Tanri Kulundan Dinlediklerim - 10

Süzlärneñ gomumi sanı 3986
Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2203
21.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
30.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
37.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
ads place
Dili, nahvi ve kalıpları; ismi. mantığı ve nasları; ahlâkı, mizacı ve ruh haletleri; menbaı, mecrası ve man-sapları; hulâsa bir varlığın tecelli aynalarındaki bütün akisleriyle o, sistemli bir (plâtforma) üzerindedir.
Bu plâtforma ona cemiyeti, cemiyetine de İslâm imân ve ideolocyası bina etmiştir. O devrin muvazenesine göre; İslâm imân ve ideolocyası güneşli bir gök, cemiyet bu gökten sıcaklık alan bir toprak,san'at ve fikir âdâmı da, ferdiyetinin köklerini bu toprağa salan ve istidadına göre yemiş veren bir ağaçtır.
Ağaç, toprak ve £Ök; lerd, cemiyet ve ideoiocya hâlinde dü/,ene girince HAYAT ve onun sonsuz deveranı doğar.
Hiçbir insanlık devri, giden kim ve gelen ne olursa olsun, bu ana unsurlar dışında bir terkip yapabilmiş değildir.
İmdi, şu ânda hiçbir kıymet hükmüne yanaşmadan kabul edebiliriz ki, Tanzimata gelinceye kadar Türk san'at ve fikir adamı, bellibaşlı bir görüş merkezi etrafında sebep, netice ve gayelerini çerçevelemiş; zamanı mazi, hâl ve istikbâl olarak üç âhengiyle temsil etmiş, kendi ömrü ye anlayışı İçinde hâdiselere hâkim olmuş, tezatsız bir cemiyetin hâüs yemişiydi. Bu cemiyetin:
Dinî mizacı Süleyman Çelebi'de...
Derinlik ve olgunluğu Mevlânâ'da...
Mavera humması Yunus Emre'de...
Kahramanlık hayâli Battal Gazi'de...
Aksülâmel ve isyan psikolocyası Köroğlu'nda...
Nükte ve hicvi Nasreddin Hoca'da...
Halk duygu kumaşı Karacaoğlan'da...
Hassasiyet cevheri Fuzulî'de...
Eda ve (estetik) ruhu Bakî'de...
Kuru mantık ve aklı Nabî'de...
Belagat ve hırçınlığı Nefîde...
Şive ve zarafeti Nedim'de...
İrfan ve inceliği Şeyh Galip'te...
Usûl ve sistemi Kâtip Çelebi'de...
Tarih ölçüsü Naimâ'da...
Nas ve kalıp bilgisi Ebussuud Efendi'de... * Görgü ve merakı Evliya Çelebi'de...
Mâverâ görüşü İbrahim Hakkı'da...
Dekor zevki Yesari'de..,
(Plâstik) fikri Sinan'da... (Fonetik) fikri Dede Efendi'de... Ve bütün bunların hepsi, başka başka mikyas ve kıratlarda hepsindedir. Kısaca ve kabaca: Tanzimata gelinceye kadar san'at ve fikir adamı,
kendine göre:
1 - Dünya görüşü...
2 - Bir eşya ve hâdiselere bakış zaviyesi...
3 - Bir "Güzel" ve "Doğru" hükmü...
4 - Bir kemâl ölçüsü...
5 - Bir yarın iştiyakı...
6 - Bir tenkid ve tâyin miyarı...
7 - Bir irfan kuşağı...
8 - Bir cemiyet örgüsü...
9 - Bir ferdiyet mayası...
Gibi kıstasları içinde taşıyan; mesafeleri ve istika-metferiyle, hacimleri ve nisbetlefiyle, şahsî ve hakikî bir-dünya temsil eden öz san'atkâr ve münevver örneğidir.
Tanzimata gelinceye kadar Türk san'at ve fikir adamına üstünkörü bir göz atan, onun inandığı, bağlandığı ve sevdiği hiçbir şeyi benimsemese de, onu ferdî, İçtimaî ve fikrî bîr muvazene içinde bulmıya mecburdur.
Tanzimata gelinceye kadar Türk san'at ve fikir adamı, bahtını ortak ettiği cemiyet devam ettikçe bütün haşmetiyle yaşadı. Cemiyeti ana zeminini kaybeder etmez de bütün hey'etiyle göçtü. Zira o, bir kemâl ve vahdet ânının yemişiydi ve ağaçla toprak ve gök arasındaki düzen bozulur bozulmaz, bu unsurlardan hiç birini tereddi ve ıstırabına iştirak etmeden sönüvermeğe mahkûmdu.
(1946)
(
ÜÇÜNCÜ MEKTUP
T ^
Tanzimat, Türk Ortaçağ cemiyetinin, tam bir sıklet merkezi kanuniyle ve asırlarca içinde oturduğu dünyadan, başka bir dünyaya doğru kayışını çerçeveliyen devirdir.
Bir dünyadan başka bir dünyaya bu göç hareketi, kendisini (Gülhane HattOnda devlet ağziyle haber verir.
Artık, içinden çıkılması lâzım bir dünya vardır ki, (eski)nin ve içine girilmesi lâzım bir başka dünya vardır ki, (yeni)nin mümessilidir.
(Eski)nin müflis olduğu yer Doğu, (yeni)nin İtibar kazandığı yerse Batı. O zamanki Doğuyu, en diri cemiyet halinde yalnız Türk temsil ettiğine göre, (eski) içerde müflis ve (yeni) dışarda muteberdir.
Kendimize ait bir bünyenin pörsüyüşünü sezmek, yabancısı olduğumuz başka bir bünyenin sırrına ermeğe nisbetle çok kolay ve kaba bir iş...
Tanzimatı doğuran şuur da, gelen dünyanın getireceği muvazeneden ziyade, giden dünyanın götürdüğü muvazeneyi sezebilecek; gelenin varlığından ziyade gidenin yokluğunu kavrayabilecek; ve ancak tefsİrsiz, tarifsiz, deri üstündeki tezahürleri görebilecek kadar sığdır. Bu şuur, hâlis tefekkür adamları elinde ve bir kaç iç âlemin tekev-
vünlen muhassalası olarak değil, gündelik siyaset adamları elinde ve bir dış münasebetin tenbihleri neticesi meydana gelmiş, bir sanlı ve siyaset intibaı olmaktan ileriye
geçememiştir.
Dünyamızın iflâsı öyle bir vakıadır ki, rakip dünyanın iyi niyetli, yaşatıcı irfan sirayetleriyle ve içten kabaran okşayışlanyla idrâk edilmez; yoluna dikildiğimiz için, kötü niyetli ve Öldürücü dürtüşleriyle ve dıştan gelen tokatlariyle idrâk edilir.
Bu talihsiz idrâk bize, bildiğimiz ve içinde olduğumuz bir dünyanın iflâsına mukabil, bilmediğimiz ve dışında olduğumuz bir dünyanın zaferini körükörüne teslim
ettirmiştir.
Böyle ölüm tehlikesi ânlarında, hemen hiç bir cemiyette rastlanamıyan büyük sanat ve fikir adamı, bizde de yoktur. İntibah şuuru, satıh münevverinin elinde ve en kısır plânda iktidar mevkiine geçer. (Eski) bütün bir hayatiyetle köklerde kesifleştiği halde, dallarda, kökü içerde mi dışarda mı bilinmez, bulanık ve iptidaî bir mahlûk peyda olur. İşte, en nezaketli bir intikal devresinin kurtarıcısı yerindeki Tanzimat Türk sanat ve fikir adamı bu tiptir. Bu tipin psikolocyasına, kayıtsız ve şartsız HAYRANLIK, şuuruna kayıtsız ve şartsız TAKLİT ve benliğine kayıtsız ve şartsız AŞAĞILIK UKDESİ hâkimdir.
Artık Doğu, harikalar ve mucizeler diyarı değil, sokaklarda ilâhî okuyan mağmum dilenciler, goygoycular ve harabeler memleketi. Artık Sâdâbat bahçeleri Kâğıthanede değil. (Versay)da. Tellipullu gemiler Haliçte değil, Efrenç limanlarının tersanelerinde denize İndirilir. Bir zamanlar her neferin cebinde bir parça tunç taşınarak Bağdad önlerinde dökülen toplar, Türkiye değil Avrupa malı. Saray (Topkapı) değil (Şarlutenburg), halı (Şiraz)
değil (Goblen) ve saire... v
Bütün dünya hakikatleri, ilk mekteplerde, eşya dersleri tablosu ve kıraat kitabı kadrosu içindedir.
İşte:
Hayatta geçen veya geçmesi ihtimâli olan vakaların hikâye kılıklı nakline roman derler. Bu ne harikulade tariftir! O kadar harikuladedir ki, böyle bir vakıayı hikâye kılıklı kaleme almak, ilk roman mucizesini yapmak kadar büyük sanılmıştır. (Sergüzeşti Ali Bey - Namık Kemâl)
Dağlara, çiçeklere, kuşlara dair de şiir yazılır. Bu ne yeniliktir! Öyle ki dağa, çiçeğe ve kuşa dair bir iki manzumeyle, Avrupada ilk sınıflarda okunan birkaç edebiyat kaidesini bir araya getirmek bir hâdisedir. (Zemzeme ve Tâlimi Edebiyat - Recai Zade Ekrem)
Ziya Paşa ve Muallim Naci gibi, Divan Edebiyatının son artıklarından bir şeyler yapmak istiyenier ve bu gidişe pek de itimadı olmıyanlar vardır. (Harabat - Ziya Paşa, Demdeme - Muallim Naci).
, Namık Kemâl gibi, geriye dönmeği en büyük tehlike kabul edenler, fakat ileriye doğru da, vatan çığlığından başka hiç bir şey bilmiyenler vardır. (Tahribi Harabat -Namık Kemal).
Beride zavallı Ahmet Mithat Efendi, viyolonselle çiftetelli çalar gibi, Avrupalı roman tezghahlarında, basit halk psikolocyasına bürünmüş tipler yontmakta. Her şeye rağmen Ahmet Mithat Efendinin, 1914 dünya harbine gelinceye kadar, Türk romanında herkesten daha hakikî kaldığını inkâr çok zor.
Ferdiyetinin müstesna kuınaşiyle Abdülhak Hâmid, mensup olduğu kadroyu aştı. Devrinin (Edip = Sefir) düsturu sayesinde hayatını Avrupada geçirdi, taklid tesirini şahsîliğe yaklaştırdı, hiç bir içtimaî dâvası olma-
dığı halde, içtimaî plânda çalışanları (Namık Kemâl) hayran etti. O, benliğini doğrudan doğruya kanatan hâdiseler karşısında unutulmaz sesler çıkardı: (Makber). Fakat Garbı kökünden idrâk edeceğine Garb (viveur)ü, zarifi seviyesinde gezindi, hasrüneşrini Garbın maddî hayatında aradı, Garbh isimler taşıyan kahramanların derisine girmeğe bayıldı (Finten ve saire). Şeyh Galip teknikasiyle (Şekspir) ve (Hügo)yu meşketti. Ölüm ve Allah gibi büyük ve mücerred meseleler karşısında alâka sahibi oldu, fakat şahsiyet sahibi olamadı. Abdülhak Hâmid, netice itibariyle sanat ve estetikasının şuurlu dünyasını bina edemedi. Amma devrine ve arkadaşlarına nisbetle bu kadarı bile, onun eteklerine bir (Dahi-i âzam) tenekesi bağlamasını icap ettirdi. Nitekim bu vazifeyi, bir devre sonra gelen Süleyman Nazif ihmâl etmedi. Öldüğü güne kadar yakın dostu olmakla iftihar ettiğim Abdülhak Hâmid, ete-ğindeki. bu herkesten fazla şikâyetçisi olduğu tenekeyle gömüldü.
Şinasi, Avrupaya gönderilmiş küçük münevver seviyesinde, zeki ve heyecanlı bir talebe tipidir.
(Molyer) tercümecisi Ahmet Vefik ve (Şarluten-burg) medhiyecisi Sadullah Paşalar, basit hayranlık psi-kolocyasının çerçcveliyeceği örnekler.
Tanzimat Türk sanat ve fikir adamında aslîyete benziyen şey, onun sulhçü, ara bulucu, rahatsız olmaktan kaçıcı, her işte kolaya şarkıcı mizacıdır. O, her istenen şeyi verir, fakat geride kalanı muhafaza etmek ister. Kafasına vururlarsa onu da verir.
Mütefekkirimizin (Tevhit) manzumesiyle siyah plâstron kravatı arasındaki tezat, her şubede göze çarpar. Veziri (Babıâli)de hıçkırır, yalvarır, okşar, avutur; fakat evinde yakar, yıkar, kırar, keser. Topkapı sarayının eski
haliyle sonradan ona eklediği Mecideye köşkü, (esiyle pantolonu, başiyle kalbi f e içiyle dışı. hep bu âciz mizaç tablosunun şaşkın unsurlarından.
Tanzimat., istikbâl hasretiyle belki maziye değil, fakat muhakkak ki geriye gidiş ve benliğini teslim ediş devri. Türk sanat ve fikir adamı o devirde, Batının edebî, harsı, siyasî, içtimaî ve iktisadî köleliğine girer ve tesellisini, satıh taklitçisinin kör meftunluğunda bulur.
Bilmez ki, Batının gayesi, bir zamanlar kendisini handiyse gebertecek kadar sıkboğaz eden Doğuyu diriltmek değil, öldürmektir.
Batı artık Doğunun gözünde, kanunları aranacak ve öz benliği içinde pişirilecek bir illet, mesele olmak ye rine, aslı meçhul ve düşünülmeden tapılacak bir put olur.
İşte tam o zaman i Avrupalı, karşısındaki şaşkın ucubeye öyle bir isim takmıştır ki, vaziyeti tek başına aydınlatmaktadır:
Hasta adam!
(1946)
DÖRDÜNCÜ MEKTUP
4
Şimdi sıra, Dünya Harbine gelinceye kadar, Tanzimat sonrası Türk sanat ve fikir adamına geliyor.
Dünya Harbine gelinceye kadar, Tanzimat sonrası sanat ve fikir adamı, Tanzimat seciyesini değişik şartlar ve mikyaslar altında devam ettirmek ve büsbütün zaafa düşmekten gayri bir şey getirmez.
Tanzimat seciyesinin ilenlere doğru büründüğü ifade, artık bir kemiyet çerçevesi içinde küçülüp büyümek, daralıp genişlemek ve keyfiyette büsbütün hafif kalmaktır.
Batı dünyasının tahlilsiz, tefîişsiz. iç ve dış ini-,, henklere vurulmadan imtihansız tasdiki ve ihtiramda bas köşeye oturtulması, gittikçe daha parlak bir (emrivaki) olur.
Teslim olduğu tesir merkezinin en korkunç cahili ve en şahsiyetsiz alkışçısı züppe tipi değil midir?
Tanzimat hareketinin züppesi de bu sıralarda meydana çıkar.
Züppe, yalnız mensup olduğu tesirin cahil ve şahsiyetsizi değil, başlangıçta o tesiri idrâkte aczin ve sonda çabucak tereddiyi ihtar eden hazin bir neticenin de habercisidir.
Nitekim Tanzimat sanal ve fikir adamında, uz çok ciddîliğe, vakara, zarafete, saffete, asliyete benzer eda, sonrakilerde yoktur. Tanzimat sanatkârının hiç olmazsa Garp (klâsik)lerini meşkeden gözleri, öbürlerinde, Garbın ikisi ortası örneklerine takılır. Tanzimat efendisinin, henüz Türk, Arap ve Acem tefekkür âleminden büsbütün kopmamış kültür bağları, onu takip edenlerde büsbütün gevşer. Buna mukabil Garp dünyasına yakınlaşma derecesi, Garbın ancak âdî sokak malları ve işporta eşyasına sokulabilmek suretiyle hedefini daha çok şaşırır. Nihayet, Tanzimat harekatinin başlangıcındaki sığlık ve akamet, ikinci devrede daha keskin vesikalara kavuşur:
Ortaya (Edebiat-ı Cedide) ismiyle bir edebiyet mektebi, ve (Jön Türk) adıyla bir münevverler zümresi çıkmıştır.
Ne bu mektebin talebesi, bir evvelki sanatkârın, ne de o zümrenin politikacıları bir evvelki siyaset adamının çapındadır. Abdülhak Hâmidle her hangi bir (Edebiyat-ı Cedide)ci arasındaki fark, Âli Paşayla herhangi bir (Jön Türk) arasındaki farka tıpatıp uygundur. # Dünya Harbine gelinceye kadar, Tanzimat sonrası
Türk sanat ve fikir adamı, zümre ve kemiyet kıymetlerine, evvelki nesilden daha çok büründüğü halde, ferd ve keyfiyet kıymetlerinden daha çok sıyrılmış, daha çok harekete giriştiği halde hâdiseleri idrâkte daha safdil kalmıştır.
(Edebiyat-ı Cedide)yle sanatı ve (Meşrutiyet)le inkılâbı kurduğuna inanmıştır.
Meşrutiyeti kuran siyaset adamı, nasıl (hürriyet, müsavat, adalet) düsturlarından başka hiç bir dünya ve inkılâp görüşü taşımaz, hiç bir insan ve cemiyet telâkkisi yüklenmezse; (Edebiyat-ı Cedide)yi bina eden sanatkâr
da (rikkat, nükhet, nisviyet) gibi orta malı klişelerden eayri hiç bir unsur kullanmaz, hiç bir sanat dâvasına aklı ermez.
Ne yeni, ne de eski sanat ve fikir, onlar içindir. Şiirde seviyeleri (Allred de Musset)yle (Sully Prudhome)u ve romanda, (Concourt) kardeşleri aşmaz. (Tevfik Fikret ve Halid Ziya'dan başhyarak bütün Edebiyat-ı Cedide şair ve romancıları)...
Artık onlara, bildikleri yabancı dil içinde en eskiden bir (Ronsard), bir (Racine), gelmiş olduğunu, yenilerden (Baudelaire) öleli şu kadar, (Rimbaud) gideli bu kadar yıl geçtiğini hatırlatmak neye? Romanda (Balzac), (Zola) gibi merhaleleri, tenkidde (Sainte - Boeuve,), (Re-nan), (Faguet) gibi basamakları ihtar etmek niçin? Lâtinlerden başka bütün bir Yunan, Cermen, Anglosakson ve Slav sanat ve fikir dünyasını göstermek neden?
Tanzimat sonrası sanat ve fikir adamı, kimlerin taklide değer olduğunu bile anlıyamamıştır.
En çetrefil kelimeleri Arap ve Acem lügatinden bulup çıkarmak ve ilk defa olarak kullanmak, en büyük sanat yenilikleri arasındadır. Cenap Şahabettin'de öyle mısralara rastgelirsiniz ki. Divan edebiyatının hiç bir şairinde bulamıyacağımz şöyle dursun, ıstılah meraklısı bir Arapla bir Acemi çıldırtabilir. (Kırık Saz) yerine (Rübab-ı Şikeste) ve {Yeni Edebiyat) yerine (Edebiyat-ı Cedide) diyecek kadar öz Türkçe bir kelimenin taşıdığı delâlet cevherine itimat duymazlar. Böyleyken kullandıkları yakası açılmamış Arapça ve Farsça kelimelerin dünyasiyle hiç bir münasebetleri yoktur. Arapçaları, Acemceleri bile Fransızcayı andırır. (Rübab) kelimesi sanki Acem değil de, (Loti)vari İstanbul'u ziyarete gelmiş' ve bu münasebetle şarklı kılığına girmiş bir frenktir. Ve asıl ismi
(Lyre)dir. Onun içindir ki. Divan şairinin havsalasına sığmayacak kadar çelrefiileştirilen dili idare eden zihniyet, sanki şarklılık değil de frenklik gayretidir.
O devirde tam mânasiyle başlamış ve yayılmış olan roman; ne Türk, ne de frenk hayatına uyan ve beşerî hiç bir ukdesi olmıyan bir takım kuklaların oyun sahnesi.,. Bu kuklalar tahta kaşıj: yerine gümüş kaşıkla yemek yerler. (Dede Efendi) yerine (Puccini)yi dinlerler. Sevgililerini bir Anadolu saffetiyle yanaklarından öpeceklerine, frenk züppesi tavriyle enselerinden öperler. Kendi cinslerinden kadınlar seveceklerine İstanbul çalgılı kahvelerindeki Avrupalı şantözlere bayılırlar. Aşka dair herhangi bir ıstırap ve ukdeleri olacağına, yüzsüzlük, hokkabazlık ve açıkgözlükleri vardır. İsviçre dağlarında macera notlan tutmağa ve malik oldukları kadınları adet ölçüsüyle ifadeye bayılırlar. Bu roman, hacimsiz, biçimsiz, ruhsuz, beyinsiz, meselesiz, bilmecesiz, hailesiz, faciasız, kâğıttan yapma şahısların gündelik ve miskin hayatlarını geveler durur.
(Leylâ ile Mecnun)un torunları ne hale gelmiştir?
Bu romanın doğurduğu âdi ve züppe şişli muhitleri, İstanbul muhitlerine hediye ettiği gülünç ve iğrenç insan isimleri, onun bütün mâna ve cevheri Üstünde en ya-nılmaz kıstastır.
Fikir, felsefe ve tenkit ceplerine gelince, üç beş Garp mütefekkirinden lügat kitabı ağzıyla ezberlenmiş parçaların ördüğü, terkipten, (sentez)den, âhenkten, ifadeden mahrum yamalı bir bohça. (Ahmet Şuayip, Abdullah Cevdet, Baha Tevfik, Sahabettin Süleyman.)
Hele, arada bir zat var ki (Rıza Tevfik), günü çok iyi şahıslandırdtğı için, üzerinde birkaç satır duracağım.
Ne desek ona, filozof mu. şair mi, mutasavvıf mı. hatip mi, siyasî mi, pehlivan mı, nüktebaz mı? Bunlardan her birine bir parça benzediği halde hiç biri değil. (Mikel -Anj) gibi, bir çok şubeleri erkekçe kucaklıyan dehaların hakkını kabul etmekle beraber, (rulet) tablosunun her numarasına para koyarcasına, bu kadar ümitsiz yayılmaları, garip bir bünye gayretinden başka neye atfedilebilir? (Tilmizi Baykın - Bacon) diye imza atan filozof ve Anadolu halk türkülerine muvaffakiyetli (pastiş)ler yazan şair, vesaire vesaire... Rıza Tevfik, birbirine zıd bin tesirin çektiği her istikamete sarkan ve hiç birine varamıyan istidatlı Şark efendisine ne canlı örnek!
O devrin bıyıkları henüz terliyen genç ve zeki edebi) atçısı Hüseyin Cahit, taşıdığı hendesî ve müsbet mizaç yüzünden, politika ve aksiyon âlemine geçmeyip de ne yapabilirdi?
Doğuşları o devre içinde olsa da, tekavvünleri ilerilere doğru sızan, Mehmet Akif ve Hüseyin Rahmi gibi halis ve şahsiyetli Örnekleri, bir merhale sonra ele alıyor ve (portre)sini çizdiğim silsileden saymıyorum.
Dünya Harbine gelinceye kadar, Tanzimat sonrası sanat ve fikir adamının bariz vasfı, bence, zihnî ve ruhî ana İdrâk melekelerinden mahrumluktur.
Dünya Harbine gelinceye kadar, Tanzimat sonrası Türk sanat ve fikir adamı, satıh üzeri İdrakiyle Avrupalılaşma teşebbüsünün ancak züppelik ve tereddisini getirebilmiş ve Tanzimat ruhunu daha iyi ifşaya hizmet etmiştir.
(1946)
1
BİRİNCİ MEKTUP
n.
Şimdi de sıra, Birinci Dünya Harbi ve Birinci Dünya Harbi sonrası Türk sanat ve fikir adamına geldi.
Dünya bir koca şehir, Birinci Dünya Harbi bir korkunç yangın...
Ona en uzak milletlerin mahallelerine bile kıvılcımları yağdı. Ona en yabancı semtlerin bile korku, yangın yerindekinden eksik olmadı. Eşya toplandı, tahtalar söküldü, damlar ıslatıldı. Bir gün her şey yerli yerine İade edildiği zaman, hiç birinin, kaldırıldığı yere artık uymadığı, hiç birinin, terkeltiği nizamı tekrar kabûE etmediği, hiç birinin temsil ettiği kıymet hükmiyle bir daha barışmadığı görüldü.
Sebepleri ve neticeleri üzerinde fazla durmadan iddia edebiliriz ki, Birinci Dünya Harbi, hemen her milletin hayatında, götürdüğü ve getirmek istidadını gösterdiği kıymetler bakımından en keskin hareket başıdır.
Türk cemiyeti bu kasırgayı, gövdesinin büyük kı-simlariyle kaydetmiş cemiyetlerden biri... Onun içindir ki, onun sanat ve fikir hayatında, Birinci Dünya Harbinin, yıkıcı, süpürücü, itici, aratıcı tesirleri ilk bakışta meydandadır.
Birinci Dünya Harbi kadrosu içinde Türk cemiyeti, Tanzİmatlanberi ilk defa olarak, hâlis ve şahsî, öz fikir adamına kavuşur gibi olur. Hİç bîr felsefe mektebi ve fikir sisteminin tam ve tek mümessil ve mübdii olmasa da, Ziya Gökalp, okuduğunu anlamış. Garpla temasını en mahrem plânlara kadar derinleştirebilmiş, meyil ve nisbet gösterdiği fikir sistemini kendi ferdî ve içtimaî şartlan içinde yuğurmaya çalışmış, onu samimî bir şahıs ve millet dâvası haline getirmeğe savaşmış, ilk Türk tefekkür
adamıdır.
Ziya GÖkalp'a gelinceye kadar, Tanzimat ve Tanzimat sonrası fikir adamında Garplı tesir, (Bonmarşe)den satın alınmış ve Türk evinin bir köşesine oturtulmuş, oyuncak bir (maket) halindedir. İlk defa olarak Ziya Gö-kalp'ta bu muamele, Karabük fabrikası gibi, fikir topraklarımız üzerine kurulmuş, ciddî bir tesis manzarası arze-der. Muharrik kuvvet, makine, cihaz kendisinin değil, fakat tatbik sahası, ham madde ve İş, kendisinindir. Zİya Gökalp'ın (Dürkhaym)cüığını böyle anlamak ve onu, maskara (Güstav Löbon) ve (Beykın)cılardan böylece ayırt etmek lâzımdır.
Ben Türkçülüğü, Zİya Gökalp'ın Turancılığından; ve Doğu dünyasİyle İslâm cemiyetini, onun görüşünden bambaşka anlasam da itirafa mecburum ki, Ziya Gökalp'ı, ilk nazarda nakış ve fantazyadan kurtulmuş, büyük şekil ve mimariye kucak açmış, başı sistem ve meseleye yuva-lık etmiş, Tanzimattanberi ilk ve yegâne Türk tefekkür adamı sanmak, bir ân için mümkündür.
Öyleyse Ziya Gökalp Şark ve Garp kayaları arasındaki uçurumda tuzla buz olmak tehlikesini yaşayan Türk cemiyetinin altına, büyük ruh ve fikir desteğini sürebilmiş midir? «
Hayır!
Meşrutiyetten bugüne kadar kademe kademe inkişaf eden islahçılık dâvasında en büyük fikir hissesini ona vermek ve birçok devlet ve (aksiyon) adamlarını, hakikatte onun tesiri altında görmekle beraber, yine görmek lâzımdır ki, Ziya Gökalp, giden Şarkla gelen Garp arasındaki mahsup sırrını ve kıymet hükmünü heceleyebilecek görüş çapında değildi.
Kendisine geniş ve devletleşmiş bir tesir ve talim meydanı kurmuş olan Ziya Gökalp'ın, bu yüzden (mazruf) olmaktan ziyade (zarf), (muhteva) olmaktan ziyade (mevzu), (ruh) olmaktan ziyade (kalıp) tesirleridir. Yoksa Ziya Gökalp, ruhunda büyük ve hususî bir dünya görüşü kaynağından ve kafasında büyük ve hususî bir tecrit, teşhis örgüsünden mahrumdu.
İşte Ziya Gökalp'la büyük filozoflar ve yenileşme dâvasının ilk ve temel fikircisî olarak beklediğimiz büyük kahraman arasındaki mesafe...
İşin en kaba plânda başlangıcı bile olsa birdenbire bir TÜRK, TÜRKÇE, TÜRKİYE şuuru, asırlardan beri hakkını bekliyen ve en göze görünmez duygu tabakalarında uyuklayan bir KENDİNİ BULMA, KENDİNE GELME cezbesinin ilk hamlesiydi. Fakat bu hamle, büyük ruh zemininden öksüzdü.
Bu hamle şiirde ve nesirde derhal talebelerini kaydetti. Kendilerini (Millî edebiyatçılar) bayrağı altında toplıyan ve Ziya Gökalp'ın arkasından, açık Türkçe ve hece vezniyle nazım tecrübesine girişenler (Orhan Seyfi, Yusuf Ziya, Faruk Nafiz),.. İşte, bu kendi kendisini arama veçhesinin, kalıp, lisan ve mevzudan ileriye geçememiş ilk tek telli saz devşirmeleri... Azası arasında daha birkaç şair bulunan bu gurup içinde Faruk Nafiz'i, hemen tüketi-222
veren arkadaşlarından bir kaç arpa boyu ilerlemiş ve bugünlere kadar ulaşmış görüyoruz. Bu devşirmelerden hiç birinin bugün hâlis şiirle alâkaları bile kabul edilemez.
Garip bir seziş teceüisiyle açık dili ve hece kalıbını herkesten ve hattâ Zıya Gökalp'tan evvel kullanan fikir posası^ şairi Mehmet Emin, sırf muhteva züğürtlüğü yüzünden, başta olduğu kadar sonda da namevcut kalacak ve bir (istatistik) kıymetinden fazla bir şey ifade etmiye-cektir.
O güne mahsus kesafelli ve öz şiir, bunlardan ziyade, Yahya Kemâl ve Ahmet Haşim gibi şairlerin cazibe mıntakasında geziniyordu. Ana dili ve parmak hesabiyle yazmak ve memleket mevzularını tercih etmekten ötürü hiç bir sanat telâkkileri olmıyan gençler, aralarına hiç bir fark ve mesafe koymadan, zıt cephelerini tefsir etmeden, bu iki şahsiyeti kayıtsız ve şartsız birer üstat tanıyorlardı. Zaten (üstat) kelimesinden başka hiç bir ustalık vasfına, bir sanat dâvasına akılları yetmezdi. Yetseydi görürlerdi ki, ilk defa ana dili ve hece kahbiyle yazmakta hiç bir yenilik yoktur. Bunlar birer âleltir ve yenilik âlette değil sesdedir. Dâva, o dille o kalıbın potasında bir şahsiyet madenini eritebilmekte...
Ameliyat masalarında, operatör gelmeden nasıl asistanlar ve hastabakıcılar operatöre ait âletleri hazırlarlarsa, kendilerine {Millî edebiyatçılar) ismini takan bu zümre de, yeni Türk şiirinin beklediği ve daha beküyece-ği mübeşşire hazırlık yapmış ve vasıtacı mevkiinde kalmıştır.
Birkaç romancı ve hikayeci; (Edebiyat - Cedide )nin ufak tefek istihalelerle mİrasçıhğını yapmak isteyen (Fecri-âti)nin bir hamlede eriyip gitmesine mukabil, gurup dışı kıymetler halinde birkaç şahsiyet, evvelki dar-
tıklan açmak ve sığlıkları deşmek cetıdınc namzet görünüyordu.
Romanda Yakub Kadri ve Halide Edib, okuyucularını ilk defa olarak, kafa ve ruh meseleleriyle karşılaştırıyordu.
Yakub Kadri bence, Şimal Kutbunun keşfi macerasında, gemisini en çetin ve bakir mıntakalara götürmüş İlk Türk romancısıdır.
Birkaç romancı ve hikayeci, memleket hayat ve estetiğine muvaffakiyetle sokulmak hamlesini gösteriyordu. (Hüseyin Rahmi, Refik Halit, Ömer Seyfettin)...
(Edebiyat-i Cedide)denberi eskimeden, pörsüme-den, ekşimeden devam eden ve münferit, münzevî bir yıldız gibi her gün daha canlı ışıklar dağıtan Mehmet Âkİf i ben, şiirinin nesci, hakikiliği, samimiliği, hayata mutabakatı, tezatsız ideolocyası bakımından, hürmete lâyık birkaç eski çehreden en parlağı telâkki ederim. Fakat o da nefesi büyük kahramanlara göre çok küçük buutludur.
Fakat daima şiir, roman ve fikir, bellibaşlı bir sınırı aşamıyor, bellibaşlı bir zarı delemiyor, bellibaşlı bir yokuşu sökemİyordu.
Bu sınır, bu zor ve bu yokuş, Türk cemiyetinin beklediği yeni hayat teşhisini gizlİyen muadele!
Çünkü o muadele kül halinde bir türlü halledüemi-yordu.
Ahmet Haşim kullandığı dil ve halette muhafazakâr, fakat sembolizmanın Fransada bile ileri bir mensubu derecesinde yeni bir şahsiyet temsil ediyor, bütün bu âlet ve kalıp geriliklerini, bir parça istidat ve şahsiyetle gidermenin kabil olduğunu sanki ilân ediyordu.
Yahya Kemâl, etrafında kalabalık bir hayranlar zünresi, Sultanahmet bahçelerinde ve şadırvan karşılarm-
da, herkese yeni bir dil, yeni bir (estetik), yeni bir nefes halinde görünen bir edayı yaşatıyordu. Şarkı Yahya Kemâl'den dinliyen, onu, ilk defa anlamış, bir camie Yahya Kemâl'le giren, onu ilk defa görmüş, tarihi ondan okuyan onu ilk defa öğrenmiş sanılıyordu. Yahya Kemâl cemiyetlerinde, böyle bir telkin ve sihir kabiliyetini yaşatıyordu. Fakat ne bir fikir, ne bir (sentez), ne bir (sistem)... İstanbul'un en İyi konuşanlarından biri farzedilen bir sanatkârın, sanat dâvası üzerinde, hikâyeden, nükteden, (paradoks)dan gayri bildirecek tek kelimesi olmamasına ne buyurulur?
Yahya Kemâl şiirde, birinci unsur olan ruh ve fikirde değil, fakat ikinci unsui elan zevkte bir erginliktir.
* Uzun yıllar, içinde yuğrulduğu Paris'de, zevkini ferdî ve: millî şartların örsünde döve döve inceltmiş, sonra vatanına dönmüş ve bütün mazi ile bütün hali başka türlü görmeğe ve göstermeğe başlamıştır. Batıyla Doğu arasındaki dünya çarpışmasından, yavaş yavaş kendileri sönmeye başlayan Şark kubbe^nin bu acıklı kaderi, genç şairin içini ürpertilerle doldurmuş, o mahzun ve dilsiz serenca-ımn kahramanı Şark, artık harap ve revnaksız sebilleli ve saraylariyle, kalyonları ve akıncılariyle, bahçeleri ve ?,i-yuuüeriyle bu teessür çekmecesini ağzına kadar doldurmuştur.
Yahya Kemâl Garbı, (plastik) hadleri içinde kavrıyabilmiş ve bu kavrayışıyla da, Şarkı, (plastik) hadler içinde yaşamaya ve yaşatmaya başlamıştır.
Onun içindir ki, şiiri yine eşya ve hâdiseleri kavramakta (plastik) hadlerden ileriye varamamış, bir sanat dünyası bina edememiş, bir şahsiyet temeli atamamış ve büyük hiçliği yakalıyacak bir ağ örememiştir.
Bütün fikir ve ruh kaynayışlarında, (tez)in eksik
olduğu yerde (oyun), (sislcm)in eksik olduğu yerde (meşrep), (iman)m eksik olduğu yerde (rindlik), noksan] telâfiye memur olmuştur.
Birinci Dünya Harbi ve Birinci Dünya Harbi sonrası Türk sanat ve fikir adamı, bir evvelki kaba zümre ve mektep seviyesini aşmış, ferdiyet kıymetlerine sokulabil-mis, fakat bu kıymetleri kanunlaştıramamiştır. Her tarafı kopuk, kırık, küçük temayüller halinde bir takım başkalıkları, ayrılıkları, rekabetleri temsil etmiş, fakat toptan bir meydan muharebesi zaferi kaydedememiştir. (Kö-tü)yı, (çirkin)i, (bayat)ı, sezer gibi olmuş, fakat (iyi)yi, (güzel)i, (yeni)yi bulamamıştır. (SefU)in yanında (ulvî)yi, (tereddî)nin bitişiğinde (kemâl)i vâdetmiş, fakat netice itibarimle bütün tezahürleri aldatıcı, bütün vâadleri inkisara uğratıcı çıkmıştır.
Tanzimat, şahsiyete kavuşmak için en çetin hamlelerine bu devrede başlamasına rağmen, yine âciz ve perişan, devam halinde kalmıştır.
(1946)
ALTINCI MEKTUP
Artık Cumhuriyet devresinin üzerindeyiz. Şimdi bu yirmi küsur yıllık devrenin fikir ve sanat adamına ve bayatına bir göz atalım...
Hükmü başa alarak ortaya tepeden inme bir teşhis atsam nasıl olur? Buyurunuz:
Cumhuriyet devresi, Tanzimattan sonraki bütün merhalelerin en ileri örneklerini aşan bazı müfrit ve münzevî değerlerine rağmen, bütün Türk fikir ve sanat hayatında, kargaşalıkların, aykırılıkların, ahenksizliklerin, nisbetsizliklerin, çözülüşlerin, dağılışların, sükûtların, hiçbir zaman ve mekânda bu nisbette çöreklenmediği ve netice itibariyle bütün sanat ve fikir hayatının iflâs buhranları geçirdiği bahtsız hengâmedir.
Bunun sebebini izah etmek de galiba kolay:
Tanzimattanberi bir türlü kurtuluşunu plânlaştıramıyan ve boyuna şahsiyetinden feda eden Türk cemiyeti, Birinci Dünya Harbinden sonra, zaman sahasında olduğu kadar mekân sahasında da tasfiye edilmek mevkiine düşünce, maddî bir hareket mefkûresiyle kendisini kurtarabilmiş, bu kurtuluş Cumhuriyeti doğurmuş; fakat ruhta ve mânada dengini bulamamak yüzünden, is-
lor istemez, asırlık bir çürüyüşün son tecelli haddine ayak basmıştır. İşte cemiyetin ruhî hayatına ayna tutan fikir ve sanat dünyasında, cumhuriyetten sonraki azamî hercü-merci, azamî düzensizlik ifadesini, millî kurtulup hamlesinin ruh ve fikirde hazırlanmamış, ondan sonra da ruh ve fikire sindirilememiş bir hareket olmasından başka hiçbir türlü izah mümkün değildir.
İlk oluşumuzun başından, son oluşumuzun veya olmayışımızın başına, yahut sonuna kadar, yerinde yeller esen büyük Türk mütefekkiri, bu devrede de yoktur. Sadece yok olsa yine iyi; minare şeklinde bir yükselişe muhtaç bir vaziyette, kuyu şeklinde bir çukur ifadesiyle yok; âdeta yokluğunu tahkim edici sebepler altında yok...
Bir manzumesinde, camilerinde Türkçe ezan okunacak ülkeyi Türkoğlunun vatanı diye gösteren Ziya Gö-kalp'e, onun tesiri altında bir takım resmî tasanlar beslenmesine rağmen, bu devrenin fikir kürsüsünde yer verilmez. O da. Cumhuriyet devresinin başında, her türlü faaliyetini tüketmiş bir adam sıfatiyle ölür, gider.
Sez Törek ädäbiyättän 1 tekst ukıdıgız.
Çirattagı - Tanri Kulundan Dinlediklerim - 11
  • Büleklär
  • Tanri Kulundan Dinlediklerim - 01
    Süzlärneñ gomumi sanı 3963
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2206
    27.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    39.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Tanri Kulundan Dinlediklerim - 02
    Süzlärneñ gomumi sanı 3985
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2258
    24.7 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    36.2 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    42.9 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Tanri Kulundan Dinlediklerim - 03
    Süzlärneñ gomumi sanı 3994
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2138
    25.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    36.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    43.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Tanri Kulundan Dinlediklerim - 04
    Süzlärneñ gomumi sanı 3903
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2348
    22.7 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    33.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    40.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Tanri Kulundan Dinlediklerim - 05
    Süzlärneñ gomumi sanı 3994
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2323
    24.7 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    35.7 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    42.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Tanri Kulundan Dinlediklerim - 06
    Süzlärneñ gomumi sanı 3966
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2257
    24.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    35.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    42.3 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Tanri Kulundan Dinlediklerim - 07
    Süzlärneñ gomumi sanı 3896
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2081
    21.7 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    32.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    40.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Tanri Kulundan Dinlediklerim - 08
    Süzlärneñ gomumi sanı 3817
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2127
    22.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    32.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    39.4 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Tanri Kulundan Dinlediklerim - 09
    Süzlärneñ gomumi sanı 3999
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2326
    24.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    36.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    43.4 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Tanri Kulundan Dinlediklerim - 10
    Süzlärneñ gomumi sanı 3986
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2203
    21.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    30.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    37.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Tanri Kulundan Dinlediklerim - 11
    Süzlärneñ gomumi sanı 3956
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2368
    21.3 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    31.3 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    37.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Tanri Kulundan Dinlediklerim - 12
    Süzlärneñ gomumi sanı 3955
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2267
    23.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    32.4 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    38.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Tanri Kulundan Dinlediklerim - 13
    Süzlärneñ gomumi sanı 3933
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2291
    21.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    31.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    38.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Tanri Kulundan Dinlediklerim - 14
    Süzlärneñ gomumi sanı 3964
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2289
    22.1 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    32.7 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    39.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Tanri Kulundan Dinlediklerim - 15
    Süzlärneñ gomumi sanı 2238
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1432
    27.1 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    39.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.