Türkiye'nin Yeni Dünyası - 2

Süzlärneñ gomumi sanı 3563
Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1989
21.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
32.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
38.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
Fakat bu belirsizlik abartılmamalıdır. Temmuz 1996'da Parlamentonun İslamcı bir başbakana güvenoyu vermesi Türk siyasi tarihinde bir sapma teşkil edebilir ama beklentileri, geleneksel Kemalist dış politikayla hala aynı olan Türk toplumunun gelişiminde herhangi bir sapma bulunmamaktadır. Mustafa Kemal 1923'te en mantıklı politikanın "aynı kültüre ve ırka mensup insanların yaşadığı bu topraklarda kalmak, organik olarak gelişerek bir uygarlık kurmak" olduğunu belirtmiştir5. Birkaç ay sonra, İzmir İktisat Kongresi'nin açılışında askeri zaferlerin, iktisadi başarılarla taçlandırılmadıkça geçici olacaklarını ifade etmiştir. Türkiye'nin berbat ekonomisine dikkat çeken Atatürk, ülkenin coğrafi büyüklüğü ile üzerindek yaşayan nüfus arasındaki orantısızlığı vurgulamıştır. Bu durum, eğitimin teknik bilgi vermesini ve ekonomik gelişmeyi amaçlamasını her şeyden önemli kılmıştır.6 Türkiye'nin I. Dünya Savaşı'yla Kurtuluş Savaşı'nda dört milyon insanını kaybettiği ve ekilebilir topraklarının sadece dörtte birinin ekildiği tahmin edilmektedir.7 Milliyetçiler, nüfus artışını ulusal önceliğe sahip bir konu olarak görmektedirler. Mustafa Kemal 1923'te, gerekirse, nüfus artışını (sekiz milyona ulaşacağını tahmin ediyor) sağlayacak önlemler alma konusunda tavsiyelerde bulunmak üzere yabancı uzmanların davet edileceğini söylemiştir. Şöyle devam ediyor Atatürk:

Bizimle aynı ırk ve kültüre mensup olmakla birlikte kendilerini ulusal sınırların dışında bulmuş insanları da biraraya getirmeli bu ülkede onlara müreffeh bir yaşam sağlayarak nüfusumuzu arttırmalıyaz. Eğer onları Rusya'dan getirmek mümkün olursa, bunu yapacağız. Fakat, kanaatimce, Makedonya ve Batı Trakya'daki bütün Türkler buraya getirilmeli ve Avrupa'ya dönüş için araştırmalara başlama düşüncesi bir kenara bırakılmalıdır.8
Atatürk, Sovyetler Birliğindeki Türki halkları ve Balkanlardaki Türkleri (ve diğer müslümanları) öncelikli göçmen kaynağı olarak görmekteydi. Kurtuluş Savaşı, 30 Ekim 1918'de İtilaf Devletleri'yle Mondros Mütarekesi imzalandığında Osmanlı denetiminde bulunan tüm toprakları Türk hakimiyetine sokmak amacıyla verildi. Aralık 1921'te, savaş daha devam ederken, Mustafa Kemal gerçekçi bir dış politika benimseyerek hem pan-İslamizmi (tüm Müslümanların birliği) hem de pan-Türkizmi (bütün Türk kökenli halkların birliği) bir kenara bıraktı. Türk Ulusunu darağacının kenarına getiren eylemlerin kökeninde hayalperestlik ve duygusallığın yattığını belirten Atatürk, Türklerin asla pan-islamist ya da pan-Türkist ideolojiler gütmediklerini, ama böyle yapma tehdidinde bulunulmasının bile düşmanların sayısını ve baskısını arttırdığını ifade etmiştir.
Meşru ve doğal sınırlarımıza dönelim. Sınırlılıklarımızın farkına varalım. Bir ulus olarak bağımsız bir yaşam istiyoruz. Tek başına bu amaç için dahi kendimizi feda etmeye hazırız.9
Dış Politika ve Kürt Sorunu
Fakat yayılmacılığı ve irredantizmi bırakmak, iç ve dış politikadan etnik faktörü soyutlayamadı. Şubat 1923’te, cumhuriyetin ilanından dokuz ay önce, İzmir halkına yaptığı altı saatlik konuşmada Mustafa Kemal şöyle diyor:
Türkiye devletini kuran tek bir temel etnik unsur var. Fakat, bu temel unsurun amaçlarına ve inançlarına kendi amaç ve inançlarını katan başka unsurlar da var. Bunlardan bazıları, örneğin yahudi yurttaşlarımız gibi, değişik dinlere sahip.10
1923’te Mustafa Kemal ve arkadaşları, daima Türklerin ve Kürtlerin bölünmez bir bütün olduğunu savunsalar da Kürtlerden bahsetmekten çekinmiyorlardı. Atatürk 1923’te gazetecilere, Kürtlerin tüm ülkeye yayıldığını, yoğun olarak bulundukları bölgelerin sınırlı olduğunu ve Kürt milliyetçiliğini tatmin edecek bir sınır çizilmesinin Türkiye’yi ve Türkleri yok edeceğini söyler. “Türkiye halkı” terimi Kürtleri de içermektedir. 1920 anayasasına göre(benim bildiğim kadarıyla 1920’de bir anayasa yok, 1921’de kabul edilen Teşkilat-ı Esasiye kanunu var ve bu cumhuriyetin ilk anayasası ama makalede 1920 denmiş Ç.N) Kürtler, sadece çoğunlukta olduğu bölgelerde özerklik sahibi olacaktır.11 Bu pasaj, 1924’te kabul edilen yeni anayasada bölgesel özerkliğe yapılan atıf yer almadığı için konuşmanın daha sonra yayımlanan metninden çıkarıldı.12
Mustafa Kemal’in, 1923’te, “temel” Türk toplumuna katılan diğer etnik gruplarla ilgili olarak söyledikleri, günümüzde, ülkelerini “etnik mozaik” olarak tarif eden liberaller tarafından yansıtılmaktadır. Fakat mozaikteki tüm unsurlar eşit öneme sahip olmadıkları gibi tehdit algılaması bakımından da eşit değillerdir. Kurtuluş Savaşı sırasında, sadece iki etnik grup –Kürtler ve Çerkezler- Türk milliyetçileri için soruna yol açtılar. Her ikisi de kendi aralarında bölündü. Çerkezler arasındaki Türk milliyetçiliği muhalifleri, Türk milliyetçiliğinin destekleyicileri tarafından yenilgiye uğratıldı. Yunan işgali altındaki İzmir’de toplanan Çerkez ulusal kongresi, kayda değer bir etki yapamadı.13 Türk milliyetçileri, Kürtler arasındaki muhaliflerini de Ankara’daki Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (parlamento) temsil olunan Kürt müttefiklerinin yardımıyla yenilgiye uğrattılar. Fakat Kürtlerin sayısı Çerkezlerden fazlaydı. Bunlar mülteci değil ülkenin yerlisiydi ve aşiret bölünmüşlüğü Anadolu’daki diğer etnik topluluklardan daha güçlüydü. Ülkenin yeni sınırlarına yakın bölgelerde yaşayan Kürtlerin devletle olan ilişkileri, sığınmacı olarak, yeni yaşamlarını Osmanlı Türk devletine borçlu olan Çerkezlerinkinden daha fazla sorun çıkarır nitelikteydi.
Kendilerine yabancı bir hami arama gelenekleri nedeniyle Kürtler, Cumhuriyetin kurucuları tarafından önemli bir dış politika sorunu olarak görüldü. Kurtuluş Savaşı başladığında, Kazım Karabekir Paşa, Kürtlerle Ermeniler arasında bir ittifak kurulmasını önlemekte fazla zorluk yaşamadı çünkü Kürtler, toprak taleplerini Ermenilerin toprakları karşılığında gerçekleştireceklerdi.14 Fakat Mustafa Kemal ve yandaşları, güneydoğuda bazı Kürtlerin, İngilizlerin “bağımsız Kürdistan” tahriklerine kapılabileceğinden endişelenmekteydi.15 Türk milliyetçilerinin giriştiği askeri harekatla, İngiliz işgali altında bulunmayan topraklardaki sadakatsiz Kürtler etkisizleştirildi. Diğer yandan, İngiliz işgali altında bulunan Musul vilayetindeki Kürtler, milliyetçi Türkiye’yi tehdit etmeye devam etti. Mustafa Kemal’in 1923’te belirttiği gibi,
Musul’un bizim için değeri büyük. Birincisi, her tarafı, sınırsız zenginlik kaynağı teşkil eden, petrol yataklarıyla dolu. İkincisi, eşit derecede önemli bir Kürtlük meselesi var. İngilizler burada bir Kürt hükümeti kurmak istiyorlar. Eğer gerçekleştirirlerse, bu fikir sınırlarımız içinde yaşayan Kürtlere de yayılabilir. Bunu önlemek için, sınır daha güneye çekilmelidir. Fakat, eğer Musul’u alamazsak savaşa devam edecek miyiz?... Savaşı sürdürerek Musul’u geri alamayız.16
Atatürk’ün İngiltere’yle savaş olasılığını reddetmesi, Musul’un 1926’da, İngiliz mandası altındaki Irak’a devredilmesine yol açtı. Türkiye, İngiltere ve Irak arasındaki ilgili andlaşmada, tarafların, sınırın diğer tarafındaki aşiret liderleriyle herhangi bir siyasi temas kurmaktan kaçınacakları ve sınır bölgelerindeki düşmanca hareketleri engelleyecekleri öngörülmekteydi.17 Yine de Türk başbakanı İsmet İnönü, “çok sayıda Kürt Irak’a katılmaya başlarsa, Türk hükümeti doğu illerinde kalıcı önlemler alacaktır ve bu önlemler, İngiliz makamları iyi komşuluk ilişkilerine uygun bir biçimde hareket etseler dahi kendiliğinden alınacaktır” diyerek İngiliz büyükelçisini uyardı.18 İnglizlerle Bağdat’taki Kraliyet rejiminin işbilirliği, Irak’taki Kürt tehlikesini, Irak monarşisinin 1958’de çöküşüne kadar çevreledi.
Anlaşmadan sonra, Türkiye’den sürülen Kürt milliyetçileri Fransız mandası altındaki Lübnan’a geçtiler. Burada, Sovyet Ermenistanı ile İran sınırında bulunan Ağrı dağı yakınlarında bir Kürt isyanı planlamaya koyuldular19. Bu isyanın bastırılması, 1932’de Türk-İran sınırının değiştirilmesine yol açtı20. Türkiye ile İran arasında 1926 yılında imzalanan andlaşma zaten Kürt aşiretlerinin “cezai eylemleri”ne karşı işbirliğini öngörmekteydi.21 Türkiye, Irak, İran ve Afganistan arasında oluşturulan 1937 tarihli Sadabad Paktı’nda da benzer bir hüküm bulunmaktaydı.22
II. Dünya Savaşı'ndan sonra, Türkiye, Sovyetler Birliği'nin Kürt Milliyetçiliğini istismar edeceğinden endişelendi. Kısa ömürlü Mahabad Kürt cumhuriyeti 1946'da Sovyet yardımıyla İran'da kuruldu. Aynı yıl, Iraklı Kürt lider Mustafa Barzani, Sovyetler Birliği'ne sığındı23. 1975'te Barzani'nin rakibi, Celal Talabani, o zamanlar Moskova'nın Ortadoğu'daki en yakın müttefiki Suriye'de Kürdistan Yurtseverler Birliği'ni kurdu.241955 ve 1958 arasında, Türkiye, Sovyet entrikalarını, Bağdat Paktı aracılığıyla önlemeye çalıştı.25 Kürtler Bağdat Paktına da, Sadabat Paktında olduğu gibi muhalefet ettiler. Irak devriminin akabinde, Bağdat Paktı'nın dağılmasıyla, Türkiye, her iki ülkeye yönelmiş Kürt milliyetçiliği tehdidiyle uğraşma konusunda Irak rejimiyle mutabakat arayışına girişti ve bazen de başarılı oldu.26
Bu nedenle, Kürt milliyetçiliğinin yönelttiği tehdit daima Türk diplomatlarının hafızalarında varlığını muhafaza etmiştir. Üstte belirtilen önlemler, 1984'te başlayan PKK isyanına kadar, Kürt milliyetçiliğini Türk dış politikasının küçük bir sorunu olarak tutmaya yetti. 1978'de kurulan PKK, 1980 darbesinden sonra karargahını Suriye ve Lübnan'a taşıdı.27 Daha sonra Türk diplomatlarını hedef alan Ermeni terör örgütü ASALA (Armenian Secret Army for the Liberation of Armenia) ile bir işbirliği anlaşması yaptı.28 Ankara'daki Marksist öğrenci çevresinde doğan ve Ortadoğu'nun zengin terörizm bataklığında gelişen PKK, önemli bir uluslararası terör örgütüne dönüştü ve Türkiye'nin rakiplerinin nazarında değer kazandı. Suriye tarafından doğrudan ve tahminen Suriye'nin müttefikleri İran ve Sovyetler Birliği tarafından dolaylı olarak desteklenen ve finanse edilen, ayrıca Batı Avrupa'daki Kürtler tarafından da (Türk yetkililere göre haraç toplama ve uyuşturucu kaçakçılığı ile) desteklenen PKK, Türk güvenlik kuvvetleri için önemli bir sorun oluşturdu.
Türk diplomasisi PKK'nın yurtdışındaki faaliyetlerini engellemek için yorulmaksızın çalıştı. Aynı zamanda, güvenlik güçlerinin genel tutumu ve diğer Türk yetkililerin operasyonları Batılı demokratik ülkelerle ilişkilerde zorluklar yaşanmasına sebep oldu. Batılı liberal kamuoyunun sert eleştirileriyle karşılaşan Türk hükümetleri, dostluk göstergesi olarak, PKK'ya karşı yürüttüğü operasyonlara destek talep etti. Diğer etkenlere ve Türkiye'nin yabancı ülkelerle olan ilişkilerinin belirlediği çıkarlara rağmen, -PKK'nın öncülük ettiği- Kürt sorunu, Türkiye'nin rakiplerinin elinde önemli ve rahatsızlık verici bir koza dönüştü.
Şubat 1999'da PKK lideri Abdullah Öcalan'ın yakalanmasına karşın, Türk orduları güneydoğu Türkiye'de teyakkuz halinde kalmaya ve kuzey Irak'a sınır ötesi operasyonlar düzenlemeye devam etmektedir. Sınır ötesi operasyonlar, Türk sınırının hemen güneyindeki bölgeyi kontrol altında tutan Mesut Barzani'nin Kürdistan Demokratik Partisi'yle (KDP) uyum içersinde yürütülmektedir. Bu tür etkinlikler, Barzan aşiretinin güçlenmesine yol açabilir. Bu aşiret varlığını Türkiye'ye borçlu olsa da, bu varlık Kürtlerin kendi kendini yönetme fikrini canlı tutacaktır.
Uzun dönemde Türkiye'nin önünde, Kürt sorununun üstesinden gelebileceği sadece iki yol gözükmektedir. Birincisi Kürtlerin yaşadığı bütün devletlerle birlikte bir ortak eyleme girişmek. Bu politika, Batı etkisi Ortadoğuda güçlü olduğu sürece işledi. Son yıllarda, Türk bakanları ve resmi erkan, Şam, Bağdat ve Tahran'a sayısız ziyarette bulundu. Türkiye, İran ve Suriye dışişleri bakanları düzenli aralıklarla biraraya geldiler. Fakat, Kürtleri kontrol almaya yönelik herhangi bir ortak politika ortaya çıkmadı. İslamcı başbakan Necmettin Erbakan tarafından da bir girişimde bulunulmuştu. Ağustos 1996'da, Başbakan olarak ziyaret gerçekleştireceği ilk ülke olarak İran'ı seçen Erbakan, iki generalin eşliğinde gerçekleştirdiği bu ziyarette, Türkiye ve İran'ın terörizme karşı işbirliği yapacağını açıkladı.29 Ziyaretten çok kısa bir süre önce, Türk askeri yetkilileri PKK'nın İran'daki kamplardan faydalanmaya devam ettiğine dikkat çekmiş, Mayıs 1997'de de devlet bakanı Abdullah Gül İran'ın PKK'ya yardım ettini açıklamıştı.30 Erbakan'ın Kürt sorununu, Müslümanların kardeşliği temelinde çözme ya da en azından sınırlandırma amacı kesin olarak başarısızlığa uğradı. Dört anahtar ülke arasında dini olmayan bir mutabakata ulaşılmasının başarı şansı ise çok zayıf görünmektedir.
İkinci bir yol, Kurtuluş Savaşı sırasında oluşturulan, Türkiye'nin Türklerden ve Kürtlerden oluşan bir ülke olduğu şeklindeki formülasyona dönmek olabilir. Mustafa Kemal, kaçak Jön Türk Talat Paşa'ya Şubat 1920'de gönderdiği mektupta, hareketinin, "Türklerin ve Kürtlerin ulusal sınırlarıyla belirlenmiş Türkiye'nin parçalanmasını önlemeyi amaçladığı"nı söylemiştir. 31 Bu tanım, bir Türk ulusu yaratma çabası içinde kayboldu. Şeyh Sait ayaklanmasının bastırılmasının akabinde, 8 Aralık 1925 tarihinde, Milli eğitim bakanlığı, Türk birliğini zedelediği gerekçesiyle, "Kürt", "Laz", "Kürdistan" ve "Lazistan" terimlerinin kullanılmasını yasaklayan bir genelge yayımladı.32 Bu yasak henüz son yıllarda gözardı edilir oldu.
"Kürt realitesi"ne alışma süreci –ilk kez zamanın başbakanı Süleyman Demirel tarafından, 1991'deki güneydoğu gezisi sırasında kullanılmıştı- yavaş olacaktır. Kürt sorununun çözümü, birincil amacı Türkiye'nin toprak bütünlüğünün korunması olan Türk dış politikasının başat gündem maddesi olarak varlığını sürdürmektedir. Fakat, içteki baskılara yanıt vermek amacıyla, Türk diplomasisi bir başka işlev daha yerine getirmelidir yani güneydoğuda ekonomik gelişmenin sağlanması. Bu baskıların bir değerlendirmesini yapmak, Türk dış politikasının anlaşılması ve onu etkileyen faktörlerin uygun bir biçimde değerlendirilmesi için esastır.
Refah ve Etnik Politika
Mustafa Kemal'in 1923'te verdiği, ekonomik gelişmeyi ulusal gündemin tepesine yerleştirme kararı Türk halkının büyük çoğunluğu tarafından benimsendi. Türkiye ile zengin ülkeler arasındaki eşitsizlik kıskançlığa, komplo teorilerine ve azgelişmişlikle ilgili ideolojik gerekçelendirmelere yol açtı. Maddi ilerlemelerle birçok Türkün yaşamı değişse de, başarının ahlaki yönü hala güçlü bir duygu olmayı sürdürmektedir. Son yazılarından birinde, Türkiye'deki siyasi oyunun yapaylığına değinen Doğan Heper, Türkiye'nin gerçek gündemini "büyümek, zenginleşmek ve bölgesel bir güç olmak"33 şeklinde tarif etmişti. Türkiye, başarılı ve umut dolu insanların ülkesidir. Türkiye'nin işi iş yapmaktır.
Maddi ilerleme amacı gütmek, elbette, ideolojiyi ve Mustafa Kemal'in işaret ettiği tehlikeli "hayalleri ve duyguları" ortadan kaldırmaz ama bunların frenlenmesinde rol oynayabilir. Eski Sovyetler birliği ve bir ölçüde Balkanlar'daki "soydaş" ların yeniden keşfedilmesi, hayalleri ve duyguları birbirine karıştırdı. Fakat maddi çıkarlar üstün geldi. Çok az Türk Sırplara karşı mücadele veren Bosnalı ya da Kosovalı Müslümünların veya Ermenilere karşı Azerilerin yanında savaşmaya gönüllü oldu. Bazıları eski komünist ülkelerdeki dini okullarda öğretmenlik yapmaya gitti ama güdüleyici unsur en azından aldıkları yüksek maaşlardı. Diğer taraftan, birçok Türk bu ülkelere ticaret yapmak ve çalışmak için gitti. Her şeyin ötesinde, eski komünist ülkeler, Türk girişimciler açısından yeni ve gelecek vaat eden bir alan olarak görülmektedir.
Türkiye’nin son yıllardaki vizyonu en geniş politikacısı merhum Cumhurbaşkanı Özal son konuşmalarından birinde şöyle diyor:
Müslüman ve çoğunlukla Türki olan yeni devletlerle birlikte, gücümüzü daha etkili hale getirebiliriz. Eğer bu fırsattan iyi yararlanabilirsek, eğer akılcı, gerçekçi ve adil yollardan işbirliğini geliştirebilirsek hem kendimiz hem de kardeşlerimiz önemli bir dünya gruplaşmasının etkili üyeleri olarak ortaya çıkarız.
III. İzmir İktisat Kongresi’nde yaptığı aynı konuşmada Özal devam ediyor: “Önümüzdeki on yılda Türkiye’nin başlıca amacı en gelişmiş on bilemedin onbeş ülkeden biri olmaktır. Türkiye bu birinci sınıf ülkeler arasına katılmalıdır ve katılacak güce de sahiptir.”34
Bu, Mustafa Kemal’in “muasır medeniyet seviyesine ulaşma” amacının bir başka biçimde ifade edilişidir. Özal, Müslüman ve Türki ülkelere vurgu yapmasına karşın, politikası pan-İslamizm ya da pan-Türkizmle aynı değildir. Anahtar kelimeler, “akılcı”, “gerçekçi” ve “işbirliği”dir. Bu bağlamda Erbakan, geleneksel Kemalist politikadan ayrılma tehdidinde bulundu. Erbakan’ın İran, Libya ve diğer Müslüman ülkelere gerçekleştirdiği ziyaretler sırasında yaptığı açıklamalar; zengin G-8 ülkelerine karşıt ağırlık olarak, gelişmekte olan Müslüman ülkelerin geçici gruplaşması niteliğindeki “D-8”i savunması, “İslami otomobil” ve “İslami uçak”tan bahsetmesi popülist bir politikacının dudaklarından kolayca dökülen gerçekleştirilmesi olanaksız düşüncelerdi. Bu projeleri enine boyuna düşünmeden ortaya atması, bunları daha başlangıçta başarız kıldı. İktidara gelmesinden onbir ay sonra, Türkiye’nin diğer müslüman ülkelerle ilişkileri eskisinden daha kötü bir hale geldi. Popülizm, politakadan asla uzaklaştırılamaz, fakat kendi kendine ilerleme, Türkiye Cumhuriyeti’nin geleneksel dış politikasının esin kaynağı gerçekçiliğin yayılmasını sağlayacaktır.
Bağımsızlığına yeni kavuşan Türki devletlerin ortaya çıkışı Ankara’da coşkuyla karşılandı. Ankara, sınırlı mali gücünü, bu yeni kardeş ülkelerle olan ilişkilerini geliştirmek için kullandı. Ama, “hayaller ve duygular” denetim altına alındı. Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal, akılcı ve gerçekçi bir biçimde, Azerbaycan’daki ilk ulusal komünist rejimle işbirliği yaptı. Halbuki ezeli rakibi Enver Paşa –Osmanlı devletini I. Dünya Savaşına sokmuştu- İslami anti-emperyalist yükselişin peşinde, Orta Asya’da öldü.
Kişinin öncelikle ailesine karşı görevi vardır ilkesi Türkiye’deki göçmen lobilerine de uygulanabilir. Birçok Türk’ün ataları Kafkas (Çerkez, Abhaz, Gürcü, Çeçen, Laz, Azeri, vs..), ya da Balkan (Türk, Pomak, Boşnak, Arnavut) kökenlidir. Bazılarının ataları da Kırım veya Rusya’dan gelmiştir. Çok az bir kısmı da daha uzak bölgelerden –Orta Asya ve Çin Türkistan’ından- gelen göçmenlerden türemiştir. Kısmen ABD örneğine öykünülerek, kısmen de 75 yıllık Türklüğün ortak yüzeyinin altına bakma yasağına gecikmiş bir tepki olarak, etnik kökenin araştırılması moda oldu. Etnik topluluklar ve özel radyo istasyonlarında etnik programlar var. Bu toplulukların sayısına ilişkin olarak büyük rakamlar telaffuz edilmekle birlikte –milyonlarca Boşnak ve Çerkez olduğu düşünülüyor- kuşaklar boyu yaşanılan asimilasyon ve toplumlararası evlenmelerden dolayı, ortada güvenilir bir istatistiki bilgi bulunmamaktadır. Boşnaklar, Balkanların başka bir yerinde Slavca konuşan atalardan gelmiş olabilir. “Çerkez” terimi ise genellikle Abhaz, Dağıstan, Çeçen ve diğer Kafkas halklarını içerir. Fakat nasıl nitelendirilirlerse nitelendirilsinler, bu göçmen toplulukların, bazen sembolik jestlerle ifade edilen, unutulmaya yüz tutmuş kimlikleri bulunmaktadır.
1930’lardan beri, göçmenlerin, Bulgar büyükelçiliklerinin ya da konsolosluklarının önüne, Bulgaristan’da Türklere yönelik kötü muameleyi protesto etmek için kara çelenk bıraktığı dönemler olmuştur. Boşnaklar, soydaşlarına destek olmak için gösteriler düzenlemişlerdir. Son zamanlarda, Şincan’dan (Xinjiang) gelen göçmenler Uygur Türklerine yapılan baskıya dikkat çekmek için Çin bayrağını yakmışlardı. Bir adım daha ileri giden Kafkas kökenli Türkler, “Avrasya olayı” diye bilinen olayda, Rus yolcularla dolu bir Kara Deniz feribotunu ele geçirmişlerdi. İstanbul’da göstericileri dağıtmak için çok sert davranan Türk polisini protesto etmek isteyen bir Çeçen de kendisini Boğaziçi Köprüsü’nün demirlerine zincirlemişti.
Çeçen ve Abhaz kökenli Türklerin durumu özeldir. Atalarının topraklarındaki soydaşlarının sayısı çok azdır. Abhaz Türkleri, Sovyetler Birliği çöktükten sonra, soydaşlarına maddi yardımda bulundular ve asıl vatanlarını ziyaret ettiler, fakat çok azı kesin olarak geri döndü. Çeçenya olayında ise trafik tersine işlemektedir. Savaş nedeniyle ailelerinin güvende olmasını isteyen Çeçenler geçici olarak onları Türkiye’ye göndermektedir. Her iki durumda da Türk vatandaşları, Türkiye’deki statülerini ve geleceklerini tehlikeye atmamaya özen göstermişlerdir.
Daha da olumlusu, Sovyet sınırları açıldığı zaman, son göçmenler ve bunların çocukları, asıl ülkeleriyle ticarete koyuldular. Arnavut kökenli Türkler, Arnavutluk, Makedonya ve Kosova’daki soydaşlarıyla “bavul ticareti” yapmaya başladılar. Azeri kökenliler de Bakü’yle benzer bir ilişki içindeydi. Kazaklar, asıl vatanlarından deri ithal etmektedir. Tatarlar ise, ki bazılarının biraz Rusçası vardır, Rusya’daki Türk girişimlerine el atmış durumdalar.
Fakat, diğer ülkelerde olduğu gibi, Türkiye’deki göçmenler de içinde bulundukları geçici statünün etkisiyle kendilerini yeni vatanlarıyla ilişkilendirmeye çalışırlar. Başlıca amaçları, tutunmak, kabul görmek ve yeni çevrelerinde zenginleşmektir. Çoğunlukla, daha Türkiye’ye gelir gelmez, eski vatanların izlerinden silkinmeye çalışırlar. Bu nedenle, etnik kültürel derneklere ve lobicilik faaliyetlerine katılım, Türk dış politikasındaki ağırlığı pek fazla olmayan küçük gruplarla sınırlı kalmaktadır. Türkiye’deki Çerkezler ve Abhazlar, dergileri Kafkasya Gerçeği’nde, Gürcistan’a karşı daha sert bir politika izlenmesi çağrısında bulunmuşlardı. Fakat Türk diplomasisi, Azeri petrollerinin taşınmasında önemli bir ülke olan Gürcistan’a bu özelliğinden dolayı daha da önem vermeye başladı.
Yine de Türk diplomatları, Bosnalı Müslümanlara, Azerilere, daha ihtiyatlı bir biçimde Rusya Federasyonundaki Çeçenlere, Ukrayna’daki tatarlara ve Romanya’daki Gagavuzlara daha iyi davranılması için uğraş verirken, içteki etnik lobilerin siyasi nüfuzuna başvurmaktadır. Türk diplomatları, bu gruplara yönelik kötü muamelelerin Türkiye’deki Batı karşıtı duyguları körükleyeceğinin farkındadır bu durum geleneksel olarak pragmatik Kemalist dış politikanın uygulanmasını engellemektedir. Elbette, Türk diplomatları bu tür kötü muameleleri, Türkiye’deki insan hakları ihlallerine yönelik suçlamaların yönünü değiştirmek için de kullanabilirler.
Türk diplomasisi ve önde gelen Türk politikacıları, Türkiye’nin en dinamik kesimince de tercih edildiği gibi, Kemalist ilkeleri değişen koşullara uyarlamayı sürdürmektedirler. İslamcı Refah Partisi’nin dış politikaya, ideolojik kriterleri uygulama çabalarının başarısızlığı ve Türk halkının bunlara itibar etmediği ortaya çıktı. Fakat, Kemalist dış politikanın avantajlarının algılanması içteki kötü yönetimle değişikliğe uğratılabilir. Türk dış politikasına ilişkin herhangi bir değerlendirme, Türklerin –tüm etnik topluluklar ve muhtemelen çoğu Kürt de dahil olmak üzere- kendi vatanlarında ve dışarda çalışarak refah toplumu olmak istedikleri ve buna da izin verilmesi gerektiği önermesinden başlamalıdır.
Bu noktada bir uyarıda bulunulmalı. Eğer Türkiye, iç politikadaki amaçlarını gerçeleştirir ve güçlü bir bölgesel devlet olursa, yayılmacı politika gütme ihtimali çok zayıftır ama yine de daha iddialı olacağı kesindir. Batı, vatandaşlarının çıkarlarına karşı duyarlı güçlü bir Türkiye’den değil istikrarsız ve “hayaller ve duygular”la kötü bir biçimde yönetilen Türkiye’den korkmalıdır. Atatürk’ün yetmiş yıl önce iç ve dış politika arasında kurduğu bağlantı bugün de geçerlidir.
William Hale
Türk Dış Politikasındaki Ekonomik Sorunlar

Türk dış politikası ile Türkiye'nin ekonomik çıkarları ve sorunları arasındaki gelecekteki muhtemel ilişkileri incelemeye girişmeden önce Türk ekonomisindeki mevcut durum ve trendler özetlenmelidir. Bu iş, muhtemelen şaşırtıcı olacak çünkü Türkiye temel ekonomik kuralların hiçbirine uymayan bir ülke niteliğinde. Buna rağmen, Türkiye, genelde yüksek bir büyüme oranı ile sağlıklı bir dış ödemeler dengesi sağlamaktadır. Gayri Safi Milli Hasıla (GSMH)'daki artış oranı, yılda yaklaşık yüzde 1,75'lik nüfus artış oranına karşın, 1995'te %8, 1996'da % 7,1 ve 1997'de % 8,3 olarak gerçekleşmiştir.1 Dünyanın her yerindeki demokratik rejimler gibi, Türk hükümetleri de bir yandan yeniden seçilebilmelerini sağlayacak icraatlar gerçekleştirirken diğer yandan da makul ölçüde ekonomik istikrar ve dış güven tesis etmelidir. Çarpıcı bir biçimde, ardarda gelen yönetimler birincisine yoğunlaşmak için ikincisini ihmal etmişler ve başarısızlıkları da beklendiğinden daha az yıkıcı olmuştur. Türk ekonomisinin yumuşak karnı, devasa kamu açıklarıdır ve hükümetler bu açıkları sadece para basarak ve çok yüksek oranlı faizlerle borçlanarak kapatmışlardır. Tüketici fiyatları endeksi 1994'teki % 105,2 hariç 1993'ten 1997'ye kadar yıllık ortalama % 85,3 oranında artmıştır. Mesut Yılmaz liderliğindeki kolisyon, 1998'e kadar, devlet gelirlerini arttırmak ve fiyat sarmalını düşürmek için hiçbir şey yapmadı. GSMH'deki artış oranı 1998'de - % 3,8 olarak gerçekleşti ama Şubat 1999'un sonrasında tüketici fiyatları endeksi oniki aylık bir yükselişten sonra % 63,9'a düştü. Toptan eşya fiyatları endeksindeki artış ise % 48 olarak gerçekleşti. Bu hükümet için bir başarı olarak sayılabilirdi fakat, uluslararası standartlara göre bu oranlar hala yüksektir.2
Ekonominin ciddi olarak daraldığı ve ödemeler dengesi bilançosunun cari işlemler hesabının 2,63 milyar $ fazla verdiği 1994 yılı hariç, ortalama cari işlemler açığı, resmi kayıtlara göre, 1993'ten 1997'ye kadar yıllık ortalama 2,1 milyar $ civarında gerçekleşmiştir. 1998 yılında, ekonominin daralmasının da etkisiyle, cari işlemler hesabı yine 2,7 milyar $ fazla vermiştir. Bu açıklar göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye'nin dış borçlarında bir yükselme, döviz rezervlerinde düşme ya da yabancı yatırımları çekme şeklinde bir etki yaşanmış olmalı. Eylül 1998’e kadar dış borçlar ikiye katlanarak 56,5 milyar $’dan 100,9 milyar dolara çıkmıştır. Borçlanmanın çoğu, dış açıktan ziyade iç mali açığı karşılamak üzere yapılmıştır. Yabancı finans kurumları, borç vermeye devam ederek ülkeye olan güvenlerini göstermişlerdir. Yine de alınan dış yardım az, doğrudan yabancı yatırımlar da düşük kalmıştır. Fakat Merkez Bankasındaki döviz rezervleri (altın ve özel bankaların yatırdığı karşılıklar hariç) 1992’de düşülen 6,2 milyar $ seviyelerinden 1998’in sonunda 20,8 milyar $’a çıkmıştır. Bu miktar, 1998’in beş aylık ithalat rakamlarına eşittir.3
Türkiye’nin ekonomik krizlerin üstesinden gelme yeteneğini açıklayan iki temel neden bulunmaktadır. Birincisi, büyük ölçüde, tüketiciler ve işadamları günlük kararlarını verirken “maliyet” enflasyonuna ilişkin bilgi sahibidirler. Sanayi işçileri, memurlar ve çiftçiler, maaşlarının ve tarım ürünü fiyatlarının tüketici fiyatlarındaki artışları telafi edecek kadar artmasını isterler. İşadamları ise gelecekteki fiyatları ve maliyetleri dolar olarak hesaplarlar sonra da ödeme tarihindeki cari döviz kuruna çevirirler. Diğer neden de, Türkiye’de resmi istatistiklerde gösterilemeyen ama birçok krizin üstesinden gelinmesini de mümkün kılan devasa bir kara ekonominin –“gri” ya da “gölge” ekonomi de denmektedir”- varlığıdır. Gölge ekonominin nedeni büyük ölçüde vergiden kurtulma isteği ve hükümetlerin bu sorunu çözmedeki yetersizlikleridir. 1997’nin başlarında, Hazine Müsteşarlığından üst düzey bir yetkili, kayıtdışı –veya vergilendirilmemiş- ekonominin, “resmi” ya da kayıtlı ekonominin % 40’ını oluşturduğu tahmininde bulunmuştu. Bazıları da bu oranın % 50 hatta % 70 olduğunu düşünmektedir.4
Türk Ekonomisi ve Dış Çevresi
Son makroekonomik trendler değerlendirilirken resmi verilerin güvenilmezliği ve sonuç olarak bu verileri analiz ederken karşılaşılan güçlükler vurgulanmalıdır. Bunlara en güzel örnek büyüme ve dış ticaretin seyriyle ilgili rakamlardır. Tablo 1, hem mutlak hem de GSMH’nin bir oranı olarak 1980’den beri dış ticarette meydana gelen büyümeyi göstermektedir. 1980 itibariyle, Türkiye hala büyük ölçüde kapalı ve otarşik bir ekonomiye sahiptir. Bu politikalar “Özal dönemi”nde kısmen değişti. Bu dönemde, döviz ve ticaret rejimleri liberalleştirilerek ekonomi üzerindeki devlet denetimi hafifletildi. Liberalizasyon 1990’larda da devam etti ve 1996’da Türkiye ile AB arasında gümrük birliğine geçilmesiyle zirveye ulaştı. Doğu Avrupa’da komünizmin çöküşü ve 1989 ve 1991 yılları arasında SSCB’nin dağılması da bu liberalleşme sürecine tesadüfi bir katkıda bulundu. Zira, SSCB’nin dağılması ihracat için yeni pazarlar ortaya çıkardı. 1997'ye kadar, Türkiye'nin eski Sovyetler Birliği ülkelerine yaptığı ihracatın çoğu o zamanlar kayıt dışı "bavul ticareti" adı altında hesaplanmaktaydı. Bu akım, 1997'den sonra Rusya'daki ekonomik kriz nedeniyle düşmesine karşın, hala Türkiye'nin toplam ticaret dengesinde önemli bir etkiye sahiptir.
Sonuç olarak, hizmet giriş ve çıkışlarını yansıtmayan Tablo 1'de de gösterildiği gibi ithalat ve ihracat rakamlarında çarpıcı bir yükseliş meydana geldi. (Büyük miktarda hizmet girişleri ulaşım ve dış ülkelerdeki müteahhitlik sözleşmelerinin yanısıra turizm gelirlerindeki müthiş artışa bağlanabilir.) Bavul ticaretine ilişkin resmi tahminler dahil edildiğinde, mal ihracat ve ithalatı 1998'de GSMH'nin % 37'sine tekabül etmektedir ki bu oran 1980'de GSMH'nin sadece % 15'iydi.
Tablo 1: Türkiye'nin Dış Ticareti ve GSMH
(a) milyar $
İhracat *
"Bavul Ticareti"
İthalat
Toplam
1980
2.9
-
7.9
10.8
1990
13.0
-
22.6
35.6
1996
32.3
(3.4)
41.9
74.2
1997
32.6
(5.8)
48.0
80.6
1998
31.1
(3.7)
45.5
76.6
(b) GSMH'nin Yüzdesi olarak
İhracat
İthalat
Toplam
1980
4.2
11.4
15.6
1990
8.6
14.9
23.5
1998
14.8*
21.7
36.6
* "Bavul ticareti" dahil

Sez Törek ädäbiyättän 1 tekst ukıdıgız.
Çirattagı - Türkiye'nin Yeni Dünyası - 3
  • Büleklär
  • Türkiye'nin Yeni Dünyası - 1
    Süzlärneñ gomumi sanı 3658
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2002
    18.6 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    28.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    34.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Türkiye'nin Yeni Dünyası - 2
    Süzlärneñ gomumi sanı 3563
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1989
    21.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    32.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    38.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Türkiye'nin Yeni Dünyası - 3
    Süzlärneñ gomumi sanı 3810
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1735
    19.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    29.3 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    34.3 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Türkiye'nin Yeni Dünyası - 4
    Süzlärneñ gomumi sanı 3856
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1920
    20.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    30.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    36.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Türkiye'nin Yeni Dünyası - 5
    Süzlärneñ gomumi sanı 3736
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1842
    20.6 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    31.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    37.3 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Türkiye'nin Yeni Dünyası - 6
    Süzlärneñ gomumi sanı 3788
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1938
    18.3 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    29.3 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    35.7 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Türkiye'nin Yeni Dünyası - 7
    Süzlärneñ gomumi sanı 269
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 210
    39.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    55.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.