Tanri Kulundan Dinlediklerim - 03

Süzlärneñ gomumi sanı 3994
Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2138
25.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
36.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
43.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
ads place
Günümüzün anlayış kabalığı, onu istediği kadar (sağ) veya (sol) farzetsin; ileriye erenlerin sağı solu olmaz! Bir dünya doğmaktadır ki, ismi ne (sağ), ne de soldur; sadece (ileri)...
(1944)

MİSTİK
Dostum; ben bâzı mefhumlara âdeta acırım. Sahte borç senediyle malı mülkü haczedilip sokakta bırakılmış soylu bir insana acır gibi... (Mistik) mefhumu da bunlardan...
Garplı bir mâna ailesinden gelen (Mistik) mefhumunun bizzat Avrupada çektiği yanlış anlaşılma çilesi, bir zamanlar, bir Fransız muharririne ne ağır şeyler söyletmişti. Fransa'da bile kolaylıkla anlaşılamayan Fransızca bir kelimenin gerisindeki mefhum, bu diyarda ne hâle
gelir, hesap et!
Şu (Mistik) mefhumu, ne esrarlı bir otomobildir ki, kimse onu kullanmaktan âciz olduğunu itiraf etmeksizin, herkes içine atlıyor, var kuvvetiyle gaza basıyor; ve hiçbir işaret memuru görmemiş kargaşalıklar caddesinde, mânâ tenezzülüne çıkıyor:
- Filân adam (mistik), falan değil, filân görüş (Mistik) olamaz; falan telâkki (Mistik)tir.
Bir de, (Mistik) delâleti üzerinde düşülen müşterek hatâ, onun din softalığı mânâsında alınmasıdır. (Mistik), aslında dinlerden çıkma bir mefhum olduğu hâlde, felsefenin elinde müşahhas mevzuundan ayırt edilmiş,, herhangi bir mevzua tatbiki kabil, hususî bir düşünce ve duygu tarzı olarak sistemleştirilmiştir. Allaha inanan ve inanmayan iki adam, felsefe ölçüsiyle. aynı zamanda (Mistik) olabilir. Adamına göre, inanan (Mistik) değildir de, inanmayan, (Mistik)dir. Meselâ, büyük ve dindar şair Mehmet Akif, (Mistik) değil; fakat küçük ve dinsiz şair Ahmet Kutsî (Mistik)dir.
Namütenahi derin ve seyyaliyetli bir tarif seciyesi olan (Mistik) görüşü, ilmî bir öz hâlinde tarife çalışayım; dinle dostum:
Herhangi bir şeyi, bir maddeyi, bir hadiseyi, onu saran aklî kanunlar dışında tefsir etmek, onlarda birer içyüz aramak, delâletlerinde gizli bir müessir sırrı bulmak; işte (Mistik) görüş...
Bu bakımdan, dinin sadece aklî plânında kalanlar, asla (Mistik) değildir. Zira onlar, düpedüz bir hakikatin, düpedüz tebliğcileri vaziyetindedir. Herhangi bir dinsiz de, (mistik) mefhumunun anası olan din çerçevesinin dışında, herhangi bir madde veya hâdiseyi, o madde ve hâdisenin maverasına ait bir tefsir tarzına bağlayınca (Mistik) olur.
Kaydetmeğe bile değmez ki, en gerçek (Mistik), topyekûn kâinatın maverasına ait mihrak hakikat olan ilâhî mânânın müncezibidir. Yâni perdenin arkasındaki ışığı gören ve ona tutulan...
Fransız filozofu (Bergson) "Din ve Ahlâkın İki Kaynağı" isimli eserinde, büyük kudretin yalnız (Mistik) görüşten fışkırdığını belirtir. Zira (Mistik) görüş, maddeyi aşmak, eşya ve hâdiselerin gizli kaynağına ulaşmak hamlesidir.
Demek ki, mücerret mânâda (Mistik), şu veya bu mevzua bağlı olmak gibi bir kat'iyet ve muayyeniyetten uzak, içine herşeyi ve her mevzuu alabilecek bir görüş ve duyuş tarzı... Onun içindir ki, bir yerde (Mistik) bir tefekkür ve tahassüs edası görür görmez, hemen sormalıdır:
- Bu mücerret (Mistik)teki müşahhas hedef ve gaye nedir?
O da size cevap verir:
- Dinî, yahut içtimaî, veya millî, hayır sadece insanî, yahut da hepsini birden içine alan bir (Mistik)...
Dostum, benim dostum!..
İşin hazin tarafı, bâzı fikir tulumbacılarının, (Mistik)le, fodlacı yobazı aynı şey zannetmesidir.
Ha, dur, sana şu (Mistik) tefekkür ve tahassüs tarzının günümüzdeki kıymet derecesine ait birkaç lâf edeyim:
Artık ayan beyan bir vakıa olmaya başlamıştır ki, günümüzün genç adam örnekleri, tamamiyle ruhçu ve bütün hedefleriyle materyalizmaya zıt bir inanma ihtiyaciyle cayır cayır yanmaktadır. Bunu binbir alâmetten,anlıyoruz. Bu hâl, senin için. yâni dünyayı ruhçu zaviyeden görenler için. misilsiz bir beşaret haberidir. Genç adam, dünya kıyametinin içinde ve doğmak üzere bulunan dünyanın eşiğinde, ilk (Kozmos) çizgilerini müjdeleyen kafasını, ruhçu ve milliyetçi (Mistik) anlayışın elmaslarıyla yontmağa başladı. Üzerinde hiçbir zaman ve mekânda tam ve hâlis bir murakabe kurulamayan ve dünyanın dört bucağından gelme tesirlere karşı canevi açıkta bırakılan genç adam, bugün, içindeki hâlisler kütlesiyle, ezbersiz ve yapmacıksız, rehbersiz ve delilsiz, kendi kendine kıymetler muhasebesini neticelendirmiş, safını bulmuş ve yolunu seçmiş görünüyor.
Bir zamanlar Babıâli caddesinin gaflet karanlığında, kaldırım fareleri gibi koşan fikir müstahzaratçısı şairlerle, (broşürcü)ler bu müdafaasız genci misil istismara kalktılar, hatırlamalıyız. Artık paydos!
Bu zaferin sahipleri, daha dün hokkabaz düdükleri içinde sesleri boğulmak istenen ve (bay Mistik) diye anılan bîr kaç kalem sahibidir. Güneşin doğuşu ile batışı arasındaki 12 saatlik devreye hiçbir zaman razı olmıyan (bay Mistik), özlediği İstikbâle kavuşmak üzeredir.
Senin ne olduğuna, sizin ne olduğunuza gelince, bunu (Mistik) kelimesi gibi, âdi, züppe ve orta malı bir mefhum âleti asla tercüme edemez. Nasıl ki, Kandilli'de sahilhâne sahibi Fransız (Kontu)nun salonunda süs için bir köşeye atılmış işlemeli seccade, ele alındığı kadro ve üslûp içinde kendi öz mânâsını haber vermekten mümkün olduğu kadar uzaktır.
Sen, benim dostum, sadece müslümansın; ve bütün duygu ve düşünce feyzini İslâm ruhunun kaynağı olan Tasavvufdan almaktasın; hepsi bu kadar!..
(1944)

DEVRİLEN AĞAÇ
Dön de bak, dedi, bana Tanrıkulu, şu ağaca bak! Ve üzerinde düşün! Düşün ki, güzel ve sonsuz tabiatta, büyüklüğü, erginliği, olgunluğu, tek kelimeyle kemâli, ondan daha iyi gösterecek bir örnek bulunamaz.
Ağaç, madde ve ruh gibi, herşeyin bir dış ve bir iç yüzünü, toprak üstünde ve toprak altında, gür ve dolaşık varlığiyle çizgi ve biçime sokmuş bir remzdir. Yapraklarının kıldan ince damarlarını daha kalın bir sapta birleştiren, sonra bütün bu sapları birer dala bağlıyan. bütün bu dalları derece derece daha iri dallara iliştiren, daha sonra bütün bu daha iri dalları tek ve ana bir gövdede düğümliyen ağaç; en sonra toprağın içine dalıp karanlık ve esrarlı bir kök âleminde tekrar kollara ayrılan, halattan ipe, ipten sicime, sicimden ipliğe, her kola gittikçe daha ince başka kollara bölünen, her başka kolu, gözün göremiyeceği ve hesabın tutamıyacağı inceliklere ulaşan, muhite doğru namütenahi dağınık ve çok, merkeze doğru namütenahi toplu ve tek, bir şahsiyet muvazenesinin ne eşsiz örgüsüdür.
İnsanoğlu, dünyaya ayak bastığı gündenberi ağaç, onun gözünde çözülmez bir bilmecedir. Kışın her tarafı dökülür. Esrarlı istikametleri gösteren dallariyle çırçıplak ve kupkuru, bekler, O zaman, o bir çekmece gibi kapalıdır. Çok geçmeden bu çekmecenin kapağı aralanır. İçinde sakladığı cevher görünmeye başlar. İğne ucu kadar ince mesamelerinden yeşil yapraklar fışkırır. Tabiatın en girift nakışlarını çerçeveliyen çiçeklerle donanır.
Fakat, o, henüz eserini vermiş değildir. Bütün bunlar, gelmek üzere bulunan bir eserin şenliği... Nitekim biraz sonra çiçekler dökülmüş, yapraklar eskimiş vedallarda birer kandil gibi ışık saçan yemişler belirmiştir. Bu yemişler, her biri bir ağaçtan gelen ve her biri içinde birer ağaç gizliyen bu yemişler, açlık ve susuzluğa göklerin indirdiği çarelerdir. Açlık ve susuzluğu dindirmekse fantazyadan çıkmak, ezelî ve ebedî derde ilâç olmak değil midir? Biraz sonra, o yine yapraklarını dökecek, gene yalçın bir çekmece hâlinde kupkuru kalacak, korkunç istikametleri gösteren kemik parmaklara benzer dallariyle kaskatı donacak ve daldığı rüya içinde yeni verimi, rahimde bir çocuk gibi gelişecektir.
Böylece her mevsim devrini tekrarlıyan ağaç, dipsiz gökleri dolduran alemlerin ahenkli ve inzibatlı devirleri altında, büyük varlık orkestrasının vahdet ve sonsuzluğu hikâye eden, derin ve sıcak birinci kemanını andırır. Ağaç insanlara neler öğretmedi? En eski dillerde iyilik, fenalık ve bilgi ağaçları birer düstur oldu. En eski çağlarda, geniş alınlı ve kıvırcık sakallı düşünce adamları onun altında toplandılar. Zaten insanoğlunun dünyaya düşüşünü anlatan, Şeytan ve Kadın unsurları yanında, yasak meyvayı yetiştiren Ağaç nedir?
Ağaç, bize, dünyaya geldiğimiz günden bugüne kadar içimizi dolduran anlama ve araştırma hırsının ana- somyası biçiminde görünüyor. Gözlerimiz ona daldığı zaman, garip bir (rönsgen) ışığı altında, ruhumuzun bin bir kollu iskeletini görmüş gibi ürperiyoruz. Sanki bu fevkalâde şahsiyetin hendesesındeki nizamla, içinde Allahin sırları yatan ruhumuzun hasret çektiği nizam arasında gizli bir anlaşma seziyoruz.
Bak, dedi, bana Tanrıkulu, şu ağaca bak! Ve üzerinde düşün!
Ağaç, bir plândır; bir İnsanın, bir ailenin, bir zümrenin, bir cemiyetin ve bütün varlığın iç ve nizam dâvasını, madde üzerinde düğüm düğüm örgüleştirmiş, şekilleştirmiş bir plân...
Tohum, kök, gövde, dal, yaprak, tomurcuk ve yemiş... Herşey bunlar arasındaki ahengi anlamak ve kurmağa bağlıdır.
Sonra Tanrıkulu, birdenbire doğruldu, gözlerini alabildiğine açtı, hiç de âdeti olmayan bir tarzda ânî ve keskin bir heyecana düşercesine dikildi; ve kısık kısık, acı acı fısıldadı:
- Ağacın ne olduğunu anladın! Ağaçlar arasında en mükemmeli insan ve cemiyettir. Şimdi de başını tabiattan çevir, tarihe, bizim tarihimize döndür ve bak! Orada, koca bir ağacı, dört asırdır, balta üstüne balta, yalnız yere devirmek, toprağa sermek ve belirttiği büyük vahdet ve nizam ölçüsünü kurutmak için çalışanları göreceksin!..
(1944)

AHLAK DÂVAMIZ
Tanrıkulu, bugün, ne güzel ve muvazeneli bir öfke içinde:
- Bir ses kütlesinin âzamisi, maddî mânâda en ağır ses hamulesinin vahidi ve derecesi nedir, bilmiyorum; bileyim veya bilmiyeyim; vatanımın en yüksek noktasına çıkıp seslerin en yükseğiyle şöyle haykırmak ihtiyacındayım: "Bütün mes'elelerimiz bir tarafa!!! Bizim dâvamız tek!!! Ahlâkımız!!! Söyleyin, gösterin, belirtin; bütün hayat ve faaliyet şubelerimizde bağlı olduğumuz ahlâk kökünün ismi nedir??? Biz hangi ahlâka bağlıyız?? Ve kuruttuğumuz köklere karşı, bugünkü ruh ağacımızın, (dalları bastı kiraz) şeklinde, içi kurt dolu yemişlerle yüklü olduğunu görüyor muyuz??? Görüyorsak ne duruyoruz??? Duruyorsak ne umuyoruz??? Suratımıza bir takım teselli pudraları sürerken, ruhumuzun tâ İçinden yanıp kül olduğumuzu, hangi yılın, hangi mevsimin, hangi ayında, hangi gün, saat kaçta anlıyacağız??? Ne güzel söylüyor:
- Lâfın gerçeği: Dâvaları, idarî, içtimaî, iktisadî, sınaî, ilmî, siyasî, edebî, beledî, sıhhî, istediğimiz kadar sınıflara ayırabiliriz. Fakat biz, şimdilik, buna benzer dâvalardan hiç birine muhatap olmak ehliyetinde değiliz. Bizim bir tek dâvamız olmak gerektir: Ahlâkî dâva!!! Söylüyor:
- Ruh ve ahlâk, herhangi bir fayda mevzuunda, insan iradesini hayra yöneltecek tek müessir olduğuna göre, bu ana müessir üzerinde herhangi bir inhiraf, artık başka şubelerdeki inhirafların o şubelere mahsus çerçeveler içinde düzeltilmesini imkânsız kılar. Beni anlıyor musun? Meselâ balmumundan yapılmış bir heykel topyekûn erirken, o heykelin kayan burnunu, düşen gözünü, çarpılan ağzını ve kopan kolunu ayrı ayrı, müstakil olarak düzeltmeğe kalkmaktan birşey çıkmaz. Heykelde, bütün bu unsurların tecelli zemini olan topyekûn ruh ve ahlâk dâvası bütünleşmeden, herhangi bir İdarî, içtimaî, iktisadî, sınaî, ilmî, siyasî, edebî, beledî, sıhhî ve daha bilmem kaç türlü dâvayı mevziî çerçevelerde hal ve fasletmeğe kalkmak; biraz evvel işaret ettiğim gibi vebalı bir hastanın dudağındaki çatlaklara (pomat) sürmekten farksız olur. Söylüyor:
- Müthiş ve muazzam ahlâk dâvamızı şube şube ele almadan; ve Ardahan'daki çobandan, İstanbul'da Kaf-dağı mahallesinde, Fildişi Kule sokağında oturan mustarip ve bezgin münevvere kadar herkesin kucaklıyabileceği müşahhas bir plâna dökmeden evvel, mes'eleye sadece umumî ve terkibi bir teşhis koyalım:
Bir kadına, bir eve, bir manzaraya, bir gazeteye, terkibî gözle, topyekûn bakar bakmaz aldığımız intiba gibi, kendi kendimize bir bakışta hemen kestiririz ki, biz şu ânda, ahlâk zaviyesinden bedahetlerin bedaheti hâlinde fışkıran bir iflâs panayırı arzediyoruz. Okyanuslarda, altından suların birdenbire çekildiği bir gemi; işte bizim ruh ve ahlâk manzaramız... Bir zamanlar Okyanuslarda batan (Titanik) gemisinde olduğu gibi. yolcuların çoğu bu geminin kamaralarında ve salonlarında, tam bir zevk ve sala şuursuzluğu İçinde yuvarlanırken, güvertede, bir iki muztarip ve münzevî müşahedeci, vaziyeti görmektedir: "Sular, altımızdan yıldırım hiziyle çekiliyor!!! Bir saniye sonra kumların ve kayaların üstündeyiz.'!!" Söylüyor:
- Vaziyet hakkında muayene ve müşahedelerimizi iki usûle istinat ettirebiliriz. Biri, olmiyanı göstermek ve olmaya davet etmek... Öbürü, olanı görmek... Olmayan, olması gerekirken, mevcut bulunmayan şeylerin manzumesi... Bu da, her (rejim)in, her şeyden evvel tesisine mecbur olduğu, bütün, tamam, eksiksiz, tezatsız bir ahlâk telâkkisi... Ve ayrıca, bütün cemiyetin, topyekûn ruhunu teşkil eden mukaddesatın istinat ettiği iman ve mefkure zemini... İşte bizde olmıyan şey... Olmadığını göstermek ve olmaya davet etmek zorunda olduğumuz şey... Soralım:
- "İnkılâbımızın; misilsiz bir kurtuluş hamlesine dayanan inkılâbımızın, bize gösterebileceği, bütün, tamam, eksiksiz ve tezatsiz bir ahlâk telâkkisi var mıdır? Varsa nedir? Bunun kitabı, Örgüsü, kanunu an'anesi, tatbik sahası nerededir? Ve ayrıca, bügün cemiyetin topyekûn ruhunu teşkil eden mukaddesatın dayandığı iman ve mefkure zeminimiz üstünde neler var, yahut neler yok?
Bütün cemiyetin topyekûn ruhunu teşkil eden mukaddesatın dayandığı iman ve mefkure zeminimiz üstünde nelerin yok olduğunu saymaya, nefes, kuvvet, zaman, hiçbir şey yetişmez. Fakat nelerin var olduğunu, bir kaç kelime taslağı içinde belirtebilirim. Müthiş bir başıboşluk, imansızlık, nizamsızlık, şüphe, inkâr, sara ihtilâçları, nebatî ve hayvanı sahada tam bir insiyakîlik ve nefsanîlik; işte bu...
Ve şöyle bitiriyor:
- Ben sana ne dedim? Bizim ne idarî, ne içtimaî, ne iktisadî, ne sınaî, ne ilmî, ne siyasî, ne edebî, ne beledî, ne sıhhî, ne filân, ne falan bir dâvamız var; dâvamız bir, ahlâkî!!!
Ve bütün vatan halkını, gece yarısı, donla ve gömlekle evinden fırlayıp meydanlarda toplanmaya davet eden bir dehşet edâsiyle bu mevzu ele alınmadıkça, kurtuluşumuzun müzakere usûlü dahi bilinmemiş olacaktır.
Sana bu işin bir tarihçesini çizeceğim!..
(1944)

O TARİHÇE
Sordum:
- Kaskatı bir teşhis ve apaydınlık bir vuzuh... Onun için kısa kısa ve apaçık cevap verir misiniz bana?
- Kısa kısa ve apaçık sor, kısa kısa ve apaçık cevap vereyim!
- Türk cemiyetinde ahlâk, en bozuk ânını yaşıyor. Öyle mi?
- Türk cemiyetinde ahlâk, bu cemiyetin kendisini bildiği ândan bugüne kadar, hiçbir mislini ve benzerini görmediği, hattâ göremiyeceği şekilde en bozuk ânını yaşıyor!
- Ahlâkımız ne zamandanberi bozulmaya başladı?
- Kemâl ve haşmet devrimizden sonra... Eşya ve hâdiselere, zaman ve mekâna tahakküm kudretini kaybetmeğe başladığımız ândan başlayarak...
- Bunu maddî tarih ölçüsiyle tâyin edemez misiniz?
- Kanunî Sultan Süleyman'dan sonra diyebilirim.
- Sükût, ânî. tepeden inme mi oldu?
- Hayır! Gayet tedricî...
- Bunun merhalelerini göstermek ister misiniz?
- Kolaylıkla... Tam 4 merhale... Birincisi çok uzun. ikincisi uzunca, üçüncüsü ve dördüncüsü çok kısa dört çığır...
- Bu merhaleler?
- Birinci merhale, gerileme devrimizin başından, yâni Sarı Selim'den Tanzimata kadar sürer. İkincisi, Tanzimattan Meşrutiyete, üçüncüsü, Meşrutiyetten Cumhuriyete; dördüncüsü de Cumhuriyetten bugüne kadar...
- Sükût farkları, devreler arasında gittikçe daha büyük bir mikyas mı belirtiyor?
- Tam mânâsiyle... Yuvarlanan bir cisimde, gittikçe artması tabiî olan hız gibi...
- öyleyse, içtimaî illet ve mesuliyeti, ilk devrede mi bulmamız icap ediyor?
- Hayır! İlletin başlangıcı ilk devrede olmakla beraber, öbür devreleri illeti önlemek yerine ona yenilerini ilâve etmiş; böylece, her devrenin illete kattığı yeni müessirler müstesna, sebep geriye doğru halkalanırken, üstüste katılan müessirlerin yeniliği ve büyüklüğü yüzünden de ileriye doğru kesifleşmeye başlamıştır.
- Demek ki, mesuliyet böylece, maziden hâle doğru gelmek yerine, hâlden maziye doğru gidiyor.
- Tamam! Fakat maziye doğru gittikçe, daima daha hafif, daha masum, fakat kuvvetli başlangıç mesuliyetleri bularak...
- İlk merhaledeki, ani kemâl ve huşmel devrimizi takip eden Tanzimata kadar gelen sükût çığırımızdaki ahlâk bozukluğunun sebebi ve içyüzü nedir'?
- Aşkımızı, vecdimizi kaybetmeğe başlamış olmamız...
- Anlayamadım; lütfen izah eder misiniz?
- Islami ruh ve ideolocya, sâf bir aşk ve berrak bir vecd olmaktan çıkıp, üstünde ham ve kaba softa (ipini üretecek şekilde donmaya, kabuk tutmaya başlayınca, ortada, ruh yerine, yobazların şahsî ve keyif tefsirlerine kurban, ölü kalıplardan başka bırşey kalmadı. Böylece (suret-i hak) perdesi altında harekete geçen nefsânîlik, ruhumuza ilk zaaf tohumlarını ekmeğe başladı.
- Teşhisinizi biraz daha genişletir misiniz?
- Tarihimizin her devrinde korkunç bir yokluk temsil eden büyük Türk mütefekkirinin, büyük ve şahsî Türk filozofunun meydana gelmeyişi yüzünden, İslâmî ruh ve ideolocya, büyük fütuhat hamleleri geçer geçmez, yeni tefsirlere, yeni nefs muhasebelerine, yeni heyecan ve hamlelere, bilhassa sabit ve devamlı bir (Site - Medine) mefkuresine ulaştırılamadı. O sıralarda (Rönesans - Yeniden doğuş) ismiyle doğan Batının, madde âlemi üzerindeki, idrâk ve ihata hakkına yabancı, hattâ düşman bir edâ içinde tereddi çığırımız açılmış oldu. Bu çığırın kahramanı ham ve kaba softa, ahlâkın temeli olan aşk, imân, fedakârlık ve nizam seciyemizi kör bir nefsânîliğe çevirdi; ve din bayrağı altında dinin ruhu tahrip edilirken, ahlâkımızın kaynağı bulundırılmaya başladı.
- Gösterdiğiniz sebeplere dayanan ilk ahlâk sükûtumuz, o devirde hemen bütün cemiyeti sarmaya başladı mı?
Hayır! İlk ahlâk sükûtumuz, yalnız saray, hükümet, idare mekanizması ve orduya münhasır zümre çerçevelerinde patlak verdi; ve bundan Türk ailesi, evi, Türk köyü, yâni Türk cemiyet protoplazması, uzun müddet mâsun kaldı. Zira bu cemiyet, ahlâk ve hassasiyetini İslâm ruhundan almış ve onu, başlıca mukaddesatı hâlinde, kendisiyle idare mekanizması arasındaki tezada rağmen asırlarca devam ettirmiştir.
- Teşhisinizi biraz daha ilerletemez misiniz?
- İşi geniş bir tahlil ve teşhise dökecek olursak, dâvamızı neticelendirmek için, günler değil, yıllar bile az gelir. Fakat sana, Kanunî Sultan Süleyman'a kadar süren hakikî nizam ve imân devrimizle, bunu takip eden duraklama ve gerileme devrimizin ahlâkları arasında birer müşahhas örnek verebilirim: Ağzını şaraba değdiren ilk padişah, Yıldırım Bayezid'e, bir câmiin açılış merasiminde, beraberindeki din mümessili, "Cami güzel amma yanında bir meyhane eksik!.." diyecek kadar cesur, saf, samimî, dürüst, mefkûreci, yâni ahlâklıdır. Bir devir sonra, aynı din mümessileri, padişahların, paşaların ve kendilerini nebatî ve hayvani içgüdülerine göre her türlü fetvayı vermekten, böylelikle din adına dini yıkmaktan çekinmezler. Nizam ve imân devrimizde Türk hükümdarlarını, Allah'ın gölgesi şeklinde, mukaddes bir mânâ plânında gören, itaat ve terbiye heykeli yeniçeri, bir devre sonra, ıslahatçı padişahı Genç Osman'ın baldırlarını çimdikleyip ona bir (oğlan) muamelesi yapacak kadar aşağılasın Hulâsa, bütün aşkı, vecdi, nizam ve fedakârlık duygusuyla bir imân sisteminin ateşi, gizli gizli kabuk bağlamış; yalnız ölü kalıpların nefsanî simsarı ham ve kaba softa tipi, zaman ve mekâna hâkim olarak, İslâm ahlâkının ferd ve aile köklerine sığınan cevherini devlet ve idare plânında iflâs ettirmiştir.
- Devam buyurun, devam buyurun!
Bu dâvayı gelecek karşılaşmamızda bitiririz.
(1943)

İlk devredeki ahlâk zaafımızın kaynağını anladım;
vvecd ve aşk zaafı, böylece meydanın ham ve kaba softaya açılışı... Artık başsız ve rehbersiz kalan Türk cemiyeti, içinden bir türlü büyük ve hâlis mütefekkirini fışkirdatamadan, iç ve dış müessirlerin tokatları altında şaldan ve her türlü nefs muhasebesi imkânından mahrum, Tanzimata kadar sürüklenir.
- Ya ikinci merhale?., Tanzimati takip eden devre?..
- Bu merhalede, büsbütün yılmış ve apışmış, bütün irâde ve benliğimizi kaybetmiş olarak Garbın, hiçbir tekevvün sırrına ermeden, yalnız dış cevreden körükörüne taklitçiliği hengâmesine gireriz. Fikrî kıymeti bu kadarcık olan bir devrenin ahlâkından ne beklersin? Artık devlet ve idare manzumesindeki ahlâk bozukluğu, tam bir ruh zelzelesinin neticesi hâlinde, mutlaktı. Şair Ziya Paşa ve Namık Kemâl, bu devlet ve idare ahlâkının, tam bir şuur ve nefs muhasebesine bağlanamamasını çekerler. İrtikâp, rüşvet, hırsızlık, hafiyelik, iltimas, nizam ve ölçü nefreti, kendini küçük ve mahkûm görme ukdesi, hile ve riya dehası, tatlı canını ve aziz menfaatini koruma insiyaki, oluruna bağlama, telif-i beyn" ve "idare-i maslahat" mizacı hâlinde billûrlaşan bu ahlâk, Tanzimat efendisinin evi ve dairesi ve daha binbir şey arasında tam bir tezat ifadesiyle her ân biraz daha kabararak Meşrutiyete kadar emekliye emekliye gelir.
- Ya Meşrutiyetten sonrası?..
- Meşrutiyetten sonrası felâket... Artık ahlâk düşüklüğü, Türk ferd ve aile plânında, benliğimizin en mahrem maktalarına kadar yol aramaya koyulur. Bu devirde ahlâk düşüklüğümüz, sadece hükümet ve idare manzumesinde zümrevî[ bir daire teşkil etmekten çıkar; bütün milleti içine alari umumî ve içtimaî bir hacim kazanmaya doğru gider. Devlet ve idare ölçüsü bakımından rehbersiz ve başsız Türk ailesi, kendi içinde itiyadı olarak körü körüne devam eden İslâm ahlâkının artık âile kadrosunda harap olmaya başladığına şahittir. Zira Tanzimattan beri satıh taklitçiliği artık yeni, şahsiyetsiz ve köksüz nesillerini yetiştirmiş, hayata atmış; bu nesiller de Türk ailesi içinde, büyük baba ve oğul arasında müthiş bir tezat manzarası heykelleştirmeğe başlamıştır. Artık Türk ailesi içinde, zincirleme olarak elden ele teslim edilecek hiçbir ruh ve an'ane mirası kalmamıştır. Bîr aile içinde herkes birbirine yabancı ve küskündür. Herkesin tahlil edemeden sezdiği şey, imânı ve ahlâkiyle bütün bir dünyanın battığı, yerine hiçbir dünyanın getirilemediği, satıh ve deri üstünde binbir cünbüşe rağmen her şeyin kuru bir teselliden ibaret olduğudur. Ortada inkılâp adına, inkılâp kelimesinden başka hiçbir şey yoktur. Daha birçok kof kelime ve tam bir iş ve hakikat yabancılığı... Ahlâk sükûtumuzun artık bir felâket İstidadını kazanmaya başladığı bu merhalede başlıca müessir ve mesul, Avrupaya en kötü ve kokmuş taraflariyle imrenen taklitçi züppe tipi, onun sabun köpüğünden edebiyatı; ve (Hareket Ordusu)nun arkasından İstanbul'u istilâ eden ve Şişli muhitlerini kıran Selanik kibarlarıdır.
- Birinci Dünya Harbine ne buyurulur?
-Birinci Dünya Harbi, bütün dünya imân ve ahlâkının, bütün dünya muvazenesinin altını üstüne getiren bir müessir oldu. Bu arada, daima olduğu gibi, hâlis mütefekkirine kavuşamadan, belki saf ve temiz, fakat son derece bön ve sathî birkaç hareket mefkûrecisinin elinde bu ateşe atılan Türk cemiyeti, iç ve dış muhasebe bakımlarından o türlü bir harmana geldi ki, asırlık hâdiselerin bir ânda hesabını vermeğe mecbur kaldı: Maddî ve ruhî iflâs tehlikesi!.. Topyekûn mekân ve zaman plânından tasfiye edilmek zoru!.. Bu korkunun (Araf) devresini yaşadığımız Mütareke yıllarında İstanbul'a akın eden Beyaz Ruslar, bugünkü korkunç fuhuş kasırgamızın ilk dalgasını körükledi.
- Derken İstiklâl Savaşımız başlıyor, değil mi?
- Evet! İstiklâl Savaşımız, gerçekten birkaç asırlık bir hesabın yekûnu hâlinde, mekân plânından tasfiye edilmemiz için üzerimize yürüyen cellât hamlesine karşı millî bir şahlanmadır. Bu şahlanmanın mücerret mânâsında, her şeyini kaybettikten sonra, fezada mekân işgal etme hakkını da kaybeden bir milletin, ruhunu ve maddesini kuşatıcı binbir hastalığa rağmen ölmemek, yaşamak, sağ kalmak irâdesi vardır. Bu irâde, Türk milletinin, geçirdiği ölüm buhranlarına rağmen, ruhunun köşesinde nasıl bir kudret ve miras sakladığına işarettir. İstiklâl Savaşımızda, ölmemek iradesiyle şahlandık; bizden esirgenen mekân hakkını geriye aldık; savaş içinde, bir ân için, böyle bir hamlenin gerektirdiği aşk, fedakârlık, vazife ve nizam ahlâkından örnekler gösterdik; fakat mekân hakkı zaptedilip de iş bu mekânı zamanla, yâni fikirle doldurmaya gelince, iş, tepesi taklak gitmeğe başladı. İşte Cumhuriyet devresi, dördüncü merhale, budur! İş, tepesi taklak gitmeğe başladı; zira yara eski ve tedbir aksinedir. Cumhuriyet devresi, öbür devrelere nisbetle çok daha ileri, daha cesur ıslahçılık hamlelerine girişmiş olmasına rağmen, nihayet Garbın daha ileri, daha kat'î, fakat daima satıh üstü kopyacısı kalmak an'anesini değiştirememiştir; ve İstiklâl Mücadelesinin şahsiyetiyle eş; yeppyeni bir ideolocya ve ahlâk telâkkisinden mahrumdur. Cumhuriyetin ham ve kaba softayı, bütün iş ve söz hakkiyle birlikte tasfiye etmesi gibi ancak din adına olmak şartiyle en aziz ve faydalı bir teşebbüsüne karşılık, cemiyetle onun saf imân ve ahlâk kaynağı arasına çektiği manialar, ruh ve ahlâk buhranımızı zirveleştirmiş oldu. Artık Türk ailesini ve Türk cemiyet protoplazmasını sulayamaz hâle gelen ahlâk kaynağımız büsbütün kurumaya yüz tuttu; buna mukabîl yeni bir ahlâk bina edilemedi; Türk inkılâbı, yeni bir ahlâk telâkkisi gibi bir borçtan nefsini muaf saydı. Aksine, inkılâbın müdür kadrosunda bâzı, unsurlar, şahsî ahlâklariyle, iyi misal teşkil etmekten uzak kaldılar. Içki, kumar, fuhuş, menfaat hırsı, dalkavukluk, samimiyetsizlik, adamını kayırmak gibi menfi hâller modaları, Üç katlı Türk evi, üst katta 80 yaşındaki büyük hanımın ağlaya ağlaya namaz kıldığı, orta katta 40 yaşındaki hanımefendinin âşıkları ve ahbaplariyle (poker) oynadığı, alt katta 18 yaşındaki küçük beyin (Sving) âhengiyle tepindiğî garip bir tezat ve uygunsuzluk sergisi hâline geldi. Başıboşluk, mektep ve terbiye sahalarından sokak ve meydanlara kadar hiçbir mania tedbirine çarpmadan gelişti. Ahlâk sükûtu, büyük şehirlerden küçük kasabalara ve oralardan köylere kadar dağılarak, saffet ve ulviyet heykeli Anadolu köylüsünün de ruhunu gölgelendirmeğe başladı. Ve nihayet İkinci dünya Harbinin korkunç iktisadî ve ruhî şartları sökün edince kâbus ve efsane çapına kadar ulaştı.
- Eyyy, sonraaa???
- Sonrası, sonra!!!
(1943)

EDEBİYATTA EDEP
Türk san'at ve fikir hayatında ahlâk bozukluğu "Edebiyat-ı Cedide"den sonra başlar. Tanzimattan evvelkilerde ve hemen sonrakilerde ahlâk yerindedir. Şu kadar ki, Tanzimattan evvelkilerde, ahlâk, bir telâkki ve şuur mihrakına bağlı bulunurken, Tanzimattan hemen sonrakilerde, şuuru gevşemiş bir devam ve itiyat ifade eder. Bir tren ki, lokomotifi bozulmuş, fakat ilk hıziyle, kör topal, yürümekte...
Tanzimattan evvelki Türk fikir ve san'at adamı, dünyasının bütün kanunlarına malik olduğu kadar, ahlâkına da sahipti. Tanzimat ve tanzimat sonrası san'at ve fikir adamında ise, eski dünyanın zihin yapısı yıkılmaya yüz tuttuğu hâlde, ruh yapısı yerinde kalmış ve tesirleri göze görünmez bir plânda Birinci Dünya Harbine yakın senelere kadar ulaşmıştır.
Tevfik Fikret, hayatının sonlarına doğru, fikir bakımından en büyük aksülâmelini hep İslâm dinine karşı göstermesine ve Allahı inkâr etmesine rağmen, his bakımından ailesinden aldığı İslâmî ahlâk terbiyesine bilmeden sadık kalmış ve dogma'larını inkâr ettiği bir kaynağın, farkında olmadan ahlâkını taşımıştır. Bu, tuhaf bir tezat ifadesidir ve henüz kimsenin gözüne çarpmamıştır. Tevfik Fikret'teki garplı tesir, koyu bir İslâm familyasından gelen çocuğun ruhunda, eskiden mevcut "bir terbiye Temeline dayalıdır. Yoksa bir garp cemiyeti içinde doğup yetişmeden ve garplı bir ailenin hassasiyet havasında yuğrulmadan veya bu havanın kendi memleketinde ocağını kurmadan garp ahlâkına tevarüs mümkün değildir. İlmine, fennine tevarüs belki...
İşte bir şiir cücesi, fakat bir ahlâk devi tanınmış bir şaire, bütün hakaretlerine rağmen hâlâ sermaye veren feyizli kaynak!.,
Evet, Türk san'at ve fikir hayatında, "Edebiyat-ı Cedide" sonlarına kadar devamına şahit olduğumuz ahlâkî bütünlük, eski cemiyetin bellibaşlı bir fikir ve imân mihrakı önünde sahip olduğu ahlâk artıklarıdır ki, o günlere kadar gizli gizli sürüp gelmiş ve bu ahlâkı doğuran şuur çürümeye yüz tutunca ve bir ahlâk kurmaya muktedir yeni bir şuurla yerini değiştiremeyince içtimaî bir tazyikin İfadesi olarak birdenbire patlak vermiş ve gelen nesillerde acıklı bir ahlâk bozukluğu hâlinde kendini göstermiştir.
"Edebiyat-ı Cedide"nin birbirini tutmak, birbirini sevmek, yaşlıya saygı, gence şefkat, ustaya bağlılık kıymetleriyle tecelli eden san'at ahlâkı, hemen bir nesil sonra derhal tersine dönmüş ve hiçbir miyar sahibi olmadan, birbirini yemek, birbirinden iğrenmek, yaşlıyı tezyif, genci tahkir ve ustaya isyan insiyaklarına çevrilmiştir.
"Edebiyat-ı Cedide" devrinden sonra gelmiş ve birer üstad tanınmış iki şair tipi vardır ki- Ahmet Haşim ve Yahya Kemâl- istidatları belki de evvelkilerden üstün olduğu hâlde sırf yeni bir san'at ve dünya görüşüne çıkamamak ve sürüp gelen itiyadî ve hazırlop ahlâkı da devam ettirememek yüzünden, en kudretli hırsları birbirini tepelemek, en büyük (sentez)leri birbirini iplâl etmek ve en canlı tesirleri gençlere birbirini çekiştirmeyi ve beğenmemeyi Öğretmekten ileri varmamıştır.
Her biri dudağında yeni bir san'at sırrı taşıdığını vehmettiren bu (Sfenks) edalı iki şaire:
- Bize birbirimizi çekiştirmekten ve beğenmemekten başka ne öğrettiniz?
Diye sorulsa, acaba birinin ruhu, öbürünün de maddesi ne cevap verebilir?
Sez Törek ädäbiyättän 1 tekst ukıdıgız.
Çirattagı - Tanri Kulundan Dinlediklerim - 04
  • Büleklär
  • Tanri Kulundan Dinlediklerim - 01
    Süzlärneñ gomumi sanı 3963
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2206
    27.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    39.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Tanri Kulundan Dinlediklerim - 02
    Süzlärneñ gomumi sanı 3985
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2258
    24.7 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    36.2 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    42.9 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Tanri Kulundan Dinlediklerim - 03
    Süzlärneñ gomumi sanı 3994
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2138
    25.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    36.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    43.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Tanri Kulundan Dinlediklerim - 04
    Süzlärneñ gomumi sanı 3903
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2348
    22.7 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    33.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    40.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Tanri Kulundan Dinlediklerim - 05
    Süzlärneñ gomumi sanı 3994
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2323
    24.7 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    35.7 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    42.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Tanri Kulundan Dinlediklerim - 06
    Süzlärneñ gomumi sanı 3966
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2257
    24.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    35.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    42.3 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Tanri Kulundan Dinlediklerim - 07
    Süzlärneñ gomumi sanı 3896
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2081
    21.7 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    32.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    40.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Tanri Kulundan Dinlediklerim - 08
    Süzlärneñ gomumi sanı 3817
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2127
    22.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    32.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    39.4 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Tanri Kulundan Dinlediklerim - 09
    Süzlärneñ gomumi sanı 3999
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2326
    24.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    36.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    43.4 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Tanri Kulundan Dinlediklerim - 10
    Süzlärneñ gomumi sanı 3986
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2203
    21.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    30.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    37.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Tanri Kulundan Dinlediklerim - 11
    Süzlärneñ gomumi sanı 3956
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2368
    21.3 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    31.3 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    37.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Tanri Kulundan Dinlediklerim - 12
    Süzlärneñ gomumi sanı 3955
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2267
    23.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    32.4 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    38.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Tanri Kulundan Dinlediklerim - 13
    Süzlärneñ gomumi sanı 3933
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2291
    21.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    31.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    38.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Tanri Kulundan Dinlediklerim - 14
    Süzlärneñ gomumi sanı 3964
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2289
    22.1 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    32.7 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    39.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Tanri Kulundan Dinlediklerim - 15
    Süzlärneñ gomumi sanı 2238
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1432
    27.1 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    39.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.