Solyo'dan ayrıldığımız zaman, evde
gözetleme altında tutuyorlardı.
Altüst olmuş bir hali var kızın, yoksa endişelenmeyece­ğim. Alabildiğine tedirgin ve sinirli bir sesle:
Bekleyelim bakalım diyor.
Yürümeye koyuluyor sonra.
Körfezden uzakta mı bu haberci?
Pek değil... Sonra... İki kişiler.

Her ikisinin de sizin kabileden olduğuna emin mi­
siniz?
Evet!
Bir gece kuşunun çığlığını herkes kolayca taklit
edebilir. Sizi aldatmaya çalışan, Toralı polisler olmasın
bunlar?
- Bağıranlar, benim kabilemin adamlarıydı. Bunu ke­
sinlikle söyleyebilirim, ama yalnız olup olmadıklarını bil­
mem.
Bu defa Riyella uzun bir çığlık atıyor, son titreşimleri biraz farklı bir çığlık. Ve cevap derhal işitiliyor. İyice yakında bu defa.
- Yalnızlar diyor Riyella. Ama eğer Toralılar, bizim
sesli şifremizi biliyorlarsa, habercileri istedikleri gibi bağır­
maya zorlamış olabilirler.
Gözüktüler işte. Körfezin kıyısındaki yüksek otların ara­sından çıkıyorlar. Mızraklı iki savaşçı. İkisi de koşuyor ama biri daha geride kalıyor. Koşamıyor gibi bir hali var adamın. Sendelediğini görüyoruz.
Hemen çadıra dalıp Riyella'ya verdiğim çekimdışı ke­meri alıyorum ve iticiye uzanıyorum bir sıçrayışta. İkinci bir sıçrayış, beni sendeleyen habercinin yanına ulaştırıyor. Geldiğimi görünce duruyor adam. Omuzundan yaralı. Ya-
rası ağır değil aslında, ama epeyce kan kaybetmiş. Yanına iniyorum:
- Toralılar mı?
Yarasını göstererek sorduğum için anlıyor ve «evet» diyor bir baş hareketiyle. Kemeri uzatıyorum:
- Bağla bunu beline.
Hiçbir şey sormadan dediğimi yapıyor adam; ve kemeri beline geçirir geçirmez, tertibatı çalıştırıyor, ve adamı ko­lundan sımsıkı yakalayıp havalandırıyorum.
Ayakları yerden kesilince küçük bir çığlık atıyor dehşet­ten, ama mızrağını bırakmıyor yine de. Hızlı bir uçuş. Öteki haberciyle aynı anda çadıra ulaşıyoruz.
Riyella'nın ayaklarına kapanıyor ilk haberci ve soluk soluğa sesle:
- Toralılar babanı öldürdüler diye bağırıyor. Solyolu
Klar yok artık. Bundan böyle ovanın hükümdarı sensin
Riyella.
Beşinci Bölüm
- BABAMI!..
Sapsarı kesiliyor Riyella. Bir dehşet ifadesi okuyorum gözlerinde. Habercinin yanma diz çöküp:
Anlat ne oldu? diyor.
Tillü ile bütün ailesinin öldürülmesini emretti Tora-
lılar ve Klar bunu karşı çıktı; ama dinlemediler kendisi.
O da bunun üzerine gizli geçitten kuleyi terkedip savaşçı­
ları çağırdı.
Çatışma oldu mu?
Oldu ve polisler köyü terketmek zorunda kaldılar.
Ama çok geçmeden yardım alıp döndüler; ve Klar, köyün
yakılıp yıkılmasını önlemek için teslim oldu.
Dişlerini sıkıyor adam, boğuk bir sesle ekliyor:
- Yine de yakıp yıktılar köyü. Klar'ı cellâda teslim et­
tikten sonra, köyün altını üstüne getirdiler. Bir ay işkence
yapacaklardı babana; ama o, ilk aldığı yaralardan birine
zehir döküp ölmeyi başardı.
Riyella yavaşça doğruluyor. Yüzü ifadesiz. Bu sefer ben yaklaşıyorum haberciye:
Tillü, geceyi geçirdiğimiz evde bize hizmet eden
genç kız değil mi?
Evet.
- Suçu neymiş peki?
Sert sert bakıyor adam:
Seni uyarmak. Toralılar'ın sizi öldürmek istediğini
söylemiş sana.
Nerden biliyor polisler bunu söylediğini?
Odanıza mikrofon yerleştirmişler.
Demek ki, nereye konacağımızı önceden biliyorlardı! Ancak bir casusun varlığıyle açıklanabilir bu durum. Dün­yadaki Dış Güvenlik Servisinde Tora'nın bir casusu!.

Tillü öldü mü?
Bilmiyorum. Klar ilk itirazını yapınca o da ailesini
alıp ormana kaçmıştı. Ama Toraklar bütün kaçakların ar­
dına düştü sonradan.
Peki ya sen?
Benim de ardımdalar.
Gelma öteki haberciyi tedavi ediyor. İyice temizledikten sonra bir kabuk bağlatıcı sürüyor yaraya. Ona yardım et­mek için yaralının üzerine eğiliyorum ben de; çünkü ilaç etkisini göstermeye başlayınca, kabuk bağlatıcıyı tabakalar halinde durmadan sürmek gerekiyor.
Bitirdiğimiz zaman Riyella giriyor çadıra. Yanına gidi­yorum. Yatak çantasının üzerine oturmuş, dalgın duruyor.
Bu felâkete istemeyerek de olsa sebep olduğum için
çok üzgünüm Riyella. Ne yapabilirim sizin için?
Hiç. Hiçbir şey.
Bizim yanımızda kaldığınız sürece en ufak bir teh­
likeyle karşılaşmazsınız tahmin ediyorum. Habercileriniz
de öyle. Hiç değilse Rafı bulacağımız güne kadar tehlike
yok. O güne kadar da sizleri tam güvenlik altına almanın
bir yolunu buluruz elbet.
Karanlık iyice bastırır bastırmaz, Balek'le Rank'ı
yanıma alıp gideceğim. Kendi kabilemi toparlamayı ve
öteki kabilelere haber salıp ortak bir savunma örgütlemeyi
deneyeceğim orada.
Bu mücadeleye ben de katılmak isterdim. Tabii Gel­
ma da...
Ne yazık ki amaçlarımız farklı.
Nereden biliyorsunuz?
Kısa bir süre dalgın geziniyorum çadırın içinde:
- Aslında benim amacım sizinkine benziyor, ama bir
başka planda. Hiç şüpheniz olmasın ki, Raf, müthiş bir
savaş silâhıdır. Ve yirmibeş yılda ateş gücünden hiçbir şey
kaybetmemiştir. Onu bulabilseydim, Toralılar'a karşı kul­
lanabilirdim. Hiç değilse, silâh verirdim sizlere.

Dünyalılar'ın gemisi o zaman parçalandı.
Hayır! Geminin gizlenmiş olduğundan emin bulun­
masa, bizi Araman'a yollamazlardı Riyella. Bence Rempell,
doğal bir mağaraya gizledi gemisini. Şu tepelerden birinin
altında hiç oyuk yok mudur?
Bu bölgedeki bütün tepeler, doğal mağaralar ve gizli
geçitlerle birbirine bağlıdır.
- Emindim bundan.
Gelma ansızın içeri giriyor.
- Geldiler diyor. Üç çıkarma Silüsü. İkisi, körfezin
girişinde yere inmeye hazırlanıyor; üçüncüsü de gölün
üzerinde hareketsizleşti.
-- Maskeyi atıyorlar yani!
- Çevirdikleri bütün dolapların farkına vardığımızı
bildiklerine göre, başka ne yapabilirlerdi ki!
Küçük bir kahkaha savuruyorum: Savaş ihtimali beni her zaman biraz uyuşturmuştur. Riyella atılıyor:
Kalacak olursanız, sizi öldürürler!
Pek öyle sandıkları kadar kolay değil o iş.
Daha fazla konuşmadan başlığımı başıma geçirip çadır­dan çıkıyorum. Çıkar çıkmaz gözlerim kamaşıyor. Yere ko­nan Silüsler'den birinin projektörü üzerimize çevrilmiş.
Küçük gemiden inen on kadar silâhlı adam yavaş yavaş siper alıyorlar. Gelma geliyor yanıma. 0 da uzay kıyafeti­ne bürünüp başlığını geçirmiş Oksijen değişimini sağlayan bir maske var elinde. Gölü koruyan Silüs, suyun hizasında asılı, hareketsiz bekliyor. Fısıldıyor Gelma:
Riyella da giyiniyor içeride. Başka bir çare bulamaz­
sak, göle dalacağız.
Peki ya haberciler?
Haberciler sıçramaya hazır bekliyor, ama nereye ka­
çabilirler ki.
Bizi rahatça izleyebileceklerini söylüyor Riyella.
- Siz kımıldamayın. Ben gidip pazarlık edeceğim.
Şansımız yolunda giderse hepimizi kurtaracak bir şaşırtma hareketi yaratabiliriz.
Riyella da çıkıyor çadırdan. Gelma'nın, daha serbest ha­reket edebilmek için bıraktığı tüfeği o almış. Ve onun da elinde aynı maskeden var. Başımı sallıyorum:
- Çılgınlık etmek yok. Dalmaya kalktığınız anda, gölü
tutan Silüs delik deşik eder sizi; ve ölmeden önce daha çok
öldürmek prensibi de, hiçbir zaman işe yaramamıştır. Çe-
kimdışı kemerlerinizi kuşanın çabuk.
Körfezin girişinde siper alan gruptan üç Toralı ayrılıp ilerliyor bana doğru. İki adamla bir subay. Ben de onlara doğru ilerliyorum. Elim fülgüranımın tetiğinde. En basit bir harekete giriştikleri an, önünde durulmaz bir ölüm nıakinası kesileceğim.
Subay, köyün hizasında durup bekliyor beni. Uzun boylu uzun kafalı ve üçgen suratlı bir Toralı bu. Kısa kesilmiş siyah saçları var; yine siyah, uzun ve ince bir bıyığı.
Kordon, şerit ve madalyalarla dolu bir üniforma. Siyah pantalon, beyaz gömlek. Eğri bir uzun kılıç ve bir tabanca kılıfı sarkıyor belinden. Adamlarının elinde makineli tü­fekler var. Silâhlarını, bana doğrultmuşlar. Soruyorum:
Ne istiyorsunuz?
Solyo habercileri buraya ulaştığına göre, seni el al­
tında bulundurmam gerekiyor.
Hiçbir kurala saygı göstermeyeceğimizi bile bile, oyuna devam ediyorum:
Hakkınız yok buna.
Hafifçe omuz silkiyor:
Ormanda hak ne gezer!
Birden bir çığlık atıyor subay, sonra adamlarına emredi­yor:
- Ne duruyorsunuz, ateş etsenize!
Bir şey oluyor arkamda, bakmıyorum bile. Ne olduğunu bilmeye gerek yok. Umduğum şaşırtmaca bu. Biz gölgede-

yiz, çünkü projektör gökyüzünü tarıyor. Fülgüranım üçü­nü de bir anda yok ediyor.
Gelma'yla Riyella da kuşaklarındaki çekimdışı tertiba­tı açıp iticilerini çalıştırdılar. Bir sıçrayışta havalanıp or­tadan yok oluyorlar.
Ben de fırlıyorum havaya, projektör ışıklarının altından uçup, birkaç saniye içinde öte tarafa atıyorum kendimi; ve projektör yeniden çadıra dikildiğinde, haberciler de orta­dan silinmiş oluyor.
Kayalara doğru koşup köyün arkasına gizlendiler şüp­hesiz. Henüz kurtulmuş sayılmayız; ama biz avantajlıyız...
* * *
Sık bir çalılığın arasında gizlenip, Toralılar'ın hareket­lerini izliyorum. Kumsalı ve kayalıkları köşe bucak tarı­yorlar projektörleriyle. İki defa yaylım ateş açıyorlar, ama sonuç yok belli.
Işık birden sönüyor, paramparça oluyor projektörün ca­mı.
Bir dumdum kurşununun etkisiyle Gelma'nın karşı-hücumudur bu. Hemen ikinci bir projektör yakıyorlar Si-lüs'ten; ama daha yanar yanmaz, o da paramparça oluyor.
Toralılar'ın durumu hiç de parlak sayılmaz. Karanlıkta tek tek ateş eden nişancılar için eşsiz birer hedef oluşturu­yorlar. Nitekim, uzun bir düdük sesi işitiyorum. Polislerle askerlere, gemiye dönmelerini emrediyor olmalılar.
Öyle evet. Silüsler'den biri havalanıyor işte, ardından ikincisi. Başarı bizde. Sol tarafımda bir yerli, akşamüstü Riyella'ya haber ulaştırdığı çığlığı tekrarlıyor. Riyella kumsal tarafından cevap veriyor.
Kısa bir an için aydınlanıyor çadır. İticimi derhal hare­kete geçirip oraya fırlıyorum.
Gelma ile Riyella kampı kaldırıyorlar. Yataklar katlan-
mış, sıra çadıra gelmiş. Yere bastığım anda Riyella'nın iç­ten gülümseyişiyle karşılanıyorum:
Bizi terketmediğiniz için teşekkürler diyor.
Terketmek söz konusu olamazdı ki! Yalnız işimiz
bitmedi daha.
Geceleyin saldırmaz Toralılar.
Şafağı bekleyeceklerdir... Ama gafil avlanmamak
için daha emin bir yere sığınmalıyız. Nereye?
Gölün ortasında küçük bir ada var.
Bu karanlıkta nasıl buluruz o adayı?. Araman'ın
Ay'ı yok. Ortalık mürekkep dökülmüş gibi.
- Orasını bana bırakın.
Peki ya sizin haberciler?
Solyo'ya göndereceğim onları.
Savaşçıları toparlamak için mi?
Öldürülmelerine göz yumamam.
Babanın ölümünden itibaren, ovada senin hüküm
sürdüğünü söylemişti Balek.
Evet, ne olmuş?
Solyo ovası mı söz konusu burada, yoksa bütün sa­
van mı?
Bütün savan.
* * *
Düz ve çıplak bir ada. Volkanik bir püskürtü sonucu ol­duğu belli. Çabucak buldu Riyella adayı. Bir defa bile elektrik feneri yakmadan. İçgüdüsüyle sanki. Çadırı yeni­den kurduk ve kuvvet alanını harekete geçirdik.
Gelma ile Riyella uyuyorlar şimdi. İlk nöbeti ben iste­dim, çünkü düşünmeye ihtiyacım var. Bundan böyle Rafı bulmak üzere araştırmalara devam etmek, bir süre zorla­şacak.
Şafaktan önce buradan ayrılıp ormanda daha emin bir

yere sığınmamız gerek. Riyella'nın söylediği tepe altı gizli geçitlerini, umarım Toralılar bilmiyorlardır.
Bu durumda, yeniden saldırıya geçmek için bir fırsat çı­kıncaya kadar yer altında saklanmak zorundayız. Eğer ha­berciler bize yeterince savaşçı getirecek olursa, gerçekleşe­bilir bu.
Tora'ya karşı bir isyan hareketini desteklemek hattâ kışkırtıp başlatmak, görevimizin dışına düşürmez bizi. Rafı arayabilmek için bu, şart oluyor.
Ama her şeyden önce, düşman Silüs'lerinden birini ele geçirmeye bakmalıyız. Bizimkini herhalde parçalamış­lardır.
Ormanda bir isyan tertiplemek. Gittikçe daha yakın ge­liyor bu düşünce bana. Bir çete savaşını yönetmek. Bir an­lamda, gerçek hayat buna denir. Dış Güvenlik Servisi ajan­larının genellikle sürdürdüğü hayattan çok daha farklı ve hareketli bir hayat!
Gelma'yı razı etmek yeterli. Bunun güç olacağını hiç sanmıyorum. Çünkü görevimizi başarıyla sonuçlandırmak için, gerçekten başka bir çaremiz kalmıyor. Çıkmazdayız şu anda.
Bir sigara yakıyorum. Geniş bir planın ilk çizgileri ya­vaş yavaş beliriyor kafamda.
Sessizce çadıra süzülüp Gelma'yı uyandırıyorum. Şafak neredeyse sökecek. Ufuk ağarmaya başladı bile... Gelma uyanıp sessizce dışarı süzülüyor ardımdan.
Bütün gece nöbet mi tuttun?
Evet. Yeni bir plan kurdum: Tora ile kabileler ara­
sındaki uyuşmazlıktan yararlanmak zorundayız.
Ben de düşündüm bunu.
Bana yardımcı olarak onu seçmekle, iyi bir iş görmüş Servis. Bu türlü bir görüş birliğine çok seyrek rastlanır
bizde. Yüzünün ifadesini seçemiyorum karanlıkta; ama tahmin ediyorum.
- İyi bir ekip oluşturuyoruz Gelma. Dün geceki şaşırt­
ma hareketini de tam zamanında yaptın.
Yeni planımı çabucak özetliyorum. O da katılıyor bana. Riyella'yı uyandırabiliriz. Çadıra giriyorum yeniden:
Riyella?
Nöbet sıram mı?
- Uyumuyor muydunuz yoksa?
Henüz uyanmıştım.
Neredeyse şafak sökecek.
Niçin nöbete kaldırmadınız beni? Yoksa güveneme­
diniz mi?
Gelma'yı da uyandırmadım.
İnanmamış bir hali var, ekşi bir sesle konuşuyor:
Sabah yaklaştı, hemen toparlanmalıyız.
Daha en az yarım saatimiz var. Sizinle konuşmalı­
yım.
Dışarı çıkıyorum. Gelma bizlere birer bardak besleyici sıvı hazırlamış. İçiyorum kendiminkini. Riyella'nın yüzün­de hep aynı ekşi ifade var, ama bardağını dikiyor.
Balek'le Rank, Solyo'dan ne kadar savaşçı getirebi­
lirler bize?
Yirmi otuz kadar ancak.
Bunlarla ormanda uzun bir süre direnebilecek misi­
niz?
Her şey, öteki kabilelerin bize yardım edip etmeye­
ceklerine bağlı aslında.
Hepsinin hükümdarı değil misiniz?
Evet. ama teorik bir iktidar bu. Ancak kabile baş­
kanları toplantısı, bütün kabilelerin Solyo kabilesinin saf­
larında yer almasını kararlaştırabilir.
Toplayacak mısınız kabile başkanlarını?
- Elbette.

Onlara, bizim de sizi desteklemeye hazır olduğumu­
zu söyleyin.
Bu teklifi kendi adınıza mı yapıyorsunuz?
Hayır! Eğer bütün başkanlar sizi izlemeyi kabul
ederse, ben de Dünya'nın yardımını garanti edebilirim si­
ze. Savaşı yeterince ilerletmiş olmak şartıyla tabii.
Dünyalılar Araman'a girdiği anda Toralılar derhal
boyun eğecektir. Yeni barış da yine Toralılar'la yapılacak­
tır.
- Pek öyle değil.
Gelma atılıyor:
Ormanda sizi yenmek alabildiğine güç bir iş. Bu
taşkın bitkilerin arasında savaşabilmek için alışkanlık ge­
rekli. Eğer kabilelerin eylemini düzenleyip bir tek güç ha­
line getirebilirsek, bu kuvvetin önünde zor durulur.
Toralıların Silüsleri ve çok sayıda etkili silâhları
var.
Ormanda pek bir işe yaramaz onlar.
Başkanları ikna edebilmek için, Dünya adına bütün
savaşçıların komutasını bizzat sizin alacağınızı söyleyebil­
mem gerekir, çağrı benden değil sizden gelmeli.
Gelma'ya dönüyorum, ama yüz ifadesini seçmek hâlâ imkânsız.
Sanırım bu sorumluluğu da yüklenebiliriz diyor. Gö­
revimizin çerçevesi içinde kalır bu da. Çünkü Riyella'nın
önerisini kabul etmezsek, Rafı hiçbir zaman bulamayaca­
ğız demektir. Aslında şimdi bizim hareket özgürlüğüne ih­
tiyacımız var. Evet diyebiliriz. Servis'e gelince... Bugüne
kadar hiçbir ajanını ortada bırakmamıştır.
Peki ya hükümetiniz?
Zafer bizde olunca, hükümet susar.
Kısa bir gülüşle çadıra giriyorum. Güç alanını kesiyo­rum önce, jeneratörü kaldırıyorum. Gelma teleskop kazık­larını sökmeye başlıyor. Şimdi acele etmeliyiz; çünkü ufuk
hafif bir portakal rengine bürünmüş durumda ve gece ya­vaş yavaş koyuluğunu yitiriyor.
Bulanık da olsa, birtakım gölgeler belirmeye başladı. Elimizi çabuk tutuyoruz. Çok geçmeden herşey paketleni­yor. Çantalarımızı sırtlıyoruz.
Hareket emri! İlk olarak Riyella havalanıyor. Baskına uğradığımız koya doğru yol almak yerine, gölü aşmaya yö­neliyoruz. Şafak vakti gölün üzerine çöreklenen sis bulut­ları arasında gizlenecek şekilde alçaktan uçuyoruz.
- Dinleyin Riyella... İsterseniz savaşçıların komutası­
nı üzerime alırken, Dünya hükümeti bizi reddettiği taktir­
de bile, başlarında kalacağımı garantilerim.
Yüzü aydınlanıveriyor birden:
- İşte o zaman, sanırım ki zafer bizimdir, diyor.
Güneşin ilk ışınları ormanı aydınlığa boğarken, kıyıya
ulaşıyoruz.

Altıncı Bölüm
TORALILAR'ın üç Silüsü gölün çevresinde siper aldı yeniden. Biri körfez kıyısındaki kumsala, köyün ön tara­fına kondu; ötekiler durmadan tepeleri tarıyor. Ama amaç­larının bizi bulmaktan çok, araştırmalarımıza engel olmak olduğu anlaşılıyor.
Beni şaşırtan nokta, Rafın aranması konusunda benim gibi düşünüp davranmış olmamaları. Niye tepeleri derin­lemesine taramamışlar, anlamıyorum.
Bu tepelerin altında, bir uzay gemisi gizleyecek ka­
dar büyük mağara veya çukurlar var mıdır?
Tabiî var diyor Riyella.
Peki Toralılar kontrolden geçirmedi mi bu mağa­
raları ?
Bilmiyorlar ki. Ayrıca bilseler de hiçbir şey bula­
mazlardı, çünkü yok. Siz de gezince göreceksiniz.
Sadece gezmek değil, belki bir süre oralarda gizlen­
memiz gerekecek. Hele Toralılar, detektör robot yollaya­
cak olursa.
Şimdilik böyle bir işaret yok. Özel dürbünlerle tarıyor gökyüzünü Gelma. Gölün üzerinden bir Silüs geliyor. Bir­kaç saniye boyunca başlarımızın üzerinde sallanıp, iç ta­raflara dalıyor.
Küçük bir ormanın ortasındayız. Yukardan görülmemiz imkânsız. Buna karşılık, bazı meraklı vahşi hayvanları et­kisiz kılabilmek için iki defa paralizatörlerimizi kullan­mak zorunda kaldık.
Savaşçılarının ikindiden önce gelemeyeceğini bilen Ri­yella, sırtını bir palmiyeye verip oturmuş. Konuşmuyor hiç. Boş bakışlarını toprağa dikip kalmış öyle. Karanlık dü­şünceler içinde...
Kelimelerle avunacak hali yok kızın, belli. Gelma'ya
işaret edip uzaklaşıyorum. Çok geçmeden yaklaşıyor Gel­ma.
-- Demin üzerimizden geçen Silüs'ün ne yaptığını me­rak ettim, diyorum. Ormanın kıyısında nöbet tutacağım.
- Gölün bu tarafına konmasından mı çekiniyorsun?
- Burnumuzun dibinde olmaları hoş değil. Üstelik,
bir devriye tarafından avlanmak tatsız olur.
- Vericini açık bırak.
- Olur.
Gülümseyerek küçük bir selam veriyorum elimle:
- Dikkatli ol.
Ve sık ormana dalıyorum. Sırtımda kurşun işlemez uzay elbisesi var. Yılanlara ve genellikle bütün sinsi hayvanlara karşı rahat sayılırım.
Çevreme karşı fazla endişe duymadan yürümemi sağlı­yor bu rahatlık. Bütün dikkatimi insanlardan gelecek teh­likeye çevirebiliyorum. Aman Allah'ım!.. Birden yere at­tım kendimi, ve bir Hint kirazı ağacının arkasına saklan­mak için sürünerek ilerledim.
Küçük korunun öbür tarafına konmuş Silüs. Yüz elli metre uzunlukta, otuz metre kadar yükseklikte büyük bir çıkarma gemisi bu. Tam bir uzay kalesi.
Bir kamp kuruyor Toraklar. On kadar adam dikenli tel gererken, bir başka ekip de prefabrike kulübeler kurmaya hazırlanıyor.
Demek ki düşmanlarımız, komutan Rampell'in sakla­mış olduğu bölgeyi kesin ve sağlam bir şekilde ele geçir­meye karar verdiler. Bir küfür savuruyorum.
Hiç işime gelmiyor bu. Beni yakalamak için çırpınan polislerle dolu bir kesimde araştırma yapmak, hemen he­men imkânsız.
Hele her şeyin kusursuz bir şekilde, hiçbir aksamaya uğ-ramaksızın yürüyebileceğini düşündükçe büsbütün köpü-rüyorum... Tülü bana karşı hazırlanan suikastı haber ver­diği ana kadar da herşey oldukça iyi gidiyordu.

Son derece namuslu ve iyi bir kızdı Tillü, ama kaş yapa­yım derken göz çıkardı sanırım. Üçüncü bir ekip sürekli olarak malzeme taşıyor. Silüs'ten.
- Alo! Gelma. Toralılar, ormanın bu kıyısında müs­
tahkem bir kamp kuruyorlar. Bu durumda gidip başka
bir kesimde gizlenmeliyiz. Bana söylediği yer altı geçitle­
rinden birine hemen götürebilir mi bizi, Riyella'ya so-
ruver.
Gelma'nın aktarmasına gerek kalmadan Klar'ın kızı ce­vap veriyor:
Hemen yakınımızda geçitlerden birinin girişi var.
ikiniz de hazır durun, hemen geliyorum.
Geri geri emekliyorum yavaşça, bir çalılığın yanına ge­lince doğruluyorum, son defa bir göz atıyorum kampa. Tam yola koyulmak üzereyken, sağ tarafımda ayak sesleri işiti­yorum. Ormanı adım adım taramakla görevli üç Toralı.
Ne yapabilirim, kestiremiyorum bir türlü.
Onlardan önce yürüyüp kaçmayı denediğimde, gürültü etmemek için çekim dengeleyicimi kullansam bile çok geçmeden görürler beni ve derhal Silüs'e haber verirler... Olduğum yerde kalırsam da rahatlıkla yakalanacağım.
Tek çare, arkalarından gitmeye çalışmak. Beni aşmala­rını bekliyorum, sonra yürümeye koyuluyorum sessizce. Ağaç gövdelerine yaslana yaslana ve iki büklüm yürüyo­rum. Elim paralizatörün tetiğinde, içlerinden biri dönecek olursa hemen ateş edeceğim. Tam o anda ani bir kırbaç darbesi iniyor üzerime; ve gittikçe hızlanan bir dönme ha­reketinin ortasına sürüklüyor beni.
Avlandım, biliyorum. Manyetik (mıknatıslı) bir ağ at­lılar üzerime. Ardımda başka Toralılar vardı demek, ve ben görmemiştim onları. İlk devriyenin gelişinden önce be­ni fark etmişler demek ki...
Direnmek boşuna olur. Vericime seslenmek için çok az
zaman var:

Beni beklemeyin Gelma.. Manyetik ağa düştüm. Bü­
tün ormanı tarayacaklar. Hemen kaçın, hemen!
Riyella geçide daldı bile.
Kendi üzerimde dönmekten vazgeçiyorum birden. Ama omuzumdan ayaklarıma kadar, görünmez bağlarla hareket­siz hale getiriliyorum.
Geriye doğru çekiyorlar şimdi beni, suda sırtüstü yüzer gibi bırakıyorum kendimi. Başka Toralılar geçiyor hızla yanımdan, Gelma'ya haber verdiğimi işittikleri için orma­na dalıyorlar. Ama korkum yok kadın yoldaşlarımdan ya­na. Çoktan gizlenmişlerdir.
Ormanın kıyısmdayız işte. Hâlâ geriye doğru çekiyorlar; büyük Silüsün giriş kapısını aşıyorum ve içerideki kabin­lerden birine tıkılıyorum sonunda.
Mıknatıs bağlar birden çözülüyor. Yeniden hareket ede­bilmek tuhaf bir duygu uyandırıyor bende. Dayanılmaz bir boğuntuyu sona erdiren bir kurtuluş duygusu bu.
İçine tıkıldığım bölmede iki Toralı var. Birisi paraliza-törünü bana çevirirken, öteki de silâhlarımı alıyor: Fülgü-ran'ımla av bıçağımı. Paralizatörümü, manyetik ağ üzeri­me kapandığı an ormanda bıraktım.
Kollarımı ovalıyorum. Geniş ve zengin bir bölme bura­sı. Duvarlar kaplamalı, yerde kaim bir halı var. Rengârenk yastıklarla dolu kocaman bir divan. En değerli ahşaptan iki gömme dolap.
Silâhlarımı alan görevli çıkıyor, ötekinin paralizatörü yine bana dönük. Saçları usturayla traş edilmiş dev yapılı bir adam. Koni biçimindeki çıplak kafasıyle komik bir
manzarası var..
Kabarık bir ipek pantalon var üzerinde. Dün sabah bize ilk yemeğimizi getirdiğinde Tillü'nün de ayağında aynı cins bir pantalon görmüştüm. Pantalondan başka boyun­dan iliklenen beyaz bir de gömlek giyinmiş.
Bir hizmetçi olduğu belli. Kin dolu gözlerle süzüyor beni. Ne istiyor Dünyalılar'dan, niye kızıyor bize?

- Oturabilir miyim? diyorum.
Kılını bile kıpırdatmıyor. Arkamdaki yuvarlak koltuğa bırakıyorum kendimi. Bölmenin kapısı kayarak açılıyor o anda ve yüksek rütbeli bir subay beliriyor. Gizli bir alayla bakarak bir süre süzüyor beni.
Kımıldamıyorum bile. Cebimden bir sigara çıkarıyorum sadece ve çakmağımla yakıyorum.
Subay hafifçe gülümsemeye devam ederek muhafızıma işaret ediyor:
- Bizi yalnız bırak Tarr.
Kırk yaşlarında. Bir Toralı için şaşkınlık verecek kadar normal kafataslı, uzun boylu. Rütbesi binbaşı. Kalın hatlı oldukça kaba bir çehresi var; ama bakışlarından zekâ ve cesaret taşıyor.
- Dünya Konfederasyonu Dış Güvenlik Servisinden
Guy Terrel diyor. Sizinle daha başka şartlar altında tanış­
mayı isterdim.
Ayağa kalkıyorum yavaşça, hafif katılaşmış bir sesle ekliyor:
Adım Massart. Eric Massart.
Yani Dünyalı'sınız?
Evet.
Bir an, gözlerimizle meydan okuyoruz biribirimize. Son­ra mırıldanıyor:
- Sizin için hiçbir kurtuluş umudu kalmadığını anla­
mış olmalısınız Terrel. Beş yıl önce ben de aynı durumda
kalmıştım. Oturun lütfen.
Divana oturuyor kendisi, cebinden çıkardığı tabakadan bir Tora purosu alıyor:
- Size ikram etmiyorum.
Dindarca bir saygıyla ateşliyor puroyu, sonra konuşuyor:
- Ben de Dış Güvenlik Servisindendim. Resmî kayıtla­
ra göre, ölmüş bulunmaktayım. Araman'da Toralı adımla
tanırlar beni: Jelak. İşin aslına bakarsanız, bir bakıma ger­
çekten ölmüş sayılırım. Bana belli bir seçim yapma imkânı
veren, uzun işkenceler yerine yeni bir kişilik getiren bir ölüm bu.
Sessiz, dalgın, acılı, duruyor bir an.
- Belki de işkenceleri seçmem gerekirdi kimbilir?.
Her şey görecelidir çünkü.. Doğru söyleten uyuşturucular
sayesinde Toralılar bütün sırlarımı öğrenmiş bulunuyor­
du... Yani, ihanet etmedim; ama aynı duruma düşmemiş
olanların gözünde, yine de hain ve korkak sayılırım. Sözün
kısası...
Susuyor bir süre. Yüzü hafifçe kızararak ekliyor:
Ar perdesini yırtmış bulunuyorum.
Gerçekten işkence edecekler miydi size?
Toralılar gayet becerikli ve ustadırlar bu konuda,
tanınmış uzmanları da vardır. Pazarlığa oturmadan önce
iki üç işkence seyrettirdiler bana. Siz de kendi gözlerinizle
göreceksiniz Terrel, sizi de bekleyen bu.
Anî bir ciddiyet çöküyor yüz hatlarına:
Daha baştan anlayış gösterip bana yardımcı olmanızı is­terdim Terrel. Sizinle ilgilenmek benim görevim çünkü; elimden geleni yaptım bunu önlemek için; ama emir emir­dir. Toralılar'ın gözünde bu, kendilerine olan bağlılığımı ölçmek için bir sınav. Unutmayın ki dönekler acımasız olur. Kurbanlarının haline içleri yansa bile.
Ne umuyorsunuz benden?
Bulmaya geldiğiniz Rafı.
Nerede olduğunu bilmiyorum ki.
Şimdilik.
Tamam ama geminin bulunduğu yeri keşfetmedik-
çe, size söyleyebileceklerim bir anlam taşımaz.
Sizi, doğru söyleten uyuşturucunun etkisiyle konuş­
turduklarında, ben de vardım. Şartlanma sınırlarınızı bili­
yorum.
Yanlış anlamıyorsam, araştırmalarıma devam etme­
mi isteyeceksiniz benden?
Elbette.

- Ama sizin gözetlemeniz altında?
Gülüyor:
- Benim yerimde olsanız siz ne yapardınız yani? An­
cak bana derhal cevap vermenizi istemiyorum Terrel. Ra­
hat rahat düşünün. Rafın yerini bilmediğinize göre, pek
acelemiz yok.
Kalkarken belirtiyor:
- Elimizden geldiği kadar iyi davranmaya çalışacağız
size. Hapisaneniz burası olacak. Ama sadece bu hücre de­
ğil. Kampın etrafı elektrikli tellerle çevrilir çevrilmez,
içeride serbestçe dolaşabileceksiniz.
Kısacık bir düdük çalıyor çıkmadan önce, ve Tarr der­hal bölmeye dalıyor.
- Çantanızla çekimdışı kuşağınızı Tarr'a teslim edin
Terrel diyor. Bağışlayın ama bunun gerekli bir önlem oldu­
ğunu siz de kabul edersiniz değil mi?
* * *
Massart. Bir hain, bir dönek! Kendisi gibi olmamı isti­yor. Kabul etmezsem de işkence diyor. Kabul edersem, iha­net sayılmazmış.. Kanıtladı bunu. Doğru söyleten uyuştu­rucular bütün sırları zaten alacakmış benden.
Aslında bir Dünyalı olarak şu veya bu şekilde ölüme mahkûmum; başka bir kişilik içinde yaşamak imkânını sunuyorlar bana. Aptalca bir hareket bu! Böyle bir şeyi ka­bul edebilirmişim gibi. Ama tuhaf. Gerektiği kadar öfke­lenmiyorum bile.
Belli belirsiz bir korku saplanıyor karnıma. Gerçekten geçebilir miyim karşı tarafa? Irkımdan ve dünyamdan ta-mamiyle kopabilirmiyim gerçekten?.
Ya böyle olacak, veya günler boyunca en korkunç işken­celere uğrayacağım. İşkence edilen insan, sonunda pes der; ama özellikle benim durumumda, iş işten geçmiş olur ta-
bii. Çünkü işkence etmeye başladığınız bir adamı, adam­dan saymazsınız artık.
Bugüne kadar, sadece korkaklar için bir özür sayardım ben işkenceyi. Böyle bir durumla hiç karşılaşmamıştım.
Ne güzel yargılıyorum. Yoksa alçağın biri miyim ben?. En azından pis durumlara sık sık düştüğüm halde, hiç böy­le kendi kendimden kuşkulanmamıştım.
Ama anlıyorum. Sık sık pis durumlara düşmüş olmak bunun nedeni. Aşınıp eskidim artık. Görevlerinde çuvalla­yan ajanlar, gönderilmemeleri gerektiği halde gönderilmiş olan ajanlardır.
Dayanılmaz bir yurt özlemi duyuyorum şimdi.
* * *
Tarr, kapıyı tıkırdattıktan sonra bölmeye giriyor. Proto­kol selâmı verip konuşuyor:
- Binbaşı, elektrik örgüsünün çekildiğini ve bütün kampta istediğiniz gibi dolaşmakta serbest olduğunuzu bildiriyor.
- Sağol.
Hemen çıkıyorum dışarı, bu hareket özgürlüğümün sı­nırlarını merak ediyorum. Koridora girer girmez, Tarr'm da ardımdan yürüdüğünü farkediyorum.
Anlaşıldı! Sıkı gözetleme altında serbestlik derler buna.
Tarr'ın, ilk geldiğimde bana nasıl derin bir nefretle bak­tığını hatırlıyorum. Massart köpeğin iyisini seçmiş.
Yol üzerinde rastladığımız Toralılar dikkat bile etmiyor bize, geminin giriş kapısındaki muhafızlar da inebilmemiz için açılıp yol veriyor. Örgütleniyor kamp. Beş yüz metre kadar boyu, iki yüz ellimetre kadar da eni olan bir dikdört­gen bu.
Dört kocaman baraka şimdiden kurulmuş durumda. Bi­rincisinden, kafesli elektrik örgüsünü besleyen teller çıkı­yor. Yakalandığım küçük koruya doğru bakıyorum.

Bir komando geliyor korudan; bir ikincisi de havalanan bir helikopterle irtibat halinde kampı terkediyor. Göle doğ­ru yöneliyor helikopter.
Gelma ile Riyella kurtulmuş olsalar gerek. Solyo savaş­çıları geldiği zaman durum nasıl olacak acaba? Toralılar'ı şaşırtmayı amaçlayan bir çete savaşına başlayacaklardır herhalde; böyle donatılmış bir kampa karşı, ellerindeki ilkel silahlarla doğrudan doğruya hücuma geçemezler.
Tarr'a dönüyorum:
Benimkileri henüz yakalayamadılar galiba?
Biliniyorum.
Elektrik örgüsü boyunca dolaşıyorum bütün kampı. Asıl canımı sıkan, Toralılar'a geçmek. Buna karşılık ka­bilelerin başında bulunsaydım, sanırım kolayca uyum
sağlardım.
Kabileleri ayaklandırmayı başarabilsem. İsyancıların ba­şında güvenebileceği bir Dünyalı görmekten servis de mut­luluk duyardı herhalde.
* * *
Kabinime dönerken, koridorda Massart'la karşılaşıyo­rum:
- Ben de sizi çağırtacaktım, diyor.
Sırtında bir çekimdışı takımı var. Elinde ikinci bir ta­kımla, bir Toralı bekliyor arkasında.
- Şunu kuşanın Terrel, dışarı çıkacağız.
Takımı bana uzatıyor Toralı, Massart gülümseyerek ek­liyor:
- İticileriniz ayarlıdır tabii. Ancak düşük bir hızla
uçabilirsiniz.
Yanımda Tarr da çekimdışılarını kuşanıyor. Soruyo­rum:
- Gelma'yla Riyella'yı yakalayabildi mi adamlarınım
Massart?

Hayır. Yer yarılıp içine geçti sanki arkadaşlarınız!
Tepelerin altında, yalnız yerlilerin bildiği bir alay
gizlenecek yer var.
Hazırım işte. Silüsten çıkıyoruz. Silâhlı beş adam bekli­yor bizi. Herhalde ardımızdan gelecekler.
Nereye gidiyoruz?
Tepeleri keşfe. Gölün çevresini dolaşacağız önce.
Rampell'in Rafı gizlediği yerin yakınına düşersek
şartlanma refleksimin harekete geçeceğini umuyorsunuz
değil mi?
Böyle obuası gerektiğini siz de biliyorsunuz.
İşaret veriyor ve hep birlikte havalanıyoruz. Sola dönü­yoruz önce. Küçük ormanın tam tersi yöne. Massart be­nim hizamda uçuyor, ötekilerse uzaktan çevremizi kuşat­mış durumda.
Tarr'sa tam arkamızda. Elinde bir paralizatör var.
- Tora'ya gitmeye davranmadan önce küçük körfezde
epeyce bir zaman oyalanmış Rampell.
Massart gülümsüyor:
Yerlilere bakarsanız, üç aydan fazla.
Riyella da öyle demişti bize. Toralılar nasıl anlatıyor
olayı?
Resmî makamlar başlangıçta, Rampell'in bu süre
içinde Rafı onarmaya çalıştığını sanmışlar.
Ben de bu sonuca varmıştım.
Sonra da geminin havalandığı sıra patlayıp parçalan­
dığını düşünmüşler.
O nükleer patlama izlerinden dolayı tabii.
Siz de farkına vardınız değil mi?
Hemen. Diklemesine bir patlama bu. Toralılar'ın
ikinci varsayımına uygun düşüyor.
Ama bu patlama, bir kamuflajdan ibaretti. Çünkü
Rampell, asıl gemiyi gizledikten sonra, bir Silüs'ü patlattı
havada.
Kendisi ne oldu peki?

Kendisi ve adamları, kabileler tarafından katledil­
miş olsalar gerek.
Bu, resmî yorum. Ama inanmak güç.
Toralılar tarafından öldürüldüklerini mi sanıyorsu­
nuz?
Siz öyle sanmıyor musunuz?
Sanmıyorum Terrel. Sanmamak bir yana, öyle olma­
dığını kesinlikle biliyorum. Unutmayın ki şu anda, araş­
tırmalarınıza yardımcı olmak bakımından, size gerçeği ol­
duğu gibi söylemek benim yaranmadır.
Haklı. Ama söyledikleri, konuyu açıklığa kavuşturaca­ğı yerde büsbütün bulandırıyor.
Doğal bir mağara keşfetmiş olması gerek Rampell'in.
Madde bulucu cihazlarla bütün tepeler tarandı ama
hiçbir sonuç alınamadı.
Ama Raf, yüzyıllar boyunca işleyebilecek güçte bir
dalga bulandırıcı cihaza sahipti.
Bütün bunları hesaba kattık Terrel.
Üzerinde uçtuğumuz ormanlık tepenin doruğuna doğru iniyor yavaş yavaş.
- Rampell'in gemisini gizlediği yeri bilmiyorsunuz,
diyor. Ama söz konusu yere yaklaştığınız zaman, beyniniz­
de bir çağrışım uyanacak şekilde şartlanmış bulunuyor­
sunuz.
- Ya bu çağrışım uyandıktan sonra da konuşmamaya
devam edersem?
- Siz beni eni konu aptal yerine koyuyorsunuz Terrel.
Her gece düzenli olarak, doğru söyleten uyuşturucu sean­
sından geçireceğim sizi. Hiçbir şeyi gizleyemezsiniz ben­
den.
Yedinci Bölüm
BOŞLUKTA yüzer gibiyim. Yere basmak istiyorum, ama boşuna. Ayaklarımın altından kayıyor sanki zemin. Zemin? Görmüyorum bile. Bulutlar içinde yürüyorum. Binlerce kilometre yüksekteymişim gibi başım dönüyor.
Rahat bırakıyorlar nihayet. Sorgu bitti. En basit bir ay­rıntıyı bile gölgede koymayan sabırlı, uzun bir sorguydu bu. Ama bitti ve kesinlikle gerçeğe dönmüş durumdayım şimdi.
İçimdeki bulantı, Massart'ın zoruyla içtiğim doğru söy­leten uyuşturucudan geliyor.
Yavaş yavaş her şey sakinleşiyor. Kendime dönüyor gi­biyim. Tuhaf bir duygu bu.
Keşif sırasında, hedefe ulaşıyormuş sezgisine kapılma­dım hiç. Yani Massart en ufak bir sır bile koparamamıştır benden. Şimdi tamam işte, ayaklarımı zemine rahatça ba­sabiliyorum.
Ayak basmak, söz gelimi aslında. Çünkü bir ranzanın üzerinde uzanmış durumdayım. Şimdi farkına vardım. Öl­dükten sonra bir dirilme etkisi var.
Gece.
Kampa döndüğümüzde ölü gibiydim yorgunluktan. Bü­tün tepeleri teker teker dolaştırdı Massart. Durmadan yürü­dük. Çok yürüdük, çok...
Buna rağmen bütün araştırmalarım yüzeyde kaldı. Ya­rın Toralılar bütün bölgeyi eşit kesimlere bölecekler; ve baştan alacağız. Bu defa, inceden inceye araştırmak şar­tıyla.
Uyuşturucunun etkisindeyken, Riyella'dan ve ona yar­dıma gelecek savaşçılardan söz ettim mi acaba? Sordular-sa, mutlaka söylemişimdir. Sordularsa. Çünkü uyuşturucu­yu içince kendiliğinizden her şeyi söylemiyorsunuz hemen, sorulunca söylüyorsunuz. Bu ilaç hiçbir şeyi, en gizli duy-

gu ve düşüncelerinizi bile gizlemeksizin cevap vermeye
zorluyor sizi.
Birden gözlerimi açıyorum. Şaşkınlık. Ortalık günlük güneşlik, gözlerim kamaşıyor. Kabindeki kapağı açmışlar, içeri güneş doluyor.
Dokuz saat olmuş yatalı. Divanın üzerinde. Gece kılığıy-la üstelik. Demek uyurken soydular beni. Tora modasına uygun şekilde, rengârenk bir pijama var sırtımda.
Kendimi iyi hissediyorum. Vücudum kadar sinirlerim de sağlam. Doğruluyorum. Böyle bir bölmede normal ola­rak bir rejeneressans (dinlendirip canlandırma, taze güç aşılama) banyosu bulunması gerekir.
Duvarları yokluyorum ellerimle. Haklıymışım. Kapla­malardan biri kayıyor işte ve basık bir oyuk beliriyor. Pija­mamı çıkardıktan sonra, küvetin ortasına bırakıyorum kendimi.
* * *
Massart bir koltuğa oturmuş beni bekliyor. Banyo adetâ diriltti beni.
Hemen hareket edecek miyiz?
Rafın yerini ne kadar çabuk bulursak, gelecek hak­
kında o kadar çabuk konuşabiliriz.
Niçin hemen konuşmuyoruz?
Prototipi bulduğunuz zaman, kaçamak noktanız kal­
mayacaktır. Oysa şimdi durum farklı biraz. Sınırlı da olsa
seçme özgürlüğünüz var.
Gemiyi bulunca teslim edeceğime inanıyorsunuz öy­
le mi?
Dün akşamdan beri eminim. Size kaçmak imkânını
tanımamam şartıyla elbette...

Doğru söyleten uyuşturucunun hüneri mi bu?
Evet.
İnançlı konuşması etkiliyor beni, kaşlarımı çatıyorum.
İhanete hazır olduğum düşüncesi, hiç de hoşuma gitmiyor.
Ama unutmayın ki, yapacak başka şeyim kalmazsa
size teslim edeceğim Rafı.
Pek öyle değil.
Hafifçe gülümseyip açıklıyor:
Ne olursa olsun, servisten ayrılacaksınız. Ama şim­
dilik, kendi iradenizle ayrılmayı veya yalnız kendinize çı­
kar sağlayarak ayrılmayı isteyebilecek durumdasınız.
Anlamadım.
Tora'ya karşı bir kabileler isyanının başına geçmeyi
düşünüyorsunuz.
Öyle.
Ama kararınız henüz kesinleşmemiş. Zaten bunu öğ­
renebilmek için bilinçaltınızın en gizli köşelerine kadar in­
mek zorunda kaldım.
Ben susunca, ekliyor:
Bir orman imparatorluğu. Solyo'lu Riyella savaş­
çılarını toplamaya kalkınca geldi size bu düşünce.
Aldanıyorsunuz.
Tereddütünüz yok değil; ama bu tereddüt sadece, ka­
bilelerin imkânlarını tam olarak bilmemenizden ileri geli­
yor. Kuvvetlerin oransızlığı, büyük bir risk olarak görünü­
yor size.
Aslında öyle de...
Kabilelerin başında, savaş disiplinini iyi bilen ger­
çek bir önder bulunduğu taktirde, hayır. Siz de böyle bir
önderlik için biçilmiş kaftansınız.
Saçma.
Yakalanmadan önce de Rafı aramaktan kesinlikle
caymıştınız. Bu kararı, Gelma Arene karşısında haklı gös­
terecek bir özüre ihtiyacınız vardı, o kadar.
Söyledikleri şaşırttı beni, yürümeye koyuluyorum kabin­de. Sözlerine öfkelenmediğim için şaşkınım.
Düşünceli ve dalgın, cebimden bir sigara çekip çakma-

ğımla ateşliyorum. Massart merakla yüzüme bakıyor bir süre, sonra da:
Seansta hiçbir Toralı'nın bulunmayışı, sizin bakımı­
nızdan şans diyor.
Niçin?
Hiçbir art niyet taşımaksızın kendileriyle birlik olan­
ları severler çünkü.
Ama onlara bir rapor vereceksiniz herhalde siz?
Bir rapor vereceğini evet. Ama sizi onların gözünde
kötü düşürmeyecek cinsinden bir rapor. Ne de olsa Dünya-
lı'yız: ve ben kendimi Araman'da pek yalnız hissediyorum.
* * *
Özellikle bunun için burada kalmamı istiyor evet. Peki ya ben? Ben de mi gerçekten burada kalmak istiyorum yani? Söyledikleri altüst elti beni.
Doğru söyleten uyuşturucuların etkisini bilmez değilim. Bilinçaltınızda, henüz kabul etmediğiniz, henüz kendi ken­dinizden bile gizlediğiniz birtakım gerçekleri tutup ortaya dökerler.
Ve Massart'ın beni yanıltmak amacıyla yalan söylemesi de pek mümkün görülmüyor. Doğruyu söylediğini hisse­diyorum. ..
Bilinçaltının en diplerinin bile böyle keşfedilmesi
acı değil mi? diyor bıyık altından gülerek. Birden bir ay­
nanın karşısına geçmiş de kendi kendinizi tanıyamamış
gibi olursunuz, bilirim. Ben de yaşadım aynı şeyi çünkü.
Ne zaman girdiniz servise?
On yıl oluyor.
Sınırındasınız artık. Düşüş bu sınırda başlar.
Nereden biliyorsunuz?
Ben de on yıllık hizmet burnunu dönmüştüm iha­
net ettiğimde. On yılda yeterince körleniyor insandaki şe­
ref duygusu. Bir alay namussuzluğa göz yummuşsunuzdur
on yıl içinde; hep hükümet adına, hep devlete yarar diye. Ve sık sık adam öldürmüşsünüzdür; hem de çoğu zaman alnınızı ak çıkarmayacak durumlarda kalleşçe, arkadan vurup öldürmüşsünüzdür.
Hepimi/ bütün bunları bilerek imzaladık antlaşma­
larımızı.
Bizi uyarmışlardı evet, ama kesin bilincimiz yoktu
bu konuda. Tabii kendimize çok güveniyor ve «biz yapma­
yız» diyorduk.
Belki de! Haklı yanları var dediklerinin. Hattâ çoğu doğru. İnsanlık okulu değildir Güvenlik Servisleri, yoksa iş göremez hale düşerler.
Kabinin kapısı üzerindeki ışık yanıyor. Dönüyorum
- Buyrun.
Tarr bu. Ardında iki Toralı uşak, ilk yemeğimi getiriyor.
* * *
Yine keşfe çıkıyoruz. İticilerle. Dünkü ekibimiz bizimle bugün de. Beş silâhlı adam, ve arkamda Tarr. Massart yine yanımda uçuyor. Yemekte ona Gelma ile Riyella'dan söz açmaya cesaret edememiştim; şimdi kendisi konuya giriyor:
Bu gece, adamlarımızdan üçünü kaybettik. Uzaktan
paramparça edildiler. Dumdum kurşunu atan tüfeklerle.
Elektrikli telörgüsü olmamış olsa, savaşçılar sizi kurtar­
mak için kesin bir hücumu denerlerdi sanıyorum.
Gelma hâlâ serbest öyleyse?
Teorik olarak serbest. Teorik olarak diyorum, çünkü
gündüzleri gizlenmek zorunda. Nasıl gizlendiğini de bili­
yoruz. Sizi sorguya çekerken, tepelerin altında sayısız yer
altı geçidi bulunduğunu öğrendim.
Bunu da söküp aldı demek benden! Dostlarımın nerede saklandığını sorması yeterdi zaten, bunu öğrenmek için. Ekliyor:

- Gündüzleri, her türlü sürprize karşı korunaklı du-rumdayız. Bulucu robotlarımız sayesinde. On kilometrelik bir yarıçap içinde kımıldayan ne varsa, bildiriyorlar bize.
Fotoelektrik hücrelerle çalışıyor bu robotlar, onun için de karanlıkta hiçbir işe yaramıyorlar. Buna karşılık gün­düz son derece etkili oluyorlar. Tora ordusunun bu araç­larla donatılmış olduğunu aklımdan bile geçirmiyordum.
Kötü gözlü yuvarlak billur cihazlar bu robotlar. Her biri bir kabak büyüklüğünde; yerden beş altı yüz metre yükseklikten bütün ortalığı tarıyorlar.
Dört tepecikle çevrili küvet biçiminde bir küçük vadiyi gösteriyor parmağıyle Massart:
Oradan başlayacağız. Basit bir prensibimiz var. Çev­
renizdeki her şeyi gözden geçirerek her yanı dolaşacak­
sınız.
Uzun sürmeyecek mi?
Sadece bu vadi için koca bir gün ayırdım. Dün bir
komando ekibi yolladım buraya; bizim için işaret noktala­
rı yerleştirdiler.
-- Nereden başlayacağız?
- Vadinin alt kısmından. Gittikçe genişleyen dairesel
bir hareketle yukarı kısma doğru tırmanacağız.
Bîr sonuç elde etmek için yapılacak en iyi şey de bu zaten. Yere iniyoruz yavaşça. Bize eşlik edenler, önceden hazırlanmış karakol noktalarına dağılıyor. Varlıklarıyla dikkatimi çekmemek için görünmeksizin gözetleyecekler
beni.
Sadece Tarr'la, Massart benimle kalıyor. Gerçekten bul­mak istiyor muyum ben bu gemiyi?
Cevap veremiyorum bu soruya. Bulup bitirmek var bu pis durumu; ama Massart'ın önerisinde ciddî olduğunu bana kim kanıtlayacak! Toralılar istediklerini elde eder et­mez, benden derhal kurtulmaya karar verebilirler. Günün birinde bizimkilerin eline düşmüş ajanlarıyla değiş tokuş etmek üzere, beni tutsak etmeyi de düşünebilirler.
İhanetin sakıncaları bunlar hep: Hiçbir zaman hiçbir şeyden emin değilsinizdir. Vahşi hayvanların göle sulan­maya giderken azgın otlar arasında açtığı yola benzer da­racık patikada ilerlemeye koyuluyorum.
Sağımda ve solumda, balta girmemiş orman ve sık ça­lılıklar uzanıyor göz alabildiğine. Hiçbir duygu uyandır­mıyor bende burası. Karış karış taramak gerek mi acaba? İhtiyaç duymuyorum araştırmaya: Gizli hiçbir şey yok de­mektir.
Şartlanmış olmam, belki de daha ileride harekete geçe­cek. Rafı bulmak için arzu duymuyorum aslında, ama na­sıl olup bulacağımı merak ediyorum. Bulma işleminin na­sıl başlayacağını da... Başlarsa tabii... Çünkü belki de, şartlanmamın bir sonucu olarak, kendimi tutsak hissetti­ğim sürece hiçbir şey başlamayacaktır.
Bu ihtimali de hesaba kattı mı acaba Massart?. Dar yol şimdi bir koruluğun ortasından geçiyor. Zemin daha en­gebeli, bitki örtüsü daha seyrek burada. Yer yer, bitkilerin bir türlü ulaşamadığı büyük kayalar görüyorum.
Bu kayalardan birinin ardında, ekipteki askerlerden bi­rini farkediyorum birdenbire. Savaş paralizatörünü bana doğrultmuş duruyor. Kaçmaya yeltendiğim anda devire­cekler.
Bu ne peki? Sağımdaki dev ağaçlardan birinin gövdesi­ne bir resim kazılmış. Kaba bir desen bu; ama Uzay Mu-hafızları'nın olduğu yine de seçiliyor.
Kalbim çarpıyor hızlı hızlı... Prototipin ilk belirtisi ol­masın bu sakın?. Amblemin bu gövdeye ne zaman kazılmış olduğuna bağlı... Massart'a işaret edip fırlıyorum.
Tarr'la birlikte hemen yetişiyorlar.
Bakın...
Uzay Muhafızları'nın amblemi bu.
Yakından inceleyince boynum bükülüyor:
Ne yazık ki çok yeni... Sanki daha dün çizilmiş...
Hattâ belki de Gelma çizmiştir bunu. Yeniden çarpma-

ya başlıyor kalbim. Tarr yanı başımda birden kaskatı ke­siliyor... Hemen sonra da Massart... Düşünmeye kalma­dan ben de katılaşıyorum. Bir paralizatörden fışkıran buz­lu sıvı, tepeden tırnağa donduruyor gövdemi.
Bir kemendin hızla uzanıp omuzlarımı sardığını görebi­liyorum ancak. Ve kendimden geçiyorum.
Bir paralizatörün etkisinde kaldıktan sonra her defasın­da olduğu gibi, bu sefer de birdenbire geliyorum kendime. Ayılma süresi alabildiğine kısa, ama acı verici oluyor. Eti­nizi içinizden parça parça söküp alıyorlar sanki. Allah tan bir saniye bile sürmüyor.
Ortalık karanlık. Silüsteki bölmemde değilim, bir mağa­radayım. Riyella ve Gelma, sonunda başardılar demek be­ni kurtarmayı!
Bir sıçrayışta doğruluyorum. Eğreltiotlarından yapılma bir yatağa uzatmışlar beni. Başucumda Solyolu bir savaşçı bekliyor. Hemen tanıyorum adamı. Klar'ın kulesine beni o götürmüştü. Sanki bir yüzyıl geçti aradan; olaylar o ka­dar eski görünüyor!
Ne oldu, nasıl oldu bu iş?
Dört tepe vadisini basıp kurtardık sizi.
Gelma nerede?
Sanırım gecikmez. Bunu size teslim etmemi söyledi.
Bir fülgüranı uzatıyor! Kuşağıma zevkle yerleştiriyorum
silâhı. İnsan silâhsız olunca, kolu kanadı kırılmış gibi his­sediyor kendini. Hemen önümde, taş duvarın içinde, açık bir leke seçer gibi oluyorum:
Bir yer altı geçidi mi bu?
Evet. Yandaki mağaraya çıkar.
Gidip bakıyorum. İlkinden çok daha geniş bir mağara bu. İçerde, battaniyelere sarınmış uyuyan beş altı savaşçı var. İlerde bir delik daha görünüyor. Ama bu delik, dışa­rıya açılıyor olmalı. Kalın yapraklardan bir perdeyle ör­tülü çünkü.
- Çıkmakta tehlike var mı?
- Kayalık koridorda kalmak şartıyla hayır.
Bulucu robotlardan dolayı herhalde. Fotoelektrik hücre­lere görünmeyecek şekilde dikkatli davranarak dışarı uza­nıyorum.
Gölün öbür tarafındayız. Sarp bir boğazın dibindeymiş gibi gözüküyor buradan. Yerimizi tayin edebiliyorum şim­di. Dört tepeden en yükseğinin altında bulunuyoruz. Sa­vaşçıya dönüyorum:
Nasıl başardınız beni kurtarmayı peki?
Vadiye yöneldiğinizi görmüştük sabahleyin.
Ve izlediniz. Yeraltı geçitlerinden tabii, çünkü öteki
türlü bulucu robotlar derhal işaretlerdi sizi.
Geçitlerden geldik evet. Ama çok kısa uzaklıklar
katetmek şartıyla dışarıdan geçtiğimiz de oldu.
Büyük mağaraları birbirine bağlayan yer altı geçitleri. Mükemmel! Yeryüzünde değil, yer altında aramak gereke­cek herhalde. Yerlilerin bile bilmediği, yahut da unutmuş olduğu bir mağara olmalı. En azından bir mağara.
Yanımdaki Toralılar ne oldu peki?
Üçü öldü. Ötekiler şu anda kendilerine gelmiştir.
Büyük gemidekiler hepsini toplayıp götürdü.
Kampın tepkisi ne oldu?
Devriyeler art arda didikledi vadiyi. Gizli geçitlerin
bir kısmını buldular; ama durum tehlikeli bir hal alma­
dan kapatmayı başardık.
Massart adamlarının başına geçmeden önce, fazla ileri gidemezler. Solyo savaşçılarını küçümsüyordu, çeksin şim­di cezasını bakalım!
Tora şefleri, Massart'ın bu beceriksizliğini yanına korlar mı bilmem. Tatsız bir durum sözün kısası. Massart da bir Dünyalı nihayet. Tıpkı benim gibi o da servisten üstelik.
Kurtarıldığım an kendimde olsam, Massart'ı da almala­rını söylerdim savaşçılara.
Bana paralizatörle saldıran kimdi?
Pusuya yatmış bir Toralı...

Herhalde o büyük kayanın ardında gördüğüm asker.
- Karnım aç benim.
Sarmaşık örgülü bir sepet içinde meyva getiriyor bana, soruyorum:
Adın ne senin?
Hanik.
Hatırladım evet. Karşılaştığımız zaman da söylemişti. Ekliyor:
- Riyella'dan sonra savaşçılara ben komuta ediyorum.
Biraz yavan ama son derece besleyici büyük bir şeftali­den ısırıyorum. Bizim muzlarımızı andırıyor bu şeftaliler. Etleri çok daha sert ama alışılıyor.
Öbür mağarada bir gürültü var. Girişe doğru ilerliyor Hanik, sonra Gelma'yla dört savaşçıya yol açmak için ya­na çekiliyor.
Perişan bir hali var Gelma'nın. Boğuk bir sesle:
- Riyella, Toralılar'ın eline düştü diyor.
Sekizinci Bölüm
ANLAYAMIYORUM önce, sonra bir küfür savuruyo­rum. Hanik bir dehşet çığlığı atıyor. Öfkeyle konuşuyo­rum :
Dışarı çıkmak için benim kendime gelmemi bekle­
yemediniz mi!
Tehlike olduğunu sanmıyordu Riyella.
Benim kaçırılışımdan sonra bütün bu bölgenin sıkı
bir taramadan geçirileceğini düşünmek pek güç bir şey de­
ğildi herhalde.

Riyella bu bölgede yakalanmadı ki.
Hanik boğuk bir sesle açıklıyor:
Solyo'ya dönmek istemişti.
Niçin?
- Savaşçıların çoğu aramızda değil. Onları bulup getir­
mek istiyordu.
Ne diyebilirim ki, haklı. Gelma'ya dönüyorum. Anlatı­yor:
İticilerimizle, yarım saate kalmadan köye varmış
bulunuyorduk.
Silüsler nasıl bıraktı sizi?
Bir tanesine bile rastlamadık yolda. Düşman askeri
de yoktu. Sanki bütün Toralılar seni bulmak için gölün
çevresine yığılmışlardı.
Peki ya bulucu robotlar? Onları unuttun mu? Bil­
miyor musun gündüz görünmediklerini.
Başını sallıyor:
- İlgisi yok. Köye ulaştığımızda, yanmış kül olmak
üzereydi. Terkedilmiş olduğunu sandık. Toralılar'ın halâ
köyde bulunduğunu bir an bile geçirmedim aklımdan.
Ben ihtiyatlı davranıp geride kaldım; Riyella ise, babasının
evi önünde saygı duruşunda bulunmak için ilerledi.

Ve tuzağa düştü?
Evet. Çevreyi rahatça gözetlemek için yükselmiş ol­
duğumdan, her şeyi gördüm. Alanda devrilmiş büyük ağa­
cın dalları arasına ufak bir Silüs gizlemişlerdi. Üç Toralı
fırlayıp çıktı Silüsten. Ellerinde paralizatörler vardı.
Hiçbir şey yapamadın mı?
Kımıldamama kalmadan gemiye götürmüşlerdi.
Mahvoldu! diye bağırıyor Hanik. Tora'ya yollarlar
onu ve orada işini bitirirler. Tora zindanlarından, sadece
dinî bir tören sırasında kurban edilmek veya sonsuz işken­
celerle öldürülmek için çıkılır.
Ekliyor:
- Tora dini, insan kurban etmeye ve işkenceye daya­
nır.
Gelma soran bakışlarını dikiyor gözlerime.
- Hemen öldürülmeyeceğine göre, bir umudumuz ka­
lıyor diyorum.
Hanik sıkıntılı bir sesle soruyor:
Hangi umut?
Bütün kabilelerin ayaklanması. Bu gerçekleştiği tak­
tirde Toralı yöneticiler keyiflerince davranamayacaklar-
dır. Şeytandan korkar gibi korkuyorlar kabilelerden. ,
Hanik başını sallıyor:
Kabileler ayaklandıkları taktirde, acımasızca ezile­
ceklerdir. Biz nasıl ezileceksek.
Hatâ diyorum. Sağlam bir kaynağa dayanarak söy­
lüyorum bunu. Hapsedildiğim kampın komutanı Dünya-
lı'ydı. Bir hain yani.
Ne!, diye haykırıyor Gelma.
Dış Güvenlik servisinin eski mensuplarından üste­
lik. Bir konuşma sırasında, kabilelerin ayaklanma ihtima­
linden de söz açıldı. Tora'nın üstünlüğünün bir görüntü­
den ibaret olduğunu ve kabilelerin böyle bir mücadeleden
galip çıkacağını söyledi komutan.
îkna olmamış bir havası var Hanik'in. Ekliyorum:
- Ellerinde iyi eğitimden geçmiş adam yok. Genel bir
isyanı kolayca göğüsleyemezler.
Mağarada kararsız adımlarla geziniyor. Devam ediyo­rum:
- Solyo savaşçılarına şimdi siz komuta ediyorsunuz
Hanik... Bütün kabilelere elçiler yollayın. Ayaklandıkları
taktirde bizzat başlarına geçmeye ve Dünya hükümetinden
onlar lehinde bir çağında bulunmaya hazır olduğumu
bildirin kendilerine.
Birden ciddileşiyor, uzun uzun bakıyor yüzüme ve so­ruyor:
Gerçekten böyle bir çağında bulunur muydunuz?
Bütün kabilelerin ayaklanması ve küçük de olsa bir­
kaç başarı kazanması şartıyla, evet.
O zaman deneyebilirim.
Gözleri parlıyor şimdi, umudunu ve güvenini yeniden
kazandı. O, savaşçıları uyandırmaya giderken, ben de Gel-
ma'yı öteki mağaraya sürüklüyorum. Buradan girmişti bi­
raz önce Gelma, ama hangi geçitten bulamıyorum bir
türlü.
Başıyla iri bir kayayı işaret ediyor bana:
- Milimi milimine dengelenmiştir, diyor. Doğru yön­
de hafifçe dokunulunca hemen kayıp açılır. Uzun bir ko­
ridor ve gölün kıyısında bulursun kendini.
Daha dikkatli bakmaya koyuluyor birden, soruyor:
Hanik'in kabileleri ayaklandırmasını gerçekten isti­
yor musun?
Sen de istemiyor musun bunu? Konuşmuştuk daha
önce ve kabul etmiştim.
Halâ da aynı düşüncedeyim. Yalnız, bir kabileler
ayaklanmasının başına geçtiğimiz taktirde, asıl görevimiz­
den çok uzaklaşmış olmaz mıyız?
Toralılar göl kesimini işgal altında tuttukları sürece,
görevimizi yerine getiremez durumda kalıyoruz zaten. On­
ları oradan atmanın tek yolu da, kuvvete başvurmak.

Doğru ama, Dünya konfederasyonu resmî ilişkileri­
ni Tora ile yürürlükte tutuyor.
Bize karşı çıkmalarından mı çekiniyorsun?
Sen çekinmiyor musun?
Ben de düşündüm, evet. Ama pek fazla durmadım bu­nun üzerinde, ileriye bıraktım. Hızlı bir hareketle bir siga­ra çekiyorum cebimden ve yakmadan önce de Gelma'yı yoklamak için:
Ayaklanma zaferle sonuçlanacak olursa, diyorum.
Bize karşı çıkmaları biraz güçleşir.
Çünkü o taktirde gezegenin hâkimleri durumuna
geliyoruz. Şeflerimizle tam bir eşitlik içinde pazarlığa otu­
rurken hayal edebiliyor musun bizi?
Korkuyor musun yoksa bundan?
Hayır !
Yüzü sertleşti birden. Sigaramı yakıp derin bir nefes çekiyorum. Rahatım artık. Bir an susuyoruz; çünkü anla­mış bulunuyoruz biribirimizi. Ve Gelma, değişmiş bir ses­le mırıldanıyor:
- Bu düşünce, Riyella, kabilelerin ayaklanmaya hazır
olduğunu bize bildirdiği andan beri kafamda. Sana sözünü
etmedim hiç, çünkü ters bir tepki göstermenden ürküyor-
dum.
- Ben de aynı şekilde senden korkuyordum. Doğru
söyleten uyuşturucular açtı benim gözümü. Servis'te sen­
den daha eskiyim; ve kendi niyetlerimi son saniyeye kadar
kendi kendimden bile gizleyebiliyorum.
Gülümseyerek gidip, bana yataklık eden ot demetinin üzerine oturuyorum:
Bir güvenlik servisi ajanının hayatı, değerlendiril­
mesi gereken bir dizi fırsattan ibarettir. Hep başkaları uğ­
runa değerlendirilip faydalanılması gereken fırsatlar.
Kendi adına değerlendirmen gereken büyük fırsat­
la karşılaşıncaya kadar, değil mi?
Öyle tabii, ve o büyük fırsatla karşılaşınca da tered-
düt etmek zordur artık. O büyük fırsatı kendi adına kul­lanmak, ihanet etmek sayılmaz.
Rafı, servise geri vermek şartıyla.
Evet. Çünkü vermeyebiliriz de, öyle değil mi? Ko­
nuyu ta o noktaya kadar hesaba kattın demek?
Gerçekçi olalım. Pazarlığa oturduğumuz sırada Raf
elimizde bulunduğu taktirde, kuvvetli durumdayız demek­
tir. Rafı iade etmekle ancak kendi pozisyonumuzu zayıf­
latmış oluruz.
Çok doğru. Başımı kaldırıyorum, çünkü Hanik geliyor öteki mağaradan. Ardında savaşçılar var. Geçerken selam­lıyorlar bizi. Sonra Hanik girişteki kaya parçasını kaydırı­yor ve adamlarını yolluyor birer birer. Soruyorum:
Kabilelere mi gidecekler?
Riyella adına, bütün kabile başkanlarını toplantıya
çağırıyorum.
Ne zamana?
Mümkün olduğu kadar çabuk. Örneğin yarın öğleden
sonra.
Nerede yapılacak toplantı?
Eski Araman tapınağının kalıntıları içinde. Ormanın
en sık yerindedir bu tapınak kalıntıları. Ve sadece tapan­
lar bilir yolunu. Çünkü yol bataklıklar, insanı çeken kum­
lar, büyük labirentler ve gezici sislerle korunmaktadır.
Gezici sisler mi dedin?
Evet. Yolcularla birlikte gezer bu sisler. İnsan, yer­
deki işaret noktalarından habersizse, kendi ekseni üzerinde
döner de döner artık.
Büyük labirent?
Yolun sırrından habersiz kişileri hep aynı hareket
noktalarına sevkeden geçitlerdir?
Sen biliyorsun tabii yolun sırrını?
Tabii biliyorum. İnsanlar tarafından yapılmıştır bu
labirent. Yüzyıllar önce Araman'da yaşamış olan insanlar

tarafından. Gezici sisler de öyle. Onlar da insanlar tarafın­dan icat edilmiştir.
Şaşkınlığım karşısında gülümseyerek ekliyor:
- Akşam karanlığı basar basmaz yola çıkarız. O zama­na kadar iyice dinlenmenizi tavsiye ederim.
Ve yandaki mağaraya geçiyor. Saygısından kuşkusuz. Ne tasarlıyor acaba bizim hakkımızda? Bizden faydalanmayı mı düşünüyor sadece? Yoksa sözüne sadık kalır mı?
Ancak daha sonra... Artık hiçbir seçme hakkımız kal­madığı zaman verebileceğiz bu sorunun cevabını.
* * *
Ot yatağın üzerine, yanıma uzandı Gelma. Biribirimize karşı maskeleri atmış bulunduğumuz şu andan itibaren, Massart'la aramızda geçenleri olduğu gibi anlatabilirim kendisine.
Hiçbir yorumda bulunmaksızın dikkatle dinliyor beni. Sonra da kendi başından geçenleri anlatıyor: Ben yakalan­dığımı haber verir vermez. Riyella ile beraber küçük ko­ruyu terkedip bir ilk mağaraya sığınmışlar.
Ve günün büyük bir kısmını, Toralılar'ın araştırmaları­nı gözetleyerek bu mağarada gçeirmişler. Riyella, savaşçı­larını karşılamak amacıyla çıkmış sadece mağaradan.
Savaşçılar gelir gelmez de, bütün tepelere gözcüler yer­leştirmiş. Massart'la ilk keşfe çıkışımız sırasında, defalar­ca bu gözcülerden birinin yanına düşmüşüm; ama savaş­çılar, Riyella olmadan hareket etme sorumluluğunu yük­lenmek istememişler.
ikindi üzeri Toralılar'ın dört tepe vadisini özenle işaret­lediklerini ve devriye noktaları koyduklarını gördükten sonra, bugün o vadiye getirileceğimi anlamış ve beni kur­tarmayı planlamışlar.
Ne yazık ki beni kurtarma fırsatı zamanından önce, ya­ni savaşçılar oradaki bütün Toralılar'ı zararsız hale getire-
meden çıkmış. Bunun için Massart'la Tarr'dan hemen sonra beni de paralizatörle dondurmak zorunda kalmışlar.
Gerisini zaten biliyorum. Karşılıklı olarak biribirimize anlattıklarımızın yoruma gelen yanı yok. Gelma susunca, bir sigara yakıyor ve kafamda dört dönen bütün düşünce­leri belli bir düzene sokmaya girişiyorum.
Konunun bir yanı var ki, göz önüne almaya ikimiz de cesaret edemedik. Servisle bağları kopardığımız andan iti­baren, Dünya'ya gidiş, tıpkı Massart'a olduğu gibi bize de yasaklanacaktır.
Ailen var mıydı orada?
Hayır, diyor Gelma.
Senden ötürü acı çekecek herhangi bir kimse?
Hayır.
Bir sevgili bile?
O bile yok. Duyguları daha baştan boğup susturmak
gerekiyor bizim meslekte. Benim de gönül maceralarım ol­
du tabii. Hepsi sonuçsuz kaldı. Ya sen?

Ben de aşağı yukarı aynı durumdayım.
Küçük bir gülüşle elimi yakalayıp okşuyor:
Biribirimizi anlamak için yaratılmışız biz.
Gerçekten öyle. Ve bu arada uyumak gerekiyor. Uyuyup
dinlenmek... Bu akşam uzun bir yolculuk yapacağız her­halde. Kafamı boşaltmaya çalışarak gözlerimi yumuyorum.
* * *
Omuzumu dürtüyor birisi Dövüşmeye hazır, fırlayıp doğruluyorum hemen. Hanik bu. Fısıldıyor:
- Vakit geldi:
Sadece bir reçine meşalesi aydınlatıyor mağarayı. Du­man ve is yok. Ama yine de Gelma'nın tükenmez pilli elektrik feneri daha pratik bundan.
Hanik kayayı kaydırıp gizli geçidi açmış bile. Gelma da

uyandı. Birkaç saniye içinde silâh ve başlıklarımızı kuşa­nıp hazır duruma geliyoruz.
Gelma tüfeğini bana aktarıp geçide dalıyor. îyi biliyor zaten bu geçidi. Onun ardından ben giriyorum, ve beni de Aramalı izliyor. Mağaranın kapısını dikkatle kapıyor Hanik.
Hızla iniyoruz geçidi, yuvarlanır gibi. Çok geçmeden, gölün kıyısına açılan son bir mağaraya varıyoruz.
Dışarıda koyu karanlık bir gece uzanıyor. Çıkarken ufak bir kararsızlığa kapılıp soruyorum:
Bu karanlıkta nasıl bulacaksınız doğru yönü?
Gülümsüyor Hanik:
Meşale yakacağız.
Bizi hemen görüp yakalasınlar diye mi?

Buna niyetlendikleri takdirde, onlar da meşale yak­
mak zorunda.
Peki ya Silüsler?
Bu karanlıkta yere konamazlar, uzaktan ateş açabi­
lirler ancak. Ama sizi öldürmek korkusuyla buna da cesa­
ret edemezler. Onların gözünde siz, şimdi en büyük hazi­
neden bile değerlisiniz.
Gerçi onun kadar emin değilim ama bundan, düşünün­ce hak veriyorum. Gelma'nın elektrik fenerini alıp, yak­madan boynuna asıyor. Buna karşılık her ikimizin de eli­ne birer reçine meşalesi tutuşturuyor:
Böylece Toralılar bizi hareket halinde bir savaşçı
topluluğu zanneder.
Dileyelim.
Gölün güney ucuna doğru, kıyı boyunca yürümeye başlı­yoruz. Güç bir yürüyüş bu. Hemen burnumuzun dibinde varlığını sezdiğimiz vahşi hayvanlardan ötürü, korkulu bir yürüyüş aynı zamanda.
Gelma'yı ortamıza aldık. Yani ben en arkadan yürüyo­rum; ve her an, bilinmedik bir canavar sessizce üzerime atılmaya hazırlanıyormuşcasına bir duygu var içimde.
Hanik garanti veriyor bana: Tek tehlikeli hayvan, gel­diği uzaktan derhal anlaşılan dev gövdeli canavarlarmış. Ötekiler, yaklaşamayacak kadar korkarmış meşale ateşin­den. Adamın kesin tavrından güven duymam gerekir ama aslında, hayal gücümün uydurduğu tehlikelere karşı elim­den bir şey gelmiyor.
Gölü geride bırakıp savana dalıyoruz işte. İnsana sinsi ve tehdit edici bir şekilde sürtünen otlarla sarmaşıklardan ötürü, daha da sinir bozucu bir yürüyüş bu..
En önde hiç ışıksız yürüyen Hanik nasıl buluyor peki yolunu? Ancak arada bir ve çok kısa bir an yakıyor boy­nundaki feneri.
* * *
Geniş adımlarıyla yaylanarak ilerliyor Hanik. Ve şafak neredeyse sökecek olmalı, çünkü gece eskisi kadar koyu karanlık değil. Hiç yorulmaz gibi bir hali var adamın. Gelma ve ben, iki defa durup dinlenmek zorunda kaldık. Hattâ bir konakta, bizim yuttuğumuz kuvvet verici hap­lardan Hanik'e de vermek istedim; gülümseyerek:
İhtiyacım yok dedi.
Hiç yorulmaz mısınız peki siz?
Yorulurum ama, hedefe ulaşınca yorulurum.
Gençliğimde, And dağlarındaki İnka habercilerinin akıl
almaz mesafeleri hiç yorulmadan koşup ancak hedefe ulaş­tıktan sonra bitkin düştüklerini anlatmışlardı bana.
Bu korkunç yorucu orman yürüyüşüne ben de sonunda alıştım. Ama Gelma için durum başka. Birkaç kere çekim-dışı kemerine ve iticilerine başvurdu çünkü. Ama bunu da uzun süre sürdüremedi, çünkü ilerleyişini bizim yürüyüşü­müz üzerine ayarlaması şarttı.
Ve iki defa da tetraton canavarlarla karşılaştık yolda. Ama Hanik'in söylemiş olduğu gibi, daha uzaktayken an­ladık geldiklerini; ve tehlikeli hal almadan devirdik.

Yırtıcı ve dev yapılı hayvanlar bunlar. File benziyorlar. Daha doğrusu, mamuta. Üçgen biçiminde uzun bir kafala­rı var, boyunları oynak. Zırhları kalın, ayakları kısa ama, son derece tez.
Dumdum kurşunlarım olmasa, halimiz haraptı. Nitekim Araman savaşçıları asla öldüremiyor bu hayvanları. Anî yön değiştirmelerle hızlarını kesip yoldan çıkararak elle­rinden kurtulabiliyorlar ancak. Hayvanın arka tarafına düştükleri vakit sorun kalmıyor; çünkü tetratonda geri dönme kabiliyeti yok.
Şu anda bataklıklar arasında yürüyoruz ve dönen kum­lara ulaşmak üzereyiz. Gezici sisler sardı çevremizi. Top­raktan birdenbire ve durup dururken fışkırdılar sanki.
Vücuda adetâ yapışan cinsinden, rutubetsiz sis perdele­ri bunlar. Uzunlukları hakkında bir fikir edinmek imkân­sız. Adam başına bir sis demeti düşüyor gibi bir şey. Sizi birden sarıp çevrenizi seçmenize engel olan bir sis demeti.
Bastığınız yeri görebiliyorsunuz sadece. Hanik'in söz et­tiği işaretlerden de şimdilik eser yok. Sadece bir ip verdi elimize, ardına takıldık sürükleniyoruz.
Körler gibi tıpkı. Gelma birkaç kere tökezledi, bir kere­sinde ben de düşer gibi oldum. Hanik durmadan seslene­rek cesaret veriyor bize; ve yol bir türlü bitmek bilmiyor.
* * *
Birdenbire bitti. Kendiliğinden kayboldu sis. geriye baktığımızda hiçbir şey göremedik. Böyle bir sis hiç olma­mıştı sanki.
Nasıl? diye soruyor Hanik.
Korkunç.
Sadece inananlar geçebilir buradan. Başkaları ya
bataklıklarda telef olur gider, ya da dönen kumların ara­
sında.
Ama bir Silüs'le geçilebilir pekâlâ?

- Yönlenmek için çok yüksekten uçmak şartıyla. Ama o zaman da bambaşka savunma yolları vardır. Söyledim si­ze. Doğal bir sis değildir bu; şehirlerini korumak için ata­larımız tarafından icat edilmiş bir sistir.
Önümüzde labirent var şimdi. Ancak arka arkaya yürü­yebildiğimiz daracık bir koridor bu. Yer yer açık, yer yer de tünel biçiminde bir koridor.. Ve aşağı yukarı her yüz metrede bir dörtyol ağzı var.
Üçüncü dört yol ağzında, hepsinin de birbirinin aynı ol­duğunu ve her seferinde bize altı imkân sunulduğunu an­ladım. Hanik en ufak bir tereddüt göstermiyor. Nasıl bu­luyor acaba doğru yolu? İçgüdüsüyle mi?
Veya bir rakam sayesinde. Tek bir cümle ya da bir ra­kam dizisi olmalı.
Başlarımızın üzerinde güneş beliriyor birden. Aşağı yu­karı bir saatten beri bu koridorda dönüp duruyorduk ve bu, biraz daha sürse, Hanik'in aldanmış olduğuna karar verecektim.
Ama hayır! Kayalık bir boğaza doğruluyor işte. Ardın­dan yürüyoruz; ve çok geçmeden de, yıkıntılarla dolu bir vadiye hâkim bir sahanlıkta buluyoruz kendimizi.
- Bu gördükleriniz sadece bir tapmağın kalıntısı de­
ğildir, diyor Hanik. Geçmiş yüzyıllarda binlerce nüfusu
barındırmış koca bir şehrin kalıntıları bunlar.
Müthiş bir şey gerçekten. Hiçbir canlı iz bırakmadan gö­çüp gitmiş eski uygarlıkların kalıntıları bana daima heye­can vermiştir, ve bir an susar kalırım bunların karşısında.
Gelma mırıldanıyor:
- Çok güzel.
İnanılmaz demek gerek aslında. Ama bize doğru tırma­nanlar var, ve Hanik inmemizi işaret ediyor:
- Bekliyorlar bizi.
Beş savaşçı. İkisi Solyolu.. Hanik'in önüne gelir gelmez

eğiliyorlar; ve komutanları olduğu anlaşılan adam, hızlı hızlı konuşmaya başlıyor..
Toralılar, ellerindeki rehinelerden bir kısmını serbest bı­rakmak suretiyle onlarla temas kurmuş ve bir pazarlık tek­lif etmişler:
Gelma ile benim kendilerine geri verilmem şartıyla, Ri-yellayı teslim etmeye hazırlar. Olmazsa öldürecekler Ri-yella'yı.
Dokuzuncu Bölüm
İÇGÜDÜSÜYLE bana sokuluyor Gelma. Yerlilerin tep­kisi ne olacak? Hanik bize dönüyor: Yüzü perişan, ama ifadesinde korkutucu bir yan yok. Bu acılı çehre verdiri­yor bana kararı:
Haberciyi gönder, diye başlıyorum. Beni hemen tes­
lime hazır olduğunuzu söyle Toralılara. Ama yanımdaki
kadının senin elinde olmadığını bildir.
Guy! diye haykırıyor Gelma.
Bırak. Beni öldürmek değil ki niyetleri.
Raf bulununcaya kadar.
Evet ama hiçbir iyi niyet göstermeyeceğim bulmak
için. Tam tersine, geciktirmek için seferber edeceğim ira­
demi. Riyella ile senin bütün kabileleri toplamanıza yete­
cek kadar uzatırım herhalde.
Hanik karışmıyor konuşmaya, endişeli bakışlarla dinli­yor. Gelma kararsız. Devam ediyorum:
- Bir kabileler ayaklanmasının başına geçmek için tek
şansımız bu. Riyella'yı terkettiğimiz taktirde, bizi hiçbir
zaman bağışlamayacaklardır.
İçini çekiyor Gelma, kabulleniyor:
- Şef sensin, diyor. Ne yaptığını biliyorsundur herhal­
de.
Hanik'e dönüyorum yeniden:
- İyice anladın değil mi: Beni teslime hazırsın, ama
Gelma kaçmış bulunuyor elinden. Bu nokta çok önemlidir,
dikkat et: Toralılar'la pazarlığa oturan ben değilim, sen­
sin.
Gelma atılıyor:
Doğru söyleten uyuşturucuları ne yapıyorsun? Daha
ilk gün öğreneceklerdir durumu.
Şüphesiz, ama ben sorumlu tutulamam ki.

Hanik talimat veriyor habercisine. Gülümseyerek kolu­mu boynuna doluyorum Gelma'nın ve şehir tarafına sü­rüklüyor um onu.
- Kampta belirli bir özgürlüğüm olacaktır. Sonuca
ulaşmamı istiyorlarsa, başka türlü yapamaz Toralılar.
-. İşkence ederek şartlanmanı parçalama yoluna gide­bileceklerini de düşündün mü hiç?
Yüzde bir şanstır o.
Ama kendilerine yardım etmeye niyetli olmadığını
sezer sezmez o şansı denemeye kalkamazlar mı?
- Uzun süre tutsak kalmaya niyetli değilim.
Gülerek ekliyorum:
Hanik senin kaçtığını söyleyeceğine göre, yerlilerin
içinde Dünyalı bir kadın görülmemesi gerekir. Yani senin
de artık yerli kadınlar gibi giyinmen gerekiyor.
Yani yarı çıplak?
-' Başka çare yok. Teninin rengini de hafifçe kararta­caksın.
Servise girmeden önce geçtiği özel bir antrenmanla bü­tün bunlara hazırlanmıştı aslında ama, yine de kızarıyor.
Pek de öyle korkunç bir şey değil, diyorum. Çabuk
alışırsın.
Sanırım.
Bir ağaç demetinin arkasındayız, Hanik ve adamlarının bizi görmesi imkânsız. Eğiliyorum, dudaklarını uzatıyor.
Bizimki gibi bir sefer sırasında bu da kaçınılmaz bir şey­dir elbette. Tehlikenin sürekli oluşu, karşılıklı duyguları er geç kızıştırıyor.
Her dönüşte servis, ajanlarını bir arınma tedavisinden geçirerek, bu türlü bozuklukları düzene koyar yeniden; ve tedavi fayda etmediği taktirde, ajanlara yol verir.
* * *
Zamanla, yavaş yavaş yıkılmamış bu şehir. Bir anda yıkmışlar. Hemen her köşede bir atom patlamasının izleri
var.
Otomatik bir refleksle, göstergecini çalıştırıyor Gelma:
Işınım normal., diyor.
Demek ki binlerce yıl önce bombalanıp yıkıldı bu
şehir.
Yaklaştıkça alışılmadık yanları çıkıyor meydana şehrin. Atom bombası olsa altüst olurdu şehir diye mırıldandı Gelma. Bütün bu bina kalıntıları toz haline gelirdi.
- Bu şehri kurmuş olan halk belki de çok ileri inşaat
sırlarına sahipti; onun için böyle kalmış da olabilir. Bu sır­
lar onlarla birlikte gömülüp gitmiştir belki de...
Bu halk, belli ki, üstün bir uygarlığa sahipmiş. Cadde­leri beş kısma ayrılıyor. Bazı mimarî özelliklere bakılırsa, ana yolun yanında ikişer yürür kaldırımla ikişer normal kaldırım var.
Temellerden, yapıların çok yüksek olduğunu anlamak mümkün: Yirmi otuz katlı. Gökdelenler. Ve her şey, muh­teşem bir dekor içinde düşünülüp gerçekleştirilmiş.
- Radyasyon yokluğu bizi yanıltabilir, diyorum. Örne­
ğin bizlerin radyasyonları emmek için özel bir tertibatımız
bulunuyor? Belki bu şehirde yaşayanların da böyle bir ter­
tibatı vardı?
Hanik geliyor yanımıza:
Hayran kaldınız değil mi? diyor.
Dünya'da, bugün bile, buna benzer bir şehir yoktur
sanırım. Burası, büyük bir uzay imparatorluğunun başken­
ti olmalı.
Bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz.
Peki hiçbir yazıta, rastlamadınız mı taşların üze­
rinde?
Rastlamaz olur muyuz! Ama okuyamadık.
Uzmanlar da mı okuyamadı?
Siz Dünyalılar bizi ilk keşfettiğiniz sıralarda, sayısız

arkeoloji heyetleri gelip yerleşti buraya. Zaten şehrin bu hale gelmesini o heyetlere borçluyuz: Kocaman kum dağ­larının altından çekip çıkardılar ortaya bu şehri. Yeniden yarattılar bir çeşit; ama sırrını onlar da çözemedi.
Ben aynı düşüncede değilim. Bu büyük sır, Dünyadaki arkeoloji arşivlerinden birinde saklı bulunmaktadır herhal­de; ve Araman, Dünya bakımından gerçek bir stratejik önem kazandığı anda açıklanacaktır.
__ Çok eskiye aittir bu kalıntılar, diyor Hanik.
Kabile başkanlarının bütün toplantıları bu harabeler
arasında mı yapılır?
Evet. Kabileler için burası bir hac yeri haline gel­
miştir; ve bizi ilgilendiren bütün önemli kararlar, bu şeh­
rin tapınağında alınır.
Yani böylece, kendinizi bir çeşit, uzak atalarınızın
himayesi altında görmek istiyorsunuz?
Evet.
Fizik yapılarını biliyor musunuz? Size benziyorlar
mıydı acaba?
Şaşırıyor. Bu uzak ataların kendilerinden farklı olabile­ceği aklından bile geçmemiş, belli. Bütün insanlardaki, tanrılarını kendilerine benzetme saplantısı bu...
Sözün kısası, koskoca bir uygarlık vahşice yıkılıp süpü­rülmüş. Onunla birlikte, gezegenin büyük bir kısmı da tuzbuz olmuş. Bu kadar iyi muhafaza edilmiş olması her­halde bundan ileri geliyor Aynı anda yıkılmış ve gömülmüş olsa gerek bu şehir.
Onlara göre orman savaşçıları ve Tora halkı birer mu­tan (kökten değişikliğe uğramış insan) durumunda olma­lı. Dünyalılar'a benzediklerine göre de, binlerce ışık yılı ötesinde bizler de herhalde aynı biyolojik süreçten geçmi-şizdir.
Bütün galaksileri kapsayan bir uzay imparatorluğu muy­du bu yoksa? Neden olmasın? Bütün galaksilere hükmeden ve bir devler ırkı tarafından yönetilen bir imparatorluk.
Uygarlığın zirvesine ulaştığı an kendi kendini çökerten, Araman'da bu şehri ve Dünyada da kimbilir belki Sodom ile Gomorra'yı yerle bir ederek evrenden silinen bir ırkın imparatorluğu.
Eğer böyleyse, Aramanlılar'la biz Dünyalılar aynı soy­dan iniyoruz ve aynı felâketin çocuklarıyız demektir.
* * *
Kısmen restore edilmiş bir eve götürdü bizi Hanik. Tek katlı. Abideyi andıran bir kapıdan giriliyor eve. Önce ge­niş bir iç avlu var; sekiz özel giriş kapısı açılıyor bu avlu­ya.
Bu küçük kapılar da birincisinden daha ufak birtakım avlulara açılıyor. Her avluda bir havuz var. Havuzların ke­narı, üzerine örtülü bir galeriyle çevrili ve işte bu galerile­re açılıyor bütün odalar.
Bize ayrılan odada, Solyo'da ilk geceyi geçirdiğimiz ev-dekine benzer hasırlar bulduk.
Gece boyunca ormanda yürümüş olduğumuz için tüken­miş bir haldeydik, ve derhal uyuduk. Önce ben uyandım, ama kımıldamıyorum.
Riyella'yı kurtarmak için Hanik tarafından Toralılar'a teslim edilme kararını düşünmeden almıştım. İçgüdümle davranmıştım bir çeşit, ama pişman değilim.
Kabilelerin asla unutmayacağı politik bir jestti bu aslın­da. Belki biraz utanmazca düşünüyorum ama serviste ah­lâk ve namus kurallarına daima saygılı olmayı öğretmedi­ler bize.
Ve her şey bir yana, ben şu anda dış görevde bulunan bir ajanım. Yasalarda saygıyla yükümlü gelişigüzel bir yurttaş değil. Bir tek şey var gözümde: Sonuca ulaşmak. İyisi kadar kötüsü de dahil, bütün yollara başvurarak so­nuca ulaşmak.
Dünyada geçerli ahlâk kuralları, biz güvenlik ajanları-

nın uygarlığımızın yayılması bakamından zorunlu olduğu­muzu çoktan kabul etmiş bulunuyor.
Diğer yurttaşlarla aynı yasalara tâbi olsak, hiçbir yarar sağlayamaz hale düşerdik. İşte bunun içindir ki, bütün ya­saların üzerinde bir statü tanıdılar bize; ve bu durumun yaratabileceği bütün sonuçları da önceden kabul etmek zo­runda kaldılar.
Son derece kademeli bir toplum piramidinin tam tepe­sinde yer almış bulunuyoruz biz. Uygarlığımızın, yasaların herkes için eşit olduğuna inanılır görünen bir çağda doğ­duğunu düşünürüm de bazen, gülesim gelir.
Yüzyıllar boyunca bütün kurumlar, orta zekâlıları pek memnun eden bu saçma anlayış yüzünden tökezledi dur­du. O çağda henüz bir büyük sır halindeydi uzay. En ya­kın gezegenlerin yeni yeni keşfedilmeğe başlandığı çağdı o..
Ama uzayın geniş çapta fethiyle birlikte herşeyin değiş­mesi gerekti; ve nitekim, bütün gelenekler altüst oldu. Görev kavramı, kaçınılmaz bir şekilde, hak kavramının ye­rini aldı. Ve bazı görevlilere bazı haklar tanındı.
Toplumun uyumlu bir denge içinde yaşayabilmesi için, görevlerle hakların herkes için eşit olmaması gerektiği çık­tı ortaya. İstenilen her şeyi dağıtmak yerine, hakkedilen her şeyi vermek prensibini benimsedi insanlık.
Çünkü islenen herşeyi dağıtmanın kendilerini ancak if­lâsa sürükleyeceğini anlamışlardı.
Hasır yatağında şöyle bir geriniyor Gelma, sonra esneye­rek doğruluyor ve soruyor:
Geç oldu galiba?
Öğleden sonra üç suları...
Acıktım ben...
Besleyici haplardan alalım.
Her zamanki gibi yavan bir yemek. Bir saniye bile sür-

müyor işte; ama her türlü açlık duygusunu gideri veriyor. Soruyor Gelma:
Hanik'in Toralılar'a yolladığı haberci döndü mü?
Sanmam. Yoksa derhal haber verirlerdi bize.
Kollarımı açıyorum. Geliyor. Sarılıyoruz. Bundan böyle,
insanlığın bütün çağlarındaki bütün çiftler gibiyiz.
Senin düşman elinde olduğunu bilmek korkunç bir
acı verecek bana.
Bu, ilk değil ki...
O zaman başkaydı.
Gözlerinde yaşlar beliriyor. Ajanları arasında herhangi bir duygusal ilintinin görevden sonra da devam etmesine, işte bunun için göz yummuyor servis. Görev sırasında el­lerinden bir şey gelmiyor şeflerin; ama dönüşte, en kesin şekilde önlem alıyorlar.
Daha önce de üç kere seviştim ben. Kiminle seviştiğimi bile hatırlamıyorum şimdi. Günün birinde belki Gelma'yı da hatırlamayacağımı düşünüyorum birdenbire ve içim burkuluyor.
İğrenç bir şey bu. İnsanlıkdışı bir şey.
Öteki üç sevgilimle de aynı duyguya kapılmış mıydım acaba? Birden, bugüne kadar yaşadığım hayata karşı müt­hiş bir iğrenme kaplıyor içimi.
Ne düşünüyorsun?
ikimizi. Dünyaya dönmüş düşünüyorum ikimizi.
Sevişmeye hakkımız olmayacak.
Birbirimizle ilgili en ufak hatıralarımızı bile silip
kaldıracaklar kafamızdan. Hiç başından geçmiş miydi da­
ha önce?
Bir kere.
Belki de benimleydi...
Kimbilir?.. Kalkıyor Gelma; tenini tunçlaştıracak boya­ları hazırladıktan sonra soyunmaya başlıyor.
Utanıp sıkılmıyor artık benim karşımda. Ona yardım ediyorum. Riyella'nın rengine çabucak bürünüyor teni.
Kısa bir beyaz şort giyiyor sonra ve beline deri bir kemer geçiriyor.
İki kılıf asılı kemerde. Birine paralizatörünü sokuyor, ikincisine de benim fülgüranımı.
- Artık fülgürana ihtiyacım yok, diyorum uzatırken
silâhı.
Birkaç adım gerileyip Gelma'yı hayranlıkla seyrediyo­rum:
- Harika bir yerli kızı olduğunu biliyor musun! Ger­
çek bir yerli olsan bile, rengine rağmen sana vurulurdum
sanırım.
Gerçekten de, Dünyalı gözüyle, dik göğüsleri ve ahenkli kalçalarıyla Riyella'dan çok daha güzeldi.
Saçlarını at kuyruğu şeklinde bağlayıp gülümsüyor:
- Hâlâ hoşuna gittiğim için memnunum.
Bakışları kararır gibi oluyor birden:
- Dünyaya hiç dönmeksizin burada yaşamaya razı olur
muydun gerçekten?
- Hiç şüphesiz.
Pişmanlık da duymaz miydin peki hiç?
Ya sen?
Hayır!
Farkına varmadan iyice dolmuş bulunuyorduk her­
halde ikimiz de. Bizim gibi insanların gözünde Dünya ne
ifade eder ki artık?. Bize bizden başka vatan da yoktur.
Kendi kendimizin vatanıyız biz.
Bizi bu göreve yollamadan önce, bütün testlerden
geçirdi servis. Nasıl oldu da farkına varmadılar peki bu
halimizin?
Bu da bir sır! Ama düşünmek bile istemiyorum şimdi.
Odamızdan çıkıyoruz işte; ve galerilerin altından geçe­rek büyük avluya ulaşıyoruz. Bir alay savaşçı grubu var; ve Gelma hiçbir şey olmamış gibi yürümeden önce hafif bir kararsızlık geçiriyor.

Hemen Solyolu bir adam koşuyor bize doğru. Soruyo­rum:
Hanik nerede?
Başkanlar toplantısında.
Bizi de götür.
Eğiliyor önümüzde. Binadan çıkıp eski şehrin merkezi­ne doğru ilerliyoruz. Tapınağın kalıntıları orada çünkü...
Tapınak diyoruz ama, belki de aslında başka bir şeydi o yapı. Bir sirkti örneğin...
Dünyada olsak, bir sirk gibi görürdük bu tapınağı. Anfiteatrı ve sıralarıyla bir sirki andırıyor.
İlk sırada duruyor kılavuzumuz. Bütün kabile başkan­ları aşağıda, daire şeklinde oturmuş tartışıyorlar. Araların­da üç de kadın var ama üçü de Riyella'dan çok daha yaşlı.
Konuşulanları işitmek veya yüz hareketlerini görmek için çok uzaktayız; ve kılavuz, olduğumuz yerde kalmamı­zı işaret ediyor.
Yabancıları kabul etmemeleri normal. Hanik hemen farkediyor bizi, ve kollarını sallıyor. Ötekiler derhal susu­yorlar. Ve Hanik aralarından ayrılıp bize doğru geliyor.
Anfiteatrın önünde kalan yuvarlak boşlukta, bir heyke­lin kaidesini andıran büyük bir taş blok yükseliyor.
Alabildiğine ciddî bir ifadeyle konuşuyor Hanik:
Haberci döndü. Teklifimizi kabul ediyor Toralılar.
Seni teslim ettiğimiz taktirde, Riyella'yı verecekler.
Ya Gelma?
Haberci onun kaçtığını bildirdi Toralılar'a.
Mükemmel. Değiştirme sırasında aldanmamaya, tu­
zağa düşmemeye çalışalım.
Gülümsüyor:
Urbiya tepesinde yapacağız değiştirmeyi. Tepeye iki
ayrı geçitten varılır. Herbiriniz bir yandan, geçitlere girdi­
ğiniz andan itibaren hiçbir ihanet söz konusu olamaz.
Güzel.
Senin isteğine uyarak, Başkanlar Konseyi savaşçıları-

mum başına Dünyalı Gelma'yı tayin etti. Gelma şu andan itibaren bütün kabileler üzerinde tam yetkiye sahiptir.
Elinden tutuyor Gelma'yı aşağıya indiriyor. Arkaların­dan yürüyorum. Bu kadar erkeğin karşısında yarı çıplak durmaktan müthiş sıkılıyor Gelma, belli.
Hanik, büyük taş bloku gösteriyor ona, çıkmasını işaret ediyor. Birkaç basamak var zaten. Tek başına çıkıyor Gel­ma; ve doruğa gelip de durduğu anda, bütün kabile baş­kanları mızraklarını kaldırıp savaş çığlıkları atıyorlar.
Onuncu Bölüm
KENDİLİĞİMDEN teslim olmak yerine Toralılar'a zor­la teslim edilmeyi istediğim için kollarımı arkama bağlat­tım. Urbiya tepesinin doruğuna açılan geçidin ağzında bekliyorum.
Son derece isabetli seçilmiş bir yer. Her iki taraftan da hiçbir ihanet söz konusu olamaz: Çünkü tarafların herbiri, ötekine ait geçidin yarısını kontrol ediyor.
Bizi sevkedecek olanlar gibi birleşme noktasında teslim alacak olanlar da, geri hatlarıyla sürekli olarak irtibat ha­linde kalacaklar.
Beni götüren savaşçı, önümden yürüyor. Son saniyede yana kayıp bana yol verecek. Tepenin öbür tarafında da her şey yolunda olmalı. Beni teslim alacak olan Toralı sa­vaşçıyı görüyorum.
Bataklık baykuşlarınınkini andırır bir çığlık atıyor kıla­vuzum. Buna bir çığlık cevap veriyor. Kayalık duvara ya­pışarak bana yol veriyor.
Öteki geçitte de aynı olay geçiyor herhalde. Önüne ge­çip yürümemi işaret ediyor Toralı. Otuz adım sayıyorum; ve kayalar arasında ufak bir düzlüğe ulaşıyoruz. Orada beş kişilik bir gezinti Silüs'ü bekliyor bizi.
Uçağın giriş deliği önünde Toralı bir subay ayakta duru­yor. Memnun, gülümsüyor beni görür görmez; binmemi işaret ediyor, biniyorum. Yanıma oturuyor.
Silüs havalanıyor hemen; ve Toralı subay, adamların­dan birine dönüp kollarımı çözmesini emrediyor, iyi işa­ret! Demek yumuşak davranmaya karar verdiler bana. Bi­leklerimi ovuşturuyorum. Subay kendini tanıtıyor.

- Komutan Helmar. Göl kıyısındaki kampa dönüyoruz,
araştırmalarınıza derhal yeniden başlayacaksınız. Daha ön­
ceki sorgularınızın kayıtlarını birbir inceledim.
Kocaman bir gülümseyiş beliriyor yüzünde:
- Rahatlıkla anlaşabiliriz sizinle.
Benim bakımımdan işin tatsız yanı, bu kayıtlar artık hiçbir şey ifade etmiyor. Bilinçaltımda servise ihanete ha­zır olduğumu okumuştu Massart; ve bu ihanetin, Tora le­hine olacağı sonucuna varmıştı.
Büyük halâ. Gerçi yine servis umurumda değil; ama bu ormanda kendime bir krallık kurmak imkânını keşfetti­ğim için böyle.
Bu da Helmar'ın işine gelmez herhalde. Hele doğru söy­leten uyuşturucularla beni konuşturup da kendi teslim olu­şumu bizzat düzenlediğimi ve Gelma'nın da ayaklanmaya hazır bekleyen kabilelerin başına geçtiğini öğrenince.
Ayaklanma aktif bir şekilde başlar başlamaz, göl bölge­sindeki kampın durumu alabildiğine nazikleşecek ve To-ralılar bu kampı boşaltmak zorunda kalacaklar. Bu tak­tirde beni Tora'ya götüreceklerdir sanırım. Ve sanırım, or­talık durulunca araştırmalara yeniden başlayabilmek umu-duyle, öldürmezler beni.
Evet! Bir de tabii, kaçma ihtimali var. Ama bu da, şim­dilik büyük bir hayal.
* * *
Silüs gittikçe alçalıyor işte. Deliklerin birinden göl gö­rünüyor. Sonra da kamp. Yine aynı bölmeye mi hapsede­cekler beni acaba; ve yine Massart mı benimle yükümlü
olacak?
Massart ve Tarr. Yere konuyoruz, ve kapı açılıyor. Mas­sart yok ortada, ikinci komutan üniformasını taşıyan bir
Toralı var.
Helmar'ı selamlıyor Toralı subay. İki asker aralarına alı-
yorlar beni; ve kampta bir çeşit kale rolü oynayan büyük Silüse doğru ilerliyoruz.
İyi. Eski kabinime götürüyorlar beni. Önce Helmar giri­yor içeri, sonra ben. Benim ardımdan da, elindeki tepside bir enjektör taşıyan bir uşak. Uyuşturucu bu. Dakika bile kaybetmeden konuşturacaklar beni. Helmar gülümseyerek:
- Anlarsınız ya! diyor.
Elbette anlarım, hele itiraz etmek mümkün olmayınca.
* * *
Yoksa bu uyuşturucuya alışmaya mı başladım ben? Bi­linçsizlikten bilince geçiş dönemi, daha kısa sürüyor çün­kü eskisine oranla. Hemen hemen bir zihin sıçrayışıyle gerçeğe dönüyorum.
Ve derhal toparlayabiliyorum bütün zekâmı. Karşımda, bir koltukta Helmar oturuyor. Memnun bir ifade var yü­zünde.
Serinletici bir şurup ikram ediyor bana uşak. Soruyo­rum?
- Bitti mi?
Dışarıya bir göz atıyorum hemen: Güneşin durumuna bakılacak olursa, bu seferki sorgu oldukça uzun sürmüş. Müthiş bir susuzluk var içimde.
Massart'ınkinden farklı bir uyuşturucu kullandığı anla­şılıyor Helmar'ın.
- Tam Yetkililerimizle temas kurmuş bulunuyorum
diyor. Ve size, Tora adına, babadan oğula geçmek şartıyla
kabileler genel valiliğini teklif ediyorum.
Çıldırmış! Dört açıyorum gözlerimi: Babadan oğula geç­mek şartıyla kabileler genel valiliği demek, krallık demek­tir aslında. Hiçbir şey anlamıyorum.
Şaşırmış görünüyorsunuz Terrel.
Haksız mıyım?
Sizin dürüst davranacağınıza güvenimiz var.

Alay mı ediyor benimle yoksa? Yine de tutuyorum ken­dimi, renk vermiyorum. İnanmış görünüyorum ona, işle­rin akışından son derece memnun görünüyorum.
Ama Toralılar'la kader birliği etmeye hiç mi hiç niyetim yok. Helmar devam ediyor:
- Belki fazla açık konuştum. Henüz almadığınız ama
bilinçaltınızda hazır bekleyen ve mutlaka alacağınız bir ka­
rarı göz önünde tutuyorum ben...
Yürümeyen bir yan var bu işte mutlaka. Ama şaşkınlı­ğımı belli etmiyor ve oynuyorum:
Kabileler valisi. Basit bir unvandan ibaret bu. Ko­
layca verildiği gibi, kolayca alınabilir de...
Babadan oğula geçmek şartıyla valilik, dedim. Dün­
yalı olduğunuz için, kabileler sizi derhal kabul edecekler­
dir. Sizi kabul ettikleri andan itibaren de, onların rızasını
almadan sizi atamayız.
O zaman iş değişir. Önemli bir mevki bu.
Önemli ve özellikle de, bağımsız bir mevki.
Neye borçluyum bu şerefi?
Tora'nın sizin gibi adamlara ihtiyaç duymasına...
Açık konuşalım: Prototipi bulup size teslim ettiğim
taktirde, Dünya hükümeti Araman'a derhal bir uzay filo­
su yollayacak ve bütün sonuçları göze alarak gezeninizi
askerî işgal altına alacaktır.
Bu ihtimali hesaba kattım ben.
Çıkmasını işaret ediyor uşağa, ve başbaşa kaldığımız za­man açıklıyor:
- Rafı emniyet altına alır almaz, size gösterişli bir ka­
çış düzenleyeceğiz. Sözümona elimizden kurtulmuş olacak
ve ormana ulaşarak, yardımcınız olan kadınla buluşacak­
sınız. Rafı bulduğunuzu söylemeyeceksiniz ona; birlikte
araştırmalara devam edeceksiniz.
Gözlerinin içi gülüyor birden:
- Aradan birkaç gün geçtikten sonra da, Rafın yerini
hatırladığınızı söyleyeceksiniz yardımcınıza; ve onu, Ram-
pell'in gemisini gizlediği deliğin yakınlarında bir yere gö­türeceksiniz. Tek başınıza gireceksiniz bu deliğe. Birkaç dakika sonra da Gelma Arene, mağarasına daldığınız tepe­nin bir atom patlamasıyla yokolduğunu görecek. Sizin Rafa girmek isterken, otomatik korunma sistemini yan­lış işlettiğinizden ötürü öldüğünüzü sanacak.
Çok memnun bir hali var kendinden, zafer kazanmış bir komutan gibi bakıyor yüzüme. Bir baş işaretiyle onaylıyo­rum onu, ve devam ediyor:
Gelma Arene'e bu durumda, sizi Araman'a getirmiş
olan ve hâlâ bıraktığınız yerde emrinize hazır bekleyen
Silüs'le Dünyaya dönmekten başka çare kalmayacak böy­
lelikle.
Ve ben de ölmüş sayılacağım?
Evet. Yardımcınız ister istemez böyle rapor verecek.
Siz de, Tora filosunu oluşturacak olan Rafların inşasını
rahatça yönetebileceksiniz. Aynı zamanda, bu gemiler için
gerekli özel tayfaları da yetiştireceksiniz. Servisiniz gerçeği
öğrendiği zaman da, amiral rütbesiyle bizim filomuzun
komutanı olarak çıkacaksınız karşılarına...
Ve böylece bana hiçbir kurtuluş yolu kalmayacak. Ge­nellikle bütün hainler gibi, yurdumun en korkunç düşma­nı gibi davranmış olacağım.
Helmâr kalkıyor:
Bugün tepelerde araştırma yapamayız diyor. Geç ol­
du. Dinlenmenize bakın. Size söylediklerim üzerinde iyi­
ce düşünün lütfen. Bir büyük planın sadece ana hatlarını
açıkladım ben size. Bu konudaki düşüncelerinizi dikkatle
göz önünde tutmaya hazırım Terrel...
İtiraf edeyim ki şaşkın bir durumdayım diyorum.
Tahmin ederim. Çünkü bilinçaltınızın en gizli, en
derin çizgilerine kadar indim.
Son bir selam verip kapıya yöneliyor. Kafam darmada­ğın bir halde. Nasıl olur da böyle konuşabilir benimle? Yoksa bir tuzak mı bu?

Ve ne cins bir tuzak? Çünkü teslim olmaya bizzat benim karar verdiğimi ve Solyolu savaşçıların da, sırf kaçmak hakkını koruyayım diye beni elleri bağlı teslim ettiklerini bilmesi gerekir Helmar'ın.
Ve Gelma'nın, ilk çağında ayaklanmaya hazır bekleyen kabilelerin şefi olabilmesi için böyle davrandığımı da bil­mesi gerekir Helmar'ın. Bu durumla ilgili en ufak bir söz bile söylemedi oysa. Gelma'nın gerçekten kaçmış olduğuna
inanmış göründü.
Bütün orman kaynamaya başlayacak birkaç saate kal­madan. Yerli çeteciler adım adım kovalayacaklar Toralı-lar'ı. Her çalılıkta ayrı bir pusu kuracaklar, binbir şekliyle ölüm saçacaklar ortalığa.
Bütün bunları bildiği halde hiç endişe etmiyor. Toralı-lar'la asla işbirliği yapmayacağımı bildiği halde güveniyor bana. Akıl almaz bir şey bu!
Dalgın dalgın düşünüyorum uzun süre. Belki servis be­ni öyle bir şekilde şartlandırmış olabilir ki, bütün doğru söyleten uyuşturuculara meydan okuyabilirim! Tek açık­lama tarzı bu işte. Düşüncelerimi gizleyebilecek şekilde şartlandırılmış olmam.
Uyuşturucunun etkisi altına girer girmez, yapay bir dü­şünce çizgisini izleyen cevaplar veriyorum herhalde. Ser­vis tarafından belirlenmiş bir düşünce çizgisine uygun şe­kilde. Eğer böyleyse, Helmar'ın bana tuzak kurması söz konusu olamaz; hakkımda kökten yanılması söz konusu olabilir ancak. Öyle mi, değil mi?
Hem evet, hem de hayır! Gelma'ya ormanda bir krallık kurmayı teklif ederken içtenliğimden eminim çünkü. Ger­çi böyle bir krallık kurmakla Rafı Tora'ya teslim etmek arasında büyük bir fark var: Biri tam ihanet, öteki ise
değil.
Değil; çünkü temel düşüncem, kuracağım krallığı Dün-ya'nın sadık bir müttefiki haline getirmekti. Arada bir düşmanlık ihtimalini hesaba katıyordum ama, karara var-

madan önce en kötü ihtimali bile katmak gerekir diye dü­şünerek katıyordum.
Belki de şartlanmamım önce Massart'a sonra da Hel-ınar'a ihanete hazır olduğum sanısını veren yanı bu.
Peki ama, o zaman Servis kendi kuyusunu kendi kaz­mış demektir? Niçin olmasın? B,u ihtimal, şimdilik beni son derece rahatlatıyor; öngördüğüm planı değiştirmeye gerek yok. Yani kaçacağım.
Yalnız bu kaçışın acele olması gerekmiyor artık. Tam tersine. Toralılar'la ne kadar uzun süre beraber kalırsam, o kadar iyi: Bütün zayıf noktalarını öğrenmek fırsatını bu­lurum.
Sayılarının oldukça yüksek olduğunu belirtmişti Mas-sart. En son anda, yani kabilelerin isyanını bastırmak üze­re ne gibi önlemler aldıklarını öğrendikten sonra kaçaca­ğım.
Servis, bunu da öngörmüştür sanırım. Bölmenin deliğine yaklaşıyorum. Kamptan kaçmayacağım hayır, zamanı ge­lince...
Tepelerde araştırma yaptığım bir sırayı gözleyeceğim. Gölün öbür kıyısına hâkim olan tepedeki en son sığındı­ğım mağaraya açılan kayalık yeri kolayca bulabilirim.
Hele ikinci mağaraya ulaşıp da, şaşkınlıktan faydalana­rak gizli geçide geçecek kadar zaman bulabilirsem, tama­mıyla kurtuldum demektir. İyi hesaplamalı. Araştırma ya­pacağım yerleri seçecek olan da ben değil miyim?
Öyleyse, istediğim an o tepeye gidebilirim. Katiyen ace­le etmemeli. Meyvanın içindeki kurt gibiyim ben burada şimdi; ve eylem saati gelinceye kadar da, yapabileceğim en iyi şey, Helmar'ın öğüdüne uyup dinlenmektir.
* * *
Dün gece açık bırakmış olduğum delikten güneş giriyor içeri. Yatağımdan fırlayıp rejeneresans banyosuna geçi­yorum.
Bütün gece rüyalar gördüm. Toralılar'a karşı olan du­rumumla ilgili rüyalar... Helmar'ın, ve daha önce de Massart'ın, uyuşturucuların etkisi altına girdiğim zaman­ki şartlanma özelliklerim tarafından aldatılmış oldukları­na, gittikçe biraz daha inanıyorum.
Servis yepyeni bir teknik kullanmış olsa gerek. Uyuş­turucuları uyuşturma tekniği. Müthiş bir güven aşılıyor bu düşünce bana. Taze güç veren köpüğün derimin delikçik-lerine süzülüşünü büyük bir hazla hissediyorum. Hafif ve hoş bir gıdıklanma duyar gibi oluyor insan. Sanki masaj yaptırıyorsunuz.
Sözün kısası, Helmar'ın tekliflerini reddetmek için ne­den yok: Massart'ın olduğu gibi onun da, Tora'yla işbirli­ği yapmaya hazır olduğuma inanmasını sağlamakla, çok daha büyük bir hareket özgürlüğü kazanmış olurum.
Serbest hareket edebileceğim alanı milimi milimine bil­mem gerekiyor. Küvetten çıkıyorum; ve sıcak bir hava akıntısı bedenimi kurutuyor.
Dakika bile sürmüyor. Giyinmeye başlıyorum hemen. Gayet iyi hissediyorum kendimi. Tam formdayım. Giyin­mem bitti bile, bölmeye dönüyorum.
Ben banyodayken, bir tepsi dolusu yemek getirmişler içeri. Toralılar'm boğazlarına iyice düşkün oldukları an­laşılıyor.
Izgara et ve meyva. Bir meyvayla yetinip kapıya iler­liyorum. Bakalım açık mı, yoksa kapalı mı? Açık. Kori­dorda da nöbetçi yok üstelik.
Massart'dan daha yumuşak davranıyorlar demek! Ge­minin çıkış kapısına değil de, komuta mevkiine doğru iler­liyorum. Kapının önünde dört silâhlı asker nöbet tutuyor.
Beni görünce, kısa bir an konuşuyorlar kendi araların­da; ve içlerinden biri komutan bölmesine giriyor. İlerle­meye devam ediyorum; ve kapıya ulaştığımda, dün bizi Silüs'ten inerken karşılamış olan komutan yardımcısı su­bay beliriyor.

Kumandan Helmar sizi bekliyor diyor. Buyurun.
Sağol...
Uzun bir masanın arkasında oturuyor Helmar, küçük rütbeli iki subay var yanında. Subayların önünde Massart'ı görüyorum. Silâhsız. Üniforması kirli ve yırtık. Kaşlarımı kaldırıyorum merakla.
Helmar heyecanlı bir sesle:
- Tam zamanında geldiniz Terrel diyor. Burada olup
bitenler sizi de ilgilendirir sanırım.
Massart sıçrayıp dönüyor. Bakışıyoruz bir an. Şaşırmış görünüyor önce; sonra yüzünde bir tiksinti ifadesi beliri­yor. Tükürür gibi hitap ediyor bana:
- Geldin demek! Ben de seni hırslı sanmış, ve yanın­
da mücadele etmek için ormana kaçmıştım.
Masayı dönüp Helmar'a yaklaşıyorum. Gülümsüyor Hel­mar, ve kesin bir edayla konuşuyor:
- Bu cins hainler için bir tek ceza biliriz biz: İşkence.
Burada şimdi, çekeceği işkencenin süresini kararlaştırmak
için divanıharp olarak toplanmış bulunuyoruz.
Helmar yardımcılarına doğru eğilirken, Massart öfkey­le bakıyor bana. Çok geçmeden de Helmar'ın insafsız sesi yükseliyor:
- Üç ay.
Massart'ın ürperir gibi olduğunu görüyorum. Ama der­hal tutuyor kendini, bana dönerek:
- Bu sana ders olsun Terrel. diyor. Seyretmek zevkini
sana da tattıracaklardır herhalde. İbret vericidir.
Helmar, muhafızları çağıracak olan düğmeye basmak üzere parmağını uzatıyor. Düşünmüyorum bile. Komuta­nın üzerine atılıp sol kolumu boynuna doluyorum.
Aynı anda da gövdesini kaldırıp, belindeki fülgüranı çekiyorum. O hızla, ilk yardımcıyı ve beni içeri alan suba­yı deviriyorum. Öteki yardımcı atılmak üzereyken de, si-

lâhın namlusunu Helmar'ın şakağına dayayıp kesin bir sesle konuşuyorum:
- Kımıldadığın anda komutanının işi bitmiş demektir.
Gerçekten de, Helmar'ın kafasının bir anda tuzbuz ol­ması için tetiğe dokunmak yeterli. Nitekim, olduğu yerde çivilenmiş gibi kalıyor yardımcı; ve sapsarı kesiliyor.
Onbirinci Bölüm
HEMEN kavrıyor durumu Massart, ve hiç vakit kaybet­meden fırlayıp yardımcının üzerindeki silahı alıyor.
- Benim için bu maskaranın biçtiği cezadan daha bete­
ri olamazdı., diyor. Ama sen pis bir tehlikeye attın kendini
Terrel.
- Geri dönmek için artık çok geç değil mi?
Paralizatörünü de alıyorum Helmar'ın, ve fülgüranın
namlusu önünde kalmak şartıyla bırakıyorum.
Elimdeki silahın affetmediğini gayet iyi biliyor. Bembe­yaz rengi. Ve köpürüyor öfkeden. Toparlanır toparlanmaz gürlüyor:
Hiçbir şekilde kamptan çıkamayacaksınız. Pahalıya
mal olacak bu size!
Belki... Ama ne kadar pahalıya malolduğunu sen
göremeyeceksin herhalde!
Massart, yardımcının kemeriyle çantasını almış, büyük bir zevkle kuşanıyor.
İnsan silahsız olunca, eksik duyuyor kendini. Kamp­
tan nasıl kurtulacağımızı düşündün mü hiç?
Sen benden çok daha iyi tanıyorsun burayı. Sana gü­
vendim.
Anlıyorum.
Dalgın, gülümsüyor bir an. Düşünüyor. Sonra dudakla­rını yalayıp bir el hareketiyle açıklıyor:
Kapının arkasındaki nöbet tutanlardan sıyrılmamız
gerek her şeyden önce.
Nasıl yapacağız?
Kendisine söylediğimiz anda Helmar düğmeye basar
ve ilk ikisini içeri çağırır.
Birden dikleşiyor Toralı. Massart hemen ekliyor:

- Renk verdiğin anda, Terrel'i tetiği çekti bil. Anla­
yışlı olmanı tavsiye ederim.
Beni içeri almış olan subayın cesedini kapının arkasına çektikten sonra, duvara yaslanıyor. Ben de ilk yardımcıyı arka tarafımızda yere uzatıp, masada onun yerine geçi­yorum.
- Siz ikiniz de oturun.
Çaresizlik içinde oturuyor Toralılar. Fülgüranımı Hel-mar'a çevrik tuttuğum sürece kımıldamayacakları belli. Massart emrediyor:
- Bas düğmeye.
En kritik an bu. Çünkü kampta ikiyüzden fazla Toralı var.. Açılıyor işte kapı, ve iki Toralı giriyor içeri. Massart kapıyı kapatıp bir paralizatör fışkırtısıyla ikisini de te­mizliyor.
Buzlu sıvı, ne olduklarını anlamaya vakit bırakmadan dondurdu nöbetçileri; taş kesilmiş gibi, ayakta kalakaldı­lar.
- Öteki ikisini çağır Helmar.
Massart'ın yüzünde iri ter damlaları parlıyor. Ben de terliyorum aslında... Olağanüstü anlar yaşıyoruz. İşin için­den sıyrılabilmek için yüz kere üst üste kumar oynamamız ve hiçbirinde kaybetmememiz gerekir.
Yeniden düğmeye basıyor Helmar, ve kapı yeniden açı­lıyor. Koridoru gözlüyorum: Sadece iki nöbetçi var. Hiç­bir şeyden kuşkulanmaksızın giriyorlar içeri, ve deminki sahne bir daha tekrarlanıyor. Şu farkla ki, bu seferkileri dondurmak için kapıyı kapatmaya da gerek görmüyor Massart.
Elinin tersiyle alnındaki ter damlalarını siliyor ve yar­dımcıya çeviriyor paralizatörünü:
- Kusura bakma... diyor. Fazlalığa gerek yok.
Koridora bir göz atıp kapıyor kapıyı ve bana dönüyor:
- Karşıda pilot bölmesi var.. Normal olarak üç kişi
bulunması gerekir orada. Daha fazla olup olmadıklarını,
içeri dalmadan önce anlamak imkânsız. Örneğin on kişiler-se, halimiz harap demektir; çünkü bir güç alanının orta­sında peksimet gibi ezilip kalmamız için, içlerinden birinin savunma koluna dokunması yeter de artar...
Bazı tehlikeleri göze almadan sıyrılanlayız ki.
Tatsız bir durum, sözün kısası.
Bıyık altından gülümseyerek Helmar'ı işaret ediyor:
Üstadı önünden iter, ilkin sen girersin. Kontrol su­
bayları karşılarında Helmar'ı görünce savunma koluna ko­
lay kolay basamazlar, sanırım. Sanırım diyorum; çünkü
burada Helmar'a diş bilemeyen bir tek adam bulamazsın.
Onu öne sürüp kurtulalım derken, tam felâketin or­
tasına da düşebiliriz yani?
Hiç şaşmam. Böyle bir pisliği ortadan kaldıracak
olan subay refleksinin ağır bastığını ileri sürüp temize çı­
karabilir daima kendi ve hiç kimse de uzun boylu hesap
sormaz. Bir güç alanının ortasında ütülenip katlanmak ih­
timali, soluğunu kesmiş sanki; direnmeye çabalıyor. Yü­
rümesi için, fülgüranla belinden dürtmek zorunda kalıyo­
rum:
- Ya bu, ya o...
Massart zalimce ekliyor:
Bunda hiç kurtuluş yok; ötekindeyse bir ihtimal
var yine...
Vakit nakittir diyorum. Yürü bakalım.
Ani bir darbeyle pilot bölmesine doğru itiyorum Hel­mar'ı. Aynı zamanda da emrediyorum:
- Kapıyı açar açmaz adını söyleyeceksin, yoksa karış­
mam.
Deli gibi açıyor kapıyı, ve haykırıyor:
- Ben Helmar!
Onu bir omuz vuruşuyle içeri yuvarlayıp Massart'la bir­likte içeri dalıyorum. Beş kişiler, ama müthiş bir hızla ateş ediyoruz. Aralarından biri kontrol tablosuna fırlamak istiyor ama o anda kavrulmuş bir halde devriliyor yere...

Massart, pilot koltuğuna çöküp Silüsteki bütün kapıları bloke eden düğmeye basıyor.
Kurtuluştan uzaktayız henüz. Ne var ki bundan böyle hiç kimse kolay avlayamaz bizi. Biraz dinlenebiliriz.
Kırılıyorum gülmekten. Bunca gerginlikten sonra şöyle bir boşalmak ihtiyacını duyuyorum.
* * *
Ne oldu sana böyle birdenbire? diye soruyor Mas­
sart.
Tahmin et bakalım. Dünyalı olduğunu düşündüm
bir anda ve seni bu hergelenin eline katiyen bırakamaya­
cağımı.
Ama sanırım son derece ilginç tekliflerde bulunmuş­
tu sana?
Öyleydi evet. Babadan oğula geçmek şartıyla kabile­
ler genel valiliğini teklif etmişti.
Büyük şaşkınlık ifade eden bir ıslık çalıyor Massart, sonra Helmar'a dönüyor: Henüz doğruluyor komutan; al­nında geniş bir yara var. Biraz şiddetli itmiştim kendisini; kafası direksiyon kadranına çarpmıştı.
Kollarını bağlıyorum manyetik bağlarla arkadan, son­ra ayaklarını. Artık kımıldayamaz.. Rahatça bir sigara ya­kıyorum. Massart mırıldanıyor:
Seni sorguya çektiğim zaman, böyle bir teklifi der­
hal kabule hazır olduğunu okumuştum bilinçaltında.. Hat­
tâ prototipi bile teslime razıydın.. Sadece beni kurtarmak
için mi vazgeçtin bütün bunlardan?
Sadece değil. Bir kere ben hiçbir zaman Toralılar'la
işbirliği yapmayı aklımdan geçirmedim. Riyella'yı serbest
bırakmaları için teslim oldum yalnız ve ilk fırsatta da kaç­
maya kararlıydım. Hiç değilse başlangıçta kararım böyley­
di. Çünkü Helmar'ın teklifleri üzerine karar değiştirdim:
Mümkün olduğu kadar uzun bir süre kampta kalıp Tora ordusunun bütün zayıf noktalarını öğrenmeye niyet ettim. Hafifçe gülümseyerek devam ediyorum:
Gelma'nın bütün savaşçıları toplayabilmesini sağla­
mak için zaman kazanmam gerekiyordu zaten. Sen bilmi­
yorsun: Ben Toralılar'a teslim olmadan önce, Kabile Baş­
kanları Konseyi bütün savaşçıların komutanlığına Gelma'-
yı getirdi.
Peki ama, sen buraya geldiğin zaman Helmar tara­
fından sorguya çekilmedin mi?
Çekildim.
Doğru söyletenlerle tabii?
Evet.
- Ve yine de...
Başını sallıyor:
İmkânsız bu... Yahut da uyuşturuculara karşı bir
çeşit dokunulmazlığın var demektir. Etkilenmiyorsun...
Bugüne kadar hiç kimse bu uyuşturucuların etkisinden
kurtulamamıştı.
Etkilenmeme hali değil benimki. Uyuşturucu aldı­
ğım zaman, öyle sanıyorum ki, kişilik değiştiriyorum; ve
sorguya çekildiğim zaman da, o duruma göre önceden şart­
lanmış olan ikinci kişiliğim cevap veriyor benim yerime.
Böyle bir şeyden söz edildiğini işitmedim daha...
Ben de işitmedim aslını ararsan. Belki de yeni bir
şartlanma tekniğini denemek için kobay olarak kullanıl­
maktayım şu anda... Buluşu ilk olarak, sanırım, bende
deniyorlar.
Peki, buradan kaçmaya giriştiğimizde ölecek olur-
san:
- Şeflerim, yeni tekniklerinin ne kadar başarılı bir bu­
luş olduğunu asla öğrenemeyecekler demektir.
Massart da bir sigara yakıyor ve sefer tablosuna yönelip incelemeye başlıyor:
- Her şeye rağmen ufak bir şansımız var şimdi.

Silüs'ü harekete geçirebilir miyiz sanıyorsun?
İmkânsız. Kampta uzunca bir süre kalacağımı he
saplamış ve bütün motorları boşalttırmıştım. Tehlike işa­
reti çoktan verildi; artık Helmar bile, motorların yeniden
çalıştırılmasını sağlayamaz.
Ne yapacağız peki bu durumda?
Ciddî olarak düşünmek gerek. Ama daha önce kar­
nım aç. Dünden beri bir lokma yiyecek bile vermediler ba­
na. Erzak deposunda kaz ciğeri olacaktı, bir tadına baka­
lım.
Ormanda beni bulmaya çabalarken mi yakaladılar
seni?
Evet. Seni kaçırdıkları an, üzerime paralizatör sık­
mamış olsalar, ben de seninle beraber gelecektim. İki saat
kadar donuk durumda kaldım; ve kendime geldiğimde,
senin küçük savaşçılarından en ufak bir iz bile yoktu orta­
da. Çaresiz kampa döndüm, ama kaçtığını Tora'ya bildir-
medim.
Peki ama Tora genel kurmayı böyle bir davranışı
nasıl olup da göz yumabiliyor?
Seni çabucak nasıl ele geçirebileceğimi anlatmıştım.
Ne yazık ki Dünyah'yım; yani kıskananlar var beni. Ve
işte bunlardan biri, Helmar'a gizlice mesaj yollamış göze
girmek için. Ben sözümona seni aramaya gitmiştim. Eki-
bimdeki bütün adamları da birer ikişer oraya buraya da­
ğıtmış bulunuyordum. Bütün umudum, kabile çetecilerin­
den birine rastlamaktı. Bunun yerine, bir bulucu robot
tarafından tesbit edildim; ve Helmar'ın adamları gelip ya­
kaladılar. Hepsi bu işte. Hemen o akşam doğru söyleten
bir uyuşturucu verdiler; ve sen gelmemiş olsan, o ünlü iş­
kence seanslarının bir numaralı aktörü durumundaydım
şu anda. Ne korkunç bir şey olduğunu bilemezsin Tora iş­kencesinin.
- Tahmin ediyorum.
-Eğer kaçmayı başaramayıp da yeniden bunların eline düşecek olursak, derhal öldür beni fülgüranınla: Büyük bir hizmette bulunmuş olursun. Ben de seni öldürürüm.
Hiç sanmıyorum öyle çarelere başvurmak zorunda
kalacağımızı. Silüs'ün, boşluğa adam fırlatmaya yarayan
petekleri vardı; işimize yarar mı dersin?
Elimizin altında ancak dört tane var ve dışardakiler
de biliyor bunu. Sanırım her peteğin karşısında bir parali­
zatör namlusu bulunmaktadır.
Geceyi beklesek?
Kurtulma şansımız yüzde bire iner. Ancak hemen
bir şaşırtma hareketi yaratıp fırlayabildiğimiz taktirde,
onda bir şansımız var diyebilirim.
Nasıl bir şaşırtma hareketi?
Bütün otomatik savunma araçları elimizin altında.
Tam kendimizi Tanrı'ya emanet edeceğimiz anda ateş aça­
biliriz.
Gülerek devam ediyor:
- Yine de kazançlı çıkarız üzülme. Altı ay boyunca
akla gelebilecek bütün işkencelere katlanıp çırpmmaktan-
sa, bir saniyede ölüp gitmek çok daha iyidir.
Başını sallayarak ekliyor:
Geceyi bekleyecek olursak en ufak bir şansımız kal­
maz, çünkü Tora'dan yedek kuvvet getireceklerdir. Hemen
şimdi kaçmayı denemeliyiz. Ortalık henüz şaşkınlık ve dü­
zensizlik içindeyken.
Fırlatma petekleriyle mi?
Aklı yatmıyor pek o peteklere. Aslında benim aklım da yatmıyor. Çünkü petekleri sıkı sıkıya gözledikleri mutlak. Dört peteğe dört iyi nişancı, havada kuş gibi avlar bizi.
Bütün petekler kampın içine doğru mu dönük?
Evet, niye sordun?

- İmdat kapısından fırlayacak olursak, şansımız biraz
daha artar belki?
Bana cevap vermeden sefer tablosuna eğilip, geminin içini gösteren ekranı açıyor. Kaç Toralının Silüste kapalı kaldığını öğrenmek için.
Ana koridorda bir tek muhafız var, genel kurmay böl­melerinde iki uşak. Kumanya ambarında iki asker görüyo­ruz, ama onlarla hiçbir ilişkimiz olamaz. Ana çıkış kapı­sının karakolundaki üç asker de öyle, tecrit edilmiş durum­dalar. Geriye, imdat kapısının karakolunda bekleyen iki asker kalıyor.
Bunlarla karşılaşmamak imkânsız işte. İster istemez mücadele edeceğiz onlarla; ve geldiğimizden de haberli olacaklar. Mırıldanıyorum:
- Ana koridordaki benim. Onu ilk anda haklayacak
kadar elim çabuktur.
Massart gülümsüyor:
- Ben de halledebilirim onu. Ama öteki ikisi var he­
sapta. Onları ancak, birimizden birimiz postu bırakmak
şartıyla haklayabiliriz.
Başıyle Helmar'ı işaret ediyor:
- Yahut da onu kalkan olarak kullanmak şartıyla.
Korkudan kaskatı kesiliyor komutan. Massart için ver­diği hükmü işittiğim andan beri, en ufak bir acıma duy­muyorum bu herife. Düşüncemizi anlayınca yüzü kıpkır­mızı kesilip haykırıyor:
- Yapamazsınız bunu. Hiç olmazsa bir şans tanıyın ba­
na.
Buz gibi bir gülüşle soruyor Massart:
Sen tanımış miydin bana o şansı?
Durum aynı değil ama.

Durum tamamiyle aynı da, roller değişti.
Soruyorum:
Şanstan kastın ne?
Bu sefer bembeyaz oluyor rengi, hırıltılar halinde nefes alıp veriyor. Bir an tereddüt ettikten soma boğuk bir sesle:
Her iki çıkış hücresiyle karakollara öldürücü bir
gaz sıkılabilir diyor.
Açıkla.
Komprime gaz kapsülleri var gemide, bunlar hava­
landırma tertibatına uygun şekilde tasarlanmıştır.
Hay Allah! diye haykırıyor Massart. Biliyorum ben
o kapsülleri, neye yaradıklarını sorar dururdum kendi
kendime. Tamam öyle ya, havalandırma borularına uygun
boyutları var.
Helmar'a yaklaşıp soruyor birden:
- Niçin bana bilgi verilmedi o konuda?
Yeniden tereddüt ediyor Toralı kumandan, sonra mey­dan okuyan bir edayla açıklıyor:
- Silüsün komutasını size emanet ettiğimiz zaman al­
mıştık bu önlemi. Bize ihanete yeltendiğiniz an, sizi tehli­
kesizce yok edebilmek için...
Anladım şimdi, diye mırıldanıyor Massart.
Sonra omuz silkip ekliyor:
Koridordakiyle ilgilenelim.
* * *
Massart otomatik kapıyı açar açmaz fırlamaya hazırım. Ekranın üzerine eğilmiş, en elverişli anı bekliyor.
- Bize doğru geliyor şimdi. Kapının önünden geçmek üzere. Tam sırtını hedef al. Sağ tarafında olacak. Açıyo­rum.
Elimdeki paralizatörle fırlıyorum koridora. Toralı'ya en ufak bir tepki göstermek için zaman kalmıyor. Silâhım­dan fışkıran buzlu sıvı, tam gürültüyü işitip döneceği sıra­da donduruyor adamı.
Massart koşuyor yanıma, koridorun öbür kısmını göz­den geçiriyor:

- Sanırım başaracağız... diyor.
Kirli yırtık üniformasını sırtından atıp, benimkini andı­ran bir uzay kılığına bürünmüş. Bir başlıkla bir gaz mas­kesi uzatıyor bana. Zehirli gaz dolu çıkış hücresinden geç­mek zorundayız.
- Kapsülleri hava borularına ben yerleştireceğim...
diyor. Sen ekrana git ve imdat çıkışının hücresini gözle.
Gazın yıldırım etkisi olmasını ve farkına varmadan ölme­
lerini dilerim.
- Ölmeyebilirler mi yani?
Omuz silkerek konuşuyor:
- Toralılar belli olmaz. Tam bir canavardırlar. Bunu
öğrendiğimde, iş işten geçmişti.
Pilot bölmesine dönüp, ekranın önüne yerleşiyorum. Hücredeki iki Toralınm hiçbir şeyden haberi yok. Hattâ son derece rahatlar, çünkü haberleri olmadan hücrenin ka­pısını açmak imkânsız.
Birden, askerlerden biri, çevresine endişeli bakışlar ata­rak ayağa kalkıyor. Bir-iki saniye sürüyor bu ve adam dev­riliyor. Yıldırım etkisi olan bir gazdı demek! Kurbanlara maske takmak fırsatını vermedik. Buna zorunluyduk. İkinci asker de arkadaşının yanına uzandı.
Başlığımı alıp maskemi takıyor ve mikroyla Massart'a sesleniyorum:
- Hücreye girebilirsin. Dışarı fırlamaya hazır olduğun
an bana haber ver.
İmdat kapısıyla birlikte bütün öteki kapıları da açmış olacağım; ve bana, hücreye ulaşıp iticilerimin bütün gü­cüyle havaya fırlamak için sadece bir-iki saniye kalacak.
Tamam. Massart girdi hücreye, çelik kapıya doğru iler­liyor:
- Açabilirsin diyor.
Kolu kaldırıp koridora atılıyorum. Daha hızlı gidebil­mek için yerçekimini hafiflettim iyice. Hücredeyim ben
de, ve kapı açılıyor işte. Havaya fırlıyor Massart, ardından ben de uçuyorum.
Bir yaylım ateşiyle selamlanıyor çıkışımız, güçlükle tu­tuyorum kendimi!. Bacağımdan yaralandım. Kurşunlar uzay gömleğimin zırhını delemedi. Ancak yaralandığım noktaya birkaç mermi birden isabet edip zırh halkalarını parçalamış olsa gerek.
İticilerimin hızı sayesinde, isabet alanının dışına ulaşı­yorum hemen. Ama bu, uzun sürmeyecek. Silüsler'le bulu­cu robotları çok geçmeden takarlar peşimize.
Kendisine yetişebilmem için yavaşlıyor Massart, sonra ikimiz de son hıza ayarlıyoruz cihazlarımızı. Haykırıyo-rum:
- Yaralandım bacağımdan!
Bir küfür savurup ilerdeki büyük bir koruluğa doğru yöneliyor ve dalıyor. Ben de onun ardından dalıyorum.

Onikinci Bölüm
BÜYÜK bir karpo ağacının üst dallarına indi Massart. Dev gibi, kahn yapraklı, sık dalı ve tatlı meyvalı bir ağaç bu. Ağacın gövdesine doğru kolayca kayıyor.
Her zamanki teçhizatının yanı sıra, çeşitli aletlerle yük­lü bir çanta da almış sırtına. Sol bacağım yaralı olduğu için, dalların arasından güçlükle kayıyorum.
Hemen yardıma koşuyor Massart, soruyor:
- Canın çok yanıyor mu?
- Oldukça.
İri dallardan birinin çatalı üzerine yerleşmeme yardım ediyor önce, yarayı inceleyebilmek için bacağımı açıyor:
- Kırılmış., diyor.
Bir küfür savuruyorum. Kaçmak biraz tatsızlaşıyor bu durumda. Ama Massart soğukkanlılığını yitirmiyor:
Acıyı dindirici bir iğne yapacağım sana. Sonra da
kırık kemiği, hemen yerine oturtmak gerekecek. Bir par­ça acıyacak.
- Zararı yok.
Sonra da manyetik bağlarla sararız yaranı. En mükem­mel pansumandan iyidir.
Bu kısa tedavi sayesinde bacağımı aşağı yukarı kulla­nır hale gelebilirim. Hiç değilse, kabilelerden birine ula­şıncaya kadar.
İyice geriyorum kaslarımı:
- Ben hazırım.
Elimizi çabuk tutmamız gerekiyor; ilk şaşkınlıkları ge­çer geçmez tedbir almaya yönelmiştir çünkü Toraklar. Çı­karma Silüs'ü ellerinde şimdi, bulucu robotları ayarlamak­la uğraşıyorlardır.
Gökyüzü robotlarla dolup taşmadan önce, yeraltında gizlenecek emin bir yer bulmamız gerek. Massart da bu-
nu bildiği için acele ediyor; ve. canımın yandığına bakma­dan girişiyor işe. Defalarca, haykırmamak için dişlerimi sıkmak zorunda kalıyorum.
Allahtan ki iğne, uyuşturucu etkisini göstermeye baş­ladı. Doğruluyor Massart. Paralizatörünü en hafif derece­sine ayarlayıp, bacağımın yaralı Bölgesini ustaca donduru­yor.
Artık rahatım. Sonra, yukardan aşağıya doğru bir man­yetik bağ yerleştiriyor ayak bileğimin üst kısmına.
- Bir süre için idare eder sanırım diyor. Şöyle bir
basmayı dene bakayım.
İhtiyatla deniyorum:
Tamamdır, sağol. Yalnız bana bir dakika izin ver de
biraz toparlanayım.
Tabiî.
Ağacın tepesine tırmanıyor bu arada, Toralılar'ın ne yaptığını gözlemek için. Oradan bağırıyor:
- Bulucu robotlar görünürde yok henüz. Helmar, robot­
lara filgüranla ateş etmemizden korkuyor olmalı.
Ateş açtığımız taktirde onlar da karşılık vermek zorun­da kalacaklardır. Bu da, onlar için bir çeşit intihar sayılır: Komutan her ikimizi de, ayrı nedenlerden ötürü canlı is­liyor. Beni, prototip için Massart'ı ise, hesaplaşmak üzere.
- İki Silüs var ovayı gözetleyen. Ama ikisi de hareket­
siz. Henüz kurtulmak için şansımız var sayılır.
\anına tırmanıyorum:
Helmar, kabilelerin derhal hücuma geçmesinden
korkuyor herhalde; ve bütün kuvvetini el altında tutmak
istiyor.
Sıkı araştırmalara, ihtiyat kuvvet geldikten sonra
girişeceklerdir.
Bu da aramızdaki mesafeyi açmak için bulunmaz bir
fırsat, öyle değil mi?
Hangi yöne doğru gideceğiz?
Gölün öbür tarafına. İç içe mağaralar ve yer altı ge-

çitleri var orada. Yalnız, biz daha ulaşmadan farkımıza varırlar.
O halde?
Güneye doğru gidelim. O tarafta bir mağara bulmaya
çalışmaktan başka çare yok. Riyella, bütün tepelerin altın­
da mağara ve gizli geçitler bulunduğunu söylemişti.
Peki biz nasıl oldu da göremedik o mağaraları?
Girişleri ustaca kamufle edilmiştir.
Tabii bu durum, şimdi bizim için de tehlikeli! İçimi çe­kiyorum; ağacın gövdesi boyunca yere kayıyoruz.
Saklandığımız yerde Rafı keşfetmek ihtimalimiz de
var, diyor Massart.
Sanmam.
Niye?
Bütün mağaraları avuçlarının içi gibi bildikleri hal­
de, kabileler prototipin izine bile rastlamamışlar.
Eğer biz bir bulacak olursak, müthiş işimize yarar.
Hele şu sırada. Bir alay ağır silah var diyordun Rafta.
Haklı. Şu sırada hakikaten kurtarır bizi Rafı keşfetmek. Çekimdışı araçlarımızı ayarlayıp fırlıyoruz. Son derece sık bir bitki örtüsü var; ama yürünmez hale geldiği zaman ha­fifçe yükselip uçarak hızla ilerliyoruz.
İşin asıl tatsız yanı, gizli geçit girişine benzer hiçbir şey göremiyorum. Zaman yok önümüzde. Bütün geçitler çalı­lıklar, ağaçlar veya sık sarmaşıklarlar örtülü olsa gerek.
Aranacak yer ve şekli bilmeden bulmak mümkün değil­dir. Fülgüranımla bir iki kere kayalara kadar geçit açtım kendime, ama boşuna.
* * *
Birden, ormanı ikiye bölen büyük bir ırmak çıkıyor karşımıza. İki üç yüz metre genişliğinde, gürültü ve hızlı akışlı bir ırmak bu.
Ve tam ırmağı aşmak için havalanacağımız sırada, su-
yun üzerinde kımıldayan bir gölge farkediyoruz. Bir çıkar­ma Silüsü'nün gölgesi bu. Massart küfürü basıyor:
- Şansımız yok Allah kahretsin!
Uzun bir süre için ormanda sıkıştık kaldık demektir. Silüs başımızdan defolup uzaklâşıncaya kadar... Şimdilik uzaklaşmaya hiç de niyetli görünmüyor. Bütün kıyıyı ti­tizlikle eleyip arıyor.
Ormandan söküp aldığı ne varsa, hızla taşıyıp götürüyor su önümüzde... Koca çalılıklar, iri dal yığınları ve büyük ağaç gövdeleri görüyoruz. Hattâ bunların üzerinde kade­rin bir çeşit pusuya düşürdüğü hayvanlar görüyoruz.
Belki kurtuluş yolu bunlarda diye mırıldanıyor
Massart.
Ben de düşündüm onu diyorum. Ama bunun için de
Silüs'ün uzaklaşmasını beklemek zorundayız.
Silüs şimdilik, umut kırıcı bir yavaşlıkla suyun on met­re kadar üzerinde dolanıyor.
Eğer Silüs'e bağlı bulucu robotlar varsa, halimiz du­
mandır.
Kurtulamayız evet.
İhtiyatı elden bırakmayarak, yeniden ormanın içine
dalıyor ve geniş bir daire çizip Silüs'ün arka tarafına ge­
çiyoruz. Kıyıya ulaştığımızda, ırmağı tarayarak uzaklaştı­
ğını görüyoruz. .
Demek farketmediler bizi. Ama bir ağaç gövdesi devir­meye girişmeden önce, Silüsün gözden kaybolmasını bek­lemek gerekiyor.
Bir ağaç gövdesi üzerinde kendimizi akıntıya bırakmak suretiyle, biraz şansımız varsa bir köye ulaşırız. Kıyı bo­yunca köy kurmuş kabileler vardır belki.
Günün en sıcak saatini yaşıyoruz şu sırada. Koca orman, güneşin dayanılmaz kavuruculuğu altında ezilmiş gibi kıv­ranıyor.
Yalnız böcekler memnun bu korkunç sıcaktan; hele su-

yun kıyısında, salkımlar halinde uçuşuyorlar. Dünya'daki lere göre son derece iri hayvanlar bunlar; etyiyen oldukla­rı anlaşılıyor üstelik. Başımızda saydam maskeli başlıkla­rımız olmasa, parçalayıp yiyecekler bizi.
Zaman zaman bulutlar halinde gelip sarıyorlar etrafımı­zı. Küçük, saldırgan, açlıktan kudurmuş böceklerden ku­rulu bulutlar. Paralizatörle haklarından gelebiliyoruz an­cak.
Gene de bu böcekler bize bir avantaj sağlıyor. Güneş bunları kızıştırdığı sürece, hiçbir vahşi hayvan kıyıya yak-laşamaz.
* * *
- Silüs'tekiler bizi göremez artık
Massart. ikimizi de rahatça barındırmaya yetecek cin­sinden bir riyal ağacını nişanladı bile. Bütün dalları, bi­zim nilüferlerimizi andıran şemsiye şeklinde geniş yap­ın kliirla biten kocaman bir ağaç bu,
Devirmek mesele değil, çünkü suya doğru eğik duru­yor. Fülgüranla dibini tarıyoruz. Bir arı yuvasını yok edi­yor ateş bu arada. Çılgına dönen hayvanlar olanca öfkele-riyle vızıldayarak etrafımızı sarıyor.
Ağaç, ateş sesini andıran sarmaşık çatırdılarıyla devrili­yor suya, akıntıyla uzaklaşmaya başlıyor. İticilerimizi ha­rekete geçirip derhal yetişiyor ve dalları arasına yerleşiyo­ruz.
Bu sefer kendimize iyi bir sığınak bulduk sayılır. Yuka­rıdan bakınca görülmemiz imkânsız. Ne yazık ki akıntının bizi nereye sürükleyeceğini bilemiyoruz. Güneye doğru, evet ama... Ne Massart ne de ben, ormanı doğru dürüst ta-inmiyoruz ki.
- İşin bundan sonrası Allaha kalıyor.
Saatine bakıyor:

Önümüzde tam beş saat var. Güneş alçaldığı andan
itibaren son hızla kıyıya dönmemiz şart.
Neden?
Ormanda, su olan her yerde ahtapot vardır. Ve ba­
zıları son derece büyüktür bunların.
Üzerimizde uzay kılıkları varken dokunamazlar ki
bize.
Kollarıyla dokunamazlar ama, ya kuvvetleri?
- Ne demek istiyorsun?
Hafifçe gülüyor:
Beş altısı birden üzerimize çöküp saldıracak olursa,
direnenleyiz: Irmağın dibine sürüklerler bizi derhal. Ora­
da da bütün avuntumuz, bizi hiçbir zaman yiyemeyecek­
lerini düşünmekten ibaret kalır.
Yani?
Yani aylar boyunca ırmağın dibinde, çamurun orta­
sında gömülü tutarlar bizi...
Ürperir gibi oluyorum:
Gündüz tehlike yok, öyle mi?
Hayır. Belli bir boya ulaşınca, fazla ısıdan rahatsız
olur ve ırmağın dibinden ayrılmazlar. Ufaklarına gelince,
sürü halinde saldırdıkları pek görülmez.
Yine de tam rahatlamıyor içim. Oldukça yüksek bir da-Jııı üzerine tırmanıp uzanıyorum. Massart soruyor:
Bacağın ne durumda?
Şimdilik iyi. .
* * *
Art arda Silüsler geçti üzerimizden. Zaman zaman hava filolariyla örtülü kaldı gökyüzü.
Massart homurdanıyor:
- Tora'dan yardımcı kuvvet getirmiş Helmar.
İnsana*ait hiçbir belirti görememek endişelendirmeye

başlıyor beni. Hiçbir kabilenin yaşamadığı iyice vahşi bir bölgeye mi gelip daldık acaba?
Orman biteli epeyce oluyor, düz bir ovanın ortasında iler­liyoruz şimdi. Akıntı yavaşladı. Massart bu arada, ağacın kıyıya toslamasını engelleyen bir çeşit dümen yapmayı da başardı.
Uzakta bir dağ zincirinin ilk sarp tepecikleri seçiliyor. İşte bir Silüs daha. Son derece alçaktan ve üzerimize doğ­ru uçuyor.
Massart'ın yanına kayıyorum. Homurdanıyor:
Kokumuzu aldılar sanki!
Belki yönümüzü kestirdiler de tam yerimizi bir tür­
lü keşfedemiyorlar.
Bulucu robotları, gemiye bağlı olarak tutunca böyle olur. Yönü verirler ama çok geçmeden parazit yapmağa koyu­lurlar.
Bu Silüsler, korkarım, bizim başımıza belâ olacak.
Tam karaya çıkarken yakalanmak tehlikesi var. Al­
lah kahretsin!
Bir baş hareketiyle onaylıyor Massart sözümü:
Yerimizi tesbit eder etmez devriye yollayacaklardır
üzerimize.
Devriyeler bulucu robotlar kadar tehlikeli olamaz.
Hatâ ediyorsun. Özel eğitim görmüş orman devriye­
leridir bunlar. Ve ellerinden kurtulma şansımız hemen
hemen yoktur.
__ Demek bütün tedbirler almış Helmar.
Senin için.
Raf için demek daha doğru.
Eğer Toralılar Rafı ele geçirip de bir donanma ku-
rabilirlerse, Dünya Yüksek Konseyi ile tam eşitlik içinde
pazarlığa oturabilirler.
Bir an sustuktan sonra gülümseyerek ekliyor:
- Rampell seferinin aslını öğrendikleri zaman, Tora
genel kurmayındaki telâşı görecektin!

Raf'ın havalanırken patlayıp dağıldığını mı sanıyor­
lardı daha önce?
Tabii öyle sanıyorlardı. Göl kıyısındaki köyde, pat­
lama izlerini sen de gördün.
Öyle ya! Massart gülümsüyor:
Dünya ile tam eşitlik içinde pazarlığa oturmak. Bü­
tün kıyı gezegenlerinin rüyası bu.
Ve bir gün gelip bu rüyayı gerçekleştirirlerse, karga­
şayı seyret sen artık.
Çünkü başkalarının özgürlüğü kargaşalık demek,
elemektir.
Bıyık altından gülerek ekliyor:
Dünya üzerinde büyük kargaşa, birtakım milletler
yeryüzünü fethetmek için değil de yenik halkları «özgür­
lüğe kavuşturmak» için savaşa girdiği zaman başladı. Ta­
biat kanunlarına aykırıydı bu durum çünkü.
Zamanla bu gerçeği, kıyı gezegenleri de anlayacak­
tır umarım.
* * *
Ormanda gölgeler uzamaya başladı; ve uzun süredir, ağacı terketmek için bir fırsat arıyoruz. Ahtapotlar görün­meye başladılar.
Bir keresinde, başımıza neler gelebileceğini sezer gibi ol­duk. Kocaman canavarlardan biri bir ağacımızın altında asılı kaldıktan sonra, dalları teker teker sarmaya koyuldu kollarıyla. Bir sürü dev yılandan farksızdı.
Ve bu kollara karşı paralizatörler, fülgüranlardan daha etkili oluyor. Kolları donup kalınca şaşırıyor hayvanlar. Oysa ölüm, günlük hayat mücadelesinin ayrılmaz bir par­çası onlar için; ölenin yerine on tane daha geliyor.
Yeniden hücuma geçtiler. Massart dümeni bırakıp be­nim yanıma, en uç dalların arasına tırmanmak zorunda kalıyor.

Dokunaçları paralizatörle temizliyoruz ama, bu kez dört taraftan kuşatılmış durumdayız. Kollardan bazıları, insan gövdesi genişliğinde.
Allah kahretsin! Bu sefer bir ordu halinde geliyor­
lar üstümüze. Çok bekledik, çok kaldık bu ağaçta.
Bırakacak mıyız ağacı?
- Keşfedilmek pahasına da olsa bırakmak zorundayız.
İşin kötüsü, halâ ırmağın ortasındayız.
- Ahtapotlar iyice aç kalmış bugün. Akşam olmadan
böyle saldırdıklarına bakılırsa...
Ağacın alt dalları üzerinde ilk canavar belirirken, itici­lerimizi harekete geçirip havalanıyoruz. Buna da. adıyla sanıyla, yağmurdan kaçarken doluya tutulmak derler. Gökyüzünde iki Silüs beliriveriyor birden.
Ancak henüz epeyce uzaktalar. Derhal bize doğru yönel­diklerini görüyoruz.
- Tesbit ettiler hemen.
-. Normal değil mi?
İticilerimizi sonuna kadar açıp, elimizdeki dar zaman­dan faydalanarak, dağlara ulaşmak çabasındayız şimdi. Allahtan yakın. Ve bizi yer yer gizleyebilecek birkaç çalı­lık var. Görünmemek için yere iniyoruz, ama devam edi­yoruz ilerlemeye.
Massart geriye bakıyor bir an:
Tamam işte! diye mırıldanıyor. Silüslerden orman
devriyeleri iniyor. Üç ayrı koldan saldırıyorlar hem de.
Sonun başlangıcı mı yani?
Yamaca ulaşabilirsek değil.
Pek uzakta sayılmayız yamaçtan. Ama Toraklar olanca hızlarıyla geliyor üzerimize. Biz de hızlanıyoruz. Çevremiz­de, yer yer saz demetleriyle örtülü kocaman bataklıklar uzanıyor.
- Devriyeler yaklaşıyor! İticilerini çalıştırmadılar he­
nüz; oysa bizimkiler sabahtan beri çalışmaktan nsrdeyse
boşalacak!

Büyük bir risk bu. Bataklıklar uzuyor. Yer yer kum yı­ğınları da belirdi. Bu manzarayı tanır gibiyim ben.
Tanıyorum, evet. Birden bir bulut sarıyor ikimizi. Hız­lı bir refleksle Massart'ın kemerine yapışıp haykırıyorum:
- Gezen sisler! Aman dikkat et. Dümdüz yürüyecek­sin. Sımsıkı yum gözlerini. Unutma ki kendine yön ver­meye çalıştığın anda mahvolduk demektir.
Onüçüncü Bölüm
«KENDİNE yön vermeğe çalışmadan.» Kurtulmanın tek yolu bu. Umarım bu. Yavaş yavaş ilerliyoruz. Massart, bir engelle karşılaşmak korkusu içinde, ellerini öne doğru uzatıyor.
Tora devriyeleri acaba ardımıza takıldılar mı diye dü­şünüyorum. Büyük bir ihtimalle takılmışlar, ve hatırladı­ğım kadarıyla, sisli bölge oldukça geniş.
Üstelik bir de zemine basarak yürümek yanlışını işleye­cek olurlarsa, bataklıklar veya dönem kumlar tarafından yutulmak tehlikesiyle karşı karşıya kalacaklardır.
Bir dehşet çığlığı yükseliyor ardımızdan. Çok geçmeden bunu bir ikinci çığlık izliyor. Bana dönüyor Massart:
Ne oluyor kuzum?
Bataklıklar veya dönen kumlar. Takipçilerimizden
ikisi saplandı herhalde.
Bu korkunç sis yetmiyor demek!
Başka çığlıklar geliyor kulağımıza. Sonra emirler. Biri-birini tutmayan, şaşkınca emirler. Takım komutanları adamlarını bir araya toplamak istiyor. Durmadan ilerliyo­ruz.
İşaret noktalarını bulmadan yürümenin imkânsız oldu­ğunu söylemişti Hanik. Hiçbir işaret göremiyorum.
Nereye varacağız acaba bunun sonunda? İster doğal, is­ter yapay olsun, dümdüz yürümeye devam ettiğimiz tak­dirde, bu sis bir noktada elbet sona erecektir.
Nitekim, birden açıklığa çıkıyoruz işte. Bir alacakaran­lık içindeyiz. Akşam oluyor. Üzerimize inen bir perde gi­biydi bu sis.
Sarp bir yamaç yükseliyor önümüzde. Arkamızda ise, gürültülü bir kargaşalık var. Yüzlerce ve yüzlerce küçücük bulut delice dansediyor sanki.
Bunların, insanlara ikinci bir deri gibi yapışan ufak bu­lutlar olduğunu düşünmekte yanılmamışım demek ki.
Durmadan dönüyorlar oldukları yerde. Dehşetle seyredi­yoruz. Bazıları birden hareketsiz kalıyor, sonra yutulmuş gibi batıp gidiyor yere. Toralılar,'dan biri daha bataklığa saplandı, veya dönen kumlar tarafından emildi.
- Hepsi yere inmiş, diyor Massart.
İner tabiî. İçgüdüyle inerler. İnsan yönünü şaşırınca, hiç olmazsa sağlam bir zemine basmak ister. Aramanlılar'ın ataları bunu da hesap ederek kurmuştur herhalde bu tu­zağı düşmanlarına. Psikolojik bir silâh niteliğinde bu sis­ler.
Toralı takım komutanları derhal yere inmelerini emret­miş olsa gerek adamlarına. Bu emirle onları kesin bir ölü­me mahkûm ettikleri, akıllarının ucundan bile geçmemiş­tir.
Sapsarı kesildi Massart:
Hiçbir şey gelmez mi elimizden? diyor.
Hiçbir şey.
Emin misin?
İmdatlarına koşacak olursak, işaret noktalarını biz
de bilmediğimiz için, onlarla birlikte ölür, gideriz.
Oysa buradan, dışarıdan bakınca yardım etmek ko­
lay görünüyor.
Buradan evet. Birer birer ve kıvrıla kıvrıla yere gömü­lüp kayboluyor sisler. Göz alabildiğine uzanan bataklıkla­ra bakıyoruz. Üzerlerinde üç kocaman bulut hareket edi­yor.
Bizi takip eden Silüsler olsa gerek bu bulutlar. Massart'a dönüyorum:
Sislerin, kurbanlarını havada bile bırakmadıklarını
söylemişti Hanik bana.
Biyolojik dalgalar tarafından mıknatıslanıyor her­
halde bu sisler., diye mırıldanıyor.

Silüslerden biri yükselir gibi oluyor, sonra alçalıyor ye­niden. Üçü de zikzaklar yaparak uçuyor şimdi.
Uçuş cihazlarının tümü de bozulmuş gibi bir halleri
var, diyor Massart.
Tümünü bilmeni ama, yönlendirme cihazlarının bo­
zulduğu muhakkak.
Tam bu sırada zemine çarpıp parçalanıyor Silüsler'den birisi. Ötekilerin de sonu yaklaştı demektir. Massart başı­nı sallıyor:
Bu korkunç tuzaktan nasıl oldu da kurtulmayı ba­
şardık?
Çünkü biliyordum. Öyle sanıyorum ki bizden önce,
işaret noktalarını tanıyan birkaç savaşçı dışında hiç kimse
bu bataklıklardan canlı çıkmayı başaramamıştır.
İkinci Silüs'ün de yere çarpıp parçalandığını görüyoruz. Çok geçmeden üçüncü bir patlama sesi ve son Silüs de si­liniyor ortadan.
- Müthiş bir şey bu.
Bir baş hareketiyle onaylayarak açıklıyorum:
Bu tuzaklar sisteminin, Araman'ın bugünkü sakin­
lerinin çok uzak ataları tarafından icat edilmiş olduğunu
söylemişti bana Hanik.
Nerede yaşıyormuş peki o atalar?
Labirentten çıktığımız zaman kalıntılarını görece­
ğimiz büyük bir şehirde.
Yani önümüzde bir de labirent mi var?
Üstünden uçarak da geçebiliriz sanırım..
Öteki türlü, geceyi geçirecek bir yer bulmamız gerekir kendimize. Neredeyse karanlık basacak ve yönümüzü şa­şırmamız işten değil. İticilerimizi harekete geçirip yama­cın zirvesi'ne varıyoruz. Ne yazık ki, bunun ardında ikinci bir sarp yamaç var. Sonra bir daha, bir daha. Dördüncü yamacın ötesinde de kalın bir sis tabakası uzanıyor.
Bu yeni sisin içine dalmaya cesaretimiz yok yarı karan­lıkta Geri dönüyoruz.

Aynı cins değil bu sis diyorum. Ama yine de tedbirli
olmalıyız.
Ne yapacağız peki?
Hanik'le geçtiğimiz labirentin girişlerinden birine
rastlayıncaya kadar, yamaç boyunca yürüyeceğiz.
Peki. Sağa doğru mu gidiyoruz, sola doğru mu?
Önemi yok.
Sağa doğru ilerlemeye koyuluyor Massart; ama ortalık gittikçe kararıyor, ve sonunda bu da endişe verici olmaya başlıyor. Çaresiz, duruyorum:
Karanlık iyice bastı, biraz sonra burnumuzun ucunu
bile göremeyeceğiz.
Öyleyse burada kalalım.
Ortaklık ağarıncaya kadar fena olmayacak.
Yalnız burada, bataklıklara pek yakınız.
Bir saldırıdan mı çekiniyorsun ?
Bütün bataklıklar, karanlık basar basmaz yiyecek
aramaya koyulan iğrenç vahşi hayvanlarla doludur. Koku­
muzu uzaktan da olsa alır bu canavarlar.
O zaman yamacın doruğunda bir sığınak bulalım.
Orada belki de daha beterine çatarız, kimbilir!
Başka çaremiz yok sanırım. Bataklıklardan yana en
ufak bir şansımız olmadığını söylüyorsun ya.
Öyle. Ben cesur bir adamım. Koca bir orman devri-
yesiyle mücadeleye hazırım. Bataklıklardaki hayvanlardan
yine de dehşet duyuyorum.
Ben de...
İticilerimizle yamacın doruğuna doğru uçarken, kaya­lar arasında bir delik çarpıyor gözüme.
- Buldum Massart!
Deliğin önündeki dar sahanlığa iniyoruz. Dar bir girişi var mağaranın. Ama mağara alabildiğine derin, ve bütün öteki taraflardan da sımsıkı kapalı.
Elektrik feneriyle dalıyor Massart:

- Tam bize göre, diyor. Yerleşir yerleşmez gider çan­
tamla deliği kapatırım.
Mükemmel! Yaralı bacağımı çarpmamaya gayret ede­rek giriyorum içeri. Bacağım şimdilik sızlamıyor.
içinden besleyici haplar çıkarıp, çantasını girişin önüne yerleştiriyor Massart. Homurdanıyorum:
Gene bu pis yemek!
Gülüyor Massart:
Yemeği bitirir bitirmez bacağına bakacağım.
* * *
İğrenç bir gece. Sözüm ona bir nöbet sırası tesbit ettik ama o ne ikimiz de uyuyamıyoruz. Allahtan Dünya siga­raları var üzerimde, ve Massart'ın ağzı kulaklarına varı­yor.
Vakit geçirmemize yarıyor. İçinde bulunduğumuz du­rumda uyku, en korkunç canavardan daha da tehlikeli gö­rünüyor bize. Peşimizdeki Toralılar'ın nasıl can verdiğini gördüğümüz için herhalde.
Gezegen sislerine benzer daha bir çok esrarengiz tehlike hâlâ dolanmaktadır çevremizde. Soruyorum:
Nedir bu orman komondoları?
Tora ordusunun kaymağı diyebilirim.
Öyleyse bu üç Silüs'ün parçalanmasıyla Tora ağır
bir kayba uğramış oluyor?
Belki de boşluğu doldurulamıyacak kadar ağır bir
kayıp hem de. Öyle ki, kabileler ayaklandığı vakit, karşı­
larında sadece eğitimsiz birlikler bulacaklar.
Eğitimsiz ama, en korkunç silâhlarla donanmış bir­
likler.
Orası doğru.
- Gelma'nın zaman kaybedeceğini sanmıyorum. Ayak­
lanma ve savaş, Urbiya tepesindeki değiş tokuştan hemen
sonra başlamış olsa gerektir.

Savaşmalar yıllarca sürse bile, Tora için sonun baş­
langıcı demektir bu artık. Hele ormanda kimseye söz geçi­
remezler.
Umarım.
Tora güvenlik sistemi, sadece ve sadece, orman ko-
mandolarıyla polis ekiplerine dayanmaktadır. Bütün ovayı
sindirmek için üç dört bin komando yeter de artar.
Bu sırada, mağaranın girişini kapatan çanta birden itili­yor, sonra da dışarı doğru çekiliyor şiddetle. Ben anî bir refleksle paralizatörüme sarılıp ateş ederken, Massart fe­nerini yakıyor.
Mağaranın önündeki dar sahanlığa tutunmaya çabala­yan dev yapılı bir siyah kuş görüyoruz. Bir kanadı tama­mıyla felce uğramış durumda. Uzun gagalı dört köşe bir kafası ve küçük kırmızı gözleri var. Yiyecek gibi bakıyor bize.
Ağır gövdesi birden aşağı çekiyor kendisini ve uzun bir çığlıkla gecenin içine yuvarlanıyor. Massart, yeniden yer­leştiriyor çantayı:
Gördün değil mi? diyor. Dana iriliğinde ve uçan bir
hayvan.
Nedir bu?
Neslinin tükendiği bilinen bir canavar. Toralılar
destra der bunlara. Başkentteki tabiat bilimleri Müzesinde
fosillerini görmüştüm.
Öfkeli çığlıklarla süslü yeni bir hücum başlıyor hemen ardından. Bu sefer toplu olarak saldırıyorlar, ama paraliza-törlerimiz onları perişan ediyor.
Hiç söndürmüyor feneri Massart ve durmadan ateş edi­yoruz. Kartallarınkini andıran anî bir hücum tarzları var, zaten pençeleri de büyük birer kartal pençesi gibi.
Destralar ansızın kayboluyorlar, oysa hiçbirinin kaçtığını görmedik. Yamacın eteğine yuvarlanmış olsalar gerek demeye kalmadan, aşağıdan müthiş bir gürültü yükseliyor.
Bir savaş var orada, belli. Neyle savaşıyor şimdi peki bu
yaralı uçan canavarlar? Çantasından bir havafişeği çıkarıp fırlatıyor Massart. Göz kamaştırıcı aydınlıkla beraber, gü­rültü kesiliyor. Mağaranın girişinden eğilip bakıyoruz: Destralar'a karşı hücuma kalkmış olan ahtapotlar, ışıktan kaçıyorlar.
Her iki taraf da çok ağır kayıp vermiş olmalı. Destralar şu anda ahtapot leşlerine saldırıyorlar.
İçimizde bir bulantıyla mağaraya dönüyoruz. Karanlık­la birlikte gürültü yeniden başlıyor ve yeniden bir havafişe­ği fırlatıyor Massart. Soruyorum:
Neden yaptın bunu?
Bu mağara destraların yuvasıydı herhalde diyor. Bi­
zim yüzümüzden yuvasız kalınca güç duruma düştüler. Or­
manda, hayvanların daima eşit şartlar altında savaşması­
nı sağlamak gerekir.
* * *
Nihayet şafak söküyor! Ne kadar uzun sürdü gece. Gü­neş ufku aydınlattığı zamanda Massart'la ben, yeni baştan doğmuş gibiydik. Mağaranın girişini açıp iticilerimi hare­kete geçirerek dışarı fırlıyorum.
Aşağıda geceki savaştan en ufak bir iz kalmamış. Destra­ların bir kısmı, paralizatörün etkisi geçip de oynak yerleri yeniden işlemeye başlayınca uçup kurtulmuş olsalar gerek. Kalanları da bataklığın dibinde misafir etmiştir ahtapot­lar!
Pırıl pırıl güneşin altında dördüncü yamaca doğru yük-seliyoruz. Bu defa dalacağız oradaki kalın sisin içine. Ama sis diye bir şey kalmamış ortada. Önümüzde bir vadi uza­nıyor.
- Aramanlılar'ın şehri!
Derhal tanıyorum. Kabile başkanları toplantısının ya­pılmış olduğu büyük tapınağın anfiteatrı duruyor ortada.
İticilerimi harekete geçirip dalıyorum hemen, Massart da beni izliyor.
Şehir ıssız değil. Savaşçılar ve kadınlar görüyoruz, hep­si tapınağa doğru koşuyor. Savaşçılar! Kurtulduk işte.
Anfiteatrda, Gelma'nın komutanlığının ilân edildiği heykel kaidesinin önüne iniyoruz"; hemen kuşatıyorlar bizi. Mızraklarıyle tehdit ediyor savaşçılar. Kendimi tanıtmak için haykırmak zorunda kalıyorum:
- Riyella geri verilsin diye teslim olan Dünyalı'yım
ben!
Mızraklar derhal iniyor, ihtiyar birisi ilerliyor bize doğ­ru:
Bataklığı, dönen kumları ve labirenti nasıl aştın?
Şimdi önemli olan, burada bulunmamdır. Kabilelere
komuta eden Dünyalı kadının yanına götürün hemen bizi.
Buna Riyella karar verir.
Burada mı Riyella?
Dönüp bana tiyatronun üst basamaklarını gösteriyor ih­tiyar. Riyella koşarak bize doğru iniyor.
* * *
Her şey yoluna girmiş durumda. Riyella bizi, Gelma ile geceyi geçirdiğimiz binaya benzer ikinci bir binaya gö­türdü. Her şey yoluna girmiş durumda ama, Toralılar'ın direnci Massart'm sandığından daha da fazlaymış.
Ayaklanmanın başlangıcında art arda başarı kazanmış savaşçılar; ama ilk şaşkınlık geçer geçmez düşman teşki­lâtlanmış ve göl kıyısmdakine benzer kamplar kurup di­renmeye başlamış. Hattâ hücumları kolayca püskürtmüş.
Riyella içini çekiyor:
- Bombardıman Silüsleri gerekli bize. Hücuma kalk­
mak imkânımız bile kalmadı: Savaşçılar saldırıya geçmek
için bir araya toplanır toplanmaz düşmanın napalm bom­
balarını tepemizde buluyoruz.

Massart'a dönüyorum, omuz silkiyor:
Toralılar o kamplarda abluka altında sayılır; ellerin­
de yeterli orman komandosu da kalmadığına göre, şim­
diki avantajlarından faydalanamayacaklar demektir.
Belki diyor Riyella. Ama bir gerilla savaşının ne ka­
dar uzayacağını da kimse bilemez. Bütün köylerin bu arada
yakılıp yıkılmasını da unutma.
Massart gülümsüyor:
Bu durumda doğrudan doğruya başkente hücuma
geçin.
Ne?
Toralılar, ormanı savunmak için, kıyı şehirlerinde
güvenliği sağlayan kuvvetlerin çoğunu size karşı burada
seferber etmiş bulunuyor.
Doğrudan doğruya Tora'ya hücum? Hoşuma gitmiyor değil bu fikir, ama Riyella hemen itiraz ediyor:
Savaşçıları nasıl nakledeceğiz peki?
Bunu Gelma'yla konuşmak gerekir, diyorum. Ama
Massart haklı. Çünkü bu bir kuvvetler oranı meselesi ve
Massart, genel kurmaylarında görev almış olduğu için To-
ralılar'ın bütün imkânlarını biliyor.
Gelma, göle hâkim durumdaki büyük mağarada ka­
rargâh kurdu.
Bizi Araman'a getiren Silüs'ü ele geçirmek için hiç­
bir teşebbüste bulunmadı mı?
Hayır.
Oysa işe oradan başlamalıydı. Tabii Silüs yok edil­
mediyse.
İki saatte ulaşabiliriz Gelma'nın mağarasına.
- Mükemmel.
Massart atılıyor burada:
- Acele etme, önce bacağını tedavi etmemiz lâzım; bir
de o korkunç gecenin yorgunluğunu çıkarmalıyız.
Riyella'ya dönüyor:
- Rejeneresans banyonuz yok değil mi burada?

Hayır! Ama aynı işi mükemmel görecek masörleri­
miz var. Bana güvenebilirsiniz.
Peki ya Terrel'in bacağı? Kırık var.
Onu da hallederler.
Halledemeseler ne yapabiliriz sanki! Riyella havuza götü­rüyor bizi; çünkü Aramanlı masörler su içinde iş görüyor. Onların gelmesini beklerken soruyorum:
Dün akşam dördüncü yamaca kadar çıktık Massart'-
la, ama vadiyi göremedik bir türlü.
Sis yüzünden mi?
Evet! Sabahleyin de sis diye bir şey kalmamıştı or­
tada.
Riyella gülümsüyor:
O sis, Tora Silüsleri bataklıkların üzerinden aştığı
anda bastı vadiyi.
Vadi görünmesin diye mi?
Evet. Havadan gelen her araç o sisle karşılaşır.
-- Peki ama o zaman, Dünyalı arkeologlar nasıl keşfe­debildi bu kalıntıları?
Çünkü burada bir kabile yaşıyordu. Bu kabilenin
savaşçıları da avlanmak için ormana inmek zorundaydılar.
Tabii bütün gizli geçitleri biliyorlardı?
Bildiklerini de bizim kabile başkanlarımıza zamanla
öğrettiler.
Riyella'nın çağırttığı masörler geliyor, yanlarında baca­ğım için bir de doktor var.
Müthiş adamlar bu masörler! Bizim rejeneresans banyo­larımız, bunların hüneri yanında hiç kalır. Doktorlar da işini iyi biliyor. Manyetik bağları çözdürdü önce ve yaralı kısma bir merhem sürdü. Hem acıyı aldı bu merhem; hem de manyetik bağlar yeniden konduğu halde bacağıma es­neklik sağlandı.

Bir saat sonra kaslarımızdan her türlü yorgunluk silin­miş bir halde ve tam formda olarak çıkıyoruz havuzdan, ve gitmeye hazırız.
Riyella da bizimle beraber gelmek kararında. Daha ça­buk davranabilmek üzere, iticilerimizi kullanacağız; üste­lik böylece, yanımıza kalabalık bir ekip almak derdinden de kurtulmuş oluyoruz.
Bataklıkları ve labirenti geçerken Riyella kılavuzluk ediyor bize, işaret noktalarını da gösteriyor. Son derece ko­lay bu işaretleri bulmak. Yere saçılmış ufacık kırmızı ser­pintiler. Sürüngen bir böceğin çıkardığı şuymuş bu.
Labirente gelince, önceden ezberlenmiş bir rakamlar lis­tesine uygun düşen koridora sapmak gerekiyor.
Gezegenin sisler kesiminden çıkar çıkmaz, bataklıkları incelemek amacıyle dönüp bakıyoruz. Yere çarpıp parçala­nın üç Tora Silüsünden eser yok. Silüsler'in mürettebatın­dan da iz kalmamış hiç.
Müthiş derin olması lâzım bu bataklıkların. Bu ge­
ce yamaçta destralar saldırdı bize; onların çoğunu da ah­
tapotlar hakladı.
Biliyorum, diyor Riyella. Korkunç ve merhametsiz
bir yerdir burası.
Kuzeye yöneliyoruz. En kısa yoldan, Massart'la bir gün önce sığınmış olduğumuz ormanın üzerinden götürüyor bizi Riyella. Gökyüzü bomboş. Bir tek Silüs bile yok.
Bundan faydalanıp sonuna kadar açıyoruz iticilerimizi. Neredeyse göl görünecek. Torahlar'ın kampı göründü. İyi­ce genişletmişler kampı; içeride tam beş Silüs sayıyoruz.
Dünya devletinin simgelerini taşıyan gemiler bunlar. Birden duruyoruz, sonra gölün öbür kıyısına doğru dalıyo­ruz hızla. Ama çok geç. Gördüler bizi.
Silüsler'den ikisi derhal havalanıyor, uzun menzilli bir paralizatör bir anda tarıyor gökyüzünü. Massart'la Riyella atik davranamıyorlar. Sadece ben sıyrılabiliyorum parali-
zatörlerin fışkırtısından, ve en yüksek tepenin üzerindeki kayalık sahanlığa ulaşıyorum.
İşte mağara. Gelma'yı görüyorum. Uzay kılığına bürün­müş, ama yalnız değil. Dünyalı Uzay Muhafızları teşkilâ­tına mensup iki görevlinin arasında ilerliyor. Onların biraz berisinde, doğrudan doğruya emrine tâbi olduğum şefim general Darsaut'yıı görüyorum,
Toralı bir yüksek rütbeli subay var yanında generalin. İki adım ilerliyorlar bana doğru, ve soğuk bir sesle:
- Sizi yeniden gördüğüme memnun oldum Terrel, di­yor. Toralılar, kabilelerin isyanını bastırabilmek için Dün­ya'dan yardım talebinde bulundular; ve komutan Helmar, sorgularınızın kayıtlarını baştan sona dinletti bana. Düşün­celerinizi son derece ilgi çekici buldum.
Partiyi kaybettik demektir. Acı buruk bir gülümseyişle bakıyorum Gelma'ya. Muhafızlardan biri ilerleyip silâh­larımı alıyor. Bu sırada Riyella ile Massart'ı baygın bir halde getiriyorlar.

Ondördüncü Bölüm
AMİRAL gemisinde, herşeye rağmen konforlu bir hüc­re vermişler bize. Bize. Yani Gelma, Massart ve bana. Çün­kü Riyella'yı ayrı tutuyorlar.
Riyella herhalde kurtulacak. Kabileleri kesin olarak ya­tıştırmayı kabul ettiği taktirde. Bu işi de ancak o yapabilir. Bizi ise, divanıharp bekliyor.
- Tepedeki mağarada kendimi güvenlikte sanıyordum, diyor Gelma. Dünyalı Silüslerin geldiğini görmüştüm ve her türlü direncin saçma, ve faydasız olduğunu da biliyor­dum. Ormanda her tarafa haberciler yollayıp savaşı kese­cektim. Tam bu sırada saldırdılar tepeye. Uyuşturucu bom­balarla saldırdılar.
Acı bir gülümseyişle ekliyor:
Kendime geldiğim vakit general başucumdaydı ve
ben tutsaktım.
Nasıl buldular peki o mağarayı?
- Yerli esirlerden biri konuştu herhalde.
Herhalde. Çaresizlik gösteren bir jestten sonra soruyo­
rum:
Darsaut'yla nasıl geçti?
Sorguma henüz başlamıştı ki gelip Riyella ile senin
yakalandığınızı haber verdiler.
Tora Dünya'dan resmen yardım istemiş. Namussuz­
luğa bak sen! Eğer Helmar'la Tora genel kurmayını doğ­
ru söyleten uyuşturucularla sorguya çekselerdi, ağızları bir
karış açık kalırdı hayretten.
Massart gülümsüyor:
- Ne yazık ki böyle bir sorgu, genel kurmaylar sevi­
yesinde mümkün değil.
Darsaut da biliyordur herhalde işin içyüzünü; ama ke-
sin bir ihbarla karşı karşıya. Sorguda söylediklerimi din­lemiş olması yeter.
Beni asıl huzursuzlandıran, Helmar'm beni şahsen
lalep edeceğidir, diyor Massart.
Ve servisin seni ona teslim etmesinden mi korkuyor­
sun?
Böyle bir durumda biliyorsun başıma ne geleceğini.
Hiç korkma! Dünyalısın sen. Ancak bir Dünya mah­
kemesi tarafından yargılanıp mahkûm edilebilirsin. Yasa­
lar bu konuda kesin ve açık.
Bacağımla ilgilenmediler bile. Nasıl olsa kurşuna dizile­ceğim için, zahmete değer bulmuyorlardır! Şimdilik acı vermiyor Yürümeme de engel olmuyor.
Hücrenin kapısı açılıyor birden, genç bir uzay muhafız subayı beliriyor ve selam verdikten sonra konuşuyor:
General, komutan Terrel'i bekliyor.
Tek başıma mı istiyor beni?
Evet komutanım.
Bir bakıma bu tavır, Gelma için iyi belirti: Darsaut, ka­bilelerin teslim şartlarını Riyella ile görüşüp sonuca bağ­ladı demektir. Bu da, Gelma'yı daha bir insafla sorguya çekmesine yol açar. Dilerim, yanılmamış olayım!
Elimle küçük bir selam sarkıtıyorum Gelma'ya:
- Divanıharp yolu göründü işte...
Bu türlü işler için zaman kaybetmez şefler. Genç suba­yın arkasında ana koridorda konferans salonuna kadar yü­rüyorum. Salonun kapısında bir asker nöbet tutuyor.
Kapıyı tıkırdatıyor genç subay, içeriden otomatik olarak açılıyor kapı, ve subay bana yol veriyor. Henüz harp diva­nında değiliz: Darsaut tek başına içeride. Alaycı gözlerle bana bakıyor:
Alçak küçük bir masanın önünde bir koltuğa oturmuş. Serinletici içkiler var masanın üzerinde. Yalnız girdim içe­ri. Beni getiren genç subay koridorda kaldı.
- Oturun Terrel. Sizi candan tebrik ederim.

Alay etmeyin generalim.
Alabildiğine ciddî konuşuyorum Terrel. Görevinizi
mükemmel bir şekilde yerine getirmiş bulunuyorsunuz.
Nasıl?
Toralı subayın yanında sizinle ters konuşmak zorun­
da kaldım ama buna mecburdum.
Ama ben...
İhanet etmek üzereydiniz, değil mi? Gerçekte sizin­
ki, tam bir ihanet değildi: Gelma ile beraber servisten ay­
rılmayı tasarlıyordunuz. Ormanda bir krallık kurma im­
kânına sahip olduğunuza göre, bu da olağan sayılabilir.
İhanet değildi, çünkü Dünya devletinin samimi bir dostu
olmak arzusundaydınız. Yoksa aldanıyor muyum?

Hayır ama o duruma gelebilmek için sizinle biraz
çatışmak zorunda kalacaktım herhalde.
Şimdi o işi yapacaksınız işte.
Anlamadım...
Biz Tora ile yapılan ittifakın bir hatâ olduğunu çok­
tan anladık. Ne var ki büyük konseyimiz bu ittifaktan tek
taraflı olarak sıyrılamıyor. Bir ittifakın Dünyalılar tarafın­
dan bozulması, bütün kıyı gezegenlerinde ters tepkiler ya­
ratır. Yani bu ittifakın Aramanlılar tarafından bozulması
şart. Yani kabileler tarafından. Anlamaya başladınız mı
şimdi?
Biraz.
Servisimizin zorlamalarından kurtulmak için gizli
bir arzu besleyecek şekilde şartladık sizi. Bu şartlanmanın
sonucu olarak, kabileler ayaklanmasının başına geçtiniz.
Tabii Toralılar da aldandı bu duruma. Tam umduğum
tepkiyi gösterdiler.

Dünyadan resmen yardım talep etmekle mi?
Evet. Ve şimdi siz bu sayede üç savaş Rafına sahip
olacaksınız.
Nasıl? __ Kaçarken çalmak suretiyle. Elinizin altında kesin
sonuca götürecek silah bulunmadığı sürece, ormandaki mücadeleniz uzadıkça uzayacaktır. Oysa üç Rafla en can alıcı noktaları bombalayıp Tora'yı onbeş gün içinde teslim olmaya zorlayabilirsiniz. Susuyorum soruyor:
- Aynı fikirde değil misiniz?"
Aynı fikirdeyim.
Nedir öyleyse kafanızı kurcalayan?
Rafları çalacak olursak, derhal harp suçlusu duru­
muna düşeriz.
Tora'nın imdadına yetişecek olan Dünya filosu, ye­
ni Araman kralı ile pazarlık etmek zorunda kalırsa, düş­
mezsiniz. Nitekim Araman kralı unvanını almış olacaksı­
nız bu arada; ve Dünya Yüksek Konseyi de, yabancı bir
ülkede sonu belirsiz bir savaştan kaçınmak için sizinle an­
laşma yolunu seçecektir.
Gözlerinin içi gülüyor konuşurken. Uzun boylu ve ince. Ağarmaya yüz tutmuş kalın ve sık kaşları var.
Riyella ne diyor bu projenize?
Onaylıyor. Zaten o da sizinle beraber kaçacak. Şimdi­
lik, sizin hücrenizin yanındaki hücrede sözüm ona tutsak
durumda. Ben Dünya'ya dönerken, kabilelerin davasını
Yüksek Konsey önünde savunmak üzere, yerlilerin ileri
gelenlerinden sadece birkaçını götüreceğim.
Anlıyorum generalim.
Bir tek nokta kalıyor geriye, aydınlanması gereken. Di­kenli bir nokta, ama açıkça ortaya dökmek gerekiyor:
Peki Massart? O ne olacak? diyorum.
Siz onun tutsağı değil miydiniz?
Evet ama Toralılar'ı terkedip benim tarafıma geçti.
Hayatımı borçluyum ona, üstelik bir hain de değil Massart:
Ya aylar boyunca korkunç işkenceler altında yavaş yavaş
ölmek, yada Tora'da kalmak gibi bir seçim koymuşlar önü­
ne. O da...
Massart bizim gözümüzde resmen ölmüş bulunmak-

tadır. Ben şu anda, komutan Helmar'ın açık delillere da­yanan ihbarına rağmen, ölmüş bir adamı diriltmek zorun­da değilim.
Yani o da bizimle beraber kaçabilecek mi?
Evet... İlerde de örneğin Araman kralının temsilcisi
olarak Dünya'ya rahatça gelip gidebilir.
Üç Rafı çalabilmemiz için gerekli olan herşey herhalde hazırlanmıştır; ama dördüncüyü merak ediyorum:
Peki ya Rampell'in prototipi ne olacak?
O bundan yirmi beş yıl önce havalanırken patlayıp
parçalanmıştı.
Nasıl?
Hem Torahlar'ı tahrik etmek, hem de sizin Ara-
man'a gönderilmeniz için bir bahane bulmak amacıyla uy­
durduk o hikâyeyi.
Uydurma bir Raf. İhanetimizi öngören bir şartlanma. İçimi çekiyorum: İnsanın servisin ellerinde basit bir oyun­caktan başka bir şey olmadığını keşfetmesi, umut kırıcı oluyor doğrusu! Suratımı astım herhalde, Darsaut soruyor:
Nen var? Niye üzgünsünüz?
Bütün bu hikâyede silik bir rol oynadığıma. Demek
uzaktan idare edilen basit bir robottum ben, o kadar?
Yanılıyorsunuz. Sahte bir durum yarattık biz sade­
ce; ve görevinizi kolaylaştırmak için de, birtakım duygu­
larla donattık sizi. Hepsi bu. Ama bu çok önemli görev
için Gelma Arene'le sizin seçilmenizde rol oynayan, kendi
üstün niteliklerinizdir. Size güvendim ben; arzu ettiğim
sonuca bir başkasıyle ulaşamayacağımı biliyordum çünkü.
Belki! Aslında pek inanmış değilim ama uzun boylu tar­tışacak zaman yok artık. Robot veya değil, sonuna kadar götürmek zorundayım başladığım bu işi.
- Tek başıma çağırdınız beni. Bundan, Gelma ile Mas.
sart'ın hiçbir şey bilmemeleri gerekliği anlamını mı çıkar­
malıyım?
- Siz karar verin Terrel. Etkilemek istemem sizi bu
konuda.
Herşeyi onlara da anlatacağım öyleyse.
Nasıl isterseniz.
Raflar nerede?
Altı, yedi ve sekiz numaralı fırlatma ambarlarında
sizi bekliyorlar.
Mürettebat?
Hepsi robot. Hafıza şeritlerini pilot tablosunda bu­
lursunuz.
Anbarlarda kaç muhafız var?
Hiç. Yalnız, son kademede bir muhafız karakolu var­
dır, onu aşamazsınız. Ayrıca gerek de yok, çünkü ambar­
ların kapısı dışarıya açılır.
Yani ambarlara ancak, bir süre uzayda uçmak su­
retiyle varabiliriz öyle mi?
Evet. Hücrelerinizin koridoru üzerindeki dolaplar­
da uzay kıyafetleri vardır. Durumun inandırıcı olması için,
hücrelerinizin önüne nöbetçi dikmek zorunda kaldım. Hiç
kimse, sizin gibi yetenekli bir ajanın nasıl olup da bir pa-
ralizatör ele geçirdiğine hayret etmeyecektir.
Bu son cümleyi söylerken, kuşağından çıkardığı bir pa-ralizatorü masanın üzerine bırakıp bana doğru itiyor.
Özetliyorum, diyor. Rafları çalıp kaçtığınız resmen
açıklandıktan sonra Dünya'dan derhal bir filo talep ediyor
ve Yüksek Konseye durumu bildirmeye gidiyorum. Müda­
hale için gelecek filo, ancak on beş gün sonra Araman'da
olabilir. Yani sizin, bu on beş gün zarfında Toralıları pes
ettirmeniz şart. Sözün kısası, Büyük Amiral Terrano'yu
on beş gün sonra Tora sarayında bizzat siz karşılamalısınız
Terrel.
Büyük Amirali oldu bitti karşısında bırakmak için
tabii?
Umarım, buraya arabulucu sıfatıyla gelecektir Bü­
yük Amiral. İyi şanslar Terrel! Size ve Gelma'ya güveni-

yorum. İşin ucunda, yetenekli bir ajan için Araman ge­nel valiliği pek kötü bir ödül sayılmaz sanırım?
Tam tersi...
Ve unutmayın ki Dünya, dış planetler alanındaki
yeni politikayı sizinle başlatıyor.
Ana koridordaki muhafızları paralizatörümle bertaraf ettim hemen. Bu ilk sonuçtan sonra da herşey kolaylaştı. Önce Riyella'y1 kurtarmaya yöneldim.
Uzay kıyafetini giyerken hafif bir ürpermeyi engelleye­miyor kız. Bu onun uzaya ilk çıkışı olacak.
Kendisiyle Massart ilgileniyor. Massart rahatladı sayılır, kötü bir kâbustan sıyrıldı nihayet. Gelma ise kılını bile kı­pırdatmadı, belki de sezmişti gerçeği azçok. Kadın sezgisi boş bir söz olmasa gerek.
İkimizin de duygularımızın silinmesi falan söz konusu değil artık: Beraber yaşayacağız. Tora'ya gelince. Elimizde üç Raf olduktan sonra, Tora kuvvetlerini dize getirmek basit bir formaliteden ibaret olacaktır.
Massart, düşman genel kurmayının derhal teslim bayra­ğım açacağı düşüncesinde. Bense, bataklıkların ve gezegen sislerin koruduğu eski şehri, krallığıma başkent yapmaya karar verdim.
Eğer o sisler yapma ise, bunları harekete geçiren büyük bir tertibat var demektir. İşte o tertibatı keşfetmek ve şim­diki zamanı o uzak geçmişe bağlamak istiyorum.
Riyella giyindi. Massart'la uçacaklar. Aralarında derin bir aşk doğuyor yanılmıyorsam. Bizi uzaya fırlatacak olan peteklere yerleşiyoruz işte. Otomatik şekilde fırlayacağız uzaya, Riyella biraz korksa da önemi yok.
- Hazır mısınız?
Bir ağızdan cevap veriyorlar:
- Hazır.

Hazır.
Hazır.
İşareti veriyorum, dördümüz de peteklere giriyoruz. Zırhlı kapılar kendiliğinden kapanıyor. Sonra giriş kapısı açılıyor ve boşluktayız.
Tam uzaya dalarken denetliyorum. Herkes tamam. Ri­yella gözünü bile kırpmadı. Artık eminim. Tora sarayında on beş gün sonra ben karşılayacağım Terrano'yu; ve dör­dümüz için de yepyeni bir hayat başlayacak.
SON

Baskan Kurgu - Bilim Dizisi
Retrofüze Dedeklör
Silüs Prototip
Uzay gemilerinin iniş sırasında yere çakılma­sını önlemek için fren vazifesi gören jetmo-tor sistemi.
Saptayıcı. Elektronik almaçları sayesinde her­hangi bir şeyi arayıp bulan ve uzaktan ku­manda edilen ufak robot.
Günümüzde UFO olarak adlandırılan uçan dairelerin çok gelişmiş bir modeli.
Herhangi yeni bir buluşun yaygın kullanıma geçirilmesinden önce hazırlanan ve üzerinde denemeler yapılan ilk örnek. Günümüzde bu­na halâ deneme uçuşları yapmakta olan «Uzay Mekiği»ni örnek gösterebiliriz.
Onbeş günde bir yayınlanacak olan bu dizi, sizi uzayın sonsuz boşluklarına götürecek,
Galaksiler arası mücadeleyi, yeni yeni kahramanlarla birlikte yaşatacak,
Dünyamıza uzayın derinliklerinden gelen amansız tehlikeler karşısında ürpertecek,
Bilim ve teknolojinin inanılmaz düzeylere eriştiği za­manlara yollayacak,
Düşleyebileceğiniz, hatta düşleyemeyeceğiniz herşeyi onbeş günde bir evinize kadar getirecektir.
Bu dizi ile, dünyanın en ünlü Kurgu-Bilim yazarları­nın, dünyada satış rekorları kıran eserlerinden oluşan zengin bir kitaplığa sahip olacaksınız.
Yarın neler olabilir? Bilim ve macera elele işte bu so­runun cevabını veriyor. Her yeni kitap yeni bir gelecek sunuyor.
«Baskan Kurgu-Bilim Dizisi» onbeş günde bir yeni ye­ni macera ve kahramanlarıyla gazete bayinizde...

Click or select a word or words to search the definition