Alemdağda Var Bir Yılan

İÇİNDEKİLER

Öyle Bir Hikâye •
Yalnızlığın Yarattığı İnsan •
Alemdağın'da Var Bir Yılan •
Panco'nun Rüyası •
Melâhat Heykeli •
Yani Usta •
İki Kişiye Bir Hikâye •
Rıza Milyon-er •
Sarmaşıklı Ev •
Eftalikus'un Kahvesi •
Hişt, Hişt!.. •
Dülger Balığının Ölümü •
Kafa ve Şişe •
Çarşıya İnemem •
Dolapdere •
Bir Hastalık •
Yılan Uykusu •



Değerli yazarımız Sait Faik Abasıyanık'ın kanunî temsilcisi bulunan Darüşşafaka Cemiyeti, 30 Mart
1863 tarihli Padişah Fermanı ile "babası ölmüş ve maddi durumu yetersiz" kız ve erkek öğrencilere
karşılıksız eğitim sağlamak amacıyla kurulmuştur.
Faaliyete geçtiği yıldan bu yana kendisini yenileyen, 1955 yılında kolej eğitimine, 1972 yılında da kar-
ma eğitime geçen kurum, 1994 yılında da Maslak'taki modern kampüsüne taşınmıştır.
Türkiye'de bir hayır kurumu tarafından açılan ilk özel okul olan Darüşşafaka, babası vefat etmiş, yok-
sul fakat yetenekli kız ve erkek çocuklarımıza giyim, barınma, yemek, kitap, sağlık hizmetleri dahil öğ-
retim olanaklarını karşılıksız olarak yatılı ve karma eğitim vererek sağlaması bakımından da "İlk Halk
Okulu" olma özelliğine sahiptir. Halen İngilizce eğitim yapan ve 900 öğrencinin öğrenim gördüğü ku-
rumun tüm giderleri, devlet yardımı olmaksızın, sadece hayırsever halkımızın bağışları ve bu bağışla-
rın değerlendirilmesi suretiyle Darüşşafaka Cemiyeti'nin kendi imkânları ile karşılanmaktadır.
Sait Faik Abasıyanık, sağlığında birkaç kez; o zaman, İstanbul Fatih'te bulunan Darüşşafaka Lisesi'ne
gitmiş, orada okuyan çocuklan çok takdir ederek onlarla ilgilenmiş, ölümünden sonra tüm malvarlığı-
nın Darüşşafaka'ya verilmesini istemişti. Annesi Makbule Abasıyanık da bu arzuya uyarak telif hakla-
rını Cemiyette bırakmış, ancak Burgazada'daki köşkün müze olarak korunmasını ve oğlu adına her yıl
bir hikâye armağanı verilmesini şart koşmuştur. Darüşşafaka Cemiyeti, kendisine 1964 yılında intikal
eden bu vasiyete titizlikle sahip çıkarak köşkü müze halinde korumakta ve o yıldan bu yana "Sait Faik
Hikâye Armağanı" adı altında Türkiye'nin en ciddi edebiyat yarışmalarından birini düzenleyerek de-
ğerli yazarın her yıl hatırlanmasını sağlamaktadır.


ALEMDAĞ'DA VAR BİR YILAN

Yayın Notu: Alemdağ'da Var Bir Yılan yeniden basıma hazırlanırken kitabın, Sait Faik Abasıyanık
hayattayken Varlık Yayınları tarafından 1954 yılında yapılan ilk baskısı esas alındı. Dönemin dil anla-
yışına uygun olan yazım biçimleri günümüze uyarlandı ve okumayı kolaylaştıracağı düşünülerek, ge-
rekli olduğu durumlarda noktalama işaretleri eklendi ya da çıkarıldı.
Öykülerin ilk yayım yerleri ve tarihleri belirtilmiş; öyküler ile ilgili açıklamalar da öykü sonlarında ya-
pılmıştır. Herhangi bir dergide yayımlanmadan yazar tarafından doğrudan kitaba alınan öyküler, öykü
sonlarında yayıncı notuyla belirtilmiştir.
İlk baskısı Alemdağı'nda Var Bir Yılan adıyla yapılmış olan bu kitabın adı, sonraki baskılarda yazarın
isteği doğrultusunda Alemdağ'da Var Bir Yılan olarak korunmuştur.
Öyle Bir Hikâye

Sinemadan çıktığım zaman yağmur yine başlamıştı. Ne yapacağım? Küfrettim. Ana avrat küfrettim.
Canım bir yürümek istiyordu ki... Şoförün biri:
— Atikali, Atikali! diye bağırdı.
Gider miyim Atikali'ye gecenin bu saatinde, giderim. Atladım şoförün yanına. Dere tepe düz gittik.
Otomobilin buğulu, damlalı camlarında kırmızı, sarı, yeşil, türlü ışıklar görerek, bir renk dalgası içinde
Atikali'ye vardık.
Şişli'de Bomonti durağından yüz adım yürüsem evime varır, iki yorganlı yatağımın çukuruna büzülür,
dostum Panco'yu düşünürüm. Şimdilik başka kimsem yok. İstanbul adalarının birinde hasta anam ya-
tar döşeğinde. Kara köpeğim de karyolasının altında onu ve beni bekler. Panco, Çilek isimli bir sokakta
oturur. Futbol oyunları görür rüyasında. Yahut da yine rüyasında pişpirik oynar. Ben gece yarısından
sonra yağmurlu bir havada Atikali'deyim. Sözümona bir bulvar üstündeyim. Yürüyorum. Yağmur yağı-
yor da yağıyor. Evet, yağmurun, yalnızlığın, Atikali'nin hakkı var: Uzaklaştıkça anamı, Panco'yu, köpe-
ğim Arabi daha çok özlüyorum.
Üçü de uykudadır. Annem horluyor, Arap uyanmış, sokağa kulak veriyor, Panco rüya da görmüyor,
demincek attım.
Ben, iki insan ve bir hayvan düşünerek yağmurun altında, Atikali'nin bilmediğim sokaklarına sapıyo-
rum. Bekçi düdükleri geliyor. Bir evden deli gibi birisi fırlıyor. Üstüme çullanıyor.
— Dostumu öldürdüm abi, diyor, sakla beni.
Paltomun cebini gösteriyorum. Dikişlerinden yağmur girmiş, sabahki yediğim simidin susamları ko-
kan cebimi. Girip kayboluyor.
— İsmin ne senin? diye sesleniyorum cebime:
— Hidayet.
— Neden öldürdün; Hidayet?
— Seviyordum be abi!
— Nasıl seviyordun; Hidayet!
— Deli gibi be abi! Gün onunla ağarıyordu. Ben susam helvası satarım abi gündüzleri. Cebin de mis gi-
bi simit kokuyor abi. Gün onunla ağarır; onunla kararırdı. Bir dakkam yoktu onu düşünmediğim. Abi,
rüyada gibi yaşardım. Her laf gelir gider ona dayanırdı. İnsanlar bana bir laf söylerdi. O ne cevap vere-
bilir, diye düşünürdüm. Bir şey alacak olsam o alır mıydı acaba? derdim. Bir şey yesem içime sinmezdi.
Biri yol sorsa o gösterir miydi diye kafama sormayınca ve içimde o, yol göstermeyince aptal aptal ba-
kardım. Bir güzel şey görsem ona göstermezsem, gösteremediğim için zevk alamazdım güzel şeyden.
— İsmi ne idi?
— Pakize.
— Sonra Hidayet?
— Sonra abi... Hava kararırdı. Susam helvalarını kahveye bırakır, iki bardak şarap içmeye koşardım.
Afyon mu katardı pezevenk meyhaneci nedir, içer içmez Pakize karşıma dikiliverirdi capcanlı, ısıcacık.
— Sahiden mi?
— Yok be yalancıktan, hülyadan be abi! Artık konuşur dururdum abi.
— Sus, gelen var, Hidayet.
Hidayet paltomun cebinde bir susam tanesi gibi büzülürdü.
Yağmur dinmişti. Ortalık bir parça ağarmış gibi idi. Hidayet cebimden seslendi:
— Anlatayım mı ötesini abi?
— Anlatma, yeter bu kadarı.
— Peki abi, sustum. Nasıl istersen abi. Ama anlat beni Panco'ya emi?
— Anlatının Hidayet.
— Ama ötesi daha kıyak abi.
— Ötesini ben uydururum Hidayet. Sen çık cebimden. Palto da ıslandı. İkinizi birden kaldıramıyorum,
yoruldum.
— Peki abi.
Cebimdeki susam pire oldu. Fatih Camii avlusunun çitlembik ağacının dibine doğru fırladı gitti. Karan-
lıkta bir kıvılcım, kara bir kıvılcım gibi pırıldadı.
Bir oh çektim. Rahatlamıştım. Keyiflenmiştim. Panco'ya domuzuna bir hikâye anlatacaktım: Hidayet
Pakize'nin ta kalbine bir vuruşta kocaman bir çivi saplamıştı. Başka çaresi yoktu. Susam helvaları yiyen
çocuklar, kadınlar Hidayet'ten bu hikâyeyi beklemezlerdi. Susam helvası karın doyurmazdı. Pakize su-
sam helvacıya da varamam a, demişti. Seviyormuş... Sevgi karın doyurur mu? Hidayet o akşam süs-
lenmiş, Taksim'e çıkmıştı. On sekiz lira otuz yedi kuruş parası vardı. Bir meyhaneye girdi içti de içti.
İçtikçe Hidayet'e koydu. Artık minareye baktığı zaman minarenin aleminin göğe doğru yükselişini Pa-
kize ilen bir bulutsuz ay mehtaplı gecede seyretmeyecekti, demek. Hırkaişerif e bu yol mu gider diye
bir kadıncağız sorduğu zaman Hidayet kafasının içinde, sarı yün kazağı altında kaybolmuş, Pakize'ye
aynı suali sorup da: "Bu yol mu gider, öteki mi, ben ne bileyim Fatma Hanım!" derse, o da kadıncağızın
şaşırmış yüzüne gülümseyerek aynı şeyleri söyleyemeyecekti, ha.
Başını tüyler gibi, kediler gibi, temiz tülbentler ve mendiller gibi kokan Pakize'nin dizlerine hiç mi hiç
koyamayacaktı.
Ulan bu çiviyi de kim koymuştu cebine. O piç Abdullah yok mu? O canım çocuk. O çilli, esmer yüzlü,
badik burunlu, Karakaplan kulübü santrhafı canım oğlan Abdullah. O koymuş olacaktı çiviyi. Yarım si-
nema bileti, yarım stadyum bileti, diş fırçası, İngiliz anahtarı, bozuk yale kilidi, ispermeçet mumu, çik-
let, kurtlu kiraz, sabun, karpuz kavun çekirdeği, soğan sarmısak koyan piç kurusu çiviyi ne bok yemeye
kor. Kocaman temel enserisi. Pırıl pırıl da. Biz gibi de ince... Panco'ya hazırda hikâye.
— Ne arıyorsun buralarda gece yarısı hemşerim sen?
— Bir arkadaşımı ziyarete gitmiştim. Ordan dönüyorum. Geç kalmışım.
— Nerde oturuyorsun?
— Şişli'de.
Üstümü aradılar. Kalemden başka 67 lira 30 kuruş param var. Bir hikâye müsveddesi, Panco'nun bir
resmi, bir kalem daha.
— Nüfus kâğıdın yok mu yanında?
— Yok!
— Ne iş yaparsın?
— Yazı yazarım.
— Ne yazısı, kâtip misin?
— Kâtibim.
— Kimin yanında?
— Kocaeli, İkbal ambarında.
Nereden aklıma geldi de birdenbire söyleyiverdim Kocaeli İkbal ambarını.
— Hadi bakalım. Tabana kuvvet. Dolaşma gece vakti, ihtiyar halinde.
Fatih parkının kenarından yürüyorum, Panco. Adamın biri oturmuş ıslak yere. Bacaklarını dimdik
dikmiş. Kafasını parkın sınır demirlerine dayamış.
— Yaşasın demokrasi, yaşasın millet, yaşasın cumhuriyet! Diye bağırıyordu.
— Yaşasın hemşerim, dedim.
— Otur yanıma, dedi.
Oturdum. Oh! Sahiden rahatmış be. Islak ıslak. Soğuk soğuk.
— Benim bir karım var hemşerim. Suratını görsen bir aylık yola kaçarsın. Bir kızım var. Allah senin gi-
bisine nasip etsin. Evli misin? Evli isen boşa benim kızı al. Bir gözü kör, öteki gözü Yaradana yan ba-
kar. Bir burnu var. Enfiye mendili dayanmaz. Sümüğü kokar. Mendili kokar, kendisi kokar. Yanından
geçemezsin. Buram buram aybaşı kokar. Bir oğlum var. On dokuz yaşında, sidik kokar. Ayak kokar,
cıgara kokar. Ev desen evlere şenlik apteshane kokar. Hey büyük Allahım! Şu taşlara bak. Yıkadın pırıl
pırıl. Şu yeşile boyanmış demirlere bak! Katı, katı ama mis gibi boya ve yağmur kokuyor. Şu çimenler.
Şu bulutlar, şu kara kara, sarı sarı, kırmızı kırmızı, sarışın sarışın, esmer esmer geçen bulutlara bak! Şu
gözlerimde büyüyüp büyüyüp, yıldız yıldız açılıp, ok ok, sivri sivri kapanan fenerlere bak! Şu baştan
aşağıya yıkanmış daireye bak! Soğukmuş, yağmurmuş. Vız gelir. Tertemiz, kokusuz, ışık ve su içinde,
bulut içinde kâinatın altında yatıyorum. Başımı demirlere dayamışım. Kıçım sular içinde ne çıkar? Kâ-
inat tepemde akıl ermez oyunlar oynuyor. Buhar su oluyor. Su çamurları, pislikleri temizliyor, çimen-
leri yeşil ediyor, ağaçları ağaç. Ne işim var evde? Otur sen de. Sen de gitme evine. Yatalım burda. Uyu-
yalım. Dur önce bir cıgara yakalım.
Şu kibritin, şu yanmam diye fısır fısır fışırdayıp da sonradan peki emret anam yanayım, diyen şu kibri-
tin ışığına bak. Bu olur mu arkadaş. Böyle bir el sürçmesiyle açılıveren hararet, ışık, bayram gördün
mü sen? Gül, sevin arkadaş. Şu ağzımızdan çıkan dumanlara bak! Nasıl uçuyorlar. Yaşıyorsun efendi.
Pırıl pırıl, tane tane, ıslak ıslak. Cam cam, billur billur, fanus fanus, çeşmibülbüller gibi yaşıyorsun dos-
tum. Dumanlarımıza, cıgaralarımızın dumanlarına bak efendi! Bu mavi şey nedir? Bu insanın içini se-
vinçten, keyiften parlatan şey nedir? Ne kadınla yatmak, ne şarap içmek, ne arkadaşlarla prafa oyna-
mak, ne tiyatro, sinema seyretmek... Hepsi bir yana dünyayı seyret. Al gözüm bak efendim. İşte sana
kibrit alevi. İşte sana cıgara dumanı! Hadi uyuyalım hemşerim.
Ha uyumadan evvel Panco'ya anlat beni. Fatih parkının demirine dayalı uyuyan adamı, cıgarasının
dumanını. Panco iyi çocuktur. Candır can. Selam söyle benden.
İyi ki şu ayakkabıları almışım. Bereket ki ayaklarım su çekmiyor. Her yanım su içinde. Ayaklarım kalo-
riferli. "Cıgaramın dumanı, yoktur yârin imanı. Altından köşk yaptırdım, gümüşten merdivanı" türkü-
sünü bağıra bağıra söyleyerek uzaklaşırken arkamdan sesleniyordu.
— Var ol! Gördün mü? Var mı imiş dünya. Panco'nun arkadaşı! Faik Bey'in oğlu.
Zeyrek'teki setlerin üzerine oturdum. Önümde Vefa. Atatürk bulvarında cinler top oynuyor. Rüzgâr bir
kaleden bir kaleye bulut atıyor. Yaşasın futbol maçları, diyorum. Seddin hangi tarafından ineceğimi
düşünmek istiyorum. Ömrümde bir kere esrar çekmiştim Bursa'da. Yeşil camisinin avlusundaki sedde
oturmuş Nilüfer ovasına şiir düzerken ne taraftan ineceğimi şaşırmıştım. Adamın biri geçerken çağırıp,
ne taraftan ineceğim ağabey, diye sorunca adamcağız gözümün içine korku ile bakmış, sonra gülümse-
yerek elimden tutup indirmişti. Gözlerini lise kasketinin şemsiperine dikip:
— Yapma bir daha delikanlı, demişti, inmesi kolay. Biri gelir indirir. Ama bir de çıkmasını şaşırırsan if-
lah olmazsın sonra, demişti.
Şimdi artık böyle şey kullanmıyoruz ama o zamandan beri bir sedde çıkmaya görelim. Hep iniş kolunu
unutuveriyoruz.
Panco hep kabahat sende. Sen ettin bu işi bana. Gece yarısı senin hesabına dolaşıyorum. Sen ettin bu
işi.
Baktım, Zeyrek yokuşunun seddi dibinde uyumuş bir köpek. Yanına oturdum. Gözünü açtı. Böcül bö-
cül baktı. Korka korka kafasını okşadım. Gözünü yumdu. Bir konferans da ben ona çektim. Dedim ki:
— Oğlum patlak göz. Ben insanoğlu. Sen hayvanoğlu. Bundan milyonlarca sene evvel her ikimiz de
kurttuk, solucandık, tek hücreli mahluktuk. Ondan evvel boşlukta bir tozduk. Sonra bak işte bu hale
geldik. Bundan sonra belki böyle kalırız. Belki değişiriz. Ama böyle kalmayalım. Siz de bedbahtsınız,
biz de. Evlerde uyuyanlar, ipekler içinde uyuyanlar, kadın koynunda uyuyanlar, soba başında kıvrılmış
bobiler de var. Lastikten kemikleri, toplan var. Hanımları atar, koşup getirirler. Sabahları kapıcılar
gezmeye çıkarırlar. İnsanlar var, sevdiklerini almışlar şu saatte koyunlarına, dalmışlar iki kişilik rüya-
larına. Pekâlâ ne yapalım? Ama sen Zeyrek yokuşunda kuyruksuz, tüysüz, uyuz, soğuktan titreyen bir
sokak köpeği, ben Panco'nun arkadaşı, başka hiçbir şey değil, yağmura vurmuş, uykusuz, canı burnun-
da, yüreği Ağaççileği sokağında, kafası Bomonti tramvay durağından yüz metre uzakta kirli bir yastıkta
bir adamcağızım. Ne yapalım? Günün birinde dostluklardan, insanlardan ve hayvanlardan ve ağaçlar-
dan ve kuşlardan ve çimenlerden yapılmış vazife hissi ile çarpan yüreklerle dolu bir âlemde
yaşıyacağımızı düşünelim. Bir ahlakımız olacak ki hiçbir kitap daha yazmadı. Bir ahlakımız, bugün
yaptıklarımıza, yapacaklarımıza, düşündüklerimize, düşüneceklerimize hayretler içinde bakan bir ah-
lakımız. O zaman seninle daha uzun dostluklar ederiz patlak göz. O zaman hiç merak etme. Dostum
Panco da bana hak verecektir. Kilise ahlakından söz açmayacak. Dostluğun olağanüstü güzelliğini ço-
cuklarına anlatacaktır.
Atatürk Köprüsü'nde rastladım adama. İki elini tırabzana dayamış, Haliç’e öğürüyordu. Yanında dur-
dum. Zıplar gibi iki üç defa daha ayakkabılarının ucuna basarak yükseldi. Sonra durdu. Mendilimi çı-
karıp gidip yüzünü sildim. Ağzını sildim. Gözüne düşen saçlarını elimle taradım. Yüzünü bana çevirin-
ce iki büyük ve siyah göz dostça baktı.
— Çok içtim amca, dedi. Ukalalık etmedim.
— İçmeli delikanlı, dedim, içince çok içmeli.
— Aşkolsun amca, dedi, sen de bizdenmişsin.
— Zamanında, dedim.
— Çok mu içerdin, dedi.
Alt dudağımı üst dudağıma adamakıllı yapıştırıp sağ elimle de havaya hafiften iki üç tokat salladım.
Panco sen de yap böyle, ne demek istediğimi anlarsın.
— Belli, belli amca, dedi. Suratında nur kalmamış. Kızdım.
— Nurum içimde oğlum, dedim, içim pırıl pırıl. İçim aşkla dolu, dostlukla dolu, hiç olmazsa bu akşam-
lık. Sen bakma o yüzdeki nura. Yalanadır, aldatır.
— Öyle mi dersin? dedi. Arkasından "Öyle mi derler tombul gelin böyle mi derler?" şarkısını söyleyerek
uzaklaşırken yakaladım.
— Yok, dedim, salıvermem seni. Anlat bana nerde içtin.
— Nerde olacak amca, bırak, gece yarısı hoşbeşi Allah aşkına aydım artık, gidip yatayım. Yarın erken
araba koşacağız. Moruk kıyameti koparır uyutamazsak.
Senin anlayacağın amca na şu karşıdaki evde bir karı oturur: Yahudi karısı. Kocası Ankara'ya gitmiş.
Bizi çağırdı. Gittik, beraberce içtik. Herif gece yarısı damlamaz mı? Pişkin adammış. Bizi karşı karşıya
görünce bir tek kelime söylemedi. Bir kenara oturdu. Kan da pişkinmiş o da sanki odada kimse yokmuş
gibi bir bana bir kendisine, bir herife dayadı rakıyı. Üçümüz bir kelime söylemeden yedişer kadeh daha
içtik.
— E, bana müsaade! dedim. Karı:
— Müsaade sizin efendim, dedi.
Herif yüzü sapsarı, mükemmel bir Türkçe ile:
— Şerefi ikballe, dedi.
Ben kırdım. Sonra ne oldu evde bilmem.
— Uy anam, dedim ben.
— Ya, uy anam, dedi, genç yakışıklı, bıçkın arabacı. İkimiz de Atatürk Köprüsü'nü ters tarafından ar-
şınlayarak
Haliç'in öteki yakalarına vardık.
Ben Azapkapı'da iken onun Unkapanı'ndan narasını duydum.
— Uy anam, diyordu.
İşte bu minval üzre Panco geldim sizin mahalleye, yağmur yine başladı. Tam sizin evin önünde bir küp
kırılmış, yarısı paramparça, yarısı sapasağlam. Küpün içine oturdum. Başladım anlatmaya
Atikalipaşa'ya bir gece yarısı nasıl gittiğimi, Hidayet'in cebime nasıl girdiğini, Fatih parkında yatan
adamı, sokak köpeğini ve Yahudi karısının arabacı zamparasını.
Sen uyuyordun.
— Hey Panco, Panco, seslendim.
Sesim bir pencereyi deldi. Gitti senin kulağını buldu. Uyandın. Ama artık benim sana kadar yetiştire-
cek ne sesim, ne halim kalmıştı. Sen de tekrar uykuya daldın. Bir otomobil geçiyordu.
— Bomonti'ye gidiyor musun ağabey, dedim.
— Atla, dedi. Atladım.

Panorama, (1) Mayıs 1954'te "Yağmurlu Hikâye" adıyla yayımlanmıştır.
Yalnızlığın Yarattığı İnsan *
Pardösüsünün kürklü yakasını kaldırınca üşüdü mü diye baktım. Aslında soluk esmer yüzü balmumu
gibi sararmıştı.
— Üşüdün, dedim.
Kaşını kaldırdı. Yanağındaki çıban yerinde kan yoktu. Durdum. Yüzünü avuçlarıma alıp ovaladım.
— Neden böyle oldun, dedim.
Güldü. Karanlığa doğru tükürdü. Başını iki tarafa şiddetle salladı.
— Olurum bazı bazı böyle, dedi.
— Bir yere girelim, dedim.
— Girelim, dedi. Girelim ama içmeyelim artık.
— İçelim, dedim.
— Öleceksin be, dedi.
— Öleceğim, dedim.
Elimizdeki bardaklara baktık. Yüzü ne durgun, sessiz, esmerdi. Yine soluktu ama canlıydı.
— Senin suratın bitkin, dedi.
— Bitkin, dedim.
Fıstık yedi. Bira içti. Fıstık yedim, bira içtim. Kulağımda bir şeyler öttü. Bayılacak gibi oldum. Dikkatle
bana bakıyordu.
— Çok ihtiyarladın sen, dedi.
— İhtiyarladım, dedim.
Saçlarıma baktı. Gözlerime baktı. Güldü.
— Boş ver, dedim. Yahu, bakma!
Isınmış olacak, yakası kürklü pardösüsünü çıkardı.
Pardösüsünün yakası kürklü, pardösüsünün yakası kürklü dedim içimden. İçimden biri: "E ne olacak
yani?" dedi. Ne olacak, ben de yaptıracağım bir tane böyle.
— Seni bir daha göremeyecek miyim? dedim. Kızdı.
— O benim bileceğim şey, dedi.
İki gün sonra yirmi kişiye: "O benim bileceğim şey" ne manaya gelir diye sordum. Hiçbiri doğru dürüst
bir mana veremedi.
Daha iki gün geçmemişti. Biz hâlâ birahanede idik.. Etrafımı görmüyordum. Onu da görmüyordum.
Havayı görür müyüz? Dalmıştım.
— Hadi kalk, gidelim, dedi.
— Nereye? dedim.
— Maça, dedi.
— Maça mı? dedim. Bu vakit maç olur mu?
— Avrupa'da gece maçları olur ya, dedi.
— Burda olmuyor ki, demedim. Kalktık. Yokuşu indik. Bir yerde durduk. O soyundu. Aşağıda bir mer-
diven başında yarı aydınlıkta oynayan futbolculara karıştı. Sesler duydum. Düdükler duydum. Küfürler
duydum. Etrafıma baktım. Binlerce insan vardı.
Bir aralık yanıma geldi.
— Sen oynuyor musun? dedim.
— Kör müsün? dedi.
— E ben ne yapıyorum?
— Sen de oynuyorsun, dedi.
— Ben de mi oynuyorum. Ben ne oynuyorum? Güldü. Dişlerini gördüm. Bir tanesi kenarından kırıktı.
— Sen, dedi, seyirci oynuyorsun.
— Ha, sahi! dedim.
Ben seyirci oynuyordum. Başladım tepinmeye. El çırpmaya. Üşüyordum. Paltomun yakasını kaldırdım.
Onunki gibi koyun kürkü koyduracağım ben de. Yanaklarımda bir kürk serinliği duydum.
Artık hareket etmedim. Seyirciler kayboldu. Futbolcular kayboldu. Neden sonra yanıma geldi.
— Maç bitti, dedi.
— İyi ya, dedim. Kim kazandı?
— Ötekiler! dedi.
— İşte bu olmadı? dedim.
— Sen kim kazansın istiyorsun? dedi.

* Bu hikâye herhangi bir dergide yayımlanmamış, yazar tarafından doğrudan kitaba alınmıştır. (Yay. N.)
— Bizimkiler, dedim.
— Bizimkiler kim?
— Siz.
— Biz mi? dedi. Bizim kazanmamızı mı istiyordun?
— Öyle ya. tabii, dedim.
— Neden? dedi.
— Öbür tarafta tanıdığım kimse yoktu ki?
— Bizim tarafta var mıydı?
— Sen vardın ya; dedim.
— Budala dedi, ben de yoktum.
— Ben seni gördüm, dedim.
— Ne oynuyordum?
— Bek!
— Sahi görmüşsün, dedi.
— Birisi seni düşürdü, dedim.
— Düşürdü, dedi.
— Topallıyorsun, dedim.
— Topallıyorum, dedi, sana ne?
— Hiç, bana hiç, dedim. İçim burkuldu.
Birdenbire kaybettim onu. Seslendim:
— Panco, Panco! Hiçbir cevap alamadım. Birisi karanlıkta adımı çağırdı.
— İshak, İshak, dedi.
Cevap vermedim. Ses, onun sesi değildi. Ama sonra belki arkadaşımdan bir haber alırım diye:
— Ne var yahu? dedim.
— İshak, İshak, dedi yine ses.
— Ne var yahu, ne var? Burdayım!
— Yanıma yaklaşan ayak seslerini tanıdım! dedi. Yanında üç tane genç vardı. Biri kısa boylu, Ermeni
suratlı idi. Ötekisi bir balıkçı ceketi giymişti. Manasız bir yüzü vardı. Üçüncüsü upuzun biri idi. Arala-
rında kelimelerini binlerce kere duyduğum, manalarını bilmediğim bir dil konuşuyorlar, anlamıyor-
dum.
Onlar önde, ben arkada bir yokuş çıktık. Caddeye vardık. Cadde asfalttı. Işık içinde idi. Yerler ıslaktı.
Yağmur kesilmişti.
— Yağmur yağmış, dedim kendi kendime.
Onları kaybetmiştim. Bir sinemanın gişesinde buldum. O kapıda bekliyordu. Bir tanesi bilet alıyordu.
Uzun boylu ile balıkçı ceketli pis pis gülüyorlardı. O esmer, sakin, durgundu. Bana bakmadan benimle
ilgili gibi idi.
Kendimi göstermemeye çalıştım. Ben de bir bilet aldım. Onlar ön tarafta bir yere yerleşmişlerdi. Ben
de kenarda ayakta durdum. Onun karanlıkta sağa sola kıpırdandığını görüyordum. Önündeki adamla
beraber o da sağa sola dönüyordu. Bir ara iyice yerine yerleşti. Elini yanağına dayadı. Seyre daldı. Son-
ra yine doğruldu. Başladı tırnaklarını yemeye. Kalabalığın içinde pardösülü, kırk yaşlarında bir adam:
— Yeme tırnağını, diye bağırdı.
Gülümsedi. Işıklar yanmıştı. Üç arkadaşı kaybolmuştu. Önündeki tırnaklarını yeme diyen adam yanına
geldi. Oturdu.
Bir şeyler konuştular, duymadım. Yakası kürklü eski arkadaşım pardösüsünün kolundan bir kaşkol çı-
kararak boynuna sardı. Ben siyah saçlarını görüyordum. Dönüp baktı. Beni tanımadı. Taşa, duvara
bakmış gibi idi.
— Benim, yahu, benim, ben, arkadaşın, ben İshak demek için ağzımı açtım.
Sinemanın ağır havası ciğerime su gibi doldu. Sustum. Kalktılar. Işıklı çarşılardan geçtiler. Ben arkala-
rından mahzun baktım. Yapayalnız kalmış gibi idim. Onunla konuşaraktan bir lokantaya girdim. Lo-
kantanın sahibi bir kadındı. Yanağında beni vardı. Hâlâ çocukluğumun genç kızı gibi idi. Gülümseye-
rek selam verdi. Yirmi sene evveline gidiverdim.
Çok hasta olduğum zaman, ateşim kırka yaklaştığı zaman ellerim büyür. Dev gibi ellerim olur. Çoğunca
çocukluğumda olurdu.
— Ellerim büyüyor, derdim.
Büyükanam, yahut anam ellerimi soğumuş elleri içine alırlardı. "Yok bir şey, yavrum yok bir şey! Bak
benim elimde ellerin" derlerdi. Sakinlerdim bir iki dakika. Yine büyürdü ellerim.
Ellerim büyürdü ellerim. Ellerim ne kadar büyürdü aman yarabbi? Sokağa çıktığım zaman soğuktan el-
lerim küçülüverdi. Caddelerde idim. Binlere karşı birdim. On binlere karşı birdim.
— Panco, Panco diye haykırdım içimden.
Bir saate baktım. On bire çeyrek var. Caddeler tenha idi. Sinemalar dağılmamıştı. Sarhoşlar bana
çarpmadı. Aralarından yılan gibi geçtim. Herkes Panco'ya benziyordu. Herkes maça gidiyordu. Pardö-
süsünün kürkünü kaldırmış gencin arkasından koştum.
Yakasından tutmak geçti aklımdan. Maça gidelim, diyecektim.
Hayır, hayır, seni o Alman lokantasına götüreceğim. Bir patates salatası yapıyorlar. Bir de spitzel yer-
sin?
O pasajdaki birahaneye yine gitsem. O masaya otursam o masaya. İnsanlar gelse otursa çift çift kadınlı
erkekli. Ben tek başıma. Milyonlar içinde tek başıma. Acı gitgide acıyor. Kavun acısı gibi, zehir gibi bir
acı. Kaybettikten sonra bulduğumuz şey. Nedir o bil? Nedir o bil?
Kaybetmeden bulamadığımız bilemedin kaldır vur! Pencereden kim baktı. Neden baktı? Kapa gözlerini
kapa. Ellerin büyüyor mu? Yok büyümüyor. Büyümüyor, büyümüyor, yaşasın. Ama acıyor, hayır acı-
mıyor, yalan söyleme. Yüreğinin üstünde bir şey varmış gibi değil mi? Yalan. Mutlak bir yerde okudun.
Yahut biri anlattı. Yahut aklında böyle kalmış. Yüreğinin üstünde bir şey yok. Yalnızlık. Yalnızlık güzel.
Güzel değil. Kavun acısı. Kavun acısı da ne.
Sıcak sıcak börekler getirtti adamın biri. O olsa yerdi şimdi. Yemeği nasıl yiyordu bilmiyorum. Pardö-
süsünün yakası koyun kürkündendi koyun. Yanağında ufacık bir eski çıban izi vardı. Derisinin altından
kan akmazmış gibi donuk esmer bir rengi vardı. Saçları kara, gözleri kara idi. Ne çıkar onlardan. Kara
olmasalardı donuk esmer, altından kan akmazmış gibi solgun ve hiddetli rengi severim başka. Başka-
sında bulsam sevmem ki.
Yıldızlara baktım. Hani yıldızlar. Birahanede yıldız mı olur. Yıldızlara baktım. Bir sinemaya daldım.
Geçen gün koşa koşa caddeden geçiyordu. Vakit beşe çeyrek vardı. Geç kalmıştı matineye. Koşa koşa o
sinemaya girdi. Ardından baktım kaldım. Giremedim. Aksilik ediyor. Konuşmuyor. Hiç sesini çıkarmı-
yor. O zaman. O zaman buram buram buhar çıkan bir yere girmiş gibi terliyorum. Sonra üstüme kar
yağıyor kar. Pıtır pıtır bir kar yağıyor. Tane tane bir kar. Aklım tabancalara gidiyor. Bıçaklara bıçakla-
ra. Sevmiyorum bıçakları. Tabancalar. Beynimizde bir yerde küçük bir delik, etrafı siyah. Garip bir de-
lik. Kan hafifçe sızmış. Beyin tıkayıvermiş deliği. İrin gibi bir şey akmış.
Ona ne, ona ne bundan. Bu benim kafatasımdaki delik. Ona da mı açmalı. Açmalı ya. Yalnızlıktan baş-
ka nasıl kurtulunur? Yalnız ölmek mi? Hayır insanların içinde, milyonun içinde iki ölü. Üç ölü. Dört
ölü, beş ölü. Bırak ölüleri saymayı. Bu beşinci bira. Boş ver şu birahaneyi de. Camın dışarısını da. O
gelmeyecek ki. Ha! Sinemadaydık sahi. Uçan daireden çıkan adam küçük bobinin elektrik fenerini aldı.
Sokağa çıktı. Çocuk da arkasından.
Uçan daireyi iki nöbetçi bekliyor. Uçan dairenin önündeki robot dimdik.
O kürklü pardösüsünü çıkarmamıştı. Kürk hâlâ serindi. O çıban izi olan yanağını serinliğe dayamıştı.
Kürkün dudakları öpüyordu onu. İrkildi. Beni hatırlamıştı. Silkindi. Masanın üstünde alçıdan bir ge-
mici biblosu dururdu. Ben onu ta uzaktan bir Avrupa şehrinin bayram yerinde kazanmıştım. Altına pa-
ra kordum.
— Gemici paranı verdi mi?
— Verdi, verdi. Eyvallah gemiciye.
— Gemiciye eyvallah!
Yaz günleri o yanıma uzanınca rahat bir uykuya dalardım. Rüyamda hiçbir şeyi görürdüm. Hiçbir şeyi.
Hiçbir şey kadar güzel şey var mı? Varsa ver bir lokma. Şu saatte. Hiçbir şey ölüm gibi güzeldir.
Öteki yıldızdan gelmiş adam taksiden atladı. Bütün ordu peşinde. Vur emri var. Vurdular. Askerler et-
rafını aldılar.
Geç geldiği zaman deli olurdum. Merdivende ayak sesleri yabancılaşınca kudururdum. Sonra birdenbi-
re onun ayak sesleri. Kapıyı açık bırakmış olurdum. Öteki seyyareden gelir gibi gelirdi. Gözlerinden
öperdim.
Çıkmalı. Buradan da çıkmalı. Sinema bitti. Sokakların içinde sırtımda talihim, sırtımda kendim, yürü-
meliyim. Mahalle içlerine gitmeliyim. Evler görmeliyim. Gece yarılarından sonra hafif ışıklar yanan
pencereler görmeliyim. Molozların üzerine oturup bekçi gözükünceye kadar bu 2 numaralı evi gözden
geçirmeliyim. Yukardaki balkonlarda saksılar var. Yukarısı harap. Aşağısı harap. Ortası mükemmel.
Hangi harapta oturuyor. Işık yakmamak. Ağır ağır bir koridordan geçiyordum.
— Hırsız var! Hırsız var!
Sokaklarda koşmalı. Koşmalı. Bekçiler, polisler, düdükler arkamda. Hayır kimseler duymadı. Bir kü-
çük odanın kapısını açıyorum. Orada harap bir karyolanın içinde, bir ayağı dışarda. İki ayağı da
dışarda. İki ayağını yorganın içine sokuyorum. Derin bir nefes alıyor. Benden yana dönüyor. Bakıyo-
rum. Çıban izi öbür tarafta. Tuhaf, hiddetli soluk yüzünde tatlı bir pembelik var. Kaşları ıslak ıslak.
Dudakları kuru.
Kandil sönmek üzere. Meryem titriyor. Bu küçük karyoladaki kim? Eğilip ona da bakıyorum. Kocaman
kocaman gözü var. Hiddetli bir derisi var. Bağıramıyor.
— Sus, sus, diyorum.
Küçük kızın ağzını avucumla tıkıyorum. Çırpınıyor.
— Gürültü etmezsen açarım avucumu, diyorum.
Kara gözlerini kapayıp açıyor. Avucumu ağzından çekiyorum. Sonra gidip öteki karyolaya oturuyorum.
O hâlâ uyuyor. Gözümle etrafı arıyorum. Yakası kürklü pardösü orda. Giyiyorum. Bileklerim dışarda
kamburlaşmış dolanıyorum odada. Küçük kız bana bakıyor. Avucunu ağzına kapayarak gülüyor. Mo-
lozların üstünden kalkıp yollara vuruyorum. Caddelerde şimdi yalnız sarhoşlar, pezevenkler ve şunlar
bunlar var. Hepsi de hoş hoş adamlar. Hepsinin sırtında talihleri ve kendileri. Yalnız yalnız. Bir karı ile
yatarken bile yalnızlar. Bir açık yer bulsam. Bir bira daha içsem. Yok. Her yer kapanmış.
O hâlâ uyuyor. Kaşları ıslak ıslak. Nefesine yüzümü tutuyorum. Başının altındaki iki yastıktan birini
çekip alıyor, onun ayak ucuna koyuyorum. Oraya da ben kıvrılıp yatıyorum. Ellerim büyüyor, büyüyor,
büyüyor, büyüyor.
Alemdağı'nda Var Bir Yılan *

Daha tiyatroya girerken kar başlamıştı. Çıkınca meydanı bembeyaz buldum. Boynumdan içeriye bir
damla düştü. Ürperdim.
— Çek elini ağzından. Tırnağını yeme, diye bağırdım. Önümden giden iki kişi dönüp baktılar.
Yüzümü görmek için yavaşladılar. Sanki ben her akşam onunlaymışım gibi bir yalnızlık duyuyorum. O
cuma günleri gelirdi. Alçıdan, ağzı pipolu gemici onu beklerdi.
Güneş muşamba perdede tam üçü işaret ederdi. Geleceğine yüzde yüz emin olduğum günler beklerken
uyuyakalırdım. Kapıyı tırmalar gibi vurduğu zaman nasıl duyardım rüyamın içinde. Yataktan fırlar-
dım. Kapıyı açardım. Rengi solmuş, nefesi boğazından gelirdi. Masadan bir cıgara alır yakardı.
Dünya ötede idi. Burada bir konsol, bir ayna, bir alçıdan gemici, bir yatak, bir ayna daha, bir telefon,
bir koltuk, kitaplar, gazeteler, kibrit çöpleri, cıgara izmaritleri, soba, battaniye vardı. Dünya ötede idi.
Gökyüzünde uçaklar vardı.
İçlerinde yolcular vardı. Trenler gidiyordu. Herifin biri imza ediyor, öteki para veriyordu. Akşam serin-
liği çıkmıştı. Akşam simidi de çıkmıştı dünyada..
Odanın içini simitçinin sesi doldurdu. Dünya ötede idi.
Biletçi bilet zımbalıyor, bir adamla bir çocuk gazete okuyorlar. Bir delikanlı, kara kaşlı, sıhhatli bir oğ-
lan upuzun yatmış. Yakışıklı, kuvvetli bir oğlan. Ellerini pantolonunun ceplerine sokmuş, sıska birisi
de sağımda yatmış. Çocuk gazeteyi bıraktı. Pardösüsünü başının altına dürdü. O da uzandı. Bir vapu-
run alt kamarasındayım.
Günlerden cuma. Mektep tatil. Süleymaniye'de Kirazlı Mescit sokağında oturuyoruz. Ben on yedi yaş-
larındayım. Münir Paşa Konağı'nın çam ağacını hatırlıyorum. Lisenin bahçesindeki büyük çam ağacı
bir yangında yanmış olabilir. Münir Paşa Konağı'nın yağlı boya tavanları çoktan duman ve kül olmuş-
tur. Tahtakuruları da yanmıştır. Yatağım, yorganım, gözyaşım yanmıştır. Havuzlar yanmıştır. Yaprak-
larını kışın dökmeyen ağaçlar yanmıştır. Anılar, anılar yanmıştır. Yanmış oğlu yanmıştır. Beni bugüne
getiren kitaplar yanmıştır.
Ben de koyun postu taklidi bir kürk bulup pardösüme diktirmeliyim.
Günlerden pazartesi. Yine vapurun alt kamarasındayım. Yine hava karlı. Yine İstanbul çirkin. İstanbul
mu? İstanbul çirkin şehir. Pis şehir. Hele yağmurlu günlerinde. Başka günler güzel mi, değil; güzel de-
ğil. Başka günler de Köprüsü balgamlıdır.. Yan sokakları çamurludur, molozludur. Geceleri kusmuklu-
dur. Evler güneşe sırtını çevirmiştir. Sokaklar dardır. Esnafı gaddardır. Zengini lakayttır. İnsanlar her
yerde böyle. Yaldızlı karyolalarda çift yatanlar bile tek.
Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burda her şey bir insanı
sevmekle bitiyor.
Güzel yer, güzel yer Alemdağı. Şu saatte on beş metrelik ağaçlarıyla, Taşdelen'i ile, yılanı ile... Ama kış
günü yılanlar inindedir. Olsun. Hava Alemdağı'nda ılıktır. Güneş yaprakları kıpkızıl ağaçların içinde
doğmuştur. Gökten parça parça ılık bir şeyler yağmakta, çürümüş yaprakların üstüne birikmektedir.
Taşdelen parmak gibi akar. İçimizi şıkır şıkır eden bir maşrapa ile önce içimizi, sonra çırılçıplak soyu-
narak dışımızı yıkıyor. Su içmeye gelen bir tavşan, bir yılan, bir karatavuk, bir keklik Pelenezköyden
şerefimize kaçıp gelmiş bir keçi ile alt alta üst üste oynaşıyoruz.
Panco, Panco, diye bağırınca yılan da, keçi de, keklik de, tavşan da oldukları yerde alçıdanmış gibi do-
nup kalıyorlar.
Bembeyaz kesiliyorlar. Hemen keskin bir bıçak çıkarıp cebimden kiminin kulağını, kiminin kanadının
altını kesiyorum. Kan akınca hareket başlıyor. Beni bırakıp Panco'ya koşuyorlar.
Panco'nun her zamanki kansız ve hiddetli yüzünde çıban yarasına doğru kaymış bir gülümseme gözü-
küyor. Keklikleri gagasından öpüyor. Tavşanın bıyığını çekiyor. Yılanı bileğine doluyor. Top getirmiş,
futbol topu. Ben kaleciyim. Yılan da kaleci. Ötekiler yaprakların üzerine yatmış, güneşin içinde oynu-
yorlar. Saatlerce oynuyorlar. Yılanla ben top kalemize girerken yana çekilip seyrediyoruz. Mızıkçılık
ediyoruz.
Alemdağı güzel, Alemdağı. İstanbul çamur içinde. Taksi şoförleri su birikintilerini inadına insanların
üzerine sıçratıyorlar. Kar inadına içimize içimize yağıyor.
Kadının biri beşinci kattan bir kediyi sokağa atıyor. Bir kadınla bir yabancı erkek kedinin başındalar.
Kedinin burnundan hafifçe kan sızıyor. Erkek Fransızca:
— Il est mort d'hemoragie, le pauvre1 , diyor.
Kadın bana Türkçe, kedinin beşinci kattan atıldığını anlatıyor. Galatasaray lisesinin kalın ve yüksek
bahçe duvarının kenarına artık ölmüş kediyi itiyoruz. Beşinci kattaki kadın sobasına şimdi kömür atı-
yordur. Hava da ne soğudu. Keşke kar yağsa. Kar yağdığı zaman yine havada ılık bir şeyler oluyor.

* Bu hikâye herhangi bir dergide yayımlanmamış, yazar tarafından doğrudan kitaba alınmıştır. (Yay. N.)
1 Kanamadan ölmüş zavallı.
Panco ne zaman dönmüş Alemdağı'ndan. Birdenbire bir arkadaşı ile yanımdan geçiyor. Bir duvarın,
ölmüş bir kedinin yanından geçer gibi. Kollarımız birbirine sürünüyor hafifçe. Duvarlar açılıyor. İnsan-
lar birbiriyle senelerdir dargınmışlar da birdenbire aynı hisleri duyarak: "Yeter artık" diyerek barışmış-
lar gibi öpüşüyorlar. Dönüyorum. Panco arkadaşı ile gülüşerek gidiyor hâlâ. Yangının kül ettiği Münir
Paşa Konağı'nın havuzunda kirli yeşil bir su bekler dururdu. Suyun dibi gözükmezdi ama gözümü ka-
payınca içine atılmış on paralıkların parladığını görürdüm. Bir defa da şimdi vali olan bir arkadaşımızı
elli kuruş vererek elbiseleriyle suya atmıştık.
Panco'nun arkadaşı ile beraber getirdiği kahveyi hiç bilmezdim. Kapısında alüminyum tencereler, nay-
lon bardaklar satan bir hırdavatçı bulunan, iki kapısı da ardına kadar açıkhanla apartıman arası bir bi-
nanın birinci katındaymış bu kahve. Onların bu kapıdan içeriye girdiklerini görünce merak ettim. Ben
de girdim. Baktım karşımda cam bir kapı. Cam kapının içinde büyük bir salon, içeride insanlar tavla ve
iskambil oynuyorlar. Daha köşede bir bilardo masası var. İçeriye girince herkes bana baktı. Buraya ge-
lenler hep aynı müşteriler olmalı ki beni baştan aşağı bir süzdüler. Oturup bir kahve içmek bile cehen-
nem azabı gibi bir şey olacaktı. Birini arıyormuş gibi yaptım. Olmazsa bizim Luka Efendi vardır. Du-
varcıdır, boyacıdır. Onu soracaktım. Gözlüklüdür. Kendisi Yunan tebaasıdır. Ama Arnavuttur. Kahve-
ciye onu sormak istedim. Baktım Panco Luka Efendiyi siper ederek kendini bana göstermemeye çalışı-
yor. Eskiden tanıdığım birisi niçin geldiğimi anlamış gibi bana baktı. Gülümser gibi idi. Allah belanı
versin deyyus; dedim. Döndüm. Giderken bir daha dönüp baktım. Yine pardösüsünün yakasındaki
kürkü gördüm.
Kürkü görünce rahatladım. Tavşanı, kekliği o ılık, harikulade kaygan ve güzel yılanı, karatavuğu,
Alemdağı'nı, Taşdelen suyunu, çürümüş yaprakları, yaprakların üstüne yağan pelte pelte güneşi hatır-
ladım.
Panco'nun Rüyası *

Evin içinde garip şeyler dönüyordu. Görünüşte her zamanki gibi idi sesler, çağırışlar, yemek zamanları,
hatta yüzler. Keşke bütün eşyalar yer değiştirmiş, sesler kısılmış, yemek zamanları değişmiş olsaydı da
bu her şeyin her zamanki yerindeliğine bile karşı gelen hava olmasaydı. İnsan beklerdi o zaman masa-
ların, bardakların, iskemlelerin yerlerinde yer etmesini. Hayır, her şey yerli yerinde idi. Küçük karde-
şim sabahleyin aynı saatte uyanıyor. Çay aynı dakikada kaynıyor, küçüğün sefertasına konacak ekme-
ğin kokusu yatakta burnuna geliyordu. Sobanın başına çöken küçük, kendi halinde, mütevazi ve sevim-
li sabahımız aynı idi. Babam:
— Yavaş yavaş kalkıp giyinmeli, diyordu.
Konsolun üstündeki saat sekiz buçuğu dört geçerken annem bana sesleniyordu.
— Hadi bakalım Panco, baban hazırlanıyor.
Ben her zamanki gibi homurdanıyor, sağdan sola dönüyorum. Gözlerim açık şunu bunu, bir arkadaşı-
mı, öğle paydosunu, akşama gideceğim sinemayı düşünüyorum.
Bu sefer babam çıkışıyordu:
— Panco, eşek Panco! Tembel Panco! Geç kalacağız.
Eşek ve tembel kelimelerindeki dostluğu her zaman hatırlayacağım.
Ben yirmi bir yaşındayım. Babam kırk. Kardeş gibiyizdir.
Bazı benden genç bile gösterir. Babam dülgerdir. Ben elektrikçiyim. Beyoğlu'nun çamurlu bir sokağın-
da otururuz. Akşamüstleri işi bitirir bitirmez cadde üstünde bir kahveye koşar, kumar oynarım. Babam
bilir, aldırmaz. Bütün haftalığımı bir günde verdiğim olur. Sonra ateş gibi çalışırım. Yalnız sabahları iş-
te böyle bir türlü uyanamam.
Bir zaman işsiz kalırız. Bu aylarca sürer. İşte o zaman imdadıma sen yetişirsin.
Küçüğün defterini kitabını sen aldın. Bileğimdeki saat senin. Şu gömleğimi de sana borçluyum.
Verdiğin üç beş kuruş, kumarda üç beş lira olur. Ben de yukarda saydıklarımı gider alırım. Babam ta-
nıdığı bir iki dükkânda beş on kuruş karşılığında işler görür. Ben saat ona doğru kalkarım. Doğru kah-
veye. Babam bunu bilir. Ama ses etmez. Bu garip, çalışırkenkinden daha başka türlü refah havasına
kaşının arasında derin bir çizgi ile katlanır. Ama bir gün bile o çok sevdiğim şarkıyı söylemez.
Pando mazi,
Ta vri stomaste Pando mazi.
Evin havası böyle günlerde mi değişir sanırsınız. Hayır, belki eve hafif bir sessizlik oturur, oturur ama
ben oldukça şen ve mesut olduğum için ev halkının durgunluğunu gideririm. Geceleri geç dönerim.
Seninle tiyatrolara filan gideriz. Ben prafanın başında gecikirim. Ama saat kaç olursa olsun eve döndü-
ğüm zaman sönmüş mangallardan, babamın ve anamın ve küçük kardeşimin nefesinden doğmuş ha-
vaya girdim mi dünya benimdir. Uyuyuveririm. Uyumadan evvel bir ara seni düşünürüm. İyisindir,
hoşsundur ama kafamı kızdıran bir şey de vardır sende. Ne olduğunu ben de bilmem. Geçen hafta bir
rüya gördüm. İki kişi bir yolda gidiyorlardı. Birini sana benzettim. Yanındaki kim acaba, diye koşup
baktım. Ne tuhaf yanındaki ben değil miydim!
— Yahu nereye gidiyorsunuz? dedim gözümle.
Sen cevap vermedin. Ben benden ayrı bir ben olabileceğini, bunun da ancak rüyada mümkün olabile-
ceğini düşündüm. Bir şeyler söylemek istedim. Ama seninle beraber olan ben:
— Sana ne, dedi, nereye gidiyorsak gidiyoruz.
Cevap vermek istedim. Benden ayrı olan ben konuşabildiği halde ben konuşamıyordum. Rüyamın
içinde rüyada olduğumu anladım. Kendimi zorladım. Nihayet bağırabilmişim. Küçük kardeşim:
— Ne oldun ağabey, dedi.
Acaba ne diye bağırmıştım. Merak içinde idim.
— Ne dedim ben, ne dedim ben Kalyopi? dedim.
— Anlaşılmıyordu ağabey, dedi.
İşte o günün sabahı evin içinde her şey yerli yerinde olduğu halde, sesler, konuşmalar hep aynı olduğu
halde bir şey değişti. Birdenbire her şeyi daha çok seviverdim. Birdenbire içimden bir büyük korku ve
baskı kalktı. Odadaki karmakarışık eşyayı, her şeyimi topladım. Sekize çeyrek kala sobanın başında
idim. Babam daha kalkmadı. Annemle küçük kardeşim beni görünce erken kalkışıma sevindiler.
— İş mi buldun Panco? dediler.
— Yok, dedim.
— Neden erken kalktın öyle ise. Darılmış gibi yaptım.

* Bu hikâye herhangi bir dergide yayımlanmamış, yazar tarafından doğrudan kitaba alınmıştır. (Yay. N.)
— İsterseniz yeniden gidip yatayım, dedim.
Yırtık pijamamın sarkan paçalarına sarıldılar. Zorla oturttular. Elime çay bardağını verdiler. Bir dilim
kızarmış ekmeğin üstüne beyaz peynir koyup tutuşturdular elime.
Kardeşim:
— Dün gece ağabeyim bağırdı, dedi, anneme. Annem:
— Bağırdı mı dedi. Ne diye bağırdı?
— Anlamadım, dedi küçük kardeşim, ama çok bağırdı. Babam içeri girdi. Ne iyi adamdı. Ne tatlı adam-
dı. Ne dost, ne arkadaş adamdı babam.
— Oo! Panco, dedi, bugün erkencisin. Ceplerini aradı.
— Paketi yukarda bırakmışım, getiriversene, dedi.
Bir koşu gittim. Kendi cebimden senin bana verdiğin o güzel cıgaralardan artanını getirdim.
— Oo! Bu cıgaraları nerede buldun? dedi.
— Bir arkadaşım verdi, dedim.
— Ha, dedi, bugün benimle geleceksin. Bir bodrum merdiveni tamir edeceğim. Sen de odunlukların
elektrikleri bozulmuş, onları yaparsın.
Beraberce evden çıktık. Yolda sana rastladık. Erken erken nereye gidiyordun öyle. Öyle tuhaf tuhaf
baktın ki, sen uzaklaştıktan sonra çok güldüm.
— Ne gülüyorsun? dedi babam.
— Hiç, dedim.
Halbuki seni düşünüyordum. Tıpkı dün akşam rüyamdaki ben gibi idin. Yalnız bir fark vardı. Koşup
bana gözlerinle:
— Nereye gidiyorsunuz, beni de alın, diyememiştin. İşten çıkınca bir kahveye koşup prafaya oturdu-
ğum zaman yine aklıma geldin. Yine güldüm.
O akşam erkenden eve döndüm. Balık kızartmıştı annem. Yedi uskumru yedim. Babam bir şişe bira
almıştı. Bir bardak bira içtim. Patates haşlamışlar gündüzden. Buz gibi soğumuştu. Onları da yedim.
Sobanın başına kıvrıldım. Elime küçük kardeşimin kitabı geçti. Bir şey anlamadan okumaya daldım.
Mesuttum. Bu saadeti bana sen vermiştin. Her şeyi iki üç misli daha çok seviyordum. Buna sebep sen-
din. Sendin ama, yine bu işte en talihsiz de sendin. Sana güveniyor, senin arkadaşlığından hoşlanıyor,
ama sana durmamacasına gülüyordum. Ne sobanın başındaki uykumda, ne de sonra yatağımda rüya
görmedim.
Sabahleyin uyanır uyanmaz aklımda idin. Güldüm. Kalktım. Bunu anlatmaya sana geldim. Ne dersin?
Melâhat Heykeli *

Soluk güzel yüzlü bir kadındı. Rengi sarı denecek kadar açık, berrak gözlerinin kenarlarında dost, ar-
kadaş, ahbap bir ifade vardı. Her hoşuma giden yüze gözlerimi açarak bakarmışım. Anlatacağım şeyin
içine birdenbire giremememin tek sebebi kadının bana acır gibi bakması oldu. "Ah, bu gözlerim!..."
dedim. Gözlerime daha birtakım ağır laflar edeceğimi sanıyordum. "Bakarlar mı deliler gibi her hoşla-
rına giden yüze!... Kendilerine değil, bana acındırıyor güzel insanları... Hatta sinirlendiriyorlar bile bir
bakıma..." daha söylenecektim. Birdenbire kafamda başka düğmeler çevrildi. Başka ışıklar yandı. Geri-
lere doğru sürüklendiğimi duydum. Hızla çevriliyordum. Gençliğimin bir parçasını geçirdiğim kasaba
gözümde canlanıverdi.
Kasabanın belli başlı ailelerinden birinin oğlu iyi arkadaşımdı. Uzun seneler ecnebi mekteplerinde
okumuş, dil öğrenmiş, giyinmek, yaşamak, konuşmak öğrenmiş, şimdi kasabaya dönmüş,
Kömürpazarı'ndaki dükkâna kapanmıştı. Önceleri içinde bir ihtilal havası esti. Aile denen ipi bir sıçra-
yışta aşmak arzusu içinde çırpındı. Yapamadı. İki senenin sonunda yazıhanede şişmanladı, uyuştu kal-
dı. Çuvallar da gelip gitmese şuraya buraya, hali nice olurdu bilmem.
Aile günden güne ağırlaşan, günden güne içine kapanıp kararan ve şişmanlayan genci harekete getir-
mek için ne edeceklerini bilemiyorlardı. Çuvallar İstanbul'a gidiyor; İstanbul'dan çuval geliyordu. —
Benim ticaretten anladığım bu kadardır, arkadaşın da daha fazla değildi — kasa para doluyordu. Ama
genç adam para ile ne yapılabileceğini bile unutmuştu. Haftada bir içtiği üç kadeh rakının da onu derin
uykusundan uyandıramadığını gören tüccar peder gece rüyasında mı gördü, yoksa hekimlere mi danış-
tı; yoksa aile büyükleri bir hafi celse yaparak birbirlerine fikir mi eklediler. Burası nasıl oldu? Yine bil-
mem. Çünkü ailede bu fikri tek başına bulacak adam pek yoktu. O evde düşünülmez; yenir, içilir, hesap
yapılır, uyunurdu. Fikir; oğlanı evlendirmekti.
Bir yazıhane düşünün. Her camı tozlu olsun. Defterlerini sinekler kirletmiş olsun. Kasa defterinin ke-
narındaki mürekkep lekesi on iki senelik olsun. Yazıhane üstünün kalın camını senelerin tozu buzlu
cam haline getirmiş olsun. Takvim yedi buçuk ay kopmamış... Bu yazıhane kasa üstündeki siyah ciltli
defterleriyle, onların yanı başındaki kopya presi ile, ara sıra birdenbire büyük bir gürültü ile düşen
dosya dolabı ile yaz öğlesinin uykusuna parasından gayrı her şeyi teslim etmiştir. Sandalyelerin otura-
cak yerlerindeki soluk minderler, mihveri etrafında dönmeye dönmeye döner olduğu unutulmuş kol-
tuk... Evet, hiçbir şey, hatta evlenme fikri bile minderleşmiş, koltuklaşmış, kasa defteri haline gelmiş
benim arkadaşı uykusundan uyandırmamıştı. Bir kez düşünmüş, fikir hoşuna gitmiş, çabucak bir ka-
dın hayali, bir terlik, bir pijama, bir pudra lavanta kokusu duymuş, içi hafifçe ezilmişti ki: "Ben evlenir-
sem ne ederim?" diye düşününce bu eziklik geçivermişti. Geçivermiş olsa iyi! Yerini bir korku almıştı.
Korku geçince düşünüp kalmıştı. Düşünüp kalmıştı dediğime bakıp da düşünme denilen şeyin hareke-
ti, yırtıcılığı hatırınıza gelmesin. "Evlenirsem ne yaparım?" deyip gözleri sabit bir şekilde kirli camlarda
uyuya kalmıştı. Ne güzel bir uykuydu bu, Yarabbi!.. Rüyasız mı rüyasız... Onu o zamana kadar yazıha-
nesine hiç girmemiş bir böcek uykusundan uyandırdı. Bu bir eşek arısı idi. Küçük yazıhanenin içinde
büyük bir tepkili uçak gürültüsü duymuş uyanmıştı. Çıkacak delik arayan arı deliler gibi idi. Daha doğ-
rusu deli pilotlar elinde gibi idi. Onu mahmur gözleriyle takipten yorulan bizimki arıdan kaç milyar de-
fa büyük olduğunu düşünmeden elini bile oynatamayışını büyüklüğüne verip düşünürken: "Evlenir-
sem ne yaparım?" fikri yine kafasına çömeliyordu. Tam yirmi sekiz gün düşündü. Neden yirmi dokuz
değil? Bütün bir şubat ayı onun bu işi düşündüğüne şahit oldum. Düşünmekle bir çare bulunamayaca-
ğını anlayınca ne yapacağını tecrübeye koyuldu. Netice gayet kötü çıktı: Evlenince terliklerini bile gi-
yemeyeceğini anlamıştı. Ben kendisine az yemek yemesini sağlık verdim. Sözümü tuttu. Pek şişman
vücudundaki yağlı suların erimesi iki ayda sona erdiği zaman tam on yedi kilo kaybetmişti. Yine iş yok!
Üzüntüsünü kasabanın her zengin evine bir yol bulup sokulan doktora anlattı.
Nihayet doktorun delâletiyle İstanbul'a kapağı attı. Tedavi şehri İstanbul'du. Barlara, meyhanelere, lo-
kantalara, plajlara gitti. Hayır, evlenince terliklerini giyemeyecekti. Bu karan elektrik masajcısı
sözümona doktorlarla beraber kendisi de verince pek az üzüldü. Üzülmek denilen şeyin mekanizmasını
işletmeyi unutmuştu. Yalnız eskisi gibi yemek yiyemiyordu. Evlenince terliklerini giyemeyeceği kesin
bir surette anlaşılınca İstanbul'da yeniden şişmanladı. Şişmanlayınca sanki üzüntü rövolveri de dol-
muştu. Kafasında bir ihtilaldir başladı. Bu ihtilali şarap, rakı ve uykusuzlukla bastırmaya çalışmak ne
demektir, bilirsiniz: Ateşe benzin sıkmak. Dünyalar kadar para harcadı. Aile hiçbir fedakârlığı ona
esirgemedi. Önüne gelene derdini döktü. Doktorlar, kahpe kadınlar, ahbaplar canına okudular oğlanın;
faydasız!

* Bu hikâye herhangi bir dergide yayımlanmamış, yazar tarafından doğrudan kitaba alınmıştır. (Yay. N.)
Bir akşam barların birinde Melâhat'e rastlamıştı. Demin sokakta gördüğüm o Melâhat'ti işte. Derdini
ona da döktü. Ona bol para da harcamadı. Melâhat, bu zayıflıktan şişmanlığa, şişmanlıktan zayıflığa,
sükûnetten harekete, hareketten tembelliğe gidip gelirken pek üzüntülü ve güzel bir yüz bağlamış olan
bizim oğlanı bir haftanın sonunda seviverdi. O da Melâhat'e derdini o zaman söyledi. Melâhat: "Ben
seni kurtarırım bu dertten" dedi. Arkadaş da ona bu dertten kurtulursa kendisiyle evleneceğini
kasityeminleri ile vaadetti. Melâhat bu vaadlere güler "Boş ver, anam!" derdi.
Bir buçuk sene beraber yaşadılar. Arkadaşım kaçıncı ayın sonunda terliklerini giydi Melâhat'e sormalı.
Ama bir buçuk sene sonra herkes gibi bir delikanlı olmuştu.
Harbin ilk senelerinde 1940 senesinin Teşrinisani ayında Park otelde ... Kasabası eşrafından C. H. be-
yin mahdumu ile doktor operatör H. O. beyin kızının nikâhları kıyıldı.
İşte bu biraz evvel görüp de tanıyamadığım Melâhat de yüzüstü bırakıldı tabii. Bütün iyiliklerinden
sonra piç gibi ortada kalan bar kızı Melâhat'i bugünlerde sık sık şişmanca bir çocukla görüyorum. Gör-
dükçe bazı aile saadetlerinin temelli olduğunu biliyor, şimdi bizim kasabanın üç dört milyonluk bir
adamı olan eski arkadaşımın büyük balkonlu evinin önüne bronzdan bir Melâhat heykeli neden dik-
mediğini düşünüyorum.
Yani Usta
Ben Yani Usta'yı tanıdığımda yaşı on beşti. O zaman daha, Yani Usta, değildi. Kara gözlü, kara bacaklı,
kara saçlı, kara bir çocuktu.
Ben mi?... Ben kocaman bir adamdım. Ne yalan söyleyeyim: İşim gücüm yoktu. Dünyada kimsecikle-
rim yoktu. Bir anam vardı o kadar. Ondan öte kimim kimsem yoktu. Yani Usta bugün yirmi yaşında.
Ben elliye merdiven dayamışım. Ama Yani Usta tek dostumdur. Duvarları öylesine yağlıboya boyar ki
parmağın ağzında kalır. Gözümde o, yine on beş yaşındaki kara oğlandır. Boya yapmadığı zaman si-
nemaya gider; maça gider; kahvede pişpirik oynar.
Aklına eserse nerde isem gelir bulur beni. Esmezsem aramaz bile.
— Seni neden arayacakmışım be ağababa, der.
Kuytu bir birahanemiz vardır. Gider otururum. Düşünür dururum. Şu dünyaya ne ettim? Şu dünyada
ne gördüm? Neye geldim? Neden gidiyorum? Ne yaptım?
Dışarda kar yağdığı zaman içerisi sıcak da olsa bu birahanede üşürüm. Saat altıda daha kimsecikler
yoktur. Garson öteki salona geçmiştir. Duvardaki saat sinirlendirir, insanı içmeye zorlar. Ben Yani Us-
ta'yı mı beklerim? Beklersem gelmez ki... Beklemesem gelir mi? Umut vardır. Beklemediğim zaman
umut vardır.
Gelir karşıma geçer. Ne söylerim ona. O bana ne der. Hiçbir şey hatırlamam. Sonradan şöyle demişti
diye uydururum.
Birahanenin gedikli müşterileri vardır. Biri var; gelir, camın yanına oturur. Bir şişe maden suyu açtırır.
İçine bir duble, bir tek rakı döktürür. Bir tabak yemiş getirtir, bir böbrek ıskarası yaptırır, bazan da bir
omlet yer.
Yani Usta gelir. Kaşının arası çizgi çizgidir. Beş bin lira drahoma veriyormuş kızın babası. Kız güzelce
imiş. Eskiden de bilirmiş a bu sefer çayda görmüş. Kızın anası "Dans etsenize Yani!" demiş. Yani Usta
"Ben dans mans bilmem" demiş. "Bilsem de etmem ya". Kadın açıkça verimkâr olmuş. Yani Usta: "Ba-
bamla görüşün" demiş...
Demek birahaneye Yani Usta da iki biramı içmeye gelmeyecek. "Birahanelerde filân gözükmemeli bir
zaman, diyor, işin ucunda beş bin lira var."
Hey gidi Yani hey! Dedim geçen akşam, ufacık kara kuru bir oğlandın. Bak kocaman adam oldun. Ben
ağababa oldum. Birahane eski birahane. Masalar eski masalar. Dünya başka dünya. Sen başka adam.
Ama ben hep oyum, be Yani Usta! Seni de hep öyle görüyorum Yani Usta. Kara saçlı, kara gözlü, cin gi-
bi bir oğlan. Hani seninle sinemaya giderdik. Sen yanımda deli olurdun. El çırpardın. Omzuma vurur-
dun.
— Vresi, derdin: gördün mü? Bak hafiyeye! Ne yaptı gördün mü? Bir yumrukta...
O sinema da yerinde yok. O sinema aynalar içinde idi. Yağmurlu havalarda kumaş kumaş, insan insan
kokardı. Birinci mevkiin çocuklarının arasına karıştığımız zaman içim sevda ile dolardı. Her yüz güzel-
di. Her çocuk babacandı. Her el nasırlı, küçük, kirli ve sıcaktı.
Günler geçti. Ben düştüm. İçmek alatı bozuldu. Sen koca adam oldun; beş bin lira drahoma alacak ka-
dar. Bari seviyor musun kızı Yani Usta?
— Karı değil mi be ağababa, severiz.
Doğru Yani Usta, karılar sevilir sevilmesine ama ben içimden hep çocuk kaldığım için olacak kanlar-
dan çok çocukları severim.
— Beni sevmez misin?
— Seni mi? O da sorulur mu Yani Usta? Seni? Seni çok severim.
— Ama ben çocuk değilim artık.
— Benim gözümde çocuksun.
— Beni çocuk yerine alırsan kızarım; küserim sana. Bir daha da konuşmam.
— Düğüne de çağırmaz mısın, Yani Usta?
— Bak ona çağırırım.
Yani Usta ile bir zaman sustuk. Sonra Yani Usta bana nereden hatırına geldi bilmem:
— Sen tiyatrolara filan gidersin, beni de götürsene bir akşam, dedi.
— Başımla beraber; ne zaman istersen... dedim.
Pazartesi akşamına sözleştik. Tiyatro gişesine erkenden uğrayıp biletleri aldım. Geldim. Yani Usta süs-
lenmiş geldi. Geldi ama biletler yarın akşam içindi. Pazartesi akşamları temsil yoktu.
— Yani Usta, dedim, pazartesileri temsil yokmuş; yarın akşam için aldım biletleri.
— Zararı yok; ver benim biletimi sen, dedi.
Dörder bira içtik. Ayrıldık. Ertesi akşam ben saat sekiz buçukta tiyatroya gittim. O gelmemişti daha.
Perdenin açılma zili çalarken yarama başka biri gelip oturdu.
Yani Usta biletini satmış, tiyatroya gelmemişti.
Yani Usta bana son defa bir çocukluk yapmıştı. Hoşuma gitti. Bir tuhaf oldum. Bir yalnızlık duydum.
Halbuki ben tiyatroları hep yalnız seyreder, zevk alırdım. Tenha geceleri seçerdim. Paradilere çıkar-
dım. O akşamki temsil kadar kötüsünü galiba bir daha seyretmeyeceğim.
Hey gidi Yani Usta hey! Bunda ne var ki Yani Usta, ha? Gelmedin gelmedin. Ne çıkar bundan. Sen yine
o aynalı sinemada yanıma oturan küçük çocuksun sokakta gördüğüm zaman. Ama yüreğimi bir şey, bir
demirden avuç da sıkmıyor değil hani. Ama boş ver! İnanma! Hadi canım sen de! Üzülme be Yani Us-
ta. Beni gördüğün zaman gülümseyiver. Aldırma! Tiyatro da n'oluyormuş? Dünyada dostluk vardır, be!
O da ölmedi ya!

Varlık, (404), 1 Mart 1954
İki Kişiye Bir Hikâye *
Topal martı ile balıkçının konuştukları bile, işitilmemişse de, görülmüştür. Önce martının laf attığına
kalıbımı basarım. Ne dediğini söyle deseler söyleyemem ama, işin başka türlü olmasına; diyeceğim, ilk
balıkçının martıya laf atmasının mümkünü yoktur.
Martının ne dediğini bırakalım. Balıkçıyı konuşturalım.
Martı:
Balıkçı:
— Susacak mısın be topal, sabah sabah... Patlamadın ya! Daha nişana varmadık... Gözünü seveyim sus.
Sus, sus da bir an evvel varalım. Sana laf mı yetiştireceğim? Kürek mi çekeceğim?... Nuh deyip pey-
gamber demediğine göre, pek aç olmalısın... Peki, peki! Dediğin olsun. Dur, bekle, bir kolyoz keseyim...
Bağırma oğlum, bağırma çocuğum! Amma yaptın ha!... Amma da kafa patlattın be!
Martıya, başından ötede etlerinden sıyrılmış kuyruğu titreyen bir kolyoz iskeleti fırlattı; küreklere asıl-
dı. Az sonra sis içindeki Hayırsız adalar gözüktü. Martı susmuştu. İki kanat vurup sandalı geçiyor, yedi
kanat vuruşta balıkçının tepesinden Hayırsız adanın kıyılarına uçup kayboluyor, geri dönüyor, süt li-
man denize konuyordu. Artık konuşmuyorlardı.
Balıkçı o zaman bana döndü:
— Ne zaman çıksam, sandalı tanır, peşime düşer. Bir de uğurlu kuştur, sorma.
— Neden topal diyorsun ona Barba?
— Topaldır da ondan. İyi bak, bir bacağı yoktur.
— Ne olmuş bacağına?
— Bilmem. Belki denizin dibinden bir canavar gelip kaptı. Belki anadan doğma böyledir. Belki daha
yavru iken bir insanoğlu yavrusunun eline düşmüştür, bilinmez.
Sustuk. Rüzgâr bir kara kokusu getirdi. Bozulmaya başlayan bir karpuz kokusu duydum. Balıkçı:
— Şuna bak be, dedi, insan gibi yahu! Tam nişana konmuş. Kuşun konduğu yerde durduk. Martı beş
kulaç ötemize
gitti kondu. Sevinçle kafasını uzata uzata haykırdı.
Balıkçı yem kesmek üzere bıçağını çıkarırken yine havalandı. Gözden kayboluncaya kadar uçtu.
Ben:
— Kaçtı Barba, dedim. Balıkçı:
— Şimdi döner gelir, dedi. Sivri'de başka balıkçı var mı diye bakmaya gitmiştir.
— Peki?... Bakıp öğrenmesi mi lazım? Balıkçı:
— Onun için değil ama, benim için lazım da... dedi, susuverdi.
İkimiz de fazla konuşmayı sevmeyenlerdeniz. O bu kadar konuştuğumuza bile pişman gibiydi. Balıkçı
dediğin kendi kendisiyle konuşan adamdır, diyeceğim ama, yanlış olur. Doğrusu, balıkçı kısmının ge-
veze olmayışıdır. Balıkçının gevezesine hiç rastlamadım. Sonunda şöyle bir neticeye vardım: İnsan ba-
lıkçı ise geveze değildir. Geveze ise balıkçı değildir. Ama lüzumu olunca da konuşmalı.
— Kınalı'nın burnunu görüyor musun?
— Görüyorum.
— Yukarda beyaz bir toprak olacak. Burundan hemen yukarıda, o yukarıdaki top ağaçların altına doğ-
ru; orayı görüyor musun?
— Hayır...
İki kürek daha çekti.
— Şimdi?
— Şimdi görüyorum.
Yine sustu. Altımızdaki mavi âlemden derin, sağır bir ses çıkıyordu. Bildiğimiz insan, hayvan, düdük,
makine, tahta, rüzgârda, tel, ağaç, böcek... yeryüzü seslerinden başka türlü bir ses, derinden, kulaç ku-
laç derinden bir ses işitiyordum. Bu ses, bu mavi âlemin nefes alıp verişinin sesidir gibi geldi bana. Bir
karıncanın bizim bütünümüzü değil, milyonda bir parçamızı duyması gibi ben de bu kocaman, deniz
denilen canlı, muhteşem mahlukun bir parçasının sesinin, sağır, derin gürültüsünün milyarlarla ek-
silmiş bir parçacığını işitiyordum. Şakaklarım zonkluyor, kulaklarım vınlıyordu. Açıklarda bu durgun,
derin, sesi gelmeyen sesten hep ürkmüşümdür. Konuşmak istiyorum. Bu sesi duymamak için içimden
haykırmak geçiyordu. Şimdi pek yaklaştığımız Sivriada'ya kadar yüzsem, karaya ayağımı bassam, bağı-
ra bağıra bir türkü söylesem diye içimden geçti.
— Barba, dedim, söyle Allah aşkına, neden gidip Sivriada'da balıkçı var mı diye bakar da geri döner,
martı?

* Bu hikâye herhangi bir dergide yayımlanmamış, yazar tarafından doğrudan kitaba alınmıştır.(Yay. N.)
Kirpiklerinin kenarları kırmızı kırmızı gözlerini kaldırıp yüzüme baktı. Denizden, sükûttan, denizin
doyulmayan derin sesinden korktuğumu anlamıştı. Cevap vermeden önce beni bir süzdü. Güldü. Son-
ra:
— Başka balıkçı varsa kalkar yanıma gelir de ben kızar, başka yere giderim. O gün de tersliğim üstüm-
de olur, ona balık vermem diye. Herkes de bilmez, nişanı belli etmemek için kaçıyorum sanır. Vallahi
değil. Ne münasebet! Allah herkesin rızkını verir. Benim için buralarda balık tutacak "taş" mı yok? Bu-
raların altını ezbere bilirim ezbere. Tahtelbahir gelip benden sorsun. Keyfim, yalnız balık tutmaktır.
Balığı yapayalnız tutmaktır. Anladın mı?
Balıkçı şimdi onunla konuşuyordu:
— Benim, yalnız balık tutmaktan hoşlandığımı sen nereden bilecekmişsin? diye bu efendi soruyor, ce-
vap versene ulan!
Martı da artık konuşmuyordu. Kırmızı halkalı, hiç kırpılmayan yusyuvarlak gözü sandalımızdaydı.
Bembeyaz, tertemizdi. Soğan kabuğu renkli gagası açılıp kapanıyordu.
— Cevap versene topal!.. Söylesene... Orada balıkçı varsa, bu tarafa doğru geliyorsa sana iş yok diye.
"Sen sinirlenirsin, kaçarsın, akşama kadar ters herifin biri olursun, olan bana olur" desene. "Domuzun
biri olursun" de. "Küreği kaldırır sanki bana vurabilirmişsin gibi yaparsın" de, "Bir balık kafasını bana
çok görürsün" de.
Martı baktı, sustu. Balıkçı bana:
— At şu kafaları martıya, dedi.
Nasıl yutuyordu martı, görmeye değer. İştahlı insanlar gibi iştahlı martılar da oluyor. İnsanı tiksindiri-
yor. Ben yemeğini gizlice yiyen insandan hoşlanırım. O insanlar bir ağaç altına oturur, paketini açar,
ne yediğini bile bilmezsin. Belki ağızlarını şapırdatırlar, belki iştahla da yerler ama, yanlarından biri
geçse suç üstü yakalanmış gibi utanırlar.
Balıkçı:
— Çok açgözlüdür, dedi. Bu huyunu sevmem ama, martı bu. Bu martı mahluku doymak nedir bilmez.
— İnsan gibi, dedim.
— Yok, dedi, insana taş atma, insandan insana fark vardır, tokgözlüsü de olur.
— Ama, azdır.
— Çoktur, dedi.
Karları erimemiş Uludağ tepelerini gösterdi.
— Bu taraflarda, dedi.
Oltaları atmıştık. Şimdi balıkçı durmadan konuşuyordu. Sanki benim "insan geveze ise balıkçı değil-
dir" müşahedemi bana çok görmüştü.
— Yemek yerken utanan köylü çok gördüm. Ayıpmış gibi yemek yiyorlardı. Sonra sofrasındaki ıstakozu
ağzını açmadan kibarcasına, martıdan daha çabuk tüketen beyler de gördüm. Kibarlığına kibar yiyor-
lardı: Ağızlarını şapırdatmadan, yalnız çenelerini oynatarak... Ama o çeneye biraz dikkat etsen korkar-
dın. Ne korkunç şeylerdi. Çene değil makine. Makine değil, değirmen.
Topal martı etrafımızda dört dönüyordu.
— Bunun başka ahbap sandalları da olmalı Barba?
— Olmaz olur mu?
— Hepsinin de huyunu bilmesi gerek.
— Bilmez olur mu?
— Bir martı için bu kadar politika...
Balıkçı, çürük dişlerini açtı. Ta küçük dilini gördüm.
— Gırtlak... Boğaz... dedi.
Yine sustuk. O oltasını tartıyordu. Ben yine bu oltanın önce hızlı hızlı, sonra ağır aksak benimle bera-
ber battığı, derinliklere doğru nefessiz daldığım düşüncesine kapıldım. Buradan şu mavi mahlukun ez-
gisinden kurtulsam da karada rahat rahat nefes ala ala ölsem, dedim kafamın içinden. Balıkçı konuş-
mamaktan balık beklemekten ne kadar hoşlanırsa hoşlansın, yalnız kendini düşünmediğini, beni
unutmadığını belli eden isteksiz bir gevezelikle konuşmaya başladı:
— Sular fena, dedi, sen de fena oluyorsun denizde... Biraz sonra döneriz, üzülme...
Susmasıyla bir başka taraftan alması bir oldu:
— Tuhaf, dedi, alışmışım şu topala. Onu etrafımda görmediğim günler bir şey kaybetmiş de ne olduğu-
nu bir türlü bulamayan, durmadan da o şeyi arayan insana dönerim. İnsana alışamıyorum ama şu de-
niz kuşuna alışmışım. İnsana alışsam evlenirdim. Alışamıyorum. Aynı evde, aynı yatakta bir insanla
bütün gece beraber olmak beni zıvanadan çıkarır.
Balıkçının yer odasını düşündüm. Orada hemen hiç oturmazdı. Ağlarını koyar, çoğunca kahvede, ya da
sandalda yatardı.
— Sen evden hoşlanmıyorsun Barba Yakamoz, dedim.
— Hiç, hiç, dedi. Ben evden hoşlanmıyorum. Anam ben kundakta iken ölmüş. Babam hiç evde otur-
mazdı. Ben yazın denizden hiç çıkmazdım. Akşam, babamın balıktan dönüşünü bekler, hemen sanda-
lın başaltına kıvrılırdım. O bizim kümesteki balık ağının üzerine uzanmaya giderdi söylene söylene.
Erkenden gelir beni uyandırır. Kafası, gördüğü rüyadan kızmamışsa, balığa götürürdü. Biraz dalgalı
ise, homurdanır... "Hadi sen git çarşıda oyna" derdi. Kös kös uzaklaşırdım...


* * *

— Balığa mı Barba Yakamoz?
— Balığa... Ne olacak?
— Beni de alsana.
Cevap vermedi. Yüzüme de bakmadı. Ama, balık bile tutmadan verdiğim bahşişin yabana atılır bir şey
olmadığını, Barba Yakamoz'un da şu dünya yüzünde ihtiyaçları olduğu düşünülürse beni tekrar balığa
götürmesi mazur görülebilir.
— Ama, dedi, sandalın içinde ölsen, geri dönmem.
— O gün biraz rahatsızdım.
— Yine rahatsız olacaksın. Aldırma. Bu sinirle sen sonra karada da bir gün gelir rahat edemezsin. Koy
ki bir şey olmaz. Ama ölsen n'olur? Ecel geldikten sonra ha karada, ha denizde...
— Neden denizde insana ölüm korkusu gibi bir şey geliyor?
— Ölüm korkusu değil o, dedi, akıl korkusu.
— Ne demek o Barba?
— Denizde kafa başka türlü, karadakinden başka türlü işler. Karada çare elini uzatsan elindedir. Ama
bir sandalın içinde çaresizliğin elindesin. Hastalansan doktor yok. Ölsen papaz yok, imam yok -sanki
bir işe yararmış gibi- kör olsan, elini tutan yok. Delirsen morfin yok. En iyisi bir şişe rakı al... Dur! Re-
cep oğlum, şurdan bize bir 190'lık alıver.
Sandala atladım. Baktım Barba Yakamoz'un yakasında bir siyah matem tülü var.
— Kimin öldü Barba?
— Bir uzak akraba...
Bu sefer sandalda hiç konuşmadık. Nişana vardığımız zaman:
— Leandros'un ucunu görüyor musun?
— Görüyorum.
— Kırmızı toprağı da gördün mü?
— Gördüm.
— Tam sahilde beyaz bir ev olacak. Şu kayaların üstünde mi, tam?
— Üstünde...
Deyip de oltanın ucuna karidesleri takıp suya saldıktan sonra topal martıyı hatırladım.
— Topal martı nerde? dedim.
— Öldü, dedi,
— Ne?... Nasıl?...
— Nasıl olduğunu bilmem ama, bir sabah nişana vardım ki, tam nişanın üstünde ölüsü yüzüyor...
— Seni görsün diye mi nişanda gelip öldü dersin? Cevap vermedi. Birdenbire yakasındaki matem ala-
metini,
topal martı için taktığı düşüncesi aklıma geldi. Güldüm.
— Ne gülüyorsun? dedi.
— Hiç, dedim, yoksa uzak akraba topal martı mıydı? Yüzünü gözüme dikti.
— Bugün, dedi, kafan karadaki gibi işliyor, korku yok! Doğrusu da bu. Böyle olmalı. Karadaki gibi iş-
lemeli kafa denizde de. Hiçbir şeyin çaresi karada da yoktur. Bize çare, elimizin altında gibi gelir. Ya-
lan! Boş! Dünya çaresiz dünyadır.
— Olamaz öyle şey Yakamoz, dedim. Dünya çarelidir. İnsanlar dünyaya bir çare bulacaklar.
— Hay yaşayasın pedimu! İşte karada böyle düşünülür. Denizde de böyle düşünmelidir. Yanlış ama,
olsun. Hep, her zaman böyle düşünmeli.
Bir şey söyleyecektim. Cıgaralı elini kaldırdı. Sus işareti verdi. Sustum. Oltaya asıldı. Yakaladığı beş, al-
tı kiloluk bir kırlangıçtı. En azdan bir onluğu vardır diye düşündüğünü sanıyorum. Kepçeyi vurdu, ba-
lığı kıça doğru fırlattı. Yemi tazeledi. Konuş bakalım, der gibi bana baktı.
— Ey, dedim, ne diyecektim? Yoksa topal martının mı matemini tutuyorsun?
Önce kafasını gösterdi:
— Kafa dediğin eskir, ihtiyarlar, ölür bile insan ölmeden, dedi.
Sonra kalbini gösterdi:
— Eskimeyen, eksilmeyen şey buradadır.
Sustu. Koca adam, barut gibi adam, köyde kimsenin sevmediği, hoşlanmadığı adam:
— Ölüsünü burada bulunca ağladım, dedi. Sen hani geçen balığa gelişimizde hastalanmıştın, ben de
öyle hastalandım. Balık tutmadan döndüm. Her tarafım kıyılıyordu. Eve gittim yattım. Sabahleyin ağ-
zım zehir gibi uyandım. Dolapları karıştırdım, bir ilaç ararmış gibi. Bu tülü buldum taktım.
Çengel gibi parmaklarıyla siyah bezi yakasından söktü, denize attı.
— Bu da deliliğimizin bir başka türlüsü, dedi. Deniz mi bizi böyle eder, nedir? Aç şu şişeyi.
Fincanın içine rakıyı koyduk. Gözünden bir damla yaş düştü berrak, keskin kokulu suya. Göğsüne vur-
du.
— Bu yürek, bizim yüreğimiz, bir tahtası eksiklerin yüreğidir, dedi.
Rıza Milyon-er
Bin dokuz yüz otuz yediden beri İstanbul'a gelmemişti. Otuz yediden kırk yediye on, kırk sekize on bir,
kırk dokuza on iki, elli üçe varmaya dört, demek tam on altı yıl.
Otuz yedide bir şubat sonunda idi. Bu seferki marta rastladığına göre on altı yıl bir ay şu kadar gün.
Yıllar da durulmayan istasyonlardan geçer gibi geçiliyor be!
Trenden indiği zaman pek şaşkındı, pek pişmandı. Ne demeye terliğini, hela kokan ılık sofaları bırak-
mıştı? Karıcağızının hâlâ pembe yüzünü, oğlunun ikide bir şaplak indirdiği güzel ensesini, kızının kir-
piğini bir özleyiş özledi!... İnsan radyosunu, radyosunun bulanık yeşil gözünü; kırmızı, yeşil, san çizgi-
lerle çizikli gâvur şehirleri adı dolu aydınlık yerini de özler miymiş? Allah kahretsin! Özlermiş insan
duygulu olunca. Bereket; şu Sirkeci'nin otelleri her Anadolu kasabasından eşya ve merhaba taşır. Her
otel kıraathanesinin aynasına Hacı Mustafa Efendi'ye, ziaatçiye, Baytar Fuad'a, Kangaloğlu'na, İdris
Bey'in damadına, sakallı oğlunun çenesine ait iki canlı çizgi çizilmiştir. Yoksa daha da garipseyecekti.
Hani nerede ise... Fen biraz daha terakki etmiş olsa, insanı şöyle bir iğnede semalara uçurup evinin
damına bırakıverse, basıp gidecekti. Evin damına insem ne yapardım? diye düşündü. Bacadan içeriye
ip mi sarkıtmalı inmek için? Yoksam damdan bağırıp çağırmalı mı? Bağırıp çağırmak ayıp olur. Ne di-
ye hem çocuklan uyandırmak. Ama bu saatte onlar radyonun başındadırlar. Bu saatte kim, hangi ha-
nende veryansın ederdi?
Neye evin damına iniyordu sanki? Düşüncesizlik, düpedüz enayilik! Oraya kadar fen sayesinde kaba
etine vurulmuş bir iğne ile geldiğine göre bahçeye, hatta evin kapısına da inebilirdi. İğne fazla gelmiş
olursa kasabanın üzerine şöyle bir dolanırdı. Değil mi canım?
Evdekiler ne şaşıracaklardı... Karısı saf saf, cahil cahil:
— Rıza Efendi, diyecekti, nasıl oldu bu iş hele?
— Eczahaneye vardım. Vir bana şu seyahat iğnelerinden eczacı bey, dedim. Olmaz, dedi, doktor laporu
lazım. İtme, eyleme, yapma, bize de mi eczacıbaşı, dedim. Nasıl olsa doktordan alırım almasına ya, ne-
den para verelim değil mi ya? Veremem efendi, veremem, dedi eczacı, ya kalbin varsa? Ya tansiyonun
yüksekse? Ya ganserli isen? Ya ciğerlerinde gapanmamış yaran varsa?.. İçimden ağzını yel alsın herif,
dedim. Dıştan vallahi bir şeyciğim yok eczacıbaşı, dedim, billahi bir şeyim yok. Turp gibiyim. Ne pan-
siyonum var ne basurum. Bu vakit ben doktoru nirede bulayım? Vereyim sana bir doktor parası vir şu
iğnelerden bana. Gülümsedi. Düşündü taşındı, gene güldü. Fen ne gadar ilerlerse ilerlesin insanoğlu
bu zamanda galıyor, karı. Razılık getirdi. Tosla bakalım, dedi, evvel emirde vizita parasını, yirmi beş
papeldir. Fenlen beraber doktor vizitaları da ilerliyormuş İstanbul vilâyetinde garı...
Rıza Efendi silkindi. Amma da yapıyordu ha! Evinde iken kafası hiç böyle olmaza işlemezdi. Ama ne-
den olmasındı? Fen sayesinde şu hayal ettiklerim pekâlâ mümkündür ama, dedi kendi kendine, biz ge-
ne de bırakalım bu bahsi. Ne de olsa hayal. Şimdilik, halihazırda hayal!
Kıraathanenin kapısından giren gazeteci "Mareşal Tito'yu Londra'da vurdular!" diye haykırdı. Vir ba-
kalım şu gazeteyi, dedi. On kuruşu verdi. Gazeteci beş kuruş geri verince sevinir gibi yaptı. Ucuzmuş bu
gazete be, dedi, bizim taraflara gelmez bu gazeteler... Hep on beşliklerini gönderirler. Bak şu İstanbul-
lulara hele... Kendileri beş kuruşa gazete okur, bize on beşe okuturlar.
Soğan... Kaç bin kilo soğanı vardı? Patates, sarımsağı, yulafı, arpası, mısırı?... Onar kuruş üste koy...
Bir hesapladı. Bir patlak verseydi harp... milyonerdi. Rıza Efendi'nin gayesi buydu.
Babası Hafız Saim Efendi'den bir ev bir dükkân, bir tarla kalmıştı. Eve, dükkâna kendi yerleşmişti.
Tarlayı ortaklama yarıcıya vermişti. Alır satar, geçinir giderdi.
Üç yüz dönüm tarla su kenarında idi. Su kenarındaki tarlada mısırlar alimallah göğe tırmanırdı. Mısır-
lığın içinde gezinirken insanın püskül kokusundan başı dönerdi. Mısır tarlasında .ıy ışığını hatırladı.
Ne ay ışığıydı o! Kaç para ederdi denizde mehtap! Hani bir mehtaplı akşam mısırlığın içine kandırıp
götürdüğü, nasıl olmuştu o gün. Akşam güneşi mısırların içine batmıştı lök gibi.
Bir karpuz kesip yemişti. Tarlanın kenarından geçerken Çingene kızının şalvarını görmüştü.
Sonra günün birinde Çingene uğurlu gelmiş olacak ki şeker fabrikası için dönümüne bin lira ödemiş-
lerdi tarlanın. Üç yüz dönümü üç yüz bin lira. Deli olacaktı. O akşam da böyle abuk sabuk hülya kur-
muştu. Karı karı üstüne almıştı yatağa yatar yatmaz. Bir Boşnak kızı sarı saçlı, mavi gözlü; bir Serezli
Çingene esmer, baygın bakışlı, yonca kokulu... Bir Çerkes ince belli. Bir Gürcü çekik badem gözlü, cu-
mudiye tenli... Bir, bir araba almıştı yağız atlı bir araba. Yaylada bir ev yaptırmıştı. Şeftali ağaçları
dikmişti şeftali.
Ama rahat edememişti. Beş yüz bine çıkarmak için anasından emdiği burnundan gelmişti. Eskisinden
daha cimri olmuştu. Şimdi de milyonu bir doğrultabilseydi milyonu. Ne kelime idi bu be, ne kelime?
Mi...li...yon!..
Çabuk söylendiğine ne bakarsın milyonun. Çocuk ağzı olduğuna ne aldanırsın hemşerim. Anasının gö-
züdür milyon... "Milyon er": Milyonun erkeği, milyonun adamı. Tam o sıralarda piyangodan da 60.000
lira çıkmamış mıydı. Soyadını da değiştirebilseydi. Şu babası da ne soyadı bulmuştu ya. "Karagözoğlu".
Üç yüz lira harcadı. İsmini Rıza Milyon-er koydu. "Rıza Milyoner": Dükkânın kapısına levhayı astı ama
yap hesabını sen milyoner değilsin derseler diye yüreği titrerdi.
Bir harp çıksa iş tamamdı. O zaman gösterecekti, onu sarakaya alanlara. Kilo başına on kuruş bile çok-
tu. Sekiz kuruşla iş tamamdı. Milyonerdi.
Tito'nun resmine baktı. Ulan olur mu olurdu. Doğru ise şu havadis harp çıkardı. İlk Cihan Harbi de
Avusturya veliahdının öldürülmesinden patlamamış mıydı? Hep Sırbiyadan patlak vermiyor muydu?
Bir ses: Oğlunu askere alırlar. Bir başkası: Şimdiki zamanda bir bomba ne milyon bırakır, ne er, ne ev,
ne yaylada köşk Rıza Efendi! Rıza Efendi diye kulağına haykırdı.
Yerini değiştirdi. Pencerenin önüne gidip oturdu. Tramvayları seyretti. Bomboş geçen bir tramvaya at-
lasa, Beyoğlu'na çıksa, dolaşsa hiç de fena olmayacaktı. Gideyim mi, gitmeyeyim mi bir karar vereme-
den patatese kilo başına beş kuruş daha bindirdi. Kafasındaki harp ihtimali ile beraber şuna buna yap-
tığı zamlarla çifte milyoner oldu. Harp çıksın mı çıkmasın mı?... Çıkarsa milyoner olacaktı ama ya er-
kek evlât? Tıpkı kendisine benzeyen kara yağız erkek evlat elden gitmiş, yayladaki aşı boyalı ev gitmese
bile kazadaki hela kokulu, sac sobalı, haklı sedirli, bahçesi erik ağaçlı, asmalı ev yıkılmış, karı nalları
dikmiş... Milyon damada kaldıktan sonra paranın kıymeti yoktu. Hiçbir şeyin kıymeti yoktu. Birdenbi-
re bütün ömrünü boşu boşuna harcadığını sandı. İtibarının paraya, refahının paraya, selametin para-
ya, radyonun paraya, yayladaki evin paraya dayandığını anlayıverdi.
Kıymeti yoktu. Hiçbir şeyin kıymeti yoktu. Kendi kıymeti bile yoktu. İş miydi sanki alıp satmak? İş
miydi sanki malı bekletmek? İş miydi sanki vaktiyle üç yüz kuruş getirmeyen, ikide bir su basan tarlayı
üç yüz bine okutup sokakta, mahallede birdenbire selamın, sabahın, saygının, itibarın değişivermesi?
Bütün bunlar iş miydi be?! Birdenbire içini bir fenalık bastı. Sokağa gene daldı.
İşti ya!... İşti ya!... Herkes yapabiliyor muydu? Hani talihi de yabana atmamalıydı. Allah insanla bir
olmalıydı. Ama Allah da ne demeye seçer seçer de onun gibisini seçerdi, talihli diye?... O da bilinmez.
Hikmetinden sual olunmaz. Akıl ermez buna. Günaha girer adam. Günaha girmemek için fazla dü-
şünmemeli. Hikmetinden sual olunmaz demeli!... Dini bütün olmalı. Dindar olan derin düşünmemeli,
şüphe etmemeli!... Bu böyledir, böyle yazılmıştır levhi hikmette demeli. Bu hikmetin sualini sormama-
lı. Soranlar günaha girsin sorsunlar isterlerse... Hiç olmazsa onun gibi talihliler sormamak!
— Oğlum kahveci! Çocuğum! Biraz kaşar peynirinlen yarım francala alır mısın bana?
— Peki amca alayım.
Düşünmüyor, tramvaylara bakıyor... Düşünmemek olur
mu? Kafası saat gibi. Karısını düşünüyor şimdi. Uyumuştur. Horluyordur. Düşünmüyordun Rüya
görmüyordun Bir ayağını durmadan Rıza Efendi'nin üstüne atmaya savaşıyordun Ama Rıza Efendi
olmayınca ayak soğuk şilteye düşü düşüveriyor olmalı. Hüsniye Hanım uykusunda tedirgin oluyordur.
Kocasının ovluğuna ayağını atmadan rahat edemez ki o. Kahvenin içine dalgın dalgın baktı. Kimseler
kalmamıştı. Beyoğlu'na çıkanlar çıkmış, çıkmayanlar odalarına çekilmişti. Yüksek sesle:
— Çeksene şu ayağını be karı, deyiverdi.
— Getirdim amca.
— Bir de çay söyle oğlum.
— Ocakçı kapadı gitti amca. İstersen ben kahve yapayım?
— Ehh... Pek gitmez ama, yap bakalım!
Babasıyla tam on altı sene evvel inmişlerdi. Bu otele değil, yandakine inmişlerdi. Babası ertesi günü
onu doktora götürmüş, filmler aldırmışlardı. Ertesi günü doktor filmi görünce kendisine şüpheli şüp-
heli bakmıştı. Bir film daha çekilsin, bu olmamış, demişti. Bir film daha çektirmişlerdi. Doktor iki filme
de bakmış, kafasını sallamış, babasına iki filmde de bulunan toplu iğne büyüklüğünde bir siyahlığı gös-
terip "Tuhaf!" demişti. Ona sualler sormuştu.
— Uykuların nasıl, demişti.
— Gece terler misin?
— Kendini odanın ortasında bulduğun zaman şaşırır mısın?
— Işıkla yatarsan olmaz mı?
— Pek karanlık odada mı o hal geliyor?
— Çok su içer misin akşamları?
— Çok mu yemek yersin?
— İçki kullanır mısın?
— İçki içtiğin akşam mı bu haller olur?
— Kendini sofada bulduğunun sabahı nasıl uyanırsın?
— Bekâr mısın?
— Karıya gittiğin zaman, yahut başka türlü - anlarsın ya -rahat ettiğin zaman olmaz mı bunlar?
Demiş. Dışarı çıkarttığı babasını çağırmış. Bu sefer kendisini dışarı çıkarmıştı.
Trende kasabaya dönerlerken babası:
— Bir şeyin yokmuş ulan! Evlenince bir şeyin kalmayacak. Bu haller de geçecek. Toplu iğne kadar kara
leke. Tövbe yarabbi! Günah bütün bunlar be! İnsanın kafasının içi gözükür mü? Bunlar dalavere hep!
Hep para tuzağı! Sen askerde iken şubenin doktoru da söylemişti bana... Ulan sen askerde iken gider
başkasının yatağına oturur konuşurmuşsun gece yarısı. Ne bok yemektir bu! Hiç haberin olmaz mıydı?
Uykuda gezme hastalığı da olur muymuş? Böyle hastalık mı olurmuş? Yanında karı olunca, şöyle bir
gözünle uyuyan bir karı, böyle hastalık mı kalır adamda boş ver Rıza sen de... Keyfine bak. Öyle her şe-
ye sinirlenme. Bu herifler hep para tuzağı! Aldırma! Ama çok da içme, yorulma. Ne ise hemen paçaları
sıvamalı. Bir gözünlen uyuyan bir karı bulmalı sana.
Ama işte on beş senedir bir gece bile kendini odanın ortasında bulmamıştı. Demek ki hasta masta de-
ğildi. Ne diye karısı onu İstanbul'a göndermez, ben de geleceğim diye tuttururdu. Bu sefer de çocuk gi-
bi ağlamıştı. İçini şüpheli bir korku sardı. Keşke karıyı getirseydi. Getirmemişti de sanki bir yere mi
gitmişti? Halbuki şöyle bir Beyoğlu'na kadar uzanmalı değil miydi bu akşam? İşte canı bile istemiyor-
du.
Rıza Efendi ışıkları ağır ağır söndürülmüş kıraathaneden odasına çıktığı zaman paranın para olduğunu
yeniden bulmuştu. Patates on kuruş fırlasın da isterse harp çıksındı... Çıkarsa çıksın, para ile harbe de
karşı dururdu. Biraz altın almalı sarraflardan. Parayı mala çevirmeli. Hemen memlekete dönmeli. Ya-
rın sabah dönmek kararını verince uyudu.

Havadisi ertesi günkü akşam gazeteleri yazdı:
"... tüccarlarından Rıza Milyon-er indiği Şirin Manyas Oteli'nin üçüncü kattaki odasından, meçhul bir
sebepten sokağa düşerek koma halinde hastahaneye kaldırılırken yolda ölmüştür. Polisçe tahkikata
başlanılmıştır."
Birkaç gün sonraki gazeteler tamamlayıcı malumatla çıktılar: "Geçenlerde, Sirkeci'de Şirin Manyas
Oteli'nde vukuunu haber verdiğimiz pencereden sokağa düşerek ölme vakasının esrarı çözülmüştür.
Tüccar Rıza Milyon-er'in 'Sair filmenam' hastalığına müptela olduğu, geceleyin gelen bir kriz netice-
sinde pencereden sokağa düştüğü anlaşılmış, morga kaldırılan ceset ailesine teslim edilmiştir."

Varlık, (396), 1 Temmuz 1953
Sarmaşıklı Ev
— Nasıl ev, nasıl ev? Dedi.
Karşılık vermeden önce sorusunu neden iki kere sorduğunu düşündüğümü biliyorum ama kendimden
cevabını almaya vakit bulamadım ki.
— Canvermez'in evi, dedim bu sefer.
Ya ev, eve benzemez bir kulübe, bir baraka, bir taş yığını, mağara gibi bir şeydi. Ya "Canvermez"in bu
köy içinde tanınmışlığı yoktu.
Halbuki bana kendisi söylemişti: Sarmaşıklı ev dedin mi herkes gösterir, köyün en güzel evidir, diye.
Hatta ben:
— Canvermez de o köyün en meşhur adamıdır, demiştim. O da:
— Tabii! Tabii!... demişti. Meşhur da laf mı? Köyün bülbülü, köyün tek insana benzeri köyün tek...
— Tek?
— Tek şeyi...
— Nesi
—... İftiharı.
— Medarı iftiharı.
— Tamam, ta kendisi. Gülüşmüştük.
Adam hâlâ yüzüme garip garip bakıyordu. Şaşkın bir hali vardı. Birdenbire başını salladı. Güldü. Ta
uzaktan elinde boya tenekesi ile geçen birine seslendi:
— Sabri! Sabri!
— Söyle Mihal Usta.
— Gel hele, gel.
— İşim var.
— Allah aşkına gel. Canvermez'in evi aranıyor. Sarmaşıldı evmiş.
Boyacı dönmüş bizden yana doğru geliyordu. O yaklaşa dursun adam gözleri yüzümde arandı durdu.
Gözlerini kısıyor, açıyor, yine kısıyor, yine açıyordu. Buruşuk yüzünde, kazma dişli ağzında, pis ve sey-
rek bıyıklarında hani neşeli bir şeyler de yok değildi.
Boyacı artık hemen hemen yanımızda idi. İri bir çocuktu boyacı. Taze, sevimli, sıhhatli bir yüzü vardı.
Tombul yanaklarında çukurlar açan bir gülümseme ile yanımıza geldi. Selam verdi.
— Siz mi arıyorsunuz Canvermez'in evini? Dedi bana.
— Evet ben arıyorum. Mihal Usta gülerek:
— Sen biliyor musun ki? Dedi.
— Biliyorum ya, dedi boyacı. Şimdi oraya gidiyorum ben de ya!
— Öyle mi? Allah Allah!
Dedi Mihal Usta alay ederekten. Bıyıklarını tozlanmışlar gibi süpürdü. Kaşlarını da aynı şekilde par-
maklarıyla silkti.
— Al götür efendiyi öyle ise, dedi.
Arkasını dönüp giderken ensesindeki buruşuklarda sanki bir başka Mihal Usta'nın birkaç yaş daha ih-
tiyar ve köse bir benzeri adeta bir ikiz ve köse kardeşi gülümsermiş gibi geldi bana.
Boyacı çocukla yürüdük. Şişman vücudundan çıkan taze bir ter kokusu etrafımızı sardı. Güneş yaktıkça
yakıyordu. Bir kırk adım kadar yürümüştük. Birden Mihal Usta'yı da yanımda buldum. "Geri mi dön-
dün?" diye sorayım dedim. Vazgeçtim. On dakika kadar ağaçsız, gölgesiz yolda beraberce yürüdük. Ko-
nuşmadan. Şişman boyacıdan çıkan ter kokusu bir ara eksilir gibi olurken bu sefer de Mihal Usta'dan
bir kapanık oda, öksürük, yıkanmamış eski bir mendil kokusu fırladı.
Yirmi adım ötemizdeki gölgeliğe varmak içinmiş gibi öne doğru fırladım. Bir ara dönüp baktım ki bo-
yacı ile Mihal Usta büsbütün yavaşlamışlar. Fısır fısır konuşuyorlar. Benim hakkımda konuşuyorlarmış
gibi geldi bana. Bir muhavere ucu yakalarım umudu ile ben de yavaşladım. Baktım güneşin ortasında
duruvermişler. At kestanesinin koyu gölgesine on adım var yok. Gölgeye mi gitsem, onları mı bekle-
sem, yoksa olduğum yerde durup kulak mı kabartsam diye kararsız düşünürken beni çağırdılar.
— Gelin yahu, şu gölgelikte konuşalım canım, dedim.
— Yok, yok, gel buraya hele, dediler.
Yanlarına vardım. Keskin ter kokusu ile ağızda çürümüş bir pastırma kokusu içinde bunalmış bir halde
suallerine cevap vermeden başka bir sual yağmuruna tutularak, bir ondan, bir ötekinden yana döne
döne hal oldum.
— Canvermez'i nereden tanıyorsun?
— Oda mı kiralıyacaksın?
Canvermez'in evi var mıymış?... Onu nerde görmüşüm ilk önce?... Bende hiç akıl yok mu imiş?... Nasıl
olurmuş? Canvermez'in asıl ismi ne imiş, biliyor mu imişim?
Lazım geldiği kadar, daha doğrusu bildiğim kadar verebildiğim cevapları dinlemediler bile.
— Var git hemşerim! dediler. Bu köyde Canvermez diye bir adam yok. Olsa bile evi yok. Evi olsa bile ki-
ralayacak odası yok. Varsa bile öyle bir adamla oturulmaz. Oturulsa bile çekilmez. Çekilse bile onlar
Canvermez'in evini bilmiyorlarmış; bilseler bile bana göstermezler.
Aralarında Rumca konuştular. Bana yine:
— Var git hemşerim, var git, dediler.
Konuşurken farkına varmadığım soldaki daracık, cennet gibi gölgeli bir yola sapıp gülüşerek kayboldu-
lar. Uzun zaman kendilerini görmeden seslerini işittim.
Şaşırmış kalmıştım. Canvermez'i ben senelerden beri tanırım. Kendi halinde bir adamcağızdır. İsmini
merak edip sormamışımdır. Bu köyde oturur. Ona bakılırsa babadan kalma üç odalı bir evi vardır.
Odaların birinde kendisi oturur, ikisini yazın kiraya verir, emanetçilik gibi bir şeyler yapar. Bekârdır.
Odalarından biri tutulmuş, ötekini de ben tutayım, demiştim.
At, kestanesinin altına nihayet vardım. Bitmişim; bir taş parçasının üstüne oturdum. Çevremde bir ho-
roz iki üç tavuğuyla beraber geziniyor; görünürlerde başka kimsecikler yok. Yolda da insan yok. Herkes
öğle uykusuna yatmış olacak. Dalmışım. Az sonra ihtiyar bir adam sırtında bir denkle göründü. Tam
benim oturduğum taşın yanında durdu. Dengi bana tutturdu. Beraberce aşağıya aldık. O da taşın boş
kısmına çöktü. Bir cıgara yaktı. Körolası! Artık sormaya cesaret edemiyordum ama sormak da lazımdı.
Uzaklardan aldım lakırdıyı:
— Bu köyden misin hemşerim? dedim.
— Değiliz bu köyden amma buralı olduk sayılır. Yirmi senedir burda hamallık ederim.
— Buralı sayılırsın.
— Sayanlar da var, saymayanlar da.
Amma da köye düşmüşüm ha! Şöyle aydınlık cevap veren birine rastlamayacak mıyım bu köyde?
— Köyünüz güzel ama...
— Gününe bağlı. Güzel günü olur cıgaran, paran varsa... Ocak yanarsa... Çorba pişerse, yük çıkarsa...
Tıngırın varsa... Keyfin gıcırsa...
— Doğru, her şey şarta bağlı şunun şurasında.
— Şartsız şurtsuz yaşayanlar da var.
— Var, var ama...
— Ölüm de var arkadaş, ölüm. Şu köşkün sahibi de ölecek. Şu horoz da.
Göğsüne vurdu:
— Şu ben de. Yüzüme baktı:
— Şu sen de...
— Doğru, doğru ama, dedim, yine de fark var.
— Nede? Ölüden ölüye mi? Dedi. Şaşkınlığıma geldi.
— Öyle ya, dedim.
— Yok, dedi, yok. Ölüden ölüye fark yok; canlıdan canlıya var.
Düşündüm: Domuzuna haklı idi. İçimden "Vay anasını!" dedim. Sanki "Vay anasını!" dediğimi duymuş
gibi yüzüme bakıp:
— Ya!... Dedi.
— Ben de onu söylemek istiyordum ya, canlıdan canlıya fark domuzuna, dedim.
— O var, dedi. Amenna!
Yakındaki köşkün balkonundan koca burunlu ipek pijamalı şişman bir erkek hayali gördük ikimiz de.
Bize ters ters baktı bu hayal. Açık balkon kapısını hırsla kapadı.
Hamal:
— Uykudan uyandırdık beyi, dedi. Öğleleri uyursa benden çok yaşayacağını sanıyor.
— Yaşamaz mı?
— Yaşamaz, dedi.
— O ellilik var yok. Ben yetmiş beşliğim. Onun suratında, ayağında, bıyığında Azrail'in eli var şimdi-
den.
— Sende yok mu?
— Benim mumum sönecek, dedi, ben keyiften, çok yemekten ölmeyeceğim, benim mumum sönecek.
— Ama, dedim, bak o uyuyor, şu öğle sıcağında, püfür püfür. Kalkınca uykudan buzlu meyvalar, şeftali
erik... Sen sırtında yük, sokak çeşmesi akmaz. Çeşme bile yok köyün içinde.
Cevap vermedi. Ağzı köpürmüş gibi idi. Can alacak yerini bulmuş gibi idim. O gözünü kapamıştı. Yavaş
yavaş süzgün süzgün açtı. Çenesini sakalıyla beraber tuttu.
— Firigidaireden dedi, bir salkım üzüm aldım şimdi; al pehlivan. Yedim. Üstüne de bir maşrapa tom-
ruk suyu içtim.
Sahiden üzümü yemiş. Tomruk suyunu içmiş gibi idi. Gözüm kör olsun alay etmek için, "Afiyet şeker
olsun" demedim.
— Tut bakalım şu dengin ucundan babalık; kaldır; tamam. Hadi allahaısmarladık!
— Aman hemşerim! Dur hele! Sana bir şey soracaktım. Dengin altından kara gözlerinin alı baktı. Kız-
gın:
— Sor bakalım ama elini çabuk tut, dedi
— Şu sarmaşıklı evi soracaktım da.
— Nasıl ev, nasıl ev? Dedi.
Tuh Allah kahretsin! Herkes mi bu haltı karıştıracaktı. Son bir ümitle:
— Canvermez'in evi, dedim.
Yokuşu tırmanmaya başladı. Başını iki tarafa sallayıp homurdanıyordu.
— Var git hemşerim işine, dedi, var git.
İhtiyar hamal güneşe bir adım kala tekrar yükün altından kafasını çıkarıp bana doğru çevirdi.
— Hem, dedi, yanlış arıyorsun, Canvermez'in değil, Canveremez'in evini sor.
Köyün çarşısına indim. Bir sütçü dükkânına girdim. Yüz dirhem ekmekle yoğurt getirttim. Üstüne bir
de buz gibi Elmalı suyu içtim.
— Borcum ne hemşerim?
— 7,5 ekmek 40 yoğurt... Elli kuruş beyim. Güleryüzlü bir Arnavuttu sütçü. İri iri elleri vardı. Mavi
gözleri pek cana yakındı. Her halde beni de Arnavut sanmış olacak ki Tirana'dan Kegalardan megalar-
dan söz açtı. Arnavutça bilip bilmediğimi sordu. Hiç bilmem, dedim. Oralardan çocukken gelmişim
dedim mi demedim mi hatırlamıyorum.
Kapıdan çıkarken yine birdenbire bir cesaret geldi. Arnavuttuk sözüm ona ya, sütçünün hoşuna gitsin
diye.
— Hemşerim, dedim, Canvermez'in evi ne tarafta? Sorum besa gibi sağlamdı. Arnavut'un su muhalle-
bisi gibi
yumuşak ve beyaz yüzündeki çakır gözleri bir harp gemisi hışmıyla üzerime doğru yürürken kendimi
sokakta buldum. Ben kapıdan çıkarken o ağzı tükürük içinde:
— Kimin evi, kimin evi More? Diyordu.

Vatan, 29 Kasım 1953

Eftalikus'un Kahvesi

Bir genç adam yanıma geldi:
— Merhaba, dedi.
— Ooo, merhaba, dedim.
Sonra benimle çoktandır tanışmak istediğini, bir fırsatını bulamadığını söyledi. Yürümeye başladık.
Öyle şeyler soruyordu ki, samimi olup olmadığını anlayabilmek zordu. Sordukları samimi ise onun he-
sabına, değilse benim hesabıma dikkatli bulunmak lazım geliyordu. Öyle ya, ya alay ediyorsa... Cepheyi
ona göre alır, bir fırsatını bulup tüymek hayırlı olur.. Ama ciddi ise bu samimiyeti çocukluğa, toyluğa
vermeli. Nasıl olsa bir gün kafasında senin için daha çok histen doğan hayranlık duygusu silinip gide-
cektir. Bu hayranlığa da fazla güvenmeye gelmez. Sürüp gitmesi benim için de, onun için de iyi bir şey
ya. Onun için şüpheliyim. İkimizin de uzun uzun yerimizde saydığımıza bir işaret olmaz mı?
Genç adamın niyeti yazı yazmak olduğuna göre benimle alay etmek için samimi olması ihtimali çok
kuvvetli ama, ne yapalım, fazla zeki ve dikkatli görünmeye de gelmez; bu da bir nevi ukalalık olur. İyisi
mi, alay etmesi ihtimaline karşı yapılacak en doğru hareket, işi samimiyete dökmek, yutmuş görün-
mek. Çok zeki biri ise sonuna kadar bu hayran rolünde seninle oynayabilir. Varsın oynasın; bununla
bir şey kazanmış olmaz. Sahiden samimi ise ne mutlu. Olabilir. Sen o yaşta bugün hiç hoşlanmadığın
yazıcıları, onlara yaklaşmaya bile cesaret edemeden başka dünyadan insanlar gibi seyretmemiş miy-
din?
Şimdi bile hayranlıktan kurtulamadığın Frenk muharrirleri yok mu? Gide'i görsen, bu seksenlik ihtiya-
rı nasıl hayranlıkla seyretmezsin, konuşma fırsatı bulsan kim bilir ne olmadık sualler sormazsın.
— Sizinle böyle bir kahvede oturabileceğim hiç aklıma gelmezdi.
Yan gözle yüzüne bakıyorum. Alay etmiyor vallahi. O alay etmiyorsa ben mi etmeliyim? diye düşünü-
yorum.
— Sizin hikâyelerinizi...
Sonradan belki de pişman olacağı cümlesini tamamlatmamak için hemen müdafaaya geçmeli. Genç
adam hem de eleştirmeci olmak istediğini söylüyor. Öylesine pişman olacak ki. Rotayı değiştirmeli.
— Siz de hikâye mi yazarsınız?
— Benim yaşımda herkes gibi şiir yazıyorum. Bir iki hikâye de denedim ama beceremedim. Daha çok
tenkide çalışıyorum. Neşredilmiş, bilmediğim Türkçe bir hikâye yok, diyebilirim. Ama sizin...
— Şu karşıdaki adama bakın. Anadan doğma kördür. Bakın, karşı tarafa "Mahmut Bey" diye sesleniyor.
Demek ki Taksim sinemasının önünde olduğunu, karşıdaki börekçi dükkânında da Mahmut Bey isimli
bir adam bulunduğunu biliyor. Bize bir seziş gibi gelen korkunç ilim ona kim bilir kaç seneye mal oldu.
— Mesela siz bundan hemen güzel bir...
— Olabilir ama, ben bu hikâyeyi yazmayacağım. Yalnız düşünüyorum; acaba kör, etrafın havasından,
gürültüsünden mi nerede bulunduğunu anlıyor. Yoksa adımlarını mı sayıyor? Siz ne fikirdesiniz? Sağ-
dan şu kadar, faraza doksan sekiz adım yürürsem Taksim sinemasının önünde olacağım. Evden çıkar-
ken saat dokuza bir mi vardı? Ağır yürüyorum. Şimdi saat tam dokuz olmalı. Börekçi Mahmut'un saat
dokuzda dükkândan ayrıldığı görülmemiştir.
Gözlerindeki karanlık, dışarının tahassüslerinden, kafasında bir aydınlık yaratmış olabilir. Belki de Şiş-
li'den yürüyor, Harbiye'deki seslerle Taksim bahçesinin önündeki sesler arasında bizim farkına var-
madığımız neler olabilir? Havada da bir değişiklik var mıdır? Hatta gözlerindeki zifiri karanlıkta bile
ruhi bir zifiri karanlık farkları bulunabilir mi? Ama, bana öyle geliyor ki, daha çok seslerden, bizim için
bilinmeyen, ama onun için hiç şaşmayan, değişmeyen, değişmez mahiyetini muhafaza eden gürültü-
lerden...
Biz sokağın hendesesinin de farkında değiliz. Ama o, münhanileri, müstatilleri, sokağın haritasını, te-
ferruatını kafasına çizmiş olabilir. Belki semtlerin kokuları da vardır. Dükkânlar da ayrı ayrı kokabilir.
Onun tabanının bildiği çukurlar da, tümsekler de bulunabilir. Körlük ne kadar modası geçmiş bir ede-
biyata benziyor. Kılı kırk yaran bir edebiyata...
Ben bütün bunları kafamda düşünürken genç arkadaşım durmadan beni öven sözler söylüyor. Belki de
bu sözlerin tesiriyle kör hakkında uzun uzun düşünüyorum.
Kör adamı Mahmut Bey, karşı taraftan alıp beriki kaldırıma geçirdi. Adımını yaya kaldırımına atar at-
maz kör:
— Sadık Ağabey, merhaba, dedi.
— Ooo, merhaba, Mösyö İvan, bu sabah erkencisin, dedi Sadık Bey.
İvan:
— Ne erkeni yahu, dedi. Saat dokuzu on geçiyor. Taksim'deki saat tam dokuzu on bir geçiyordu.
Bu kadarı fazlaydı. Yanımdaki genç arkadaş, bu sırada hikâyelerimden hangilerini beğendiğimi soru-
yordu.
— Bilmem, dedim. Sonra "İşittiniz mi?" dedim.
— Neyi?
— Kör, saatin tam dokuzu on geçtiğini söyledi, dedim. İki dakika evvel.
— Yok canım, dedi.
— Vallahi, dedim.
— Olur şey değil, dedi.
Olur şeydi. Birdenbire işi keşfetmiştim. Mahmut Bey, körü almak üzere karşıya geçtiği zaman otomobil
kornalarından duyamadığım bir konuşma yapmıştı körle. Saati o zaman sormuş olabilirdi.
Genç arkadaşla artık iyice dost olmuştuk. Bazılarını çekiştirebiliyorduk. Hikâyelerimi beğenmeyen
eleştirmeciler hakkında onun beni müdafaa etmesini zevkle dinliyordum. Tam bu sırada bir beş daki-
ka, körün nasıl bildiğini düşünüyormuş gibi sustuk. Sonra:
— Hikâyelerinizi nasıl yazarsınız? dedi.
Güldüm. Alay edip etmediğini anlamak üzere yüzüne baktım. Hayır, vallahi alay etmiyordu. Ne iyi ço-
cuktu bu.
— Sizin, dedi, en çok "Lüzumsuz Adam"ı severim. Sonra "Baba-oğul"u, bir de "Tespih" hikâyeniz var-
dır, o da hoştur, dedi. "Kameriyeli Mezar" da fena değildir.
Mahcup, ama ağzım kulaklarımda susuyordum.
— Ama, sorduğuma cevap vermediniz ki? dedi.
— Ne sormuştunuz?
— Hikâyeyi nasıl yazarsınız? demiştim.
— Bilmem, diyebildim.
Düşündüm: Setin üstündeki kahvenin altından körün sesi geliyordu. Sadık Efendi ile bağıra bağıra ko-
nuşuyorlardı.
— Bilmem, dedim yine, işte böyle körü körüne. İşte mesela şimdi bir hikâye yazıyorum. Hem ismini bi-
le koydum, dedim.
— Nedir ismi? Demek önce ismini koyarsınız hikâyenin, demedi.
— Yok ama bu isim hoşuma gitti de onun için, demedim.
— Nedir? diye sormadı.
— Eftalikus kahvesi. Hatta kahvesini de bir kenara atıp yalnızca Eftalikus da olur. Hem de hikâye ile
münasebeti de ikinci derecede olabilir.
O demediklerimi anlamış gibiydi:
— Demek böyle yazarsınız siz hikâye, dedi.
— Nasıl? diye bu sefer ben sordum.
— Ne bileyim, dedi. Evvelâ ismini korsunuz. Sonra bir defa kurarsınız. Bir neticeye bağlarsınız.
— Yok yahu, dedim. Öyle yapmam. Doğrusunu ister misiniz? Ben hikâyenin nasıl yazıldığını da pek
bilmem, dedim.
Paraları vermek üzere ayağa kalktık. Genç adam parayı bana verdirtmemek için samimi bir acele gös-
terdi.
Yanımızda, kahvesine tavla oynayan iki kişi, bu ben vereceğim, sen vereceksin münakaşasına gülümse-
yerek baktılar.
Garson benim kasketimden ve kirli muşambamdan, vakti hâlime dair pek acele bir karar vermiş oldu-
ğunu tahmin ettiğim bir hesapla benim paramı almakta bir tereddüt geçirdi. Ve o sırada genç arkadaş
da kahveleri ödedi.
Ben:
— Ayıp ettiniz, dedim.
Eftalikus'un merdivenlerini indik.
İşte hikâyelerimi nasıl yazdığımı şimdilik merak eden dostum, yarın incir çekirdeği doldurmayacak
mevzuları yazan bir hikâyecinin iyi bir hikâyeci olmadığını yazacağına göre, bilmem hikâyem oldu mu?
Olmadıysa ne yapalım? Bizim hikâye anlayışımız da böyle efendim.

Varlık, (361), 1 Ağustos 1950
Hişt, Hişt!... *
Yürüyordum. Yürüdükçe de açılıyordum. Evden kızgın çıkmıştım. Belki de tıraş bıçağına sinirlenmiş-
tim. Olur; olur! Mutlak tıraş bıçağına sinirlenmiş olacağım.
Otların yeşil olması, denizin mavi olması, gökyüzünün bulutsuz olması, pekâlâ bir meseledir. Kim de-
miş mesele değildir, diye? Budalalık! Ya yağmur yağsaydı... Ya otların yeşili mor, ya denizin mavisi
kırmızı olsaydı... Olsaydı o zaman mesele olurdu, işte.
Çukulata renginde bir yaprak, çağla bademi renkli bir keçi gördüm. Birisi arkamdan:
— Hişt, dedi.
Dönüp baktım. Yolun kenarındaki daha boyunu bosunu almamış taze devedikenleriyle karabaşlar erik
lezzetinde bana baktılar. Dişlerim kamaştı. Yolda kimsecikler yoktu. Bir evin damını, uzakta uçan bir
iki kuşu, yaprakların arasından denizi gördüm. Yoluma devam ederken:
— Hişt hişt, dedi.
Dönüp bakmak istedim. Belki de çok istediğim için dönüp bakamadım. Olabilir. Gökten bir kuş hişt
hişt ederek geçmiştir. Arkamdan yılan, tosbağa, bir kirpi geçmiştir. Bir böcek vardır belki hişt hişt di-
yen.
Hişt! dedi yine.
Bu sefer belki de isteksizlikten dönüp baktım çalıların arasına birisi saklanıyormuş gibi geldi bana.
Yolun kenarına oturdum. Az ötemde bir eşek otluyor. Onun da rengi çağla bademi, ağzı, dişleri, kulak-
ları boynu ne güzel. Otluyor. Otları adeta çatırdata çatırdata yiyor. Belki de bu çıtırtılı, çatırtılı sesi
"hişt hişt" diye duymuşumdur. Eşeğin ot koparışının sesinden apayrı bir ses:
— Hişt hişt hişt, dedi.
Hani bazı kulağınızın dibinde çok tanıdığınız bir ses isminizi çağırıverir. Olur değil mi? Pek enderdir.
Belki de kendi kafanızın içinden sizin sevdiğiniz, hatırladığınız bir ses, ses olmadan sizi çağırmıştır.
Olabilir.
Birdenbire güneşi, buluta benzemez garip ve san bir sis kapladı. Bir kirli el, çağla bademi eşeğin sırtın-
dan bir kumaş çekip aldı. Her zamanki kül rengi, yer yer havı dökülmüş eski mantosunu giydirdi eşeğe.
Yola indim. İstediği kadar hişt desin. İsterse sahici sulu bir dost olsun. İsterse kimseler olmasın, kendi
kendime kulağıma hişt hişt diyen bir divane olayım, ben, aldırmayacağım.
Belki bir kuştur. Belki tosbağadır. Belki de kirpidir. Belki de yakın denizden seslenen bir balık, bir ca-
navardır. Karabataktır. Mihalâki kuşudur.
İyisi mi ben kendim hişt hişt derim. O zaman tamamı tamamına pek hişt hişt seslenişine benzemeyen,
benzemesin diye uğraştığım bir mırıldanmadır, tutturdum.
Birdenbire, önümde bir adamla bir kadın gördüm. Kalpazankaya yolunu sordular. Üstündesiniz de-
dim. Sanki yol hareket etti. Yürümediler. İki adımda benden uzaklaştılar. Koyunların arasına yüzüko-
yun uzanmış papazın oğlunu gördüm. Yüzünden apdal, çilli horoza benzer bir mahluk kalktı. Ağzının
salyasını sildi. Kuzuyu bacaklarından tuttu. Kuzu ile yere yıkıldı. Kuzuyu burnundan öptü. Papazın oğ-
lu çirkin, apdal, otuzbirli bir yüzle baktı. Şimdi bir çiçek tarlasında idim. Bana hişt hişt diyen mutlak
bir kuştu. Vardır böyle kuşlar. Cık cık demezler de hişt hişt derler. Kuştu kuş.
Bir adam yer belliyordu. Belin demirine basıyor, kırmızıya çalan bir toprak altını, üste aktarıyordu.
— Merhaba hemşerim, dedi.
— Ooo! Merhaba! dedim.
Tekrar işine daldı. Hişt hişt, dedim. Aldırmadı. Bir daha hişt, dedim. Yine aldırmadı. Hızlı hızlı hişt
hişt hişt!
— Buyur beğim, dedi.
— Bir şey söylemedim, dedim.
Küçük parmağını kulağına soktu. Kaşıdı. Çıkarıp parmağına baktı. Belin sapma siler gibi yaptı.
— Hişt hişt, dedim.
Yüzünü göğe kaldırdı. Kuşlara baktı. Denize baktı. Dönüp şüphe ile bana baktı.
— Bu sene enginarlar nasıl? dedim.
— İyi değil, dedi.
— Baklayı ne zaman keseceksin?
— Daha ister, dedi.
Nefes alır gibi "hişt" dedim.
Yine şüphe ile denize, şüphe ile göğe, şüphe ile bana baktı.
— Kuşlar olmalı, dedim.
— Benim de kulağıma bir hışırtı gelir amma, dedi, ne taraftan gelir? Zati bu sırada şu kulağım ağırlaştı.

* Bu hikâye herhangi bir dergide yayımlanmamış, yazar tarafından doğrudan kitaba alınmıştır.(Yay. N.)
— Bir yıkatmak, dedim, benim de geçenlerde ağırlaşmıştı...
— Yıkattın mı?
— Yıkatmadım, hacet kalmadı, doktora gittim. Alıverdi; pislikmiş.
— Çocuklar nasıl? diye sordum.
— İyiler, dedi. Dokuzdu sekiz kaldı. Biliyorsun dokuzuncunun macerasını ya...
— Sus, sus, dedim. Yürekler acısı. Haydi allahaısmarladık!
— Haydi güle güle. Biraz uzaklaşınca:
— Hişt hişt.
Bu sefer yakaladım. Bahçıvandı. Oydu oydu.
— Hadi hadi yakaladım bu sefer seni, dedim.
— Yok vallahi, dedi, vallahi daha kesmedim bakla, senden ne diye saklayayım, parasıyla değil mi?
— Sen değil misin hişt hişt diyen?
— Ben de duyarım bir ses, amma bulamam nereden gelir? Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan,
denizden, insandan, hayvandan, ottan; böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin!... Bir hişt
hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları...
— Hişt hişt.
— Hişt hişt.
— Hişt hişt.
Dülger Balığının Ölümü
Hepsinin gözleri güzeldir. Hepsinin canlı iken pulları kadın elbiselerine, kadın kulaklarına, kadın gö-
ğüslerine takılmaya değer. Nedir o elmaslar, yakutlar, akikler, zümrütler, şunlar bunlar?..
Mümkünü olsaydı da balolara canlı balık sırtlarının yanar döner renkleriyle gidebilselerdi bayanlar;
balıkçılar milyon, balıklar şanüşeref kazanırdı. Ne yazık ki soluverir ölür ölmez, öyle ki üzülmüş bebek-
lere döner balık sırtının pırıltıları. Benim size ölümünü hikâye edeceğim balığın öyle pırıltılı, yanar dö-
ner pulları yoktur. Pulu da yoktur ya zavallının. Hafifçe, belirsiz bir yeşil renkle esmerdir. Balıkların en
çirkinidir. Kocaman, dişsiz, ak ve şeffaf naylondan bir ağzı vardır: Sudan çıkar çıkmaz bir karış açılır.
Açılır da bir daha kapanmaz.
Vücudu kirlice, esmer renkte demiş miydim? Yamyassıdır demiş miydim? Tam ortalık yerinde, her iki
yanda sağlı sollu iki baş parmak izi diyebileceğimiz koyu lekeler vardır, demiş miydim?...
Rum balıkçıların Hrisopsaros (Hristos balığı) dedikleri bu balık, vaktiyle korkunç bir deniz canavarı
imiş. İsa doğmadan evvel Akdeniz'e dehşet salmış. Bir Finikeli denize düşmeyegörsün! Devirdiği
Kartacalı çektirmesinin, Beniisrail balıkçı kayığının sayısı sayılamamış. Keser, biçer, doğrar, mahmuz-
lar, takar, yırtar, koparır, atar, çeker parçalarmış. Akdeniz'in en gözü pek; insandan, hayvandan, fırtı-
nadan, yıldırımdan, yağmurdan, beladan, işkenceden yılmaz korsanı, dülger balığının adından bem-
beyaz kesilirmiş.
İsa, günlerden bir gün deniz kenarında gezinirken sandallarını büyük bir korkuyla bırakıp kaçan balık-
çılar görmüş. "Ne oluyorsunuz?" diye sorunca balıkçılara: "Aman, demişler balıkçılar, elaman! Elaman,
bu canavardan! Sandallarımızı kırdı, arkadaşlarımızı parçaladı. Hepsinden kötüsü, balık tutamaz ol-
duk, açlıktan kırılırız."
İsa yalın ayak, başı kabak; dülger balıklarının yüzlercesinin kaynaştığı denize doğru yürümüş. En ko-
camanını, uzun parmaklı elleriyle tutup sudan çıkarmış. İki elinin baş parmağı arasında sımsıkı tut-
muş, eğilmiş, kulağına bir şeyler söylemiş...
O gün bu gündür dülger balığı, denizlerin görünüşü pek dehşetli, fakat huyu pek uysal, pek zavallı bir
yaratığıdır. Birçok yerlerinde çiviye, kesere, eğriye, kerpetene, testereye, eğeye benzer çıkıntıları, ke-
mikle kılçık arası dikenleri vardır. Dülger balığı adı bunlardan ötürü ona takılmış olmalı.
Bütün bu alatü-edevatın dört yanını şeffaf naylondan diyebileceğimiz işlemeli bir zar çevirmektedir.
Kuyruğa doğru bu incecik zar azıcık kalınlaşır, rengi koyulaşır, bir balık kuyruğunun biçimini alır.
Oltaya tutuldu muydu dünyasına, sulara küsüverir. Nasıl bir korku içine düşer kim bilir? Onun için
dünya bomboştur artık. Oltadan kurtulsa da fayda yoktur. Suyun yüzüne yamyassı serilir. Kocaman
gözleriyle insana mahzun mahzun bakar durur. Sandala aldığınız zaman dakikalarca onun sesini işitir-
siniz. Ya, sesini! Bir o, bir de kırlangıç balığı sandalda ölünceye kadar ikide bir feryada benzer, soluğa
benzer acı bir ses çıkarır. İnce zardan ağzını bir kere ağlara vurmasın, küstüğünün resmidir, dülger ba-
lığının.
Bir gün balıkçı kahvesinin önündeki yarısı kırmızı, yarısı beyaz çiçek açan akasyanın dalma asılmış bir
dülger balığı gördüm. Rengi denizden çıktığı zamanki esmer renkte idi önce. Vücudunda hiçbir kımıl-
dama yoktu. Taş kadar cansızdı. Yalnız aletlerinin etrafını çeviren incecik, ipekten bile yumuşak zarları
oynaşıp duruyordu. Böyle bir oynama hiç görmemiştim. Evet, bu bir oyundu. Bir görünmez iç rüzgârı-
nın oyunu idi. Vücutta, görünüşte hiçbir titreme yoktu. Yalnız bu zarlar zevkli bir ürperişle tatlı tatlı
titriyorlardı. İlk bakışta insana zevkli, eğlenceli bir şeymiş gibi gelen bu titreme, hakikatte bir ölüm
dansı idi. Sanki dülger balığının ruhu, rüzgâr rüzgâr, bu incecik zarlardan çıkıp gidiyordu; bir dirhem
kalmamacasına.
Hani bazı yaz günleri hiç rüzgâr yokken deniz üstünde bir meneviş peydahlanır. İşte öyle bir cazip tit-
reme idi bu. İnsanın içini zevkle, saadetle dolduruyordu. Ancak, balığın ölmek üzere olduğu düşünü-
lürse bu titremenin anlamı hafifçe acıya yorulabilirdi. Ama insan yine de bu anlama almamaya çalışı-
yordu. Belki de bu harikulade tatlı bir ölümdü. Belki de balık hâlâ suda, derinliklerde bulunduğunu sa-
nıyordur. Karnı tok, sırtı pektir. Akşam olmuştur. Deniz dibinin kumları gıdıklayıcıdır. Altta, dişi yu-
murtaları, yukarılarda erkek tohumları sallanıyor, sallanıyor sanıyordur. Vücudunu bir şehvet anı
sarmıştır... Birdenbire dehşetli bir şey gördüm: Balık tuhaf bir şekilde, ağır ağır ağarmaya, rengini at-
maya, bembeyaz kesilmeye giden bir hal almaya başlamıştı. Acaba bana mı öyle geliyor? Sahiden ren-
gini mi atıyor? Demeye, dikkatli bakmaya lüzum kalmadan yanılmadığımı anladım.
Kenarları süsleyen zarların oyunu çabuklaşmaya, balık da gitgide saniyeden saniyeye, pek belli bir hal-
de beyazlanmaya başladı. İçimde dülger balığının yüreğini dolduran korkuyu duydum. Bu hepimizin
bildiği bir korku idi: Ölüm korkusu.
Artık her şeyi anlamıştı. Denizlerin dibi âlemi bitmişti. Ne akıntılara yassı vücudunu bırakmak, ne ka-
ranlık sulara koyu yeşil yosunlara gömülmek... Ne sabahlan birdenbire, yukarılardan derinlere inen,
serin aydınlıkta uyanıvermek, günün mavi ile yeşil oyunları içinde kuyruk oynatmak, habbeler çıkar-
mak, yüze doğru fırlamak... Ne yosunlara, canlı yosunlara yatmak, ne akıntılarda aletlerini
kekamozlara2 takarak yıkanmak, yıkanmak vardı. Her şey bitmişti.
Dülger balığının ölüm hali uzun sürüyor. Sanki balık, şu hava dediğimiz gaz suya alışmaya çalışmakta-
dır. Hani biraz dişini sıksa alışması bile mümkündür gibime geldi.
Bu iki saat süren ölüm halini, dört saate, dört saati sekiz saate, sekiz saati yirmi dörde çıkardık mıydı;
dülger balığını aramızda bir işle uğraşırken görüvereceğiz sanıyorum.
Onu atmosferimize (suyumuza) alıştırdığımız gün bayramlar edeceğiz. Elimize görünüşü dehşetli, kor-
kunç, çirkin ama aslında küser huylu, pek sakin, pek korkak, pek hassas, iyi yürekli, tatlı ve korkak ba-
kışlı bir yaratık geçirdiğimizden böbürlenerek onu üzmek için elimizden geleni yapacağız. Şaşıracak,
önce katlanacak. Onu şair, küskün, anlaşılmayan birisi yapacağız. Bir gün hassaslığını, ertesi gün sev-
gisini, üçüncü gün korkaklığını, sükûnunu kötüleyecek, canından bezdireceğiz. İçinde ne kadar güzel
şey varsa hepsini birer birer söküp atacak. Aa acı sırıtarak İsa'nın tuttuğu belinin ortasındaki parmak
izi yerlerini, mahmuzlan, kerpeteni, eğesi, testeresi ve baltasıyla kazıyacak. İlk çağlardaki canavar hali-
ni bulacak.
Bir kere suyumuza alışmayagörsün. Onu canavar haline getirmek için hiçbir fırsatı kaçırmayacağız.

Varlık, (402), 1 Ocak 1954


2 yakamoz demek istiyor olmalı (Ed. N.)
Kafa ve Şişe
Bütün gün, ne ettiğimi bilmeden dolaştım. Çoktandır ne yaptığımı bilmiyorum. Ancak böyle dolaşır-
sam bir şeyler görebiliyorum. Yoksa gözümü dört açsam nafile! Böylece hiç kimseyi, hiçbir eşyayı, hiç-
bir olayı dört başı mamur gördüğümü ve duyduğumu iddia edemem. Daha çok işin hiç lüzumsuzunu,
teferruatını kılı kılına görüyorum, duyuyorum da esaslı kısmını kaçırıveriyorum. Beni bir şahitliğe ça-
ğırsalar hapı yuttuğumun resmidir. Sokakta bir adamın bıçak çektiğini göz önüne getirin. Ben bıçağı
görmem de, bıçağı çekenin kaşlarına takılırım. Bıçağı yiyenin fışkıran kanını, yüzündeki acıyı görmem
de, münasebetli münasebetsiz bir şey görürüm.
Yargıç bana sorsa: "Bıçağı çeken bu muydu?" dese önce adamın kaşlarına bakarım. Kaşlarını herhangi
bir tesadüfle uçlarından almışsa, "Hayır, bu değildi" demezsem yalan söylemiş olurum. Yahut da yar-
gıçtan müsaade ister, kaşının kenarları alınıp alınmadığını araştırırım. Böyle olmasına böyleyim. Şa-
hitlikte pek zararlı bir adam olurdum ama, şu hikâyecilik işinde zararı bana dokunuyor. Dün akşam bir
kavgaya şahit oldum. Onu anlatmak istiyorum. Dört delikanlı idi. Onlar içmek için, ben yemek yemek
için girdiğimiz aşçı dükkânı aynı zamanda meyhaneydi de. Günlerden bayağı bir gün olduğu için ancak
sekiz on masa dolu idi. Bir yirmi kadarı boştu.
Vitrinli frijiderin, yahut frijiderli vitrinin önünde direğin kenarındaki iki kişilik masaya oturmuştum.
Yalnızdım. Yalnızdım ama muhayyel bir arkadaşım vardı karşımda. Bu muhayyel arkadaşı pek seve-
rim. Öyle ki bazan konuşurken dudaklarına dalar, öpüveresim gelir. Ellerini severim, gözünün rengini
severim. İçime ondan durmadan yağmur gibi bir şeyler yağar. Hiçbir sözü gücüme gitmez. Hiç büyük
laf etmez. Fazla konuşmaz, tükürmez, kaşınmaz, ideal arkadaştır. Kadın mıdır, erkek midir, zengin mi-
dir, fakir midir, okumuş yazmış mıdır, cahil midir, ihtiyar mıdır? Nasıl karar verirsem öyledir. Bazan
boyasız, süssüz bir okumuş kızdır. Pırıl pırıl konuşur. Bazan güzel bir erkek çocuktur. Yaşı on altı on
yedidir. Okumuş yazmışlığı pek yoktur. Duvar boyacısıdır. Hıristiyandır. Kapkara kömür gibi gözleri
vardır. Güldüğü zaman insandan üstündür. Bakmaya doyamam. Bazan altmışlıktır. Görmüş geçirmiş-
tir. Doğramacılık, makinistlik, duvar afişçiliği yapmıştır. Fıstık satmıştır. Kavun karpuz satmıştır. Köşe
başlarında kestane kebap etmiştir. Bulduğu zaman akşamları içmiştir. Hikâye hikâye üstüne anlatır.
Kahramanlık hikâyeleri vardır. Karı koca hikâyeleri vardır. Dövüş, muharebe hikâyeleri vardır. Hangisi
ile beraberdim, geçmiş gün unuttum. İşte bu muhayyel arkadaşla oturmuş anlatıyorduk. Ne diyorduk,
neden söz açmıştık bilmem. Birdenbire benim kulağım hizasından bir bira şişesi uçtu. Frijider vitrini-
nin kalın camında tuz buz oldu.
— Ulan pezevenk, diyordu, ne gözümün içine içine bakıyorsun.
Baktım benim demin karşıma aldığım kömür gözlü arkadaşımdı.
— Dur yahu, dur bakalım, dedim. Bakmak günah mı yavrum?
— Bakmaktan bakmaya fark var, amca.
— Sen üzülme be delikanlı, bırak ihtiyar adamı. Belki birine benzetmiştir seni.
Dönüp adama baktım: Hayret!
O da benim bir yarım saat evvel konuştuğum Tatar yüzlü, sert beyaz sakallı, küçücük gözlü, kaşsız, kir-
piksiz ihtiyardı. Ses çıkarmıyor, gülüyordu. Yüzü sapsarı kesilmişti. Bir utanma hissi ellerinde tiril tiril
titriyordu.
— Yok vallahi yok. Yanlış yanlış... Evlat! Arkadaş! Güzel! derken... Birdenbire kızıverdi.
— Ne var ulan, dedi. Baktıksa ne olmuş! O kadar işkilli isen meyhanede ne işin var. Göze yasak yok,
güzele bakmak sevap!
Dedi, güldü.
— Sen gel benim yanıma, dedim.
Kendi yerime oturttum. Ben de karşısına geçtim. Gittim çocuğu yatıştırdım. İhtiyara rakı ısmarladım.
— Olmaz, sen de içeceksin, diye tutturdu. Yatışan delikanlılara bir şişe rakı göndermek istedi.
— Bırak, başka akşam görürsen gönderirsin. Varma üzerlerine. Delikanlı bunlar, ellerinden bir kaza çı-
kar.
— Ne oldu sanki baktımsa, dedi, ben sabahtan beri mahalle mahalle "bileyici" diye haykırıp duruyo-
rum. Bıçaktan mı korkarım. Elime her gün seksen türlüsü geçiyor. Korkmam vallahi! Güzel yüzü vardı.
Baktım.
— Olmaz ama, bileyici baba, dedim. Bak kabahat seninmiş. Beni dikkatli dikkatli bir süzdü.
— Sen ne iş yaparsın? dedi.
— İş yapmam. Kötü kötü baktı:
— Aylak mı gezersin? Maşallah! Üstün başın da temiz. Boş ver! Yalan söyleme. Söyle ne iş yaparsın?
— Bir iş yaparım ama iş yerine geçmez.
— Para getirir mi?
— Cıgara parası getirir...
— Babadan kalma mı var?
— Öyle bir şey; uzatma canım. Neye soruyorsun bu kadar ne iş yaptığımı?
— Okumuş yazmışa benzersin de...
— Ne olacak okumuş yazmışa benzersem?...
— Okumuş yazmış adam öğüt vermez de, dedi.
— Ya ne yapar? dedim.
— Adamı anlar, dedi, ne yapacak.
Garsonu çağırdı. Gençlere bir şişe bira gönderdi.
— Söyle onlara: Bileyici babadan de.
Garson götürmek istemeyince sululaştı. Çaresiz kalan Barba Mihal şişeyi götürdü.
Öteki masadaki saçı başı birbirine karışmış yakışıklı çocuk kalktı. Elinde garsonun götürdüğü şarap şi-
şesi bizim masaya doğru yürüdü. Önüne dikildim. Güldü.
— Yok, bırak, bir şey yapmayacağım, vallahi şerefine içeceğim.
Diyerek beni eliyle sıyırır gibi bir itti.
Hiçbir ses duymadım. Ne kafaya indirilen tok bir ses, ne de kafaya lakır lakır boşaltılan şarabın sesini.
Arkama dönüp bakıncaya kadar olan olmuştu. Delikanlının şişeyi bileyici babanın başından aşağı ge-
çirdiğini sandım. Şaraplar bileyici babanın kırçıl saçlarından akıyordu.
Bileyici baba ellerini kafasına kapamıştı. Garson polis diye dışarıya doğru koşarken ellerini kafasından
çekti.
Birdenbire yüzü gözü kıpkırmızı kesildi. Masaya baktım. Şarap şişesi yan düşmüş yere akıyordu. Gene
bileyici babaya baktım. Bu sefer iyice gördüm. Gözlerinin içine kadar kan dolmuştu.

Varlık, (395), 1 Haziran 1953
Çarşıya İnemem
Sanki yazı yazmaya yeniden başlıyorum. Aylardan beri elime kalem almadım. Alsaydın sanki bir şey mi
yumurtlayacaktın? Sanmam. İyi oldu! Doğrusu buna ben de memnunum. Ama bu akşam neden beni
her şey oturup bir şeyler karalamaya zorluyor? Hani biraz daha dişimi sıksam, yalan da söyleyebilece-
ğim. Beni, bilmediğim bir şey zorladı diyeceğim. Değil. Hep böyle olur. Bir vapur beklerken, iki ayağım
bir pabuçta iken yazı yazarım.
Sanki birisi sormuş: "Nasıl yazarsınız?" diye de konuşuyormuşum gibi hal aldığıma aldırmayın. Nasıl
yazı yazarım onu incelemiyorum. Şu akşamımı didikliyorum. Şu san bakkal kâğıdına karşı sıkıntıdan
oturduğumu itiraf etmeliyim. Sıkıntının cinsi ne olursa olsun, onu geçirmenin başka çareleri varken bu
sıkıntıdan daha sıkıntılı işe neden giriştiğimi bulmaya çalışıyorum.
Öyle ya; neden? Pekâlâ okunacak kitaplarım var. Param yoksa bile evim var. Sobam var, yemeğim var.
Aşağıda radyo var... Çarşıya inemem. İnemem ama, dağlarda da gezinemez değilim a! Geçiririm şap-
kamı kafama, ver elini Kalpazankaya. Güneş batmak üzeredir. Aman, dikkat! Güneş batmak üzere di-
rin arkasından dünyanın tasviri gelir. Hiç niyetim yok: dalgaları boyamaya, ufku bir dilim ekmek gibi
kızartmaya.
Bak! Yine yapacağımızı yaptık işte. Dalgaları boyadık. Ufku mis gibi kızarttık.
Biz böyleyiz. Kötü edebiyat terbiyesi aldık: Ne yapalım? Hemen şairleşmeye başlarız.
Çarşıya inemem demiştim. Neden inemem? İşte meselenin can alıcı yanı burada ya. Şu üç beş satırlık
yazı süresince açıklamak istemediğim acayip bir sır vardı. Bunun anahtarı, çarşıya inemem, cümlesin-
de idi. Size bu düğümü ne kadar çözmek istediğimi bilemezsiniz. Ama elimde değil. Yooo elimde, elim-
de olmasına. Ama yazamam. Yazarsam gülünç mü olurum? Gülünç olmak da ne imiş? İnsanoğlu gü-
lünç olmak için doğmamışsa gülünç etmek için doğmuştur. İkisi bir kapıya çıkar. İkisi bir kapıya çık-
maz. Değiş tokuş edilecek şey bile değil. Ama ben ederim. Ben birini gülünç etmekten hiç hoşlanmam.
Gülünç olmaktan hoşlanır mıyım? Öyle şey mi olur? Elbette istemem gülünç olmak. Öyle ise neden de-
ğiş tokuş edersin, be adam? İnsanlığımı daha iyi tadabilmek için dersem belki de birtakım hastalıklar
konduramazsınız. Kondurursanız bütün insancıl, bütün hayvancıl kusurlara eyvallah!
Şimdi ben size desem ki, bendeniz orta hallice bir memurum. Hani elime ayda dört beş yüz lira geçer.
İki kızım vardır. Şu mekteplerde okurlar. Karım kendini beğenmiş, kokorozlu bir hatundur. Elime ge-
çen parayı eve getiririm. Bütün masrafım ayda bir kilo rakıdır. Nasıl edinilmişse edinilmiş bir buz do-
labım vardır. Şişe orada durur. Ay başında şişenin dibinde iki parmak arttırdığım da olur. Bir akşam
kendime, patadak gelmiş bir arkadaşıma ikram edebileyim diye bu fedakârlığa da katlanırım. Her ne
hal ise!... Farzedin ki bir başka kötü huyum daha vardır. Öteye beriye biraz borç harç ederim. Tabii ay
başında ödemek üzere. Karıdan kaçırabildiğim altmış üç lira seksen beş kuruş kadar bir harçlığım var-
dır. Geçen ayın bütün parasını bir hovardalığa harcamış olsam. Tütüncüye gazete ve Bafra borcu; gazi-
nocuya iki üç bira, gazoz borcu; muhallebiciye on yedi lira kadar bir takıntım olsa.
Geçen ay ödemediğime, bu ay da çok mübrem bir işe elli altı lira vermek zorunda bulunduğuma göre
çarşıya inebilir miyim? İnemem değil mi? Evet bir hikâye böyle bitirilebilir. Gülen güler. Acıyan acır.
"Amma da hikâye ha!" diyen der.
Artık yazamıyor, diye sevinenler de olur... Halbuki hepiniz bilirsiniz ki bu satırları yazan adam memur
değildir. Bakkala çakkala, tütüncüye, mütüncüye takacak durumdadır ya, takmaz. Takamaz. Taksa da
ne tütüncü on Bafra paketinden fazla, ne dondurmacı üç dondurmadan çok, ne de kahveci yedi kahve-
den fazlaya gidemez. Binaen-âlâ-zalik takamam.
Çarşıya inemememin sebebi bu değil. Bu değil de ne? Mesele midir sizin için benim çarşıya ineme-
mem? Hiç sanmam. Size vız gelir. Bunu mesele ettiğim için isterseniz bana kızınız. Ama, benim şu ya-
zıya başlayabilmem için çarşıya inememem çok çok önemlidir. Niçin inemediğimi anlatmaya kalksam
hem pek uzun sürer, hem de bir işe yaramaz. Biriyle karşılaşmak istemiyorum sayın olsun bitsin.
Bunu keselim! Artık: Çarşıya inemem o kadar.
Ah bu yasaklar! Kendi kendimize, başkasının bize, bizim başkalarına, devletin tebaasına, tebaanın dev-
letine, belediyenin hemşerisine, hemşerinin belediyeye koyduğu, koyacağı yasaklar!...
Yasaklarla çevrili bir dünyada yaşamasak yasaksız yaşayamazdık. Halbuki hayvanlar, hele ehlileri, ya-
saksız ne de güzel yaşıyorlar. Hafif, cilve gibi, o da boğaz derdinden doğan zırıltılardan başka, gel key-
fim gel, yaşamıyorlar mı? Yasaklan kabul ettik. İnsanoğlu için yasaklı hayvandır da diyebiliriz. Mikrop-
lar bile birer yasak değil mi? Aşklar yasaktır. Gün olur, sular, yemişler bile yasaktır. İnsanlar birbirine
yasaktır.
Canım çekiyor diye öpemem seni güzel çocuk! Canım çekiyor diye giremem sana deniz, göğsüm zayıf-
tır; doktor yasağı. Canım çekiyor diye içemem: körkütük oluncaya kadar, aklı boğuncaya kadar: kara-
ciğer yasağı. Canım çekiyor diye bir vapura binip Haydarpaşa'ya, oradan tabana kuvvet Van'a kadar gi-
demem. Yollarda geberirim... Çarşıya inemem. Çarşıyı Allah kahretsin. Karamanlı bakkal bıyıklarına
inciler dizdirse dizdirebilir, saçlarına altın yaldız yaldızlatsa yaldızlatabilir. Bütün vücudunu gümüşle
kaplatabilir. Gümüşün lafı mı olurmuş?
Mezeci sucuklarını rıhtımda bir ateş yakıp tüttüre tüttüre kızartsa, kediler başına üşüşse, köpekler hav-
lasa, meşaleler yansa, sucuktan ve şaraptan göz gözü görmese, kırk gün kırk gece bizim İstanbul sayfi-
ye köyü kedileri, köpekleri, sucukları, balıkçıları ve Kürt hamalları ile düğün bayram etse mezecinin
dükkânı ancak boşalır. Kırk birinci gün adam gidip yine sucuk, salam, sosis, kaşar peyniri ve şarap alsa
kırk gün geçmeden yine zengin olur.
Yine böyle yağlı, kara bıyıkları çemenli, dişleri ve teri sarmısaklı, göbeği peynirli, önlüğü leş gibi, bilek-
leri ayağım bileği kalınlığında çarşıda dolaşabilir.
O fırıncı yok mu o? O, sabahları kırbaç gibi işçi çocuklara pis yağlı böreğini otuz beş kuruşa okutan,
olur da fazla veririm korkusundan kimselere para bozmayan fırıncı! O sıra sıra kiralık evler yaptıran,
keçilerine köyün ne kadar körpe dalı varsa yediren fırıncı!...
O, kıyma makinesinden geçen her yarım kilo ete öğürtücü, öldürücü iç yağları karıştıran, o, elli adım-
dan geldiği kokan, sandalyesinde akşama kadar oturup iç yağları, keçileri, mandaları düşünen kasap
efendi! Bunların suratını görmemek için çarşıya inmediğimi söylemiş gibi oluyorum. Hayır değil, değil,
şimdi çarşıya insem bakkala "vay Barba Niko!", kasaba "vay usta Haralambo!", fırıncıya "ooo
Abdülkadir efendi!" diyeceğime emin olun.
Sonra onlar mı var çarşıda yalnız? Bizim kahveci İskanavi var. Onun dünya umurunda değildir. Paraya
bile para demez. Parasız olduğu zaman az buçuk düşüncelidir, o da herkes gibi. Olduğu zaman basar
kahkahayı. Onun için bir yüzlükle bir onluk arasında büyük fark yoktur. Fazlasını istemez. Şeker gibi
adamdır. Harplerin birinde harp boyunca bir tavan arasında saklanmıştır. Mütarekeden sonra meyda-
na çıkmış. Tavan arasında geçen günlerini hikâye etmiştir.
Zaruret!... Harp içinde yazın evini kiraya vermek mecburiyetinde kalmış. Karısı tavana bakar bakar hiç
patırtı etmeden yaşayan kocasına şaşar kalırmış. Günlerden bir gün kasap oyununa başladığını duyun-
ca divaneye dönmüş. Başka bir gün kiracıların sofrasına bir delikten atılan bıçağın peynir kalıbına na-
sıl saplandığını, kiracıların gözü önünde peynir kalıbının tavana doğru nasıl yükseldiğini, bu işi koca-
sının nasıl yaptığını, deli olmadan niçin yaptığını, kiracıları işi anladıktan sonra sofraya İskanavi'yi her
akşam davet ettikleri zaman anlamıştır.
Akıllıdır köpoğlusu!
Sonra berber Hilmi Efendi... Cin gibi gözleri, dazlak kafasıyla gençliğinin sulanma hikâyelerini bir an-
latmaya başlamasın. Kırar geçirir insanı. Güzel berberin âşıklarına oynadığı oyunların hikâyeleri her
şeyi olurundan ve gülünç tarafından tatlıya bağlamanın, şakaya vurmanın, kurnazlığa, zekâya getirme-
nin, tadını kaçırmamanın, tatlı ve şakacı bir dünyanın yadigârlarıdır.
Daha kimler mi var? Sütçü Pandeli Efendi vardır. Sütçü Pandeli Efendi'nin dükkânında bir Piştov asılı
durur. Dükkâna akşam altıdan sonra girenler hep cemiyet üyeleridir. Bu cemiyet bir Patlatma Cemiye-
ti'dir. Her nevi patlatmaya izin vardır.
Hatta biraz çirkin kaçacak ama cemiyet azası kapıdan girer girmez ağzıyla olmasa başka bir yanı ile
patlatmazsa bu ağır, ihtiyar gün görmüş ve geçirmiş sebzecilerin, aşçıların, bahçıvanların konuşmasına
pek yarım katılabilir. Patlatırsa Pandeli Efendi, baş köşeyi yeni gelen üyeye verir. Hiç kimse gülmez.
Herkes yalnız gözleriyle patlatmanın şiddetine göre kahkaha atar. Bu gözlerdeki gülme yavaş yavaş sö-
ner. Günün havadislerine geçilir. Günün havadisleri parayı kazanıp da yemeyenlerin enayiliği üzerine-
dir. Sonunda bu gibilerin gözlerini doyuracak şeyin toprak olduğu hikmetiyle toplantıya son verilir.
Neden inmeyecekmişim çarşıya? Cemiyette azayım. Berberde bir tıraşa dünyanın hikâyesini dinlerim.
Gülmekten kasıklarım çatlar. Giderim İskanavi'nin kahvesine olmazsa.
— Peki İskanavi Efendi, derim. İhtiyar kadın peynir kalıbının tavana doğru yükseldiğini görünce ne
yaptı?
— İstavroz çıkardı. Panaiyamu, dedi. Viresi dedi. Kalyopi dedi. Ti pzağma, tinafnoyni?
— Peki ne b... yemeye göz göre göre yaptın bu işi?
— Canım sıkıldı be. Anlasın artık, diye, tavanda adam vardır. Geceleri o kadar gürültü yapıyordum da
ne karı, ne de kocası uyanıyorlardı. Sanki ölü toprağı serpmişlerdi üstlerine. Bazı uyanırlarsa bizim ka-
rıya "Viresi diyorlardı, Kalyopi! İnsan kadar sıçanlar mı var tavanda?" Başka bir yerde de söylerler, iş
büsbütün zıvanadan çıkar diye korktum. Tavandakinin pondika (sıçan) olmadığını anlatmak için bu
çareyi buldum.
Evet bana çarşı haram oldu. Şimdi gözümde küçücük yirmi beş mumluk sinekli ampulleriyle ışıklı çarşı
tütüyor. Anlatmak istiyorum. Çarşıya niçin inemem. Ama neye yarar? Kimi ilgilendirir.
Kafama kasketi, üstüme balıkçı ceketini, suratıma baştan aşağı dişim ağrıyormuş gibi bir kaşkol bağla-
dım. Sokağa çıktım. Kahvenin önünden geçtim. Orada, orada idi.
Döndüm, eve geldim. Yatağıma girdim, lambamı söndürdüm. Düşündüm. Bana çarşıyı yasak eden her
kimse onu öldürmeyi düşündüm. Ömrümde hiç böyle şey düşünmemiştim.
Giyindim tekrar sokağa çıktım. Kahveye girdim. Karşısına geçip oturdum. Beni görünce sapsarı kesildi.
Dudakları titriyordu. Kahvenin aynasında sapsarı, bembeyaz bir adam gördüm. Ürktüm, bendim. De-
folup kahveden gitti.
— İskanavi, dedim, bir kahve yap. Şu tavan arası hikâyesini...
İskanavi parasız, kızgındı.
— Senin tuzun kuru, dedi, benimkisi "denine".

***

Hikâyeyi böylece bitirebilirim. Benim bitirişlerimden biri olur. Olmasına olur ama hayır. Ne çarşıya çı-
kıyor, ne bembeyaz kahveye giriyor, görmek istemediğimin karşısına geçiyor, ne de kahveci ile konu-
şuyorum.
Evimde, odadayım. Çarşıya inemem. Otuz dokuz derece ateşim var. Üşüyor, titriyorum. Bir ara yanıyo-
rum. Anam sirke koyuyor. Okuma artık yat, diyor. Işığı söndürüp gidiyor. Etrafı dinliyorum. Kaşık
adanın köpeği hâlâ havlıyor. Rüzgâr camlan dövüyor ve kapıları sarsıyor. Işığı yakıyorum...
Bu da bir bitiriş şekli ama bu da değil. Değil, bu da değil. Çarşıya inemem, o kadar.

Varlık, (403), 1 Şubat 1954

Dolapdere
İstanbul'un semt adları yok mu? Bayılırım onlara. Ne güzelleri vardır. Yalan da olsa, yanlış da olsa, bu
semt adlarından insanın muhayyelesine bir şeyler üşüşür. Başka yönlerden gelmiş anılar kaynaşıverir
içimizde. Bir filmdir başlar dönmeye beynimizin karanlığında.
Dolapdere'de bostanları sulayan dolabı gözümüzü kapamadan da görüyoruz: Sıra sıra bostanların ku-
yuları, kocaman kovalar, gözlerine mendil bağlanmış bir emektar beygir, bir gıcırtı, kovaların delikle-
rinden durmadan düşen su, zincir şıkırtıları, dolap beygirinin adaleleri, tahtadan olukların arklara
gönderdiği sularda ışık ve güneş oyunları, atın duraklayışı, hızlanışı, bahçıvanın hooo sesi, çıplak ayak-
lı bir Arnavut kızının pespembe topukları, burma kırmızı bıyıklarında hıyar çekirdekleri, Sigara du-
manları, tütün ve hiddet tutuşan bir ellilik bahçıvan, kuyruğu havada düşmanca dönüvermiş, sırtının
tüyleri diken diken, burnu ağzı kapkara, ıpıslak, dili bir eski zaman pembesi ile pembe bir acar, edepsiz
dişi köpek...
Bu semtlere Beyoğlu'nun ta garaja kadar her sokağından inebilirsiniz. Ben en şairanesini seçtim.
Elmadağı'ndan indim.
Elmadağı dikçe bir yokuştur, iki tarafına muntazam evler sıralanmıştır. Ne elmaya, ne dağa tesadüf
etmeden yokuşu iner, birkaç sene evvel bozuluvermiş bir asfalta girersiniz. Semt birdenbire fukaralaş-
mıştır. Kulübeler, tahtadan, taştan, sacdan ve mukavvadan kulübeler görürsünüz. Çıplak, çırılçıplak
çocuklar görürsünüz. Çıplak, çırılçıplak aynasız, hasırsız, iskemlesiz kahveler görürsünüz. Şivelerinden
kim olduklarını çabucak anlayacağınız insanların mahalle meydanını görürsünüz. Birisi:
— Abe, der, senin kızan pavlikaya gitmez mi be?
— Rüstem be senin kara kız, yine mi koğuldu işten; ıskara
maşa satar.
Mahalle bir bayram yeri gibidir. Dümbelek, zurna, keman sesleri duyulur. Kara bıyıklı, poturlu ihtiyar-
lar gezer. Öyle kızlar görürsünüz ki içiniz titrer ama, burnunuzun alışık olmadığı ağır kokuya çare yok-
tur. Çamurlarda geçen kıştan, ne geçen kıştan öteki kıştan, Fatih'in İstanbul'a girdiğinin ertesi günü
yağan yağmurdan kalma nal izleri vardır. Duvar diplerinde keskin, gözleri acıtan bir amonyak koku-
su... İleride bir fabrika gürül gürül işlemektedir. Mahalle gençlerinin çoğu bu emprime fabrikasına gi-
derler. Fabrikanın etrafını bu sefil evler, kaldırımsız, eski sahtiyan, amonyak, insan fabrikasının
küsbesı kokulu sokaklara çevirmiştir. İşte Dolapdere burasıdır. Tekrar asfalta inince Yenişehir'e doğru
yürürsünüz. Sağınızda kocaman Vangelistra kilisesi bir derebeyin şatosuna benzer. Vakit akşamsa,
günlerden bir aziz günü ise Vangelistra kilisesi karanlığın içinde mumlar ve avizelerle pırıl pırıl yanar.
Sanki içerde dekolte prensesler, kontesler, beyaz ve pudralı perukalı dükler ve prenslerle polka oyna-
maktadır.
Beyoğlu'nun yüzlerce, binlerce dükkânında, terzisinde, berberinde, gazinosunda, gardrobunda, pasta-
cısında, barında, modistrasında, kürkçüsünde ve sinemasında yok bahasına çalışan Hıristiyan kızları
bu semtte yetişir. Duvarcılar, badanacılar, kuyumcu çıraklan, tornacılar, düğmeciler, marangozlar,
dülgerler, çilingir ustaları, kalfaları ve çırakları ile bu semtte yetişir.
Bu semtte tövbekâr yankesicilere, yeni hastahaneden çıkmış eroin hastalarına, falcılara, 1900, 1953 se-
nesi orompolarına, eski tulumbacılara, şık, Bobstil cebi bıçaklı, yakışıklı yeni külhanbeylere, arakçılara,
haraççılara, jigololara, kızlarına kodoşluk yapan analara, karılarına müşteri arayan kocalara... Pirzola
kokusuna, açlığa, rakıya, aşka, şehvete, iyiye kötüye, her mücerret kelime vasfının karşılığına rastla-
mak mümkündür.
Akşam oldu muydu her sokakta birbirini tanıyan ıslık sesleri duyulur. Karanlık köşelerde Rumca aşk
fısıltıları...
Yağmurlar yağmışsa sel önce buralarını basar. Yaz geceleri meltem öteki semtleri bir rüya serinliğine
boğarken burada yaprak oynamaz. Yenişehir'in kahveleri, meyhaneleri büyük ve güzeldir. Çarşı ışık,
kukureç, midye tavası, istiridye, tarak, kırmızı turp, maydanoz, ciğer tavası, şarap, ıskara balık ve rakı
kokusu içindedir. Saçları alınlarına yapışmış yumurta ökçe, 59 paça, kırmızı kuşaklı, semtten ancak
mahpusane için ayrılan ellilik acaip delikanlılar görürsünüz.

Resimli İstanbul Haftası, (2), 2 Mayıs 1953

Bir Hastalık *
Benzerlerine pek yakında rastlanacağına göre, demek daha virüsüne antibiyotikler tesir etmiyor. O
halde bu korkunç hastalık insan nesillerinden binde birine çaresiz yapışacak. Korkunç sıfatıyla sıfatla-
dığıma bakmayın! Bu hastalık yalnız tutulmayanlar için öyledir. Tutulanlar için tadına varılamaz, kor-
kunç surette zevkli bir hastalıktır. Evet, pek zevklidir. O kadar zevklidir ki, bir dakika bu hastalığa tu-
tulduğunuzu düşünseniz artık tramvaylara, otobüslere, trenlere bedava binersiniz. Söylev üstüne söy-
lev verirsiniz, gündem müzakere edersiniz, encümenlere girip çıkarsınız, bakanlarla merhabalaşır,
kartvizitler gönderir, kartvizitler alırsınız. Hülasa bir dakika bir milletvekilinin yerine kendinizi koyar,
rahat edersiniz. Artık bu hastalığın ismi anlaşıldı: Milletvekili hastalığı.
Ruhi bir hastalıktır. Bütün ruhi hastalıkların günümüzde son tedavisi "choc" tedavisidir. Ama yirminci
seçilemeyişten sonra seçilememek "choc"una dayanıklık gösterenler olmuştur. Benim bugün otuz, kırk
sene ötesine ait bir milletvekilliği hastasını dostlukla hatırlamam yeni tutulacak hastaların durumu ile
bir değildir. Şimdi her vatandaş milletvekilliğine namzetliğini koyabilir, broşür çıkarır, propaganda
yapabilir. Milletvekilliği hastası olduğunu hiç belli etmeyebilir. Hele okumuş yazmış, şurada burada
yapıcı fikirler ortaya atmış, bir zihin açıklığı göstermiş biri ise seçilsin seçilmesin milletvekilliği hastası
sayılmaz. Dört sene dişini sıkabilir de halini belli etmezse, krizi dört senede bir tutan hastalığa da has-
talık denmez. Ama kriz geçtikten sonra rahatlamak şart. Benim size anlatacağım bir köylüdür. Krizi
her gün tazelenen, tazelendirilen zavallı bir köylü.
Doğduğum şehrin bazı köyleri kasabaya pek yakındır. Hemen bir tarla aşıldıktan sonra kocaman köye,
yani bizim kasabaya girilir. Bu yakın köylerin insanları kasabalı ile temas etmeyi büyük bir şeref sayar-
lar. Hele mesela tahrirat kâtibi, nüfus memuru, belediye reisi, telgraf müdürü ile tanışmışlarsa iş ta-
mamdır. Artık köylülükten kurtulmuşlardır. Hiç köyde oturmazlar. Vakitleri halleri biraz da iyice ise
kasaba kahvelerine, bazı akşamlan memurların kerahet vakti çöktükleri lokantalara düşerler. Buralar-
da bir de ortaokul Fransızca öğretmeni ile iki bardak bira içmişlerse köye döndükleri zaman Paris'ten
bile söz açabilirler.
Rahmet Hoca bu köylerin birindendi. Okur yazardı. Şiir söylerdi. Saz çalardı. Namaz kıldırır, aşır
okurdu. Zeki, sevimli, canlı bir gençti bundan otuz yedi, otuz sekiz sene önce. Okumuş yazmış bir köylü
gencinin harmanlardan sonra kasaba bu kadar yakınken köyde pineklemesini kimse doğru bulmaz. İn-
sanın babası bile. O da kasaba kahvelerine, kasaba çarşılarına gün ağarırken düşer, öğleüstü pideli ke-
bap yer. Öğle namazını "Orta Cami"de kılar, ikindiüstü eşraftan Hacı Hasan Bey'in yazıhanesinde lafa
karışır, hararetlenir, kudretten pembe yüzünde fırıl fırıl dönen yuvarlak kahverengi gözleriyle ateş gibi
bir köylü delikanlısı olurdu. Saf saf konuşurdu ama doğru konuşurdu.
Onun hastalığının başlangıcına ben rastlamadım. Pek küçükmüşüm. Benim yetiştiğim zamanlar Birin-
ci Dünya Harbi patlamıştı. Harbin içinde idik. Onu belediye gazinosunda bir memurlar topluluğunun
ortasında, ayağında poturu, sırtında "İstanbulin"i, yakasında, sırtında olup olmadığı meçhul kaskatı
kolalı gömleği, lastikli siyah boyunbağı ile boynunun damarları şişmiş, kahverengi gözleri kan içinde,
ayağa kalkmış vaziyette görür gibiyim. Neler söylerdi? Hayal meyal hatırlarım. Biz, mektep çocukları,
belediye otelinin bahçesinin parmaklıklarına dizilirdik. Düyunu Umumiye müdürü onu havuz başın-
dan çağırırdı.
— Buyurun Rahmet Bey, şöyle buyurun.
Yerinden öyle kalkar. El pençe divan bir sandalyeye otururdu.
— Kahveci! Mebus beye bir kahve; okkalı olsun. Tahrirat kâtibi:
— Olur mu beyefendi? Bir mebus namzedine kahve ısmarlamak ne haddimize? O bize ısmarlayacak.
— Mebus olduktan sonra bol bol telafi ederiz, efendim, derdi. Halihazırda bendenizin sekiz dönüm tar-
lasından başka bir ineği ile iki öküzü âşar yüzünden haciz altındadır. Binaena-lâzalik sizlere kahve ıs-
marlayacak vaz'ü halde değilim.
Yalandı. Rahmet Hoca hasisti. Köyünün zengini sayılırdı. Öteden nüfus müdürü kaymakama seslenir-
di:
— Dersiâm Rahmet Hoca hazretlerinden muhtasar müfit bir hitabe rica etsek delâlet buyurmaz mısı-
nız?
Rahmet Hoca en çok nüfus müdürüne içerlerdi.
— Mebus olup intihap dairemin köylülerinin derd ü âlâmını, müzayaka ve iptidailiğini gidermek için
bir dersiâm olmaya sanırım hiç lüzum yoktur. Rüşdiye mezunu olmak kâfi ve vafidir.
Rahmet Hoca "Süpürgeci Mektebi" namıyla maruf rüşdiye mektebini birincilikle bitirmişti. Kaymakam

* Bu hikâyenin daha kısa olan ilk biçimi Edebiyat Dünyası, (51), 15 Mayıs 1948'de "Mikropsuz Hastalıklardan" adıyla yayımlan-
mıştır. (Yay. N.)
Bey:
— Gördünüz mü? derdi, yine kızdırdınız Rahmet beyefendiyi. Oldu mu ya? Siz hiç kederlenmeyin
Rahmet Bey! Bu kerre bütün kuvvetimle sizi destekleyeceğim. Artık siz de Meclis'te himmetinizi bizden
diriğ etmezsiniz.
Rahmet Hoca:
— Elemrü fevkaledeb3, der, kendi elini öperdi. Kaymakam Bey:
— Estağfurullah, estağfurullah! der ayağa kalkar, yine otururdu. Şimdi bir hitabecik bizlere. Bakın
bendeniz rica ediyorum.
— Başüstüne efendim.
Rahmet Hoca sandalyenin üstüne çıkardı:
— Muhterem vatandaşlar! Bu güzel vatanımızın her köyünü bir cennet haline ifrağ için büyük büyük
işlere lüzum yoktur. Onun köylülerinden birkaçını mebus olarak intihap buyurursanız mesele kendili-
ğinden halledilir. Fakat köylerimizin hali malum: Fena vaziyetteyiz. Bunu hepiniz bilirsiniz. Köylünün
derdini köylüden başka kim anlayabilir? Beni mebus olarak seçtiğiniz gün bütün kuvvetimle şunları
yapmaya çalışacağım. İlk iş olarak aşarı kaldıracağım.
— Yaşa, var ol!.. sesleri...
Rahmet Hoca boyun kırar, devam ederdi:
— Ormanları beyhude yere kesilmekten, tahripten kurtaracağım.
— Bravo! Yaşa!...
— Kel tepeleri ağaçlarla süsleyeceğim.
— Yaşasın mebusumuz!
— Sakarya taşarsa tarlalarımızı basmasın diye setler yaptıracağım.
— Eyvallah!
— Boş araziyi köylüye taksim edeceğim.
— Ambarlar yaptıracağım. Alkış olmasa bile eğilirdi.
— Dutluklar, böceklikler, müzeler, hafriyatlar, yaptıracağım.
— Yaşa Rahmet Hoca!
Kaymakam Bey işi ileriye vardırdığını, mektep talebelerinin yanına bakkal çıraklarının, berberlerin,
kasapların da dizildiğini ve alkışlara iştirak ettiğini görünce hemen bir jandarma koşturur, bizleri dağı-
tırdı.
Uzaktan bizim gördüğümüz köpükler saçan, kıpkırmızı, sandalye üstünde bir adamdı. İşittiklerimiz de:
— Hürriyet, müsavat, adalet... Setler, bentler, çorak tarlalar, âşar, öküz, övendire, tarhana çorbası,
cennet, muhabbet, ezcümle, bu suretle, sırası gelmişken, çiftlik sahipleri falan gibi cümle parçalan idi.
Rahmet Hoca ile beraber memurlar şehrin biricik lokantasına giderler, Rahmet Hocanın ziyafetinde
yerler içerler. Lokantada da nutuklar çekilir. Saat de gece yarısını bulurdu. Rahmet Hoca atına atlar,
nutuktan sarhoş bir halde köy yolunu tutardı.
Nutuk verdiğinin ertesi sabahı benzi uçmuş şehir kahvesine döndüğü zaman onu tekrar nutuk vermeye
zorlamak istemezdi bile.
Önüne gelen:
— Vay mebus beyefendi!
Diye selamladıkça utancından kızarırdı. Normalleşirdi. Bir korkudur alırdı kendisini.
— Bir halttır ettik dün akşam. Acaba çok mu uluorta konuştum? Dilin kemiği yok ki birader. Hem biz
kim, mebusluk kim? Bir şaka yapalım dedik...
Bir ufak memur tavla başından:
— Ne şakası, birader? Kaymakam Bey vilayete bu sabah gözümün önünde yazdı. Bu devre seni mebus
çıkarmazlarsa hocam, istifayı basacak. Kıymetlidir bizim kaymakam, ha! Ayıptır, rezalettir, diyor, bu
kıbalde, bu düşünüşte bir adamın kaç devredir mebus olmamasının günahını boynumda taşıyamaya-
cağım, diyor da başka bir şey demiyor.
— Sahi mi Abdullah Bey Allah aşkınıza?
— Nimet çarpsın ki!...
Küçük, muhtasar bir nutuk! Hadi lokanta! Hadi ziyafet!
Rahmet Hoca babasından kalma bir altın tenekesini böylece bitirdikten sonra bir zaman şehre inmedi.
Birinci Dünya Harbi bitti. İstiklal Harbi'nde sırtında fişeklerle bir ara gözüktü. Gözükmesiyle kaybol-
ması da bir oldu. Cumhuriyet ilan edilince galiba üçüncü devrede tekrar kasabada gözüktü. Sakalı bıyı-
ğı kesmişti. Nereden bulmuşsa bulmuş bir smokin pantolonunu ayağına, bir frak ceketini sırtına ge-
çirmişti. Elinde silindir bir şapka taşıyordu. Ustura ile tıraşlı kafasına pek bol geldiği için bu şapkayı
hiç giymezdi. Bir eteği topuklarına sarkan frakının yakasına bir gül takardı.
Günün birinde bir belediye reisinin kendisini merasimle mebus seçtiğini belediye çavuşlarından biri
lokantada müjdelediği zaman ziyafet bedelini cebindeki kuruşlarla zor bela ödeyebildi. Şakadan onu

3 Emir edepten üstündür.
Ankara trenine kadar götürdüler. Trene atlarken tuttular. Hususi tren hazırlanmış, şimdi gelecek,
onunla gideceksin, dediler ve sıvıştılar. Rahmet Hoca istasyonda yirmi dört saat bekledi. Nihayet gele-
bilen bir trene atladı. Mebus kompartımanına kuruldu. Epey bir yol gittiğini biliyorum. Hangi istas-
yonda işin farkına varıldığı, hangi istasyonda indirildiği malum değil.
Onun uzun zaman o istasyondan bu istasyona, bu istasyondan o istasyona mebus kompartımanlarına
kurularak dolaştığını söylediler. Bir türlü Ankara'ya varamadı. Nihayet frakının eteklerinden uzunu
koparılmış, boyunbağı kesilmiş, bembeyaz kolalı gömleği simsiyah halde, ayağının birinde rugan ayak-
kabı, ötekinde bir yemeni ile şehre dönmüş gördük. Köyüne götürdüler. Ama ilk fırsatta köyden şehre
iner, istasyona koşar, Ankara trenini beklerdi. Mebus kompartımanında kimse yoksa, istasyon müdü-
rünün de keyfi yerinde ise, üç beş dakika kompartımanda oturmasına müsaade edilirdi. Sonra Anka-
ra'ya varılmış gibi kemali hürmet ve azametle trenden indirilir, bir jandarma refakatinde köyüne gön-
derilirdi.

Varlık, (405) 1 Nisan 1954
Yılan Uykusu

İşte karşı karşıyasın. İşte o da senin gibi; elli ayaklı, kaşlı gözlü, sıhhatli hasta, sarışın esmer, kafası var,
saçları var, kirpikleri var, yalan söyleyen ağzı var. Yüzünde küçük küçük kavga, taş, düşme izleri. Ya-
ramaz bir çocukluğun her şeysi, ufak ufak her şeysi. İşte elleri, parmakları, işte ayaklan. Kim bu? İnsa-
noğlu! Senin gibi tıpkı tıpkısına apaynı.
İşte gözlerinde yaş, işte gülüyor. İşte ekmeği ısırıyor. Bak patates salatasını attı ağzına. İşte çatalında
uskumru. İşte şarap bardağı dudağında. İnsanoğlu, tıpkı senin gibi apayrı. Üstelik seviyorsun da onu.
Dudağının kıvrımını seviyorsun. Saçının karasını seviyorsun. Kaşının bükülüşünü, alnının genç kırışı-
ğını.
İşte senin gibi apayrı. Canına sokacağın geliyor. İşte gazete okuyor. İşte cıgara paketine imzalar atıyor.
İşte portakal yiyor. İşte türkü söylüyor. Bilmediğin dilden bir türkü söylüyor. Arada bildiğin, kanında
dolaşan şu Türkçe dilinden "karabuberim buberim buberim!" diyor. Sonra "Asepiya piluti Keton İbra-
him!" İşte karşı karşıyasm. Haydi bakalım bil onu. Anla bakalım. Kendini anlat bakalım. İşte sıkılıyor.
Geniş geniş nefes alıyor. İşte cıgara paketine sevdiğin parmaklar uzandı. İşte sevdiğin dudağın kıvrıntı-
sından duman çıkıyor. Haydi bakalım. Bil onu bakalım. Kimdir? Senin hakkında ne düşünür? Şu saatte
nerede olmayı ister? Senin sevgin umurunda mı?
Haydi bil bakalım. "Karabiberim, karabiberim, biberim nasıl edelim, nasıl edelim, candarmalar geli-
yor, cızlam edelim."
İşte karşı karşıyasın. Haydi bakalım. Söyle söyleyeceğini. De diyeceğini. Dinler de. Tatlı tatlı dinler de.
Sevgiden söz aç. Ne çıkar; o seni anlarsa değil, sen onu anlarsan bir şeyler olacak.
İşte karşı karşıyasın. Birdenbire kalkar, dudaklarından öpebilirsin. Gözlerini kapar. Ne güzel gözlerini
kapar. Belki de seni görmemek içindir. Sen de kaparsın gözlerini. Belki de onu görmemek içindir. Ne
sen onu, ne o seni anlıyor. Belki anlamak ikinizin de işine gelmiyor. "Tanı, tanı, kendini tanı". İşe başla
bir kere bu yönden. Sonra onu da anlayacaksın.
Birdenbire bulunduğumuz odanın kapısı açılıverdi. İçeriye rüzgâr girdi. Soğukla beraber yapraklarını
dökmüş bir ağaç girdi. Ağacın arkasından duman, dumanın arkasından bir kuş, kuşun arkasından bir
bulut girdi.
Sonra... Sonra kar yağmaya başladı. Kütüphanenin camı buz tutmaya başladı. Ampulün ışığı buza girip
çıktı. Üşüyerek yine tavandaki şişesine girdi. Elbiselerimin cepleri buzdan kaskatı kesilmişti. Elimi ce-
bime de sokamıyordum. Soba harıl harıl yanıyordu. Sobanın üstünde buzlar eriyordu. Demin yanımda
olan şimdi yandaki odaya geçmişti. İki odayı birbirinden ayıran kapıyı açmış, bana bakıyordu. Kuş
ağaca tünemiş, kabarmış oturuyordu. O kuşa ıslık çaldı. Kuş cevap vermedi. Bana döndü. "Buz kestin
orda, dedi, bu odaya gelsene!" "O oda sıcak mı?" diye sormuşum gibi "sıcak ya, dedi, bu oda ısındı"
"senden mi?" diye sormuşum gibi "benden ya, dedi". Sobaya baktım. Harıl harıl yanıyordu. Herhalde
sobada bir bozukluk olacak diye boruya elimi sürmemle çekmem bir oldu.
O içeriki odadan sanki beni görüyormuş gibi: "Sobada iş yok!" dedi.
İçeriki odaya geçtim. Yatak hazırdı. O ta köşeye büzülmüştü. Yanına sokuldum. Sıcacıktı. Hamam gibi
idi. "Dondum sobalı odada yapayalnız," dedim, "burası ne iyi imiş!..." "Kuş ne oldu?" dedi. "Ağaçta,"
dedim. "Donacak zavallı," dedi, "buraya al onu da." "Bırak şimdi kuşu," dedim. İçime bir şeyler doğ-
muştu. Birdenbire yine garipsemiştim her şeyi. Onun yanı sıcacıktı. İçeriki sobalı odada soba harıl ha-
rıl yanıyordu. Ama kütüphanenin camı buz tutmuştu. Sonra içeride kuru dallarına kar birikmiş bir
ağaç vardı. Ağacın üstünde kuş. Kuş soğuktan kabarmıştı. Sabaha ya çıkar ya çıkmazdı. Yine "Kuşu bu-
raya al! Kuşu buraya al!" dedi. İstemeye istemeye kalktım. Sobalı odaya girdim. Kuşu aldım ağaçtan.
Kütüphanenin camındaki buzu tırnağımla kazıdım. Sobaya baktım, sönmek üzere idi. Bir iki odun at-
tım. Döndüm geldim ki, yatak bomboş. Yatağın kenarındaki komodinin üzerine bir kâğıt bırakmıştı.
Aldım. İkiye katlamıştı. Açtım; bomboş. Kuşu komodinin üzerine bıraktım. Ötmeye başladı. Bu oda hâ-
lâ sıcacıktı. Hâlâ dudağının kıvrımı, hâlâ kaşının yaramaz çocukluğundan kalma tüysüz yara çizgisi
odanın içinde çocukların mütalaa saatlerinde yapıp attıkları kâğıttan uçaklar gibi başıma düşüyorlardı.
Yatağımın üstüne oturdum. Bir cıgara yaktım. İçeriki odadaki ağaç buzlu cama pat pat vuruyordu. So-
banın sesini duyuyordum. Bulunduğum odanın kapısı vuruldu. "Girin!" diye haykırdım. Üstünde yeşil
renkli bir yağmurlukla bir adam girdi.
"Buyurun," dedim. "Kimi istiyorsunuz?" Adam dikkatle yüzüme baktı. Sonra etrafına bakındı. "Nerede
o?" dedi. "Kim?" dedim. "Demin burada sizinle beraber bulunan," dedi. "Bilmem kalktı gitti," dedim.
Yorganı açtı. Yüzüme baktı. "Neye yalan söylüyorsunuz?" dedi. Dönüp baktım. Demin büzüldüğü yerde
uyuyordu. Mışıl mışıl uyuyordu. Alnı terli idi. Komodinin üstünden kuş kalkıp saçlarına kondu. Bir
kuytu ormanda bülbül gibi şakıdı.
Biz adamla yandaki odaya geçtik. Şimdi odaya lapa lapa kar yağıyor. Onun yeşil muşambasına, benim
pijamama birikiyordu. Ama ben üşümüyordum. O ellerini hohluyor, uğuşturuyordu.
"Bırak uyusun, biz konuşalım," dedi. "Konuşacak bir şey yok," dedim. "Hem burası soğuk. Gidip ben de
yatmalıyım. Yarın erken kalkacağım."
Yüzünü hiddet bürümüştü. Elleri titriyordu.
"Durun hiddetlenmeyin, isterseniz konuşalım ama üstüme bir şey alayım," dedim. Dışarı çıktım. Pal-
tomu giyip geldim. Oda birdenbire değişivermiş, her zamanki odamın halini almıştı. Adam kanepede
rahatça oturuyor, cıgara içiyordu. Beni görünce "Anlaştık, anlaştık." dedi.

"Kiminle anlaştınız?" dedim. "Sizinle" dedi. "Ne zaman?" dedim. Güldü. "Kuş bana anlattı," dedi. Fe-
rahlayıverdim. Kuş anlattı ise herhalde iyi şeyler anlatmıştır. Kuşlar kötü şey anlatır mı?
"Kuşlar anlatır mı?" dedim. "Tabii anlatır!' dedi, "çocukken annem sen bugün mektepte hocaya dilini
çıkarmışsın! Ayıp değil mi sana? derdi. Yalan vallahi anne, derdim, sana kim söyledi. Bana bir kuş söy-
ledi, derdi. Bu kuş işte o kuş," dedi. "Her şeyi anlattı mı?" dedim. "Anlattı" dedi.
Rahat ettim. Kuşlar kötü şey söylerler mi hiç? Küçük dedikoduların zararı yok. "Öyle ise" dedim, "me-
sele yok." "Yok, yok, dedi, şu cıgaramı içeyim gideceğim". Kütüphanenin camı yine buz tutmaya başla-
dı. Kapı açıldı. Ağaç girdi. Ağacın arkasından kuş girecek diye bekledim; girmedi. Ama bulut girdi.
Oda yine değişmiş, yine soğumuştu. Bu sefer kitapların kenarından da buzlar sarkıyordu. Olur şey de-
ğil, diye söylendim kendi kendime. Ya adam da değişirse: Kanepede büzülmüş, ellerini hohluyor, kafa-
sını sallıyordu. Burnu soğuktan kıpkırmızı kesilmişti. Ama bana bakarken gülüyordu. Değişmemişti.
Deminki gibi idi. "Eh bana müsaade artık," dedi. Hayırlı geceler!" "Hayırlı geceler!" dedim.
İçeriki odaya girmek canım istemiyordu. Herhalde o da kalkıp çoktan gitmiş olacaktı. Kuşla beraber
pencereden çıkmış olacaklardı. Ama o oda herhalde hâlâ sıcaktı. Ağacı yerinden söküp balkon kapısın-
dan fırlattım. Dumanla bulut da onun arkasından kendi kendilerine gittiler.
Odam biraz ısınmıştı. Soba gürül gürül yanıyordu. Anahtarı biraz kıstım. İçeriki odaya geçtim. Yorganı
açtım. Köşeye büzülmüş mışıl mışıl uyuyordu. Kucakladım. Kuş onun kafasından benim kafama, be-
nim kafamdan onun kafasına konup duruyordu. Sabaha kadar kuşun kanat seslerini, onun mışıl mışıl
uykusunu duydum.

İstanbul, (5), Mart 1954

-BİTTİ-

Click or select a word or words to search the definition