Stuttgart Cücesi - 5

Süzlärneñ gomumi sanı 3999
Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2236
29.7 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
41.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
46.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  Yaşlı uşağın yatak odası alt katta bahçe tarafındaydı. O gece, giysisini çıkarmadan yatağına uzandı. Saatler birbirini kovalıyor ve yaşlı adam, arada sırada olgun bir meyvenin dallarından aşağıya yuvarlanıp yere çarpmasından başka bir ses işitmiyordu. Ama sabaha karşı artık öbür kulağının üstüne yatmış ve hava oldukça serinlediği için yorganı iyice başına çekmiş bulunduğu bir sırada, uzaktan, sanki adam öldürüyorlarmış gibi, yürek paralayıcı bir çığlık geldi. Uşak hemen dışarıya koştu ve altmış adım ötede cüce-yengecinin, bir ağaç gövdesi kadar iri bir herifi topuğundan yakalamış, zorla eve doğru sürüklediğini gördü; her ikisi de, hırsız da korucu da (yengeçlerde hep öyle olduğu gibi) geri geri yürüyordu. Bir sürükleme, kıstırma, kavrama, zorlama ve koparma ve buna karşı bir soluk soluğa çabalama, inleme ve yalvarmadır gidiyordu. Öyle ki, insanın bunları görüp işitince, gerçekten acıyacağı geliyordu.
  Bupsingli bir şarap hamalı olan zavallı suçlu, başlangıçta korucu yengeci de birlikte alıp sıvışmaya çalışmış, ama hayvancık iki öküz gücüne sahip olduğunu göstererek her defasında suçluyu cezalandırmış ve öyle sert bir biçimde kıskaçlamış ki, köylü fazla dayanamayarak boyun eğmişti. Böylece eve kadar geldiler. Yengeç tam kapının önünde durdu. Doktor da sabahlığını giyip gelmişti. Hayvana gülerek, bildiğimiz tekerlemeyi söyledi:
 
  Kıskaç, korkuluk, bırak onu gitsin.
  Sen görevini çok iyi becerdin!
 
  Sonra köylünün ayağından pabucunu çıkarttı ve salıverdi. Ertesi gece bunlardan iki kişi daha yakalandı. Üçüncü gece yine birisi, böylece yakayı ele verenler, hepsi Bupsingli olmak üzere otuzu buldu. Çünkü hiçbiri, utancından, köylüleri uyarmaya ve başına geleni açıklamaya yeltenmiyordu. Sadık korucu da adamını kolay kolay elinden kaçırmıyordu; bir defasında boş bir çizmeyi sürüyerek geldi ve bunu sabaha kadar hiç gevşetmeden kıskaçları arasında sıkı sıkı tuttu. Sonunda efendisi onu sabahleyin bu durumda gördü. Uşak ayakkabıları, o zaman boş olan beygir ahırında sırayla duvara çivilemekteydi. Bunlardan da çok sevimli bir öykücük doğmuştur. Şöyle ki: Bir gün Kont, eşi ve iki oğluyla birlikte Veylland'ı görmeye gelmişti. Bay Konrad onun bahçesinde bir hara (41) yaptıracaktı. Bu yüzden kent sonraları Stutengarten (Kısraklar Bahçesi) diye anıldı. Kont ustasını oraya, yapı yerine çağırarak işin nasıl olacağını anlattı. Öte yandan doktor da küçük efendilerine bir eğlence yaratmak istemişti; bu amaçla yer cücesine zararsız bir hokkabazlık düzenlemesini rica etti. Cüce bu ricayı kabul etti. Çocuklar yemekten sonra bahçeye oyun oynamaya çıktıklarında ahırda bir canlanma oldu; biraz sonra ahırın kapısından dışarıya küçük, şirin birçok cüce at, semerleri ve öteki takımlarıyla birlikte bir sürü siyah poni çıktı. Bunlar ahırda çiviye asılmış olan çizmelerdi. Küçücük jokeyler tarafından çekilerek ikişer ikişer sıralandılar. Bu oğlanlar da bağlı pabuçlardı. Kont'un çocukları bunlarla akşama kadar eğlendi. Sonra birden bahçede bir ıslık işitildi. Bütün jokeyler hemen yıldırım gibi semerlerine bindiler. Fakat atçıkları, her biri pabuç büyüklüğünde, yemyeşil kanatlı, içi ot doldurulmuş saman atlarına dönüşmüştü. Hepsi duvarın üstünden atlayarak gitti, bir daha da görünmediler. Bununla birlikte biraz sonra gerek çizmelerin, gerekse pabuçların, eskisi gibi, ahırda çivilerinde asılı olarak yerli yerinde durdukları görüldü.
  Yıllarca önce ben Stuttgart'ta pazarda bir bebek kutusu içinde, tam da bu öyküyü canlandıran bir oyun görmüştüm. Ah, hepsini tam olarak aklımda tutabilseydim! Size önce anlattıklarımla saray tıflısı Bernd Jobsten hakkında, önceden bilinmesi gereken şeylerin hepsi, gayet iyi uyaklanmış beyitler halinde önsözde anlatılıyordu. Bu tıflı, özellikle yabancı baylara ve konuklara karşı dilini tutmadığı için Kont tarafından kovulmuştu. Uğradığı talihsizliği Doktor'a anlattı. Önce bir kez daha aynı nedenden dolayı Kont'tan yine bağışlanma dilemiş olan doktor, şimdi artık böyle bir adıma cesaret edemedi. Bununla birlikte ona yardım etmek için ahırdaki pabuçları verdi, bunları satarak para kazanabilirdi. Tıflı: "Çok güzel, bunlar benim işime yarar. Tanrı sizden razı olsun" diyerek pabuçları büyük bir sepet içinde sırtına yükledi ve koyaktan aşağı doğru yürüdü. O bunlardan nasıl yararlanabileceğini şimdiden biliyordu. Kahlenstein'ın alt yanında Neckar ırmağının kıyısında Kont'un çobanını, hayvanlarını otlatırken, buldu ve yükünü bir süre için onun yanına bıraktı. Ona, kaypak dili yüzünden işini nasıl bozduğunu anlattı ve sepetin içinde ne olduğunu da söyledi. Öykü böyle başladı ve tıflı anlatmayı şöyle sürdürdü:
 
  Der Narr:
 
  Ich bin jetzt alt und gichtbrüchig,
  Und meine Sünden beissen mich;
  Drum will ich bauen ein Klösterlein
  Und selber gehn zuerst hinein,
  In angenehmer Schauenlichkeit
  Verdrönsgen dieses Restlein Zeit.
  Tıflı:
 
  Ben artık yaşlıyım ve damlalı bir insanım,
  Günahlarım ediyor beni çok rahatsız.
  Bu yüzden küçücük bir manastır kurmak
  İstiyorum ve içine ilk olarak kendim girmek
  Ve istiyorum ömrümün son demlerini
  Orada dua edip düşünerek geçirmek.
 
  Der Schaefer:
 
  Klöster bauen kost't halt viel Geld.
 
  Çoban:
 
  Manastır kurmak kolay mı? Çok para ister.
 
  Der Narr:
 
  Just darauf ist mein Sinn gestellt.
  Hierzu bedarf es ein Heiltum,
  Dass alle Leut' gleich laufen drum
  Ein Armes bringt sein Scherflein her,
  Der Reich' schenkt Aecker, Hof, Wald und mehr.
 
  Tıflı:
 
  Zaten benim aklım da bunu böyle der,
  Bunun için bir kutsal emanet gerek,
  Ki peşinden bütün halk koşsun, severek.
  Yoksul olan verir elindekini
  Zengin de bağışlar
  Tarla, çiftlik, orman ve ötesini.
 
  Der Schaefer:
 
  Solch Heiltum kriegen ist nichts Kleins.
 
  Çoban:
 
  Böyle kutsal bir şey bulmak küçük iş değildir.
 
  Der Narr:
 
  Hat mancher keins, er schnitzet eins.
  Ich, Gott esi Dank, bin wohl versehn.
  Diese Schuh', musst du verstehn,
  Der vielberühmt Doktor Velylland
  Naechst an der Stadt Jerusalem fand,
  Unterm Schutt in einer eisen Truh,
  Ein gar alt Pergament dazu
  Mit Judeng'schrift. Selbes bekennt:
  Als Mose nun haett' İsraels Heer
  Geführet druch das Rote Meer
  Und König Pharao, Reiter und Wagen
  Ersaeufet in der Tiefe lagen,
  Froklockt das Volk auf diesen Straus,
  Zog weinend Schuh und Stiefel aus,
  Am Stecken sie zu tragen heim
  Ins Land, wo Milch und Honigseim,
  In ihren Haeusern sie aufzuhenken.
  Zu solches Wunders Angedenken.
  Aus sechshunderttausend ohngefahr
  Erlas man diese dreissig Paar
  Und brachte sie an sichren Ort
  Als einen künftigen Segenshort,
  Dass, wer das Leder küssen mag,
  Sei ledig seiner Lebetag
  Von Allerweltsart Wassernot,
  Auch Wassersucht und sotten Tod.
 
  Tıflı:
 
  Kimi, olmasa da bunu diriltir.
  Çok şükür ki bundan yoktur sıkıntım.
  Bu pabuçları gördün mü, dostum.
  Onları ünlü kişi şu Doktor Veylland,
  Bulmuş Kudüs kentinin yakınlarında;
  Yıkıntı altında bir demir sandıkta.
  Bununla birlikte bir de parşömen;
  Yahudi yazısıyla yazılmış kâğıt,
  der ki: İsrail budununu geçirirken,
  Musa Peygamber Kızıldeniz'den,
  Atı ve arabasıyla Firavun ordusu,
  Gömüldü denize, tümünü kapladı su.
  Bu savaşın sevinci içindeydi halk;
  Çıkarmıştı pabuç ve çizmelerini,
  Gözyaşlarıyla taşımak için bu yana
  Onları sırıklarıyla,
  Süt ve bal verecek yurtlarına.
  Böyle bir tansığın anısı için,
  Asacaklardı evlerinin duvarlarına,
  Yaklaşık altı yüz bin taneden
  Bu otuz çifti ayırmışlardı elden;
  Koymuşlar onları emin bir yere,
  İlerde bereket getirsin, diye.
  Öyle ki deriyi öpen birisi:
  Ömrünce korunur her türlü dertten,
  Su baskınından, sayrılıklardan,
  Bir de kanayarak ölüm görmekten.
 
  Der Schaefer:
 
  Hast du das G'schrift auch bei der Hand?
 
  Çoban:
 
  Şimdi bu yazı elinde midir?
 
  Der Narr:
 
  Das, meint'ich, gaeb'dir dein Verstand...
  Es liegt im Kraeben unterst drin,
  Und haett'ich's nicht, Gaelt's her wie hin.
  Die War'blieb trocken auf Meeres Grund
  Und ist brottocken auf diese Stund'!
  Nun kenn'ich einen guten Pfafften,
  Der soll mir helfen mein Ding beschaffen,
  Soll es anrühmen dem Provinzial,
  Der meldt's gen Rom dem General.
  Da wird sehr bald Bescheid ergehen,
  Man wöll' der Sach' nit widerstehn,
  Sie solln nur forschen bei diesem Jobst,
  Was er lieber waer': Prior oder Probst.
 
  Tıflı:
 
  Zaten düşünüyordum:
  Senin aklın buna yatacak diye.
  Sorduğun duruyor, şu sepetin dibinde.
  Elimde olmasaydı, hiç böyle olur muydu?
  Pabuçlar denizde kuru kalmışlar
  Ve şimdi de onlar kupkurudurlar.
  Bir papaz tanırım, iyi bir adam,
  Etmelidir o benim işime yardım.
  Bizim il başkanına bunu övmeli.
  O da bunu Roma'ya tez iletmeli.
  O zaman çok çabuk salınır haber:
  Bu işe kimse gücenmesin der,
  Yalnız sorun, siz bu garip kişiye,
  Ne olmak ister: yamak mı yoksa baş mı, diye.
 
  Tıflı papazın odasına kadar giderek ona önerisini yaptığında, o da her şeyden öne parşömeni görmek istedi. Fakat kurnaz tıflı ona bir masal uydurdu: "Evet" dedi, "bir yıl önce onu pekâlâ gösterebilirdim, yalnız o elime tümüyle buruşmuş, çürümüş, parçalanıp dökülecek bir durumda düşmüş bulunuyordu; sonra da dura dura, şimdi artık tümüyle dökük bir duruma geldi." Buna karşılık sepetinden, demirden yapılmış, eski ve ağır bir asma kilit çıkardı ve bunun demir sandığa takılı olarak bulunan kilit olduğunu ileri sürdü. Keşişse, kolayca anlaşılacağı gibi, bu oyuna gelmedi; onun bütün tutumunun yanlış olduğunu söyledi, onu uyaracak, hatta korkutacak kadar ileri gitti. Tıflı ise, öykünün, doğru olsun olmasın, yine papazın hoşuna gittiğini ve onun paradan çok arkadaşlarından çekindiğini sandığı için, kinayeli sözlerle kızgınlığını açığa vurdu ve sonunda:
 
  Tıflı:
 
  Sag', Pfaff! Tust du die Bibel les'n?
 
  Söyle, papaz! İncil'i okuyor musun?
 
  Papaz:
 
  War die Ganz Wuch'n drüber g'sess'n.
 
  Haftalarca önünde diz çöktüm durdum.
 
  Tıflı:
 
  Ich dacht'nur, weil sie in Latein.
 
  Soruyorum, çünkü o Latincedir de...
 
  Papaz:
 
  Wohl, dass nit jed's Vieh stört hinein.
 
  Evet, her hayvan içine dalmasın, diye.
  Tıflı:
 
  Wohlan, so weisst du bass dann ich,
  Was dort geweissagt ist auf dich
  Und die Frau Mutter der Christenheit,
  Wie ihr es naemlich treibt de Zeit.
  Zum Exempel Proverbia
  Im dreissigten, was steht all da?
  Die Eigel hat zwo Töchter schnöd':
  Bring'her, Bring'her, heissen alle beed';
  Die ein' hat einen Ablasskram,
  Die ander heischet sonder Scham.
  - Ei, das hoff'ich nur auch zu nutzen.
  Pfaff, du taet'st mit, haett's nicht sein Butzen!..
 
  Öyleyse sen benden iyi bilirsin,
  Orada senin için olan yorumu,
  Ve Meryem Ana için olan durumu
  Geçirdiğiniz zamanla ilgili.
  Örneğin atasözleri olarak belli;
  Otuzuncuda, hep yazılı şeyler.
  Sülüğün varmış iki kötü kızı,
  Beri getir, beri getir diye anılırdı ikisi,
  Biri de, hep günahların içinde,
  Öbürü de özel ayıp peşinde.
  Umarım ki sen bu kıssadan
  Hisse kapmak istersin hiç sıkılmadan.
 
  Bunları söyleyerek sepetini aldığı gibi papazın şiddetli azar ve gözdağları arasında oradan ayrıldı. Ancak daha bir manastır kurma kararından da dönmek istemiyordu; ona bağcıklı pabuçlarla çizmeler her bakımdan yardımcı olmalıydılar. Yeniden sokağa çıkınca şöyle söylendi:
 
  Tıflı:
 
  Jetzt, wüsst'ich nur's Pechfisels Haus!
  Die schickt'ich darın in die Welt,
  Zu kollektier'n ein Gottesgeld.
  Vielleicht er macht sie mir gleich beritten
  Auf Saumrösslein mit frommen Sitten:
  Sie kaemen doch viel 'ringer so 'rum,
  Als wie per pedes apostolorum.
 
  Ah, şimdi bilseydim Pechfisel'in (42) obasını,
  Yaratırdı bana bu türden bir sürü keşiş.
  Salardım onları şimdi hep yeryüzüne,
  Toplamaları için, bana tanrının parasını,
  Belki o bunları yaratırdı hep atlı (olarak).
  İyi huylu küçük atların üstünde
  Bunlar dolaşırlardı hemen her yeri.
  Geri kalırdı kesin onlara göre,
  Taban teperek yürüyen her havari.
 
  Uzun bir süre cüce kunduracıyı her yanda boşuna soruşturup aradı durdu; sonra da bir tepecikteki Bupsing Çeşmesi'nin başında buldu; o sırada Cüce maşrapayla çeşmeden su alıyordu. Onun evi ve işyeri de bu tepedeydi. Tıflı büyük bir ikiyüzlülükle meramını ona açıkladı; ancak Karagün Dostu ona şöyle yanıt verdi:
 
  Karagün Dostu:
 
  Ich dient'Euch gern, mein guter Freund,
  Aber was geistliche Sachen seind,
  Lasst meine Kunst mit unverworrn;
  Es braecht' mir eitel Hass und Zorn.
  Mein Rat ist darum: Geht zur Stund'
  Verkauft so gut Ihr könnt, den Schund!
  Bei die Bupsinger droben, hör'ich, waer'
  Grosser Mangel eine Weile schon her.
  So brauchet es kein lang Hausieren.
  Doch müsst Ihr nicht Eu'r Geld verlieren;
  Woll'n sie mit dem Beutel nit schier heraus,
  Droht, es kaem' ihnen der Werr ins Haus,
  Der Presser; das werden sie schon verstehn.
 
  Size seve seve hizmet ederim, sevgili dostum!
  Fakat dinsel işlere hiç sokmayın beni.
  Sanatımı karıştırmayın; hiç bu şeylere,
  Getirir bana çünkü düşmanlığı, kıskançlığı, kini.
  Size öğüdüm odur ki, hemen gidin,
  Elinizdeki pisliği satın, ne fiyat verseler.
  İşittim ki, şu yukarda oturan Bupsingliler
  Epey zamandır büyük yokluk içindeler.
  Bu nedenle çok dolaşmak gerekmez,
  Ama para da yitirmeye gelmez.
  Onlar hemen keseye davranmazsa,
  Korkutun, onları icracıyla.
  Getirin başlarına akıllarını,
  Kollukçuyu çağırarak, hiç olmazsa.
 
  Bunun üzerine Tıflı: "Sözünüzü dinleyeceğim, usta; size çok teşekkür ederim" dedi.
  Şimdi işin eğlenceli yanı geliyor. Ama, bu görülecek bir şeydi. Bernd Jobst köy yolunda sepetini boşaltınca köylüler hemen evlerinden dışarıya fırlarlar ve birbirlerini paralarcasına bir yarışmadır başlar. Herkes bağıra çağıra kendi malını ayırmaya çalışıyor ve birbirlerinin önündekini kapıyorlardı. Sonra hepsi para vermemek için inatla direnirler. Sonunda Jobst gitmek üzere ayağa kalkar ve bu sırada Werr'den (43) söz ederek, onlara hakkını almak için onu göndereceğini söyler. Bunu işiten herkes hemen borcunu ödemeye razı olur. Hatta aralarında en kabadayı olanı bile, yeni bir çift için pazarda vermeyeceği parayı öder.
  Bu aralık çoban Kont'a Jobst'un nasıl şaşılacak bir iş peşinde olduğunu anlatır. Doktor da Karagün Dostu'ndan işittiğine dayanarak ona bu girişimin ne gibi bir sonuç verdiğini söyler. Bu oyundan pek hoşlanan bay Konrad, Tıflı'yı bu seferlik yine bağışlar ve bütün öykü de burada sona erer.
  Seppe öyküsünü böylece bitirdi. Patron hanım onu yalnızca kabalık olmasın diye dinlemiş ve gizliden gizliye hep esnemişti. En sonunda: "Evet, evet" dedi, "bunlar çok garip şeyler" ve çörekten artakalan kabuk parçasını eline aldı. Burada şunu da bilmemiz gerekir ki, kadıncağızın pencerede bir halka üzerine serbestçe tünemiş büyük ve güzel bir kuşu vardı. İlk kocası bir gün kötü bir müşteriden para yerine kuşu kabul etmek zorunda kalmıştı. Kara gagalı ve kara ayaklı bir tür papağan olan bu kuş, uygun yem bulduğu zaman her şeyi söyleyebilecekmiş. Gerçi orada bulunduğu zaman boyunca hiçbir şey söylememişti ve bu nedenle kunduracı da artık aldatıldığına inanmıştı. Bununla birlikte kuş de kadının sevgilisi olarak kaldı. Ekmek parçasını görünce başını o yana eğerek hırsla kadının eline bakmaya başladı. Kadın bunun üzerine nişanlısına: "Heinz'a bu verilmez mi?" diye sordu. Doğal olarak Seppe, içinden bununla aynı zamanda birkaç yüz çöreğin birden kaybolacağını düşündü, ama yine de kadına şöyle yanıt verdi: "Benim nem varsa sizindir ve sizden ne gidiyorsa benden de gitsin." - Bunun üzerine kadın ekmeği sevgili Heinz'ına attı, o da onu havada kapıverdi, parçaladı ve yuttu. Bu iş henüz olmuş bitmişti ki, papağan hemen konuşmaya başladı; yüksek sesle ve tam anlaşılır bir biçimde şu sözleri söyledi:
 
  "Gut, gut, gut - ist des Hunzelmanns sein Brot.
  Wer einen hat umgebracht und zween,
  Schlaegt auch den dritten tot."
 
  "İyi, iyi, iyi - yer cücesinin ekmeği.
  Birinin hakkından gelmiş ve ikincisini sıraya koymuş
  olan
  kuşkusuz üçüncünün de canına kıyar."
 
  Patron kadın sandalyesinde, kireç gibi bembeyaz kesildi. Bir yanda, o böyle şaşırmış, hatta daha çok dehşet içinde donakalmış görünürken, öte yanda kalfa gülerek bağırdı: "Bu kuş çok eğlenceli. İnsan bir tanesinin tam tadını alınca, bir oturuşta kolayca üç bütün ekmeğin hakkından gelir, demek istiyor!" dedi. Bunun üzerine kadın da, aynı biçimde, hayvanın bu sözünden çok hoşlanmış gibi göründü, ama içinden herhalde baygınlıklar geçiriyordu. Delikanlı bu çılgın kuş üzerine uzun boylu konuşup onunla şakalaştıktan sonra, sözü başka şeylere ve daha çok, gerekli sandığı işlere getirdi. Evi nasıl döşeyeceklerini ve benzeri konulardan söz etti. Kadın düşünceli duruşuyla "bunları daha uygun bir zamanda görüşsek nasıl olur?" dedi ve uykusu gelmiş gibi yaptı. Hotozu yeniden gözden geçirdi, aynanın karşısında başına koydu: "Off, bu başlığın içinde donuyorum!" diye bağırdı ve kendini, adamakıllı titriyormuş gibi gösterdi, "Gümüş bana o kadar soğuk geliyor ki." -Sonra ekledi: "Eğer üstünde siyah kordelalar da olsaydı bu, tam prenslerin ölüm cezasına çarptırdıklarına özgü bir başlık olurdu!"- Bu sözleri söyledikten sonra da yeniden öyle bir titreyerek güldü ki, kalfa dehşet içinde kaldı. Ama sonra hemen yine aklını başına topladı ve iyi bir tavır takındı; eşiyle gevezelik etti; onu sevdi ve böylece kadını yine eski neşesine kavuşturdu. Sonunda birbirlerini öperek, iyi geceler dileğiyle ayrıldılar. Kalfa da bütün iyi duygularla dolu olarak odasına çekildi.
  Ertesi sabah pazardı. Seppe güzel papağanı halkasında göremedi ve ustası kadın, sevimsiz bir çehreyle: "Verdiğimiz çörek ona iyi gelmedi. Sıranın altında kaskatı kesilmiş, ölmüş buldum ve hemen gözden uzaklaştırdım" dedi. Bu iş kalfaya biraz garip geldi: Hem yerde bir de kan lekesi görmüştü. Ancak onu asıl gücendiren şey, kadının ona karşı sevimsiz ve kızgın bir surat takınması olmuştu.
  Öğleden sonra nişanlısı, kilise çıkışından eve gelmediği için Seppe de arkadaşlarıyla birlikte, kentin korugan seddi arkasında, Söflingen yöresinde yeni bir meyhaneye gitti. Yolda arkadaşlarından biri onun birkaç kez ağzını aradı ve sevgilisine göndermelerde bulundu; arkasından, ağzı pek sıkı olmayan bir Hesseli de şakaya karışarak: "Bu tam da Şvablıya göre bir av" dedi, "onların mideleri pabuç çivilerini eritecek kadar sağlamdır."
  Seppe, bununla ne denilmek istendiğini anlamadığı için o sırada yanında giden dürüst yaratılışlı bir Sindelfingli ile biraz geride kaldı ve ondan bu konuda bilgi istedi. O da ciddi bir tavırla: "Bu yeni bir dedikodu" dedi, "senin patron hanımın üç yıl içinde iki kocasını zehirleyerek temizlediği söyleniyor. Hele sonuncusu için bunun böyle olduğu kesinmiş. Bu böyle olunca, ilki için söylenenin de doğru olacağına bütün Ulm inanıyor. İkincisini daha bu ilkyaz gömdüler. Yargıçlar, kadın için ölüm kararı alacaklardı. Ancak kocası ölüm döşeğinde kundura çivisi yuttuğunu söylediği için, bunu yapamadılar. Sonra gerçekten onun karnında böyle şeyler bulunmuştu. Yalnız, adamın bunları zehir içtiğini anladıktan sonra umutsuzluk ve acı içinde, son dakikada yuttuğu sanılıyor."
  Seppe'nin suratı asılıverdi. Birahaneye kadar, sanki yün çuvalları üzerinde yürüyormuş gibi, iki yana sallana sallana gitti; ancak orada duramadı ve bira dolu bardağına el sürmeden bırakıp gitti. Sapa yollarda ıssız bir keçiyolu üzerinde bir bahçenin eşiğine oturdu, kafasını toplamaya çalıştı. Sonra ellerini kavuşturarak, kendisini o kadar iyicillikle kolladığı için Tanrı'ya teşekkür etti, düşündü ve bu kötü dul kadının evini, hatta Ulm kentini bile hemen o gece gizliden bırakıp gitmeye karar verdi. Günah işlemiş bir zavallı ya da yalan yere ant içmiş biri gibi, sokaklarda bir öyle bir böyle dolaştıktan sonra açlığın ve susuzluğun baskısı altında ıssız bir meyhaneye girdi. Orada birçok müşteri içki içiyor, o hiçbirini tanımıyordu. Bahçelere ve Tuna ırmağına bakan bir pencerenin yanında loş bir dert köşesine büzüldü. Söz gelişi nasıl hiçbir dağın ardında umut yok, denirse, bu zavallı da talihsizliğin arkasında bir kurtuluş olup olmadığını hiçbir yönden göremiyordu. Yüreğinin bütün acılarına ek olarak şimdi artık bütün servetinin altı Batzen (44) bile tutmayacağının üzüntüsü içindeydi. Çünkü kadına gidip hesabından alacağını istemeyi kendine bir türlü yediremiyordu. Bu yetmiyormuş gibi o güzelim cüce armağanı çöreğinin de dibine darı ekilmişti. Bari o kalsaydı, yolda açlıktan ölmemesine yardımı olurdu. Artık önünde ve arkasında alaydan ve utançtan başka bir şey göremiyordu.
  Kendi kendine bir çıkar yol aramaya çalıştı: Yurduna mı dönmeli yoksa daha ilerlere mi gitmeliydi? Her iki yön de ona aynı derecede tatsız görünüyordu. Kendi kendine şöyle diyordu: Brogel-Wenz'in (45) Latin Savaşı'ndan dönüşünde olduğu gibi, sen de yine eve dönersen, sonra dostlar ne der? (Bu adla anıştırılan adam daha yedi gün geçmeden yine Wainsteig'a dönmüşmüş.) - Ne var ki, gurbet diye adlandırılan bu yerler şimdi ona zehirli, korkunç geliyordu; tıpkı ilerde görünen Ulmer-Elend (46) gibi ıssız ve üzünçlü. Şimdi oranın pencerelerinden birinde bir hasta bakıcının fenerinden küçük bir ışık görünür gibi oldu. Kim bilir, belki şimdi orada kimsesiz bir zavallı, sevgili yurdundan uzakta, son soluğunu vermişti. Bunun için, ne pahasına olursa olsun, onun yolu yurda, Stuttgart'a yönelmeliydi! Kimseyle esenleşmeyi düşünmüyordu. Hele o kadınla, asla! Onun düşlemi ve yüzündeki anlatım şimdi, ürperti verircesine, hep gözünün önündeydi. Bu nedenle bulunduğu yerden kalkmak için, artık ona raslamayacağına güveneceği ve bütün iş arkadaşlarının da aynı biçimde uyumuş olmaları gereken bir zamanı bekledi. Saat on ikiye gelmiş ve bekçi ikinci kez son müşterilerin de meyhaneyi boşaltmalarını rica etmek için görünmüştü.
  Seppe kendi mahallesine doğru yöneldiğinde, küçük bir evin tavan arasından iki kızın şarkı söylediklerini işitti. Bunlardan, bir kürkçünün kızı olan Kunigund'u iyi tanıyordu; çok güzel olan bu cici kızla birlikte Pflug denen handa birkaç kez köylü dansları yapmışlardı. Eğer, patronu olan kadına hemen başlangıçta o kadar bağlanmamış olsaydı, bu kız ona bütün Ulm çocuklarından daha hoş görünecek ve kız da onu kesinlikle öyle görecekti.
  Seppe, kızların yatakta birbirleriyle söyleştikleri ve arada da şarkı söyledikleri yargısına vardı. Söyledikleri, sevgilisini mezara veren üzgün bir delikanlının şarkısıydı, adı da "Sevgi ve Ölüm"dü. Böyle güzel bir hava belki de başka hiçbir şarkıda yoktu. Kızlar bunu yeni baştan söylemeye girişince, Seppe, bir tahta mengenenin arkasında durarak sessizce dinledi:
  Ufam Kichhof am Chor
  Blüeht a Blo-Halder-Straus
  Do fleught a wesis Taeuble
  Vor's taga tuet, aus.
 
  Es streicht wohl a Gaessale
  Nieder und zwua
  Es fliegt mer ins Fenster,
  Es kommt uf mi zua.
 
  Mezarlıkta, koro yerinin yanı başında
  Bir mavi mürver fidancığı çiçek açmış,
  Beyaz bir güvercincik uçuyor orada,
  Daha gün bile sona ermemiş.
 
  Bir sokakçığı sıyırıyor kuş
  Bir, bir daha ve aşağıya doğru
  Penceremin içine uçuyor,
  Bana geliyor dosdoğru.
 
  Jetzt kenn'i mein'Schatz
  Und sei linneweiss G'wand
 
  Und sei silberes Ringle
  Von mir an der Hand
 
  Es nickt mer en Gruess
  Setzt se niede am Bett,
  Frei luegt mer's in gesicht,
  Aber anrüehrt me's net.
 
  Drei Wocha vor Ostra,
  Wann's Nachthüehle schreit,
 
  Do macha mer Hochzig,
  Mei Schatz hot mer's g'seit.
 
  Mer macha kein'Lebtag,
  Mer halta kein' tanz.
 
  Wer goht mit zur Kircha?
  Wer flicht mer da Kranz?
 
  Şimdi tanıyorum sevgilimi,
  Ve onun apak keten giysisini
 
  Ve onun elindeki
  Benim verdiğim yüzüğü.
 
  Bana selam veriyor,
  Yatağın ucuna oturuyor,
 
  Serbestçe yüzüme bakıyor,
  Fakat bana dokunmuyor.
 
  Paskalyadan üç hafta önce,
  Guguk kuşu ötünce
  O vakit evleniriz,
  Dedi daha sevgilim.
 
  Biz hiç birlikte yaşamadık,
  Biz hiç birlikte dans etmedik,
 
  Kim birlikte kiliseye geliyor?
  Kim bana orada çelenk örüyor?
 
  Seppe bu şarkıyı dinlerken, "kız, benim geceleyin sis içinde bir hırsız gibi buradan sıvıştığımı işitirse çok şaşacak" diye düşündü. Sonra yine düşünmeye başladı, "eğer bu Gundecik senin sevgilin olsaydı, bugün de ölmüş bulunsaydı, acaba sen bugüne oranla daha kötü bir ruh durumunda mı olurdun? Yoksa işi daha hafife mi alırdın?" - Buna o anda bir yanıt bulamadı, yalnızca derin derin içini çekti ve yeniden yola koyuldu.
  Dulun evine geldi; anahtarı, elinden geldiği kadar yavaş çevirdi ve kadının yatak odasının önünden ayak parmaklarının ucuna basarak geçti. Kalfalardan hiçbir ses çıkmaksızın odasına girdi. Eşyasını topladı. Üstündeki iyi giysileri çıkarıp başkasını giydikten sonra kendisi için o kadar iyi düşünmüş olan yer cücesinin ayakkabılarını da, yüreği sızlaya sızlaya taşın altından aldı. Onları uzun bir aradan sonra şimdi yeniden ayağına geçiriyordu. Böylece birkaç saat önce kendi öz malı gibi görerek seve seve baktığı evden, şimdi bütün ömrü boyunca bir daha dönmemek üzere ayrıldı.
  Liebfrauentor denen kent kapısına gelince, bekçinin çıngırağını çaldı; adam onu dışarıya salıverdi ve Ulm kentinde ona, bu yolculuğu için mutluluk dileyen tek insan o oldu.
  Seppe gecenin karanlığında kupkuru şosede tatlı bir hava içinde daha yarım saat yürümemişti ki, sol ayağındaki pabuç kaşınmaya, vurmaya ve tepinmeye ve böylece hayli münasebetsizlik yapmaya başladı. Seppe ona kızgınlıkla bağırdı: "Yine Gugelfuahr (47) yürüyüşüne mi başlamak istiyorsun? Öyleyse hemen bunun çaresine bakalım!" -Yere oturarak sol pabucunu çıkardı ve sağ pabucuna da el attığı vakit- aklına geldi: "Bunu çıkarmayabilirim, mutluluğa bir ayağıyla basmak hiçbiriyle basmamaktan yeğdir." Böyle düşünerek öbür pabucun yerine sol ayağına bir çizme geçirdi; bir süre yürüyerek denedi; böyle gerçekten iyi olmuştu.
  Ancak içindeki kötü duygular onu öyle altüst etmişti ki, sanki ıslık çalacak yerde ağlasa daha iyi olacaktı. Akıllıca sözlerle kendi kendini yüreklendirmeye çalıştı; yaralı yüreğini tuttu, tıpkı ev kadınlarının kazayla ezilmiş bir tavuğa yaptıkları gibi, onu sevecen elleriyle yatıştırmak için üzerine bastırdı. En sonunda hem avuntuyu, hem de son kararını yeğeninin bir sözünde buldu: Dünyada yalnızca üç iyi kadın varmış; bunlardan biri banyoda boğulmuş, öbürü dünyadan kaçıp gitmiş, üçüncüsüyse henüz aranıyormuş.
  Gerhausen'dan pek uzakta değildi ki, gün ağarmaya başladı. Çok geçmeden Blaubeuren'i de gördü. Kimi damların üzerinde bacaların tüttüğü fark ediliyordu.
  Kasaba kapısından bir tarla boyu uzaktayken beklenmedik bir şey oldu.
  Yol orada kayaların altında sol yanda bir sırta doğru uzanıyordu. Seppe o anda; acaba şimdi kasabaya girsem mi, sıcak bir kahvaltı mideme ne kadar iyi gelecek, diye düşündü. Ama kesesi de buna elveriyor muydu? Bunu da hesaplıyordu. Sonunda dağarcığına dokunmamış olarak ne kadar yol alabildiğini de düşündü. Bundan başka birahane sahibiyle bu kez, yine onurlu bir yurttaş gibi söyleşemeyecekti: Herhalde Nonenhof'un, el işçilerine gösterdiği ikramcılık onun çok hoşuna gitmiş ve buranın çıkardığı hesap da pek işine gelmiş diyeceklerdi. Bu düşünce üzerine daha büyük bir çabayla yürümeyi sürdürmek istedi. Ama bir adım bile ileri atamadı; sanki pabucu yere çakılmıştı, ayağını yerden ayırmaya çalıştı, çekti, zorladı ve bütün gücünü toplayarak bir daha asılınca sonunda ayağını kurtarabildi. Ancak pabuç yokuştan aşağıya yuvarlanmış ve bir ev boyu aşağıda bir kayanın yarığına gömülmüştü. Seppe ister istemez arkasından seğirtti ve tehlikeyi göze alarak pabucunun düştüğünü gördüğü yere ulaştı. Elini kaya yarığına sokarak pabucu yakaladı. Bu sırada eli yabancı bir cisme değmişti. Bunu da gün ışığına çıkardığında: "Ohoo, demek bunun kokusunu almış!" diye bağırdı ve elindeki kurşun çeküle sevinçle baktı. Pabucunu yeniden giydi ve kendini bir rüzgâr hızıyla yine yukarda buldu. Şimdi artık iki kat ağırlaşmış olan çekülü çantasına yerleştirdikten sonra, gönlü daha da rahatlamış olarak, kente girdi.
  Kentliler dükkânlarını henüz açıyor ve hayvanlarını suluk başına sürüyordu. Kunduracımız bir ekmekçi dükkânının önünden geçerken oradan yayılan çok hoş ve sıcak bir koku, doğru onun burnunu bulmuştu. Dayanamadı, bir kadeh içkiye bir büyük parça ekmek getirtti. Bu sayede vücuduyla ruhunu uzunca bir süre için yine bir arada tutmanın çaresini buldu.
  Yine yola koyuldu. Arada sırada yolda bir kasabın ya da herhangi bir adamın yanından geçerken çekülü her biçimde denedi; sağda ya da solda taşımanın etkilerini anladıktan sonra gününü artık yüreğindeki acıyı unutturacak biçimde iyi ve hoş geçirdi.
Sez Törek ädäbiyättän 1 tekst ukıdıgız.
Çirattagı - Stuttgart Cücesi - 6
  • Büleklär
  • Stuttgart Cücesi - 1
    Süzlärneñ gomumi sanı 4133
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2219
    32.3 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.3 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Stuttgart Cücesi - 2
    Süzlärneñ gomumi sanı 4169
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2195
    33.3 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Stuttgart Cücesi - 3
    Süzlärneñ gomumi sanı 4019
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2123
    32.9 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    44.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    50.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Stuttgart Cücesi - 4
    Süzlärneñ gomumi sanı 4208
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2148
    33.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    48.3 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    56.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Stuttgart Cücesi - 5
    Süzlärneñ gomumi sanı 3999
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2236
    29.7 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    41.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Stuttgart Cücesi - 6
    Süzlärneñ gomumi sanı 4037
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2179
    33.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.4 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Stuttgart Cücesi - 7
    Süzlärneñ gomumi sanı 3668
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2009
    32.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    52.4 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.