Sakıncalı Piyade - 3

Süzlärneñ gomumi sanı 3881
Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2176
26.7 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
38.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
45.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
Başgardiyan İsmail Efendi bağırıyor. Elindeki sopayı hücre demirlerine vuruyor!
— Havalandırma!...
Bahçeye çıkmanın adı havalandırmaydı. İsteyen çıkar, isteyen çıkmazdı. Başımı kaldırdım, biraz da soğuktan korkmuştum. Alacakaptan'a eğildim:
— Hocam, çıkacak mısınız?.
— Hayır, diyor Alacakaptan. Ben de İsmail Efendi'ye
çağırıyorum:
— Çıkmıyacağız.
— Emir var, çıkacaksınız!
İsmail Efendi'nin yanında başçavuş Osman da belirdi. Ses onundu. Diretiyordu hem de:
— Çabuk, çabuk, çabuk.
Koğuşta dört kişiyiz. Alacakaptan, ben, bizler siyasal tutukluyuz, iki tane de adî suç mahkûmu var. Birinin adı «idamlık Süleyman», ötekinin Remzi Öztürk. «idamlık Süleyman», bir adam öldürmüş ve öldürdüğü adamın kanını içmiş. Bir söylentiye göre. cinayeti dayısı işlemiş. Süleyman üzerine almış. «Kastamonu Canavarı» diye anılmış bir süre. Neyse, sonunda idama mahkûm olmuş. Kararı, Mecliste. Okuma yazma bilmezdi. Fakat her gün gazetelere ilk koşan oydu.
— Tasdik var mı?
Remzi'nin suçları büyük. Onbeş yirmi kişiyi öldürmekten yargılanıyordu. Tren soymuştu. Bunun gibi bir sürü suçu daha vardı. Ama Allah için Remzi, efendi adamdı.

İzin almadan hücremize girmez, koğuşu süpürmeye kalksak hemen atılırdı:
— Caiz midir Hocam?
Elimizden kovayı .alır, süpürgeyi alır, koğuşu temizlerdi. «Caiz mi hocam biz varken? Caiz mi?» Astsubay Osman sabırsız..
— Çabuk olun, sallanmayın.
İsmail Efendi'nin elinde bir kürek var. Baktım, yanında birkaç kazma kürek daha, duvara dayanmış duruyor. Astsubay Osman, yaptığı işin tadını çıkarıyor. Bir bana, bir de Alacakaptan'a bakıyor. Göz göze geliyoruz. Sırıtıyor.
— Avludaki buzları kıracaksınız. Çok hoşuna gitmiş bu görev. ,
— Çabuk, çabuk.
Remzi kızıyor bu işe. Ters ters bakıyor Astsubay Osman'a.
— Hocalar da mı?
Astsubay, başını sallıyor. Ben kazma ve kürekler* omuzlarken sırıtıyor yeniden.
— Hocalar da ya. Sonra yine olayı hiç önemsemez-miş gibi komut veriyor:
— Çabuk, çabuk. Durmayın.
Avluya çıkıyoruz. Alacakaptan, ben, İdamlık Süleyman ve Kilisli Remzi öztürk. Cezaevi avlusuna çamaşırlıktan geçilerek çıkılıyor. Çamaşırlık, sımsıcak. Yerler su içinde. Çamaşır yıkayan tutukluların arasından geçip, avluya çıkıyoruz. Remzi ana avrat söyleniyor:
— Din iman var mı bunlarda?
Başçavuş Osman hiç umursamıyor söylenenleri. Yo duymuyor ya da duymazlıktan geliyor. Sonra Alacakaptan ve bana bakarak emir veriyor:
— Yarım saatte, bu buzlar kırılacak, karlar temizlenecek.
— Din İman var mı, caiz mi, caiz mi?
Remzi söylene söylene kazmayı buzlara saplıyor. Kazmanın ucu buza çarpıp zıplıyor.
— Vay anasını.

Alacakaptan da bir kazma alıyor. Yan yana duruyoruz.
— Hocam, sinir harbi yapıyorlar, aldırmayın.
Alacakaptan, yüz ifadesiyle aldırmadığını anlatmak.
istiyor. Kazmaları yere vuruyoruz. Kazmalar, buzu delemiyor. Haydi bir daha. Buzlar inatçı. Delinmiyor bir türlü..
— Ulan caiz mi, hocaları çalıştırmak caiz mi? Remzi, yanıbaşımıza dikilen bir çavuşa söyleniyor.
— Ulan insanlıkta var mı, ulan islâmlıkta var mı? idamlık Süleyman da söyleniyor. O da kızmış:
— Hadi bizi insandan saymıyorsunuz?.. Çavuş, İdamlık Süleymana biraz çıkışıyor:
— Sen İşine bak, işine.
Benim üzerimde siyah bir kazak var. Alacakaptan'ın üzerinde de, şık bir palto. İkimizin saçları da, dibinden kesilmiş. Kazmayı yere vururken, Alacakaptan'ı düşünüyorum. Türkiye'nin en genç dekanıydı. 33 yaşında profesör olmuştu. Arkadaşları asistanlık yapıyordu hâlâ. Suçu neydi, neydi ki, böyle, Astsubay Osman'ların elinde, kürek mahkûmları gibi çalıştırılıyordu?. Şimdi Başçavuş Osman'ı çekip sorsan «Ben emir kuluyum efendim» diyecektir.
Hoş, bunları tek tek sorguya çeksen, herkes suçu birbirinin üzerine atar. Üsteğmen Burhan Potuma da emir kuludur, Binbaşı Ayhan Kutluer de, Albay Mehmet Kemal. Saldıraner de.. Ya Tümen Komutanı? Onun da adı üzerinde «Apdullah Kuloğulları» Tabii o da emir kulu.
Kim sorumludur bu işlerden? Kimse.. Birileri sorumlu olsa ne olacak, kim soracak hesabı bugün?. Kim?
Kazmalar iniyor, buzlar diretiyor. Karşıda Hüseyin Gazi Tepeleri bembeyaz. Nöbetçi kulübesinde bir er. O da bizi gözetliyor. Ben Alacakaptan'ın suçu nedir, bunu düşünüyorum. Remzi yine söyleniyor!
— Din, İman var mı?
Ben Alacakaptan'dan biriki adım ilerdeyim. Kazmanın sesini duyuyorum sadece. Birdenbire kazma sesi kesildi.
— Ah!
Döndüm. Alacakaptan bembeyaz olmuş. Bir eliyle belini tutuyor. Alnı ter içinde. Düştü düşecek. Hemen kazmayı fırlatıp yanına koşuyorum.
— Ne oldu Hocam? Konuşamıyor,
— Belim, diyor sadece, belime birşey oldu. Kazma buza saplanmış, geriye çekilirken de, Alaca-
kaptan'ın bel sinirleri oynamıştı. Hemen bir tabureye oturttuk. Yürüyemiyordu. İdamlık Süleyman, ben. Kilisli Remzi öztürk başımızdaki gardiyan çavuşa bağırdık. — Görmüyor musun? Haber versene!
— Havalandırma saati bitmedi.
Yanıt bu. Bu da Tümen Komutanı gibi «emir kulu». Fakat biraz sonra insafa geliyor. İçeriye haber veriyor. Baktık. Astsubay Osman gelmiş. Yüzü bir korkulu.
Alacakaptan o gün «disk kayması» denilen hastalığa tutulmuştu. Cezaevinde çalıştırıldığı ve belinin arızalandığı Cumhurbaşkanı Sunay'a duyurulmuş. Sonradan, ellerine kelepçe takılarak Askerî Hastahaneye götürüldü.
O günlerde Cezaevi Doktoru Metin Denli izinliydi. İzinden döner dönmez, Alacakaptan'ı çağırdı. Alacakaptan, elini beline götürüp «işte burası ağrıyor», diyordu ki. Metin Denli bağırdı:
— Esas duruşa geç. Bir Türk subayının karşısında-
sın!
Alacakaptan, bu olaydan sonra hiç doktora çıkmadı.
AMBALAJ KAĞIDI İLE KOMÜNİZM PROPAGANDASI
Klâsik müzik dinleyerek komünizm propagandası yapılır da. «ambalaj kâğıdı» ile yapılmaz mı?. Yazar Erdal öz. 12 Mart Balyoz Harekâtında işte bu nedenle tutuklanmıştır.
Evet öyle., inanmazsanız, anlatayım:
Erdal öz'ün, Ankara'da, şimdiki Büyük Carşı'nın bulunduğu İş Hanı'nda bir kitabevi vardı: «Sergi Kitabevi».
Sergi Kitabevi. bütün yazar çizerlerin, İlericilerin, gençlerin uğrak yeriydi. Küçücük bir dükkândı Sergi Kitabevi... Erdal öz, burada hem kitap, hem de plâk satardı. Akşamüstleri, Kitabevi, Erdal öz'ün dostlarıyla dolar, ayaküstü siyasal tartışmalar yapılırdı.
Güzel, küçük bir yerdi Sergi Kitabevi..
Erdal öz. kitapları sarmak için ambalaj kâğıdı hazırlamıştı. Ambalaj kâğıdında. Marks'dan, Engels'den. Gu-evera'dan ve Atatürk'ten özlü deyişleri vardı. Ambalaj kâğıdı özenle hazırlanmıştı.
Koskoca Sıkıyönetim buna göz yumar mı hiç yummaz!
Sergi Kitabevi, birkaç kez basıldı. Polis her gelişinde «yasaklanmış sol yayın» toplayarak gitti. Fakat bir türlü suç kanıtı bulunamıyordu. Kuşkular giderilmemişti: Bütün solcular Eraul Öz'ün kitabevine gittiğine göre, bu kitabevi. gizli bir hücrenin genel merkezi olmasın?.
Belki öyledir.
Kitabevinde gizli örgüt plânları arandı ama. bulunamadı. Plâkların altına baktılar, gizli örgüt yok.. Kitapları kaldırıp kaldırıp baktılar, yine gizli örgüt yok.. Nerede acaba bu gizli örgüt?. Pikabın içine baktılar, orada da yok.. Şu gizli örgüt, sanki, yer yarıldı da içine girdi.

Erdal öz, bu gizil örgütü nereye gizlemişti acaba?. Orada yok, burada yok.
Canım bir yere gizlemiştir.
Arandı, tarandı, sonunda suç kanıtı bulundu: Ambalâj kâğıdı.
Ambalaj kâğıdında ne suçlar işlenmemişti? Sosyal bir sınıfın öteki sosyal sınıflar üzerinde tahakküm kurması, bu amaçla örgüt oluşturulması, cemiyetin çeşitli sınıflarını, kin ve adavete teşvik, suç işlemeye tahrik, hükümetin manevî şahsiyetini tahkir, küçük düşürme!..
Yani özetle «millî ve manevî değerlere» karşı ne kadar suç varsa bu ambalaj kâğıdında yanyana gelmiş. İşte bu kâğıt, sosyal bir sınıfın öteki sosyal sınıfların üzerinde egemenliğini kuracak, toplum içinde kurulu siyasal ve ekonomik düzeni yıkacak, yerine, Marksist. Leninist, efendim üzerinize afiyet, maoist bir düzen kuracaktır.
«Muhtıra» dediğiniz nedir ki? Bir kâğıda yazılmış beş on satır, bir de, dört generalin imzaları.. Bu kâğıtla sınıflar devrilir, yok edilir. Edilmez mi?
Ambalaj kâğıdında komünizm propagandası bulanlar; kimbilir, belki, kâğıdı ışığa tutup, İçinde orak çekiç olup olmadığına da bakmışlardır. Belki, sekize, ona katlayıp, bu yolla, kâğıtta Lenin'in resminin varolup olmadığını da incelemişlerdir.
O günlerdeki aramalarda ilginç olaylar geçiyordu. Bir sıkıyönetim görevlisi, «V. İ. LENİN» biçiminde yazılan Lenin'in adını taşıyan bir kitabı görünce:
— Yaz oğlum, Altıncı Lenin... demişti. O günlerde bu olay dilden dile dolaşırdı. Guevera'nın fotoğrafını, bir hafif müzik sanatçısına benzeten bir başka iyi niyetli görevli de, bu suç kanıtına el koymak isteyen bir onbaşıyı şiddetle azarlamıştı.
Böyle bir gülünç olaya kulaklarımla tanık olmuştum:
Hukuk Fakültesi aranıyordu. Odalarımız, kitaplarımız didik didik ediliyordu. Hemen hemen her kitaba bir toplum polisi düşmekteydi. Polislerden biri, bir öğretim üyesinin odasında barut bulduğunu söylüyordu. Sonradan anlaşıldı. Zavallı profesör, odasındaki çiçekleri için incelenmiş
toprak getirmiş, polis bunları barut sanmış.
— Bu kadar da olmaz... diyeceksiniz amma, olur,
olur. Hiç merak etmeyin burası Türkiye. Olur bunlar!
Bu arama sırasında, bir de baktım ki,.biriki polis, Fakülte kitaplığından yüklendikleri «Forum» dergilerini, kapıya yığıyorlar. Yanlarına yaklaştım ve sordum:
— Bunları neden topluyorsunuz?. Polis belki de İyi niyetliydi. Miğferini başından çıkararak, bütün efendiliği ile sorumu yanıtlayıp, merakımı giderdi:
— Her türlü forum yasak değil mi?.
— Doğru. Polis görevlisi haklı. Sıkıyönetim komutanları, öğrencilerin «forum» adını verdikleri toplantıları yasaklamışlardı.
Her türlü forum yasak!
Her türlü forum yasak olunca, artık yayın hayatından kalkmış olan Forum Dergileri de yasaklanmış oluyordu. Emir, emirdir.
Toplamışlar Forum dergilerini.
Erdal öz, üzerinde sosyal bir sınıfın öteki sosyal sınıfları devirip, bir sınıfın ezilmesine yol açan ambalaj kâğıtlarıyla birlikte önce gözaltına alındı, sonra da tutuklandı.
Sıkıyönetim Mahkemesi bu konuyu araştırmak için çok yönlü soruşturmalara girişti. Basın Yasasına göre, basılmış yapıtlar hakkında, yayın tarihinden başlayarak üç ay içinde dava açılmazsa, kamu davası düşüyordu.
önce bu konu araştırıldı.
Ambalajı basan matbaa arandı, bulundu. Ambalaj kâğıdı hangi tarihte basılmıştı. Bu saptandı. Sonra ambalaj kâğıtları Hukuk Fakültesi öğretim üyelerine inceletildi.
Sonunda şöyle karar verildi: Erdal Öz'ün, bu işte suç işleme kastı yoktur. Erdal öz işbu nedenle beraat etsin. Erdal öz'ün tahliyesine.. Fakat, bu ambalaj kâğıtları çok tehlikelidir. Bu kâğıtlara el konmasına..
Ambalaj kâğıdı, 1803 Sayılı Af Yasası Kapsamına girmediğinden olacak, «tutukluluk hâli» bugün de devam etmektedir, ne yapacaksınız?
Şu ambalaj kâğıdının Sıkıyönetimden çektiğine bakınız Allahaşkına?.

KURU TEMİZLEME
Temizlik imandan gelir. Nerde olursanız olun, temiz olmaya çalışacaksınız. Ama nasıl? Temizliğin en güç olduğu yerlerden biri hiç şüphesiz cezaevleridir. Her sanığa, bir kova su.. Mamak Cezaevindeki temizlik sorunu, cezaevinin komutanınca böyle çözümlenmişti.
Yıldırım Bölge tutukevindeki «hamam», tam «alaturka» sayılırdı. Hamam, odunla ısıtılır, kurnalar, göbek taşları, alev alev yanardı. Muhabere Okulu'nun banyosuna ise, diyecek yoktu.
Yıldırım Bölge'ye getirilişimizin ilk haftasında. Anayasa'da yeralan reformları Atatürkçü görüşle ele alacak olan Erim hükümeti, bizim yıkanma işimizi de düşünmüştü. Ne de olsa reformcu hükümetti.
Arkadaşlar bu kanıda değillerdi. Erim takımı, «Muhafız Gücünden takviyeli olarak» - ki, içerde arasıra bu tanım kullanılırdı -, herkesi «temizlemeye» karar vermişti. Temizlik işinde o kadar ileri gidilmişti ki, Erim'e kalsa, «Filistin çöllerinden Stockholm'a kadar», ne kadar adam varsa, hepsini bir çırpıda temizleyecekti. Neyse. Allah'dan Amerikalılar, haşhaşın temizlenmesi için Erim'le anlaştılar da, o kadar adam da bu arada temizlenmekten kurtuldu.
Yıldırım Bölgedeyiz. Hep birlikte «hamam»a gideceğiz. Hamama gidecekler, görevli teğmen tarafından, ad okunarak saptandı.
— Mümtaz Soysal, Uğur Mumcu, İlhami Soysal, Halit Çelenk, Niyazi Ağırnaslı, Bülend Nuri Esen, Uluç Gürkan, Adil özkol, Cahit Talaş, Ahmet Apdik.

Adı okunan çamaşırını alarak, koğuşun kapısına geliyordu. Sonra kapı açıldı, hep birlikte, askerî düzen içinde, yürümeye başladık.
Hamam mangası, gerekli güvenlik önlemleri İle, koğuşa yüz metre uzaklıktaki hamama gelir gelmez, soyunma işlemlerine girişildi. Hamama da teker teker girdik ve hemen kurnaların başına koştuk.
— Oh be dünya varmış!
Buhardan gözgözü görmüyordu. Tam keselenmeye başlamıştık ki, bir espri ortalığı karıştırdı:
— Aşırı uçlar temizleniyor.
Evet, hepimiz, Başbakan Nihat Erim'in tanımıyla, «aşırı uç» sayılıyorduk, üstelik «temizlenmeye» karar verilenler arasındaydık, öyleyse, temizleniyorduk. Aşırı uçlar temizleniyordu.
Profesör Bülend Nuri Esen, gece yarısı koğuşa gelir gelmez yüznumaraya gitmiş ve «cezaevi ayakyolunu» hiç beğenmemişti. Bir gün önce, Başbakan Nihat Erim ile beraberlermiş. Erim'den ayrılıp eve gelmiş ki, gece kapısı çalınıp, Sıkıyönetime çağırılmış. Profesör Esen, kapısına sıkıyönetim görevlileri gelince şakayı elden bırakmamış:
— Yahu^ gecenin yarısında gelinir mi? İnsan bu sa
atte karısıyla sevişir.
Eseft «bu saatte insan karısıyla sevişir» mi demiş, yoksa, cinsel ilişkiyi adıyla sanıyla mı söylemiş, bilemem artık. Bana kalırsa, adıyla sanıyla söylemiştir.
Profesör Esen, yüznumara düzenini hiç sevmedi. Başladı söylenmeye:
— Çağdaş uygarlığa ulaşmak için önce tuvaletleri
temiz tutmak gerekir.
Sonra eline bir hortum alıp, yüznumaraları yıkamak istedi. Hemen koşup elinden hortumu almak istedik. Bırakmadı.
— Nihat iyi çocuktur. Söyleyim, bu tuvaletleri temiz
letsin. Yapacağı en iyi reform bu.
Koğuşta kahkaha yayılıyor. Bülend Nuri bu, durur mu hiç?.
— Efendim, Nihat iyi çocuktur. Evet iyidir. Şimdi as-
kerlerln düdüğünü çalıyor. Biraz sonra bıkar. Evet, bıkar. Nihat Erim, Bülend Nuri Esen'in çocukluk arkadaşıdır. Bir ara geceleri gündüzleri beraber geçmiş. Paris'te de beraber okumuşlar. Severdi Erim'i. Fakat o şakacı diliyle, takılmadan edemezdi.
— Nihat çocuktur. Büyümemiş bir çocuk. Hep oyun
cak arar.
Bülend Nuri'nin suçu neymiş bilir misiniz? Hukuk Fakültesindeki boykotlardan birinde. Dekanlık kapısında öğrencilerle karşılaşmış, öğrenciler, hiç bir öğretim üyesinin içeriye, giremiyeceğini söyleyince, Esen. o her zamanki şakacılığı ile başındaki kasketi göstererek bağırmış:
— Savulun, Lenin geliyor!
Ve böylece, öğrencileri yarıp, Fakülteye girmiş. Gözaltına alınma nedeni bu. Belki acısını şakayla, bu tür davranışlarla unutmak istiyordu. Elinde hortum, yüznumara-yı temizliyordu.
— İstasyon helasına benzemiş. Yahu burası siyasî
cezaevi. Burası temiz olmazsa, adam kalkar, politikacının
ağzına yapar.
Takılıyoruz:
— Hocam, politikacıların ağızları burası kadar temiz
mi?
Mamak Cezaevinde banyo, cezaevinin arka bölümün-deydi. Tutuklular, sırayla hamama götürülürdü. Banyoda yıkanmak için bir kova su verilirdi. Bu suyla, keseleneceksin, sabunlanacaksın, temizleneceksin. Bazen de, hiç su akmazdı. Su akmayınca yıkanmadan koğuşlarımıza döner, yıkanmak için. gelecek haftayı beklerdik.
Banyoya gidip de yıkanmamanın adı vardı: «Kuru temizleme»., öyle ya. temizlenmeye gidiyorduk, temizlenmek suyla olduğuna ve bizler de su akmadığı için yıkanmadığımıza göre, «kuru temizleme» yoluyla temizlenmiş sayılıyorduk. Daha doğrusu resmen temizlenmiş sayılıyorduk.
«Sıranız geçti.»
«Su akmadı.»
«Akmaz, akmaz.»
«Ama biz yıkanamadık.»
«Size fazla bile.»
«Ne fazla?»
«Su.»
«Allah, Allah».
«Sizin Allah'ınız var mı?»
Cezaevi Müdürü Albay Saldıraner, tutukluların isteklerini deftere yazmaları gibi, son derece demokratik ve Anayasa düzenine uygun bir yöntem bulmuştu. Bu defterlere tutuklular isteklerini yazar, cezaevi yöneticileri de olanca nezaketleri ile bu isteklere cevap verirlerdi.
Bu defterlerden biri, bir gün elime geçti. Alacakap-tan ile birlikte defteri karıştırıyorduk. Bir sayfayı okurken başladık gülmeye.
Oktay Etiman adlı bir tutuklu, İstanbul Selimiye Cezaevinden Ankara'ya getirilmişti. Gelir gelmez de Cezaevi Müdürünün bulduğu demokratik yola başvurarak, yani deftere isteğini yazarak Anayasal hakkını kullanmak istemişti:
— Sekiz aydır yıkanmıyorum. Banyo yapmama izin ve
rilmesi.
Yanıt, üsteğmen Burhan Potuma tarafından aynı deftere şu biçimde yazılmıştı:
— Daha yeni geldin, ulan. Acelen ne?
Cezaevi müdürünün temizlik konusundaki çağdaş tutumu, sonunda, tutuklular arasında «mantar» hastalığına yol açtı. Sonra da birkaç kişi «uyuz» teşhisiyle, «tecrit hücresi» ne alındı. Bir gün de, bütün tutuklular, baştan aşağı soyularak, uyuz olup olmadıklarına bakıldı.
Kuru temizlemenin sonuçları- elde edilmeye başlanmıştı.

ERİM'İN KİTAPLARI
Ankara Merkez Komutanı Tevfik Türüng, İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Faik Türün'ün üvey kardeşiydi. Askerler arasında nedense «Bahçıvan Tevfik» diye anılırdı. Tümgeneral Türüng ağaçlara ve çiçeklere düşkündü. Yıldırım Bölge Cezaevinde, boş zamanlarında çiçeklerle ve bahçede bulunan havuzun fıskiyesiyle uğraşırdı.
Tevfik Türüng'ün adı. ağabeyi Faik Türün gibi işkence söylentilerine karıştı. Emekli olduktan sonra da, emrinde çalışan subaylardan bir kısmı, eski komutanları Türüng'ün yolsuzluk yaptığını ileri sürdüler. CHP milletvekilleri Kemal Anadolu ve Süleyman Genç, General Türüng'ün yolsuzluklarını Parlamento kürsülerine getirdiler amma, bir süre sonra, yolsuzluk söylentileri de, Türüng'ün adı da unutulup gitti. Şimdi Yalova'ya yerleşmiş. Keşke, diyorum, Yalova'ya kaymakam olsaydı!
Türüng'ün bir merakı çiçekler ise. öbür merakı kitaplardı. «Balyoz Harekâtı» gereğince, o günlerin yaygın tanımıyla, «yasaklanmış sol yayın» gözaltına alınanlarla birlikte. Yıldırım Bölge Cezaevine getiriliyor ve deste deste yığılıyordu. Dergiler, kitaplar, gazeteler, cezaevi bahçesinde bir büyük tepe gibi yükselip duruyordu. Türüng, bizler bahçede dolaşırken, yanımıza gelir:
— Hepiniz de aynı kitapları okuyorsunuz... diyerek takılırdı. Türüng, böylece, «aynı merkezden» yönetildiğimizi kanıtlamış oluyordu!
Gözaltına alındığımda, benim evimden de. bir sürü «yasaklanmış sol yayını» alıp götürdüler. Ben, yasaklanmış olsun olmasın, evde herhangi bir kitap bulunmasının
suç sayılamayacağını anlatmaya çalıştıysam da, kimsenin Hukuk Fakültesi öğrencisi sabrıyla bu söylevi dinlemeye niyeti yoktu. Ben üstümü başımı giyerken, kitaplık raflarındaki «yasaklanan sol yayın» benden önce gözaltına alınmıştı bile.
O tarihlerde. Ankara mahkemelerinde. Ceza Yasasının 141. 142 ve 163 üncü maddelerine giren suçlarla ilgiil bilirkişilik yapıyordum. Bu bilirkişilik 12 Mart döneminde de sürdü desem, inanır mısınız?. Neyse, beni alıp götürmeye gelen albaya:
— Albayım, bırakınız sağcı solcu olmayı, bu kitap
lar, bir bilirkişi için gerekli... diyorsam da, sözümü kim
seye dinletemiyorum.
Ben de aklım sıra, Sıkıyönetimcileri kandıracağım!
Birbuçuk-iki yıl süreyle, Ceza Yasasının 141. 142, 146 ve 312 nci maddelerinden yargılandım. Anayasa'yı silâh yoluyla değiştirmekten, Marksist - Leninist örgütlere yol göstermeye, sosyal bir sınıfın öteki sosyal sınıflar üzerinde egemenlik kurmasından, cemiyetin çeşitli sınıflarını birbirine düşürmeye kadar, bir sürü gerekçeyle yargılandım. Fakat bir Allah'ın kulu çıkıp da, evimden alınıp götürülen kitaplar hakkında tek kelime sormadı. Fakat bizim kitaplar gitti, gider.
Kimden soracaksınız hesabını?.
Merkez Komutanı Tevfik Türüng. üstüste yığılan kitapları çadır bezleriyle kapattırdı. Başlarına bir kaç nöbetçi dikti. Kitaplar emniyete alınmıştı.
Bir gün Yargıç Binbaşı Orhan İzgü tarafından çağırıl-dım. Bir kaç paket halinde iplere bağlanmış kitapları göstererek:
— Bunlar sizin mi?... diye sordu.
— Evet, dedim. Benim...
— Bir yanlışlık olmuş. Arkadaşlar tutanağı sizin adınız yerine «Uğur Güçlü» yazmışlar. Yeniden tutanak düzenledik. İmzalar mısınız?
İmzaladım.
«Uğur Güçlü» bir yerli film artistiydi. Sıkıyönetim görevlileri, gerçi benim evime gelmişlerdi amma, yeril film-

terin etkisinde kalarak kâğıt üzerinde, Uğur Güçlü'yü göz altına almışlardı. Herhalde ondan olacak, ben evden alınıp götürüldükten sonra, bir başka Sıkıyönetim ekibi, eve gelerek beni aramış. Annemin:
— Biraz önce subaylar aldı götürdü... yanıtına da
inanmayıp, dolaplar ve yatak altlan aranmış ve benim
gözaltına alındığımı anlatmaya çalışan zavallı babam, ara
mayı yöneten Albay tarafından sertçe azarlanmış.
Gözaltına alındıktan sonra da arandığım ve teslim olmam gerektiği günlerce radyo ve televizyonda ilân edilmez mi? Ben Yıldırım Bölge Cezaevinde radyo dinlerken, arandığımı ve teslim olmazsam, silâh kullanılacağını dinler dinler gülerdim..
Cezaevi bahçesinde toplanan kitaplara bakarken, ne düşünüyordum biliyor musunuz? Başbakan Nihat Erim, 12 Mart'tan önce sık sık «Devrim» Dergisinin Ankara'da Adakale Sokaktaki bürosuna gelir, Devrimin başyazarı Doğan Avcıoğlu ile görüşürdü. 12 Mart Muhtırası ile Süleyman Demirel Hükümeti devrildiğinde, Nihat Erim'in Devrim Dergisi kitaplığında üç kitabı vardı. Erim bunları Avcıoğlu'na vermişti.
Erim başbakan olduktan sonra, sık sık, özel kalem müdürü Güner öztek aracılığı ile Devrim Dergisi'ni arar ve Erim'in kitaplarını isterdi. Ben kitapların Erim'e verilmemesi görüşündeydim.
Çünkü nasıl olsa. Devrim Dergisi, Erim'in emrindeki Sıkıyönetim tarafından aranacak ve kitaplara elkonacak-tı. Sıkıyönetim, kitaplara elkoyduğunda üzerinde Nihat Erim adı yazan kitapları bulur, kitaplar. Sıkıyönetim aracılığı ile nasıl olsa Erim'i bulurdu! Fakat özel kalem müdürü her gün telefon ediyordu:
— Sayın başbakanımızın kitapları....
Sonunda kitaplar Erim'e yollandı. Kitaplar yollandıktan birkaç gün sonra Sıkıyönetim görevlileri Devrim Dergisi'ni arayarak, ne kadar kitap, dergi ve dosya varsa alıp götürdüler. Ah bir de Erim'in kitaplarını götürselerdi!
Ah, olmadı işte! Olmadı!
«Bir kahvenin kırk yıllık hatırı vardır» derler ya, inan-
mayın sakın. Bu Nihat Erim, kaç kez gelip, Devrim Der-gisi'nin acı kahvesini içmiştir amma, Başbakan olunca, emrindeki Sıkıyönetim ile Devrim Dergisini basmış, der-ginir sahibi Cemal Reşit Eyüboğlu'nu, başyazarı Doğan Avcıoğlu'nu, Yazıişleri Müdürü Uluç Gürkan'ı, gözaltına aldırmıştı.
Gel zaman, git zaman, Nihat Erim, bütün kitaplarını. Meclis kitaplığına bağışladı. 12 Mart dönemini yaşadıktan sonra, belki de «ne olur, ne olmaz, günün birinde benim evimi de basıp, yasaklanmış sol yayın bulurlar» diye düşünerek evinde tek kitap bırakmadı.
Şimdi kitapsızdır!
YÜZ ÇİÇEK AÇSIN BİN FİKİR YARIŞSIN
Cezaevinde bazı gruplar birbirleriyle selâmı-sabahr kesmişlerdi. Görüşme hücrelerinde gelip giderken ya da banyoda birbirleriyle karşılaşsalar, hiç bakmadan gelip geçerlerdi. Zaman zaman sorardık:
— Yahu neden birbirinize düşmansınız?
Yanıt şöyle olurdu:
— Bizim onlarla çelişkimiz, burjuva ile proleterya çe
lişkisinden daha derindir...
Al bakalım, çık işin içindeni?
Cezaevinde, kendi içinde en tutarlı ve disiplinli kesim, Doğu Perincek'in önderliğindeki ihtilâlci İşçi Köylü Partisi sanıklarıydı. Dev-Genç'liler, Perincek grubunun kaldığı koğuşlara «Pekin» derlerdi, onlar da Dev-Genç'lilerin koğuşlarına «Formoza» adını takmışlardı.
Şimdi pek eskisi gibi kullanılmıyor 12 Mart tarihinden önce «Devrimcilerle el ele, millî cephede» sloganı sık sık tempo tutularak hep bir ağızdan söylenirdi. Söylenirdi amma, cezaevinde bile devrimcileri, bir arada görmek olanaksızdı.
— Oportinistler mahkemeye gidiyor...
Oportinist dedikleri de Türkiye İşçi Partililerdi. 12 Mart öncesi, TİP, sağ kesim kadar bazı sol kesimlerin de saldırısına uğramıştı. Bu görüşler, cezaevinde de geçerliklerini korudu.
Perincek grubuyla, Dev-Gençlilerin en çok korktukları tehlike, tek başlarına başka koğuşlara verilmeleriydi. Eğer bir Dev-Gençli, Perincek grubunun koğuşuna düşer-
se, artık yas tutardı. Çünkü aralarında hiçbir «diyalog» yoktu. Sanki başka başka dilleri konuşurlardı.
En disiplinli grup. Perincek grubuydu demiştim. Gerçekten de öyleydi. Yemek yerler beraber, spor yaparlar beraber, çay içerler beraber, radyo dinlerler beraber. Aralarında benimsedikleri ilkeler de çok katıydı.
— Proleteryanın çelik disiplini...
İkide bir de bu kavramdan söz edilirdi. «Çelik disiplinin» cezaevinde uygulanış biçimi nasıl olmalıydı?. Cezaevi yönetimi ile uzlaşmamak.. Bu doğru, sonra?. Sonra örneğin, cezaevi içinde paranın kullanılmasına özen göstermek.. Peki nasıl?. Şöyle:
Her tutuklu, ancak haftada, elli lira harcayabilirdl. Aileler, görüşme günü, cezaevi müdürlüğüne para yatırırlar, onlar da hafta başlarında, bu paralardan ellişer lira dağıtırlardı.
Bazı sanıklar yoksuldu. Bunlara aileleri para gönderemezdi. Bunun için, cezaevinde ortak harcama yöntemi benimsenmişti. Bütün paralar, koğuş yöneticilerince toplanır, harcamaları onlar yapardı. Bu yönteme «komün» denirdi. Kimse, komün giderleri dışında özel harcama yapamazdı, örneğin, kantinden bir sigara alamazdı. Alsa, bu tutum ayıplanırdı, kınanırdı.
ihtilâlci İşçi Köylü grubu, bu elli liraların tümünü harcamadı. Disiplin gereği, bu paralardan adam başına ancak, on-onbeş lirası harcanır, gerisi saklanırdı.
Saklanan paralar, sanıklara kalsa iyi. Cezaevi yönetimi hangi koğuşa, kaç lira para yatırıldığını bilirdi. Bütün harcamalar, kantinde yapıldığı için de, harcama tutarı da bilinirdi. Bu hesabı yapan cezaevi yöneticileri, onbeş günde bir koğuşları basarak biriktirilen paralara el koyarlardı.
Oysa bu paralar, sanıkların her gün süt içmeleri için harcanabilirdi. Fakat öylesine bir katılık hüküm sürüyordu ki, bu görüşleri savunanlar, hemencecik, «küçük burjuva eğilimleri ağır basmakla» suçlanıveriyordu.
Oysa, cezaevinde bir sınıfsal değerlendirme yapılsa, tutukluların büyük çoğunluğunun küçük burjuva kökenli aydınlar olduğu anlaşılırdı.

Gerekli gıda alınmadığı için, diş çürümelerine rastlandı. Mide ülserleri birbirini izledi. Fakat küçük burjuva eğilimlerinin ortaya çıkmaması için herkes dişini sıkıyordu. Herhalde bu nedenle, birçoğunun dişi çürüyüp gidiyordu.
Cezaevinde en büyük dostumuz radyoydu. Bazı keskin arkadaşlar, sosyalist ülke radyolarını dinlerlerdi. Dinlemekle kalınsa iyi. belki can sıkıntısından, bu radyolarda ilginç buldukları konuşmaları daktiloyla çoğaltır, öteki koğuşlara yollarlardı.
Dış radyoları dinlemek gerçekten yararlı oluyordu. Türkiye'de olup bitenleri, bazen BBC, bazen Paris radyosu, zaman zaman da, Bükreş, Sofya radyolarından izleyebiliyorduk, örneğin Sofya'ya kaçırılan uçağın içinde bir korgeneralin olduğunu o günlerde, hiçbir Türk gazetesi yazamadı, bunu Sofya radyosundan öğrendik.
iyi amma, bazı genel ideolojik konuşmaları daktilo İle çoğaltılması neye yarıyordu? Belki bu yolla, bazı arkadaşlar ideolojik eksikliklerini tamamlıyorlardı amma, bundan en çok cezaevi yönetimi yararlanıyordu, önce radyolar toplandı, sonra da daktilolara el kondu.
Olsun, ne çıkar, «proleteryanın çelik disiplini» var ya, bizler de proleterya, hepimiz bu disipline uyuyoruz.
İhtilâlci İşçi Köylü Partisi sanıkları, ellerine bir kitap geçirdiler mi, hep birlikte okurlar, notlar alırlar ve tartışırlardı, ideolojik bağnazlıkları olmayanlar da, bunları uzaktan izleyip, «Toplu namaz başladı» derlerdi.
Perincek grubunun toplu olarak kitap okumasına öteki gruplar «toplu namaz» adını takmışlardı.
Bizler, cezaevinin bahçesine bakan «DIŞ-B» koğuşunda kalırdık. Profesör Mümtaz Soysal, Profesör Uğur Alacakaptan, Sol Yayınları Sahibi Muzaffer Erdost, ben, birara, bu koğuşda beraber kalmıştık.
Makina Yüksek Mühendisi Kaya Güvenç, Dev-Genç Başkanı Ziraat Yüksek Mühendisliği son sınıf öğrencisi Atilla Sarp ile birlikte, koğuşun önündeki bir küçük toprak şeridine menekşe dikmek istediler. Bunun için, Cezaevi Müdürü Albay Kemal Saldıraner'den izin istendi. Sal-
dıraner, menekşeleri, bir süre, gözaltına alıp, içlerinde-«Moskof tohumu» olup olmadığını saptadıktan sonra, dikime izin verdi. Atilla Sarp ve Kaya Güvenç, binbir özenle menekşeleri dikip, suladılar.
Perincek grubu, menekşe dikilen bu yerin bulunduğu ön bahçede «"havalandırmaya» çıkardı. Çıkar çıkmaz ne görsünler, bahçeye menekşe dikilmiş. Kim dikmiş?. Tutuklular.
işte «teslimiyetçilik».
İçeriye haber yollandı. Bu menekşeler kalksın. Yanıt verildi. Kalkmayacak. Direnildi. Kalkacak. Sonra çözüm: yolu bulundu. Bir kâğıda, Mao'nun bir sözü yazılarak, İhtilâlci İşçi Köylü Partisi sanıklarına gönderildi:
«Yüz çiçek açsın, bin fikir yarışsın».
Tartışma da böylece kapanmış oldu.
KAHVE NASIL PİŞİRİLİR?..
Sıkıyönetimde görülen davalara cezaevinde çeşitli adlar verilmişti, örneğin «Şafakçılar», Türkiye İhtilâlci İşçi Köylü Partisi sanıklarının ortak adıydı. Dev-Genç davasında ise, her sol kesimin başka adı vardı. Deniz Gezmiş'in siyasal eylemlerini benimsemiş olanlara da «Bahriyeliler» denirdi.
Bir de «doktorcular» vardı. Doktorcular, Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın görüşlerini benimseyenlerdi. Bunlara, bir ikinci ad daha bulundu. «Jivago grubu». Jivago adı, ünlü Sovyet yazarı Pasternak'ın romanından alınmıştı. Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın görüşlerinden yana olanlara «Dr. Jiva-gocular» da denilirdi.
«Cepheciler», Mahir Cayan ve arkadaşlarından yana olanların adıydı.
Şafakçılarla, Doktorcular, birbirlerine iyice karşıydılar. Bahriyeliler ile Cepheciler de, pek birbirlerini tutmazdı. Bir de «Mihriciler» vardı. Mihrici, Mihri Belli'nin siyasal doğrultusunu uygun bulanlardı. Bunlara, cezaevinde bir ad daha bulundu: «Mihriban grubu».
«Mihriban sultana âşık yedi genç...»
Bu adla nitelenenlere, bu şiir'den dizeler okunarak sataşırlardı. Bir de tekerleme bulunmuştu:
«Mihriban grubunun baş ağrısı migren, ilâcı migri-fen.»
Şafak, İhtilâlci İşçi Köylü Partisi sanıklarının 12 Mart döneminde çıkardıkları bir gazetenin adıydı, öteki gruplar Şafakçılara takılıp dururlardı:
— Şafak'ın çeşitli sınıfsal kesitler İçin yayınları var-
dır, örneğin, çocuklar İçin Şafak, «müşfik», iş adamları için şafak «teşfik». trafik polisleri İçin şafak, «kavşak»...
Bazı sözcüklerin türetilmesiyle, buna benzer şakalar, dillerde dolaşıp dururdu.
Cezaevinde, siyasal nitelikte suçlar dışında, adi suçtan tutuklananlar da vardı. Bunlara «lunpen» denirdi. Bunlar, askerlik görevlerini yaparken suç işleyenlerdi. Bunların ünlüleri, «İdamlık Süleyman». «Kilisli Remzi», «Kürt Cello» ve «Serseri Ahmet» ti.
Bunlardan bazıları, cezaeviyle anlaşıp, «İspiyon» yaparlar, yani cezaevi yönetimine gizil haber ulaştırırlardı. İdamlık Süleyman bunlardan biriydi. Zavallı'nın parası pulu yoktu. Eşi, dostu, akrabası da yoktu. Üstelik, her gün, asıldım, asılacağım diye korku içinde yaşardı. İdamlık Süleyman'ın adı, cezaevinde «İspiyon Süleyman» olarak değiştirildi.
Cezaevi Müdürü Saldıraner, Süleyman'a, ara sıra para verip, bunun karşılığında, kim kimle yakınlık kuruyor, kim cezaevi yönetimine karşı, gibi konularda haber alırdı.
İdamlık Süleyman, bir gün. beni ve Uğur Alacakap-tan'ı da ihbar etti. Suçumuz, oldukça büyüktü: Kaçak kahve pişiriyorduk.
Sez Törek ädäbiyättän 1 tekst ukıdıgız.
Çirattagı - Sakıncalı Piyade - 4
  • Büleklär
  • Sakıncalı Piyade - 1
    Süzlärneñ gomumi sanı 3928
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2084
    28.1 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    40.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    47.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Sakıncalı Piyade - 2
    Süzlärneñ gomumi sanı 3806
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1988
    26.1 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    38.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    44.4 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Sakıncalı Piyade - 3
    Süzlärneñ gomumi sanı 3881
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2176
    26.7 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    38.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Sakıncalı Piyade - 4
    Süzlärneñ gomumi sanı 3874
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2002
    28.6 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    40.3 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Sakıncalı Piyade - 5
    Süzlärneñ gomumi sanı 3903
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2129
    29.1 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    42.2 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.0 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Sakıncalı Piyade - 6
    Süzlärneñ gomumi sanı 3410
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1895
    27.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    40.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    47.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.