Türkiye'nin Yeni Dünyası - 3

Süzlärneñ gomumi sanı 3810
Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1735
19.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
29.3 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
34.3 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
Dış ticaretin genişlemesi ticaret ilişkisi içinde bulunulan ülkelerin de değişmesine yol açmıştır(Tablo 2). Bu ilişki ağı içersinde en çarpıcı özellik, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ülkelerinin özellikle de eski Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET, şimdiki AB) ülkelerinin başat konumda bulunmasıdır. Turizm gelirleri toplama eklendiğinde, AB’nin dış ticaretteki payı daha da artacaktır. AET/AB’nin mal ticareti içindeki payı 1980’lerde de belirgin bir biçimde artmıştır. Aynı yıllarda, petrol fiyatlarındaki dalgalanmalar nedeniyle Ortadoğu ülkelerinin dış ticaretteki paylarında meydana gelen düşüş de aynı derecede çarpıcıdır. 1973-74 yıllarında yaşanan petrol fiyatlarındaki patlamadan sonra, Türkiye’nin bölgeden yaptığı ithalatın değerinde de müthiş bir artış meydana geldi.5 1980’lere kadar Türkiye, ödemeler dengesindeki açığı, Ortadoğu’nun petrol üreten ülkelerine yaptığı gıda ve mamul madde ihracatını arttırarak kapatmaktaydı. Bu etki, 1979 İran Devrimi’nin sonrasında meydana gelen petrol fiyatlarındaki artıştan sonra daha da güçlendi. 1980-88 yılları arasındaki İran-Irak savaşı sırasında, her iki ülke de transit geçiş yolu ve ithalat kaynağı olarak Türkiye’ye aşırı derecede bağımlıydı. Fakat, 1980’lerin sonlarına kadar, petrol fiyatlarının düşmesi ve Basra Körfezindeki eski ticaret yollarının tekrar faaliyete geçmesiyle bu trendler tersine döndü. Ağustos 1990’da Kuveyt’i işgal etmesinin akabinde Irak’a uygulanan yaptırımlar, Türkiye’nin Ortadoğu’ya yaptığı ihracatı daha da düşürdü. Türkiye’nin dış ticaret akışındaki en son ve belki de en problematik etken “doğu Avrupa”dır.1981 rakamlarının gösterdiği gibi, Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki ticaret, coğrafi yakınlıkları ve ekonomilerinin bir ölçüdeki tamamlayacılığı göz önünde bulundurulduğunda, olağanüstü düşük kalmıştır. 1990’a kadar, siyasi gerilimler azalıp da Başkan Mikhail Gorbaçov Sovyet ekonomisini yeniden yapılandırmaya girişince, iki ülke arasındaki ticaret hacmi, Türkiye’nin toplam ticareti içindeki payı çok belirgin bir biçimde etkilenmese de, artmaya başladı. 1990 ve 1996 yılları arasında, bu ticaret ivme kazandı. Fakat, asıl etkileyeci değişim, sık sık dikkat çeken ama bir türlü gerçek miktarı ölçülemeyen bavul ticaretindeki patlama aracılığıyla yaşandı. Merkez Bankası, 1996’da başlayan bavul ticaretinin toplam değerinin 3,4 milyar dolara ulaştığını, 1998’de 3,7 milyar dolara düşmeden önce de 1997’de 5,8 milyar dolara çıktığını tahmin etmektedir. Tablo 2’deki rakamların da gösterdiği gibi bu miktarların % 90’ı eski Sovyetler Birliği ülkelerine, % 10’u ise diğer Doğu Avrupa ülkelerine gerçekleştirilmiştir. Bavul ticaretinin % 75’inin Rusya Federasyonuna yapıldığı varsayılırsa, 1998’de yaklaşık 4,1 milyar $’lık Türk malı satın alan Rusya’nın, 5,4 milyar $’lık Almanya pazarıyla karşılaştırıldığında, Türkiye’nin en büyük ihracat pazarı olarak Almanya’ya rakip olduğu ortaya çıkacaktır.6
Tablo 2: Bölgelere Göre Türkiye’nin Dış Ticareti
1981
İthalat
İhracat
Toplam
Toplam (milyar $)
8.9
4.7
13.6
Toplam Miktara Katkı
%
%
%
OECD
47.9
48.1
48.0
(EEC)
(28.1)
(31.9)
(29.4)
Ortadoğu


SSCB


Diğer


1990
İthalat
İhracat
Toplam
Toplam (milyar $)


Toplama Katkı


OECD


(EEC)


Ortadoğu


SSCB


Diğer


1998
İthalat
İhracat*
İhracat+
Toplam++
Toplam (Milyar $)


Toplama Katkı


OECD


(EEC)


Ortadoğu


BDT


Diğer


* “Bavul ticareti” ve transit ticaret hariç
+ “Bavul ticareti” dahil fakat transit ticaret hariç
++Tahminen “bavul ticareti”nin % 90’ı BDT, kalanı diğer Doğu Avrupa Ülkeleriyle Dış ticaretin hacmi ve akışı dışında, Türkiye’nin dış ekonomik ilişkilerinin dış politika üzerinde önemli etkisi olduğu düşünülen diğer unsurları, yabancı yatırımlar, dış borçlar ve enerji kaynaklarıdır. Türkiye’deki doğrudan yabancı yatırımlar 1980’li yıllarda önemli ölçüde artmış olmasına karşın, Türk ekonomisinin büyüklüğü ve dinamizmi göz önünde bulundurulduğunda bu miktar yine de düşük kalmıştır. Doğrudan yatırımlar 1980’de 35 milyon $ düzeyindeyken, 1997’de 1 milyar $’a çıkmıştır.7 Bu rakam yine de Türkiye’nin 1997 GSMH’sinin yalnızca % 0.5’ine tekabül etmektedir. Halbuki karşılaştırmalı rakamlara bakıldığında, örneğin İngiltere’nin 1995’teki yabancı doğrudan yatırımlarının GSMH’sinin % 2.9’u olarak gerçekleştiği görülür. Bu orana Türkiye’de ulaşılması durumunda yabancı sermaye akışı yıllık yaklaşık 5.8 milyar $ seviyesine çıkacaktır.8 Portföy yatırımları doğrudan sermaye yatırımlarına göre çok daha yüksek olmasına karşın, İMKB’deki dönemsel yükseliş ve düşüşler nedeniyle rakamlar çok istikrarsızdır. Ayrıca, her iki yatırım rakamları da hükümetin ve özel bankaların kısa dönem borçlanma gerekleri nedeniyle küçülmektedir. 1998’in ilk dokuz ayında kısa dönem borçlanmalardaki net artış yaklaşık 4.6 milyar $ düzeyinde gerçekleşmiştir.9 Özel yatırımların büyük çoğunluğu OECD ülkeleri tarafından gerçekleştirilmektedir. 1997’nin Ocak ve Mayıs ayları arasında onaylanan toplam yabancı yatırımların % 90’ı -portföy yatırımları da dahil olmak üzere- bu ülkelerden gelmiştir (AB’nin % 70, ABD’nin %14 ve Japonya’nın % 1.5’lik payları dahil). Halbuki sermaye kaynağı olarak düşünülen Ortadoğu’nun toplam yatırımlar içindeki payı yalnızca % 4.5’tir.10 İşin ilginç yanı, Türk şirketleri ve işadamları dışarda önemli yatırımlar yaparak, Türkiye’yi hem sermaye ithal eden hem de ihraç eden bir ülke haline getirmişlerdir. Türkiye’nin 1998’deki toplam faiz geliri, resmi verilere göre, 4.8 milyar $’lık sermaye çıkışı karşılığı 2.5 milyar $ düzeyinde gerçekleşmiştir.11
Türkiye’nin toplam dış borcu, tedricen artarak Eylül 1998’de 100.9 milyar $’a ulaşmıştır. Bu rakam o yılki GSMH’nin yaklaşık % 49’una eşittir. Fakat bu sürdürülebilir bir durum olup Türkiye 1970’lerin sonunda yaşanan krizden beri borçlarını ödemede zorluk yaşamamıştır. Eylül 1998 itibariyle toplam dış borç stokunun % 73.1’ini orta ve uzun vadeli borçlar oluşturmuştur. Bu borç toplamını kredi veren ülkeler arasında kesin bir biçimde paylaştırmak mümkün değilse de resmi rakamlar çok taraflı uluslararası kuruluşlarla (IMF, Dünya Bankası ve çeşitli AB organları) diğer resmi kuruluşların (hükümetler ve diğer resmi mali kuruluşlar) sağladıkları kredilerin toplam borç stoku içindeki payının % 16’ya tekabül ettiğini göstermektedir. Borç toplamının değişik para birimleri arasındaki dağılımı da güvenilir bir rehber olmayacaktır çünkü ABD dışında birçok kredi veren ülke de ABD Doları cinsinden borç vermektedir. Buna karşın toplam borcun % 33.2’si ABD Doları, % 35.4’ü Alman Markı, % 19.4’ü de Japon Yen’i cinsindendir12. Türkiye’nin dış borçlarının büyük çoğunluğunun Batılı ya da Japon mali kuruluşlarına olduğu gayet açıktır.
Sermaye girişinin çoğunluğunu ticari borçlanma oluşturmaktadır. Dış yardım miktarı ise çok cüzidir. Eylül 1998’deki borç stokunun yalnızca % 7.9’u Dünya Bankası, Uluslararası Kalkınma Birliği, Uluslararası Finans Kurumu ve AB organlarının sağladıkları kredilerden oluşmaktadır. Bu orana, İslam Kalkınma Bankası’nın % 0.23’lük payı da dahildir.13 Büyük bir kısmı ABD’den sağlanan dış yardım 1950’lerde Türk ekonomisini destekleyen önemli bir unsur olmasına karşın14 bu durum uzun bir süreden beri kesintiye uğramıştır. Bunun nedeni kısmen Türk ekonomisinin güçlenmesi kısmen de Soğuk Savaş’ın bitmesiyle ABD ve diğer Batılı devletlerin askeri yardım konusundaki isteksizlikleridir. AB ve Türkiye arasındaki ilişkilerde yaşanan sorunların çözüme kavuşturulmasıyla Türkiye bir kez daha aldığı dış yardım miktarını arttırabildi. Gümrük Birliği uyarınca, Türkiye’ye beş yıllık bir dönemi kapsayan 495 milyon $ tutarında bütçe yardımına ek olarak AB’nin gözden geçirilmiş Akdeniz Politikası çerçevesindeki fonlarından yararlanma sözü verildi. Türkiye’nin rekabet gücünü arttırmaya yönelik Avrupa Yatırım Bankası’ndan sağlanan yardımlarla birlikte AB’nin vaat ettiği toplam yardımın tutarı 2.3 milyar $ ile 2.4 milyar arasında değişmektedir.15 Bu yardımların gerçekleşmesi halinde Türkiye’nin dış ödemeler dengesinde köklü değişiklikler meydana gelecektir. Bu fonların bir kısmı Yunanistan’ın vetosuyla engellenmektedir.16 Bu cephede ne olursa olsun AB artık ayrıcalıklı kredi ve hibe kaynağı olarak ABD’ye yetişmiş gözükmektedir.
Son olarak, Türkiye’nin enerji gereksinimleri de –özellikle doğal gaz ve elektrik- dış politika üzerinde önemli etkileri olabilecek sorunlar arasında sayılmalıdır. 1990 ve 1997 yılları arasında, Türkiye’nin toplam enerji talebi yılda ortalama % 10 civarında artmıştır. 1998 yılında Türkiye’nin toplam enerji tüketimi günlük 1.64 milyon varil petrol eşdeğerine ulaşmıştır. Bu miktarın % 62’si ithal edilmiştir. Türkiye güvenilir ham petrol kaynakları bulma gereksinimi içinde olsa da, dünya petrol piyasasının şimdiki ve yakın gelecekteki durumu göz önünde bulundurulduğunda bu gereksinimin ciddi siyasi sorunlar ortaya çıkarmayacağı söylenebilir.
Doğal gaz da değişik bir durum arz etmektedir. Doğal gaz sıvılaştırılarak tankerlerle taşınabilmesine karşın boru hatları aracılığıyla doğrudan üreticiden alınması çok daha ekonomiktir. Bu durum, doğal gaz sağlayan ve boru hattının geçtiği ülkelere siyasi bağımlılık yaratır. Bu etkenin Türkiye açısından önemi, Türkiye’nin çok sınırlı gaz kaynaklarına sahip olmasından (mevcut tüketimin sadece % 3’ü) ve talebin hızla artmasından kaynaklanmaktadır. Şimdiye kadar, İstanbul, Bursa, İzmir ve Ankara gibi başlıca şehirler doğal gaz ağına bağlandılar. Başka birçok şehrin de bu illeri takip etmesi beklenmektedir. Doğal gaz ayrıca, enerji santralleriyle endüstride çevreyi kirletmediği için gitgide artan bir biçimde kullanılmaktadır. Doğal gaz tüketimi, 1988’deki 1.2 milyar metreküpten 1996’da 7.9 milyar metreküpe çıkmıştır. 1996’daki toplam tüketiminin % 71’i Bulgaristan’dan geçen bir boru hattıyla Rusya’dan ithal edilmiş, kalan miktar ise ya sıvılaştırılmış doğal gaz (SDG) olarak ithal edilmiş ya da içte üretilmiştir. 2010 yılına kadar tüketimin 53 milyar metreküpe kadar çıkması beklenmektedir. Planlanmış doğal gaz ithalat kaynakları Tablo 3’te gösterilmiştir. Zaman içersinde, Türkiye Rusya’ya olan bağımlılığını azaltmayı ve yerine boru hattı aracılığıyla İran, Irak ve Türkmenistan’ı, SDG aracılığıyla da başka ülkeleri geçirmeyi planlamaktadır. Bu planlarda hedeflenen yıllık 81.9 milyar metreküplük toplam arz miktarı, beklenen talebin çok üzerinde olmakla birlikte, yetkililer planlarının gerçekleşmeme olasılığını göz önünde bulundurarak talebin mevcut tahminlerin çok üzerinde kalabileceğini de düşünmekteler.17
Tablo 3: Türkiye'nin Doğalgaz İthalat Planları
Sağlayıcı
2010'a kadar Planlanan Üretim (yıllık milyar metreküp)
Toplamdaki
Yüzdesi
%
Rusya (boruhattı)
30.0
36.6
Cezayir (SDG)
3.0
3.7
İran (boruhattı)
10.0
12.2
Irak (boruhattı)
10.0
12.2
Türkmenistan (boruhattı)
16.0
19.5
Mısır (SDG)
10.0
12.2
Katar (SDG)
2.0
2.4
Nijerya (SDG)
0.9
1.1
Toplam
81.9
100.0 1993'ten sonra, Bakü-Ceyhan petrol boru hattı seçeneğinin ortaya atılması yalnızca Türkiye'nin enerji talebini etkilemekle kalmadı aynı zamanda, üretim bölgeleri arasındaki transit geçiş yönü olarak uluslararası enerji çevrelerindeki potansiyel rolünü de etkiledi. Bu bakımdan, çok tartışılan bu konuda, fiziki olarak çok az şey yapılmıştır. Bakü-Ceyhan hattının yapımı projenin yüksek maliyeti ve daha ucuz seçeneklerin bulunması nedeniyle askıya alınmış durumdadır. Bu seçeneklerden biri de boru hattının İran üzerinden geçerek Basra Körfezine uzatılmasıdır. Bu proje, ABD'nin İran üzerindeki yaptırımları nedeniyle seçenekler arasından çıkartıldı.
Türkiye üzerinden geçecek bir boru hattı ile Hazar havzası ve Akdeniz arasında bağlantı kurulmasına yönelik planlara ilişkin belirsizlik bulunmasına karşın, doğal gaz boru hatlarına yönelik projeler çok daha belirgin bir durum arz etmektedir. Türkiye'de gözardı edilemeyecek bir doğal gaz talebi bulunmasının yanı sıra, büyük miktarlardaki doğal gazın taşınmasındaki en ekonomik yol da boru hatlarıdır. Rusya ve İran'dan olmak üzere iki olası doğal gaz boru hattı bir sonraki bölümde ayrıca irdelenecektir. Orta Avrupa ülkelerine Türkmen doğal gazını taşıyacağı için, Türkmenistan'la Türkiye arasında bir boru hattı inşa edilmesini öngören üçüncü proje ise Bakü-Ceyhan projesine benzer uluslararası etkilere sahip bulunmaktadır. 1999'un başlarında imzalanan anlaşmalar uyarınca, General Electric ve Bechtel firmalarını birleştiren ABD'li PSG konsorsiyumu, 2.5 milyar $'a tutarındaki, Hazar Denizi'nin altı ile Azerbaycan ve Gürcistan'dan geçecek olan 2000 km'lik hattın inşasında, Türkiye'nin devlet boru hattı kuruluşu BOTAŞ'a katılacaktı. Nihai olarak 30 milyar metreküpe ulaşacak akımın 16 milyar metreküpü Türkiye'de kullanılacak kalan miktar ise orta Avrupa'ya verilecekti. Eğer bu proje ile Bakü-Ceyhan gerçekleşseydi, Türkiye petrol ve doğal gazın önemli bir transit geçiş güzergahı haline gelecekti.18
Ekonomik Bağlantılar ve Dış Politika Üzerindeki Etkileri
Yukarıda anılan çözümlemeleri, makul ve güvenilir siyasi çözümlemelere dönüştürmek bir ölçüde zor olacaktır. Ayrıca, genel metodolojik sorunlara da dikkat çekmek gerekir. Bu sorunlar "bayrak mı ticareti yoksa ticaret mi bayrağı takip eder" sorusuyla özetlenebilir. Bu sorunu daha bilimsel bir çerçeveye oturtmak gerekirse, hükümetler iyi siyasi ilişkilere ve yakınlıklara sahip oldukları ülkelerle mi yakın ekonomik ilişki kurarlar ("siyasi çıkar" yaklaşımı) yoksa ekonomik bağlantılar ve bağımlılıklar siyasi ilişki sonucu mu oluşurlar ("ekonomik çıkar" yaklaşımı)? Politik ve ekonomik etkenler uyumlu mudur –yani, aynı siyasi sonuçlara mı yol açarlar- yoksa uyumsuz mudur?
Türkiye'nin yakın tarihi, özellikle Soğuk Savaş döneminde siyasi nedenlerle SSCB ile çok sınırlı ekonomik ilişki içinde olan Türkiye'nin dış ekonomik ilişkilerinde siyasi çıkar yaklaşımının ağır bastığını ortaya koymaktadır. Diğer yandan, Soğuk Savaşın sona ermesi ve 1990'ların başlarında başlayan ekonomik globalleşme ve liberalleşme, geleceğin dış ekonomik ilişkilerini, devlet politikalarından çok işadamlarının ve tüketicilerin bireysel kararlarına bağlı hale getirdi. Bu son gözlem aynı zamanda, günümüz uluslararası ortamında, uluslararası aktörler olarak egemen devletlerin özellikle ekonomik alanda, eskiden sahip oldukları tekel konumunu yitirdiklerine ilişkin bir uyarıyı da içermektedir. Çok taraflı ve uluslararası örgütler ve kuruluşlar, üye devletlerin gerek iç gerekse de dış ekonomik politikalarını yürütürken bağımsız ve otarşik karar alma güçlerini sınırlandırmaktadır. Çok uluslu şirketler, iş çevreleri hatta tek tek işadamları devlet politikalarına bakmaksızın kendi gündemlerini takip edebilmekte ve bu politikaların belirlenmesinde önemli etkileri olmaktadır.
Bu methodolojik sorunları dikkate alarak makalenin diğer bölümlerinde, Türkiye’nin üç önemli alandaki ekonomik çıkarları ve gelecekteki ilişkileri değerlendirilmeye çalışılacak. Bu alanlar: OECD ülkeleri, özellikle ABD ve AB ile Batılı finansal kuruluşlar; Rusya, Karadeniz devletleri ve Orta Asya cumhuriyetleri; Ortadoğu (İsrail dahil) ve diğer Müslüman ülkeler.
OECD Ülkeleri, AB ve Batılı Mali Kuruluşlar
Soğuk Savaş’ın sona ermesine ve Refah Partisi’nin –artık Fazilet Partisi- yükselişiyle vurgulanan İslami değerlerin öne çıkmasına rağmen Türkiye’nin hala Batılı ülkelerle ve Japonya ve Güney Kore gibi doğu Asya ülkeleriyle iyi ilişkilerini korumakta önemli çıkarı bulunmaktadır. Türkiye’nin ticari ilişkilerinin üçte ikiye yakını bu ülkelerledir.19 Ayrıca, sermaye girişi ve borçlarını ödemek veya döndürmek için bu ülkelere bir hayli bağımlıdır. İslamcı liderler bile bu durumu kabullenmek zorunda kalmışlardır. 1996-97 Erbakan Hükümeti’nin uygulamalarının da gösterdiği gibi, bu tür liderler kendilerini iç siyasi yelpazeden farklı kılmak için böyle demagojik söylemler içine girebilmekte ama ağır ve kabul edilemez ekonomik maliyetinden dolayı Türkiye’nin Batıyla bağlarını koparmayı göze alamamaktadırlar.20
Türkiye’nin AB ile ilişkileri, en karmaşık ve ihtilaflı konulardan biridir. Yine genel kabul görmektedir ki AB ile ilişkilerin güdüsü ne tam üye olma hedefine ulaşmak ne de ekonomik çıkarlardır. Bu ilişkilerdeki başlıca motivasyon kaynağı, Batının refah seviyesine ya da mali yardım olanaklarına ulaşmaktan çok, Türkiye’yi Batılı demokratik uluslar topluluğunun saygın bir üyesi yapmaya yönelik “Kemalist hedef”tir.
Yine de ekonomik güdüler de, Türkiye’nin AB’ye tam üye olma hedefini güçlendirmede önemli rol oynamaktadır. Gümrük birliği sayesinde Türkiye, sanayi ürünlerini gümrüksüz ve kotasız olarak AB pazarına sokma ve en azından ilke olarak ekonomik yardımdan yararlanma hakkı elde etmiştir. Tam üyelikle birlikte, tarım ürünlerinin ve işgücünün serbest dolaşımının yanı sıra AB’nin tarımsal destek fonlarından yararlanma hakkı elde edecektir. Ayrıca bu politikaları oluşturan organlara da katılabilecektir. AB açısından Türkiye’yi tam üyeliğe kabul etmenin mali külfeti, mevcut şartlarda ve işgücünün serbest dolaşımıyla ilgili olarak ortaya çıkacak sorunlar nedeniyle üyeliği kabul etmemeye yönelik en önemli gerekçeleri oluşturmaktadır. Türkiye ile AB arasındaki ilişkiler ekonomik çıkardan çok siyasi çıkar yaklaşımıyla açıklansa da, her iki faktör de birbiriyle ilişkilidir ve birbirlerini karşılıklı olarak güçlendirmektedir.
Yunan ve Kıbrıs Rum sorununa da mutlaka dikkat gösterilmelidir çünkü bu konu, ekonomik etkenden çok siyasi etkenlerle ilgilidir. Eğer ekonomik mülahazalar dış politikada öncelikli belirleyiciler olsaydı, Türkiye 1974'te Kıbrıs'a müdahalede bulunmayacağı gibi iki ülke arasındaki uzlaşmazlıklar da çoktan çözüme kavuşmuş olurdu. Yunanistan'ın engellemelerinin ortadan kalkması, karşılıklı ticaretin gelişmesinin dışında, Türkiye'nin AB ve ABD ile ilişkilerinde siyasi ve ekonomik rahatlamaya yol açacaktır. Özellikle ihtilaflı Ege denizinde, turizmin her iki taraf için de taşıdığı büyük önem nedeniyle dostane ve istikrarlı ilişkilerin tesisi daha da önem kazanmaktadır.
Siyasi ve ekonomik güdüler arasındaki büyük uyum göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin, büyük ölçüde AB-Türkiye ilişkileriyle benzerlik taşıdığı görülür. Fakat, bazı farklı noktalar da bulunmaktadır. ABD yönetimlerinin çoğu, Türkiye'nin özellikle Ortadoğu'daki stratejik konumuna AB üyesi devletlerden çok daha fazla önem atfetmiştir. AB, Yunan hükümetleriyle uğraşmak zorunda kalsa da güçlü Türk karşıtı lobiler Washington'da, Brüksel'den daha fazla siyasi olarak etkilidirler. Yine, ABD hükümetleri, Türkiye'yi kendi ekonomik alanlarına kabul etme kararı verme durumuyla yüz yüze gelmemişlerdir. 1980'lerde, Başbakan Özal, ABD ile Türkiye arasında serbest ticaret anlaşması yapılması fikrini ortaya attı. Bu öneriden vazgeçilmiş gözükmekle birlikte, eğer Türkiye'ye, AB ile ilişkilerinde gümrük birliğinden fazla seçenekler sunulmazsa (yani her iki taraf için de önemli karar alma mekanizmalarına katılım), öneri yeniden canlandırılabilir.
Türkiye'nin diğer OECD üyesi ticaret partnerleriyle ilişkileri –özellikle Japonya'yla- bu ülkelerin ihtilaflı bölgelere olan coğrafi uzaklığı nedeniyle, daha az sorun çıkarıcı niteliktedir. Kamuoyu yoklamalarının gösterdiği gibi, Türkler Japonlar hakkında çok olumlu düşünmekte ve Türkiye Japonya'yı doğrudan yatırım ve borç kaynağı olarak görmektedir. Japonya'nın, Türkiye'nin toplam ithalatındaki payı % 4.5 civarında olup toplam ihracatındaki payı ise yalnızca % 0.4'tür. Japonya'nin diğer ülkelerle ticari ilişkilerinde olduğu gibi, dış ticaret dengesindeki Japonya lehine fazla, iki ülke arasındaki tek ciddi sorundur.21
Batılı ve Japon mali kuruluş ve özel şirketleriyle ilişkiler, Türkiye'nin dış ekonomik ilişki ve bağımlılıklarının önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Fakat bir yandan bu ilişkilerle çıkarlar, diğer yandan da dış politika arasında bir bağlantı kurmak kolay olmamaktadır. Uluslararası fon kuruluşları, ticari bankalar ve özel yatırımcılar, bir ülkenin ekonomi politikası ve genel ekonomik tutumundan, o ülkenin dış politikasından daha fazla etkilenmektedir. Diğer bir deyişle, eğer bir ülke istikrarlı ve sağlıklı bir iş ortamı oluşturmakta başarısız olmuşsa o ülkenin dış politikasının ne kadar batı yanlısı olduğu, uluslararası banka ve iş çevreleri açısından pek önem taşımamaktadır. Türk hükümetleri, bir ölçüde özel sektöre dinamizm ve esneklik kazandırsalar da ekonomik istikrar bakımından açıkça başarısız olmuşlardır. Türk pazarıyla ilgilenen bankerler ve işadamlarıyla Londra'da yapılan görüşmelerde, Türkiye'ye yatırım yapmak isteyenleri caydırabilecek etkenler arasında siyasi istikrarsızlık, yüksek oranlı enflasyon ve ekonomi politikalarındaki belirsizlik sayılmıştır. Yatırımcılar, İslamcı veya Batı karşıtı bir hükümetin siyasi yönetimi açıkça ele almasının yabancı sermayeyi kaçıracağını dile getirseler de Hükümet'in dış politikasından sorumlu görevlileri konuyu pek önemsememektedir. Bu tür düşüncelerin yanı sıra, Devlet bürokrasisindeki yetersizlikler ve yavaşlık ile özelleştirmedeki belirsizlik, Türkiye'deki doğrudan yabancı yatırımların düşük oranlı olmasının nedenini açıklamaktadır.
Ekonomik çıkarlar –özellikle, dış borçları ödemek için daha fazla doğrudan yatırım çekme ve yeni ihracat pazarları geliştirme ihtiyacı- muhtemelen Türk dış politikasının belirlenmesinde çok önemli bir rol oynayacaktır. Fakat, ekonomik yaklaşımlar her zaman dış politika sahnesinde önem taşımamaktadır. Örneğin Yunanistan ve Rumlarla ilişkilerde durum böyledir. Dolayısıyla, OECD ülkelerinin ve Batılı mali kuruluşlar dış politikada büyük önem taşımaya devam edecektir. Eğer Türkiye ile ABD arasında bir serbest ticaret anlaşması imzalansaydı bu Türkiye'nin toplam dış ticaretinde ABD'nin payının artmasına yol açabilirdi. Fakat, iki ülke arasındaki ticaret engelleri, tarım ürünleri dışında, çok yüksek olmadığı için bu etki, çok çarpıcı olmayacaktı.
Rusya, Karadeniz Devletleri ve Türki Cumhuriyetler
Türkiye'nin Rusya'yla ilişkileri, siyasi ve ekomomik etkenler arasındaki uyumsuzluğa çarpıcı bir örnek teşkil etmektedir. Bu ilişkiler aynı zamanda, iki ülke arasındaki ticari bağlantıların hükümetler tarafından planlanmaksızın nasıl gelişebileceğinin de örneğini oluşturur. Sovyet sonrası Rusya'yla Türkiye arasındaki ilişkiler, büyük ölçüde Türkiye'nin, Moskova'nın "yakın çevresi"nde, bir şekilde eski Sovyet denetimini yeniden tesis etmeye çalışmasından duyduğu endişe nedeniyle kolay olmamaktadır. Diğer yandan, Ankara Moskova’yla açıkça çatışmaya girmeyi askeri risklerden daha çok Türkiye ile Rusya arasındaki gelişen ticaret hacmi nedeniyle göze alamamaktadır. Benzer hesapların diğer tarafça da yapıldığı açıktır. Türkiye Rusya’ya olan doğal gaz bağımlılığını azaltmak istemektedir. Rusya tarafından sağlanan gazın oranı toplamdaki oranı düşse bile, alınan gaz miktadır hala yüksektir. Arz kapasitesini arttırmak ve Bulgaristan üzerinden geçen mevcut güzergahı çeşitlendirmek için, Karadeniz altından geçen ve “Mavi Akım” diye bilinen bir boru hattı projesi inşası planlanmaktadır. Bu projenin yaklaşık 13.5 milyar dolara mal olması ve yılda 16 milyar metreküp doğal gaz taşıması beklenmektedir. Uluslararası hizmet ticaretinde, Rusya’da Türk firmalarının üstlendiği müteahhitlik işlerinin 5 milyar dolara ulaştığı kaydedilmektedir. Bu rakam, Türk firmalarını, Rusya’da faaliyet gösteren yabancı firmalar arasında birinci sıraya yerleştirmektedir.22Bu bağlantılar her iki ülkenin de karşılıklı bağımlılığını arttırmaktadır.23
Türkiye’nin diğer Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) üyeleri ile ilişkileri değişiktir. Ermenistan dışında hiçbiriyle aralarında ihtilaf bulunmamakta, Azerbaycan ve Orta Asya’daki Türki “kardeş devletler” üzerinde nüfuz sahibi olmak istemektedir. Diğer yandan, Türkiye’nin BDT ile olan ticaretinin %10’u Türki Cumhuriyetlerle gerçekleştirilmesine karşın Rusya’nın payı % 55-60’a tekabül etmektedir.241990’larda, Türk Hükümetleri BDT ve Karadeniz devletleriyle daha yakın ilişkileler tesis etmeyi amaçlayan projeler geliştirdiler. Örneğin Karadeniz Ekonomik İşbirliği Projesi (KEİ) 1992’de İstanbul’da başlatıldı. Bu oluşum Türkiye’nin yanı sıra tüm Karadeniz’e kıyıdaş devletleri (Bulgaristan, Romanya, Moldova, Ukrayna, Rusya ve Gürcistan) ve Arnavutluk, Ermenistan, Azerbaycan ve Yunanistan’ı kapsamaktadır. Kurumsal olarak KEİ çerçevesinde, dönüşümlü başkanlık sistemiyle İstanbul’da bir sekreterya oluşturulmuş ve üye devletlerin dışişleri bakanları düzeyinde yılda en az bir kez biraraya gelinmesi planlanmıştır. İşlevsel olarak, oluşumun en önemli organları, Selanik’te kurulan Karedeniz Ticaret ve Kalkınma Bankası ile ticaret, sanayi ve ulaşıma ilişkin çalışma gruplarıdır. Haziran 1992’de üye devlet liderleri tarafından yayımlanan deklarasyona göre, KEİ’in amaçları “ticaretin önündeki her tür engeli azaltmak ve gitgide ortadan kaldırmak”, ulaşım, enerji, madencilik ve turizm alanlarındaki ortak projeleri geliştirmektir.25 KEİ’e yönetilen başlıca eleştiri, eğer amaç üye devletler arasındaki ticareti geliştirmekse, bu zaten olağan pazar güçleri aracılığıyla da gelişebilirdi şeklinde olacaktır. Kötümserler, Azerbaycan ve Türkiye, Ermenistan’a ambargo uygularken ve Yunanistan ile Türkiye sık sık kavgaya tutuşuyorken, ekonomik işbirliği rüyasının nasıl gerçekleşeceğini merak edebilirler. Diğer yandan, bakanlar düzeyindeki düzenli KEİ toplantılarının, aralarında ihtilaf bulunan üyelerin sorunlarını çözme zemini olarak kullanılabileceğini savunmak da olasıdır. Örneğin, Nisan 1997’deki İstanbul Zirvesi Ermenistan Devlet Başkanı Levon Ter-Petrossian ile Azerbaycan Devlet Başkanı Haydar Aliyev’e bir tartışma forumu sunmuştur.26 Bu tür fırsatların da ortaya koyduğu gibi, KEİ projesi Türkiye açısından ekonomik olduğu kadar siyasi amaç da taşımaktadır.
1990’ların başlarında, Türkiye’nin Orta Asya ve Azerbaycan’daki rolüyle ilgili olarak, Türklerin eski Sovyet-Çin sınırına ve belki de ötesine kadar uzanan bir nüfuz bölgesi oluşturacaklarını iddia eden birçok makale yazıldı. Sonrasında, Rus gücünün yeniden canlanması, Türkiye’deki iç karışıklıklar ve Orta Asya devletlerinin kendi egemenliklerini ve kimliklerini tesis etmeye yönelik isteklilikleri sonucu gerçek yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Philip Robins’in 1993’te belirttiği gibi, Türkiye'de "hayalci etnik dayanışma" kavramından, çıkar ilişkisine dayanan yeni bir kavrama geçiş olmuştur.27 Fakat duygu ve çıkarların karşılıklı olması gerekmemektedir.28Eğer Türk işadamları ve Hükümetleri etnik bağlardan esinlenmemiş olsalardı bu küçük ve uzak ülkelere muhtemelen ilgi duymazlardı. Türkiye’nin ekonomik zayıflığı daha görkemli projelerin ortaya konamamasında kendini hissettirse de, özellikle tekstil, telekomünikasyon ve inşaat alanında Orta Asya ekonomilerindeki önemli boşlukları doldurmuşlardır. Türk Eximbank, 1996 yılına kadar, Türki cumhuriyetlere, toplam 1.56 milyar dolara ulaşan kredi açmıştır. Bölgede, Türk firmaları tarafından üstlenilen müteahhitlik sözleşmelerinin toplam değerinin 5 milyar doları geçtiği söylenmektedir.29 Diğer yandan, Türkiye ile Türki cumhuriyetler arasındaki ticaret çok düşük seviyelerde başlamış ve bu ülkelerin Türkiye'ye ihraç edebilecekleri çok az ürün olması nedeniyle de sınırlı kalmıştır. Dönem dönem Azeri-Ermeni çatışması ve İran tarafından tıkanan dolaylı ulaşım kanalları ticaretin önündeki bir diğer engeli teşkil etmektedir. Sonuç olarak işadamları ve yetkililerin tüm çabalarına karşın, Türki cumhuriyetlerle ticaret 1998 yılı itibariyle Türkiye’nin toplam ihracatı içersinde % 3.5, toplam ithalatı içersinde ise % 1’lik bir paya sahip olabilmiştir. Duruma geniş çerçeveden bakılarak, Türkiye’nin bölgedeki ekonomik ve siyasi çıkarları arasında uyuşma olduğu fakat ekonomik bağların siyasi vaatleri yerine getirmek için yeterli olmadığı söylenebilir.
Kurumsal olarak, Türkiye ile Orta Asya arasındaki en önemli çok taraflı ekonomik bağ Ekonomik İşbirliği Örgütü’dür (ECO=Economik Cooperation Organization). ECO, Bağdat Paktı’ndan sonra oluşturulan askeri nitelikli olmayan Merkezi Anlaşma Örgütü’nün (CENTO=Central Treaty Organization) yerine kurulan Kalkınma için Bölgesel İşbirliği Örgütü’nün (RCD=Regional Cooperation for Development) devamıdır. 1984’te kurulan ECO, eski RCD üyeleri Türkiye, İran ve Pakistan ile sınırlı kalmıştı. 1992’de Afganistan, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan ve Türkmenistan da örgüte üye oldular. KEİ’de olduğu gibi, ECO çerçevesinde, daimi temsilcilerden oluşan bir konsey, bakanlar düzeyinde gerçekleştirilen düzenli toplantılar ve Tahran’da bir sekreterya bulunmaktadır. ECO’nun amacı bir serbest ticaret bölgesinden ziyade, bir tercihli ticaret sistemi oluşturmaktır. Bu amaçla, bir bölgesel planlama konseyi; bir ticaret ve kalkınma bankası; ortak sigorta, denizcilik ve hava ulaşım kuruluşları ve bir kültür fonu oluşturulmuştur.30 Fakat, Türkiye açısından, ECO'nun Ankara'nın ekonomik ilişkilerinde etkisi olup olmadığı tartışılabilir. 1996'da, ECO ülkeleriyle ticaret, Türkiye'nin toplam ihracatının % 4.9'unu, toplam ithalatının ise % 3.5'ini oluşturmuştur. ECO toplamında, İran'ın payı % 40 olarak gerçekleşmiştir. İran'ın ECO'daki başat konumu Türkiye'nin örgüte üye olmasının başlıca sebebidir. Örgüte üye olarak Ankara, İran'ın Orta Asya'daki nüfuzunu genişletmesini önlemekte ve ECO kararlarını kendi isteğine göre şekillendirmeyi sağlamaktadır.
İslam Dünyası ve Ortadoğu
Türk dış politikasına kendi damgasını vurma isteğinin bir parçası olarak Necmettin Erbakan, 1996-1997 yılları arasındaki başbakanlığı sırasında, hem Ortadoğu hem de güney ve güneydoğu Asya'yı içeren İslam dünyasıyla yeni bağlar kurmaya çalıştı. Bu çaba, Türkiye, Bengladeş, Mısır, Endonezya, İran, Malezya, Nijerya ve Pakistan'ı biraraya getiren D-8 (Developing-8) oluşumuna yol açtı. Sonraki hükümetler resmi olarak projeyi bir kenara bırakmasalar da, D-8'in Türkiye'nin ekonomik ilişkilerinde nasıl önemli bir rol oynayacağını anlamak zordur. Diğer yedi ülkenin tümünün Türkiye'nin 1995'teki dış ticaretindeki toplam payı sadece % 3.9'dur. Toplam ihracatındaki payı % 3.3, toplam ithalatındaki payı ise % 4.2'dir. Bu ülkeler arasında sadece İran önemli bir ticaret partneridir. Müslüman ülkeleri biraraya getirmekte romantik söylemlerin haricinde yeterli ortak çıkarlar bulunmadığı için, Türkiye'nin "islami açılımdan" elde edeceği çok az şey bulunmaktadır.
Türkiye'nin ekonomik ilişkileri açısından daha homojen ve coğrafi olarak daha yakın Ortadoğu ülkeleri için aynı çıkarımda bulunmak doğru olmaz. Petrol ve doğal gaz ihraç potansiyelleriyle birlikte bu etkenler, Ortadoğu ülkelerini önemli ticari partnerler haline getirmektedir. Bu ülkelerin Türkiye'nin dış ticaretindeki payları 1980'lerin başlarında düşmesine rağmen, hala önemli payları bulunmaktadır. Bölge içinde, Suudi Arabistan, Cezayir, Mısır ve İran önemli ticaret partnerleri olup, her biriyle girişilen ticaretin toplam cirosu yıllık ortalama 1 milyar dolar civarındadır. Bu ülkeleri, İsrail, Libya, Suriye, Birleşik Arap Emirlikleri ve Ürdün izlemektedir.31Eğer Irak ambargo olmasaydı, üst düzey ticari partnerlerden biri olabilirdi zira 1990'dan önceki üç yılda iki ülke arasındaki ticaret hacmi yıllık ortalama 2.2 milyar dolara ulaşmıştı.32Dolayısıyla Irak o yıllarda Türkiye'nin üçüncü büyük ticaret ortağıydı. Türkiye ile İran, Irak, Libya, Suriye ve İsrail arasındaki ekonomik ve siyasi ilişkiler özel öneme sahip olup, ayrı incelemeyi gerektirmektedir.
Sez Törek ädäbiyättän 1 tekst ukıdıgız.
Çirattagı - Türkiye'nin Yeni Dünyası - 4
  • Büleklär
  • Türkiye'nin Yeni Dünyası - 1
    Süzlärneñ gomumi sanı 3658
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2002
    18.6 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    28.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    34.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Türkiye'nin Yeni Dünyası - 2
    Süzlärneñ gomumi sanı 3563
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1989
    21.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    32.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    38.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Türkiye'nin Yeni Dünyası - 3
    Süzlärneñ gomumi sanı 3810
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1735
    19.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    29.3 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    34.3 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Türkiye'nin Yeni Dünyası - 4
    Süzlärneñ gomumi sanı 3856
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1920
    20.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    30.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    36.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Türkiye'nin Yeni Dünyası - 5
    Süzlärneñ gomumi sanı 3736
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1842
    20.6 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    31.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    37.3 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Türkiye'nin Yeni Dünyası - 6
    Süzlärneñ gomumi sanı 3788
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1938
    18.3 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    29.3 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    35.7 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Türkiye'nin Yeni Dünyası - 7
    Süzlärneñ gomumi sanı 269
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 210
    39.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    55.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.