Zeytindağı - 5

Süzlärneñ gomumi sanı 3789
Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2180
27.6 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
39.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
46.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
Kurmay Başkanı'nın o günlerde geçirdiği ıstırabı bilirim. Sonraları siyasi kâğıtları artık hiç görmedi. Doğrudan doğruya kumandanlarla temas ederdim. Bunun Cemal Paşa üstünde bir tesiri kaldığını zannediyorum. Lübnan'dan naklolunması istenen bir ailenin dosyası yanımızda olarak Lübnan'a gitmiştik. Kumandan:
- Cevabı Lübnan'da veririz, diyordu.
Mutasarrıfın yanında ailenin oradaki evrakını istetti. Bu aile bir köyde otururmuş; mutasarrıf, kumandanın havale ettiği şikâyeti kaymakama, kaymakam nahiye müdürüne, o da yerli bir jandarma çavuşuna havale etmiş. Jandarma çavuşu ne dedi ise, havale üstüne havale, kumandana kadar o cevap gelmiş. Cemal Paşa, mutasarrıfa:
- İnsaf ediniz, dedi. Ben Suriye ve Garbi Arabistan Umum Kumandanı, bir aile hayat ve mematı hakkında bir Lübnanlı jandarma çavuşunun arzusu ile karar vereyim?
Fakat bu havalelerin içine karışan garazlar, kinler, hınçlar ve öçlerin yüzlerce kurbanı Anadolu içlerinde senelerden beri çürüyüp durmakta idi.
*
Ben Şark kanunsuzluğunu murad ediyorum. Belki fikir sistemlerinin ve bu sistemlere göre kurulacak yeni düzenlerin esaslı düzen tasfiye ve kuruluş savaşları demek olan devrim idareleri bununla mukayese edilemez.
İttihat ve Terakki'nin ne başıboş, ne de bağlı devirlerinde, ya anarşinin, ya şahsi istibdadın çilelerini çektik. Hiçbir vakit belli bir fikir ve düzen sisteminin mütecanis hüküm ve nüfuzunun ne olduğunu onlarda görmedik.
KONAK VE KONUKLARIMIZ
Anadolu'da çadır ve siperin köy ve kasaba evlerinden daha rahat olduğu cepheler vardı. Almanya'da ise en iyi yemek yiyen yer, cephe idi. Bizim yalnız mevsime göre değil, mevsimin her gününe göre seçip gideceğimiz karargâhlarımız olduğunu söylemiştim. Kudüs'te Alman sanatoryumunda, Şam'da ya Viktorya Oteli'nde, ya Salihiye köşklerinde, Halep'te Baron Oteli'nde, Lübnan'da Sofar Oteli'nde, Beyrut'ta Bassul Oteli'nde kalırdık. Onun için cephede pek az otururduk.
Lübnan'a kar yağdığı zaman, otomobille yarım saatte inilen Beyrut şehrinde baharların en güzeli vardır. Beyrut bir cehennem gibi yandığı vakit, bir iki saatte çıkılan Sofar'da İstanbul nisan’ının serin sabahları bulunabilir. Şam, baharlar cennetidir. Kışın Kudüs soğumaz.
Şam'ın Darada Irmağı, Zahle'nin dağ yolları, gün batısının en güzel göründüğü Sukulgarp, Kudüs'ün kemerli ve dar sokakları, Beyrut'un kumsalı, Suriye'de bulunmuş olanların gözlerinde tüter.
Karargâhımızda birçok hatırı sayılır misafirimiz olmuştur. Lübnan'da iken Marunîlerin Allah gibi tapındıkları patriklerini otele getirmek büyük bir hadise idi. O, hiçbir zaman manastırdan çıkmış değildi. Nihayet bir gün, Cemal Paşa'nın ayağına geldi: Başkasının kaşığını kullanmadığı için kendi kaşığını, başkasının havlusuna el sürmediği için kendi havlusunu ve diğer ufak tefek eşyasını çantalara koymuştu. Marunîlerin de olsa, otomobile binmiş bir Tanrı görmek meraklı bir şeydi.
Badiyelerde oturan aşiretlerin şeyhleri, kurnazdırlar. Ne kadar güven verirseniz veriniz, baba-oğul bir arada gelmezler. Nuri Salan gelirse oğlu Nevvaf çölde kalır. Lübnan'da Nevvaf'ı misafir etmiştik. Şam ve Bağdat arasındaki sonsuz çölün büyük bir parçası Ruvale aşiretinin hükmündedir. Nevvaf ve babası orada hükümdardırlar.
Bu genç ve güzel adam, şairleri, dalkavukları ve nedimleri ile beraber geldi. Birkaç gün karargâhta kaldı. Bir gün kendisine karadan ve çöl ortasından Bağdad'a gitmek zor olup olmadığını sordum:
- Size bir yıldız göstereyim, bir de mühürlü kâğıt vereyim, hecine bininiz, on gün, on gece gidersiniz, dedi.
Tepenizde bir yıldız, elinizde bir kâğıt, on gün on gece tek başınıza bütün çöl...
Nevvaf'ın dediği doğru idi. Fakat mühürlü kâğıdınızı mesela başka bir aşiretin adamları görürlerse, hemen değerinin değişeceğine şüphe yoktur. Ruvale bedevisi için ölüm fermanıdır. Aşiretlerin çölünde Nevvaf'ın göstereceği Yol yıldızından başka, bir de Aman yıldızı vardır: Altın! Altın kuma atıldığı zaman sesten başka her şey verir.
Nevvaf öğleye kadar odasında kaldıktan sonra, sakalı düzgün, yüzü dinç ve peşinde üç kölesi ile bahçeye iner, bir çiçek öbeğinin dibinde hasır bir iskemleye otururdu. Elinde tuttuğu karanfile karşı, zencilerin, iki büklüm, onu yemek vaktine kadar güldürecek nasıl nükteler yapabildiğini merak ederdim. Kısa ve kirli gülüşlerine kadar, hepsi tabiî ve üslupludur. Nevvaf, günde yalnız iki defa gülünç olurdu: Sofrada iken, elinde çatal yan gözle yanımdakilerin taklidini almaya çalıştığı zaman!
Çöldeki çadırında şüphesiz hiç gülünç değildir. Orada Allah'tan sonra o gelir. Kötülük edeni öldürür veya ayetlerin emrettiği cezalardan birini verir. Birbirlerini dava etmiş olanların, onun karşısında, hutbe ve kasidelerle kendilerini müdafaa etmeye hakları vardır.
Çölde ahşap olmadığı için yalnız bir yerde idam tahtası yapıldığını işitmiştim. Mahkûmlar bu tahtaya raslandığı vakit öldürülmek üzere çadırlarda saklanırmış. idam, dizlerine kadar bu tahtaya sıkıştırıldıktan sonra, törenle kesilmektir, idam günleri çölün bayramlarıdır.
*
Misafir gelen Havran şeyhlerinin bir kusurları vardır: Girdikleri odadan keskin sakal kokuları bir hafta kadar çıkmaz. Dürzî sakalının rengi kınaya, kokusu sirkelenmiş tarçına benzer. Bir gün, ikisine de nişan ve altın vermek için çağırdığımız kardeş şeyhlerle konuşup ayrıldıktan sonra, büyüğü yalnız olarak yanıma geldi ve kulağıma:
- Ona daha az verirseniz olur, dedi; çünkü nüfuzu ehemmiyetsizdir.
O çıktıktan sonra, küçüğü odama girdi; daha ziyade kulağıma eğilerek:
- Ona vermeseniz de olur, dedi; çünkü hiç nüfuzu yoktur.
Bizim karargâhımızı ürküten misafirler, çölden, badiye-den, Salta'dan, Amman'dan gelenler değildi. Berlin'den gelenler idi. Fon der Golç, tehlikesizce Bağdad'a doğru geçti. Falkenhayn'i Kudüs'te tereddütle karşılayışımızın sebebi varmış. Nevvaf, Cemal Paşa'nın bir çıkın altınını alıp gitmişti. Falkenhayn bilakis altın getirmişse de, Cemal Paşa'nın topunu, tüfeğini ve kumandanlığını aldı.
Cemal Paşa'nın ilk kederinin haklı olmadığını sanırım. Çünkü Suriye'nin eski Alman Orduları başkumandanına hazırladığı hediye, kimsenin heves edeceği bir şey değildi: Bozgun!
ÇADIR DEVLETÎ
Arabistan ve Irak çöllerinde yarı bağımsız şeyhlikler ve emirlikler olduğunu bilirsiniz. Bunlar, oturulan toprakla deniz arasındaki boşlukta hüküm süren devlet taslaklarıdır.
Şeyh ve emirlere denizden İngiliz altını ve karadan Osmanlı altını gider. Gelir kaynaklarından biri de, gazve diye din-leştirilmiş baskın ve yağmalardır.
Suriye ve Hicaz tabloları arasında bu çadır devletlerden birinin hikâyesini anlatmalıyım: Bu, bir emirliktir. Emirin ismi Suud'dur. Yukarı Necid'de oturur. Payitahtı Hail'dir. Sultan Hamit zamanından beri İstanbul'da Reşit Paşa isminde bir elçisi bile vardı.
Büyük Harp başladığı zaman, hemen hemen yüzyıldan beri bağımsız idiler, içlerinde 20 yıl, 24 yıl, 27 yıl hüküm sürmüş emirler sayılabilir.
Emir'in siyasi vazifesi, İbnissuud'u gücendirmemek, Hicaz şeriflerinden hediye almak, Osmanlı hazinesinden altın çekmektir.
Hail, beş, altı bin kişilik bir kasabadır. Etraftaki hurmalıklarda oturan taşralı halkının yekûnu da dört, beş bin kişiyi bulur. Emirliğin hazar kuvveti on yedi yaşından elli yaşına kadar kadınlı, erkekli bin kişidir, içlerinden altı yüz kadarının eli silah tutar, ötekiler kahvecilik, seyislik gibi hizmetlere bakarlar.
Sefer kuvveti her zaman değişir: Bedeviler, Hail'e yakın ve toplu mudurlar, yoksa uzakta mıdırlar? Düşman kabileleri yakında mı, uzakta mıdır? Emirin gazvesi menfaatlarına uygun mudur, değil midir? Eğer kuzey ve orta Necid'de gazve yapılacaksa, emir üç bin kadar silah bulabilir. Eğer Taif ve Mekke gibi aykırı ve yabancı yerlere gidilecekse, bedevilerin birçoğunu yerlerinden kımıldatmak imkânsızdır. Bedevi, gerideki yurdunu on beş günden fazla boş bırakmak istemez. Baskın, vurgun, yağma, hepsi kısa bir zamanda bitmeli, herkes payını alıp çadırcığma çekilmelidir.
Emirin bayrağı altında toplananlar şunu da soruşturdular: Birtakım aşiretler vardır ki, Haillileri gördükleri zaman kaçarlar, mallarını bırakırlar. O zaman gazve deve, koyun ve çadır toplayıp sürmekten ibaret kolay bir iştir. Eğer hedef sert bir kabile ise bayrağın etrafında kalabalık az olur.
Hail'de halk üç sınıftır: Asiller, melezler, köleler! Asil olanlar dışarıya kız verip almazlar, bunlar için sanat sahibi olmak ayıptır. Melezler ak kadınlarla, kölelerden çıkmış olanlardır. Kalaycılık, kasaplık, terlikçilik gibi sanatlar melezlerin elindedir. Köleler alınıp satılan zencilerdir.
Hükümet, kadı dedikleri bir şeyhten ibarettir. Nikâh, miras, katil, hırsızlık gibi, vakalar ona verilecek rüşvetlerle hal-lolunur.
Aşiretlerin bulunduğu çöller içine henüz paradan büyük Allah girmemiştir. Para uğruna yapılan her şey, Allah uğruna yapılmış gibidir.
Emir, genç ve iyi bir adamdır. Fakat bir yandan büyük anası Fatma'nın, öte yandan Reşit Paşa'nın telkini altında idi. Fatma, Necid Katerina'sı diye şöhret bulmuştur. Sevmediği bir adamı parça parça kestirerek köpeklere yediren bu kadındır.
Hicaz isyanı oluncaya kadar biz bu emire ve adamlarına uslu dursunlar, diye para veriyorduk, isyan olduktan sonra Hicaz hattına gelsinler, hattı tutsunlar ve şerif kuvvetlerini sıksınlar diye altın yolladık. Bütün altınlarımızı birkaç kişi aralarında paylaşıp aylar ayı yola çıkmadılar.
Emir partisinin hem İngilizler, hem şerifler, hem de Osmanlılarla hoş geçinmekten, sonunda kim kazanırsa onun hissesinden mahrum kalmamaktan başka tasaları yoktu. Kervan silahlarımızın ve altınlarımızın çölden getirdiği ses, duadan, vaitten ve mazeretten ibaretti.
Emir ve adamları bir defa Medayin'e uğrar gibi oldular. Yemeklerimizi yiyip yeni altınlarımızı aldıktan sonra, yine dağıldılar. Önümüzdeki vesikalardan yalnız birinde emirin şahsına verilmiş yedi bin altının kaydını görüyorum.
Reşit Paşa'nın emire yazdığı bir mektubun şu satırlarını okuyorum: "Hükümet bana yeniden para verdi. Fakat bu sefer sizi mutlak hareket ettirmekliğimi istiyor. Ben oraya gelmeden, siz kendinize zekât vermediğini ileri sürerek bir kabilenin üstüne yürüyünüz. Ben sizi seferde bulmuş olayım. Eğer hükümet bana dediği gibi Mekke üzerine gidip de şehre girecek olursa, biz de hemen arkasından yetişiriz. Eğer hareket etmezse, ne yapalım, henüz seferdeyiz, derim."
Biz emire top da yollamıştık. Kumandanı ikinci Mülazım Osman Bey'di. Aşiret, Medayin'e doğru yürüyüş gösterdiği zaman, bir vadide ateşe uğradı: Bizimkiler 100, karşı taraf 30 kişi kaldılardı. Daha birkaç kişi yaralanınca, hepsi kaçmaya başladılar. Osman Bey'e de:
"- Topunu bırak, gel!" diyorlardı.
- O benim namusumdur, bırakamam. Ne diye kaçıyorsunuz? diyordu.
Boş yere bağırdı, çağırdı. Karşı taraf üstüne üşüşüp kurşun ve cenbiye ile Türk çocuğunu parçaladılar.
Silahlar, toplar, altınlar, develer ve erzak, hepsini, hepsini verdik. Ve bütün seferden bize yine ve yalnız bir Türk çocuğunun isimsiz, nişansız, mezanndan başka bir şey kalmadı.
Türk topuna sarılmış olarak parçalanan Osman, 333 senesi Haziran'ının üçüncü günü ölüp gitmiştir.
KRÖSNAH
Niçin Enver Paşa'ya Alman dostu ve Cemal Paşa'ya Fransız dostu dendiğini derin derin araştırmayınız. Enver Paşa, Berlin'de ataşemiliter ve Almancası Fransızcasından kuvvetliydi. Cemal Paşa Almanca bilmez, fakat şöyle böyle Fransızcası vardı. Bundan başka Bahriye Nazırı'nın 1914'te Fransa'da oldukça parlak bir seyahat yapmış olduğunu hatırlarsınız.
İttihat ve Terakki başkanlarının milletlerarası meseleler ve davalar hakkındaki fikirleri, önceki kuşaktan daha esaslı olmamıştır.
- Alman yenilmez. Yahut:
- İngiliz yenilmez.
Hepsinde bu kuru hükümler: Yere atıldığı zaman, aşık kemiğinin ne tarafı üste geleceğini hiç kimse bilmez, fakat üste gelen tarafa niyet tutmuş olanlara bizde dâhi denir.
Harp yumruğunun bir vuruşta Fransa'yı devireceğini sanan Enver Paşa, Marn'den sonra bile, kara kartalın zaferine yetişebilmek için nefes nefese harbe girdi. Fransa'yı beğenen Cemal Paşa, İngiltere'nin elinden Mısır'ı almak gibi hülyaya hiç olmazsa bir müddet inanmıştır.
Almanlar Büyük Harp'te Türkiye'ye kendi teğmenlerinin ismini koymuşlardı: Enverland!
Fakat memlekette hükmü geçen diğer şöhretleri de kazanmak faydasız değildi. Bunlar arasında Almanları pek sevmemekle şöhret kazanan Cemal Paşa vardı. Harp sonlarına doğru onu da Almanya'da bir seyahat yapmaya davet ettiler.
Almanya ve Avusturya'ya niçin gittiğimizi pek bilmiyorum. Tanzimattan beri Avrupa seyahatlerine vazifelendirmiş olanlar parmakla sayılabilir. Türkiye kapısından çıkanlar için şehirlerinde o kadar görülmemiş yeni şeyler, bilhassa o kadar kavuşulmuş yeni hürriyetler vardır ki, masa başı insana hapis gibi gelir. Kendilerini büyük zevk sağanağından kurtararak, Avrupa sokaklarının baş döndüren cazibeleri arasında çalışabilen Şarklılar belki yalnız Japonlardır.
Medine treninden ineli çok olmamıştı. Yolumuzu Ostand'a kadar uzatarak uzun bir seyahat rekoru kırdık. Almanya'yı, Avusturya'yı ve Belçika'yı dolaştık. At yanşlarına, opera ve operetlere, Ren nehri boyundaki şarap kahvelerine, Krupp tezgâhlarına, Amiral Şer'in zırhlısına, Kayser'in kardeşinin Kil'deki sarayına, Brüj'ün dantela müzesine ve biraz da top sesinin ancak geceleri duyulabildiği cephe gerilerine gittik. Krupp fabrikalarının sahibi Berta'nın Essen'deki şatosuna misafir olduk.
Kayser'le öğle yemeği, Hindenburg'la akşam yemeği yedik. Genç Avusturya İmparatoru Şarl'i Viyana kenanndaki Baden-Baden köyünde selamladık.
Bende bu seyahatten topyekûn şu izlemler kaldı: Almanya aç idi. Avusturya bitkindi. Krösnah karargâhında bize Sultan Hamit sarayı efendilerinin taklitlerini yapan Kayser, bana belki o efendiler kadar şarklı bir hükümdar gibi göründü. O, bizi Krösnah'da, biz Nevvaf’ı Lübnan'da karşıladığımız gibi, öyle gösteriş ve tiyatro ile kabul etti.
Kayser'in öğle yemeğinden doymayarak kalkmıştık. Mabeyincisi: "İmparator cephe gerisi gibi, yer", diyordu. Cephe gibi yiyen Hindenburg'un akşam yemeğinde ise Şam ziyafetleri gibi doyduk.
Brüksel dükkânlarında hemen yalnız kadınlar çalışıyordu. Hepsi kızıl Alman düşmanı idiler ve hiç kimseden lakırdı esirgedikleri yoktu. Belçika'da vatansever bir memleket havasının, bir düşmanı nasıl yalnızlayacağını gördüm. Sokakta, kahvede, otelde Almanlarla temas eden hiçbir yerli yoktu. Büyük Harp'te Brüksel'i görmüş olan bir Türk için, Mütareke İstanbul'unu düşünmek ne kadar acı ve düşündürücüdür.
Müttefikler, Almanya sınırlarından içeri sokulmamak şartıyla, Belçika'ya her şey, eşya ve yiyecek gönderiyorlardı: Brüksel'de bir de Alman darlığı ile müttefiklerin ferahlığı ve rahatı arasında bir kıyaslama yapmaya fırsat buldum.
Ostand bomboştu. Avrupa'nın bu meşhur plajından, hatıra olarak, kumsalda tek başına gezinen çıplak Alman çavuşlarının hayali, kapalı otellerin sessiz görünüşü, bir de içinde uzun bir top gizlenen beton tabyalar gözümün önüne gelir.
Alman denizinden Türk denizine doğru, bir yıkılış, büyük bir yıkılış vardı. Bizi belimize kadar gömen heyelanın altından başlarımızı güç doğrultmuş, birbirimizi aldatıp avutmaya uğraşıyorduk.
İmparator Vilhelm, İmparator Şarl ve İmparator Mehmed, sırmalarından sıyrılmış, üç tahta manken gibi duruyorlardı: Hindenburg'un ahşap heykeli gibi, fakat altın çivi değil, milli ıstırapların okları saplanan üç manken.
Tuna yukarısında iki imparatorluk, Akdeniz kıyısında bir imparatorluk ve Tuna kenarında bir krallık devrilmek üzere idi.
Dönüş gününden önce, kansı geldiği için, mihmandarımız bana başka bir oda teklif etti. Taşındım. Ertesi sabah kahvaltımı istediğim garson, duvara eli ile birtakım işaretler yapmaya başladı... Ne dediğini anlamıyordum: Ekmek vesikası soruyormuş. Vesikam varsa sakarinli çayla kuru ekmek yiyebilecektim. Cemal Paşa ve misyon kelimelerini birkaç defa söyledim. Birden gözlerini açtı ve biraz sonra bana zengin donanmış bir tepsi getirdi: Cemal Paşa kahvaltısı! Bize Almanya'da gösterdikleri işte bu idi.
Şam'a döndüğümüz vakit birçok yeni şeyler öğrenmiş, yeni silah tecrübelerinde bulunmuş, Krupp'un kaynar demir ırmağını ve Kil'deki top istiflerini görmüş, fakat bir şeyi, zafer ümidini son damlasına kadar kaybetmiştim.
Batıyorduk...

ALTI NİŞAN
Şark saraylarının nişan ve madalyalarında, elmas veya altın veya gümüşlerinin çarşı değerinden başka hiçbir değeri olmamıştır. Hamit İstanbul'una gelip de birkaç Bedesten malı ve bir iki nişanla geri dönmeyen hemen hiçbir Frenk yoktu.
Büyük Harp'te birkaç ay kadar, harp madalyası bu değersizliği gidermişti. O zaman madalya yalnız Çanakkale siperlerinin damgası idi. Çölde esir ettiğimiz İngiliz çavuşlarından biri, karargâh neferleri arasında bir harp madalyalı asker görmüş ve gözlerini açarak:
- Çanakkale, Çanakkale! demişti.
Genç subayların en merak ettiği şey işte bu madalya, bir de İngiliz kayışı idi.
Arkadaşım A... cepheden gelen tanıdıklarımızda göre göre, bir müddet çöle gitmeye karar verdi ve dağ taş ortasında İngiliz süvarilerini kovalarken bacağından yaralandı, vurulan atı bir tarafa kendi öbür tarafa yuvarlandı. Neferleri zar zor ölümden kurtararak kendisini hasta çadırına kadar sürükleyebildiler.
Bu havadisi aldığımız vakit kumandanla biz Almanya seyahatine çıkıyorduk.
İstanbul'da kumandan bana nişan ve madalyam olup olmadığını sordu. Boş göğüslü bir subay, iyi bir süs değildir. Bir iki gün içinde bir harp madalyası, bir de kılıçlı Mecidî nişanı aldım.
Berlin'de Kayser'in locasında opera seyrettiğimizin ertesi günü, bir demirhaç madalyası verdiler. Hamburg'da birkaç müessese dolaştık, serbest şehrin kendine has bir nişanı vardır. Onu da göğsümün bir kenanna taktım. Kendisini ancak ayakta gördüğüm Avusturya İmparatoru, hepsinden cömert çıktı: Onun hediye ettiği harp madalyası, ancak yüzbaşı rütbesinde olanlara verilirmiş. Bu madalyanın önemli olması yüzünden, memleketimde bir de kılıçlı liyakat madalyası kazandım.
Almanya, Avusturya ve Belçika'yı dolaşmıştık. Harp'te böyle bir seyahat, kendi başına bütün arkadaşları gıptalandıracak bir kazanç idi. Fakat arkadaşım A...'nın bir tek tesellisi vardı: Yarasının üstüne astığı madalyayı ve İngiliz kayışını bana göstermek!
Şurası var ki, ben Belçika'da en iyi İngiliz köselesinden yalnız kayış değil, bütün lazım olanları satın almıştım. A...'yi ilk defa öğle yemeğinde gördüm. Madalyasının gururu ile gülmek için açılan dudakları, benim dolu göğsüme baktığı vakit, buruşup kısıldı.
Karargâhla siper arasındaki derin uçurumu bu kadar yakından sezmemiştim. Nişan ve madalyalarımdan ikisini göğsüm süslü olmak için, birini operada nefis bir oyun seyrettiğim için, birini Hamburg Belediyesi'nin ziyafetinde bulunduğum için, bir başkasını Baden-Baden kasabasında bir imparator yüzü gördüğüm için almıştım.
Bu iptizalden sonra, tanıdığım bazı subaylar arasında kırmızı, beyaz şeritlerini koparıp atanlar ve madalya taşımamak için yemin edenlere sık sık rast gelmişimdir.
Halbuki Kil’de bir İngiliz kruvazörünün bir İngiliz denizaltısına verdiği randevuyu haber alıp, tek başına oraya giden ve İngiliz kruvazörünü batıran genç bir kumandanın en büyük övüncü, boynuna astığı Pour-le-Merite nişanı idi: Arasında bulunduğu kalabalık subaylar safında bu nişan yalnız onun boynunda vardı.
Fedakârlık ve feragat gibi, vazifeden üstün hareketler istenen işlerde ve zamanlarda iltimas ve imtiyaz kadar zararlı ne olabilir? Büyük Harp'te bazı cephelerimizin en hazin hali, siperin manevi şerefinin ve maddi hakkının geridekiler tarafından yenmiş olması idi.
Siper, ölüm düğmesine bastığı zaman, çok defa, arkada, tâ uzakta birtakım göğüsler üzerinde elmas, altın veya gümüş ışıklar yandığı görülürdü.
ÇATLAK
Suriye ve Filistin'e Almanların niçin o kadar önem vermiş olduğunu Berlin politikacıları kadar biz de biliyorduk. Cephede Alman kumandanları ve yedek subayı olarak gelen Alman uzmanları aramızdan hiç eksik olmamıştır.
Kanal'a giden Alman'ın ismi Fon Kress idi. Kemik yerine sinirden yapılmış bir enerji iskeletini andıran bu zat, bütün çöl harblerinin başında bulunmuştur.
Eski Alman Orduları Başkumandanı Fon Falkenhein, galiba, Haleb'de toplanan ordularla Bağdat'ı almaya çalışacaktı. O mümkün olmadığı için, Filistin cephesini kendisine verdiler. Fon Kress, Cemal Paşa'nın emrinde idi. Falkenhein ve ondan sonra Liman Fon Sanders, Cemal Paşa'sız kumanda etmişlerdir.
Hiçbirinin durduramadığı İngiliz seli, yine bir Türk, fakat bu sefer öz bir kumandan, Mustafa Kemal tarafından Haleb aşağısında tutulmuştur.
Mustafa Kemal'in orada seçtiği savunma hattı, Milli Misak'taki Türkiye sınırı idi.
*
Eski Osmanlı altını ile Alman altını arasında bir renk farkı vardır. Bizim Suriye'de gördüklerimiz hep kırmızımsı Berlin altını idi.
Çok para verdiklerinden midir, Cemal Paşa'nın fennine inanmadıklarından mıdır, yoksa bu cephenin Alman eline geçmesinde büyük bir fayda arandığından mıdır, nedir, son zamanlarda Suriye ordusunu müttefiklerimize devretmek için uzun bir buhran geçirdiğimizi hatırlıyorum.
Halep'den Bağdat'a giden Fon der Golç Paşa'ya Baron Oteli'nde bir ziyafet vermiştik, ihtiyar General:
- İngilizleri mensup oldukları denize dökmeye gidiyorum, demişti.
Bir müddet sonra kendisinin kara tabuta kapanmış cesedini yine Halep İstasyonu'nda selamlamıştık.
Bir sabah Zeytindağı karargâhında General Falkenhein'i gördüğüm zaman, bu dik boylu, yüksek bakışlı kumandanın Suriye'ye nasıl bir talih getireceğini düşünüyordum.
İngilizler bu havadisten bizim kadar heyecanlanmadılar. Times gazetesi:
- Suriye'ye giden Falkenhein, karaya düşmüş bir balina balığına benziyor, demişti.
Cemal Paşa uzun müddet, şüphe ve tereddüt içinde çırpınıp durdu. Falkenhein'i Fon Kress gibi, doğrudan doğruya onun emrine vermek imkansızdı. Bir ordu kumandanlığı bölgesinde iki büyük otoritenin birlikte bulunmalarına da ihtimal yoktu. Nihayet arandı tarandı, bozuşuldu, uzlaşıldı, silahlı kuvvetin başına Fon Falkenhein geçti ve Suriye rüyasına veda etmek istemeyen, harp sonunda kaybolmamış bir Suriye hediyesi ile İstanbul'a dönmek isteyen Cemal Paşa'ya, belki şatafat zayıflığından istifade edilerek, bir büyük unvan verildi: Suriye ve Garbi Arabistan Umum Kumandanı!
İkinci Başkumandan gibi bir şey... Top, mitralyöz, tüfek, kılıç Almanın emrine ve Cemal Paşa'nın hissesi ise imzası üstündeki bu dört kelimeden ibaretti.
Doğrusunu isterseniz, kumandan artık paşalaşan Falkenhein, Cemal Paşa ise sivil idareye kanşabilir, ordu için de menzil hizmetleri görür bir karargâh başı olmuştur.
O koskoca kıtada Dördüncü Ordu Kumandanı gibi basit bir unvanla visrualık eden Bahriye Nazırı, Suriye ve Garbi Arabistan Umum Kumandanlığı dumanı içinde tacını kaybetti. Bu yıkılışın ona ağır geldiğini hep hissediyorduk.
Onun Umum Kumandanlığı, boş çöller içinde bedevi şeyhlerine verilen fahri paşalıklar gibi bir şey idi.
Bir gün Falkenhein'in bir küçük subayının Şam'da gözüne kestiği binayı keyfinin istediği gibi zaptettiğini haber aldık. Patrikleri, emirleri, şeyhleri sıra sıra karşısına dizen ayan ve mebus asan, sonsuz nüfuz sahibi Cemal Paşa, bu küçük subaya dert anlatmak için yenilmez güçlükler içinde kalmıştır.
Aşınmaz mermerden zannettiğimiz o büyük kudret ve gurur, bir küçük Alman subayının fiskesi ile, bir alçı gibi çatladı. Bir düşüşün acı yasını ilk defa işte bu çatlaktan gördüm.
İktidar filinin hortumu basan yemi gevelemediği zaman, tersine kıvrılır ve üstündekini yutar.
Falkenhein'in Suriye saltanatı daha az sürecekti ve onun arkasından gelen bir başka Alman mareşali de, yine bozgunun azı dişleri arasında parçalanacak, İngiliz süngüsünden daradar başını kurtaracaktı.
Cemal Paşa değil, Suriye düşüyordu. Yalnız rütbeye, nişana ve sırmaya fazla itibar eden bir memleket olduğu için, Anadolu köyleri gibi sessiz ve kimsesiz değil, başkumandan, mareşal ve nazır üniformalarına sarınarak, daha gösterişli ve debdebeli düştü.
ALLAHA ISMARLADIK
Üç tabur, ah üç tabur.
Nebi Samoil siperlerinde Kudüs için kan döken Türk askerlerine bu kadarcık yardım edemiyoruz.
O yıl Galiçya topraklarında dövüşmek için yirmi bin lüzumsuz Türk bulmuştuk.
Bir yığın Anadolu çocuğunu, yurttan kopmuş, uzak Medine içinde, iskorpite ve çöle yediriyorduk.
Bir sabah kumandanın odasına girdiğim zaman, gözlerinin ağlamaktan yorulmuş olduğunu gördüm: Kudüs, İngilizlerin elinde idi.
Oradaki son Türklerin nasıl kahramanca vuruştuklarını masanın üstünden aldığım şifreli telgraftan okudum. Kudüs'ü İsrailoğulları gibi bırakmadık; Türkler gibi bıraktık. Nebi Samoil üstünden Müslüman veya Hıristiyan mabetlere doğru inenler, Türklerin, son gününü hatırlayacaklardır.
Karargâhın içinde: "Kudüs düştü!" sözü ölüm haberi gibi yayıldı. Daha şimdiden Beyrut'a, Şam'a, Halep'e gözyaşlarımızı hazırlamak lazımdı.
Artık yalnız Anadolu'yu ve İstanbul'u düşünüyorduk, imparatorluğa, onun bütün rüyalarına ve hayallerine, Allahaısmarladık!
Zeytindağı'nın camları arasından, güneşi hiç sönmeyecek, hiç akşam gölgesi görmeyecek gibi bakan Lût çukuru, şimdi bütün imparatorluğu içine çeken bir mezar gibi, genişleyip derinleşiyor.
Eşyamı ve kâğıtlarımı bavuluma yerleştiriyorum. Artık Şam'dan ayrılıyoruz. Cemal Paşa İstanbul'da istifa edecektir.
Tren giderken iki tarafımızda Suriye ve Lübnan'ı sanki safra gibi boşaltıyoruz. Yarın kendimizi Anadolu köylerinin arasında Kudüs'süz, Şam'sız, Lübnan'sız, Beyrut'suz ve Halep'siz, öz can ve öz ocak kaygısına boğulmuş, öyle perişan bulacağız.
Kumandanım harap Anadolu topraklarını gördükçe:
- Keşke vazifem buralarda olsaydı, diyor.
Keşke vazifesi oralarda olsaydı. Keşke o altın sağnağı ve enerji fırtınası, bu durgun, boş ve terkedilmiş vatan parçası üstünden geçseydi!
- Eğer kalırsam, diyor; bütün emelim Anadolu'da çalışmaktır.
Eğer kalırsa, eğer bırakılırsa... Anadolu hepimize hınç, şüphe ve güvensizlikle bakıyor. Yüz binlerce çocuğunu memesinden sökerek alıp götürdüğümüz bu anaya, şimdi kendimizi ve pişmanlığımızı getiriyoruz, istasyonda bir kadın durmuş, gelene geçene:
- Benim Ahmed'i gördünüz mü? diyor. Hangi Ahmed'i? Yüz bin Ahmed'in hangisini? Yırtık basmasının altından kolunu çıkararak, trenin gideceği yolun, İstanbul yolunun aksini gösteriyor:
- Bu tarafa gitmişti, diyor.
O tarafa? Aden'e mi, Medine'ye mi, Kanal'a mı, Sarıkamış'a mı, Bağdat'a mı?
Ahmed'ini buz mu, kum mu, su mu, skorpit yarası mı, tifüs biti mi yedi? Eğer hepsinden kurtulmuşsa, Ahmed'ini görsen, ona da soracaksın:
- Ahmed'imi gördün mü?
Hayır... Hiçbirimiz Ahmed'ini görmedik. Fakat Ahmed'in her şeyi gördü. Allah'ın Muhammed'e bile anlatamadığı cehennemi gördü.
Şimdi Anadolu'ya, batıdan, doğudan, sağdan, soldan bütün rüzgârlar bozgun haykırışarak esiyor. Anadolu, demiryoluna, şoseye, han ve çeşme başlarına inip çömelmiş, oğlunu arıyor.
Vagonlar, arabalar, kamyonlar, hepsi, ondan, Anadolu'dan utanır gibi, hepsi İstanbul'a doğru, perdelerini kapamış, gizli ve çabuk geçiyor.
Anadolu Ahmed'ini soruyor. Ahmed, o daha dün bir kurşun istifinden daha ucuzlaşan Ahmed, şimdi onun pahasını kanadını kısmış, tırnaklarını büzmüş, bize dimdik bakan ana kartalın gözlerinde okuyoruz.
Ahmed'i ne için harcadığımızı bir söyleyebilsek, onunla ne kazandığımızı bir anaya anlatabilsek, onu övündürecek bir haber verebilsek... Fakat biz Ahmed'i kumarda kaybettik!
SON
İki hikâye işittim. Masal olmadığı için anlatayım: Cemal Paşa artık ordu kumandanı değildir. Mütareke yakındır. Artık, harbe niçin girdiğimiz tartışılabilir, büyük adamların küçük adamları adam yerine saymak ve onlarla görüşmek sırası gelmiştir. Arkadaşım Y. K. bahriye çatanası içinde Büyükada'ya giderken sordu:
- Paşam, söyler misiniz, bu harbe niçin girdik?
Ve üç dört yıl içinde bunalttığı bir nefesi boşaltmış gibi ohlayarak bekledi, işte cevap:
- Aylık vermek için! Ve ilave etti:
- Hazine tamtakırdı. Para bulabilmek için ya bir tarafa boyun eğmeli, ya öbür tarafla birleşmeli idik.
Kırtasiye ve maaş imparatorluğunun tarihi işte böyle biter.
*
Bu fıkranın belki büyük bir değeri olmayacaktı, eğer sonraları şu hikâyeyi işitmeseydim:
Sakarya'ya yaklaşıyoruz. Bir millet olarak kalmak için harp etmek ve muzaffer olmak lazımdır. Tam o zaman da maliye durmuştur, ilim, ihtisas ve tecrübe, Mustafa Kemal'e hükmünü söylüyor:
- Hazine'de para kalmamıştır, bulmak ihtimali de yoktur.
İlim, ihtisas, tecrübe... Büyük kelimeler, büyük ve korkunç! Verdiği kararda şu: Türk milleti istiklalini ödeyemez!
Aylık vermek için harbi bırakmak lazımdı.
Mustafa Kemal'in kararı bu değildi. Vatan ve istiklali idi. Ve en iyi kanunu arayıp buldu: "Milletin nesi var, nesi yoksa yüzde kırkını vatan savunması için verecektir."
Sakarya, Dumlupınar, İzmir ve Lozan... hepsini böyle ödedik.
Mustafa Kemal, Büyük Harp'e girmek aleyhinde idi: Kafa ve sanat adamı olduğu için!
Mustafa Kemal Kurtuluş Harbi'ni bırakmak fikrinde asla bulunmadı: Vatan adamı olduğu için!
İşte size bütün kitabın özü: ilim ve vatan adamı olunuz.
Hiçbiri yalnız başına, ne sizi, ne de milletini kurtarabilir.


ÇÖL DESTANI



-1-
Sez Törek ädäbiyättän 1 tekst ukıdıgız.
Çirattagı - Zeytindağı - 6
  • Büleklär
  • Zeytindağı - 1
    Süzlärneñ gomumi sanı 3829
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2151
    29.7 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    42.3 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Zeytindağı - 2
    Süzlärneñ gomumi sanı 3797
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2151
    27.1 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    39.4 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Zeytindağı - 3
    Süzlärneñ gomumi sanı 3902
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2375
    27.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    40.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    47.9 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Zeytindağı - 4
    Süzlärneñ gomumi sanı 3906
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2158
    28.3 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    41.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Zeytindağı - 5
    Süzlärneñ gomumi sanı 3789
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2180
    27.6 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    39.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Zeytindağı - 6
    Süzlärneñ gomumi sanı 4017
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2250
    29.1 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    42.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.0 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Zeytindağı - 7
    Süzlärneñ gomumi sanı 3895
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2264
    26.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    39.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Zeytindağı - 8
    Süzlärneñ gomumi sanı 2200
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1336
    31.6 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    44.3 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    51.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.