Suçun Piçi - 4

Süzlärneñ gomumi sanı 4273
Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2143
28.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
42.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
49.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
Şimdi size akıl almaz bir tecavüz olayını anlatacağım. 1970’li yılların sonunda (yine bir iftiradan dolayı) cezaevine girişlerimden biriydi. Kimisi volta atıyor, kimisi beşlikten ikilik kafa çayını önüne koymuş, muhabbetinde. Ben de bir arkadaşımla sigarasına masa tenisi oynuyordum. Birden heyecanlı konuşmalar duymaya başladık. Koğuşumuza bir genç getirilmişti ve durumunun çok kötü olduğu söyleniyordu. Cezaevinde sigarasına veya çayına oyun oynanırken oyunu yarıda bırakmak galip durumda bile olsan hakkını kaybetmek demektir. Ama ciddi bir durumda söz konusuydu ve rakip arkadaşla oyunu bırakarak koğuşa gitmeye karar verdik.
Koğuştakiler on altı-on yedi yaşlarındaki gencin etrafında çömelmişler ve merakla bakıyorlardı. Dudakları patlamış, elmacık kemikleri ve gözlerinin etrafı mosmordu. Avuçlarının içi dayaktan artık pelteleşmiş gibiydi ve elleri tutmuyordu.
İki gün boyunca hiçbir şey yemeden baygın yattı. Kendisine gelmeye başladığında çay, peynir, ekmek verdik. Sigara içerken elleri hâlâ tutmuyordu. Suçunu sorduğumuzda, ‘Komşunun bahçesinden otuz metre hortum çaldım.’ Dedi. Yine uyudu.
Şimdi biz az veya çok olsun birçok suçun cezasını bilen insanlardık. Polisin suçlara göstermiş olduğu tepkileri ve ruh halini zaten iyi biliriz. Gardiyanlarla polislerden daha çok beraberiz ve onların ne yayıp ne yapmayacaklarını kestirebiliriz. Fakat gelen gencin durumuna bakınca hortum çalmış olduğuna inanmamız söz konusu bile olamazdı. Bu işte bir enayilik vardı. Gardiyanlarla aşırı samimiyeti olan arkadaşları göndererek bilgi edinmeye çalıştık. Gencin suçunun hırsızlık olduğunu söylemişler. Bize göre inandırıcı olmaktan çok uzak bir bilgiydi bu. Gencin durumu ortadaydı. Bu gencin karakolda çok hırpalanmış olduğu ayağındaki falaka ipinin izleri olan kesiklerden belliydi. Kapı altı meydancısı devamlı kapı altında durduğu için gencin gardiyanlar tarafından da dövüldüğünü görmüştü. Ama gardiyanlar yine de gencin suçunun hırsızlık olduğunu söylemişlerdi.
Şimdi gelelim tepki derecelerine: Bir defa hortum çalmaktan yakalanmış bir genci hiç bir polis öldüresiye dövmez. Bırakın hortum çalmayı, yıllardır çalan ve karakolların abonesi olan azılı hırsızlar bile toplam olarak o kadar dayak yememişlerdir. Hortum çalmaktan yakalanmış olan birine polisin vuracağı, on copu geçmez, hadi göz korkutma amacıyla yirmi cop olsun, ama daha fazla vurmazlar.
İkinci tepki: Karakolda öldüresiye dövülmüş olan bir suçluya gardiyanlar suçu ne kadar adi hırsızlık olursa olsun bir de kapı altında meydan dayağı çekmezler. Polis tarafından cezaevi idaresine teslim edilen bir hırsıza gardiyanların kapı altında vuracağı, altı copu geçmez. O altı copun anlamı da, ‘Hoş geldin bakalım, niye geldin, bir daha gelecek misin’ demektir.
Bir suçlu tutuklandığında tevkif müzekkeresinin bir kopyası da suçluya verilir. İtiraz dilekçisi yazmak isteyen birisi tevkif müzekkeresinde yazılı olan dosya numarasını belirtmek zorundadır. Ayrıca mahkemede dosyaların karışması durumunda da tevkif müzekkeresi gösterilerek dosyanın bulunması sağlanır. Tevkif müzekkersinde bir de şöyle bir bölüm vardır: Aleyhine isnat edilen suç: Falanca. Herkesin işlemiş olduğu suç isnat bölümünde yazılıdır. Ama tevkif müzekkeresini sorduğumuzda kendisine verilmediğini söyledi. Bu da imkânsız bir şeydir. Çünkü tevkif müzekkeresi gerçekten çok önemli bir evraktır. Bir suçlu mahkemece tutuklandıktan sonra koridora çıkartılırken mübaşir, ‘tevkif müzekkereni aldın mı?’ diye sorar. Eğer mahkeme salonunda tevkif müzekkeresinin verilmesi unutulmuşsa mübaşirin uyarsıyla tevkif edilmiş olan tarafa mutlaka verilir.
Fakat gencin bakışları hep korku doluydu ve o korku doku bakışlarının arkasında da çok korkunç bir suçu sakladığını hissediyorduk. Gardiyanların da gencin suçunu sakladığından emindik. Bir gardiyanı kişinin suçu ilgilendirmezdi, gardiyan sadece idareyi temsil eden düzeni sağlamakla yükümlüydü.
Hiç unutmam, on yedinci gün gardiyanlar geldi ve hiçbir şey söylemeden genci apar topar götürdüler. Yarım saat sonra da gencin tahliye edilmiş olduğu haberini duyduk. Ama gardiyanlar genci koğuştan götürürken bile çok ağır küfürler ediyorlardı. İş yine karışıktı. O gün birçok fikir yürütmemize rağmen gencin suçunun bir sır olarak kalacağını düşünmeye başlamıştık. Ama emin olduğumuz bir şey vardı, bize göre genç tahliye edilmemişti, sadece koğuştan veya cezaevinden uzaklaştırılmak istenmişti ve bu da gerçekleştirilmişti.
İki gün sonra hükümlü kısmından dört mahkum geldi ve o genci sordular. ‘Tahliye olduğunu söylediler, gitti’ dedik. Bu arada bahçe gardiyanı konuyu duymuş ve öbür gardiyanları toplamaya başlamış. Başgardiyan mahkumların galeyana gelme olasılığını göz önüne alarak jandarma komutanını kapı altına çağırmış. Cezaevinde ayaklanma gibi bir şeyler olacağında bu hemen hissedilir zaten.
Ziyaret günü hükümlü kısmında yatan birine gencin işlemiş olduğu suçun haberi gelmiş. Çünkü gencin ailesiyle dışarıdan ailece tanışıyorlarmış. Ve haber diğer mahkumlara da yayılınca linç etme kararı alınmış. Ama ayaklanma ve linç etme kararı idare yanlısı bazı kişiler tarafından idareye bildirilmiş. Gardiyanlar da ayaklanma ve linç korkusuyla genci apar topar başka bir cezaevine nakletmişler. Başgardiyanlar, jandarma komutanı ve bütün idare temsilcileri kısımların kapısı önünde koğuş mümessilleri ile görüşerek mahkumları yatıştırdılar. Yarım saat içinde de her şey normale döndü. Evet, ayaklanma ve linçe kalkışma yönünde mahkumları galeyana getirmek üzere olan bu ağır suçun türü neydi? Suçun adı tecavüzdü. Ama gencin tecavüz etmiş olduğu kurban, kendisini doğurmuş olan öz annesiymiş! Babası İstanbul dışındaki inşaatlarda çalışmış olduğu için ancak ayda bir kez evine gelebiliyormuş. Ve ana oğul yalnız kaldıklarında genç, annesinin ellerini bağlayarak günlerce tecavüz etmiş ve kaçmış. Ama sonunda yakalanmış.
Düşündüklerimizde haklı çıkmıştık, hiç kimse hortum çalmış olduğu için öldüresiye dövülmezdi. Hatta azılı hırsızlar bile o kadar haşat edilmezdi. Gencin işlemiş olduğu suç gardiyanları bile ürkütmüştü. Demek ki bu dünyada olmayacak şey yokmuş.
Şimdi gelelim tecavüz suçunu işlemiş olanların cezaevinde yatanlarına.
Önce gerçekleştirilmiş olan tecavüz eylemi türlerine bir bakalım:
Evlenme vaadiyle bir genç kızı kandırarak cinsel emeline kavuşmak ve sonra terk etmek. Bir genç kıza zorla sahip olmak. Grup halinde bir genç kızı dağ veya ormana (ıssız bir mekâna) kaldırarak tecavüz etmek. Otostop yapan bir bayanı kaçırarak tecavüz etmek. Orta yaşlı bir kadına tecavüz etmek.
Yetmiş yaşının üzerinde yaşlı bir kadına tecavüz etmek.

Bu tür tecavüz olaylarının failleri genelde yirmi ve otuz beş yaş grubundandır. Bunlar, kandırarak, yalnızlıktan istifade ederek ve zor kullanarak yapılan tecavüz eylemleridir. Ama yetmiş yaşının üzerindeki yaşlı bir kadına tecavüz edenler genelde yirmi beş yaş grubunun insanlarıdır. (Cezaevindeki lakapları da zaten hep yetmişlik olur).
Bir başka tecavüz eylemcisi grubuna geçelim:
Küçük yaştaki kız ve erkek çocuklarına tecavüz edenler vardır. Yöntemleri genellikle kandırmadır. Çocukların en gözde mükafatlandırılma nesneleri şekerleme ve çikolatadır. Kendisine renkli ambalajı olan bir tatlı ürün verilen çocuk memnuniyetini belirtmek için sıcak davranmaya başlar. Baba veya amcanın bir çocuğa çikolata vermesi, kendisine değer verildiği hislerini uyandırır. Yabancı bir kişi tarafından bir çocuğa verilen renkli ambalaj içindeki ürün her ne kadar cazip görünse de çocuk önce tereddüt eder, çekimser kalır. İşte bu arada kişi tatlı sözler söyleme yöntemini kullanmayı deneyerek çocuğun kalbini kazanmaya çalışır. Eğer çocuğun ailesi maddi bakımdan zayıf değilse, çocuk zaten renkli ambalaj içindeki tatlı ürünlere alışıl olduğu için pek ehemmiyet vermez ve kişiden uzaklaşır. Eğer çocuğun ailesi maddi bakımından zayıf ise, çocuk için o renkli ambalajı elde edebilmek bir heves halini alır. Yani, başlangıç yine maddiyat eksikliğine dayanarak başlamış oluyor. Çocuk önce çekingen davranıyor. Ama renkli ambalajı elde edebilmesi için de kişinin söylediği yere gitmesi gerekmektedir. Ve çocuk teklifi kabul eder.
Sonuç. kurban çocuğun, yaşamı boyunca unutamayacağı korkunç anlardır. Hatta, aklının ermeye başladığında intihar bile söz konusu olabilmektedir.
Haberler: ‘Bunalım geçiren orta okul öğrencisi (kız veya erkek) kendisini tavana astı. On üç yaşındaki tornacı çırağı intihar etti. On iki yaşındaki ilkokul öğrencisi evinde ölü bulundu. Ölüm nedeni polis tarafından araştırılıyor.’
Şimdi, bir ortaokul öğrencisi, on üç yaşında bir tornacı çırağı veya bir ilkokul öğrencisi intihar ediyor, ama yapılan yorumlar ve değerlendirmeler hep aynı: Bu-na-lım.
Peki hiç düşündünüz mü? Altı yaşında bir çocukken tecavüze uğramış olan on iki yaşındaki bir çocuk intihar edemez mi? Belki ailesinin tecavüz olayından haberi var ve unutmuş görünmektedirler. Ama çocuk büyüdükçe tecavüze uğramanın ne demek olduğunu çok daha iyi anlıyor. Aile bireylerinin yüzüne baktıkça utanç duyuyor ve sonunda intihar ediyor; aile de yıllar önceki tecavüz olayını saklamak zorunda kalıyor.
Veya, çocuğun yıllar önce tecavüze uğradığından ailenin haberi yok. Ve çocuk büyüdükçe başına gelmiş olan ve saklamış olduğu tecavüz olayından dolayı bunalıyor. Kendisine yaklaşan ve yakınlık gösteren herkesten aynı hareketin geleceğini düşünmeye başlıyor. Yani yıllar geçmesine rağmen çocuk hâlâ tecavüz olayının bunalımından kurtulamıyor. Bir gün bakmışlar ki çocuk intihar etmiş. Tecavüz olayından kesinlikle haberi olmayan aile çocuğun durup dururken intihar etmesine hiçbir anlam veremiyor. Yorum yine Bu-na-lım.
Veya şöyle düşünün: Çocuk yıllar önce tecavüze uğruyor ve bunu yıllarca saklayabilir. Ama bir gün geliyor ve zayıf notlarla dolu karnesini alarak eve geldiğinde içini büyük bir korku kaplamış ve kendisini çıkmazda görüyor. Aile büyüklerinden gelecek ağır sözleri işitmesi an meselesi. İçinde yıllardır saklamış olduğu tecavüz olayı... Ve kendisini tükenmiş olarak gören çocuk sonunda intihar yolunu seçiyor.
Bu dünyada öyle haybeden her şeye bunalan intihar etmiş olsaydı, dünyanın nüfûsu şimdikinin dörtte biri kadar bile kalmazdı.
Tecavüz suçu işlemiş olan bir suçlu cezaevinde karakolda çekmiş olduğundan çok daha ağır cezalar çeker. Hele bu suçlu küçük yaşta bir çocuğa tecavüz etmekten dolayı gelmişse baskılar daha da ağırlaşmaktadır. Ceza derken, sadece dayak atma olayını kastetmiyorum. Karavana sırasında hep en sona atılma. Gece yatak sohbetlerine alınmama. Karavan taşıma, devamlı çöp dökme, her türlü ağır temizlik işine gönderilme. En ağır da tecavüzcüye söylenen her cümlenin başında '...na koyduğumun sapığı seni' denmesi.
Ama zaman geçiyor ve araya Bayram giriyor. Bayram sonrası biraz olsun bir aldırmamazlık başlıyor ve durum normale dönmüş gibi görünüyor. Ama yine de mimli bir kişi olarak görülüyor.
Şimdi tecavüz suçundan tutuklanmış olanların bu duruma sürüklenme nedenlerini bir inceleyelim.
Önce yaş durumuna bakalım. Genç bir bayanı evlenme gibi vaatlerle kandıranlar arasında bir yaş grubunu söylemek pek mümkün değildir. Çünkü bu tur bir suçu her yaştan insanlar işlemektedir. Zorlu tecavüz edenler arasında da her yaş grubundan insanlar bulunmaktadır.
Ama küçük çocuklara tecavüz edenler grubuna bakıldığında ilginç noktalar göze çarpmaktadır.
Küçük yaştaki çocuklara tecavüz eylemi yapanların başında elli yaş grubu geliyor. Çoğu ya hiç evlenmemiş veya yıllar önce eşinden boşanmış, yalnız yaşıyorlar. Ama bu elli yaş grubunun tecavüz amacını anlamak hiç zor olmasa gerek: Körpe et ve daha gelişmemiş genişlememiş organlar.
Küçük çocuklara tecavüz eylemi gerçekleştiren bir başka grup da, yirmi ve otuz yaş arasındaki genç insanlar. Çoğu evli ve çocukları var, ama köylerinde. Dikkat çeken bir başka nokta, bu gruptaki tecavüz suçluları küçük yaştaki kız çocuklarına pek dokunmuyorlar. Küçük yaştaki erkek çocuklarını tercih ediyorlar. Nedeni mi? Bir kız çocuğunun dişilik organı var. Ailesinden saklamasına pek imkân olmuyor. En çok çekinilen tehlike de kız çocuğunun erken de olsa kadınlığa geçebileceği ve hamile kalacağı korkusu. Yani ‘kim yaptı’ sorusunun sonunda olayın ortaya çıkabileceği korkusu hakim. Bu yüzden kız çocuğu sakat bir tercih olarak görülüyor. Ve bu grup hep tanıdık bir çevrenin çocuğuyla devam ettirebileceği bir ilişkiye girme yöntemini tercih ediyor. Bir erkek çocuğa tecavüz ettiklerinde çocuk genelde saklama yolunu seçiyor. Hatta tecavüzü gerçekleştiren taraf çocuğa iyi davranarak, para ve hediyeler vererek bu ilişkiyi devam ettirebiliyor. Ama ondan sonra hata yapmaya başlıyorlar, çünkü sadece o kurbanla yetinmek istemiyorlar. Arada bir değişiklik olsun diye aynı eylemi çocuğun bir başka arkadaşına da yapmak istiyorlar. Yani, “nasıl olsa utanır ve korkar. Kimseye bir şey söylemez” düşüncesi onları yeni bir ava itiyor. Zaten ne olursa o “nasıl olsa bir şey söyleyemez”lerden oluyor ya. Sonunda iş bir yerlerden patlak veriyor, tabi dört veya beş kurbandan sonra.
Şimdi gelelim meslekler konusuna:
Elli yaş grubunun çocuk avcıları genellikle yalnız yaşayan emeklilerden ve seyyar işlerle uğraşanlardan oluşuyor. Yani, uzaktan bakıldığında çok iyi bir amca gibi gözüken orta yaşın üzerindeki bir insanın, bir komşunun küçük kız veya erkek çocuğuna nasıl bir bakış açısı taşıdığını anlamak pek mümkün değildir. Bunu anlayabilecek birisi varsa, o da yine toplumun dışına itilmiş azılı sabıkalılardır. (Tecavüz suçu işlemiş olanlardan değil, çalarak ve soyarak yaşamını sürdüren azılı sabıkalılardan bahsediyorum. Çünkü azılılar yaşamlarında çok insan tanıma imkanına sahip oldukları için, bakışların neler ifade etmiş olduğunu çok iyi anlarlar. Çünkü onlar her ne kadar diplomaları olmasa bile yine de insan davranışı konusunda erken teşhiscilerdir).
Gelelim genç sayılan evli ve çoluk çocuk sahibi erkek çocuğuna tecavüz eden suçluların mesleklerine:
Birinci sırayı (Namuslu inşaat işçilerinin zoruna gitmesin ama...) inşaat işçiliği yapanlar alıyor. Bir inşaatta işe başladıktan sonra çevredeki en tatlı erkek çocuğunu gözüne kestirmekle başlıyor her şey. Sonra top oynama, tatlı ve meyve suyu ikramları ile güven kazanılıyor. Gerisi çocuğu inşaatın kuytu bir köşesine çekmeye kalıyor. Eğer çocuk tecavüz olayına sessiz kalırsa... Ki genellikle kalıyor, arkadaşlarının da aynı akibete uğramasına zemin hazırlamış oluyor. Taa ki tecavüz olayı bir yerden patlak verene kadar.
Daha sonraki meslekler ise seyyar işler. Tatlıcılık, hamallık, pazarcılık, eskicilik, hurdacılık ve bu tür işler işte.
Şimdi sizlere bu insanlarla cezaevinde bir sohbet sırasında konuşmuş olduğum anlardaki gözlemlerimi aktarmak istiyorum.
Hepsi de şeytana uymuş olduğunu ve çok pişman olduğunu söylüyor. Pişman olmak hiçbir şeyi değiştirmiyor ki. Bir mağazayı soyan bir hırsıza mağaza sahibi pişman olup olmadığını sorarsa hırsızın vereceği cevap da aynıdır: “Abi, şeytana uydum ver bir cahillik ettim işte. Bir daha çalmayacağım. Yeter ki beni affedin. Ne olursunuz beni bırakın. Bir daha çalmak mı... Tövbe...” Ama hırsız o işten kurtulduğunun aynı gecesi başka bir mekana dalar. Ama soyar, ama yakalanır. Çünkü bir hırsızın yapabileceği tek iş hırsızlıktır. Bir hırsızın amacı çalışmadan beleş geçinmekten başka bir şey değildir.
Bir hırsızın çalma eylemi yaparak topluma vermiş olduğu zararı, tecavüz eylemi yapan birinin vermiş olduğu tahribat ile kıyaslamak mümkün bile değildir. Hırsızlık kötü bir şeydir, ama yine de hırsız çalmaktan vazgeçmez. Bir hırsızın düşüncesi hep aynıdır: “Amaaan, çalmayla mal mı biter?” Evet, bu dünyada çalmayla mal bitmez, yakalamayla hırsız da...
Ama toplum tarafından haklı olarak hep aşağılanan hırsızlar, bir tecavüz olayına toplumdan çok daha etkili bir şekilde tepki göstermektedirler. Hatta işin sonu galeyana gelerek sapığı linç etmeye kadar bile varabilmektedir.
Burada anlatmak istediğim, küçücük bir çocuğun hayatını karartan bir sapığın bile pişmanlıktan söz edebilmesidir. Ama pişmanlığını ifade ederken de hemen şeytana uyduğunu söyleyebilmesidir. Ha ha ha, şeytana uymak ha. Bu dünyada şeytan denen bir yaratık varsa, o da insanın kendisidir. Zevkini yaparken her şey güzel. Ama kuyruğun tutuşunca şeytana uymuş ol. Bu kime inandırıcı gelir?
Yani, “neden yaptın?” sorusuna net bir yanıt alınamamaktadır. Bir hırsız yaşayabilmek için çaldığı cevabını verebilir. Bir katil öldürmek zorunda kaldığı için öldürmüş olduğu cevabını verebilir. Ama bir tecavüzcü cevap veremiyor işte.
Sonra konuyu değiştirerek yoklamaya devam edince işler değişiyor. Çocukluğu yalnız ve sevgisiz geçmiş. Okul yılları yine berbat geçmiş. Gençlik aşkı hiç olmamış. Çekimserlik duyguları ve cinsel konularda başarısızlık korkuları yüzünden evlenilememiş. Veya evlilik başarısız olmuş ve ayrılıkta bitmiş. Emekli maaşı ile veya seyyar bir iş yaparak geçinme zorunluluğu var. Ve cinsel yönden nasıl tatmin olduğu sorusuna “Yıllarca mastürbasyondan başka bir şey yapmadım” cevabı veriliyor.
Yani tecavüz eylemi gerçekleştirilene kadar hiçbir şekilde cinsel ilişki kurmamış olanlar var. Sadece hayallerle dolu aşırı mastürbasyonla geçmiş olan uzun yıllar var. Ve ilk kurulan cinsel ilişki de bir çocukla oluyor. Daha önce yaşlı bir sapığın tecavüz amacımın körpe et ve gelişmemiş, genişlememiş organlar arzusu gibi göründüğünü belirtmiştim. Sonra tecavüz eyleminin daha gerçekçi görünen bir nedeni ortaya çıkıyor: Hiç cinsel ilişkide bulunmamış olan bir erkek başarısız olmaktan korkar. Ama bir çocuk bir erkeğin cinsel başarısından hiçbir şey anlamaz. Ve dolayısıyla da “sen beceriksiz erkeğin tekisin” diye haykıramaz. Başarı veya başarısızlık yine gizli kalmış olur. Taa ki bir gün yakayı ele verinceye kadar.
Erkek çocukla ilişki kuran bir inşaat işçisinin başarısızlık gibi bir korkusu olmadığı gözleniyor. Eşi köyde kalmış. Birbirinden güzel, havalı ve de zarif şehir kadınlarının kendisine ilgi göstermeyeceğinden emin. İnşaat işçiliğinden elde edilen kazanç ile bir fahişeye yönelmek pahalı geliyor. Çünkü köyde para bekleyen bir aile var. Aramış olduğu özelliklerde zevkine uygun ve paralı bir homoseksüel bulamamış. Rasgele tecavüz etmenin sonu linç edilmeye kadar gidebilir. Ama yine de bir erkek çocuğuna tecavüz eylemi gerçekleştirmiş. Fakat onu da şöyle açıklıyor: “Ben zorla bir şey yapmıyorum ki. Ben sadece ilk seferi biraz zorlayarak yapıyorum. Sonra çocuk kendisi geliyor. Ben ona istediklerini alıyorum. O da bana karşılığını ödüyor”.
“Birisi aynı şeyi senin çocuğuna yaparsa ne yaparsın sorusuna “benim oğluma mu? Şerefsizim öldürü...” Ama lafın sonunu getiremiyor. Ani tepkisi yarım kalmış oluyor.
Köydeki gençliğinden konuştuğunda, “köyde sadece ahırda mastürbasyon yapardım, hem de günde beş altı kez. Bir de eşek ve çeşitli hayvanlar yakalayınca işte...” diyor. Evlendiğinde gerdek gecesine girmek bile ona çok ürkütücü gelmiş. Sadece mastürbasyon hayvanlar yoluyla tatmin olmayı bildiği için gerdeğe bile zor girmiş.
Yaşlı grubun insanları tanıdık çevreden olan bir çocukla devamlı ilişki kurmayı göze alamıyor. Çünkü çevresinde az buçuk da olsa bir saygınlığı var. Çünkü çevresinde güler yüzlü, tonton ve şeker bir amca tiplemesi çizmiş. Çevresinde belki her gün en az on beş- yirmi çocuğa tecavüz eylemi gerçekleştiriyordur bakışlarıyla. Ama o gülen yüzünün arkasındaki aç ve sapık düşünceleri çevre kolay kolay anlayamıyor. Gerçek kişiliğini saklayarak yabancı semtlere gidiyor ve cebine koymuş olduğu birkaç paket çikolatayla dolaşıyor. Ve ıssız bir mekanın yakınında bir av bulduğu zaman da tonton amcalığı gitmiş, yerine canavar ruh taşıyan hali gelmiş oluyor.
Daima gülümseyen cömert tonton amca ve ağabeylere dikkat!
Yaşlı veya genç sapıkların en çok gezinmiş olduğu yerleri de belirteyim: Deniz kenarları, lunapark civarları, ilkokul civarları, ve yakınındaki otobüs durakları, kalabalık istasyonlar, çocuk parkları, balık tutulan kıyı şeritleri, bazı balıkçı ve oltacı amcalar, şimdi çok gözde olan atari salonları, memleketinden kaçıp gelmiş saf çocukların kolayca avlanabileceği şehirlerarası otobüs garajları... Sokaklarda göreceğiniz seyyar tatlı mamülleri satan bazı amcalara dikkat ediniz. Çünkü cezaevine o kılıkta gezenleri de teşrif ettirilmiştir.
İpuçları benden. Çocuklarınızı ve diğer kurban adaylarını korumak sizden. Çünkü şehirlere göç olayları hala devam ediyor ve köyünde mastürbasyon yapmak ve eşşek becermekten başka bir şey bilmeyenler de çoğalıyor. Alımlı şehir kadınlarına ağızlarının suları akanlar da çocuklara yönelmeye devam edeceklerdir.

Cezaevi Sonrası Uyum Sağlama
Uyum sağlamak toplumun birçok bireyinin çekmiş olduğu en büyük zorluklardan birisidir. Uyumsuzluk sadece cezaevinden çıkanlarda olmuyor. Şimdi sizlere uyumsuzlukla ilgili yine gerçek ama çok acıklı bir öykü anlatmak istiyorum.
Almanya’nın Coburg kentinden Augsburg kentine yeni taşınmıştık. (Augsburg Almanya’nın Hollywood’u sayılır.) Daha açıkça söylemek gerekirse Coburg’u terk etmek zorunda kalmıştık. Suçlu da benmişim haa. Okulların bisiklet parklarındaki bisikletlerin şifreli kilitlerini açarak emanet almış olmam suç sayılıyormuş. Ayrıca gariban mahallelerde yaşayan Türkleri ucuz yoldan bisiklet sahibi yapmam da suç sayılıyormuş. İyi ama hiçbir derste bana böyle şeylerin suç olduğunu söylememişlerdi. Bunu benim saf bir çocuk olmamı da eklersek benin suçsuz bulunmam gerekirdi.
Augsburg hoş bir kentti. İlk günlerde çevreyi tanıdıktan sonra, bir de gece gözüyle çevreyi görmek istemiştim. Yine bir gece öylesine dolaşırken lastiği patlamış bir VW minibüs gördüm. Sarışın ve uzun boylu bir adam kirikoyla uğraşıyordu. Yaklaşarak seyretmeye başladım. Sessiz yanaşma işlerini çok iyi becerdiğim için adam beni biraz geç fark etmişti. Önce bana bir baktı ve hızla minibüsün raylı kapısını kapatıverdi. Ardından hemen kaybolmamı söyledi. Bu arada peş peşe polis arabaları geçmeye başlanmıştı. Polis arabalarının adamı rahatsız ettiğini fark etmiştim. Adam yine kaybolmamı söylediğinde gülerek, “Ben epeydir seni gözlüyorum. Minibüsün içi ağzına kadar Mercedes jant kapağı dolu. Onları yolda mı buldun?” dedim. Önce “Sen İtalyan mısın?” diye sordu. Ben, “Türküm” dedim. Sonra Mercedes jant kapaklarının satış temsilcisi olduğunu söyledi. Yine gülerek “Bırak bu temsilciyim işini yaa. Jant kapakları hem darbeli, hem de boyaları bozuk. Bunları kendin mi topladın?” dedim. Adam kızarak, “Sen akşam şeytanı mısın oğlum? Kaybolsana,” deyince yine güldüm. “Ben buraya Coburg’dan postalandım. Ama Coburg’da Mercedes jant kapağı toplama işlerini hep Türkler yapardı,” dedim. Adam iyice şaşırmıştı. “Seni tanıdım, sen gece şeytanısın. Sana bir kola açayım mı?” diye sorduğunda bira içmek istediğimi söyledim. (Almanya’da şekerli ve vitaminli diye satılan Karamalz çocuk birasıyla başlar her şey. Sonra fıçı fıçı biralar yetmez olur. Ben de böyle başlamıştım.) “Üzgünüm ana çocuk birası yok” dedi. “Eşşek değilsin ya, sende adam birası versene oğlum,” dedim.
Ve böylece zoraki da olsa onunla dost olmuştuk. Mutlaka görüşeceğimizi söyleyerek giderken arabasının plâkasını ezberlediğimi belirtmiştim.
Adi Peter’di. Bir hafta sonra evine telefon açtım ve randevulaştık. Karısıyla birlikte gelmişti. Güzel bir piknik yaparken işten konuştuk. Ve anlaştık. Artık jant kapaklarını ben toplayacaktım ve o benden satın alacaktı.
Ama Coburg’dan sepetlenmiş olduğum için yakalanmam çok kötü olurdu. Ayrıca ailem Coburg’da kefalet ödeyerek kurtarmıştı beni. Yani bir daha kefaletle kurtulamazdım. Ya ıslahevi veya da Türkiye postası yaparlardı beni. O kerizliği göze almayacağıma göre, okuldaki züğürt Türk, İtalyan, Yugoslav ve Yunanlıları işe gönderecektim.
Sonra çocuklar topladı ve ben de komisyonumu alarak Peter’e satmaya başladım. Artık patrondum ve yedi tane işçim vardı. Bu işi uzun bir zaman sürdürmeye kararlıydım.
Zaman geçtikçe Peter ve karısı İnge ile yakınlaşmaya başlamıştık. Çocukları yoktu. Evleri güzelsi. İnge çalışıyor , Peter hastalık bahanesiyle çalışmıyordu. Sonraları iyice samimi olunca onların acı dramını öğrendim. Peter ve İnge Doğu Almanya’dan kaçarak Batı Almanya’ya gelmiş ve yerleşmişler. Ama bu kaçış onlara çok pahalıya patlamış.
Kaçmaya karar verdikleri gün tüm hazırlıklarını yapmışlar. Sekiz aylık bir bebekleri varmış. O yıllarda en gözde kaçış yolu Doğu Berlin garından hareket eden yük katarlarının altına saklanmakmış. Onlar da öyle yapmışlar. Karanlıktan yaralanarak bir vagonun altına saklanmışlar. Katar hareket etmiş. Katar hızlandıkça mutlulukları artıyormuş. Bebeklerini özgür bir ülke olan Batı Almanya’da büyütebilmek için bu tehlikeli kaçış yolunu göze almışlar. Ama katar iyice hızlandığında sert bir sarsıntı olmuş ve İnge’nin dengesi bozulmuş. Düşmemek ve dengesini sağlamak için uğraşırken boyuna bağlı kundak çözülüvermiş ve bebek raylara düşmüş. Bebek baş aşağı düşmüş olduğu için kafası kopmuş. Peter ve İnge bunu görünce şok geçirmişler. Kadın kendisini raylara bırakmak istemiş ama adam hızlı bir tokat atarak karısını, biraz da olsa, kendine getirmeyi başarmış.
Özgürlüğü kavuşmuşlar ama özgür yetiştirmek istedikleri bebeklerini bu uğurda kaybettikten sonra. Bir annenin yaşayabileceği en korkunç ve acı duygu bu olmalı. Birçok doktora gitmelerine rağmen bir daha çocuk sahibi olamamışlar. Çünkü İnge ilk bebeğini doğururken bile ölümle burun buruna gelmiş. İkinci bir doğum çok tehlikeli olacağı için bir daha doğurmamış.
Sonra uğruna bebeklerini kaybederek sığınmış oldukları özgür Batı Almanya’daki dertleri başlamış. İş bulamamışlar. Komünist bir rejimden gelmiş oldukları için ırkçı Almanlar tarafından aşağılanmışlar. Doğu Almanya’da iken çalışmış oldukları için hiç olmazsa karınları doyuyormuş. Özgür Batı Almanya’da ise aç kaldıkları günler olmuş. Yıllar sonra Doğu Berlin’den kaçmış olan bir hemşireyle tanışmışlar ve onun tavsiyesiyle Augsburg’a yerleşmişler. Burada da birçok dertler çekmişler. Sonunda İnge iş bulma kurumu aracılığı ile bir fabrikada sekreterlik işi bulmuş ve çalışmaya başlamış. Ama bu özgür ülkeye pek ısınamamışlar ve uyum sağlayamamışlar. Hep komünist ve sefillikten gelmiş bir aile olarak anılmışlar.
Sonra Peter kurnaz bir Türk ile tanışmış ve Mercedes jant kapağı toplama işine girmiş. Sonra maddi durumları çok iyi bir seviye gelmiş ama İnge’nin tüm ısrarlarına rağmen Peter bu işi bırakmamış. Peter’in gerekçesi de şuydu: “Bak Türko, ben bu işi başka bir Türko’dan öğrenmiştim. Ama o bir gün yakalandı ve cezasını yattıktan sonra sınır dışı edildi. Bense bir Almanım ve Alman halkını ben bölmedim. Ama beni dışlayanlar yine Almanlar oldu. Ama bu Almanlar sefaletin ne olduğunu bile bilmezler. On bir ay boyunca eşşekler gibi çalışırlar ve bir ay boyunca krallar gibi tatil yaparlar. Çünkü onlar özgür Almanlardır. Ama ben ve eşim aşağılık Alman sınıfından sayılmaktayız. Biz sefaletten geldik ve onlara göre hep sefalet içinde kalmalıydık. Biz eskiden çok daha mutluyduk. Komşularımız vardı. Bir bebeğimiz vardı. Ama şimdi kendimizi terkedilmiş gibi görüyoruz. Aç kaldığımızda intihar etmeye bile düşündüğümüz olmuştur. Artık para durumumuz iyi sayılır ama ben bu işi yine de devam ettiriyorum. Çünkü kendilerini asil olarak gören kasıntı Almanların arabalarına zarar vermekten çok zevk alıyorum. Şu anda onlara büyük bir kötülük yaptığıma inanmıyorum. Jant kapaklarını topluyorum, yenisi gibi pırıl pırıl yaptıktan sonra bazı yedek parçacılara satıyorum. Ama eğer bir gün çok zengin olursam işte asıl o zaman kötülük yapacağı. Toplamış olduğum jant kapaklarını imha edeceğim ve bir gün gelecek bu asil Batı Almanlar jant kapağı satın almaktan bıkacak ve jant kapağı olmayan Mercedes’leri ile gezecekler. Fabrika üretecek ve ben toplayarak imha edeceğim. Çünkü ben onlara uyamayacak kadar sefil bir adam durumundayım. Ben onlara göre görgüsüzün biriyim.”
İşte size Peter ve İnge adlı iki uyumsuzluk kurbanının acı dolu yaşam öykülerinden bir parça dram. Siz bir de oradan Mercedes arabalarla dönenleri düşünün. Almanya harikadır ve refah ülkesidir. Herkes çalışarak çok para kazandığını söyler. Evet, namuslu bir şekilde çalışarak kazananlar çoğunluktadır. Ama Anadolu’ya gelerek, “Ben Almancı’yım. Şu kızı çok beğendim ve evlenerek Almanya’ya götüreceğim” deyip, evlenmiş olduğu kendi kadınını Küçük İstanbul olarak adlandırılan Köln şehrinde satanlar da var. İstasyonlarda, barlarda, birahanelerde ve birçok eğlence yerinde gizli fahişe olarak çalışan veya çalıştırılan Türk kadınlarına ne demeli? Sonra Türkiye'ye izne gelindiğinde,”işte biz karı koca çalıştık ve zengin olduk” diyenler de vardır. Yani onlar gitmiş oldukları topluma uymuşlardır. Uyum sağlayamayanlar da gece gündüz demeden çalışanlardır. Türk olduklarından utandıkları için saçını sarıya boyatarak ve mavi lens takarak Alman kişiliğine bürünenler de vardır. Hatta evlerinde Türkçe yerine sadece Almanca konuşanlar da vardır... Bunlar da uyum sağlayanlardır.
Kısa yoldan para kazanmak için yaşlı Alman sapıklara yüzükoyun dönerek yatan ve Türkiye’de arslan gibi delikanlı olarak tanınanlar da vardır. Bunlar da uyum sağlayanlardır.
Uyum sağlayamayanlar da “çok vahşisin, çok ilkelsin” diye tanımlanan namuslu insanlardır.
Uyum ve uyumsuzluk sadece cezaevinden çıkanlar ve taşradan gelenlerin sorunu değildir. Ama bizim konumuz cezaevi ağırlıklı olduğu için dış dünyanın uyum ve uyumsuz-luklarını bırakarak işimize bakalım.
Cezaevinde yatmış olduğum sıralar arada bir uyuşturucudan yakalanmış olan yabancılar gelirdi. En büyük sorunları da dil anlaşmazlığı olurdu. Cezaevi ikinci adresim olduğu için yabancılar ve gardiyanların tercümanlığını genelde ben yapardım. Neşeli muhabbet olurdu doğrusu. En ilginç mevzu da yeni gelmiş olan bir yabancının şaşkınlık dolu bakışları olurdu. İlk gelişlerinde “ne içersin?” sorusuna “sütlü bir nescafe alayım” demelerine bayılırdım. (Memleket yağ-tüp-şeker-sigara vs. kuyruklarıyla çalkalanıyor.) Vatandaş turist geldi diye bizim cezaevi mekanını da turistik tesis falan sanıyor garibim. Ama beşlikten üçlük dandikten kafa çayına çabuk alışırlardı. “Yemek gelecekmiş, hazır ol” dediğimde “patates ve sosis alayım. Ama hardalı ve ketçabı bol olsun” demeleri de yok muydu? Ama tanesi gibi böceği de bol olan sabunlu karavana yemeğini görünce ona da çabuk alışırlardı. Bitin ne olduğunu hiç bilmezler, ama çabuk öğrenirlerdi. Bir hafta sonra bakarım, alman efendi kavanozda Sanayağ ile bit besliyor. Hem de siyah çarşaf üzerinde yapılan bit yarışması için. Yani zoraki de olsa uyum sağlıyorlardı.
Almancı bir aile çocuğu cezaevine düştüğünde hiçbir şeyi beğenmezdi. Yok efendim Almanya’da olaymış şöyle yaparmış da... Öyle yaparmış da. Bırakın yaa bu işleri. Sonunda kuzu gibi her şeye uyacaksın. Uymazsan adamı o biçim uydururlar işte. Ne diye kendini beğenmişlik ederek havalara giriyor ve daha ilk günden puanını artırarak yolunacak ‘Kaz Bey’ sınıfına ayrılıyorsun ki...
En komik olaylardan birisi de insan hakları düşünceleriydi. Bir Almanla oturmuş çay içiyoruz, yanımızda da bir gardiyan çömelmiş. Alman, insan hakları konusunda anlatıp duruyor. Gardiyana tercüme ediyorum. Gardiyan gülerek Alman’a bakarken tahta copunu uzatıyor ve diyor ki: “Haa, demokrasi ha? He he, var var. Aha bak işte sana demokrasi, nah işte sana insan hakkı. Odun oğlum, odun. Bu elimdeki demokrasi odunudur, lan, anladın hemii. Beni anladın hemi? Hahahaaa..
”.

Alman ürkmüş bir halde sadece “ya, ya, okey, okey” diyor. Biraz espri olsun derken konumuz dağılır gibi oldu. Şimdi gelelim serbest bırakılmış olan bir mahkumun uyum sağlama dertlerine.
Sez Törek ädäbiyättän 1 tekst ukıdıgız.
Çirattagı - Suçun Piçi - 5
  • Büleklär
  • Suçun Piçi - 1
    Süzlärneñ gomumi sanı 4360
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2170
    28.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    40.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    48.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Suçun Piçi - 2
    Süzlärneñ gomumi sanı 4292
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2188
    27.3 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    39.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Suçun Piçi - 3
    Süzlärneñ gomumi sanı 4288
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2053
    28.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    41.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.3 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Suçun Piçi - 4
    Süzlärneñ gomumi sanı 4273
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2143
    28.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    42.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Suçun Piçi - 5
    Süzlärneñ gomumi sanı 4396
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2216
    28.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    43.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    50.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Suçun Piçi - 6
    Süzlärneñ gomumi sanı 1936
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1097
    36.7 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    50.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    57.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.