Stuttgart Cücesi - 3

Süzlärneñ gomumi sanı 4019
Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2123
32.9 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
44.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
50.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  İşte iplik eğirici kızların bir akşam anlattıkları öykü buydu. Ama bunun en can alacak yanını bilmiyorlardı. Fırıldağıyla onların arasına katılmış olan geveze bir konuk, güzel Lau'nun hâlâ bu çeküle sahip olup olmadığını ve onunla ne yaptığını öğrenmek istedi ve sözü dolaştıra dolaştıra sonunda buna getirdi. O zaman bayan Betha bu meraklıya kendi biçeminde küçük bir iğne batırmak için sözü Lau'ya yöneltti: "Evet, şimdi arada sırada kendinizi görünmez duruma sokuyor, evleri dolaşıyor, kadınların öğle yemeğine ne pişirdiklerini anlamak için tencerelerini karıştırıyorsunuz, değil mi? Bunlar, başkalarının işine burnunu sokmaya alışık insanlar için doğrusu çok meraklı şeyler!"
  Bu sözler söylenirken kızlardan biri öyküde sözü geçen deli saçması dizeyi alçak sesle çıkarmaya çalışıyordu; öbürleri de aynı şeyi denediler ve her biri ötekilerden daha iyi becerdiğini ileri sürüyor, ancak hiçbiri üçüncü ya da dördüncü yineleyişte artık tam olarak söyleyemiyordu. Bu durum birçok gülüşmeye yol açtı. Bunu en sonunda güzel Lau'nun da denemesi istendi. Muzip Jutta onu bir türlü rahat bırakmıyordu. Lau şakaklarına kadar kıpkırmızı kesildi, ama bereket versin, yavaş yavaş çıkardı:
 
  's leit a Klötzle Blei glei bei Blaubeura,
  glei bei Blaubeura leit a Klötzle Blei.
 
  Ne var ki, bu kez de hancı kadın karışarak, böyle marifet değil, ağızdan su gibi akması gerek dedi. Sonra koşuya hazırlanır gibi hız aldı ve hemen çizgiyi aştı; fakat engelli alana girince karıştırdı ve artık ne gak, ne de guk diyebildi. Bunun üzerine odanın kahkahalarla çınladığını belirtmek biraz fazla olur. Gülüşmeleri bir dinlemeliydiniz ve bunların ortasında da güzel Lau'nun salıverdiği kahkahayı ki bunu yaparken açığa vurduğu bütün dişleri kadar duru bir kahkahaydı bu!
  Ama, ne yazık ki, hiç beklemeden bütün bu sevinç ve neşe havasının içine birden bir korku serpildi.
  Hancı kadının oğlu tam o sırada arabasıyla Sonderbuch'dan gelmiş ve uşakları ahırda uykuya dalmış bir durumda bulmuştu. İvedi merdivenden yukarı koştu, anasını kapı önüne çağırarak herkesin duyacağı biçimde yüksek sesle: "Tanrı aşkına, Lau'yu evine gönderin! Kasabadaki gürültüyü duymuyor musunuz? Gökgöl boşanıyor, aşağı yol şimdiden su altında ve çukurun bulunduğu dağdan, sanki tufan başlıyormuş gibi, patlamalar ve gök gürültüleri işitiliyor!" - Daha o bunları söylerken Lau içerde bir çığlık kopardı: "Bu gelen kral, benim kocam, ben de evde değilim!"
  Bunu söyledikten sonra oturduğu iskemleden yere yuvarlandı ve bütün oda sarsıldı. Hancı oğlan yine gitmişti. İplik eğiren kızlar da iğlerini aldıkları gibi ağlaya sızlaya evlerine koştular. Geri kalanlarsa orada bir ölü gibi yatmakta olan zavallı Lau'yu ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Biri üstündeki giysileri soydu, bir başkası vücudunu ovdu, üçüncüsü de koşup pencereleri aştı, fakat bütün bunlarla hiçbir şey başarılmış olmadı.
  O sırada hiç ummadıkları halde, şakacı aşçı, başını kapıdan içeriye uzatarak: "Onun yanınızda olduğunu bilmiştim. İşlerin burada da pek eğlenceli gitmediğini görüyorum. Ördeği (Lau'yu) suya sokmak gerek, o zaman yüzer!" dedi. Annesi kekeleyerek: "Söylemesi kolay" dedi, "o, mahzende kuyunun içinde de olsa aşağıda yarıklardan geçerken bir yerini incitmez mi?"
  Oğlu: "Mahzen de ne oluyor?" diye bağırdı. "Kuyu neye? Bu, elbette olamaz! - Bırakın, ben yapacağımı bilirim! İnsan dara düşünce yasak tanımaz - Ben onu Gökgöl'e taşırım." - Bunu diyerek, güçlü adam Sukızı'nı kolları arasına aldı. "Gel, Jutta! - Ulumayı bırak, ışığı al, önüme düş!" - Hancı kadın: "Tanrı aşkına, hiç olmazsa arka yoldan bahçeden geçin; sokaklar halkla ve fenerlerle dolmuş" dedi. - Delikanlı giderken: "Balık amma da ağır!" diyordu, fakat merdivenlerden sağlam adımlarla indi, sonra avludan geçerek bir sola, bir sağa, çalılıklar ve parmaklıklar arasından yürüdü gitti.
  Çukurun başına gelince suyu bir hayli inmiş buldular. Ancak üç hizmetçi sukızının su altında korka korka oraya buraya yüzerek hanımlarını gözlemekte olduklarının farkında olmadılar. Jutta feneri yere koydu, aşçı Lau'nun sırtını kabaklarla örtülü bayırın üzerine dayayarak yükünden kurtuldu. O anda içindeki şeytan, kulağına fısıldadı: "eğer şimdi Lau'yu öpersen, bütün ömrünce zevkini duyarsın ve bir kez de bir denizkızını öpmüş olmakla övünebilirsin"; daha aklından geçerken bu iş olup bitmişti. Bu anda gölden gelen bir su dalgası feneri birdenbire söndürdü; her yana zifiri bir karanlıktır çöktü. Arkasından yarım düzüne ıslak elin, neresine rasgeldiğine bakmayarak, bir çift dolgun yanağa yapıştırılmasından başka bir şey işitilmez oldu. Kız kardeşi: "Ne oluyor, ayol?" diye bağırdı. Aşçı: "hiç, buna bizim burada, ağza yapıştırmaca tokat derler" diye açıkladı. "Karadeniz kıyılarında böyle şeylerin de bilindiğini hiç düşünmemiştim!"
  Bunları söyleyerek alelacele tabanları yağlayıp ortadan yitti. Ama manastırın bahçe ve yapı duvarlarından ve damlardan yankılanan tokat şakırtıları arasında nereye gideceğini şaşırarak durmak zorunda kaldı; çünkü kendisini her yandan sarılmış sanıyordu. (Onun, öptüğü dudaklarla övünmemesi için böyle bir uyarıya gerek vardı, gerçi onun bu işi yapması güzel Lau'nun iyiliğine olmuştu ama, onun bundan hiç haberi olmadı.)
  Bütün bu korkunç gürültü arasında Prenses'in, bulunduğu baygın durumda, daha önce düşünde papazın sıçradığını gördüğü zaman yaptığı gibi, bu kez de tümüyle candan güldüğü işitildi. Aşçı uzaktan bunu da işitti. O bu gülüşün kendisi için olduğunu acaba sezdi mi, dersiniz; ama herhalde bu sayede Sukızı'nın artık hiçbir derdi kalmadığını anlamıştır.
  Jutta da, güzel Lau'nun son kez giymiş olduğu giysileri, yani etekle bluzu kolunda taşıyarak biraz sonra iyi haberlerle eve dönüyordu. Kendi gözleri önünde Lau'yu teslim alan oda hizmetçilerinden, Kral'ın henüz gelmemiş olduğunu haber alarak yüreği ferahlamıştı. Ama büyük su yolu tümüyle dolmuş olduğu için onun artık pek gecikmeyeceğini de öğrenmişti. Bu yol, insanların oturduğu yerlerin altında, derinlerde yüksek tavanlı geniş bir kaya tüneliydi; dağ içinden Tuna kıyısına kadar iki mil uzunluğunda dosdoğru, yaşlı Superisinin kız kardeşi prensesin ülkesine açılıyordu. Bu ülkedeki birçok ırmak, dere ve kaynak hep onun buyruğundaydı. Bunlar, eğer sözü geçen tünel yolunun kısa zamanda, içinden her türlü su hayvanlarının, su küheylanlarının ve arabaların rahatça geçeceği kadar suyla doldurulması buyruğunu alırlarsa, hemen kabarırdı. Bu geçişlerin tören halinde yapılanları, bazen birçok meşale, boru ve trampet sesleriyle çok güzel bir alay olurdu.
  Oda hizmetçileri hanımlarını ivedi tuvalet odasına götürerek vücudunu kremlediler, saçlarını taradılar ve değerli giysiler giydirdiler. Lau kendini onlara sevine sevine teslim etti ve arada kendi de yardım etti; çünkü artık yaşlı perinin ve kendisinin bilmemeleri gereken birçok şeyin, beşinci kahkaha da içinde olmak üzere, yerine getirilmiş olduğunu içinden duyumsamaktaydı. Bekçinin gece yarısını yüksek sesle haber vermesinin üzerinden bol bol üç saat geçmişti ki (Nonnenhoff'da artık herkes derin uykuya dalmıştı) mahzenin çanı, işin ivedi olduğunu anlatmak üzere, iki kez yüksek perdeden çaldı ve bütün kadınlarla kızlar çabucak mahzene koştular.
  Lau, her zamanki gibi, onları kuyunun içinden selamladı. Ancak bu kez yüzü sevincinden bir kat daha güzelleşmişti ve gözleri, onda şimdiye kadar görülmemiş derecede parlamaktaydı. Hemen söze başladı: "Bilin ki benim eşim bu gece yarısı geldi. Eltilerim benim bu gece tümüyle mutluluğuma kavuşmam gerektiğini ona daha önce kısaca anlatmışlar. Bunun üzerine o da zaman yitirmeksizin prenslerini, amcasını, kardeşim Synd'i ve birçok beyi yanına alarak yola çıkmış. Yarın buradan ayrılıyoruz. Kral bana karşı çok sevecen, benden hiçbir şey esirgemiyor ve bugünden sonra artık onun karısı sayıldığımı söyledi. Hemen yemekten sonra, şerefe içilir içilmez, sofradan kalkacaklar. Ben, beni konuk eden dostlarımı selamlamak ve bağrıma basmak için odama koştum ve oradan buraya sıvıştım. Bayan anneye, sevgili Jutta'ya, kaynana hanıma ve en genci olan sana teşekkürlerimi sunarım. Erkeklere ve hizmet eden kızlara selamımı bildirin! Her üç yılda bir gelir, Lau'nun sizin yanınızda gülmüş olmasının canlı belgesini de size kollarımın arasında birlikte getiririm. Bunun için bütün ailem sizi, tıpkı benim gibi, her zaman şükranla anacaklar. Sevgili hancı hanım, sizin iş peşinde yola düşen yoksul kalfalara bu evde bedava yiyecek ve yatacak sağlayarak ne kadar iyilik ettiğinizi çok işittim. Sizin bunu bundan böyle de, hatta daha geniş ölçüde yapabilmenize yardım etmek üzere, bugün bu evde müşterilerinizin birçoğuna iyiliği dokunacak bir vakıf kurmak niyetinde olduğumu size bildirmek isterim. Bu kuyuda içi saf gümüş paralarla dolu taştan bir küp bulacaksınız: Bundan onlara ne uygun görürseniz verin, küpü daha son kuruşu harcanmadan yine doldurmak benim kaygım olacak. Bundan başka her yüzyıl için değişik armağanlarla beş tane mutluluk günü ayırmak istiyorum (çünkü bu benim uğurlu sayımdır), şöyle ki: İş aramak için yola çıkmış kalfalardan hangisi, yılın bana ilk kahkahayı getiren gününde ilk olarak sizin eşiğinize ayak basarsa, ya sizin ya da çocuklarınızın elinden beş türlü armağanın en başta gelenini alacak. Bu ödülü kazananlar, gördükleri ikramın ne yerini, ne de zamanını kimseye kesinlikle açıklamayacaklarına ant içmelidirler. Siz, bu armağanları her defasında burada kuyu başında bulacaksınız. Bilin ki, kurduğum bu vakıf, bu han sizin soyunuzdan biri tarafından işletildiği sürece işlevini sürdürecek."
  Bu sözlerden sonra yeniden esenleşti ve her birini ayrı ayrı öptü. Kadınlar ve kızlar çok ağladılar. Sukızı Jutta'nın parmağına yeşil taşlı bir yüzük geçirerek: "Tanrıya emanet ol, Jutta! Biz, birlikte çok seviştik, bu, inşallah bundan böyle de hep sürer!" dedi ve eliyle işaret ederek aşağıya daldı, gözden yitti.
  Kuyunun arkasında bir girinti içinde gerçekten bir küp duruyor ve içi söz verilen değerli armağanlarla dolu bulunuyordu. Duvarda, ağzı küçük demir bir kapıyla kapalı bir kovuk vardı, buradan nereye gidildiğini o ana değin kimse bilmiyordu. Şimdiyse bu kovuğun kapısı açıktı. Hiç kuşkusuz bütün bu eşya bilinmeyen eller tarafından bu yoldan içeriye getirilmişti. Nitekim bu nedenle hiç ıslanmamış, kupkuruydular. değerli şeyler arasında ejderha derisinden yapılmış ve kakma altın pullarla kaplı bir zar hokkası, kabzası çok güzel işlenmiş yüksek değerli bir kama, fil dişinden bir dokumacı kemiği, yabancı ülke dokuması nefis bir kumaş ve daha buna benzer birçok şey vardı. Ancak en görülmemiş ve en değerli olanı, gül ağacından yapılmış ve baştan aşağıya nefis bir biçimde boyanmış altın yaldızlı, uzun saplı bir kepçeydi. Bunun şakacı aşçıya bir anı olarak teslim edilmesi hancı kadına tembih edilmişti. Bununla birlikte ötekilerin de hiçbiri unutulmuş değildi.
  Bayan Betha, iyiliksever Lau'nun düzenini kutsal bilerek ömrünün sonuna kadar tuttu ve çocukları da ondan aşağı kalmadılar. Bu masalı bize anlatan eski kitaplarda, Lau'nun çocuğuyla birlikte yeniden Nonnenhof Hanı'na gelip konduğuyla ilgili bir işarete raslanmıyorsa da, ben buna pekâlâ inanmak isterim.
  Prenses'in ayrılmasından bu yana yüz yıla yakın bir zaman geçmişti ki, bizim kunduracımız Seppe, Suppingen köycüğünde arabadan indi, köylüye birçok kez teşekkür etti ve ondan, Blaubeuren'e nasıl gideceğini öğrendi. Adam ona: "Öğleye kadar kolayca varırsın" demişti. Seppe, bu zaman içinde oraya varmasına varacaktı ama, gel gelelim, çok geçmeden nasırı yeniden azizlik etmeye başladı. Zavallı, her adımda oturmak zorunda kalıyordu. Bir kez de oturunca, ayağı düşsel tekerleği öyle büyük bir hevesle çeviriyordu ki, ısmarlama üzerine çalışıyor, sanırsınız. Sonunda son bir kez daha ayağa kalktığında sonuna kadar çaba göstererek topallaya topallaya dağ yolundan indi.
  Seppe kasabacığa girdiği sırada manastırın çanı üç kez çaldı. Hana doğru yürürken, hancı Jörg Seysolff, yanında bira ustası olduğu halde, avludan içeri girdi. Evin önündeki sırada oturarak akşam yemeği için salatasını temizlemeye uğraşan karısına: "Bak, Emerenz, işte üçüncü de geliyor!" dedi. - Kadın: "Aa! Tanrı bilir ya, bu aşağı ülkeden olmalı" diye yanıt verdi, "zavallı, oradan, darlıktan geliyor! Buna yardım sevaptır."
  Seppe, adamların kendisini çok candan bir dostlukla selamladıklarını görünce şaşırdı. İkisi birlikte onu yanlarına alarak yukarı çıkardılar, kendisine küçük bir bardakla bira verdiler ve domuz etiyle salamura lahanadan oluşan bir yemeği de ısıtmaya koyuldular.
  Hancı onun Stuttgart'tan geldiğini işitince: Oralarda da dolu yağdı mı? Şimdi arpa kaça satılıyor. Kontun, güzelliği dillere destan olan küçük kızının düğünü ne zaman olacak? gibi şuradan, buradan birçok şey sordu. Seppe bunların hepsine, soranı hoşnut edecek yanıtlar verdi ve karşılığında, yemek sırasında, oranın olaylarından bilgi almak ve özellikle Sukızı hakkında aydınlanmak istedi. Hancı ona Lau'nun hanın giriş yerinde, merdiven üstündeki eski resmini gösterdi, Seppe aynı zamanda, köylü avutan adını verdikleri harika sanat yapıtını da gördü ve o kadar hoşlandı ki bakmaya doyamadı. "Ben, usta tornacı diye, işte bunu yapan adama derim" dedi - Jörg de: "evet" diye yanıt verdi, "bu iş herhalde bir günde başarılmamış olacak" - Seppe: "İnanırım" dedi ve içini çekti; çünkü o anda kendi tornacılığı aklından geçmişti.
  Adamakıllı yiyip içtikten sonra borcunun ne kadar olduğunu sordu: "İki batzen" (26) diye yanıt verdiler. Seppe parayı masanın üstüne saydı. Hancı: "Siz bunun üzerinden on altı Kreuzer (27) geri alacaksınız" dedi ve sanki pek doğal bir şey yapıyormuş gibi, bu ufaklığı da oraya sayarak iki "batzen"ı cebine koydu. Oysa bu, bayan Betha'dan kalma bir gelenekti; böylece yolcuya günlük gereksinimi olan para yardımı yapılmış oluyordu. Kunduracı kalfası, bunun anlamı ne ola demek ister gibi, şöyle bir gülümsedi.
  Hancı: "Sen keyfine bak, kalfacığım" dedi, "gel birlikte, büyükbabama gidelim, o sana daha çok şey anlatır."
  Onu uzun bir koridordan sakin bir kapının önüne götürdü ve öne geçip kapıyı açtı. Temiz pak döşenmiş olan odada, pencere yanındaki bir hasta iskemlesinde, seksen yaşında sevimli bir yaşlı adam oturuyordu. Güneş o sırada perdeler arasından, üstüne kar gibi ak bir örtü örtülmüş küçük bir masanın üzerine düşmüştü. Masanın üzerinde su dolu bir kapla içinde bir şey saklı olan bir bez çıkından başka bir şey yoktu. Bu yaşlı adam, bayan Betha'nın ciğerparesi, küçük Hans'ın ta kendisiydi ve kunduracı kalfasına hancının önünde şöyle seslendi:
 
  "Hab 'Gott zum Gruss auf dieser Schwell'!
  Obwohl das Glück dein Reis' gesell;
 
  Ob solches mit dir in der Wiegen
  Von Mutterleib aus kam zu liegen.
 
  Ob du es in dem Gürtel hegest,
  Ob du es in den Sohlen traegest".
 
  Bu eşikte senin olsun, Tanrı selamı!
  Gerçi senin hep mutluluklar, yol arkadaşı,
 
  Bu mutluluk seninle beşikte de var idi;
  Hatta ta ananın karnından beri,
 
  Her zamanki yazgın o senin taşısan da
  Sen onu kemerinde ya da tabanlarında.
 
  Bunları söyledikten sonra, yaşlı adam, Seppe'ye çıkını uzatarak sözünü sürdü: "Sen usta olduğun ve kendine özel bir ocak edindiğin zaman, bununla nikah günü sevgilini sevindirmek isteyeceksin, ayrıca, her türlü bereket senin nasibin olsun".
  Çıkında ne vardı, biliyor musunuz? Gümüşlü bir hotoz, - daha güzeli hiç görülmemiştir. Seppe, utanmasaydı, sevincinden tavana kadar sıçrayacaktı. Bundan sonra yaşlı adam, onun bu armağanı kime borçlu olduğunu söyledi ve ona, bu konuda kimseye bir şey söylemeyeceğine ant içirdi. Bu antı açıkça sağlamlaştırmak için Seppe'nin bir parmağını kaba daldırıp ıslattıktan sonra ağzına götürmesi gerekiyordu. Yaşlı adam bundan başka kalfaya Hıristiyan dinince bir tembihte bulundu ve onun teşekkürlerini kabul ettikten sonra, eğer bu yakınlarda kurşun kütlesine benzer bir şeye rasgelirse onu Nonnenhof'a getirmesini öğütledi. Seppe büyük sevinci arasında, az kaldı bunun için de söz verecekti; fakat, bereket versin, o sırada karagün dostunun dileği aklına geldi ve bunun için yaşlı adama, yalnızca: "Peki, bir bakayım" demekle yetindi.
  Artık yeniden yola çıkmıştı ve adımlarını ilk önce manastırın arka tarafına, kaynak yüzeyinin parıldamakta olduğu yere doğru yöneltti. Kendisine o kadar övmüş oldukları halde, böyle harika bir güzelliği yine de düşleminde canlandıramazdı. İçinden; hiç olmadık, eskiden burada, altı boyacı dopdolu mavi boya kazanlarıyla birlikte boğulmuş olsa gerek; yoksa başka türlü böylesi olamaz, diye düşündü.
  Bu görünümü doya doya seyrederken ve Sukızı'nı da anımsayarak onun sağlığına bütün yüreğiyle birkaç kez "Ey Tanrım" duasını okurken, (çünkü onun yüz yıldır hep öteki inançsız ruhlarla birlikte kesinlikle cehennemde yanmakta olduğu yargısına varıyordu, gerçekteyse o, hâlâ eskisi gibi genç ve güzel olarak kendi ulusu arasında yaşamayı sürdürüyordu). Tanrı'ya, o kadar çok aranmakta olan kurşun külçesi için de yalvarmayı unutmadı. O, daha küçük bir oğlanken büyük dedesinin doktor Veylland'dan ve onun çekülünden söz ettiğini duymuştu. Yolda bıraktığı köylü bu konuda bir şey bilmiyordu, bununla birlikte, bunu Nonnenhof'daki hancıya da sormak istemedi; çünkü, söz konusu kurşun külçesiyle çekülün kesinlikle aynı şey olacağı, o sırada aklına doğmuştu. Şimdi çalılıkları karıştırdı; ağaçların her yanını aradı; daha sonra yolda giderken orada burada yol hendeklerini gözden geçirdi; ancak hiçbirinde buna benzer bir şey bulamadı ve en sonunda bu külçe uğruna tatlı canını yormaktan vazgeçti.
  Pabucunun neden olduğu acıyı hemen tümüyle unutmuştu; mutluluk sevinçleri içinde ve gördüğü harika topacı düşünerek topallaya topallaya, durup eğlenmeden, Blauthal adındaki koyağa doğru indi. Arada sırada sol ayağı kendisini fazla rahatsız ettiği zaman bir taşın üstüne oturuyor, gümüş hotozu çıkarıp dizinin üstüne koyarak gelecekteki sevgilisi üzerine düşlemlere dalıyordu. Biri eğe yapıcısı ve öbürü çivi demircisi olan iki başka kalfanın, onun gelmesinden hemen yarım saat önce Nonnenhof'dan neler almış olduklarını iyi ki bilmiyordu. Yoksa hotozuna bakarken duyduğu sevinç yarıya inecekti. Bu iki delikanlı kasabanın gerisindeki bayırda kunduracı kalfasının önünden geçmişler ve ona selam vermişlerdi. Ancak berikisi, orada oturmuş düşlem tekerleğini çevirerek tatlı düşler kurmakla oyalandığı için onlara başını bile kaldırmamış ve yalnızca "iyi sabahlar" diye mırıldanmakla yetinmişti. Oysa, güneş o sırada kendi gözleri önünde de batıya doğru yokuş aşağı yol almaya başlamıştı. Ötekilerden biri: "Evet, yarın banyodan sonra!" diye yanıt verdi ve bu söz üzerine ikisi de kahkahaları salıverdiler.
  Gece bastırırken Seppe, ne iyi ne de kötü bir durumda Ulm kentine vardı. Orada tam da panayıra raslamıştı. Her yanda çalgı ve dans vardı. Karşısına ilk çıkan bir lokantaya girdi. İçerde altı kalfa, bir masanın çevresinde oturmuş şarap içiyorlar ve nöbetleşe bir şarkı yarışına girişmiş bulunuyorlardı. Her biri kendi sırası gelince tek başına birkaç beyit söylüyordu. Bunun üzerine hepsi birden bir beyiti koro halinde yüksek sesle yineliyor, üstüne de kadehlerini tokuşturuyorlardı. Tam o sırada söylenen birkaç beyiti okurlarımız da dinleyebilirler; yoksa bütün şarkı bunun dört katı daha uzundu.
  Erster Gesell:
 
  Seid ihr beisammen all?
  Ihr Freunde, auf allen Fall
 
  Zeight eure Professionen an,
  Dass wir nach Sitten stossen an,
 
  Mit grossen Freudenschall!
 
  Chor:
 
  Zeigt eure Professionen an,
  Das wir nach Sitten stossen an!
 
  Birinci kalfa:
 
  Toplandınız mı siz, hep bir araya?
  Ne olursa olsun sevgili dostlar,
 
  Sanatınızı koyun ortaya!
  Kadeh tokuşturalım, görenek diye,
 
  Büyük sevinç yankıları içinde!
 
  Koro:
 
  Sanatınızı koyun ortaya!
  Kadeh tokuşturalım, görenek diye,
  Zweiter:
 
  Eine Wiege vor die Freud'
  Eine Bahre vor das Leid:
 
  Meinem Hobel ist das alles gleich,
  Der denkt: ich mach'den Maister reich,
 
  Spaen' gibt es allezeit.
 
  Chor:
 
  Seinem Hobel ist alles gleich
  . . . . . . . . . .
 
  İkinci kalfa:
 
  Sevincin önüne bir beşik;
  Acının önüne bir tabut:
 
  (Koysam da) rendem için hep birdir.
  O der ki, sonunda ustam zengindir,
 
  Yongaysa her zaman (bol bol) bulunur.
 
  Koro:
 
  Onun rendesi için tümü hep birdir
  . . . . . . . . . .
  Dritter:
 
  Meine Arbeit ist wohl fein
  Von Gold und Edelstein;
 
  Allein das kriegt man bald gar satt,
  Zumal man es nicht eigen hat:
 
  Gebt mir so güldnen Wein!
 
  Chor:
 
  Ich glaub's schon, das wird man satt,
  . . . . . . . . . .
 
  Üçüncü kalfa:
 
  Doğrusu benim işim, işlerin en temizi,
  Altınla mücevheri (işlerim dizi dizi).
 
  Yalnız insan bu işten çok geçmez, çabuk bıkar,
  Kendi malı değilse, hele de bütün bunlar:
 
  (Şöyle) altın sarısı bir şarap verin bana.
 
  Koro:
 
  Ona inanırım ben, bıkar insan doğrusu,
  . . . . . . . . . .
  Vierter:
 
  Wen freut ein kecker Mut,
  Nicht dau'rt sein Junges Blut.
 
  Ich schaff'ihm Wehre mannigfalt,
  Zu Scherz und Ernst, Wid'r Feindsgewalt;
 
  Mein Zeug ist allweg gut.
 
  Chor:
 
  Und gilt's wider Feindesgewalt,
  Ein Spiess und Schwert uns auch gefallt.
 
  Dördüncü kalfa:
 
  Kim övünürse taşkın yiğitliğiyle,
  Bundan pişman olmaz onun genç kanı.
 
  Türlü türlü silah yaparım ona,
  Ciddi ya da şaka, önler düşmanı.
 
  Hep iyidir yaptığım iş.
 
  Koro:
 
  Düşmanın gücüne karşıdır bunlar,
  Bir süngü, bir kılıç da bu işe yarar.
  Fünfter:
 
  Der Schneider sitzt am Glas:
  Vom Wirt nehm'ich die Mass,
 
  Zu Hause schaff'ich gar nicht viel,
  Meine Stich' mach'ich beim Kartenspiel,
 
  Da Weiss ich doch, für was.
 
  Chor:
 
  Ei, Bruder Leipziger, besser' Er sich!
  Denn, sieht Er, das ist liederlich.
 
  Beşinci kalfa:
 
  Terzi oturur hep ayna başında:
  Meyhaneciden alırım Mass'ımı. (28)
 
  Çok iş çıkarmam gerçi ben evde,
  Stich'imi (29) yaparım kâğıt oynarken,
 
  O zaman bilirim, neyim var elde.
 
  Koro:
  Ah Leipzigli arkadaş, biraz uslansa!
  Görmeli ki haytalık düşürür yasa.
  Sechster:
 
  Meine Kunst, das glaubt gewiss,
  Schreibt sich vom Paradies.
 
  Von Maegdlein bin ich Wertgeschaetzt,
  Ich hab'ja, was ihr Herz ergötzt,
 
  Veiel und Röslein süss.
 
  Chor:
 
  Von Maegdlein ist er . . . .
  . . . . . . . . . .
 
  Altıncı kalfa:
 
  İnanın ki, şüphesiz benim sanatım,
  Cennetten çıkmadır, diye yazılı.
 
  Küçük kızlarca bilinir değerli adım,
  Çünkü gönül dilekleri bende kazılı:
 
  Menekşelerle tatlı gülcükler.
 
  Koro:
 
  Küçük kızlar bilir onun adını,
  . . . . . . . . . .
  Şimdi de sıra kunduracıya gelmişti. o da kendi dörtlüğünü hoş bir sesle okurken, bu güzel sanatı bırakmak zorunda kalmış olduğundan Seppe'nin yüreği sızladı. Bu arada sağ ayağındaki pabucun da sevinçten onu iki kez adamakıllı çimdiklediğini ve bununla ona sanki: "İşitiyor musun, hey budala", demek istediğini duyumsadı.
 
  Erster:
 
  Gebt meinem Stand die Ehr'!
  Den Schuster braucht man sehr.
 
  Zwar führ' ich nicht den besten Gout,
  Allein wer macht euch Hochzeitschuh,
  Wenn ich kein Schuster waer'?
 
  Chor:
 
  Zwar führt er nicht...
 
  Birinci kalfa:
 
  Saygı gösterin benim sanatıma!
  Çünkü herkes gerek duyar kunduracıya.
 
  Gerçi yaptığım işe denemez en zevklisi;
  Ama kim yapar sonra size düğün pabucu.
  Eğer ben olmasaydım ayakkabıcı?
 
  Koro:
  Gerçi yaptığı iş...
 
  Seppe'nin gözleri yaşla doldu, kendi kendine şöyle söylendi:
  "Sen artık kunduracı değilsin, sen bir tornacı da değilsin, sen yalnızca Wirtembergli bir hiçsin" ve bütün yüreğiyle eskiden neyse, öyle kalmaya ant içti.
 
  Zweiter:
 
  Uun wer kein Pietist
  Und kein Hundsfott ist,
 
  Der mag sich wohl beim Wein erfreuen.
  Mein letzter Schluck soll ehrlich sein!
  So meint's ein guter Christ.
 
  Chor:
 
  Stoss an, Kameraden, stimmet ein:
  Mein letzter, Schluck soll ehrlich sein.
 
  İkinci kalfa:
 
  Kim ki bir Protestan,
  Ya da bir alçak değilse;
 
  Şarabın zevkine varmalı, hele!
  Benim son yudumum onurlu olsun,
  Hıristiyanın iyisi düşünür böyle!
  Koro:
 
  Arkadaşlar! Tokuşturun kadehleri, katılın bana,
  Benim son yudumum onurlu olsun!
 
  Burada Seppe ayağa kalktı, yoldaşların yanına gitti ve onları alçakgönüllülükle selamladı. Bunun üzerine ona masalarında yer verdiler, onuruna içtiler ve hangi ülkeden geldiğini, ne iş yaptığını, nereye gitmek istediğini sordular. Kunduracı Vinzens ona: "Niçin burada kalmıyorsunuz?" dedi. "Ulm'da yaşamak güzeldir ve iş de her zaman bulunur." Bu öğüdü Seppe çabucak benimsedi ve ertesi gün, yattığı yurdun sahibi tarafından salık verilen genç dula başvurdu.
  Kadının evine ilk kez ayak basarken bir uyarı aldı: Sağ pabucu bir türlü eşiği atlamak istemiyordu; ancak o bunu çok fazla önemsemedi.
  Dul kadın bir hayli güzeldi. Seppe böylesine henüz raslamamış olduğu için, Karagün Dostu'nun ona: "Belki bir gün mutluluğun ayaklarına kadar gelir" demiş olduğunu o anda anımsamadı. Bu hoş kadın utangaç bakışlarla da olsa, süzülmekten geri kalmadı. Çok solgun görünüyordu, keyfi pek yerinde değildi ve lafını kısa kesiyordu. Ancak davranışları, genç bir adamı her defasında hemen kendine çekecek derecede yumuşak ve akıllıcaydı.
  Kadın daha önce başkalarına da böyle görünmüş olabilir. Ancak bu, Seppe'de başka türlü oldu ve delikanlı daha ilk haftalarda hanımının, öbürlerine oranla kendisine daha çok değer verdiğini anlayarak daha da etkilendi. Öyle oldu ki, kadın işyeri dışında herhangi bir ufak yardım için kendine biri gerekse, hep bire karşı on kez, onu çağırırdı. Seppe, cumartesi günleri evin avlusunda mutfak için testereyle yakacak odun kesiyorsa, kadın da tam o sırada soğanlı çörek kızartıyorsa, kesin birini hemen fırından sıcak sıcak alır, onun ayağına kadar götürürdü; bu biçimde elden çimlenmek Seppe'ye son derecede tatlı geliyordu.
  Ancak cücenin deriden çocukları (yani pabuçlar) bu olaylar üzerine çok kötü davranmaya başladılar; özellikle, kalfaların birlikte düşüp kalktıkları odada Seppe'nin sandığına koyduğu pabuçlardan gece yarısı, sanki aralarında çok kızgın bir dövüş oluyormuşçasına şiddetli takırtı ve sürtünme sesleri duyuluyor ve kalfalar buna çok kızıyor, sövüp sayıyorlardı. "Bu, sansar olmalı" diyorlardı, "kesinlikle koridorlar arasındaki girinti yerini yine bulmuş olacak, çok geçmez yavrular: Biz de yarın kalkar, yavruları kutlarız" diye alay ediyorlardı. - Seppe bunlara hiç ses çıkarmadı. Ama ertesi gün, kimseye bir şey söylemeden tavan arasında bir köşede ağırca bir yayvan taş buldu ve onu, yüzü üstlerine gelmek üzere dikkatle pabuçların üzerine yanlamasına koydu. "Sizi gidi kafirler, çapkınlar sizi" dedi, "haydi bakalım, şimdi elinizden geliyorsa, kafalarınızı tokuşturun ve güreş edin!" - Pabuçlar bundan sonra artık kimseyi rahatsız etmediler.
  Şimdi, sevgili okur, kalfamızın Stuttgart'tan yolculuğa başlarken köprü üzerine bıraktığı öteki çift pabucun başına neler geldiğini öğrenmenin zamanı artık geldi.
  Delikanlı daha yüz adım kadar uzaklaşmamıştı ki, Haelslach köyünden bir kadın oraya geldi ve pabuçları gördü. Bunları kesinlikle şeytan, beni yoklamak için, oraya koymuş olacak, diye düşündü ve eliyle haç çıkararak yoluna gitti. O gün tatil olduğu için kent halkından bir sabuncu da hem bağının ne durumda olduğunu görsün, hem de bir gezinti olsun diye ağır ağır o yana doğru gelmişti. Bu, dindar bir adamdı. Sahipsiz pabuçları görünce: Bu nasıl olur? diye düşündü. Bunlar tam karımın ayağına göre! Ama ben elimi değdirmek istemem, bana yakışmaz; ama eğer dönüşümde hâlâ orada duruyorlarsa, o zaman sevgili Tanrı'nın bunları benim Christelim için bana armağan ettiğine bir işaret olarak kabul ederim, dedi ve akıllı adam o zamana kadar güneşin sıcağından bozulmamaları için, onları oradan alarak köprünün altında, insanların kolay kolay bulamayacağı gölgelik bir yere koydu.
  Hemen arkasından, kentin kapısından tertemiz bir kentli çocuğu, dul bir kadının Vrone Kiderlen adındaki kızı, oraya çıkageldi. Kolunda küçük bir sepet taşıyordu ve Bupsinger Korusu'nda ahududu toplamak niyetindeydi. (Bu ormancığın adı, dağın tepesinde bugün artık olmayan bir köyden geliyor. Bu nedenle ormanın adı şimdi Bopser'dir.) Kızcağız köprüden geçerken aşağıdan "Çat!" diye bir ses geldi ve bu ses birbiri arkasına birkaç kez işitildi. Kız, acaba bu ne olabilir? diyerek aşağıya dere kıyısına indi: "Sevgili Meryem Ana, yepyeni pabuçlar!" diye bağırdı ve kendisiyle alay etmek isteyen ya da o gün yaş gününe rasladığı için, bunları ona armağan olarak koymuş olabilecek, görünürde bir kimse var mı, diye çevresine bakındı. Pabuçları eline aldı, denemek için bir kez ayağına geçirdi ve sevindi. Ayağına ne kadar da iyi uyuyorlardı. Sonra içinde ne de rahat yürünüyordu. Ama hemen ardından üstüne bir çekingenlik geldi ve bir tekini çıkardı. Buna karşılık öbür tek bir türlü ayağından çıkmak istemiyordu. İtti, çekti ve bastırdı, ter içinde kaldığı halde, boşuna uğraşıyordu. - Oysa ayağına ne kadar kolay girivermişti!
Sez Törek ädäbiyättän 1 tekst ukıdıgız.
Çirattagı - Stuttgart Cücesi - 4
  • Büleklär
  • Stuttgart Cücesi - 1
    Süzlärneñ gomumi sanı 4133
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2219
    32.3 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.3 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Stuttgart Cücesi - 2
    Süzlärneñ gomumi sanı 4169
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2195
    33.3 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Stuttgart Cücesi - 3
    Süzlärneñ gomumi sanı 4019
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2123
    32.9 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    44.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    50.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Stuttgart Cücesi - 4
    Süzlärneñ gomumi sanı 4208
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2148
    33.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    48.3 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    56.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Stuttgart Cücesi - 5
    Süzlärneñ gomumi sanı 3999
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2236
    29.7 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    41.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Stuttgart Cücesi - 6
    Süzlärneñ gomumi sanı 4037
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2179
    33.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.4 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Stuttgart Cücesi - 7
    Süzlärneñ gomumi sanı 3668
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2009
    32.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    52.4 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.