Çin Gezisi

• YOLCULUK
Yolculuğa başlarken bilgisizdim...

• BEIJING'DE İLK GÜN
İlk izlenimler ve gördüklerim.

• EL EMEĞİ GÖZ NURU
El sanatlarında Çinlilerin becerisi ve sanata yansıyan simgeler.

• TRAFİKTE BENZERLİK
Düzensiz trafik nedense Türkiye'ye çok benziyordu...

• ÇARPIKLIK
Geçiş döneminde çarpık ilişkiler...

• WANG FUJING CADDESİ (KENT İÇİ)
Alış Veriş Merkezinde gördüklerim.

• ÇAY TÖRENİ
Çin'de Çay Töreni...

• ALIŞ VERİŞTE DİNLENME
Açık havada dinlenmeye kalktım.

• GEZİNEN ÇİNLİ'LER
Alış Veriş yapan Çinlileri izledim.

• SAĞLIK
Çin'de Sağlık...

• RESİTAL
Dans eden fiskiyelerin resitali.

• SON GÜN'DE KAHVALTI
Çin'de kahvaltı.

• İSTENMEYEN İNSAN (GÜL İLE BÜLBÜL)
Bülbül aşıkmış güle, Gül naz edermiş Bülbüle...

• QUI MEI (KIZIL ALAN)
Tainan Mei'ye ne olmuş?

• DİĞER NOTLAR (KOKU,KORKU ve PARA)
Kısaca kokusuyla, korkusuyla Çin...

• ARTIK DÖNÜYORUM...
Yolculuk biterken

• ÇİN'DEN ÇIKIŞ (UÇMADAN ÖNCE)
Havaalanında karşılaştığım dedikodu ve eleştiriler...

• GELİNCE ÇİN'DEN ANIMSADIKLARIM
Gördüklerimi karşılaştırdım.

• BAKIŞIM DEĞİŞTİ
Bende değişen neydi?

 
YOLCULUK

- Nereye gidiyorsun?
- Pekin'e.
- Aaa! Pekin Ördeği...

 Nedense herkes için Pekin, öncelikle Pekin Ördeğini çağrıştırıyor. Belki de Çin hakkında başka bilgimiz yok (Başkalarını bilmem ama, benim gerçekten yok). Çevremdekilerden öğrenmek istediğimde, kimse Çin hakkında konuşamadı. Belki de onlar da Çin'e hiç gitmemişler. Çin üzerine yazılmış okunabilecek bilgiye de ulaşamadım...

 Aslında Orta Çağdan bu yana Çin herkes için gizemli bir Dünya... Marco Polo, Çin gezisinde gördüklerini yazdıktan sonra, Avrupa kendi dünyasından çıkıp, Çin'deki gelişmelere ayak uydurmak istemiş. Bu düşünceden yola çıkınca, İpek Yolu bulunmuş. Avrupa'nın köhnemiş toplum düzeni değişmiş. Toplumsal dengeler bozulmuş... O günlerden bu güne her Çin'e giden eline kalemi almış, gördüklerini yazmaya çalışmış...

 Benim önümde dört günlük bir süre var. Bu sürede Çin'de görebileceklerim, kocaman bir odayı küçücük bir delikten izlemek gibi... Belki de çok anlamsız izlenimlerle dolacağım...

 Bildiğim kadarıyla Çin'de görkemli bir yaşam biçimi yok. Yine bildiğim kadarıyla çalışkan ve akıllı olan Çinliler sessizce yaşamlarını sürdürüyorlar. Onların yaşamında önemli bir değişim söz konusu olsaydı, yayım organları bir çok haber üretir, ilgimizi Çin'e çekmiş olurdular. Sanırım Çin'de toplum, koşullara alışmış. Milyarı bulan nüfusuyla Çin bugünkü Dünya koşullarına ayak uydurmaya çabalıyor. Bu konuda aklımdaki bir kaç küçük bilgiyle onlara hakkında bir şeyler yazmam olanaksız. Açıkçası göreceklerimi değerlendirebileceğimi sanmıyorum. Önümü görmeden, ne olacağını kestiremeden geçecek dört günlük yolculuğun, dilini, yazısını bilmeden ve anlamadan gezineceğim yerlerde başıma dert açmamasını dilemekten başka bir beklentim yok...

 
* * *

 Uçak kalkmadan biraz önce yolcu bekleme salonuna geldiğimde, buradaki diğer yolculara bakınca, değişik bir ortama doğru yolculuk yapmak üzere olduğumu hemen anladım. Çevremdeki insanların çoğu; Düz siyah saçları, düz göz kapakları altındaki çekik gözleriyle değişikti. Sanırım onların İstanbul'daki izlenimlerinin tersini bende Çin'de yaşayacaktım...

 Kocaman iri gözleri, kalkık burnu ve uzun siyah saçlarıyla hoş görünümlü Çinli bayana bakınca, bugün için benim anladığım biçimde güzel denebilecek özellikleri olduğunu düşünüyorum. Bana göre çevremdekilerin en güzeli. Ama, onların bakış açısından aynı derecede güzel görünüyor mu? Bunu bilemiyorum. İnsanların anlayışları ve yorumları çok değişiktir. Yaşadığınız çevrenin beğeni kuralları, gelenekler ve görenekler, dış görünüşün güzelliğini etkileyebilir. Yalnız dış görünüşüne bakınca güzel olan birinin, davranışlarını ve kişiliğini öğrenince iğrenç görünebildiğinin bilincindeyim. Dilini, konuşmasını ve davranışlarını yorumlayınca, (Bu konuda benim hemen hiç şansım yok) aynı bayanın nasıl biri olduğunu doğrusu, öğrenmek isterdim.

 Uçaktaki hosteslere bakınca, dört gün sonra ülkeme döndüğümde, çevremdekilerin görüntüsünü nasıl yorumlayacağımı düşünmeye başladım. Belki de hiç birini beğenmeyeceğim. Belki hepsi çok güzel görünecek...

 
* * *

 Önümdeki koltukta oturan, kısacık sarı şort ve ince askılı bluz giymiş uzun saçlı esmer tenli bayan hemen herkesin ilgisini çekti. Yakın koltuklarda oturan gençler, bayanın çevresinde toplandılar. İstanbul barlarındaki gibi topluca ayakta durup, kendi aralarında konuşup bira içiyordular. Konuşma uzayınca boşalan bira kutularını yenilediler. Sanırım ortalama üçer kutu bira içtikten sonra iyice oldular, ya da kendilerine olan güvenleri arttı. Önce yüksek sesle konuşmaya başladılar. Sonra hemen her koşulda kadına bakıp, gözleriyle onu soydular. Aslında bunca emeğe gerek yoktu. Çünkü bayanın üzerinde soyulacak fazla bir şey yoktu. Neden onca uğraş gösterdiklerini anlamış değilim. Kadın, elindeki Çince kitabı okurken, uzun saçlarıyla açık kalan omuzlarını örtmeye çalışarak, kitabın üzerine iyice eğilip bedeninin açık bölümlerini örtmeye çalışıyordu. Koltuğunda iki büklüm oturmuş olması kimsenin umurunda değildi. Alkol, gençlerin kanına karıştığı anda, onların gözleri dönmüş, kadına kur yapmaya başlamıştılar. Bu olanak bir daha ellerine geçmeyecek gibi davranıyordular. Kadın onları istemediğini bir çok kez belli etti ama, onlar kadının davranışına saygı gösterecek durumda değildiler. Belki alkol etkili olmuştu, belki de kalıtımsal barbarlık...

 Uçak durduğunda, yaşı gençlerin başında olduğunu gösteren biri, hosteslere dert yanarak aylarca çölün ortasında kalacaklarını söylüyor, yol boyunca davranışlarına yansıyan taşkınlığa neden göstermeye çalışıyordu...

 
BEIJING'DE İLK GÜN

 Güneş doğduktan sonra 10200 metreden uçağın camına yapışarak aşağıya bakarken, amacım Çin Seddi'ni görmekti. Aşağıda görebildiğimse, uzun Gobi Çölü'nden sonra bile kum tepelerinin eksilmemiş olduğuydu. Çok geniş bir alan kızıl sarı renkli kumla kaplıydı. Bazı yerleşim birimlerinin varlığı, kumlar arasında düzeltilmiş ekili alanlardan anlaşılıyordu. Bu alanların çevresindeki tek tük evin, karayolu bağlantısını göremedim. Ne oraya doğru uzanan ince bir çizgi vardı, ne de oradan bir başka yerleşim birimine bir bağlantı. Çöl ortasında Dünya ile hiç bağlantısı olmadan yaşayan Çinliler olduğunu düşünmek bile istemedim. Sonra ülkenin büyüklüğünü bakıp, bu yerleşim birimlerine ulaşan yollar yapmanın, sınırlı gelir kaynaklarının paylaşımı açısından, hiç bir zaman olurlu olmayacağını anladım. Geniş bir bölümü düzlük olan Çin hakkında ilk gördüklerim: Hala yolu bile olmayan yerleşim birimleriydi...

 Ülkeye girerken hiç bir zorlukla karşılaşmadık. Hemen tüm yolcular benim gibi ellerini kollarını sallayarak gümrükten geçtiler. "Kimse Çin'e bir şey getirmez" diyerek, boşuna bavul incelemenin bir anlam taşımadığını biliyor olmalıydılar. Bu konuda bizim gümrük kapılarında karşılaştığımız sorunlar aklıma gelince (son zamanlarda bizimkilerin de umursamadıklarını söylemem gerekir), Çinlilerin bize göre biraz daha ileri oldukları kanısına kapıldım. Daha önce yaşamış oldukları düzenin etkilerinden biriyle karşılaştığımı anlayıp, onları kıskandığımı söylemek isterim...

 Tüm ülkelerde havaalanlarını benzer yapıyorlar: Çelik bağlantılar, borular, camla ya da metalle kaplı duvarlar havaalanlarının genel görüntüsü... Sanırım bunda amaç: Yolcuların ortam değişimini görüp paniğe kapılmalarını önlemek. Çin'de görüntü Atatürk Havaalanı gibi olunca, ülke değiştirmemiş olduğum kanısına bile kapıldım. Çok şükür yedi saatten uzun süren yolculuğun çoğunda uyumamış olduğun için birçok ülkenin üzerinden geçtiğimizi görmüştüm. Yoksa bizi saatlerce İstanbul üzerinde uçurup sonra "Geldik" diye yine İstanbul'da havaalanına indirebilirdiler. Bilirsiniz bazı taksi sürücüleri bunu pek çok ülkede yaparlar. "Taksimetre daha çok yazsın" diye otelin çevresinde dolanıp durarak müşteriye uzun yol aldıkları izlenimini vermeye çalışırlar (artık bu tür sahtekarlıklar tüm müşteriler tarafından bilindiği için taksi sürücüleri, yine yöntemler geliştirmişler. Bu konuya daha sonra değineceğim). Yolcu taşıyan uçak şirketleri bu tür hileler kullanmadıkları bilindiği için Pekin'e geldiğime inandım. Ama yine de Atatürk Havaalanıyla Beijing hava alanının benzerliği şaşırtıcıydı. Yalnız görevliler değişmişti. Kalın kaşlı, sert sakallı, kıvırcık siyah saçlı görevlilerin yerine oval yüzlü, çekik gözlü, düz siyah saçlı Çinliler vardı.

 Havaalanındaki gönüllü Çinli vatandaşın yardımıyla dolarlarımı Çin parasına (Yuan) çevirdim. Aynı hayırsever vatandaş beni kendi özel arabasıyla otele değin götürdü. Yol boyunca bana Çin hakkında bilgi veren bu uyanık Çinli taksi ücretinin iki katından çok para kazanırken, onun sağladığı olanaklarla havaalanından otele değin kliması çalışan bir araçta sigara içerek yolculuk yaptığım ve sürücüden ayrıntılı bilgi alabildiğim için ödediğim paranın karşılığını almış olduğumu düşünerek, kazıklanmış biri gibi üzüntüye kapılmadım. Sonuçta bana hizmet sunan Çinli de mutluydu ben de keyifliydim...

 Otele yerleşince biraz yatağa uzanıp dinlenmek istedim. Ama uyuyup kalmaktan korkarak hemen giyindim ve bir taksiyle Sergi Alanına gittim.

 Dikkatimi çeken, gözlemlediğim bir çok konu var; Çinlilerin genel görünümü, Türklere olan benzerlikleri (Belki de benim beklentim benzerlik olabileceği konusunda yoğunlaştığı için böyle düşünüyor olabilirim), yapıların görkemli görüntüsü, yollar ve araçlar... Sonra Sergi Alanında gördüklerimi, ara sokaklardaki satıcıları ve diğer ilginç izlenimleri unutmamak için defterime yazmak istedim. Aklımda bir çok konu var. Saatlerdir onları sıralamaya çalışıyorum. Geçmişte hiç bilgi edinmemiş olduğum bir ülke hakkında bir şeyler yazmak doğru olmayabilir. Ama unutulmamalıdır ki ben burada kendi bakış açımdan gördüklerimi anlatıyorum. Böyle olduğu halde sayfalarca yazabilecek bilgi topladım. Çünkü benim için otelde çalışanlardan, taksi sürücülerinden, dükkandaki satıcıdan, yolda yürüyen vatandaştan, otobüs bekleyene değin herkes ilgi çekici, herkes değişikti.

 Burada en belirgin özellik, bana baktıklarında Çinli olmadığımın hemen anlaşılması. Bu nedenle ilk sorulan soru: "Nerelisin?" oluyor. Bana soruyu soranların çoğu Türkiye sözcüğünü anlamıyor. Ben ilk anda Türkiye'yi bilmediklerini düşünüp "İstanbul" diyorum. İşte o zaman hafif bir gülümsemeyle "Yaa!" diyerek tuhaf bir biçimde (biraz acıyarak) bana bakıyorlar. Ben Çin'i ne kadar biliyorsam onlar da Türkiye'yi o kadar tanıyorlar. Ama bir çok genç Çinli için durum aynı değil. İstanbul dediğimde Avrupa Kupası'nı çağrıştırıp hemen futboldan söz ediyorlar. Türkiye'yi değil de Milli Takımımızı tanıyorlar. Hemen hepsi İtalya-Türkiye futbol karşılaşmasını izlemiş. Onlar: "Türkiye'yi biliyoruz" derken futbol takımımızı bildiklerini, Türkiye konusunda en ufak bir bilgileri bile olmadığını anlıyorum. Bu o kadar önemli değil. Aslında benim durumum daha kötü. Ben de Çin'i bilmiyorum ve de şu anda Çin'de bulunarak onlardan biraz daha olumsuz koşullar altındayım...

 İyi ki futbol takımımız Avrupa Kupası'nda oynama hakkını kazanmış. Dünyadaki bir çok kişi takımızın maçını izledikten sonra haritadan Türkiye'nin yerini öğrenmeye çalışmış olmalı. Ben futbol meraklısı değilim ama, futbolun tanıtım acısından ne kadar önemli olduğunu şimdi daha iyi anladım. En azından Çin'de çok önemli. Siyasetle uğraşmak yerine futbol maçlarında stres atmak, ya da maçı izlerken heyecanlanmak Çinli için önemli bir konu. Bu nedenle futbol Dünya için de çok önemli olmalı (Buradaki gerekçem: Dünyadaki her dört kişiden birinin Çinli olmasıdır). Bayanlar, futbola ilgi duymuyorlar. Çin'de genel olarak bayan ve erkek ayrımı yok ama, futbol konusunda bir ayrıcalıktan söz etmeliyim: Avrupa Kupası Çinli bayanların ilgisini çekmemiş. Ya da benim gördüklerim futboldan ve kupadan söz etmediler...

 Kendi ülkemde olsun, bazı Avrupa ülkelerinde olsun sokaktaki insanların yüzlerine bakınca, bakımlı, alımlı, geliri yüksek, fakir, üzüntülü ya da sevinçli gibi yorumlar yapabilirim. Sanırım bunu herkes yapabilir. İçinde yaşadığınız toplumun değer yargılarını bilince, karşınızdakine bakarak yorum yapmak kolaydır... Çin'de sokaktaki vatandaş için aynı gözlemi yapmaya çalıştığımda beceremediğimi söylemek isterim. Kimse hakkında yorum yapamadım. Dediğim gibi toplumun değer yargılarını bilmeyince yürüyen bir insanın bakışlarını yorumlamak olanaksız...Bu nedenle ben, sokaktaki Çinli'nin beden yapısından ve yürüyüşünden başka bir şeyden söz edemeyeceğim.

 Çinlilerin beden yapıları bizimkinden farklı. Bacak boyları bedenlerine göre biraz daha kısa. Böyle olunca yürüyüşlerinde tuhaflık var gibi geldi. Bacaklarını biraz daha fazla yukarı kaldırarak yürüyorlar. Ördeklerin perdeli kısa bacaklarını kalçadan oynatırken popolarını sağa sola oynatmalarına benzeyen bir yürüyüşleri var... Bu nedenle ya yüzer gibi kısa adımlarla yürüyorlar ya da ördekler gibi paytak, paytak yürümek zorunda kalıyorlar. Her iki yürüyüş biçimi de benim için değişik...

 Sarı ırkın teni düzgün ve pürüzsüz. Kalın bacaklı, kalın ayak bilekli Çinli kadınların duru beyaz tenlerini sergileyen kısa etekler onlara yakışıyor. Daha güzel bacakları olanların eteğin yanındaki yırtmaçtan görünen bölümü erkek gözüyle bakınca, oldukça hoş. Uzun etek giyen Çinli kadınların yırtmaçları oldukça yukarılara çıkabiliyor...

 Eskiden (Mao döneminde) tek tür Çinli giysileri varmış. Kadın ve erkek aynı tür giysi giyermiş. Şimdi herkes kendine uygun gelebilecek giysiler seçebiliyor. Tül gibi incecik (saydam) giysilerle sokaklarda dolananlardan, daha sıradan giysilerle yetinenlere değin her türlüsünü görebiliyorsunuz. Lüks mağazalarda bayanlar için takımlar ve çok şık ipek giysiler var ama halk daha çok işporta malı sayılabilecek giysileri seçmişler. Sokaklarda şık giysilerle dolaşmıyorlar. Çoğunluğun giysileri spor. Çok az kişide (belki de görevi nedeniyle) takım sayılabilecek giysi var. Çin askerlerinde, polislerde ve diğer güvenlik görevlilerinde (otel çalışanlarını unutmak istemem) üniforma var. Bunlar rütbe, unvan ve yapılan işe göre değişik biçim ve renklerde. Hepsinde mutlaka apolet var.

 İstanbul'daki gibi taksi kalabalığı olan Beijing'de, her on beş arabanın dokuzu (ya da daha çoğu) taksi. Taksi ücretleri de İstanbul'daki gibi... Çok pahalı değil (Pahalılık göreceli bir kavram olduğundan, Avrupa'yla karşılaştırma yaptığımı söylemeliyim). Taksi sürücüsü çelik bir kafesin içinde oturuyor. Çelik kasa onları araç içindeki müşterilerden koruyor olmalı. Daha sonra bu konuya değineceğim ama, taksi sürücüsünün müşterisine davranışı iyi olmadığı için bu tür bir korunmaya gereksinim duyulmuş olmalılar. Taksilerde sürücünün hemen yanına oturmak bir ayrıcalık olmalı. Ben bu kültürü biliyorum... Taksilerdeki taksimetre oldukça gelişkin. Yalnız görüntü değil yasal belge de verebiliyor. Eğer yabancı olduğunuz halde taksimetreyi çalıştırtabilirseniz bu belgeyi alma mutluluğuna erebilirsiniz. Belgenin üzerindeki damgalar bizim ülkemizdeki faturaları öyle andırıyor ki...

  Araçların çoğunda klima var. Sıcakta taksiye binen müşteri baygınlık geçirmeden serinlik içinde yolculuk yapabiliyor. Bu konuda taksi sürücüsü müşteriyi mutlu etmeye çalışıyor. Yoksa ödeme konusunda çıkacak bir sorunda, müşterinin sıcaktan tepesinin atmış olması, taksi sürücüsünü ağız dalaşına yenik başlamasına neden olurdu...

 Bazı özel araçlarda camlar çok koyu renk, ya da perdeyle kaplı. İçindeki ayrıcalıklı kişinin dışarıdan görünmesini istememiş olduklarını düşünüyorum. Bizde bu tür araç pek yoktur. Perdeli araçların sayıca çok olması bana tuhaf geldi.

 Çinliler uzun yıllar kendi mağazalarını açamamış. Devletin mağazalarında çalışmışlar. Devlet görevlisi olarak çalışınca, (Özveri gösterince gelirleri değişmediğinden) hizmetin kalitesini düşünmemişler. Belki de müşteriyi hiç umursamamış olabilirler. Bugün banka çalışanlarında ve gümrükteki görevlilerde görünen önemsememe, belki de o zamanlar herkes için geçerliydi... Bugün Çinli, artık kendi dükkanında kendisi için çalışabiliyor. Çinlinin üstün satıcılık yeteneğini uzun süre kullanmamış olması, kuşkusuz Çinli'lerin yararına olmamış ama, sanırım bizim açımızdan bakınca, bu engel bize yaramış. Yoksa Çinliler tüm Dünyadaki satış zincirlerini çoktan ellerine geçirmiş olurdu. O zaman bizim gibi alıcıların da aldatılmak gibi önemli bir sorunu bulunurdu. Belki bizim için yararlı olacak en önemli kavram, çok ucuza istediğimizi sağlayabiliyor olmamız olurdu. Onların açısından bakınca, daha önce kendileri için sağlayamadıkları birikimi, şimdi tüm güçlerini kullanarak hızla oluşturma yarışına girmişler. Geliri çoğaltmak ve birikimlerini arttırmak en önemli hedefleri olmuş...

  Birikimi olmayan girişimci Çinlilerin küçük dükkanlarından oluşan sokakları dolaşırken, ülkemdeki küçük kasabaların vitrini olmayan dükkanları anımsadım. Çeşidi ve malı az dükkanların kepenklerini kaldırınca üç duvardan oluşan alanlarında, duvarlara askıyla dizilmiş giysiler ve diğer mallar, burada alıcının seçeneklerinin ne kadar az olduğunu göstermekteydi. Dükkanlarda birikim olmamasının yanı sıra, halkın da alım gücü sınırlı olduğu için gösterişli mağazaların bu sokaklarda müşteri bulma olasılığı da yok gibiydi...

 Sokakta yürürken kendimi küçük bir kasabanın çarşısında dolaşıyormuş gibi hissettim...

 Karpuz sergisinde dağ gibi yığdığı karpuzları ve diğer meyveleri satan Çinli, yatağını serginin arkasındaki tahta kerevete katlamıştı. Orada yatıp kalkıyor olmalı... Kocaman ampullerle aydınlattığı sergi alanı, hava karardığında müşterilerin karpuz seçmelerine yardımcı oluyordu. üst üste konmuş karpuzların arasında kesilmiş duran yarım karpuzun görüntüsüne bakıp Çince: "Kesmece bunlar" diye bağırdığını bile düşünebiliyorum...

 Güzellik salonları ve berber dükkanları sayıca çok. Bekleyen müşteriler olsun, çalışanlar olsun hiç de alışık olmadığım bir görüntü oluşturuyor. Bayan ve erkek karışık. Bir koltukta erkeğin saçını keserlerken hemen yanında bayanın saçını yapıyorlar... Daha çok Amerika'da olduğunu sandığım döner helezon, bu dükkanların da önünde var. Biraz abartılı boyutlarda olanlarını gördüğüm gibi çok sıradan ve küçüklerini de gördüm. Hepsinin işlevi aynı: Burası berber dükkanıdır...

 Sokaktaki sigara satıcıları bizim ölçülerimize göre daha büyük. Gösterişsiz dükkanlarda yalnız sigara satıyorlar.

 Bazı dükkanlardaki boş yatakların önce ne anlama geldiğini pek anlayamadım. Kullanılmış yatak örtüleriyle, çarşaflarıyla ne tür iş yaptıklarını çıkaramadım. Bu görüntünün bazı berber dükkanlarında da olduğunu görünce güzellikle ilgili bir şey olabileceğini düşünürken, böyle bir dükkanın önüne oturmuş olan güzel bir bayan "Hello! Masaj" diyerek ne iş yaptığını söyledi. Evet bu dükkanlarda müşterilere masaj yapıyorlar. Çinliler de bizim gibi kendilerini yumuşatacak, rahatlatacak hünerli ellerin önüne uzanıveriyorlar. Sanırım bu konuda hizmet iyi olduğu için istek de var. Çünkü masaj dükkanının sayısı oldukça çok.

 Dükkanlarda masaj yaptıranları görmediğim için nasıl çalıştıklarını izleme olanağım olmadı.

  Yolda yürürken kaldırıma bırakılmış bisikletlerin çokluğundan, bu düz alanda halkın çoğunun ulaşımını hala bisikletle sağladığını söyleyebilirim. Aslında Beijing düz bir alana yayılmış olduğundan burada bisiklet kullanmak oldukça kolay. Bayır çıkmıyorsunuz, ya da bayırdan aşağıya hızla inip bir kazaya neden olmuyorsunuz. Sürekli pedal çevirerek evden işe, işten eve giderken, bir de spor yapmış oluyorsunuz. "Bisiklet keşke bizim ülkemizde de yaygın bir ulaşım aracı olsaymış" diye düşündüm. İstanbul trafiği rahatlardı. Kocaman araçlarıyla trafikte yer alanlar, bisikletleriyle hem yolları kaplamazdılar, hem de spor yaparak daha sağlıklı yaşam sürmüş olurdular... Çin'de gördüğüm bisikletlerin çok bakımsız, eski ve paslı olduklarına bakıp: "Halkın bir bisiklet bile alacak parası yok herhalde" diye düşündüğümü anımsıyorum. Ama, gerçekte bisikleti yenilemek bu sorunu çözecek gibi değil. Bisiklete bakım yapmak da anlamlı değil. Bu bir dünya görüşü, bir düşünce biçimi. Çinli bakım ve temizlik yapmayı pek sevmiyor. Kültüründe "Çok temiz olmak" diye bir kavram yok. Belki de temizlik için kullanabilecekleri yeterli su olmadığı için temizliğin üstüne çok düşmüyorlar...

  Yolun kenarında durup çevreme bakınırken, çok yakınıma değin sokulan bir minibüsün yavaşlayıp kapısı açıldı. İçinden çıkan sürücü yardımcısı yüksek sesle gideceği yol üzerindeki yörelerin adlarını söyleyerek, yolcu aramaya başladı. Bizim E-5 üzerinde çalışan dolmuşlarda da aynı biçimde sürücü yardımcısı kapıdan başını uzatıp: "Erenköy! Göztepe! Bostancı! Haydi! Hemen kalkıyor..." diye bağırır. Sınırların kapalı olması, Bazı insanların binlerce yıl hiç bir kültürel ilişkide olmaması, temelde Çin ve Türk toplumları arasındaki benzerliği yok edememiş... Dolmuş minibüse bakarken onlar mı bize benzemiş, yoksa biz mi onlara benzemişiz pek çıkaramadım...

 Otelde Çince konuşulanlara kulak kabarttığımda bazı sözcüklerin Türkçe'ye benzediğini, hatta aynı anlama geldiğini görüp, Çince'yi kolay sökebileceğimi düşündüm. Örneğin önümden hızla otele giren bir bayan, lobideki komiye bir şeyin nerede olduğunu sordu. O sorduğu şeyin ne olduğunu anlamadım ama, kominin eliyle göstererek "Burada" dediğini anladım. Sanırım "Bu" gibi tek heceli işaret sıfatlarının bir çoğu Çince'de de aynı. Önümden yürüyen bayan benimle asansörlere ulaşınca, biraz önce sorduğu şeyin, asansör olduğunu anladım. Bilindiği gibi asansör Fransca'dan Türkçe'ye geçme. Sanırım Çinli'ler ona başka bir ad vermişler. Asansör de çok yıllar önce bulunmuş olsaydı, sanırım Çinlilerle aynı adı kullanıyor olurduk.

 Çinli'lerin yakın komşuları olan Türklere "Türkçe" gibi bir şey söylüyorlar. Önce "Türkçe" sözcüğünün ad babası Çinliler olmalı diye düşündüm. Çünkü "Türkçe" bizim dilimize uygun bir ad değil. Türkiye'nin Çince söylenişini yinelerken tüm diller için "ce" ya da "ca" eki getirdiğimizi anımsadım (Almanca, İngilizce gibi). Bir türlü konunun aslını bulamadım. Daha sonra bana tarif etmeye çalıştıkları bir yerin adını Latin harfleriyle yazdıklarında, Türkiye için neden "Türkçe" dediklerini öğrenebildim. Latin harfleriyle bazı dillerde Türkiye "Turquie" biçiminde yazılıyor. Çince'de "Qui" harfleri "Ç" sesini çıkartmak için kullanılıyor. Bu durumda (k harfi olmadığı için) Çinliler Türkiye'yi "Turğçe" biçiminde okuyorlar. Bu gerçeği öğrenince, nasıl sevindiğimi bilemezsiniz. Yoksa bizim ad babamızın Çinliler olduğunu düşünmek, Türklerin de bunu kabullenmiş olduğunu binlerce yıl sonra öğrenmek, bana çok dokunacaktı. Kolay değil, geçmişte kocaman imparatorluklar kurmuş bu insanların kendilerine bir ad bile bulamadıklarını düşünmek kadar üzücü hiç bir şey olamazdı... İlk anda sokaklarda dolaşırken, otelde gezinirken kimselere bakamadığımı, gözlerimi otelin tabanından kaldıramadığımı da söylemek isterim... O günlerde kendimi "Hindi" gibi hissetmiştim...

 "Yıllar önce, İstanbul'un Topkapı surlarında bittiği yıllarda (1960'lı yıllar), zamanın yönetimi İstanbul çevresinde oluşan gecekonduları önlemek için Topkapı surları dışında sosyal konutlar yapmış. Bu konutların kirası diğer yerlere göre daha ucuzmuş. Bir arkadaşı, evliliği iyi gitmediği için karısından ayrılmak durumunda kalmış. Yeni bir ev kurmak ve bir an önce eski evinden çıkmak zorunda olduğundan, bu sosyal konutlara bulduğu ilk kiralık eve yerleşmiş. O zamanlar İstanbul'da yapılaşmanın hiç olmadığını (ya da hiçe yakın olduğunu düşünürsek, hemen bir boş ev bulmak her kula nasip olmazmış. Bana olayı anlatan dostum, arkadaşını ziyaret etmek istemiş. Yeni evinin adresini öğrenmiş ve bir pazar öğleden sonra ona uğrayacağını söylemiş. O zaman telefonla haber verme olanağı olmadığını, bu tür görüşmelerin çok önceden saptandığını, birinin elinde çizilmiş bir krokiyle sokak aralarında dolaşıp doğru adresi bulmak için çok emek harcadığını da söylemek isterim. Uzatmayayım, dostum epeyce uğraşıp, dört katlı apartmanı bulmuş. Sokak kapısına gelip girişteki zillerde arkadaşının adını ararken hemen kapının üzerindeki balkondan gelen homurtunun nedenini anlamak için başını kaldırdığında, o daracık balkonda yaşayan bir ayı olduğunu görüp donakalmış. Adam (ayının sahibi) gecekonduda yaşarken bir ayı besliyormuş. İşi ayı oynatmak olduğu için sosyal konuta taşınınca ayıyı bırakamamış. Almış onu da sosyal konuta götürmüş. Sosyal konutta ayının oturabileceği bir yer olmadığından, onu balkona yerleştirmiş. Balkon da öyle büyük bir yer değilmiş. Üç beş metre kare kadarmış."

 Çin'de gördüğüm yapılarda balkonda yaşayan ayılar, aslanlar ya da ejderhalar yoktu. Ama, iki olay arasındaki benzerliği anlatmadan bir başka konuya geçmek istemedim... Daha sonra bu konuya ilişkin yorumlarım olacak. Burada daha fazlasına değinmeyeceğim.

 Otelin uzun koridorlarındaki hediyelik eşya mağazalarının süslü vitrinlerini görünce, bakmadan geçip gitmemek için koridorda yürümeye başladım. Satıcı bayanlar birer ikişer mağazalardan çıkıp, beni içeriye çağırdılar. Hiç bir şey almayacağımı söylediysem de onların ısrarları bitmedi. Ben açlığımı bastıracak bir yer aradığım için satıcıların Kapalı Çarşı esnafı gibi beni zorla kolumdan tutup mağazaya sokmalarını önledim ve hızla oradan uzaklaşmaya çalıştım. arkamdan bana seslenen satıcı bayanı duymamazlıktan gelirken diğeri onu uyarıyordu: "Gelmiyor. Israr etme". Bana seslenen bayanın da "Ben bu adamı sevdim ama" dediğini duydum. Benim duyduğum kadarıyla aralarında İngilizce konuştular. Belki de düşüncelerini açıkça belli etmek için aralarında benim anladığım bir dilden konuşmları gerekiyordu. Ama bana kalırsa, kullandıkları yöntem benim de çok iyi bildiğim, amacına ulaşmak için kadının dişiliğini kullanmasından başka bir şey değildi. Açlıktan başım dönmeden, kadınların tüm çabalarına karşın otelin cafe'sine doğru yürüdüm.

 Dünyanın bir başka yerinde olsam ve önümdeki iki seçenekten biri Çin lokantası olsa, hiç düşünmeden Çin lokantasını seçerdim. Ama Çin'de alışageldiğimiz bir cafe'de Avrupa koşullarında yemek yemeği seçmiş olduğumu öğrenip "Ne tuhaf adam" demeyin. Çin lokantasında yiyeceğim yemeğin adını bile okuyamayacağımı düşünüp, olmadık bir şeyler seçmek ve zorla yemek istemediğim için bu seçimi yaptım. Halbuki her tür gelir düzeyine ve damak tadına uygun istemediğiniz kadar çok Çin lokantası vardı. Ama bu lokantaları bana tanıtacak, beni gezdirecek ve bana kılavuzluk edecek bir Çinli yoktu. Böyle biri olsa Çin Lokantaları ve yiyebileceğim yemekler konusunda sayfalarla yazı yazabilirdim. Sonunda cafe'deki menüyü okuyup, anlayabildiğim yemeklerden birini seçerek açlığımı bastırmanın kolayına kaçtım...

 Çin'de cafe'de de olsam makarna iyi bir seçim olur diye düşündüm. Ne de olsa makarna Çin'den tüm Dünyaya yayılmıştı. Domates soslu makarna İtalya'nın spagettisi gibi değil de bizim alıştığımız haşlanmış makarnaya daha çok benziyordu. Uzun süre burada kalıyor olsam, ülkemi ve evimi özlediğimde Çin makarnası yerim. Sıla özlemimi makarna giderebilir. Karnımı doyurduktan sonra yatmak için en az iki saatim daha olunca, koridora dönüp hediyelik eşya mağazalarını gezmenin iyi olabileceğini düşündüm. Hem orada beni bekleyen ve mallarını satmaya çabalayan satıcıları görüntümle bile mutlu etmiş olacaktım.

 
EL EMEĞİ GÖZ NURU

 Alım yapmam gerekmediği konusunda güvence vermelerine inanarak ilk mağazaya girdim. Bir başka dostumun bana: "Sen adamı bir kez abdest almamış da olsa camiye sok, nasıl olsa ona namaz kıldırırsın" dediğini anımsadım. Kendime hiç bir şey almayacağım konusunda telkinde bulunmaya başladım. Yol yorgunluğunu hala üzerimden atamamış olmam, sanırım bu kararımı değiştirmemi engelledi. Yoksa satıcıların beceriklilikleri karşısında bir çok hediyelik eşya almış, paketlerle odama dönmüş olacaktım. Mal satın almak sorun değildir. Sorun; Bunca malı küçücük bavullara tıkıştırmak, yer kalmadığı için ucuzundan yeni bavul satın almak ve onları havaalanına değin taşımaktı. Bu kez bavullarla dolu bir yolculuk yerine küçücük bir valiz ve el çantasıyla eve dönmek istiyordum.

 Çin'deki hediyelik eşya dükkanları, bu ülkede yaşayanlar için sıradan, bizler için olağan üstü bir çok el emeği malla doluydu. Ben bu mallara bakıp nasıl bu kadar ince işçilik kullandıklarını öğrenmeye çalışırken, satıcıların gözünde hiç bir değeri olmadığını, aynı türden bir çok kopyayı peynir ekmek gibi sattıklarını söylemek isterim...

 Girdiğim ilk dükkanda gencecik iki satıcı hemen çevremi sardılar. Ben yalnız çevreyi taradığımı söyledimse de onlar bana yardım etmeyi akıllarına koymuş olduklarından benim söylediklerimi hiç dinlemediler. Hemen bana mallarını tanıtmaya başladılar. Bildikleri İngilizce'yle, bir çok malı uzunca bir süre tanıttılar... Çin'de kullanılan simgelerin her birinin ne anlama geldiğini, ne için yapıldığını ayrıntılarıyla anlatmalarının en önemli nedeni o gün mutlaka bana bir satış yapma isteğinde olmalarıydı... Bu konuda ne kadar ısrarcı olduklarını anlatamam. Malın bedelini indirmek, en güzel paketi yapmak gibi akla gelebilecek her türlü çareyi düşündüler... Ben alış veriş yapmama kararında olduğum için onların ısrarlarına hiç aldırmadım.

 Çin'de "pilly" zenginliği simgelermiş. Zengin ve mutlu bir yaşam beklentisi, eşyalarda kırmızı pilly süsleriyle simgelenirmiş... Gül dişiliğin simgesiymiş... Ben mallarda simgeleri görünce, Çinli'lerin evlenince mutlu ve zengin olabileceklerini düşündüklerini çıkarttım. Mutluluğun, bereketin ve bolluğun evlenmekle ilişkisini bu biçimde yorumlamak, onların köklü kültürünün bir parçası olmalı. Biz bu kültürü neden onlardan almamışız, aldıysak bile nasıl yozlaştırmışız onu bilmiyorum... Bu konuda biraz daha uzun kalıp Çin'de aile yaşamının bize yansıyan bölümlerini incelemek gerekir.

  Çinliler aslan ve ejderha gibi hayvan figürlerini erkeğin gücünü simgelemek için kullanmışlar. Ama tüm hayvanlar salt erkekleri simgelemezmiş. Bazıları kadınları da simgelermiş. Yapıların kapı girişlerindeki aslan heykellerinde biri (genelde soldaki aslan) erkeği simgelermiş. Ayağının altında bir küre (top) bulunurmuş. Küre Dünyayı simgelediği için bu aslan Dünyaya egemen olan erkeğin gücünü gösterirmiş. Kadını simgeleyen aslan ise kapının diğer yanında oluşmuş. Ayağının altındaki bebek aslan (yavru aslan), kadının üretkenliğini ve sevecenliğini yansıtırmış...

 Satıcı bir cam küre gösterdi. Kürenin içi resimlerle süslenmişti. Altındaki delikten küçük fırçalar sokularak boyama yapılmıştı. Bu tür işlemenin kolay olmadığını bildiğim için malın neden bu kadar değersiz olduğunu anlayamadım. Çin'de emek para etmiyor, ya da Çinliler akıllarını kullanıp, harcanan emeği en aza indirgeyerek ederini azaltıyorlar. Ucuz ürün, bol satış onların politikası olmalı. Yoksa malın ederini bilmemeleri olanaksız. Özellikle satıcılık konusunda kalıtımsal becerilerini, malın bedelini saptamada kullanamadıklarını söylemek biraz tuhaf olur.

 Birden rafta duran bir porselen fincan dikkatimi çekti. Çok güzel süslenmişti. İncecikti... Hatta porselen değil de boyanmış cam fincan olduğunu bile düşündüm. Eğer porselen üzerinde küçük pirinç tanelerini görmeseydim cam olduğunu iddia edebilirdim. Küçük pirinç taneleri porselen yapılırken hamurun içine yerleştiriliyor, fincan üzerindeki boya porselen pişirildikten sonra yapılıyormuş. Elle işlenmiş çok hoş bir porselen fincan. Satıcı benim pirinç tanesi olarak bildiklerimin, pirinç tanesi olmadığını söyledi. Porselenin tüm özelliklerini kullanarak, onu bana anlatmaya çalışarak, boyaların kabartma olduğunu söyleyerek, porseleni ışığa tutunca nasıl aydınlandığını göstererek (porselen alırken bunun yapılması gerektiğini ayrıca belirttiğini eklemek isterim) beni kandırmak için çok uğraştı. Sonunda "İşlerin iyi olmadığını, bugün bana mutlaka bir şey satmak istediğini" söyleyerek bu mağazadan mutlaka bir şey almadan çıkmamı istedi. Çünkü dışarıya çıkınca bir daha dönmeyeceğimi ve mağazasından başka bir şey almayacağımı o da biliyordu....

 
TRAFİKTE BENZERLİK

 Yollarda sürekli korna çalan araçların sesini duyunca, kornayı uyarıdan çok çalmış olmak için kullandıklarını sanıyorum. Bu benim hiç de yabancı olmadığım bir konu... Bu nedenle Beijing trafiğini incelediğimde, benim yaşadığım kentin trafiğine çok benzediğini gördüm... Burada yakın zamana değin sokaklarda çok araç yokmuş. Gelirlerini çoğaltabilen Çinlilerin hemen bir araç edinmeleri trafikte kullanılan araçların sayısını hızla arttırmış. Araçların birden çoğalmasının sonucu olarak trafik kurallarını hala sindirememiş olduklarını önemsemezsek, tümüyle bizim duyarsızlığımıza benzer bir trafik karmaşasıyla karşılaşınca, benzerliği yadırgadım. Ama, trafik karmaşasına çok alışık olduğum için ortam beni pek etkilemedi...

 Dolmuşların kuralları önemsemeden durup yolcu almaya çalışmasındaki, araçların hemen kornalarına basarak diğer araç sürücülerini ve bisiklet kullananları taciz etmeye kalkmasındaki benzerlik bana, ülkemdeki insanların davranışlarını anımsattı. Trafik kurallarını üreten ülkelerle, o kuralları alıp kullananlar arasında çok önemli bir fark olduğunu gördüm. Belki tüm ülkeleri bu genellemenin içine katmak doğru olmayabilir. Ama Çin ile Türkiye arasında çok yakın bir benzerlik olduğunu söylemeliyim.

  Yaya geçitleri konusuna gelince, abartıyor olmak istemem ama bu kadar yakın bir benzerlik beklemiyordum. Önemli ve tehlikeli büyük kavşaklar dışında yaya geçidi görmedim. Yayalar bir kaldırımdan diğerine, diledikleri anda geçebilme özgürlüğüne sahipler. Bunu her yerde yapmasınlar diye, yoğun trafik olan yollarda şeritler arasına konan demir parmaklıklı engellerin yalnız bizim ülkemizde olmadığını söylemek isterim. Çektiğim resimleri dostlarıma gösterdiğimde bana sordukları ilk şey "Parmaklıkların üzerinden atlayan var mıydı?" oldu. Kimse, demir parmaklıkları yadırgamadı. Herkes parmaklıklara aldırmadan üzerine tırmanmaya çalışan Çinliler olup olmadığını sordu. Artık hangisinin tuhaf olduğunu kestiremiyorum. Benim kafam karıştı...

 Polis araçlarının siren çalarak, içindeki polislerin yollardaki araç sürücülerine megafonla uyarıda bulunarak ilerlemesini görünce, eğitimlerini Türkiye'de tamamlamış olabileceklerini bile düşündüm. Emir veren, dediği dedik olan, uyarılarıyla baskı rejimlerinin yansımasını kullanan trafik polisi, bizim ülkemizdekilere ne çok benziyordu... Geceleri yolları kesip alkol denetimi yapıp yapmadıklarını bilmiyorum ama, aynı yöntemi kullandıklarını duysam hiç yadırgamazdım...

 Yoğun akşam trafiğinde polis aracının hemen arkasında duran çekiciyi görünce, "Bu da mı aynı?" diye söylendiğimi anımsıyorum...

 
ÇARPIKLIK

 Söz bir kez trafikten açılmışken, Çin'de gördüğüm çarpıklıkları araçlar ve trafik kurallarıyla anlatmaya çalışmam belki bu yazıları okuyanlar için en iyi örnekleme olur. Çünkü bu tür çarpıklıkları görerek alışmış olan Türk'ler, onların etkilerini kanıksadıklarından yaşamlarına yansıtmıyor olabilirler. Çarpıklıklar durağan yönetimlerin ve gelişmesi beklenen sosyal düzenin yanında yer almazlar. Çarpıklıklar, insanca yaşamak isteyenler için en önemli engeldir. Ya da şöyle diyeyim: Benim için en önemli engeldir. Böylece düşüncelerime başkalarını katmamış olurum.

 Yolda yürürken, bir aracın içinden sonuna değin açılmış müzik aygıtından yayılan Çin müziğini duyunca, gülümsemeden edemedim. "Bu özellikleri bize ne çok benziyormuş" diye söylendim.

 Yol boyunca dizilmiş lokantaların önünde biriken özel araçları ve kapılardaki güvenlik görevlilerine bakınca, Çin'de de kalbur üstü olmaya özenen "iş adamlarının" bulunduğunu söyleyebilirim. Sanırım buradaki güvenlik görevlileriyle bizim ülkedekiler arasında görevleri açısından önemli bir ayrılık var. Benim bildiğim kadarıyla bizdekiler kendini sınıf atlamış varsayanların, ulu orta üst sınıftan insanların arasına girmelerini engellemek için kapıda beklerler. Aslında "Çiğ" kaçanın nerede olduğunu anlamak çok zor. Kökten soylu olmayınca (Kuşaklar boyu soyluluk kültürüyle yaşamayınca) zengin olsun, üst düzey olsun pek fark etmiyor. Bir yerde, genlerle gelen ve kısacık bir ömür içine sığdırılamadığı için sindirilemeyen içgüdüler, beklenmedik bir anda ortaya çıkabiliyor. Bu nedenle bizim güvenlik görevlilerinin gerçekte ne yaptıklarını pek anlamıyorum. Bunların asıl amacı, içeriye girmiş olanlara göz dağı vermekse, bu kez içerdekilerin neden orada bulunduğunu anlamıyorum... Bunca ayrıntıya neden girdiğimi anlatmak zorundayım. Bizimkilere benzer özel güvenlik görevlilerine Beijing'de neden bulunduklarını açıklamak istiyordum. Buradakilerin amacı doğal olarak bizimkilerden farklı...

 Yıllarca toplumda sınıf ayrıcalıklarını yok etmek için çabalamış Çin yönetimlerinin, en az iki kuşak boyunca bu kavramları işlemiş olduğunu (eskiden buna beyin yıkama denirdi) anımsarsak, yeniden sınıf farkı oluşturmaya çalışanların, toplumun tepkisinden korunması için özel güvenlik görevlilerine gereksinim duyulmaktadır. Belki toplumdan biri çıkıp onları kınayabilir ve tüm mutlulukları yok olabilir diye birilerinin çevreyi gözetmesi, onların güçlü korunmasına gereksinim duyulması zorunluluğu vardır. Benim yargım ne derece tutarlıdır bilemem. Ama gördüğüm kadarıyla cebinde birazcık parası olan Çinlilerin, kendi ayrıcalıklarını kanıtlamak istercesine "Şımarık" davranışlarda bulunduklarını söylemeden geçemeyeceğim... Benim gözlemlerine göre, yıllarca sınıfsız toplum düzeninin yıkılmasını bekleyip, akıllarını kullanarak "köşe dönme" emeliyle birden su yüzüne çıkanlar, eskiden aynı düzeyde bulundukları toplumun geneline karşı alaylı bir tavır içindeler. "Bunu nereden anladın?" diyebilirsiniz. "Gördüklerimden" diye yanıtlayabilirim.

 Özel araçların çoğunda, sürücünün görüşünü engellemeyecek tüm camların kapalı olduğunu gördüm. İçeride kimin olduğu belli olmuyor. İçerideki halkın gözünden ırak yaşamak istiyor... Tüm araçlarda, lokantalarda hatta birçok evde klima var. Ama bu araçlardaki ayrıcalığı, yirmi beş yıldan uzun süredir İstanbul'da gördüğüm sınıf ayrıcalıklarından edindiğim deneyimlere dayandırabilirim. Aslında sınıf farkını yalnız araçlara bakıp yorumlamak yanlış olur. Araç değiştirerek sınıf atlamak bizim ülkemizdeki insanların küçük bir yanılgısıdır. Çin'de benim gördüğüm; boşalmış olan soyluluk koltuğuna (elli yıldan uzun bir süredir boş) birilerinin oturmak için gösterdiği çaba... Bu yarış, son yıllarda artan bir hızla uygulandığı için çarpık görüntüler oluşmuş, oluşmayı sürdürüyor...

 Kaldırımda yüksekçe bir yere kırmızı Çin halısı döşenmiş ve siyah bir araç buraya park etmişti. Aracın hemen yanında küçük bir tabure vardı. Belli ki aracın sürücüsü bu tabureye oturup bekleyecekti. Araçtakiler, kırmızı Çin halısı serilmiş merdivenleri tırmanarak lokantaya girmişler. Kuytu bir köşede söyleşilerini sürdürüyor olmalılar...

 Toplumun giremediği bazı yerlerde (Otel lobilerinde, Cafe'lerde) Çinli iş adamları cep telefonlarıyla sipariş alırken en yüksek ses tonu kullanmaya çalışıp, çevresindekilere iş ağının genişliğini duyurmaya çalışıyor. Soyluluk yarışında kendisine yandaş kazanmayı düşünüyor olmalı...

 Eski bir Çin konağının önünden geçiyorum. Çok eskilerde geniş ağaçlı bahçesiyle kent dışında soyluların oturduğu konaklardan biri olmalı. Bugün çok ünlü bir Çin lokantası. Ön bahçede park etmiş özel araçlar var (bizdeki kadar çok değil ama yine de sayısı çok). Gece yarısına gelinmiş olduğundan araçların çevresinde lokantadan çıkan Çinliler var. İyi giyimli Çinli bay ve bayanlar gecenin güzelliğini ve mutluluğunu düşünerek birbirleriyle vedalaşıyorlar. Birkaç taksi demir parmaklıklı ön kapının hemen dibinde bekleşiyor. Özel güvenlik görevlisi taksileri giriş kapısından içeriye bırakmamış... Yoldan geçerken düşünüyorum. Görünüşümden yabancı olduğun en az üç kilometreden belli olduğu halde, yabancı olduğum ve param olduğu için bu ayrıcalıklı yere girebilir miyim? Doğrusu denemek isterdim. Ancak, biraz önce kusursuz bir akşam yemeği yemiş ve daha önce buradan yer ayırtmamış olduğum için girişimde bile bulunmadım. Görünüşe bakılırsa, beni içeriye almama olasılıkları çok yüksekti...

  Otel ana yolun hemen kıyısında. Yandaki sokağa sapınca, toplumun genelinin yaşamını yansıtan bir görüntü ile karşılaşıyorsunuz... Biraz önce anlattıklarıma hiç uymayan bir yaşam biçimi... Bizim gecekondu bölgelerindeki yaşamla karşılaştıramam ama, yine de ilkel bir yaşam biçimi olduğunu söyleyebilirim...

 Bu daracık yolda halkın alış veriş yaparken, bisiklet kullanırken, evine yürürken güldüğünü görmedim. Kısacası mutlu görünen yok gibiydi. Bizim ülkemizdeki gelir düzeyi düşük toplum katmanlarının görüntüsünü andırıyordular. İçindeki isyan, isteksizlik, yetiştirememe ve biran önce her şeye kavuşma isteği, nasıl yapacağını bilememe, gerektiğinde her tür özveride bulunmayı göze alan bir iç yaşamın dışa yansıyan görüntüsü...

 Bu sokakta gördüğüm en belirgin özellik, toplumdaki isteksizlik. Tepki göstermeyip sessiz kalınca (belki dolaylı bir baskı buna neden olmuştur) yaşama katılma isteklerini yitirmişler. Onlar için yaşam çok sıradan sürüp gidiyor... İstedikleri değişim gerçekleşmeden (belki de istemedikleri değişim gelişerek) sürüyor... Aldatılmaktan, isteklerinin olmamasından, yenilgiden yılmışlar da diyebilirim... Olmamış. Değişen Dünya koşullarına yeterince ayak uyduramamışlar... Yanılgıya düşmüşler...

 Yanılgı sanırım toplumun her kesimini insanca yaşatacak düzeye getirme çabasında yatıyor. Binlerce yıldır yapılamayan, birkaç kuşakta aşılmak istenmiş. Toplumdaki açık (parasal, kültürel ve gelişmişlik açığı) bu kadar kısa sürede kapanamamış. Topluma çok yüce vaatler verilmiş (Bizim siyasetçilerimiz de aynısını yapıyorlar). Toplumun tüm kesimleri umutlarını gelecekteki mutluluğa bağlamış. Kapanamayan açık ülke yönetimini güçsüz bırakmış. Teknolojik gelişme istenilen düzeye çıkamamış. Kaynaklar, genel olarak, toplumu insanca yaşam düzeyine yükseltmek için kullanılmış... Sonunda düşünce, yeterince uygulanamamış ve tükenmiş. Toplum, umudunu yitirmiş olmanı çöküntüsüne gömülmüş... Binlerce yıl uyuşturucuyla uyutulan Çin halkı, şimdi umutla uyutulmuş olduğunu görmüş olmalı... Sigara gibi alışkanlıklara tepki gösteren genç Çinlilerin yanında, duygusal çöküntünün belleklerde bıraktığı bulanık düşüncelerle miskinleşen orta yaşlıların isteksiz davranışları içler acısı... Bizde on yıl kadar önce yaşanan "köşe dönme" yarışının burada gençler arasında sürdüğünü düşününce, yeni koşullara kendi başlarına ayak uyduramayacaklarını anlıyorum. Çinlilerin çok uluslu şirketlerden beklentileriyle içerideki şirketlerin görüşleri farklı. Milyarı bulan (hatta geçen) nüfusuyla Çin çok büyük bir pazar. Ama sanırım unutulan en önemli özellik, toplumun yeterince bilinçli olmadığı... Yeni teknolojik gelişmelere çok yakın değiller... Belki de benim sınırlı gözlemlerim yanılgı doludur (umarım öyledir). Gençlerden ümitliyim. Gördüğüm kadarıyla genç kuşak çok istekli. Sanırım onlar yeni koşullara ayak uydurabilecekler. Gerçi bizim ülkemizdeki gibi atılgan, her yere girip çıkan bir gençlik görmedim ama, şu anda 20-25 yaşında olanların bir çabası var gibi...

 İşi neden bu kadar dolandırdım ki? Benim yazmak istediğim: İsteksiz toplumun davranışlarına yansıyan dağınıklıktı. Çinli'ler çok dağınık. Bunun sonucu olan pislik ve pasaklılık her yanı sarmış. İsteksiz olunca evinizi temizlemezsiniz, isteksiz olunca kendinize bakmazsınız, isteksiz olunca çevrenin pisliğine aldırmazsınız...

 Ara sokaklarda, kalabalık konutların (büyük apartmanlardan söz ediyorum) arasında dolanırken gördüklerimden yukarıda açıklamaya çalıştığım yorumu yaptım. Aslında su sorunu yaşadıkları için (Çöl çok yakın) Çinli'ler gereğinden az su kullanmaya alışmış olmalılar. Su az olduğu için kullanmamış olmaları bir dereceye kadar kabul görebilir ama, yapıların yıpranmış olması, camların yıllardır silinmemiş olması ve bir çoğunun kırık olması, bahçelerin bakımsız olması suyla ilgili olmasa gerek... Dün yağan sağanak yağmur yollarda çamur göletleri oluşturmuş. Yürürken çamura batmamaya özen gösteriyorum. İnsanı eski evinden çıkarıp, toplu konutlara yerleştirmek yetmiyor. Ona, konut içinde yeni koşullara göre nasıl yaşayacağını öğretmek de gerekiyormuş. Yoksa binlerce yılın alışkanlıklarını sürdürenler, yeni koşulları isteseler de istemeseler de eskiye dönüştürüyorlar...

 İnsanlara (bebeklerden esinlenerek bunları yazıyorum) bir şeyleri: önce azıcık, sonra biraz daha çok, her geçen gün artan oranlarla vermeli. Birden sunulan olanaklar insanın geçmişine uyum sağlamıyor, aksaklık oluyor... Geçmişte Fransız devriminde de böyle olmuş. Daha önceleri de, daha sonraları da...

   
WANG FUJING CADDESİ (KENT İÇİ)

  Günüm boş olunca, otelde pineklemektense, kent içinde gezinerek daha çok görmek ve öğrenmek olanağı bulurum diye düşündüm. Taksiye bindiğimde kapıdaki görevli gideceğim yeri taksi sürücüsüne söylemişti. Artık taksilerde bulunan taksimetre sayacında yazan kadarını ödemeye çalışıyorum. Gerçi bazı koşullarda 5 Yuan fazla ödeme yapmak durumunda kalabiliyorum ama, bunu taksi sürücüsüne verdiğim bahşiş olarak değerlendirip üzerinde durmamaya çalışıyorum. Nedense hangi ülkede olursanız olun taksi sürücüsü yabancı olduğunuzu anladığı an fiyatını yükseltmeye çalışır. Buna kendi ülkemde başka kentlere gittiğimde de tanık oluyorum. Taksi sürücülerinin tüm ülkelerin turizm anlayışını baltalayan bu davranışı evrensel bir sorun. Taksi sürücüleri, o küçük kişisel çıkarın, nelere mal olduğunu biliyorlar mı? Örneğin benim Çin hakkında yazdıklarımı okuyanlar "Taksi sürücülerine dikkat!" diye bir uyarı algılamazlar mı? Dünyada kimse aptal yerine konmaktan hoşlanmaz. Kendini akıllı sanarak yabancıları dolandıranlar, bunu en çok bir kez yaparlar. Araç içinde yol alırken yolun ne kadar tuttuğunu bilmediğim için taksimetreye bakınıyorum ama sürücü çoktan onu kapatmış ve ön koltuğun altına saklamış bile. Yine onun parmaklarıyla gösterdiği ücreti ödemek zorunda kalacağım. Ben de salt eğlence olsun diye on beş Yuan hazırladım. Taksimetre on Yuan'la açılıyor. Gittiğim yere en az 20 Yuan yazar. Bakalım ne olacak. Taksi bir ara sokakta durdu ve ücretini isterken eliyle ara sokağın ilerisinin benim gitmek istediğim cadde olduğunu söyledi. Ödediğim ücreti az bulunca taksimetreyi sordum. Ne yazdıysa onu ödeyeceğimi söyledim. Taksimetre hiçbir şey yazmamış olduğu için ödeme yapmam gerekmeyecekti. Sürücü tartışma uzadığında görevli polis gelince, haksız olduğunu bildiği için caddede durmamış, ara sokakta durmuştu. Amacım taksiye ödenecek ücretin doğruluğunu araştırmak olmadığı, bu sayfalara yazacak bilgi toplamak olduğu için daha çok uzatmanın gereği olmadığını düşünerek verdiğim on beş Yuan'ı aldım yerine 50 Yuan ödedim. Taksi sürücüsü üstünü vermemek için çok direndi. Ben Türkçe, o Çince karşılıklı söylendik. Para üstü almak için direndiğimi görerek istemeden bana biraz ödeme yaptı. Dönüşte aynı yol için yarısı kadar ücret ödediğimi düşününce, o adamın para üstü ödememek için neden bu kadar çok direndiğini, nasıl söylendiğini anlamakta güçlük çekiyorum... Bu kadar çok uzatmanın bir gereği yok. Taksi sürücülerini bu davranışı Çin'de yapacağım alış verişi en aza indirmem için yeterli oldu. Eşe dosta, ancak küçük bir anı olacak hediyelik eşya türünden alış veriş yaptım...

 Bizim taksi sürücülerimizin aynı davranış içinde olduklarını düşününce onları anımsamadan geçemedim. Onların ülke turizmine ne kadar çok zarar verdiğini şimdi daha iyi anlıyorum. Benim gençliğimde İstanbul turistten geçilmezdi. Hemen her sokakta gezinen turistler vardı. Artık yazın bile turist yüzü görmüyoruz. Onların İstanbul'a gelmemesinde tüm satıcıların ısrarlı mal satma çabalarının etkisi kadar, taksi sürücülerinin kendi çıkarları uğruna verdikleri zarar da eklenmeli... Çinli sürücülerinin benzerlerini kendi ülkemde ve ABD'de gördüğümü söylemek isterim. Onlardan kurtulmak olanaksızdır. Taksi sürücüsünün cebinizdeki tüm parayı almasını engellemekten başka bir seçeneğiniz yoktur. Hele gideceğiniz yere ne ödeyeceğinizi bilmiyorsanız, ödeme yapmak için bozuk paranız yoksa, fazla para ödemekten kurtulmanız olanaksızdır. Taksilerin bu davranışı özellikle Avrupa'da engellenmiş. Bence bizim gibi turizm gelirine gereksini olacak Çin, bizim taksi sürücülerini örnek alacaklarına (yalnız taksi sürücüleri değil, hemen her şeyi örnek almışlar) Avrupalıları örnek almalıymışlar.

 Yalnız taksi sürücüleri değil turistleri etkileyenler. Bir de satıcılar var. Her koşulda size zorla bir şeyler satmak isteyenlerden söz ediyorum. Kapalı çarşıdaki çığırtkanlar gibi her dilden konuşup size zorla bir şeyler satmak isteyenler oluyor. Kısacası kolunuzdan tutup tezgah başına sürükleyerek, üç kağıtçı örneğinde olduğu gibi "Bul karayı al parayı" diyerek sizden para sızdırmaya çalışanlar çok olunca, alış veriş yapmanız olanaksızlaşıyor. Bu alış veriş merkezinde vitrinlere bakınırken yanıma gelip ne aradığımı soran Çinli'nin düşüncelerinde yatan gerçek: "Keriz turist geldi. Onu yolalım." olmalı. Yerli halka benzemeyince, çevremdekilere bakmak için durmam bile onlara yeterli bir işaret olmalı. "Alış verişe çıkmış. Ona hemen bir şeyler satmalı..." Benim için ilginç olması ya da olmaması önemli değil. Onların satmak istediğini almalıyım. Sanırım her turist için bu geçerlidir. Salt alış veriş merkezlerini gezmek, bilgi edinmek isteyebilirler. Satıcıların onları rahat bırakması gerekir. Böyle zor bir ortamda Wang Fujing caddesinde gezinmeye çalışıyorum. Hiçbir şey almadan, çevremdekileri inceleyerek dolaşmaya çalışıyorum... Kolay değil. Yolda yürürken bile önünüze çıkıp nereli olduğunuzu soran, bir şey almak isteyip istemediğinizi öğrenmek isteyen ve yalnız "merhaba" demiş olmak için sizinle konuşanlardan kurtulmaya çalışmak çok zor. Eskiden turistlerin casusluk yaptıklarını düşünüp polis onları izlermiş. Anladığım kadarıyla tipi yerli halka benzemeyenlerin bu nedenle peşlerine düşmenin bir gereği yok. Satıcılar onları öyle bunaltıyor ki, kendilerini bir tutuk evinin avlusunda gezinir gibi hissediyor olmalılar...

  Görkemli büyük yapıların tümünün alış veriş merkezi olduğunu görünce bu caddenin ne kadar ünlü olduğunu anlamamak olanaksız. Ancak hemen arka sokakta yaşamın ne kadar fakirlik içinde sürdüğünü söylemenin sanırım bir gereği yok... Yol, otobüs ve bisiklet dışındaki araçların trafiğine kapalı. Çarşı iyi düzenlenmiş. Çin'de sigara içme alışkanlığı pek yok gibi. Açık havada bile birkaç kişi dışında kimse sigara içmiyor. Yere izmarit atamazsınız. Cadde çok temiz ve yerde çöp bile yok...

   
ÇAY TÖRENİ

  Çay satan bir mağazanın içine girdim. Tezgahtar bayandan yeşil çay istedim. İngilizce bilmediği için hemen bir başka arkadaşını çağırdı. Ondan çay almak istediğimi söyledim. Büyük bir kutudan yeşil çay çıkarıp tarttı. Bu arada bana "Oturun lütfen" dedi. Onun paketi hazırlaması bitinceye dek oturmadan ayakta bekledim. Sonra satıcı bayanın ısrarı üzerine oval bir masanı önündeki tabureye oturdum. Karşıma oturan bayan arkadaşından biraz çay istedi. Çay gelinceye dek masaya bardakları yerleştirmek ve fincanları düzenlemek türünden hazırlık yapmaya başladı. Arkadaşı çayı getirince, çayı özel kaşığıyla kutudan fincana boşaltmadan önce fincanı (Avrupalının kahve kupası büyüklüğünde) sıcak suyla doldurdu. Biraz çalkaladıktan sonra içindekini hemen yanındaki cam şişeye boşalttı. Ben, bu işlemi bizim çay ocaklarında çaycının soğuk çay bardaklarını sıcak suyla çalkalamasına benzettim. Onlar bardağı sıcak suyla çalkalayıp, birden dökülen sıcak çayın bardağı çatlatmasını engellemeye çalışırlar. Burada işlem benzer ama, sonuç farklı olmalıydı. Bayan (adının Mei Xing olduğunu sonra öğrendim) fincana koyduğu çayı koklamam için bana uzattı. Çok güzel bir çiçek kokusu aldım. Koku yasemin çiçeğinin kokusundan farklıydı. Daha önce alışık olmadığım bir koku... Mei, fincana sıcak su ekledi ve çiçek yaprakları sıcaktan açılıncaya dek fincanın kapağıyla karıştırdı. Sonra karışımı daha önce sıcak su döktüğü cam şişeye aktardı. Bu ara yaprakların şişeye geçmemesine özen gösteriyor, fincanın kapağı ile onları süzüyordu. Çam şişenin dibindeki sarı renkli suya biraz daha sıcak su ekledi ve cam şişeyi önümde duran iki porselen fincandan likör bardağı gibi ince uzun olanına döktü. Benim salt izlediğimi daha önce böyle bir töreni hiç yaşamamış olduğumu anlayıp, uzun fincandan sapsız Türk kahvesi fincanı büyüklüğündeki diğer fincana içeceğim kadar çay dökmemi ve çayımı ikinci fincandan içmemi istedi. Önümde duran iki porselen fincandan kadeh gibi olanına o servis yapıyor, ben kadehten içeceğim kadar çayı kahve fincanına aktarıyorum ve kahve fincanından içmeye başlıyorum. Kadehi kokladığımda aynı çiçek kokusunun çaya da geçtiğini gördüm. O ilk demde, çiçek yapraklarının güzel kokusu vardı. Kadeh boşaldığında çay buharı kadehin ağzından yükselirken Mei, kadehi gözüme götürmemi söyledi. Çiçek yapraklarının buharı göze iyi gelirmiş... Onun dediğini yaparken yaşamımda bu tür bir kür yapma olanağım olmadığı için ilk uygulamanın gözlerime pek yarar sağlamayacağını bildiğimi ama, satıcıyı kırmanın bir gereği olmadığını düşünmeden edemedim. Sonra kahve fincanındaki kokulu çayı içtim.

 Çin çayının (Yasemin, yeşil çay ya da çiçek çayı) rengi açık sarı. Şekersiz içiliyor. Ben genelde tüm sıcak içecekleri şekersiz içtiğim için bir sorunum olmadı. O an şekersiz çay içemeyenlerin bu törende nasıl zorlanacaklarını düşünmek bile istemedim: Çinli'den şeker isteyecek, Çinli nedenini anlamayacak, tüm tören bozulacak... Çay töreni, cam şişedeki tüm sarı su bitinceye dek sürdü. Mei Xing içirdiği çayın "Osmanfun" adlı bir çiçek çayı olduğunu söyledi. Belki de aynı çaydan satın almamı istiyordu. İngilizce'si çok iyi olmadığı için böyle bir dilekte bulunmadı. Ama bir Çinli olarak elindeki bir başka ürünü tanıtmasının altında yatan gerçek, ürünü satmaya çalışması olmalıydı. Ben de kötü bir alıcı olarak, sunulan çaydan satın alma girişiminde bulunmadım (Bunu biraz da Çinli satıcılara tepki olsun diye yapığımı belirtmek isterim). Çay töreni bitince, resimlerimizi çektirirken bunu Internet'te yayımlayacağımı söylemeye çalıştım. Mie Xing söylediklerimi anlamadı ama iş yerinin kartını verip adını söyledi (Okunuşu Mayi Mayi imiş). Tüm çalışanlara özellikle Mei Xing'e teşekkür edip çay mağazasından ayrıldım.

   
ALIŞ VERİŞTE DİNLENME

 Nerede satılan mallara baksam, ya da bir malı inceleme kalksam, yanımda türeyen kısa boylu bir Çinli başka ürünü de bana tanıtmaya, zorla satmaya kalkıyor. Bu tuhaf anlayış Çinli'lerin satış politikası olmalı. Bu davranışa bakarak, bir dükkandan yalnız bir mal alarak çıkabilmek mucize olmalı. Birkaç seçenek daha var; Ya çok kararlı olup almak istediğin maldan başkasına ilgi bile göstermeyebilirsiniz, ya da tüm mağazayı kocaman bir konteynere yükleyip onları rahatlatabilirsiniz. Konteyner ülkenize kadar gelir mi bilemem ama, en azından tüm mağazayı satın almanın mutluluğunu yaşayabilirsiniz. Satıcı hemen peşinizden aynı malı bir başka alıcıya satabilir, ya da develere yükletip İpek Yolundan size ulaştırmaya kalkabilir. Bu fantezileri çoğaltmak elinizde. Çin'i gördükten sonra benim aklıma gelmeyecek bir çok yeni yöntemden söz etmeye başlayabilirsiniz... Burası Çin. Bu da onların satıcılık becerisi... Benim bu konuda bir deneme yapma olanağım olmadı. Ama, Karun kadar zengin olsam, sokağa atılacak param olsa (şu anda bile bir çoğunu gereksiz yere harcamak zorunda kalıyorum), bir deneme yapmak isterdim...

 Sıcaktan ve yürümekten yorulunca, yol üzerindeki masalara oturup soğuk bir şeyler içmek istedim. Çin'de kolanın tadı çok farklı. İçinde daha çok şeker var. Bizim alıştığımız kola tadını burada bulamadım. Çin serbest piyasa ekonomisine geçmeye kalktığı yıllarda ülkeye ilk girenlerden biri olan Coca Cola, fiyat ve maliyete uygun bir ürün çıkartmış, ya da Çinli'lerin damak tadına uysun diye genelde tadını değiştirmiş. Benim hoşuma gitmedi... Hem Coca Cola, hem de Pepsi Cola denedim. İkisi de benim alışkanlıklarımı bana anımsatmadı... Belki biraz buz olsa daha kolay içebilirdim. Buz konusuna değinmeden geçemedim. Türkiye'de buz istediğinizde bardağa, zorla bir kalıp (top) buz koyarlar. Çin de o da yok. Bizim buz kullanmama konusundaki tuhaf davranışımıza hiç aklım ermezdi. Çinli'lerden miras kaldığını anlayınca bundan böyle bu konusunda eskisi kadar tepki göstermeyeceğim. Binlerce yılın kalıtımsal alışkanlığını yıkamam... Bu kadar sıcak bir ülkede bardağı ağzına değin buzla doldursanız kolayı yeterince soğutamazsınız ama, Çinli'ler hiç buz kullanmıyorlar. Sabahtan beri alış veriş yapmak amacıyla dolanıp durduğumdan çok yorulmuştum. Çinli'ler gibi kapalı yerlerde dinlenmektense açıkta oturmak istememin en büyük nedeni, sokaktaki Çinli'leri daha kolay izlemekti...

   
GEZİNEN ÇİNLİ'LER

 Beraberce gezinen Çinli'lerin çoğu alış verişte beraber karar veriyorlar. Daha doğrusu erkek kadına danışıyor, onun kabul ettiğini alıyorlar. Buna kısaca, kadın karar veriyor diyebilirim. Bu konuda kadının belirgin bir üstünlüğü var... Özellikle gençlerde bu özellik açıkça görünüyor. Erkek ve kadın beraber alış verişe çıkmışlar. Orta yaşlı kadınlar daha çok çocukları olan genç kızlarla alış veriş yapıyorlar. Genç erkeklerin kendi başlarına alış veriş yaptıklarını görmedim. Sanırım bu konuda bayanlar uzman. Erkeklerin yerine de onlar karar verip alış veriş yapıyorlar... Belki kadınlar, erkeklere oranla daha zor aldatıldıkları (ya da çok daha fazla şüpheci oldukları) için alış veriş işini üstlenmişler. Bu onların görevi olmuş. Tüm Dünyada alış verişi sevmeyen kadın olmayacağı için bu seçimi yaparken gönüllü olduklarını bile düşünebiliriz. "Sen karışma. Anlamazsın. Çürük bozuk şeyleri alırsın" diyerek erkeği bu işlerden uzaklaştırmış bile olabilirler...

 Bilirsiniz Çinli'ler piyasayı vur-kaç türü ürünlerle doldururlar. Bir keresinde tüm Dünyanın ilgisini çeker, birkaç ayda salgın her yeri sarar, sonra birden mal piyasadan çekilir. Bu kez gördüğüm topaç, her köşe başında satılıyordu. Her yerde dönüp duran çok ilkel bir oyuncak... Yakında tüm ülkelere yayılır...

   
SAĞLIK

 Sağlık konusu Çinli'ler için tutku boyutuna ulaşmış. Sağlığa verdikleri önem sokaklara taşınmış. Alış veriş merkezlerinde, çok katlı mağazalarda, sokak köşelerinde beyaz önlüklü görevliler tansiyon ölçüyor, masaj yapıyor, hatta akapunktur yapanları bile var. Sokakta saçlarına ilaçlar sürülmüş, bedeninin birçok yerine bağlanan tellerle elektronik bir cihaza bağlanmış, sağına soluna batırılan iğnelerle sandalyede sessizce oturan Çinli'ler görüyorsunuz. Alış verişe gelmişken bir de "Check-Up" yaptırayım der gibi bir şey olmalı... Bir Çinli'ye reçete yazmakta olan görevlinin yanından geçerken, "Gel sana da bakayım" dediğini duydum...

  Caddede Güneşin etkisi azalıp, yüksek yapıların gölgesi kaldırımları kaplayınca, birkaç masayı birleştiren beyaz gömlekli görevliler, hemen orada bir açık hava polikliniği oluşturdular. Halk, yoldan geçerken elindeki torbasına aldırmadan, satın aldığı malları kucağına, ya da yanına koyup görevlinin karşısında şikayetini anlatmakta, onu dinleyen görevli de uygun öneriler sunmaytaydı. Hatta ilaçlarını nasıl kullanacağını anlatıp sonra reçete yazdıklarını bile gördüm. Bu tür sağlık hizmetini özellikle seçim dönemlerinden önce bizim gezici sağlık ekipleri gecekondu yöreleri için yapar ve konuyu seçim yatırımına dönüştürürler. Ama kentin en büyük alış veriş merkezlerinin hemen önünde böyle bir hizmet sunulduğunu ben görmedim. Görsem de pek hayra yormam...

 Sağlık konusunda Çin halkı çok duyarlı. Bir mağazada satılan mallara bakarken öksürdüğümü gören satıcı bayan "Üşüttün mü?" diye sordu. "Hayır sigaradan" dediğimde tuhaf bir biçimde yüzüme bakıp "Neden içiyorsun" demek istediğini gözleriyle söylüyordu. Sonra benim işime karışmış olmamak için sustu. Ama ben bir Çinli olsaydım, kolumdan tutup beni en yakın otacıya görür, sağlık sorunuma bir çözüm bulunmasını sağlardı... Bunu bir insanlık görevi olarak yapacağına eminim...

   
RESİTAL

  Sokak iyice gölgelendi. Güneşin etkisi pek kalmadı. Güneşin kavurucu sıcaklığı biraz azalır gibi oldu. Birden tüm sokağı dolduran klasik müzik konseri dinlemeye başladık. O anda Çin'de Avrupa tarzı klasik müziğin ne anlama geldiğini pek çıkaramadım. Önce halkı çok sesli müziğe alıştırmak için olabilir diye düşündüm. Özgün müziklerini ve ezgilerini dinletmelerinin çok daha iyi olabileceğini düşünerek yürümeye başladım. Birçok Çinli'nin büyücek bir yapının önünde toplandıklarını görünce onlara doğru hızımı arttırdım. Ben de aralarına katıldığımda, biraz önce yapının önünden geçerken fark ettiğim geniş alanda şimdi fıskiyelerden su fışkırdığını gördüm. Müziğin eşliğinde "Dans eden su fiskiyelerine" bakıp herkes gibi olayı izlemeye başladım. Görüntü (Suyun yükselişinin müziğin ezgisine uyumu) olağan üstüydü. En güzeli bu kadar geniş bir alanda sesin kalitesini bozmadan yaptıkları müzik yayınıydı. Ses birkaç kilometre uzunluğundaki yolun her yanından aynı yükseklikte duyuluyordu... Herkesi etkisi altına alan "Dans eden fıskiyeler" yerine beni büyüleyen, sesin bu kadar geniş alanda bozulmadan yayılabilmesini sağlayan elektronik düzen oldu... Çok güçlü bir ses düzeni kurmuş olmalıydılar...

   
SON GÜN'DE KAHVALTI

 Beden saatimi bir türlü düzene sokamamış olduğumdan sabah kahvaltıya yetişemiyordum. Sonunda başardım ve Beijing'de kaldığım son gün oteldeki kahvaltıya yetişebildim. Çin'de kahvaltı da benim için çok değişik olaylarla doluydu. Aslında Çin, beklediğimden daha ilginçti. Doğrusu hemen her koşulda Türkiye'ye benzeyen bir çok özellikle karşılaşmayı beklemiyordum...

 Kahvaltı... Çinli'ler de kahvaltıyı bizim Anadolu'da yaygın olan çorbayla yapıyor olmalılar. Oteldeki açık büfeye yaklaşınca yumurta, omlet, domuz salamı ve özel kahvaltı sosisinin hemen yanında bolca çorba çeşidiyle karşılaştım. Otelde kalan Çinli'ler de çorbaya çok ilgi gösteriyordular. Kaselerle çorba içtiler. Hani şöyle iyi bir peynir tabağı, biraz kahveyle Avrupa kıtasına uygun kahvaltı yapmak isterseniz hevesiniz kursağınızda kalır. Çin'de peynir yok... Açık büfenin her köşesine baktım. Tüm meyve suları taze sıkılmış. Bizim otellerimizdeki gibi sulandırılmış yoğunlaştırılmış meyve suyu değil... Yumurta ve omlet her ülkenin damak tadına uygun değişik biçimlerde sunuluyor. Avrupalıların sevdiği domuz salamı da en güzel örnekleriyle açık büfede yer alıyor. Ama, büfede hiç peynir yok. İthal olduğu belli olan reçel, tereyağı gibi diğer kahvaltılıklar var da peynir yok. Poğça, ya da benzeri ekmek ve kurabiyeler var ama peynir yok... Çarşıda dolanırken hiç peynir satıldığını görmemiştim. Yalnız büyücek çok katlı bir mağazada, küçük bir buzdolabına yerleştirilmiş ithal peynirler (birkaç küçük teker) vardı. Çin'de yaşayan yabancılar için getirilmiş olmalı. Fiyatları yüksekti... Sonra birden anımsadım. Çin'de süt satıldığını da görmedim. Belki süt satmıyorlar, belki de hiç yok. Süt, yoğurt ve peynir olmayınca, hayvansal yağların da olmadığını söylememe gerek yoktur herhalde. Çin'de büyük baş, ya da küçük baş hayvan yetiştirilmiyor olmalı. Et gereksinimlerini domuz etinden karşılıyor olmalılar...

   
İSTENMEYEN İNSAN

 Şimdi biraz geçmişe dönelim. Yıllar öncesine, hani Türklerin Orta Asya'da yaşadığı dönemlere değin gidelim... Sanırım benim bu ülkede gördüğüm benzerliklerden esinlenerek aşağıdaki kurguyu yapabilirim. Belki tarihçiler ve toplum bilimciler bu konuları bilimsel dayanakların ışında çok daha doğru bir biçimde yapmış olabilirler. Ama benim yorumlarımda çok büyük yanılgılar olduğunu sanmıyorum...

 Çok eskilerde Çinli'lerle Türkler komşuluk ilişkisi içinde yaşıyor olmalıydılar. Önceleri karşılıklı mal takası yapıp birinin ürettiğini diğer kullanıyor olmalıydı. Mal takası o dönemlerde satıcıyla alıcı arasındaki ilk ticari ilişkilerin kurulmasına neden olmuş olmalı. Doğal olarak burada Çinli satıcı, Türk'se alıcı rolündeydi. Türk aldığı ipek giysilere karşılık hayvancılık yaparken ürettiği süt, yoğurt, tereyağı, et, deri ve yün veriyordu. Çinli akıllı olduğu için bu alış verişte Türk müşterilerini hep kandırıyordu. Türk alıcı yurduna döndüğünde kandırılmış olduğunu anlıyor, öfkelenip Çinli'ye dönüyor, elinde neyi varsa zorla alıp, talan ediyordu. Böylece ticarette yapamadığını (beceriksizliğini) Çinli'den zor kullanarak alabiliyordu. Eh! Ne de olsa güçlü kuvvetli, dağda bayırda yaşayan Türk erkeği, kentte yaşayan ufak tefek, çelimsiz Çinli'den her zaman zor kullanarak hakkı olanı alabilirdi. Çinli, ticaret bittikten sonra Türk'ün akıllanıp saldırmasını ve her şeyini yok etmesini hazmedemiyordu. Hele talan sonucunda varsa kızını, ya da karısını saldırgan Türk'e kaptırmak hiç hoşuna gitmiyordu...

 Çinli'ler bu saldırılardan kurtulmak için görkemli Çin Seddi'ni yaptılar. Sonunda gerek kuraklık, gerekse Çin Seddi'nin aşılamıyor olması Türkleri göçe zorladı. Çinliler hayvansal gıdalardan yoksun kaldılar. Kısacası ticaret ilişkisi bitti...

 Çinli, daha sonra tanıdığı diğer ülkelere hep Türk'ün kötülüğünü, saldırganlığını anlattı. Bu akıllı insanların, düşünürleriyle ve ünlü kişilerin söylediklerine inanan diğer ülkeler (kavimler) Türk'ler için yaban (evcilleşmeyen anlamına gelen) "Barbar" ününü kullandılar. Böylece Çinli yılların öcünü, savaş alanında yapamadığını diliyle, söylentileriyle becermiş oldu. Saldırınca her şeyi yok eden, öldüren Türklerin ünü Çin'den Avrupa'ya yayıldı. Avrupalı Türk'ten kurtulmak için haçlı orduları kurdu, Osmanlıları yıkacak entrikalar düzenledi. "Hasta Adamı" yatağında vurmak için uğraştı. Bugün bile Avrupa Topluluğuna sokmamak istemesinin altında yatan bilinç düzeyine çıkmamış, bilinç altı düşünce biçimi, o eski günlerden bugünlere gelmiş olmalı...

 Çin yeniden serbest piyasa ekonomisine geçmek üzere. Yine Türk iş adamlarıyla Çinli'ler arasında ticari ilişkiler kurulacak. Çinli Türkleri eskisi gibi aldatmaya kalkacak... Tarih yinelenip onlara saldıracak mıyız? Yoksa Bizans'tan bize kalan entrikaları kullanarak Çinli'yi onun silahıyla vuracak mıyız? Bunları zaman bize gösterecek...

 Sonuçta "İstenmeyen Adamın" öyküsünün kökenindeki Çinli, salt saldırıdan kurtulmak için böyle davranış olamaz. Belki işin derinlerinde bir yerde, çok büyük bir kıskançlık duygusu yatıyordur. Çinli kadının esmer, kara yağız erkeklere duyduğu özlemi kıskanma duygusu... Bunu sarışın, mavi gözlü Avrupa erkeğine Türk kadınının duyduğu özlemden esinlenerek yazıyorum. Aynı biçimde Türk erkeğinin bakımlı kadınlara duyduğu ilgiyi göz önüne alarak, çok eskilerde Türk erkeğinin bakımlı Çinli kadınlara olan tutkusuyla bağdaştırdığımda "İstenmeyen Adam" öyküsünün bilinç altında kocaman bir kıskançlık birikimi olduğunu seziyorum...

 Bu kurguya pek çok kişi "Haydi canı sen de" diyebilir. Ama sanırım büyük ölçüde doğruluk payı var... Bunu oteldeki garson kızların davranışından, satıcı bayanların tutumundan bile sezinleyebiliyorum. Yabancı olduğum için ilgi odağı olduğum gerçeğini bir yana koyarsak, Çinli bayanların "İçinin yağı eridi" denen biçimde baygın bakışları, saygılı davranışları ve anlatabildikleri ölçüde duydukları ilginin biçimini hissetmemek olanaksız. Bir çoğunun gözlerini göremediğimden "gözlerinden okudum" gibi bir yorum yapamıyorum. Bana hizmet etmek için can atan Çinli garsonların kıkırdamalarına gülmemek olanaksız... Çinli kadın asırlar sonra kalbine gömdüğü beyaz atlı prensini görmüş gibi heyecanlı... Benim ne beyaz atım var, ne de bir prens kadar alımlıyım. Buna rağmen, beyazlaşmış saçlarımla, yılların yüzümde bıraktığı çizgilerle, kara kaşlarım ve gözlerimle, Çinli kadının gönüldeki, ta derinlerde sönmüş duran kıvılcımı körükleyebildiğime göre, genç Türk erkeklerine olan tutkularının boyutunu yazacak sözcük bulamıyorum...

 Çarşıda dolanırken eskiden Çinli kadınların giydiği kadife giysilerin ne çok bindallıya benzediğini, bizim Türk işi diye bildiğimiz el işinin ve dantellerin Çin'den kaynaklanmış olduğunu görünce, Türk kadının erkeğini Çinli kadınından uzaklaştırmak için çok emek harcamış olduğunu anlıyorum... Bu kuşaklar boyu sürüp gelen "Yasak Aşk" ya da "İstenmeyen Aşk" şimdi gözlerimin önünde...

 GÜL İLE BÜLBÜL
Neden bülbül güle aşıkmış? Bu eski öykü (belki de bir söylence) nasıl doğmuş? Siz bilir misiniz? Ben hep o şarkıyı anımsarım: Hani bülbülün güle aşık olduğu, gülün naz ettiği, hiç birleşemedikleri o açıklı şarkıyı... Bu simgelerin ne olduğunu, bülbülün ötüşüne neden gülün ilgi duyduğunu hiç anlamamıştım. Böyle bir eğitim görmedim. Edebiyatta bunu birileri açıklamıştır herhalde. Ama hep Kerem'le Aslı öyküsündeki gibi tanımlamış olmalılar: Platonik Aşk... Birbirine kavuşamamaktan kaynaklanan acı dolu bir aşk öyküsü... Bunun aslı nedir? Kökeninde (belki de bilinç altında) ne vardır? O özlemi, Türk erkeği neden yıllarca yüreğinde saklamış, yana yakıla o sevgiliyi aramıştır? Kimdir o sevgili?

 Ne çok soru sordum. Öğrenmeye yeni başlayan çocuklar gibi... Birbiri ardına sıraladım sorularımı. Amacım bu sorulara bir yanıt bulmaktı. Nereden aklıma takıldı bunlar? Ben Çin'e gitmeden bu konuyu ayrıntı düşündüğümü anımsamıyorum. Belki, "Ne sevgiymiş?" demiş olabilirim. Belki bunca acı dolu tutkuya bir neden düşünmemiş olabilirim. Hatta konuyu bilinçli bir biçimde irdelememişimdir. Şimdi birden neden ortaya çıktı? Sanırım Çin'de o yüce sevgiyi gördüm. O yüce sevginin diğer ucunu gördüm... Türk Edebiyatına girmiş, sözcüklerle, dizelerle süslenmiş o sevgiliye kavuşamamanın acısının neden kaynaklandığını gördüm... Türk erkeğinin Çinli kadına tutkusunu gördüm. Çinli kadının sinesine gömdüğü sevgisinin hala yaşadığını, küçük bir kuş gibi çırpındığını, titrediğini gördüm...

   
QUI MEI (KIZIL ALAN)

 Eski adıyla Tianan Mei. Dün garson çocuğa Mao'dan söz ettiğimde, Qui Mei (Çe Men okunuyor) alanına gitmemi söylemişti. Bugün tüm günüm bu alanda geçti.

 Otelden çıktığımda taksi her zamanki gibi taksimetresini ortadan kaldırınca, yine gereğinden çok ücret ödeyeceğimi anlayıp söylenmeye başladım. Taksi sürücüsü Türkçe biliyor olsaydı (Başka dil de olsa fark etmez, anlaşabilmek için Çince bilmek gerekli), yaptığından vazgeçebilir, ya da beni taksiden indirebilirdi... Aslında söylenmemim bir anlamı da yok; Adam gözünüzün içine bakarak sizi soyacak. Çaresiz onun yaptığına boyun eğeceksiniz. Tüm Dünyadaki taksi sürücülerinin aynı okuldan yetiştiklerini düşünüyorum. Buradaki öğretmenler Dünyadaki taksi müşterilerinin aptal, sürücülerin de akıllı olduğunu söylüyor olmalılar...

 Mao resminin önünden geçtikten sonra büyük bir alana geldim. Burası Çin yönetimine karşı ayaklanan Çinli gençlerin bu tuhaf yönetime geçiş için isteklerini bildirdiği Kızıl Alandı. Anımsarım, o gün bir çok Çinli öğrenci tutuklanmış, belki de ölmüştü... Şimdi araçlar ve bisikletli insanların geniş yollardan sessizce ilerliyorlar...

  Pazar olmasına karşın, pek çok Çinli ve yabancı alanın çevresindeki yollara yayılmışlar. Belli ki buraya başka kentlerden ve ülkelerden gelen çok oluyordur. Bu nedenle, bir çok hediyelik eşya satan dükkan buraya dolmuş. Hele ara sokaklara girince kendimi Kapalı Çarşının arkasındaki Mahmut Paşa'da sandım. Önündeki tezgahtan giysileri havaya fırlatanları görünce gülümseyerek: "Burası Mahmut Paşa..." dedim. Ucuz giysilerin sergilendiği dükkanlardan ve yol kenarındaki tezgahlardan seslenenler: "Hello! Buraya bak!" diyenler vardı... Birisi bana: "Hey Hintli" diye seslenince güldüm. Ben onun için bir Hintli'ye benziyordum. Türk olduğumu bilse...

 Konuştukları dili anlamadan bir satıcıyla alıcı nasıl anlaşır bilir misiniz? Ben burada öğrendim. Alıcının yanında boş bir kağıt ve kalem bulundurması yetiyor. Alıcı ne aradığını ya parmağıyla göstermeli, ya da kağıda çizerek, almak istediği malın resmini satıcıya göstermeli. Satıcı dükkanda aradığınız mal varsa, gülümseyerek eline hemen bir hesap makinesi alıp, malın ederini yazarak size gösteriyor. İşte pazarlık burada başlıyor. Anlaşma sağlamak, ya da önerilen bedeli beğenmemek yüzdeki mimiklerle anlatılıyor. Alıcı önerilen bedeli beğenirse, bir gülümseme ve "Okay" demek yeterli. Malı almış oluyorsunuz. Satıcı paranın ödenmesini bekliyor. Alıcı bedeli çok bulursa, hemen yüzünü buruşturuyor. Satıcının elinden hesap makinesini alıp, önerdiği fiyatı yazıyor. Satıcı (önerilen fiyatı hemen beğenmediği için), "Olmaz" anlamına gelen "Ooo..." diyerek hesap makinesini eline alıyor ve yeni bir bedel öneriyor. Genelde satıcı en az fiyat indirimi uygulamak, alıcı da en çok fiyat indirimi almak istediğinden, hesap makinesi ikisi arasında birkaç gez gidip geliyor. Alıcı parayı öderken çok dikkat etmeli. Varsa bozuk para ödemeli. Çünkü para üstü her zaman doğru olmuyor. Ya da satıcı para üstü ödemek yerine başka bir mal daha satmaya çalışıyor...

 Bu yöntemin bir genelleme olduğunu anlamak için birkaç satıcıdan ufak tefek mallar satın aldım. Bu pazarlık yönteminin bir eğlence olarak yorumladığımı söylemek isterim...

 İstanbul'da yaşayan birinin Beijing'de alış veriş yapması çok anlamsız. Aynı tür yapışkan satıcılar, size saldırıp mutlaka bir şeyler satmak isteyenler, daha doğrusu almanız için ısrar edenler, ya da bir sürü gereksiz malı almanızı isteyenler orada da, burada da var. Neden 7000 km yol alıp Beijing'de alış veriş yapmak gereği duyayım ki? Aynı sokak satıcıları burnumun dibinde aynı tür (kalitesiz ve ucuz) malı pazarladığına göre Çin'de alış veriş yapmanın bir gereği olmamalı. Ben buradaki yaşam biçiminin ve insanların düşünce biçiminin ne kadar çok Türkiye ve Türk insanına benzediğini görmeye çalışıyorum. Yoksa benim ilgimi çeken konular bitti. Akşam başlayacağım yolculuğa çıkmadan otelde oturup yazılarımı yazarak zaman geçirebilirim...

  "Soğuk su! Buz gibi su!"

 Sanırım Çinli su satıcısı bağırarak yukarıdakine benzer sözcükler söylüyor olmalı... Bizim su satıcılarından ayrı olarak buradakiler suyu pet şişede satıyorlar. Su şişesinin içinde uzunca bir buz parçası var... Çin'de kimse soğuk içeceklere buz koymuyor ama, nedense su ve buz hep iç içe. Bizim su satıcılarının yanındaki kocaman buz kalıplarını düşünüp gülüyorum. Su içme alışkanlığı Çin'de de bizim gibi. Halkın elinden su şişesi hiç düşmüyor. Su konusunda iki ülke arasındaki benzerlik şaşırtıcı...

 İçecekten söz açılmışken Çinlilerin kaynatılmış bitki suyu içtiklerini de söylemeliyim. Köşeye çekilmiş, çantasından çıkardığı kavanozun kapağını açıp, bitkilerin yüzdüğü sarı sudan bir yudum içtikten sonra kavanozu özenle çantasına yerleştiren Çinlilerin sayısı çoktu.

 Çince bilmiyorum ama, Çinlilerin birbirlerine sesleniş biçimlerinden ve ses tonlarından ne demek istediklerini çıkarabiliyorum. "Merhaba yahu! Nerelerdeydin?" dediklerini duyuyor gibiyim. Özellikle birbirlerini tanıyan Çinlilerin konuşmaları bizim ülkemizdeki insanların tanıdıklarına gösterdikleri davranışa çok benziyor. İçten gelen sözcüklerle süslü bir karşılaşma oluyor... Sanırım aynı duyguları Türkiye'ye gelen Çinliler de kendi ülkelerini anımsattığı için tuhaf benzerliği hissedip gülüyordurlar.

 Çinli genelde ürkek. Belki içinde yaşadıkları düzen onların davranışlarını cezalandırıp, onları diğer insanlar gibi düşünmeye zorlamış. Bu ürkekliğin temelinde cezalandırılma korkusu var diyebilirim. Serbest piyasa ekonomisine geçişte Çinli ilk denemelerini sahtekarlık üzerine kurmuş, ceza almayınca işi azıtmış. Binlerce yıldır genlerine işlemiş istekleri, hemen su yüzüne çıkartmış. Aldatma, ya da alıcıyı kandırma, alıcının karşılık olarak sahte para ödemesiyle pekişmiş. Bir yerden alış veriş yaptığınızda 20 Yuan'dan çok tutarsa, satıcı hemen paranın sahte olup olmadığına bakar olmuş. Kısacası satıcı da alıcı da görünmeyen kalkanlarıyla kendilerini korumaya almışlar. Bir ellerinde küçük bıçakla ilk olanak bulduklarında karşısındakine gizliden batırmak için tetikte bekliyorlar... Çok eski bir savaşın izlerini görüyorum: "Ava giden avlanır..."

  Yelpaze satan küçük bir sokak satıcısına yaklaşıyorum. Yelpazenin bedelini sorduğumda eliyle 3 olduğunu söylüyor. Bende iki tane 2 Yuan var. Her ikisini de alıyor ve paranın üzerini ödemiyor. Bir başka satıcı belli etmeden alış verişe karışıp "Olmaz bu yaptığın" gibi sözler söylüyor. Gülüp geçiyorum. Benim için 1 Yuan anlamsız ama, diğer Çinli satıcının dediği gibi yaptığı yanlış... Düşünce biçimi yanlış...

 Binlerce yıl hep karşısındakini aptal görmenin bedelini yine karşısındakilerden alıştıkları uyuşturucu bağımlısı olarak ödemişler... Şimdi de birileri bir yolunu bulup onları kolaylıkla bir başka uçuruma yöneltebilir. Bunun en büyük nedeni, Çinli'lerin küçük hesap peşinde koşmaları olmalı. Küçük hesap peşinde koşarken, zokayı yutuyorlar. Çevrelerine örülen örümcek ağını göremeden, büyük bir oyunun yemi oluveriyorlar... Kendilerine geldiklerinde kaybettiklerini kazanmak için kuşaklar boyu uğraşmaları gerekiyor... Bedelini hep çok ağır ödüyorlar... Bugün yaşam, onlar için toz pembe... Zararın ne olacağının bilincinde değiller... Artık Mao geleneği de yok...

   
DİĞER NOTLAR

 KOKU
Her ülkenin bir kokusu var. Bunu havaalanında açık havaya çıkınca alıyorsunuz. Ben İstanbul'un kokusunu İsviçre'den dönünce almıştım: Yoğun bir amonyak kokusu...

 Çin!de algıladığım kokunun sarımsak ve baharattan oluştuğunu söyleyebilirim. Havada sarımsağın ağırlığının duyulduğu ağır bir yemek kokusu var.

 Bu ülkeden ayrılırken en çok sarımsak kokusundan kurtulduğum için sevineceğim...

 KORKU
Ben korkunun, özellikle başkalarından korkmanın, temelinde "Bir başkasına zarar vermiş olmanın bilinci yatıyor" diye düşünürüm. Kimse zarar vermediği insandan kendisine tepki geleceğini düşünerek korkmaz. Her korkunun altında başkasını tahrik etmenin bilinci yatıyordur...

 Çinli'ler de korkuyorlar. Önceleri Türk'lerden korkmuşlar. Onları ticarette aldatınca, kendilerine saldırdıklarını görüp, korkuyla o kocaman Çin Seddini yapmışlar. Soylu Çinli'ler fakir halktan korkmuşlar. Haksız kazançları ellerinden alınmasın diye yüksek duvarların ve demir parmaklıklı kapıların ardına saklanmışlar. Bugün soyluluk yarışına girenlerde de aynı korku var. Halkın bir gün kendilerine karşı geleceğini düşünüp korkuyorlar. Her yerde özel güvenlik görevlileri var. Korkanları korumaya çalışıyorlar...

 "Güvenlik görevlisi" dedim de aklıma geldi. Bu ülkede, güvenlik görevlilerinin apoletli elbiselerinde değişik sayıda yıldızlar var. Sanırım askerlerin elbiselerinde haki renk daha yaygın... Gördüğüm kadarıyla onların yıldızları daha çok... Mao döneminde apoletsiz giysileri olduğunu düşününce, bugünkü Çinli askerlerin ve güvenlik görevlilerinin halka vermek istedikleri bir ileti olduğunu seziyorum: "Dikkat edin ben çok önemli biriyim..." demek istiyor olmalılar...

 Bir de inzibatlardan söz etmek isterim. İki metreye varan uzun boylarıyla miğfer giymiş inzibat erleri uygun adımlarla sokaklarda dolaşırken onların görkemli gövde gösterisine aldırmamak olanaksız... Çok istememe rağmen "İstemezler" diye resimlerini çekemedim...

  PARA
Daha önce ara sokakların birinde gördüğüm kasaba terzisinin resmini çekmek istedim. Bu yazı için çok iyi olacaktı... Gizli resim çekmek yerine izin istemeyi uygun bulduğum için terziyle anlaşmaya çalıştım. Elimdeki kamerayı gösterip resim çekmek istediğimi bildirince terziden olumlu yanıt geldi. Hemen resmini çektim. Sonra çektiğim sayısal resmi terziye gösterdim. Hayretle resime bakarken kapıda beliren bayan sanırım "Ne yapıyorsunuz?" dedi. Bir elini beline dayamış, güzel genç bayan, Çinli terzinin eşi olmalıydı. Ona benim resim çektiğimi söylediler. "Senin de resmini çeksin" dediler. Benden onun da resmini çekmemi istediler. Hemen o anda kapıdaki pozunu bozmadan resmini çekebilirdim ama terzinin yanına geçmesini ve hepsinin bir arada resimlerini çekmemin daha iyi olacağını belli edecek biçimde elimle kadının içeriye girmesini ve topluca resimlerini çekeceğimi anlatmaya çalıştım. Kadın "pari" dedi. Anlamamış olabileceğimi düşünerek baş parmağını işaret parmağına sürttü ve aynı sözcüğü yineledi... Benden resim karşılığında para istiyordu...

 Geçenlerde biri bana sormuştu: "Neden para diyoruz?" diye. Ben de gerçek kökenini bilmediğimden parayı ilk bulan Fenikelilerden kalma bir sözcük olabileceğini söylemiştim... Ama sanırım şimdi biliyorum: "Para" Çince. Sanırım onlar "pari" diyorlar...

 Kadının "Para olmadan olmaz" dediğini duyunca "Ohoo..." diyerek dükkandan ayrıldım. Terzinin ve çırağının sevinçleri kursaklarında kaldı. Çinli kadın, aklını kullanarak poz verecekse, bedelini ödemem gerektiğini söylemişti. Oradan ayrılırken çok önemli bir gerçeği daha öğrenmiş oldum. Çinli kadın, erkek üzerinde mutlak hakimiyet kurmuş... Adamı kurnazlığıyla ezici bir baskı altına almış... Sakın bizim ülkemizdeki kadınların dişiliklerini kullanarak erkekleri denetimleri altında tutma çabaları, düşüncelerini kabul ettirme istekleri o eski yıllardan, Çinli kadınlardan öğrendiklerinin kuşaklar boyu gelen bir yansıması olmasın?

 Tezi dükkanından çıkınca karşı kaldırımda taşın üzerine oturmuş olan güzel bayan yüksek sesle:

 "Hey yabancı Masaj..." diye yeniden seslendi...

 Onun yanına gidip kemiklerimi ezmesine, beni bu deri torba içinde et ve kemik yığınına dönüştürmesini "İstesem mi acaba?" diyerek yoluma devam ettim...

   
ARTIK DÖNÜYORUM...

 Havaalanına doğru yola çıkarken taksinin ne kadar tutacağını otelin resepsiyonundan öğrendim. Gereken kadar para bozdurdum. Tam taksiye binmek üzereyken otelin kapısındaki görevli elime bir kağıt tutuşturdu. Kağıdın üzerinde taksiciden mutlaka makbuz istemem gerektiği yazıyordu. Tam dört gün taksi sürücüleriyle boğuştuktan sonra, ülkeden ayrılırken bu kağıdı elime tutuşturmalarına ne demeli? Bence, kısaca: "Çinli taksi sürücüleri seni aldattı durdu. Bu belgeyi ülkene giderken sana veriyoruz. O zaman taksi sürücülerinden makbuz isteseydin sana vermek zorundaydılar" demek istemiş olmalılar... Çünkü belki aynı kapı görevlisi, belki de bir başka arkadaşı bu görevi yaparken ondan, benim için taksi çağırmasını istemiş, hatta taksi sürücüsüne nereye gitmesi gerektiğini söyletmiştim... Yoksa ben Beijing'de adres bilmem, gideceğim yerin adını söyleyemem... Türkiye'de bazı otel görevlileriyle taksi sürücüleri anlaşıyormuş. Taksicinin müşteriden aldığı bedelin bir bölümü otel görevlisinin payı oluyormuş. Aynı biçimde otele müşteri getiren taksi sürücüsü de otel bedelinden payını alıyormuş. Sonuçta ödeme yapacak birini bulduklarında soygundan herkes kendi payını alırmış... Bu kavramın değiştirilmeden Çin'de de uygulandığını görünce, sahtekarlık düzeyinin yakınlığını şaşırdım... Bu konuya bir kez daha değinmek istemiyorum. Sanırım her iki ülke yönetimine yeterince yüklendim. Ama, bir gezgin olarak ülkedeki küçük çıkar peşinde koşanların, tüm ülkeye ne denli zarar verdiklerini vurgulamaya çalıştığım için bu konuyu işledimi söylemeliyim...

   
ÇİN'DEN ÇIKIŞ

 Havaalanında ayrılış vergisi öderken 2 Yuan'lardan oluşan 10 Yuan'nımı beğenmediler. Devlet görevlisi 2 Yuan'ların geçmediğini söylemiş olmalı... Ülke içinde geçen paranın havaalanı sınırlarında geçmemesi çok tuhaf... Bu ülkede Yuan'ı koruma kanunu yok. Halbuki bizde var. Bunu almayı unutmuş olmalılar...

 Uçağın kalkacağı yere gelinceye değin bir çok Çinli görevlinin önünde sıraya girip bekledik. Bir yerde bavullarımız tartıldı ve uçağa gönderildi. Bir başka kuyrukta uçuş kartına adımız yazıldı. Bir başkası uçuş kartımıza numara işledi. Birisi el bagajlarımızı ışından geçirdi. Biri ayrılış için doldurduğumuz formlarda eksik olup olmadığına baktı ve yanındaki görevliye verdi. O da pasaportlarımızı doldurulan belgeyle karşılaştırdı. Bir başkası uçuş kartımıza damga vurdu. Sonunda el bagajlarımız yeniden ışından geçirildi. Bu kez biz de ışından geçtik. Hiçbir sorun olmadığı anlaşılınca bizi bıraktılar...

 Çinli'lerin işine yaramayan sıradan insanlarmışız. Bizi beğenmediler. Bakalım Türkiye'de bizi kabul edecekler mi?

 UÇMADAN ÖNCE
Kimin ne olduğu bilinmez ama yolculuklar tuhaftır. Her an çok değişik bir olayla karşılaşırsınız. Bakarsınız birileri sizin hakkınızda bir şeyler söyler, sizin anladığınızı bilmeden ulu orta konuşur durur. Bu yolculukta nedense her kesin bir eleştiri ortamında olduğunu söylemek isterim. Yolculardan bir çoğu birbirlerini eleştirip durdular...

 Uçağı beklerken şişman bir kadın, elimdeki siyah torbaya bakıp "Çıkınıyla gelmiş" diye beni arkadaşlarına gösterip gülmek istedi. Sonra elimdekinin bir Çin şapkası olduğunu anlayıp "Aa! Çin şapkası" dedi. Ben de ona dönüp anladığı dilden "Evet Çin şapkası" dediğimde çok utandı. Tipimden Türk olduğumu anlamış olması gerekirdi. Şımarıklık yapmasına gerek yoktu. Sonra İstanbul'da bavulların taşırken gördüğümde tüm Çin'i bavuluna doldurmaya uğraşmış olduğunu anlayıp güldüm... Şu Aksaray'a gelip kocaman balyalarla yolculuk yapmaya çalışan Romen, ya da Rus satıcılara benzemiş olduğunu ona birilerinin söylemesi gerekirdi...

 Uçakta koltuğa oturduğumda İngiliz yolcuların aynı davranış içinde olduklarını söylemeliyim. Sekiz saat boyunca bir bayanın yanında konuşarak yolculuk yapma umuduyla uçağa gelen İngiliz yolcuların, yaşlı bir adamla karşılaştıklarında kullandıkları sözcükler (dillerinin anlaşılmış olma olasılığını düşünmeden söyledikleri sözcükler) kibar İngiliz kavramından çok uzaktı... Şu futbol maçlarında taşkınlık yapan İngiliz Hologon'lar bunlar gibiyse, her ülkede horlanmalarına şaşmamak gerek... Yanıma oturup yanlış koltuk numarası olduğu için kalkan İngiliz yolcu sayısı ikiden çok olunca, sonuncusu oturmadan onu uyarmak zorunda kaldım. Benim uyarım koltuk numarasına bir kez daha bakması, yanıma söylenerek oturup kalkan diğer İngilizler gibi olmaması sağlamak içindi. Ne demek istediğimi çok iyi anlamış olmalı ki "Öyle mi?" dedikten sonra sessizce kitabını okumaya başladı. Arkadaşlarıyla benim hakkımda konuşmadı. Eğer en ufak bir sözcük söylemiş olsaydı "Siz İngilizler hep böyle misiniz?" diyerek onu ve ülkesini küçük düşürmeyi göze almak üzereydim... Akıllı adam, beni eleştirmeden yolculuğunu sürdürdü... Ben de bu satırları onun yazımı okuyamamasını fırsat bilip, düşündüğüm gibi yazmaya başladım... Ben bunları Internet'te yayımlarken o ve arkadaşlarının dedikoduları kendi aralarında kaldı. Belki de şu anda ne söylediklerini bile anımsamıyordurlar...

 Evet Çin'e yaptığın dört günlük yolculuk burada bitti. İyisiyle kötüsüyle bu gezi de son buldu... Bin yıldan daha eski olan Çin ve Türk toplumlarının komşuluğunun, her iki ülkedeki izlerini karşılaştırma olanağı buldum... Belki kimse Çin ve Türk toplumlarının benzerliklerini böyle yorumlamamış olabilir. Ama başında da söylediğim gibi bu yazı dizisi benim kişisel görüşlerimden oluşuyor. Kimseyi bağlamaz. Okuyan için bir başka pencereden bakınca, "Gördüklerim" denebilir...

   
GELİNCE ÇİN'DEN ANIMSADIKLARIM

 Türkiye'ye dönünce, çevreme bakındığımda burasının yem yeşil olduğunu anladım. Çin'de toprak renginin yaygınlığı, havadaki toz bulutunun görüş uzaklığını daralttığı daha kolay anlaşılıyor. İstanbul'da hava ne kadar berrak...

 Çin'de ağaç ve çiçek olmadığını sezmiştim. Yol kıyısındaki bir sıra akasyadan başka ağaç yoktu. Var olan korular ve bahçeler genelde bakımsızdı. Çiçeklerle süslemiş balkonlar, pencerelere dizilmiş saksılar yoktu. Sanırım çiçek ve bitki ekmek Çinli için bir hobi değil. Tarımla uğraştıkları için işlerini hobi yapmamış olmalılar... İşte ekinle uğraş, sonra eve gelip süs bitkileri besle... Çinli bunu istememiş olmalı...

 Geçen dört günü yeniden düşündüm. Unuttuğum, yazmadığım bir şeyler olmasın istedim. Tüm ömürlerini para uğruna harcayıp yok eden bu insanlar hakkında görüp de yazmadığım hiçbir şey kalmasın istedim...

 Mao dönemini nasıl beyinlerinden silmiş olduğunu görünce, bunca uğraştan sonra, beceremediklerini anlayıp nasıl bu dönemi geçmişlerinden sildiklerini düşününce, onlar hakkında tüm bildiklerimi yazmak istedim. Oteldeki garson çocuk bile Mao için "20 yıl önce ölmüş" diye sanki bir başka ülkenin liderlerinden birinden söz ediyormuş gibi duyarsızdı. Yeni kuşak Çinliler onun hakkında bilgisiz. Sanırım bir kuşak sonra unutulup gider... Belki de tarihçiler onu eski Çin Hanedanları gibi yorumlayıp yazarlar...

 Yol kıyısındaki küçük toprak parçalarına yerleştirilmiş akasya ağaçları, beni yıllar öncesine, çocukluk yıllarıma götürdü. Zonguldak'ta yol boyunca akasya ağaçları vardı. Baharda çiçekleri çok güzel kokardı... Bahardan söz edince bizde hala bahar sürüyor ama, Çin'de Ağustos sıcağı yaşanıyor olmalı. Manavlarda karpuz, kavun ve incir olduğuna göre orada yaz ayları bitmek üzere... Sanırım iki ay sonra kavurucu çöl sıcağının etkisi daha belirgin olur...

   
BAKIŞIM DEĞİŞTİ

 Türkiye'den ayrılırken görüşüm ve beğenilerimin değişeceğini biliyordum. Ben, Çin'deki çekik gözlü sarı ırkı görünce, güzellik kavramını özleyeceğimi bekliyordum. Döndüğümde, çevremi saracak meleklerin güzelliğine doyamayacağını sanıyordum... Bu bir yanılgıymış...

 Önce İstanbul'da, sonra Çin'den dönünce gittiğim Ankara'da doğanın ne kadar güzel olduğunu gördüm. Ağaçlar sanki daha yeşildi. Daha önce bu kadar çok yaprakla kaplı değilmişler gibi geldi. Bu yıl bahar güzel geçmiş, ağaçlar büyük yeşil yapraklarla kaplamıştı. Yeşil parlıyordu. Nedense yeşil daha yeşildi... Çin'de yeşil daha az. Toprak tozu yeşili soldurmuş... Bu nedenle yeşili özlemişim...

 Yeşili seviyor olmam çok önemli değil. Sanırım kimsenin umursadığı da yoktur. Bu konuya girmemin nedeni birazdan söz edeceğim duygularımı doğrulamak içindir.

 Buradan ayrılırken dönünce kadınları, gençleri ve çocukları eskisinden daha güzel bulacağımı düşünüyordum. Sanırım çocuklar hala güzel. Onların güzelliği ülke ayrımı yapmaksızın sonsuza değin sürecek bir kavram...

 Ya diğerleri? O peşinden koşulan güzeller? Onların güzelliği konusunda artık büyük bir kuşkum var. Belki de Türkiye'de güzel yok. Çekik gözlü ufak tefek kadınların bu ülkedeki kara kaşlı, kara gözlü insanlardan daha güzel olduğunu söyleyemem ama, ben Çin'e gitmeden önce çevreme bakınıp herkesi güzel ve sevecen bulurken şimdi ne değişti de artık herkesi güzel bulmuyorum? Bence bakışım değişmiş olmalı... Değer yargılarım değişmiş olmalı... Türk kadınının davranışında beğenmediğim, sevecen bulmadığım bir çok şey artık gözüme batıyor olmalı... Belki benim rahatsız olduğum bu davranışları Çinli'lerde görmemiş olmalıyım...

 Kendimi çok zorladım. Yanıldığımı düşündüm. Çevreme bakarken gönlümün zincirlerini bile kırmaya kalktım. Ama olmadı. Çin'de gördüklerimi burada bulamadım. Değişen neyse, gördüklerimin benden alıp götürdüğü neyse, gönlümü saran güzellik çemberini de yok etmiş... Baktığım her şeyin üzerine örttüğüm güzellik tülünü Çin'de yitirmiş olmalıyım...

 İsterdim ki yaşamda her şey bana güzel gözüksün. İsterdim ki elimdeki sopanın ucundaki yıldızla dokunup, gördüğüm her şeyi güzelliklerle boyayayım. Ama olmuyor. Belki zamanla güzellik örtümde açılan delikleri yamayarak yeniden çevremdeki çirkinlikleri örtmeyi becerebilirim...

 Halbuki Çin'de her şeyin Türkiye'ye ne kadar çok benzediğini görüp ne de çok sevinmiştim. Bizim gibi davranan, bizim gibi yaşayan insanları hayretle izlemiş, onların da bizim gibi olduğunu görüp ne çok sevinmiştim. Bazen "Bu davranışı ülkemde de sevmem" diyerek öfkelenmiştim de...

 Ama ne oldu da güzellikler yok oldu? Belki haksızlıklara boyun eğenlerin yaşamları, kaderciliğin ezikliği, bilse de ses çıkartmadan içgüdüsel olarak karşıtına benzeme çabası gibi ürkek toplum olmamızın getirdiği kişiliksiz davranışlar beni çok üzdü...

 Ben Türk halkının kendine özgü bir kişiliği, davranış yüceliği olsun isterdim. Kimsenin veremediğini alabilmesini, özgür olabilmesini isterdim... Belki de beklentimi Çin'de gördüklerimle karşılaştırınca olumsuz duygularla doldum.

 Eski güzellikleri göremez oldum...