Tanri Kulundan Dinlediklerim - 08

Süzlärneñ gomumi sanı 3817
Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2127
22.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
32.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
39.4 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
ads place
İncirimizden, fındığımızdan, tütünümüzden kazandığımız parayla, müsbet bilgiler arasındaki bütün madde ihtiyaçlarımızı Avrupadan bekledik; Avrupalılaşmayı (Savoir vivre - Muaşeret kaideleri) kitabı kadrosundan ileride göremedik; şarklılığı bir aşağılık ukdesi halinde halka gibi burnumuzda taşıdık; böylece bugüne kadar geldik. Bütün harblerini teknik cihazı sayesinde kazanan, korkunç emperyalizmasıyla koca Asya ve Afrika'nın ensesinde boza pişiren, yarı uyanık züppelerimize pisliğini bile misk gibi koklatan Avrupalı da idraksizliğimizi dibine kadar istismar etti. Gözümüzde, lâzım tarafıyla bir tetkik mevzuu olmak yerine, her tarafıyla bir hayranlık ve inkıyat hedefi olarak (totem)leşti.
İşte, (politeknik), mihveri etrafında, bütün müsbet bilgiler manzumesinin memlekete intikâl ettirilmesi ihtiyacını kuşatan kıymet hükmü... Bu kıymet hükmünde ayrıca, memleketin, iktisadî, ziraî, ticarî, askerî, sıhhî, bütün baş ihtiyaçlarını tekeffül edecek ana teşebbüs gizli... Makineleşmek, cihazlaşmak, madde istiklâline sahip olmak dâvasında bir millet, (teknisyen)lerini yetiştirecek ocağı kurmadan ne halt karıştırabilir?
(Politeknik) ocağını kurmak, (Üniversite) ocağını kurmaktan şu itibarla daha kolaydır ki, yalnız fen sahasında, bellibaşlı bir zaman için, yabancı (profesör)e tahammül edebilir-.
Memleketimizde (teknik) dünyasının büyük çapta yetiştirme ocağını kurmak ve onu verimlendirmek. intikal işini madde plânında yüzde yüz zafere ulaştırmaktır.
9 Numaralı meseleye geldik: Yabancı (profesör):
Evvelce de nice konuşmalarımızda söyledim, izah ettim, ispata çalıştım: İlim ve san'atta yabancı mütehassıs, Avrupalı (profesör) kabul edilmez; (teknik)te bir dereceye ve muayyen bir zamana kadar evet!.. Kendi kendimi tekrar etmeyi sevmediğim için şimdi bunları yeni baştan gevelemiye kalkmıyacağım. Kafasında zerre miktarı şahsî tefekkür hassası gezdiren, beni şimşek hıziyle kavrar, tasdik eder.
Halbuki, doğuşları bakımından Garplı olan ilim ve san'atları bir tarafa bırakalım; İstanbul Üniversitesinde, Arap dilini bile yabancı (profesör)lere okutuyoruz. Gafletin bu rütbesi karşısında İnsan, öfkesinden dilini yutar, felce uğrar. İstanbul Üniversitesinde Arapça metinlere memur Alman profesörünün, malûm ve muhterem İsmail Saib Efendi'den ders alıp talebesine ders verdiğini bilmeyen yoktur. Türkle Türk arasında bu ne harikulade tavassut rolü!.. Kendi kendisinden gafletin bu derecesi, tımarhanelerde bile görülmemiştir.
Sür'atle halis kan Türk (profesör)ler kadrosunu, elimizdeki bilinen ve bilinmiyen mevcudiyle, ve o mevcudu boyuna arttıracak canlı tedbirlerle iş başına çağırmalıyız. Saf ilim ve san'at planındaki Avrupalı (profesör)e, kontratının son ayına ait maaş ve mübalâğalı bir teşekkürden başka ne borcumuz var'?
Saf ilim ve san'at planındaki Avrupalı (profesörle, ana dili ve millî tefekkür teknesi dışında ilim yuğurtmak, millî tefekkür dehasını en hassas yerinden korleştirip ruhumuzu müstemlekeye çevirmektir.
10 numaralı meselemiz, Avrupaya gönderilecek talebe:
İşte hem (Üniversite), hem (Politeknik), hem yabancı (profesör) dâvalarımızın kurtuluş (formül)ünü gizliyen mesele!... Avrupalıları mahremiyetimize sokup bize ilim aşılamalarını istemektense, biz Avrupalıların mahremiyetine girip kendimizi aşılatacağız; kendimizden olan bünyelerin kan değişikliğini, bize uygun İstihaleler içinde yine kendimizden alacağız.
Zahir gözîyle birbirinden farksız gibi duran bu İki metod arasındaki fark, anlıyanlarca esasidir.
Amma diyeceksiniz ki, bu işi yüz senedir yapmaktayız, Tanzimattan beri Avrupaya adam göndermekteyiz; dönenler bize (Mulen Ruj) havalarından ve (Gonokok) mikroplarından başka birşey getirmemekte. Evet, vaziyet aynen böyle... Avrupaya yüz senedir adam gönderiyoruz; ve gidenleri geldikleri dakikadan itibaren, pek az istisnalariyle büsbütün kaybetmiş bulunuyoruz.
Bu, gidenin değil, gönderenin kabahati; gidişteki manasızlığın değil, gönderişteki sistemsizliğin neticesi...
Evvelâ herkesin can attığı Avrupada yaşamak gayesini, kaba bir zevk işi olmaktan çıkarmak gerek... Kimse Avrupaya öğrenmek için gitmemiş, zevketmek uğrunda öğrenmek angaryasına razı olduğu için gitmiştir. Bu işi Yunus Emre'nin;
Zehirle pişmiş aşı yemeğe kim gelir?
Mısraında olduğu gibi, ulvî surette belalaştırabiliyor muyuz? Seyredin o zaman, Avrupaya gideceklerden gelecek faydaları!.. İşi ulvî suretle belâlaştırmak şöyle olur:
Avrupaya gideceklere, kurtarıcı rollerini aşılayacak bir mefkure, ahlâk ve disiplin nefhetmek, onları istidatları bakımından bu müdir fikir etrafında seçmek, başlarına bu kıratta müfettişler oturtmak, hareketlerini saniyesi saniyesine murakabe etmek, muvaffak olanları muvaffakiyetleri nisbetinde Türkiye'de bekliyecek şereflere karşılık, muvaffak olamıyanları aynı nisbette şerefsizliklere uğratmak, icabında bir aziz prensibi muhafaza bakımından bin kelleyi feda hiç tereddüt göstermemek... Ancak bu şartlar altındadır ki, 100 senedenberi Öğrenemediğimiz esrarlı (tango)yu, 10 senede söker geliriz.
Avrupanın ne olduğunu ve ondan ne istediğimizi, kendimizin ne olduğunu ve ne olmak istediğimizi, ve bütün bunların nasıl meydana geleceğini burada bilmeden, kavramadan, çerçevelemeden oraya adam göndermek saçmadır.
11 numaralı meselemiz de, san'at ve ilim hareketlerini koruma:
Maarif cihazı iş külçesinin en cevherli kısmını teşkil eden bu cephe, bizde oldum olası husyesiz doğmuş çocuktaki gibi namevcuttur.
Evvelâ mevcut uzuvların fena işleyişini görmek ve göstermek var; sonra bu fena işleyişi en gizli saiklerine kadar çerçevelemek ve şifaya kavuşturucu tedbirleri sıralamak var; daha sonra büsbütün namevcut uzuvlara ait eksikliği kaydetmek ve giderilmesi çarelerini bildirmek var. Mütekâmil vücut hakkında peşin fikir sahibi olmadan bu vazife yerine getirilemez.
Klişeleşmiş basil hakikatlerin basil öğreticisi seviyesinden üstün, memleket çapında ruh ve kalıp mimarı bir inkılâp maarif cihazı, ancak san'at ve ilim hareketlerini doğurmak ve korumaktaki fârikasiyle belli olur. Tanzi-mattanberi maarif cihazımıza düşen borçlardan başhcası bu değil miydi? Tanzimattanberi maarif cihazımız, bu tecilsiz borcu üstüne bile almadı; sadece klişeleşmiş basit hakikatlerin basit öğreticisi makamına hasret çekti.
Bana sorarsanız san'at ve ilim adamını, kendi öz tekevvünleri içinde serbest bırakmak ve ruhuna müdahale etmemek şartiyle, iktisadî faktör ve içtimaî rol bakımından devletleştirmek lâzım... Bu suretle san'at ve ilim adamı, kendisinden resmen eser ve faaliyet isteyen, kendisini bunun için koruyan cemiyet ve devlete karşı, verimini keyfiyet ve kemmiyet bakımından yükseltmeğe mecbur kalacaktır.
Memleketin en ileri san'at ve ilim hareketlerini, içinde mayalaştıracak büyük bir mecmua... Maarif cihazının resmî ve büyük (organ)ı... Merkezî mahiyetteki bu (organ) etrafında öbür güzel san'atlara, amelî hayat bilgilerine mahsus birkaç mecmua daha...
Resmî bir devlet tiyatrosu, büyük devlet sinema teşekkülü, birkaç büyük devlet orkestrası, devamlı surette uzuvlaştırılmış (plâstik) san'atlar sergileri, devamlı (galeriler, san'at kulüpleri, ve bütün bu faaliyetlerin merkezî mekân hükmünü temsil etmek üzere Ankara ve İstanbul'da birer azametli san'at sarayı... Saray, şimdiki şahsiyetsiz ve maskara (kübik) inşalara karşı yeni Türk üslûbunun örneği olmalıdır.
Doğrudan doğruya millî Şark san'atlarının himayesi ve genişletilmesi üzerinde derin bir şuur...
Edebiyat ve ilimden bağlıyarak her san'at şubesini kucaklamak şartiyle senenin en büyük verimlerine ait birer mükâfat...
Tedricî bir tekevvünle Türk akademyası hazırlığı... Türk san'at ve ilim verimlerine milletlerarası bir saha hazırlıyacak, hassas ve akıllı bir propaganda bünyesi... Radyonun ruh ve kafa cephesinde gerçek maarif idaresi...
Geldik 12 numaralı mes'elemize... Halk terbiyesi:
Bu iş şubesi, "san'at ve ilim hareketlerini doğurma ve koruma" bahsiyle sıkı sıkıya alâkalıdır. Nitekim geniş maarif çerçevesinde herşey, vasıtalı veya vasıtasız, bu hedefe ve birbirlerine bağlı değil mi? Fakat hedeflerden her birini, müşahhas, muayyen ve müstakil tatbik sahaları hâlinde ayrı ayrı şuurlaştırmaya, uzuvlaştırmaya muhtacız.
Elimizde eski bir teşekkül var. Bu teşekkül, Cumhuriyetten evvel aynı gaye etrafında kurulup Cumhuriyet içinde bir müddet sürüklendi. Sonra yeni bir şekle istihale etti. Fakat bir türlü asıl kaynağına bağlanamadı: Türkocakları - Halkevleri...
Bence Halkevlerini, ismi ve cismi, binası ve demirbaşı, hulâsa bütün maddesiyle - ruhuyla demiyorum -bir umumî müdürlük teşkilâtı içinde Maarife maletmek, devletleştirmek lâzım... Fakat, çok yerinde ve geniş ölçüde bir madde ifade eden halkevlerini, mânâ sahasında zenginleştirmek, plân ve dâva sahibi kılmak, cansız klişeciliklerden kurtarmak ve yepyeni bir ruhla doldurmak şartiyle...
Her vilâyet ve kazadaki (kültür) dersleri muallimleri, doktorlar, teknisyenler, münevverler, san'atkârlar, merkezce madde madde tesbit edilmiş bir faaliyet plânının canlı icra hey'eti sıfatiyle Halkevlerine memur edilmeli... Bu hey'et halkevlerini, devamlı konferans, musahabe, münakaşa, gezinti, temsil, tatbik, sinema, konser ve daha bin toplantı şekli altında, muaşeret kaidelerinden ev idaresine, yepyeni bir yetişme ve yetiştirme ocağı hâline getirmeli...
(Folklor)un bütün şubeleriyle tatbik ve temsil sahası kazanacağı yer Halkevleridir. Halkevlerini Maarife bağlayıp en geniş plânda millî (kültür)ün müşterek hayatını yaşamaya davet eden birer çatı hâline getirmek, irfan tarihimizde hakikî bir inkılâp olur.
İnkılâp, maarif cihazlarında halk terbiyesi, hattâ mektepleri aşan bir ehemmiyetle ele alınacak mevzu...
Şimdi 13 numaralı mes'elemize dönelim; Dünya irfanını nakil işi:
En mühim bir iş şubesi olan bu mevzuda yalnız birkaç kelime söyliyeceğim. Zira bu bahsi seninle daha evvel müstakil olarak konuşmuştuk.
Bütün Garp ve bütün Şark irfanının baş eserlerini (kültür) kökümüz olan Osmanlicadaki baş eserlerle beraber, bugünkü dilimizin gümrük salonu önüne ve bir hamlede yığmalıyız. İhtiyaçların ihtiyacı... Kurtuluş çarelerinden birini çerçeveleyen bu işin Savarona yatından daha ucuza mal olacağını eski konuşmamızda göstermiş ve buna karşı ne yapılmak istendiğini de bir iki çizgi hâlinde belirtmiştik.
Zamanın meçhul neş'et ânındanberi, başka milletlerin ne eser verdiğini kendi ana dilinin aynasında görmemiş olan millet, kıyamete kadar eser veremiyecektir.
14 numaralı mes'elemizse Millî Kütüphane ve (Müze):
Adım başına cami, medrese, kütüphane dikmiş olan, İstanbul, Mısır ve Budin fatihlerinin çocukları biz miyiz? Nerede millî kütüphanemiz? Avrupalının şu Bibliotheque Nationale dediği ve her büyük merkezde vücudunu mutlak telâkki ettiği nesne... Nerede?..
İstanbul'da bir Üniversite Kütüphanemiz, bir de Evkaf idaresinde şu bu kütüphhane var. Ayrıca ufak tefek teşekküllerin ufak tefek kütüphaneleri... Nerede Millî Kütüphânemiz?Devlet merkezimizde henüz açılabilmiş tek kütüphane olmayışına ne diyelim?
Millî kütüphanemizi kurmak, büyük merkezlerde bunun birer şubesini açmak, ve kendi öz köklerimizden, bütün dünya (kültür)üne kadar, basılmış, basılan ve basılacak bütün kitapları buralara dağıtmak, lâzım, elzem, şart, zarurî, muhakkak değil de ne?..
(Müze) işine gelince, bu hususta birçok zenginliğimiz olmakla beraber organizmamız tamam değil... (Lâius) ianesiyle allâmelik satmak zevkinde olmadığım için Avrupa'daki misallerini saymıyorum. Her sahada her (müze)yi, maddî ve manevî sermayemiz nisbetinde vücuda getirmeliyiz.
Yüz yıldır millî kütüphanesini ve (müze)lerini kuramamış bir maarif cihazını, pantalonu olmıyan bir adamın giyimden bahsetmesi kadar zavallı bulmaz mısınız?
Eh çocuğum; 14 mes'ele bitti, şimdi iş bunları toplamaya ve bugüne tatbik etmeğe kaldı.
(1946)

VE İŞTE MAARİFİMİZ!
Şimdi son 7 - 8 yıllık, iş serlevhaları bakımından dolgun, kemiyet yönünden de hamarat devrenin mânâsına nüfuz etmeğe çalışalım; bunun için de bu devreyi elimizdeki 14 maarif mes'elesiyle karşılaştıralım, yüzleştirelim:
1 - Ana fikir - plân:
Yoktur. Ne Türk'ün dünü, bugünü ve yarını üzerinde bir muhasebe, ne de bütün dünyada yeni insanın ıstıraplarını ve ihtiyaçlarını kuşatıcı bir yetiştirme telâkkisine bağlı bir görüş ve anlayış mihrakı... Sadece, nereden gelip nereye gittiği, nasıl başlayıp niçin olduğu üzerinde hiçbir tetahhus ve murakabe çilesi çekmeksizin Batı maarif şekillerini alçıya daldırıp kabuk üstü dondurma ve bunları sığ kemiyet plânında mümkün olduğu kadar çok gösterme gayreti; hepsi bu kadar... Bu hâl "ana fikir, plân" rüşdünden alabildiğine uzaklaşmış olmanın neticesidir. Bu teşhisin sıhhati, asıl bundan sonraki maddeler cevaplandırılırken belli olacak...
2 - Okutmayı genişletme:
Ha, evet; bu sahada Hasan Ali devresinin zahirî büyük başarıları vardır. Zira bu saha, okutma ve yetiştirme plânında ele köklü bir keyfiyet ölçüsü geçirmedikçe, ne yapılsa, sadece vücutsuz kemiyet köpürtmelerine zemin olacağı için, (bakan)ın hamle ve teşebbüslerindeki kıymet hükmünü, anlayanlarca pek güzel ifadelendirmektedir. Muhtevası, programı, usûlü, gayesi, tarzı bakımından evvelâ yalnız ve yalnız keyfiyet tezgâhında Örgüleştirilmesi gereken bir dâvanın, tohum ve cevher esasını bir tarafa bırakıp bütün kuvveti ağaca ve ormana vermek!., İşte son devrenin, aslında fevkalâde aziz ve kıymetli ilk Öğretim seferberliğiyle (koy enstitüleri) hamlesini kuşatan teşhis... Sebep, aç ve boynu bükük, bir köşede beklerken, tıkabasa neticeyi beslemeğe çalışıyoruz.
3 - Yetiştiriciyi yetiştirme:
Tamamiyle keyfiyete ait olan bu dâva üzerinde tam bir alâkasızlık...
4 - Mektep kitapları:
Tamamiyle keyfiyete ait olan bu dâva üzerinde tam bir Ölçüsüzlük ve bilgisizlik...
5 - Ahlâk ve disiplin:
Tamamiyle büyük dünya görüşüne ve devlet İdeolocyasına bağlı olan bu dâva üzerinde tam bir çözülüş...
6 - Dil ve ıstılah:
(Kültür) buhranımızın en büyük rahne merkezi olan ve devir devir indifalar kaydedip, devir devir sükûnetler bulduktan sonra yine indifaa başlayan ve bir türlü tam ve gerçek bir tevsiyeye ulaştırılamayan bu yürekler acısı dâva üzerinde tam bir zorakilik... Ve hâlâ resmî Türk lügat ve ansiklopedyasından mahrumluk...
7 - (Üniversite):
Maddî ve manevî her cephesiyle ıstırap merkezi...
8 - (Politeknik):
Ha, evet; bu sahada da Hasan Ali devresinin bir başarısı var, (Teknik üniversite)... Dünkü (Yüksek Mühendis Mektebinin kapısındaki yeni labeiâ... Fakat bir uzviyet âleminden fışkıran labia gibi, bütün şubeleriyle hayatın içinden gelen ve bütün şubeleriyle hayatın içine yayılan, Batı müsbet bilgiler cihazının ruhlu ve şuurlu iklimi olmaya çok uzak... Tam mânâsiyle dıştan ve satıhtan kolay bir (aplikasyon) işi..
9 - Yabancı (profesör):
Bütün dehşet ve haşmetiyle devam eden, boyuna ruhumuzu müstemlekeleştiren ve kimseyi gocundurmayan (kaimi makam)lık...
10 - Avrupa'ya gönderilecek talebe:
Hâlâ ve hâlâ "gitsin, şu kadar tahsisat alsın, müfettişini kızdırmasın ve bir diploma alıp gelsin..." telâkkisi...
11 - San'at ve ilim hareketlerini doğurma ve koruma:
Namevcut... Yalnız mektep sahasında birkaç Avrupalı hünerbaz elinde Türk çocuklarının da (Toska) operasını veya (Amigon) piyesini çıkarabileceklerine dair, tiyatrosuz,esersiz, seyircisiz, içtimaî zevk ve an'ane mihrakiyle alâkasız, müeyyidesiz ve dayanaksız bir "gösteri"...
12 - Halk terbiyesi: Namevcut...
13 - Dünya irfanını nakil:
İşte Hasan Âli devresinin, büyük kemmiyet cümbüşçülüğü içinde göze en çok batan hamlelerinden başlıcası karşısındayız! Batı ve Doğu kaynaklarının en soylu (klâsik)lerinden işe başlayıp bugüne doğru bütün cihan (kültür)ünü dilimize silkeleme hamlesi!.. Ve birkaç sene içinde yüzlerce eser... Ne fevkalâdelik, değil mi? Elbette fevkalâdelik olurdu; eğer bu mevzuda yine bir keyfiyet çilesi çekilebilmiş olsaydı... Bir tezhip işi gibi, ince ince, "kıldan ince, kılıçtan keskince" göz ve kafa nuru isteyen; tercüme edilecek her eserin sahibini hayâlde Türk olarak diriltip ona eserini yeni baştan ve Türkçe olarak yazdıracak kadar harikalı bir istihale, nüfuz ve intikali gerektiren bu dâvada, tek fırça çekişiyle dış mânâların yekûn hâlinde çeki çeki tartılmasından ve ardiyelere yığılmasından başka bir marifete şahit değiliz.
14 - (Müze) ve kütüphane:
Elmalûm...
NETİCE:
Tam bir asırlık maarif hastalığımızın son devrede büründüğü mânâ, bir gün aklımız başımıza gelirse şu ve şu tarzlarda halle mecbur olduğumuz mes'elelerden birçoğunun, aklımız başımıza gelmeden israfından ve ihyasını çok daha çetinleştirici bir kemiyet plânına havalesinden ibaret...
(1946)

YABANCI MÜTEHASSIS
Tanrıkulu çayı pek sever. İnce belli, nokta nokta mavi ve kırmızı menevişli, billur acem bardaklariyle çay İçmeyi pek sever Tanrıkulu... Gizli ufuklar arkasında, gizli yangınlar haber veren yakut renkli iklimiyle çay.,. Tanrıkulu sedirinin yanında, göğsü hırıl hırıl fıkırdayan semaverden bardağını doldururken bana bir göz attı. Bardağına dökülen kaynar suyun buharı, saçlarının içine saklanıyordu;
- Yabancı mütehassıs mı demiştin? Facia, evvelâ tâbirin kendisinde... Bu tâbire, doğru veya eğri, bir şeyler olmuş, olabilmiş, bir bünye ahenk ve muvazenesine ulaşmış hiçbir millette rastlanamaz. Bizzat tâbir, bir türlü olmamış, olamamış, sadece yılmış ve apışmış milletlerin lügatinden... Eğer sinekler arasında arılaşmak, solucanlar arasında yılanlaşmak, eşekler arasında katırlaşmak diye birer dâva olsaydı, içlerinde, arıdan, yılandan ve katırdan, birer yabancı mütehassıs bulunurdu.
Doldurduğu bardağı bana uzattı:
- Buyurun, sizin çayınız!
- Aman efendim; benim çayım, sizin sohbetiniz!
- Sohbetimizi renklendirelim!
- Çok teşekkür ederim!
- Avrupalının maddî ve mânevi bütün müstemlekeleştirme sırrı, kendi kadrosu müstesna, bâzı mahkûm milletlere (Avrupalılaşmak) diye bir tâbir hediye etmesinde... Büyük ve sonsuz hakikatin, eşya ve hâdiselere aksetmiş binbir sırrını aramak yolunda, her millet başkalarına
ders verir. Fakat...
Tanrıkulu bir yudumda, elindeki bardağın yangınını dudakları arasında süzdü:
- Hiçbir hâkim, mahkûma hâkimlik dersi vermedi. Hakikatte, yabancı mütehassısın verebileceği tek bir ders olabilirdi: "Yabancı mütehassıs isimli hâdiseye, çareye, usûle inanmayınız! Herşeyden evvel ruhunuzdan bu yabancı teselli ukdesini söküp atınız!" Fakat; fakat, bir zamanlar Cennete arsa satmaktan, şimdi ampul içinde ışık satmaya kadar her işin nefsanî ticaretini bilen o yabancı mütehassıs, hiç bu dersi verir mi? Verecek olsa, hemen ruhunu ve tâbiiyetini değiştirmiş, halis millî kahraman ve mütehassısa dönmüş olur!
-Ne kadar doğru!
- Bu doğrunun Ötesi ve etrafı var... İlimde, saf ilimde yabancı mütehassıs, mutlak kaydiyle olmaz; fende, bâzı şartlar altında, belki... İlimle fen arasındaki farkı hâlâ kavramamış olduğumuzu söylersem ne dersin?.. Garplı idrâkle ilim, mücerret bir arayış manzumesidir. Fen ise, bu arayış içinde kanunlaşmış, sınırları çizilmiş, tatbik mevzuu olmuş bilgi çerçeveleri... Etrafı çitli her ilim hamlesi bir fen, çitini zorlıyan her fen hareketi bir ilimdir, Fen daima (Afakî - objektif) ve hudutlu, ilim (Enfusî - sübjektif) ve hudutsuzdur. İlim, millî tefekkür benliğinin, millî ruh kıvamının, içinde mayalaştığı tekne... Bu teknede, aynı ruh köküne bağlı olmıyan yabancı hamurdur; bir silindir şapka, bir baston, bir de çantadan ibaret ruh ve kaseli gizli hüviyet, çalıştırılamaz. Çünkü özüne mensup olmadığı mayayı bozar, millî görüş dehâsını köreltir. Arının şahsiyeti baldaysa, milletlerinki de yoğurdukları ilimlerde... Nitekim (cebir) Arap; ve (hendese) Yunanlıdır. Bu iki ilmin de beşeri mahiyeti, onlarda Arapla eski Yunanlıyı hulâsa eden millî damgaya dokunabilmiş midir? Bir Fransız (üniversite)sinde İngiliz edebiyat tarihini bir Fransız okutur. Bu işi ondan daha iyi bilen İngiliz mi yok?.. Sürüsüne bereket... Fakat Fransıza, İngiliz edebiyatını Fransız göziyle görecek ve gösterecek ilim adamı lâzımdır.
- Aman ne doğru, ne doğru!
- Hakikat bir; fakat her fert için kendi hakikatinden daha aziz ne var?.. Milletler için de aynı şey... Kuru zanaat ve basit teknika çerçevesi bir tarafa, hele saf ilim ve san'at plânına yabancı mütehassıs dikmek, kısır bir kocanın, yatağına mütehassıs erkek, bir milletin kendisine mütehassıs inkılâpçı ısmarlamasından farksız... Bir Amerikan radyosiyle İngiliz radyosu arasındaki farka bakan, basit bir makine üzerinde bile bu iki milletin mizaç ve görüş hususiyetlerini ayırt eder. İngiliz çakısı ve İsviçre saati, o maddeleri meydana getiren fen şartları üstünde, ne kadar İngiliz ve İsviçrelidir!.. Demek ki, kupkuru fen sahasında bile, insanın yabancılardan öğreneceğini, incecik sınırlarla çeviren ruhî hadler var. Bu bakımdan, yabancı mütehassısın öğrettikleri, akıl ve teknika ölçüsiyle doğru ve şifalı olsa da, ruh ve san'at ölçüsiyle yanlış ve zehirlidir.
- Sözleriniz, dâvayı kökünden kesip kökünden temelleştirecek kadar gerçek... Fakat şöyle bir itiraza ne cevap verebiliriz: "Peki, anladık, yabancı mütehassısa paydos! Fakat insanî terakki yolunun hakikatlerini devşirmek ve öz şahsiyetimiz içinde pişirip geliştirmek için ne yapalım?"
- Öyleyse çare, ha?.. Çare de, hakikat gibi tek: Garp ve Garplı hâdisesini, kendimize ait olgun bir şahsiyet hâkimliği menşurundan süzeceğiz; onu kendi vasıtacı rehberlerimizin ruhunda iyi ve kötü taraflariyle tahlil ve terkip edeceğiz; onu kendi vasıtacı rehberlerimizin ruh midelerinde öğütüp, memlekete bu ruhu tatbik edeceğiz; anladın mı çareyi? Avrupalıdan, mevcut erginlikleri kaç taneyse çalınır, mukaddes bir hırsızlık olarak çalınır; bacadan maske ile girilip çalınır!.. "Hakikat, mü'minin kaybolmuş malıdır, nerede bulsa alır!" düsturundaki gerçek hak yolundan devşirilir. Oraya gidilir; şu bir asırdır boş gidip bomboş döndüğümüz yere, Avrupa'ya gidilir. Fakat yılmış ve apışmış hayranlar zümresi hâlinde değil, aklı ve ruhu yerinde seçkin şahsiyetler kadrosu hâlinde gidilir; herşey yerinde keşf ve müşahede altına alınır; herşeyin muhasebe ve murakabesi yapılır, çilesi çekilir, sırları bulunur; ve nihayet o sırları kendi ruh potalarında, bizim ruh potamızda eritmiş millî kahramanlar elinden hakikat devşirilir. Nasıl; çare bu mu?..
- Tam çare!!!
- Bir yenileşme ve gerçekleşme Maarifi, (Yabancı Mütehassıs) sırrını kavrıyamadıkça, ne yapsa, hastanın yüzüne pudra ve allık sürmüş olmak tedbirinin hazin akametini aşamaz.
Tanrıkulu sustu. Semaver fıkırdıyor... Semaverde fıkırdıyan, sanki su değil, fikir...
(1945)

**MİLLÎ HANÇERE
Bir zamanlar, yâni alâkayla harp haberlerini dinlediğim demler, Kudüs radyosunun Türkçe konuşmasına dikkât etmiştim. Bu radyonun sağlam şiveli ve dürüst ahenkli konuşucusu, (Japon) kelimesini (Capon) diye telâffuz ediyordu Bu telâffuz şekli tam mânâsiyle Türktü.
Evet, bizde (J) harfi, (J) sesi yoktur. Mutlak ve kat'î olarak yok... Bu ses Türkçeye, Farsça ve Fransızca-dan girmedir.
Tanzimattan evvelki ve sonraki satıh münevverlerimizde, bir dilin, kendi hançere dehâsında mevcut olmayan sesi kabul etmiyeceği şuuru bulunmadığı için, onlar farsça ve fransızcadan bu iki yabancı sesi dilimize çekmekte mahzur görmemişlerdir.
Dilimize bir şahsiyet ve asliyet Ölçüsiyle baktığımız zaman (J) sesini, sarışın civcivler arasında simsiyah bir karga yavrusuna benzetebiliriz. Ana tavuğun bu sahte yavruyu besliyemiyeceği pek tabiî... Farsçadan dilimize girip de yalnız saray münevverleri ikliminde yaşıyabilen (J) sesi, hele fransızcadan dilimize girmiş olduğu şekillerle hiç de tutmamıştır.
Halk (Reji)yc (ıeci>. (jandanna)ya (candanna). (Ja-ponla (capon) der.
Türk iktisadî hayatında Avrupalıya esaretin bir remzi olan ve Anadolunun mahrem ruh derisine ve iç hayatına kadar nüfuz etmiş bulıınan bir müessesenin ismini bu türlü telâffuz, Türk hançeresinin kendi öz dehâsına karşı gösterdiği alâkadan en parlak delil...
Jale, müjde, Nijad gibi kelimelerle de Anadolu asla alâkalanmamış, alâkalandığını da (C) sesine kaydırarak bağrına basmıştır.
İşte, (Psikoloji, sosyoloji, ideoloji, trajedi) gibi ıstılahları, senin, pisikolocya, sosyolocya, ideolocya, traced-ya tarzında türkçeleştirmeye çalışmandaki sır...
Bize aid olmayan ve sarışın civcivler arasında simsiyah bir karga yavrusu gibi dolaşan bu sesi geldiği yere İade etmek ve yabancılığını şuurlaştırmak, dil dâvamızın, ya hudutsuz ileriye, ya hudutsuz geriye doğru yalpalıyan kıvamsızlığı içinde başlıbaşına bir ölçü zevki doğurabilir.
Bir müşahede daha:
Bir gün, fransızca (İmaj) mecmuasını Kadıköy vapurunda (İmac) diye satan ve bu yüzden dilinin bozuklu-ğiyle alay edilen bir çocuğun, millî hançereyi bilmeksizin en doğru şekilde canlandırdığına şahid olmuştum. O gün bir daha düşünmüştüm ki, halis türkçede (J) sesi yoktur; ve bâzı yabancı kelimeleri ezip kırarak, millî hançereye uydurarak lisana mal etmek, o kelimeleri sadece Türkçe-leştirmiye, Türkleştirmeye, kazanmaya yol açar. Bu hikmeti kavramadan, aid olduğu lisana nisbetle yanlış, fakat bize nisbetle çok doğru telâffuz şekilleriyle alay etmek, olsa olsa cahillik ve ahmaklık olur.
Bâzıları, türkçede (J) sesi olduğunu, yabancı kelimeleri ezip kırarak değiştirmek salâhiyetinin de kimsede
bulunmadığını iddiaya kadar varıyor.
Evvelâ Türkçede (J) sesi yok; sal' ve millî haııçere-mizde bu sese ait hiç bir iz, hiçbir yiv yoktur. Farsçadan (J) sesile dilimize girenlerden başka (Reji, jandarma, Japon, panjur, bonjur, jilet, jile. abajur, ajur) gibi fransızca kelimelere gelince, halkın bunları (reci, candarma, Ca-pon), hattâ (pancor, boncur, cilet, acur) yapmış, gerisini de hiç ağzına almamış olduğunu bir an evvel belirtmiştim.
Şu kısa misal zinciri göstermiye yeter ki, millî han-çeremizde (J) sesine tahammül yok; ancak bu sesin (C) sesile çehre değiştirmesinden sonra Türk tabiiyetine girmesine cevaz vardır.
Hâl böyle olunca, Fransızcayı ana dili gibi konuşan bir Türk münevverinin, hem de gerçek bir münevverin, (reji)ye (reci), (jandarma)ya (candarma), (Japon)a (Ca-pon) demesi, zengin ve cömerd bir şuurla dilini halkın diline bağlaması, onun cehli değil, üstün ilmi olur. Öyle bir ilim ki, bütün bir dünya görüşüne ve şahsiyet hummasına bağlı olmak şuur ve faziletine bağlıdır.
Aynı familyaya ve medeniyet mihrakına mensup diller arasında bütün fark, sadece kanunlaşmış birer hançere hususiyet ve dehâsından başka bir şey değildir. Hançere dehâsı zayıf milletlerde, herşey zaaftadır.
(1946)
ABİDE
Söyleyen-O, hürmetler içinde dinleyen ben: - İnkılâp âbidesi olarak heykel seçildi. Bir (oldu bitti) işi... Heykelin mahiyeti üzerinde düşünülmüş, güzellik telâkkimize uyup uymadığı muhakeme edilmiş, şartlariyle şartlarımız arasında tenasüp aranmış değildir. "Madem ki Garp Ulaşıyoruz, orada da heykel var, niçin bizde de olmasın?.." Her nokta gibi bunda da olanca nefs muhasebemiz bu kadarcık... İnkılâpların müşterek kanunu, şu olmak lâzım: "İnkılâbın madde halinde ilk ve son âbidesi, kaskatı gövdesiyle vatan bütünüdür! Hele bizimki gibi, toprağiyle, köyüyle, şehiriyle, harap ve noksan bir madde sahibi memlekette, heykel, çini çıplak bir vücutta ipek boyunbağıdır. Boyunbağı nasıl giyimin son zarafet hülâsası ise, heykel de ancak giydirilmiş bir madde âleminin nihaî ifade vasıtası...
Bir ân sükût... Söyleyen o, hayretler içinde dinleyen ben:
- Gözünün önüne getir: Bir kasaba... İçinden bulanık bir su geçiyor... Ayakta durabilmek için üst üste abanmış kerpiçten evler... Arnavut kaldırımı tek cadde... Caddede, müselles deliklerden akan çirkef; kemikleri in-
ce bir deri yaldıziyle örtülü beş on sığır, topal ve kulaksız çomarlar, bir iki sümüklü çocuk ve bir heykel... Bu levhadaki hasta edici tezadı görmemek mümkün mü? Bu kadro içinde herhangi bir hamlenin abideleşme ihtirası, maddeyi tedricen canlandırmak, beslemek ve yetiştirmekten başka ne olabilir? Hiç bir inkılâp, intişar sahasındaki büyük ve geniş maddeyi abideleştirmeden kendisine âbide kuramaz!
Bir ân sükût... Söyleyen o, haşyetler içinde dinleyen ben:
- Sonra başka bir mesele... Heykeli kimin yapacağı meselesi!.. Heykeli millî san'atkâr yapar. Eğer bunu yapabilecek millî san'atkârımız yoksa, heykel de yok demektir. Bir inkılâbın en mahrem fikir v- heyecan ifadesi ulan heykelini yapmak İçin Avrupadan mütehassıs getirtmek, evvelce de bir kere söylediğim gibi, bizzat inkılâbı yapmak için mütehassıs getirtmeğe müsavidir.
Bir ân sükût.,. Söyleyen o, dehşetler içinde dinleyen ben:
- Gelelim bu yabancı san'atkârların diktikleri hey-kellerdeki fikir ifadesine!.. Bu ifade, (alâminüt) vesika fotoğrafı seviyesindedir. Bir âbidede, taşa, her şeyden evvel fikir kazıyabilmek lâzım... Yabancı sanatkâr, taşa fikir kazımayı bilse de, ruhunu tanımadığı hâdiseyi heykel-leştirirken, onu fikirsiz bırakmış, inkılâp rehberinin başka başka (poz)Iar ve kılıklarda üstünkörü kalıbını çıkartmaktan başka bir eda bulamamıştır. Her yerde, her köşede, her bucakta, âdi bir benzerlikle vesika fotoğrafı teşhir edilen tek şahsın basit bir tenevvu içinde ifadesi... Asker o, sivil o. atta o, ayakta o, kalpaklı o, şapkalı o; o, o, o, ve hep ayni çehreyle... İşte dikilen heykellerde biricik fikir ifadesi!.. Halbuki âbide, bir hareket rehberinin üstünkörü 482
bir benzerlikle vesika fotoğrafım çıkartmak değil: o hareketi, şahıs resmî gerisinde ve ilerisinde tefsir etmek işidir. Bir ân sükût.,. Söyleyen o, ibretler içinde dinleyen ben:
Sez Törek ädäbiyättän 1 tekst ukıdıgız.
Çirattagı - Tanri Kulundan Dinlediklerim - 09
  • Büleklär
  • Tanri Kulundan Dinlediklerim - 01
    Süzlärneñ gomumi sanı 3963
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2206
    27.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    39.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Tanri Kulundan Dinlediklerim - 02
    Süzlärneñ gomumi sanı 3985
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2258
    24.7 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    36.2 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    42.9 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Tanri Kulundan Dinlediklerim - 03
    Süzlärneñ gomumi sanı 3994
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2138
    25.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    36.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    43.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Tanri Kulundan Dinlediklerim - 04
    Süzlärneñ gomumi sanı 3903
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2348
    22.7 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    33.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    40.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Tanri Kulundan Dinlediklerim - 05
    Süzlärneñ gomumi sanı 3994
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2323
    24.7 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    35.7 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    42.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Tanri Kulundan Dinlediklerim - 06
    Süzlärneñ gomumi sanı 3966
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2257
    24.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    35.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    42.3 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Tanri Kulundan Dinlediklerim - 07
    Süzlärneñ gomumi sanı 3896
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2081
    21.7 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    32.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    40.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Tanri Kulundan Dinlediklerim - 08
    Süzlärneñ gomumi sanı 3817
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2127
    22.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    32.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    39.4 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Tanri Kulundan Dinlediklerim - 09
    Süzlärneñ gomumi sanı 3999
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2326
    24.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    36.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    43.4 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Tanri Kulundan Dinlediklerim - 10
    Süzlärneñ gomumi sanı 3986
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2203
    21.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    30.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    37.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Tanri Kulundan Dinlediklerim - 11
    Süzlärneñ gomumi sanı 3956
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2368
    21.3 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    31.3 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    37.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Tanri Kulundan Dinlediklerim - 12
    Süzlärneñ gomumi sanı 3955
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2267
    23.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    32.4 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    38.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Tanri Kulundan Dinlediklerim - 13
    Süzlärneñ gomumi sanı 3933
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2291
    21.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    31.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    38.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Tanri Kulundan Dinlediklerim - 14
    Süzlärneñ gomumi sanı 3964
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2289
    22.1 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    32.7 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    39.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Tanri Kulundan Dinlediklerim - 15
    Süzlärneñ gomumi sanı 2238
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1432
    27.1 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    39.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.