Ölümsüz Antikite - 13

Süzlärneñ gomumi sanı 3819
Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2252
25.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
38.4 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
45.9 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
ads place
Mozart’ın “requiem”i eşliğinde Lara’yı Olimpos’un eteklerine gömdüler. Cenaze merasiminde, acı, feryat, yıkıntı, perişanlık değil; kararlılık, ciddiyet, inanmışlık, soğukkanlılık ve öfke vardı. Lara’nın kabrinin üzerini Nestor ağlaya ağlaya örttü. O gece Lara’nın yanında uyudu. Gece vakti uyanıp uyanıp onun üstünü örtmek adına, uçuşan çiçeklerin yerine yenilerini serdi. Ona lal diliyle bir şeyler anlatmaya çalıştı, ağladı, yerlere kapandı... Ve o günden sonra Nestor, her gece, Lara ile konuşmak için onun mezarına gider oldu...
Kadınlar ise altı ay sonra doğacak Melda’nın bebeğine Lara ismini vermeyi önerdiler. Bilge kadın Lamia bunu uygun bulmadı.
“O şansını denedi. Yenildi. Bu kez sıra Penthesilea’da!”
Bu fikri hepsi beğendi. Kız olacağını bildikleri son Amazon’un adını Penthesilea koymaya karar verdiler. Troya önündeki müthiş kahraman, Akhalar’ın korkulu rüyası Penthesilea...
Penthesilea doğana kadar çiftlikten ayrılmamaya, olayı unutmuş, sineye çekmiş gibi davranıp güç toplamaya karar verdiler. Bu arada bilgi toplayıp, plan yapacaklardı.
Pierre ve Cem, en ummadıkları zamanda ve yerde Amazonlar’ı karşılarında bulacaklardı. Yaptıklarının hesabını vereceklerdi...
***
Ölümsüz Antikite 1.6
——————————————————————
ALTINCI BÖLÜM
OLGA
ya da
OREITHYIA
(İlahi Tragedya)
(O, kraliçe kızkardeşleri Hippolyte ve Antiope gibi türünün erişilmez örneklerinden biriydi. Savaşçı kişiliğinin yanısıra büyük bir komuta yeteneği vardı. Amazon ordularının başında Antik Çağ’ın altını üstüne getirdi. Akhalar’ca kaçırılan Antiope’un peşinden seferber ettiği ordusu ile Atina kapılarına dayandı. Atina’yı kuşattı. Evlerinden çok uzakta, uzun yollar katederek gelmiş, ikmal olanakları sınırlı Amazon Orduları, Atina önlerinde tüm erkek egemen kavimlere savaş dersleri verdi. Kahramanlık, fedakarlık, feragat, cesaret ve maharette erkeklerden ne kadar üstün olduklarını her çarpışmada gösterdiler. Şehitlerini düştükleri yerlere gömüp savaşmaya devam ettiler. Tanrıçalar kadar güzel, pırıltılar saçan eşsiz ilahelerin korkutucu savaş çığlıkları tüm düşmanlarını yıldırıyordu. Antiope’u kaçıran, tüm Amazon kavmini aldatıp hakarete uğratan Theseus’un krallığına diz çöktürmek üzereyken güçleri tükendi. Savaşı kazanamadılar ama kaybetmediler de... Denk kuvvetler ağır kayıpları dolayısıyla barış antlaşması yapmak zorunda kaldıklarında yurtlarından, yuvalarından binlerce fersah uzaktaydılar. Gurur, öfke ve cesaretlerinin kurbanı oldular... İkmal yapamadılar, kışa yakalandılar, vurkaç ve aldatmaca oyunlarına geldiler...
Sonuçta savaşı kaybetmekten daha kötü duruma düştüler. Antik çağ böyle haksız bir sonuca daha tanık olmamıştı. Ne yazık ki savaşa giden soylu tanrıçalardan hiçbiri geri dönemedi... Vuruldukları yerde gömüldüler. Aldatıldıkları yerde tutsak düştüler... Arkadan hançerlenip tuzaklara düşürüldüler... Köleleştirilip kullanıldılar. Hile, vahşet ve alçaklıkla enterne edildiler... Antik Çağ’ın görkemli kadınları bir daha eski güçlerine asla dönemediler. Ama her nesil kendi şansını en az bir kere zorladı... Her nesil, Hippolyte’in Amazonya, Oreithyia’nın Atina ya da Penthesilea’nın Troya önünde verdiği insanlık dersleriyle yarışabilecek kararlılıkla savaştı ve hep aynı nedenden yenik düştü: Yanlış zamanda, yanlış yerde, yanlış kişilerle, yanlış kavgaya adanmak!..
İlahi tragedya bugün de sürüyor...)
1.
Amazonas Çiftliği’nden, istemedikleri bir cinayeti işleyerek kaçan üçlü arasında ilk andan itibaren gerginlik başladı. Katre sinir krizleri geçiriyor, Lara’nın öldürülmesini hazmedemiyor, o noktadan sonra ne yapacağını bilememenin getirdiği hırçınlıkla olmadık huysuzluklar sergiliyordu. Cem de Lara’nın öldürülmesini berbat bir trajedi; çok saçma, gereksiz, abartılı, haksız ve zalimce bir tutum olarak görmüş, Pierre’e çok kızmıştı. Bunu dile getirmek için uygun zamanı bekliyor, bir an önce oradan uzaklaşmaya bakıyor, o süre içinde Pierre’le çatışmamaya özen gösteriyordu.
Pierre’in hali ise bambaşkaydı... Durduk yere cinayet işlemişti. Üstelik yaşamında ona seksüalite adına en büyük boyutu gösteren kadını öldürmüştü. Sevgilisi Cem cinsel tercih değiştirme noktalarını zorluyordu; üstelik onu bu hale getiren kadını kaçırırken Lara gibi bir tanrıçayı öldürmüştü Pierre. Sinirleri çok bozuktu. Cem o sırada ağzını açıp tek kelime sarfetse, el frenini çekip dışarı fırlayacak, onu çekip aşağı alıp yumruk yumruğa girişecekti. Neyse ki Cem, Pierre’i gayet iyi tanıyordu ve bu hatayı yapmıyordu.
Arabanın içindeki sinir bozukluğunun yatışmasını engelleyen tek şey Katre’nin, Cem’in göğsüne yumulmuş olarak hıçkıra hıçkıra ağlamasıydı. Bu, hiç bitmeyecek gibi gözüküyor, Pierre’in beyninin adeta derinliklerine işliyordu. Pierre, kadını saçlarından yakalayıp şak şuk tokatlaya tokatlaya kendine getirmek arzusuyla yanıp tutuşuyor, ama bunu yapamayacağını da çok çok iyi biliyordu. Çünkü bunu yapacak olursa Cem’in hangi düzeyde tepki vereceğini kestirebilmek olanaksızdı. Yumuşak tabiatlı Cem, öfkelendiği zaman hangi çılgınlığı yapabilir, bunu kimse bilemezdi. Bir noktadan sonra tehlikeli, vahşi, yırtıcı, acımasız ve şeytani olabilirdi.
Pierre aslında Cem’in bu hallerinden ürkerdi. Onu o halde iki kere görmüştü ve doğrusu korkmuştu. Kulağında küpe var diye laf atılan bir erkek arkadaşını hırpalamaya çalışan altı kenar mahalle delikanlısının arasına daldığında Cem gerçek bir terminatör olup çıkmıştı. İki delikanlıyı şişleyip, ikisinin dişlerini ağzına dökmüştü. İki tanesi ise paramparça edilmemek için can havliyle arabaların arasına atılarak canlarını zor kurtarmışlardı. Cem’in bu tür serüvenleri garip zamanlarda oluşurdu. Abartılı düzeyde “haksızlığa tahammülsüzlük” vardı Cem’de. Büyük bir haksızlığın yapıldığını gördüğünde dolunay görmüş kurt adamlar gibi başkalaşım geçirip olaya dalardı Cem. Ve o hale geldikten sonra ortaya koyduğu şiddet ve gazap ölçüsüz bir şey olurdu.
Bir keresinde de Cem, iki Rus kadına, hiçbir hafifmeşrep tavırları olmadığı halde orospu muamelesi yapmaya çalışan ve taciz eden üç serserinin arasına dalıp olmadık işler yapmıştı. Üç bıçkın serseri, aralarına dalan kibar görünümlü, ince yapılı, sarışın, kişilikli giyinmiş, zarif adamın nasıl bir giyotine dönüşüp önüne geleni kestiğini anlayamadan çil yavrusu gibi dağılmak zorunda kalmıştı. Pierre buna da uzaktan tanık olmuştu. Tüm bunlar da gösteriyordu ki; aslında Cem, tıpkı Katre gibi, iki cinsin tüm yüce özelliklerini bağrında toplamış, androjen, gerçeküstü bir kahramana benziyordu. Erkek gibi cesur, güçlü, savaşçı, kararlı; kadın gibi zarif, güzel, alımlı, estetik... Katre ile aralarındaki bu uyum, bu benzeşik tarz da Pierre’i çileden çıkarıyordu. Cem’in elinden kayacağını, Katre’ye yöneleceğini hissediyor, kahroluyor, sinirlerini bozuyordu. Bir yanıyla bakılacak olursa Cem, cinsel tercih değiştirip, kadın seksüalitesine yöneliyor değil, insan ilişkilerinde bambaşka bir keşfin esrarlı topraklarına adım atıyor gibiydi. Katre ve Cem: Androjenlerin aşkı...
Karanlık Akdeniz gecelerinde, ılık rüzgara karşı yol alan otomobilin içindeki üç aykırı karakter meçhul bir geleceğe doğru sürüklenirken endişesini duymadıkları tek şey, işledikleri cinayetten dolayı polise ihbar edilmekti... Amazonas Çiftliği kadınlarının bunu asla yapmayacaklarından öylesine emindiler ki... Fakat bundan emin olmak onları memnun etmiyordu. Kendilerini aşağılanmış gibi hissediyorlardı. Kadınlar Lara’nın ölümünü gizli tutacak, çiftlikte olan her şeyi bir sır gibi saklayacak ve günü geldiğinde bu hesabı kendileri görmeye kalkacaklardı. Üçü de bunu biliyordu. Bu, sadece onlara karşı duydukları öfkenin sınırsız boyutundan kaynaklanmıyordu. Kadınlar polise olayı haber verdikleri taktirde kendi başlarının da ne tür belalara gireceğini çok iyi biliyorlardı. Öyle bir durumda, çiftlikte olan biten her şey ortaya çıkacaktı, kendi hayatları da rezil bir aleladeliğin ağına düşecekti.
Cem, bu hesap sorma arzusu ve ahdinin ne kadar yakıcı, yaralayıcı, yokedici olabileceğini en iyi tahmin edebilecek kişiydi aralarında. Amazonas Çiftliği’nde geçirdiği fırtınalı günlerde o vahşileşmiş, köklerine dönmüş kadınların kafa yapısını iyice kavramıştı. O çıldırmış kadınlar, Lara’nın ruhu rahat etsin diye tüm ülkeyi bile yakabilirlerdi. Cem, yaşamlarının sonraki bölümlerini bu tehdit altında geçirmek zorunda kalacaklarını ve er ya da geç bu gözü dönmüş kadınlarla nihai bir kavgaya gireceklerini çok çok iyi biliyordu. O noktadan sonra, kafasını en çok meşgul eden mesele, bu kavgaya donanımsız, hazırlıksız, plansız ve güçsüz girmemek yönündeydi. O günden sonra Cem’in tüm yaşamı bu hedef üzerine kilitlenecekti ve bunu en yakınlarındakiler bile bilmeyecekti.
2.
O gece hepsine yüzyıllar gibi geldi. Bir türlü bitmek bilmedi. İstanbul’a ulaştıklarında bitap haldeydiler. Gerginlik, sinir bozukluğu, yorgunluk yetmiyormuş gibi arada hasetler, çekişmeler, rekabet başlamıştı. Duş sırasından kimin kimle yatacağına kadar, kimin elbiselerini nerede soyunacağından buzdolabı kapağını kapama sertliğine kadar her şey aralarında yeni gerilimlere neden oluyordu. Öylesine bir gerginlik dalga dalga yayılıyordu ki, ufak bir kıvılcımla kapışacakları, karınlarını deşip, birbirlerini parça parça edecekleri sanılabilirdi. Ama yine öyle garip bir dehşet dengesi oluşmuştu ki, hiçbir şey olamıyordu. Herkes sınırsız bir ürperti ve gerginlikle, kedi sessizliğinde işlerini tamamlayıp uykuya geçmeye çabalıyordu. Hatta uykuya dalmak için öylesine acele ediyorlardı ki, bundan ne umut edildiği bile anlaşılabiliyordu: Belki uyku sonsuza kadar sürerdi ve tüm bu dertler biterdi.
Nasıl uyunacağı da sorun oldu. Pierre, Cem’in gövdesini, kokusunu, tenini özlemişti. Onu o an için yatıştıracak tek şey Cem’e sarılıp uyumak olabilirdi. Fakat Cem hiç de Katre’den vazgeçeceğe benzemiyordu. Gerçi Pierre’i dışlamak da onu yaralıyordu ama içinden geçen düşünceleri ortaya dökmeye korkuyordu. Çünkü hep birlikte yatmayı teklif edecek olsa Katre’yi ebediyyen kaybetme tehlikesi doğabilirdi. Bunun için henüz çok erkendi. Belki ileride Cem, Pierre ve Katre’yi üçlü birlikteliğe razı edebilirdi ama bunun zamanı o gün değildi.
Sonuçta Cem, Pierre’in tercih belirtip, tavır koymasına fırsat bırakmadan, duştan son çıkan Katre’yi havlusuyla beraber kucakladığı gibi yataklarına götürdü. Onun mis gibi kokusu başını döndürürken, pamuk gibi teninde eridi. Pierre onların, gözünün önünde yataklarına girdiğini görünce fenalaşır gibi oldu. Başı döndü, kalbi çarptı ve elleri titredi. Olay çıkarıp çıkarmamakta tereddüt etti. Büyük salınımlar, gidip gelmeler yaşadı. Cem, yıllar gibi geçen o iki dakika içinde dönüp Pierre’e bakmadı. Yapıştığı Katre’yi sanki biri kapıp kaçabilirmiş gibi sıkı sıkı sardı. Cem’in altındaki Katre ve ayakta dikilen Pierre dehşet ve tehdit dolu gözlerle birbirlerine ateşler saçtılar. Pierre buna daha fazla dayanamadı. Arkasını dönüp kapıyı çarpıp çıktı. Gitti.
Kapı çarpılıp Pierre gittiğinde, Cem’in yumuşacık uzantısı oluk oluk boşalıyordu Katre’nin buğulu tenine. Tüm gerginlik, heyecan ve sinir bozukluğu akın akın gövdesini terkediyordu sanki.
3.
O gece, Cem ile Pierre’in yıllar sürmüş “gay” birlikteliğinin sonu oldu. Pierre, Cem’in kendisini içine düşürdüğü durumu ve Katre’yi ona tercih etmesini hazmedemedi. İki günlük bir düşünce süreci sonunda kibar bir telefon konuşması yaptı Cem’le. Ardından, ikisinin de evde olmadığı bir gün usulca, özel eşyalarını toplayıp çıktı. Bir akşam yemeğinde Cem’le, bir gay-bar’da buluşup “veda töreni” bile yaptılar. Birlikte yaşanan ve cinselliğin öte alemlerini zorlayan ilişkilerinin avangard ve cüreti için birbirlerine duydukları şükranları dile getirdiler. İkisi de bir nebze buruktular. Fakat hayat onları, Amazonas Çiftliği’nde olanlardan sonra bambaşka seksüel keşiflere yönlendirmekteydi ve bu teklifler direnilemeyecek kadar cazip gözüküyordu.
Cem, orta yaşın derinliklerine doğru yol alırken “doğru kadın”la yapıldığında tutsak edici, büyüleyici, vazgeçilmez olan heteroseksüel ilişkinin heyecan verici gizemlerine yaklaşıyordu. Bu serüvenden seksüalitenin ötesinde, garip bir zevk daha alıyordu Cem. Sanki ilk gençlik yıllarında onun erkini, erkekliğini, basiret ve cesaretini elinden alan cinse karşı hesap soruyor olmanın doygunluğunu hissediyordu. Bu, bir yönüyle vandalca bir zevkti ve Cem, Katre gibi çılgınca sevdiği bir kadına karşı bile sadist dürtülerle yaklaşıyor olmasını garipsemenin ötesine bile geçmekteydi... Katre’yi deliler gibi seviyor ve cinsellik içerisinde ona acılar çektirmekten büyük haz alıyordu.
Bu tarzın verdiği zevk Cem’i derin felsefi kaygılara da sürüklüyordu kuşkusuz. Kadın cinsinin, boyun eğmeyen ilaheleri bir gün mutlaka çıkıp gelecekti ve sadece onların yaşadıkları ilişkiye değil tüm bir sosyal düzene, insanlığın bugüne dek biriktirdiği bütün konsepte saldıracaktı. Olasılıkla kendisi bu saldırının ilk hedeflerinden biri olacaktı ve buna mutlaka bir önlem alması gerekiyordu.
Katre ise platonik, tutucu, tutkulu, soylu genç kadın kimliğini bir kenara itmiş, Amazonas Çiftliği’nde yaptığı ihanetin diyetini bu şekilde ödemek istercesine Cem’in seksüel şiddetinin alevlerine atmıştı kendini. Katre artık şunu çok iyi anlamaktaydı ki; bu ihanet, bu yaptığı alçaklık ve satış, kadim bir serüvenin günümüze yansımış kristalize öyküsüydü... Kadınlar erkek şiddetine maruz kalmayı hakediyorlar ve layıklarını buluyorlardı; çünkü asla sonuna kadar direnmiyor, birbirlerine bağlı kalamıyor, davayı terkediyor ve lanetli cinsin, kötücül taleplerine tutsak olmayı seçiyorlardı. Bu bir ilahi tragedyaydı. İnsanlığın başından beri oynanıp duran, ilahi bir targedya...
Bu tragedyayı değiştirmeye kalkanlar yok muydu? Vardı. Hep vardı. Hep de olacaktı. Ama sonuç neydi? Acı, çok acıydı ama sonuç hep Lara’nınki gibiydi... Lanete teslim olan bir türün tüm günahlarını üstüne alıp kahramanca çarpışırken, yalnızlaşıp şehit düşmek... Onurlu, haysiyetli, boyun eğmeyen, insani değerlere tutkun bir kadının yaşama olasılığı yoktu. Onu yok etmek ise şeytani heveslerle dolu erkek egemen toplumun en büyük zevkiydi... İnsanlığın vandalist serüvenini sürdürmenin zorunlu bir hamlesiydi bu...
4.
Sonuçta Cem ile Katre, erkek egemen toplumun dayattığı klasik evlilik ritüelinden farksız bir hayata başladılar. Uzunca bir sessizlik dönemine girdiler. Zorunlu olmadıkça konuşmaktan bile kaçınarak dingin bir hayata geçtiler. Katre bürosundaki sorumluluklarını bir süreliğine arkadaşlarına devretti. Yaşadığı yoğun olayların ruhunda yarattığı tahribatın onarılabilmesi için kendine şans tanımak istiyordu. Cem ise gündüz yaşamında kendini tamamen işine vermiş gibi yaptı. Uzun yıllardır üzerinde düşündüğü uzun metrajlı filmi için o güne kadar biriktirdiği bütün parayı ortaya koyarak çalışmaya başladığına dair haberler yaydı ortalığa. Dramatik olan şuydu ki, Cem’in çekmeye başladığına dair yalanlar dizdirdiği filmin adı “Androjenlerin Aşkı” idi. Oysa aslında Cem’in film çektiği filan yoktu. Sadece başlarına gelecek badireyi bilebiliyor ve o noktada avantajlı bir durumda olabilmek için entrikalar kuruyordu. Nihai çatışmada hiç de “kurda kuşa” yem olmaya niyetli gözükmüyordu.
Katre, Cem’in film çalışmaları içinde büyük düşünsel hercümerçler yaşadığını sanıyor, onun felsefi kaygılarına ortak olmaktan itinayla kaçındı. Senaryonun detaylarını öğrenmekten korkuyordu. Kendisini de içine alan bir öykü anlatılıyor olma ihtimalinden dolayı bulantılar duyuyordu. Bu durum Cem’in korkunç işine geliyordu. Çünkü gerçekte varolmayan bir film tasarısı hakkında ona masallar anlatmak hiç de iç açıcı bir iş olmayacaktı aksi taktirde. Tüm bu safsatanın Amazonlar’ı tuzaya düşürmek için örülen büyük oyunun bir parçası olduğunu Katre’nin bilmesine ise hiç ama hiç gerek yoktu.
Katre, cinsine ve yoldaşlarına ihanetin verdiği melankolik ruh hali ile, geceleri uslu bir kız çocuğu gibi sevdiği adamın altına yatıp misyoner tarzında sabitlemeye çalıştığı seksüel ilişkisine dair içsel bunalımlara verdi kendini. Bunu da çok fazla sürdüremedi. Çünkü o kafa karışıklığı ve dağılmışlık içinde kendine dikkat etmeyen Katre’nin ilişkinin ilk ayında hamile kaldığı ortaya çıkmıştı. Ondan sonra seksin de tadı kaçtı. Çocuğu aldırmamaya karar verdiler. Cem, garip bir arzuyla çocuğu istiyordu. Katre ise Lara’nın acısını unutabilmek için çocuk olayına kilitlenmesinin iyi geleceğini düşünüyordu. Evli gibi yaşamaya başladıklarının üçüncü ayında aralarındaki seks ilişkisi de bitti. Gidip formaliteden bir evlilik yaptılar. Çocuğa Cem’in soyadı verilecekti ve Katre bir kızı olması için dualar ediyordu. Kızı olursa ona Lara adını verecek ve onu tıpkı Lara gibi yetiştirecekti. Kimbilir belki bir gün kızıyla Amazonas Çiftliği’ne bile dönerdi.
Katre’nin hamilelik döneminde aralarındaki ilişki tekdüzelik boyutunu katlayarak gelişti. Doğue ayına geldiklerinde neredeyse ölümü anımsatan bir sessizlik vardı hayatlarında. Fırtınalar sadece Cem’in iç dünyasındaydı. Büyük düşünsel serüvenlerden geçiyordu “Androjenlerin Aşkı”nın film çalışmaları adı altında gay barlardan tanıdığı tüm yakın dostlarını bir araya getiriyor, onlara yakın dövüş teknikleri hakkında dersler aldırıyor, garip güvenlik gerekliliklerinden sözediyor, birbirlerini savunmaları gerektiğine dair anlaşılmaz söylevler veriyordu. Esrarengiz bir çete oluşturuyordu Cem ve bunu çekeceği filmin kadrosunu yetiştiriyor olmak adına sürdürüyordu.
Realiteyle çelişmeyen fakat düşsel bir mekan etkisi yaratabilecek bir yerde final sahnelerini çekmeye hazırlandıklarına dair haberler uçurdular medyaya. Sağda solda bununla ilgili küçük haberler çıktı. Cem, mesajın yerine gittiğini tahmin ediyordu. O sırada çocukları doğdu. Katre çok üzülmüştü ama bir oğulları olmuştu. Buna Cem de üzülmüştü aslında. O da kız çocuk istiyordu . Hatta bu konuya öylesine angaje olmuşlardı ki hamilelik döneminde çocuğun cinsiyetini öğrenmekten özenle kaçınmışlardı. Sanki Cem de kızı olursa adını Lara koymak istiyor gibiydi. Ama bunu belli etmiyordu. Bu yüzden oğullarının olması düş kırıklığı ve küskünlüklerine yeni ağırlıklar ekledi.
Cem oğluna ilgisiz kalıp film kadrosuna yani çetesine döndü. En önemli sahnelerin çekim hazırlıkları adı altında, üç beş defa haftalar süren seyahatlere çıktı. Örgütlediği, aylak, maceraperest adamlara atış talimleri, yakın dövüş dersleri, komando eğitimleri aldırdı bu arada. Final bölümlerini çekmek için nereyi seçtiğini şov özellikleri taşıyan bir basın toplantısında tüm medyaya açıkladı: Her yıl yapılan Güzel Sanatlar Akademisi Geleneksel Maskeli Balosu’nda interaktif olarak çekmeyi düşünüyordu final bölümlerini. O yıl balo, film setine dönüştürülmüş bir feribotta, açık denizde yapılacaktı. Cem’in aklına müthiş parlak fikirler üşüşüyordu; hesapta bu interaktif çekimler için bir maskeli balo ortamı inanılmaz büyük olanaklar sağlıyordu. Cem hazırlıklarını sürdürürken balo gününü iple çekiyordu. Interaktif çekimlerinin interaktif bir hesaplaşmaya dönüşeceğinden adı gibi emindi. Finalin yeterince görkemli olabilmesi için baloya Katre ve Pierre’in de katılması gerekiyordu. Pierre o geleneksel baloyu zaten çok sever ve hiç kaçırmazdı. Ama her ihtimale karşı Cem, bir yılın ardından Pierre’i arayıp o gece mutlaka baloya gelmesini rica etti. Pierre bunu sevinerek kabul etti.
Cem, Katre’yi de baloya Amazon giysileriyle götürmeyi tasarlıyordu. Kendi kostümleri için de müthiş fikirleri vardı ve sanatının coşkusuna kapılmıştı. Film şirketinden gazeteci kimliğiyle arayan şüpheli bir takım kadınların set çalışmaları hakkında bilgi toplama çabalarını duyduğunda sevinci zirve noktasına ulaşmıştı. Balıklar ağa geliyordu.
Amazonas Çiftliği kadınları bir süredir İstanbul’daydı ve Cem’in çalışmaları adım adım izleniyordu. Cem’in filmin final sahnelerini çekeceği Akademi Maskeli Balo’su onlara intikam adına büyük olanaklar sağlayacak bir ortam olabilirdi. Bunu öğrendiklerinde sevinçten havalara uçmuştu genç kadınlar. Gözleri intikam aleviyle tutuşmuştu... Öykü bu defa büyük yazılacaktı... Zafer er ya da geç kazanılacaktı... O, neden bu sefer olamasındı ki?... Olga aynen bunları düşünüyordu ayna karşısında Amazon giysilerini kuşanır, balo gecesi giyeceklerini tasarlar, iki uçlu kılıcını öper ve çıldırtıcı güzellikteki kalçalarını kendi kendine okşarken...
Oysa kadim tragedya bir kez daha vandal eller tarafından organize ediliyordu... Acıydı, çok acıydı ama, olan biten bundan başka bir şey değildi... Zavallı genç kadınlar temiz ruhlarının, kahramanlıklarının, adanmışlıklarının ve soy kişiliklerinin bir kez daha kurbanı olabilirlerdi... Tıpkı kadim tragedyalarda olduğu gibi...
5.
Pierre’in Cem’den ayrıldığı o geceden sonraki hayatı berbat bir hal almıştı. Koyu bir yalnızlığa gömülmüştü Pierre ve bunu aşmak için girişimde bulunduğu birkaç seferde dersini almıştı. Gay barlardaki müptezel ilişkiler arasında sevebileceği birini ararken gitgide yıkıldığını, sefilleştiğini, eşcinselliğin dekadansına teslim olduğunu farkediyordu. Yaşamı boyunca kalite ve gusto için çırpınmış, estetik tutku ve grado arayışlarını stil haline getirmiş Pierre için bu düşüş çok yaralayıcıydı. Giderek daha çok alkol almaya başlamış, orada yeterli teselliyi bulamayıp hafif uyuşturuculara yönelmişti. Kokain ve joint kullanıyor, kazandığı tüm parayı bunlara yatırıyor, onun önderliğinde “spesiyal” noktalara taşınmış şirketinin kan kaybetmesine karşı hiçbir şey yapmıyordu.
Olay gerçek bir felakete dönüşme eğilimi gösteriyordu. Bunu farkeden ortakları onu bazı büyük belaların üzerine sürdüler. Tıpkı antikitede olduğu gibi başedilmesi gereken sanal düşmanlar imal ettiler. Başarılması olanaksız bazı girişimler ve mücadeleler için onu doldurdular. Kendine verilen tüm görevleri severek kabul etti Pierre. Mücadele içinde ölerek tüm acılarından kurtulmak ister gibi bir hali vardı. Çin’deki fason üretimini kontrole gittiğinde yerel siyasilerle verilen mücadelelere karıştı. Rusya’da kurulmaya çalışılan mağaza zincirlerinde kaliteyi oluşturmak üzere çalışılması sözkonusu olduğunda sevinerek vahşetin kol gezdiği ilkel vahşi kapitalizm aşamasındaki Rusya’ya gitti. Şirketlerine yapılan yerel siyasetçi ve mafya karışımı saldırılarda aslanlar gibi çarpıştı. Kimseye boyun eğmedi. Birkaç defa ölümden kıl payı kurtuldu. Ortakları onun başardıklarına inanamıyorlar, gitgide hedefleri büyütüyorlardı. Pierre tüm bunların altından kalkmayı biliyordu. Giderek ismi bir efsaneye dönüşmeye başladı. Hakkında anlatılan öyküler işveren meclislerinde dilden dile dolaşıyor, tüm gençlere örnek gösteriliyordu.
O ise tüm bu mücadeleler içinde kazandığı özgüven ve vahşiliğe rağmen hala Cem’i unutamıyordu. Birkaç defa Cem’in gittiği yoldan giderek, heteroseksüel boyuta geçmeyi, moda dünyasında bolca bulunan lolita Rus mankenlerle seksüaliteye girmeyi denedi. Her şey öylesine pirimitif, yavan ve alelade geldi ki bunu bir daha asla denememeye karar verdi. Bir ara yoğun uyuşturucu alıp Cem’e benzeyen sarışın, Slav genç erkekler buldurup onlarla işler çevirmeye kalktı, bunun sonucunda düştüğü kepazelik daha da ileri düzeydeydi. İlişki içinde kendilerinden istenenleri vermek için çırpınan delikanlılar ardı sıra Pierre’i soyup, cüzdanlarını, pahalı gömleklerini, ayakkabılarını alıp kaçıyorlardı. Hiçbiri bu küçük hırsızlıklara soyunmayıp onun gerçekten kalbini almayı başardıklarında elde edebileceklerini hesap edecek bir beyne sahip değildi. Pierre mutsuzluktan bitap düşmüştü. Artık hayatında ne aşk vardı, ne seks, ne inanç, ne yaşama sevinci, ne arzu, ne de bir talep... Günden güne tükeniyordu.
Her zorlu mücadelesinin ardından İstanbul’a dönüyordu. Soluk alabildiği yegane kent burasıydı. Tüm medeniyetlerin buluştuğu, kesiştiği bu kavşakta oluşmuş kaotik yaşam, esrar, tehlike ve vahşet onu yatıştıran tek şeydi. Güvensiz İstanbul sokaklarında, bir gladyatör edasıyla, meydan okuyucu tarzda gezmeye bayılırdı Pierre. Bunu Cem’in yokluğunda daha da fazla istiyordu. Gereksiz kavgalara karışıyor, güç denemelerine girişiyordu. Bir keresinde bir rock bar önündeki bodyguard’ların hakaretamiz ifadeleri dolayısıyla olamayacak bir işe bile girişti. Tek başına tüm bodyguard’lara saldırdı. Taksim o gece tam bir savaş alanına dönüşmüştü. Döner bıçaklarının havada uçuştuğu, silahların atıldığı, araba kaportalarında kafaların patlatıldığı kavgada Pierre dört bodyguard’ı hastanelik etmişti ama kendi de şişlenmekten kurtulamamıştı. Yaralı halde evine kaçıp, hastane ya da doktora gitmeden melankolik bir pansuman süreci başlatmıştı. Sanki o basit şiş darbesinden dolayı ölmek ister gibi bir hali vardı. Basit bir pamuk tamponla yaraya elini bastırıp yatağına uzandığında Cem’den ayrıldıktan sonra en çok dinlediği şarkıyı platoya sürmeyi ihmal etmemişti Pierre; kanıyor, ağlıyor, ölmek istiyor ve kalp acıları içinde dinliyordu:
“Ben senin hayatından gittim oğlum
Yerime birini koy koyabilirsen...
Ben seni yudum yudum içtim oğlum
Hadi dur o sarı odalarda durabilirsen...”
(S.Aksu-Sarı Odalar)
Ne yazık ki tüm arzusuna rağmen o gece de ölememişti Pierre. Tüm bu yaşadıkları esnasında ne kadar arzu ederse etsin Cem’i aramaktan özenle kaçınmıştı. Tam tükenmek üzereyken Cem’in balo daveti gelmişti. Bu, ani bir yaşam enerjisi pompalamıştı damarlarına. Canlanmış, ayağa kalkmış, dikilmişti. Stilist yaratıcılığının en yüksek boyutunu o gece sergilemeliydi. O geceye çok iyi hazırlanmalıydı. Hemen internet’e girdi ve Lara’nın evinde yontusuyla burun buruna geldiği antik figür hakkında delicesine araştırmalar yapmaya koyuldu. Öğrendikleri sonucunda heyecana, telaşa, korkuya, endişeye, şehvete ve paniğe kapıldı. Ama galiba bir şeyler anlamaya başlıyordu olan bitenlerden... “İlginç, çok ilginç!” diye ünlemler saça saça bir hafta araştırmalarını sürdürdü. Öğrendiklerini yeterli bulduğu bir aşamada aynanın başına geçerek kendine baktı. Garip, çok garip bir şey yaptı o anda. Cem’in yontu kılığına girdiğinde karşısında gördüğü figürü öpüp aynaya kapaklandığı andaki hareketlerin aynısıydı yaptığı...
6.
Amazonas kadınları için aradan geçen süre çok farklı olmuştu. Cem ve Pierre kendilerine yeni hayatlar kurmak için ataklar geliştirirken onlar aldatılmanın, yenilmenin, Lara’yı kaybetmenin acısına ve gözü dönmüş bir azme tutsak olmuşlardı. Bir yıl boyunca çiftlikten ayrılmadılar. O süre zarfında Melda’nın hamileliğini “Dalai Lama”nın doğuşunu bekler gibi izlediler. Hepsi, Lara’nın annesi Lamia ile birlikte onun köşküne taşınmıştı. Akşam yemekleri birlikte yeniyor, artık düpedüz Amazon giysileri içinde geziliyordu. Gündüzleri ağırlık, ok atma, ata binme, yakın dövüş çalışıyorlar, bu çalışmalarda kıyasıya birbirlerini hırpalıyorlardı. Cinselliğin tamamen bir kenara bırakıldığı ve aseksüel bir ruhun hepsinin kimliklerine yayıldığı bu dönemde çalışmalar içindeki abartılı davranışlarla birbirlerini hırpalamak belki de cinselliğin yerini tutuyordu. Erkek görmek bile istemiyorlardı. Erkek cinsi adına katlanabildikleri tek şey, her gün düzenli olarak Lara’nın kabrine taze çiçekler taşıyan, tahta bir ev yaparak yatağını da oraya alan, bir ayağı sakat, sağır ve dilsiz Nestor’du. Onun Lara’ya olan sevgi ve bağlılığı her gün katlanarak artıyordu. Genç kadınlar onun bu adanmışlığına gizliden gizliye hayranlık bile duyuyorlardı. Kimi gecelerin sabahında onu Lara’nın kabri üzerinde uyuyakalmış olarak buluyorlar, kederle ve gözyaşıyla onu oradan alıyorlardı.
Erkek cinsine karşı büyüttükleri bu soğuma, savaş talimlerini iyice kırıcı bir hale getirdi. Gün geçmiyordu ki yumruk yumruğa girdikleri, tekne taban döşendikleri kavgalarda kafa göz, ağız burun patlamasın... Olga bunlara bir yere kadar izin veriyor ama tehlikeyi gördüğü anda da sertçe dur demesini biliyordu. Onun ayırdığı kavgalar sonucunda yaralı taraf üzerine, ineklerin danalarını yalarken yaptıklarını andıran bir sağaltım girişimi başlatılıyordu. Herkes biliyordu bu şefkat gösterisinin dağılmış bir çene ya da patlamış bir kaş için işe yaramayacağını ama hepsi bundan çok hoşlanıyordu. Seksüalitenin mazoşist boşluğunu bu şiddet ritüeli alıvermişti birdenbire.
Günler kargı sallayarak, ok atarak, bigennis fırlatarak, at binerek, yakın dövüş çalışmalarıyla kan revan içinde geçip giderken Melda’nın kızı doğdu. Bu doğumu büyük bir şölenle kutladılar, sabahlara kadar içip, çırılçıplak çimenlere yayıldılar, birbirlerine seksüaliteyi anımsatan şakalar yapıp oynaştılar, hatta bir ara gidip seks oyuncağı olarak kullanmak üzere bir erkek kaçırıp getirmek bile önerildi. Ama Olga’nın buna tepkisi sert oldu. Lara’nın intikamı alınana kadar resmen yastaydılar ve böylesi bir safahata izin veremezdi. Zaten bu hesabın sorulmasına da çok kalmamıştı. Biraz dişlerini sıkmaları yeterliydi.
Melda’nın yeni doğan kızına Penthesilea diye çağırmak üzere Pervin adını verdiler. Penthesilea’yı, Lara’nın annesi Lamia ve Nestor, birlikte, Amazonas Çiftliği’nde büyütecekti. Penthesilea’nın erkek egemen “kitch” medeniyetin rezil mekanlarına bulaşarak kirlenmesinin önüne geçmek adına onu asla kentlere göndermeyeceklerdi. Yeni kraliçe Amazonas Çiftliği’nde yetişecekti ve Amazon ruhunun bütün rafine özelliklerini taşıyacaktı. Annesi Melda da, Zara, Maya, Leyla, Petra ve Olga ile birlikte karaların buluştuğu hain kent İstanbul’a yapılacak büyük sefere katılacaktı. Melda’nın doğum sonrası nekahat döneminin ardından yola çıkmak için hazırlık yapmaya başlamışlardı.
Cem ve Pierre’i temizlemeden geri dönmemeye ant içtiler. Katre’yi geri getirmek artık pek sözü edilen bir şey bile değildi. Adeta onu kaybedilmiş bir karakter olarak görüyorlardı.
Penthesilea’nın doğumundan iki hafta sonra, henüz Melda iyileşme yolunda adımlar atar ve bebeğini emzirirken Zara ve Petra İstanbul’a ulaşmış, ön araştırmalara başlamışlardı bile. Cem ve Pierre ne yapıyordu? Ne işler peşindeydiler? Onlara yaptıkları alçaklığın bedelini ödetmek için en uygun ortam neresi olacaktı?
Sez Törek ädäbiyättän 1 tekst ukıdıgız.
Çirattagı - Ölümsüz Antikite - 14
  • Büleklär
  • Ölümsüz Antikite - 01
    Süzlärneñ gomumi sanı 3880
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2248
    26.3 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    38.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.0 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Ölümsüz Antikite - 02
    Süzlärneñ gomumi sanı 3945
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2169
    30.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    43.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    50.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Ölümsüz Antikite - 03
    Süzlärneñ gomumi sanı 3881
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2238
    26.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    38.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.4 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Ölümsüz Antikite - 04
    Süzlärneñ gomumi sanı 3881
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2191
    28.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    41.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    50.0 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Ölümsüz Antikite - 05
    Süzlärneñ gomumi sanı 3812
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2089
    29.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    42.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    50.9 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Ölümsüz Antikite - 06
    Süzlärneñ gomumi sanı 3900
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2025
    30.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.3 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Ölümsüz Antikite - 07
    Süzlärneñ gomumi sanı 3945
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2127
    30.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    44.2 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Ölümsüz Antikite - 08
    Süzlärneñ gomumi sanı 3746
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2199
    27.7 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    40.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    48.3 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Ölümsüz Antikite - 09
    Süzlärneñ gomumi sanı 3842
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2153
    27.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    40.3 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    47.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Ölümsüz Antikite - 10
    Süzlärneñ gomumi sanı 3722
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1990
    29.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    43.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    52.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Ölümsüz Antikite - 11
    Süzlärneñ gomumi sanı 3859
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2027
    29.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    43.2 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    51.4 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Ölümsüz Antikite - 12
    Süzlärneñ gomumi sanı 3840
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2020
    30.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    44.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Ölümsüz Antikite - 13
    Süzlärneñ gomumi sanı 3819
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2252
    25.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    38.4 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.9 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Ölümsüz Antikite - 14
    Süzlärneñ gomumi sanı 2343
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1529
    28.9 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    43.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    52.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.