Mozart - Prag Yolunda - 4

Süzlärneñ gomumi sanı 4435
Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2330
33.3 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
47.4 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
53.9 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
Mozart'ın sağlık durumu, bir önceki kış gittikçe artan sinirliliği ve sık sık bozulan keyfiyle çok sarsılmıştı. Buna yoğun bir yaşam biçimi de karışınca durumu beni yavaş yavaş korkutmaya başladı. Bir topluluk içindeyken yerine göre keyifli, hatta çok kez pek de doğal sayılmayacak kadar aşırı keyifli görünürdü. Ama eve gelince çoğu zaman kederli ve somurtuk olur, durmadan içini çeker, yakınırdı. Doktor ona perhizle birlikte Pyrmont (52) kürü ve kent dışı gezinti önerdi; fakat hastamız bu güzel öğütlere pek kulak asmadı. Kaplıca kürü ona uygunsuz, vakit öldürücü ve günlük çalışmalarına tümüyle aykırı göründü. Bunun üzerine doktor onun içinde yaşadığı cehennemi biraz daha kızdırdı; ona, insan, kanın yapısı, içindeki yuvarlar, soluk alma ve Phlogiston (53) üzerine birçok şey anlattı. Kısacası, birçok işitilmemiş şeyden oluşan uzun bir söylev verdi. Yemek, içmek, sindirmek denince gerçekte ne denmek istendiğini öğretti. Bütün bunlar Mozart'ın o zamana dek, tıpkı beş yaşındaki oğlu gibi, tümüyle bilgisiz bulunduğu şeylerdi. Bu ders gerçekten de fark edilir bir etki yarattı. Daha doktor gideli yarım saat olmamıştı ki kocamı odasında düşünceli bir durumda, eski öteberinin konduğu bir dolapta bulduğu bir bastonu sevinçle incelerken gördüm. Onun bu bastonu anımsayacağını hiç sanmazdım. Lapislazuliden (54) yapılmış yüksek bir başlığı olan bu güzel kamış baston babamdan kalmıştı. Mozart'ınsa şimdiye kadar baston taşıdığı görülmemişti, buna güleceğim tuttu.
Bana "görüyorsun ya!" diye seslendi, "ben kürüme gereken gereçleri sağlama almaya uğraşıyorum, şifalı sudan içeceğim, her gün açık havada yürüyüşümü yapacağım, bunu yaparken de şu bastonu kullanacağım. Bu vesileyle aklıma çeşitli düşünceler geldi. Hepsi kerli ferli kimseler olan bazı adamların bastonsuz yapamamaları hiç de nedensiz olmamalı, diye düşündüm. Komşumuz Kommerzienrat (55) akrabasını ziyaret için hiçbir zaman bastonsuz sokağa çıkmaz, bu, kesinlikle yanında olacak. Meslek adamları ve memurlar, yazmanlar, bakkallar ve müşteriler pazar günleri aileleriyle kent dışına gezintiye çıktıkları zaman her biri, işlerine çok yarayan kullanışlı bastonlarını yanlarına alırlar. Benim bu konuda en çok gözüme çarpan bir şey varsa, o da, saygın kent halkının vaazdan veya işbaşından bir çeyrek saat önce Stephan alanının ötesinde berisinde bölük bölük dolaşıp kendi sessiz alçakgönüllülüklerinden, çalışmalarından, titizliklerinden, ağırbaşlı davranışlardan ve sevinçlerinden söz ederken her birinin değneklerine, iyi bir destek olarak dayanıp asıldıklarıdır. Kısacası, aslında biraz zevksiz bulduğum bu atalardan kalma gelenekte bir uğur, özel bir ferahlatma gücü olsa gerek. Sen ister inan, ister inanma, ben şimdi bu iyi arkadaşla, ilk kez sağlık belasına, köprü üzerinden koşu yoluna doğru gezintiye çıkmak için son derece sabırsızlanıyorum. Birbirimizle bir parça tanıştık sayılır ve aramızdaki bağlantının artık her zaman için sürüp gideceğini umuyorum.
Bu bağlantı kısa süreli oldu. İkisinin birlikte üçüncü kez sokağa çıkışlarında kocamın yol arkadaşı artık birlikte dönmemişti. Bir başkası bulundu ve bu, daha uzun bir süre için efendisine bağlı kaldı. Her ne olursa olsun, ben Mozart'ın üç hafta süreyle doktorun buyruklarını yerine getirmek konusunda gösterdiği dayanma gücünü bu baston sevgisine bağlamıştım. Hem bunun iyi sonuçları da gecikmedi. Biz onu hiçbir zaman bu kadar dinç, bu kadar keyifli ve durulmuş görmemiştik. Ama ne yazık ki arası çok geçmeden gene huzursuzluklar kendini göstermeye başladı ve bana bir hayli sıkıntı çektirdi. O sıralardaydı ki, yüklü bir günün zorlu çalışmasından yorgun düşmesine karşın birkaç meraklı yolcunun hatırı için müzikli bir akşam çağrısına gitmesi gerekti. Bana, kutsal olan her şey ve azizler aşkına yalnızca bir saat için diye söz vermişti. Ama onun âdetidir, bir kez piyanonun başına yerleşip de kendini müziğin ateşine kaptırdı mı, insanlara karşı olan yumuşak yürekliliğini kötüye kullanacak fırsat doğmuş olur. Çünkü artık o, sanki yerden altı mil uzaklaşmış, çan seslerini işitmeyecek kadar yükseklere çıkmış bir Mongolfiye balonu içindeki adam gibidir. Ben uşağı iki kez oraya gönderdim; boşuna, adamcağız efendisinin yanına bile yaklaşamamış. Ancak sabahın üçünde efendimiz sonunda eve dönebildi. Ben de bütün gün ona küskün durmaya karar verdim."
Bayan Mozart öykünün burasında bazı yerleri sessizlikle geçiştirmeyi uygun bulmuştu. Sözü geçen akşam eğlencesine, bayan Konstanze'nin pek haklı olarak içerlemekte olduğu Sinyora Malerbi adındaki genç şarkıcının da katılmasının pek olasılık dışı olmadığını söylemek gerek. Bu Romalı kadın Mozart'ın çabalarıyla operaya alınmıştı ve hiç kuşkusuz üstadın onunla bu biçimde ilgilinmesinde kadının cilveli davranışlarının payı az olmamıştı. Hatta, bazı kimseler kadının Mozart'ı birkaç ay süresince tümüyle etkisi altına alarak kendine delicesine âşık ettiğini bile söylerler. Acaba bu tümüyle gerçek mi, yoksa biraz şişirme mi, bilemeyiz, ama, kesin olan bir şey varsa, o kadının sonradan koruyucusuna karşı küstahça ve iyilik bilmezlikle davranması, hatta onu alaya alacak kadar ileri gitmesidir. Bir gün onun, gözde bir âşıkına, Mozart'tan uluorta "un piccolo grifo raso" (kılları traş edilmiş küçük bir domuz burnu) diye söz etmesi bu kadının özyapısına tümüyle uygun bir davranış olmuştur. Doğrusu bu ya, bu Circe (56) türü buluşun, ne de olsa biraz gerçeğe uyması (57) nedeniyle, etkisi de olmamış değildi.
Şarkıcı kadının nasılsa katılmamış olduğu o akşamki topluluktan ayrılıp eve dönerken bir dostu, şarabın verdiği gevşeklikle, üstada bu düşmanca sözü iletme boşboğazlığında bulundu. Mozart buna çok üzüldü. Çünkü bu, kayırdığı kadının gerçekten tümüyle kalpsiz olduğuna ilk açık kanıttı. Bundan duyduğu derin gönül kırıklığıyla karısının yatakta gösterdiği soğuk karşılamanın o anda farkında olmadı. Karşılaştığı aşağılamayı karısına bir solukta anlattı. Onun bu dosdoğruluğu, kendi ayıbını bir dereceye kadar bildiğine yorulabilir. Bu davranışıyla karısının acıma duygusunu uyandırır gibi olduysa da Konstanze kendini tutmaya çaba gösterdi. O, kolay kolay yüz bulmamalıydı. Mozart, öğleden sonra ağır bir uykudan uyandığı vakit, karısıyla iki çocuğunu evde bulamadı. Yalnızca ona özel olmak üzere tertemiz bir sofra hazırlanmış duruyordu.
Mozart'ın, kendisiyle sevgili can yoldaşı arasında her şeyin güzel bir anlaşma içinde ve neşeli geçmemesinden duyduğu üzüntü her zaman büyük olurdu; böyle bir üzüntü duymadığı anlar hemen hiç yok denecek kadar azdı. Ama bir de şimdi o zavallı karısının içini kaç günden beri başka bir kaygının kemirmekte olduğunu bilseydi, kimbilir, ne kadar çok üzülürdü! Bu, gerçekten bütün sıkıntıların en kötüsüydü. Kadıncağız, eskiden beri yaptığı gibi, kocasını korumak için ona açılmaktan yapabildiği kadar çekiniyordu. Elindeki nakit para hemen hemen bitmek üzereydi ve yakın bir gelirden de hiçbir umudu yoktu. Oysa, evdeki bu darlığın hiç farkında olmayan Mozart da, adına, o çaresiz ve umutsuz durumla oldukça benzerliği olan başka bir konu yüzünden çok sıkılmıştı. Bu nedenle ağzına bir lokma koymuyor ve bir yerde duramıyordu. O gün de, sırf kendini evin boğucu havasından dışarıya atmak için hemen acele giyindi. Bir kâğıt üzerine İtalyanca birkaç satır karalayıp karısına bıraktı. Bunda şunları yazıyordu: "Sen beni temizce hizaya getirdin, ben bunu hak ettim. Fakat gel! Yine iyilik sende kalsın, sana yalvarırım, ben eve gelinceye kadar yine keyifli ol. Ben şimdi öyle bir durumdayım ki bir Kartaeuser ya da bir Trappiste (58) olmayı diliyorum, adeta böğürerek yalvaran bir öküz gibiyim diyorum sana." Arkasından hemen şapkasını giydi, fakat bastonunu birlikte almadı, bunun zamanı geçmişti.
Biz bu noktaya kadar bayan Konstanze'nin yerine konuştuk, bu biçimde pekâlâ biraz daha ileri gidebiliriz.
Mozart, Schranne (59) yakınındaki evinden çıkarak Zeughaus'a (60) doğru sağa saptı, yavaş yürüyordu. Çünkü sıcak bir yaz gününün öğle sonrasıydı ve hava da kapalıydı. Düşünceli düşünceli ayak sürüyerek Hof denen yerden ve daha ilerde papazevi yanındaki "zu unserer lieben Frau" (61) lokalinin önünden Schottentor'a (62) doğru ilerledi. Oradan yana saparak sol yanda Mölkerbastei'a (63) tırmandı. Böylece o sırada kente doğru inmekte olan birçok tanıdığa raslamaktan ve onlar tarafından lafa tutulmaktan kaçınmış oldu. Burada, topların arasında sessizce aşağı yukarı gidip gelen bir nöbetçi er tarafından hiç de rahatsız edilmediği halde, eşsiz görünümden kısa bir süre yararlandı. Bu manzara korunağın önündeki yeşil düzlüğe, Kahlenberg'e (64) doğru yayılan çevre köylere ve güneyde Steier Alplerine kadar uzanıp gidiyordu. Doğanın güzel erinci onun iç durumuna aykırı geliyordu. Derin bir iç çekişten sonra yine yürümeye başladı ve kale duvarları dışındaki açık araziden geçti. Sonra Alser banliyösünden geçerek kesin bir hedefi olmaksızın yürümeyi sürdürdü.
Waehringer Sokağı'nın sonunda, içinde kegel yeri (565) olan bir birahane vardır. Bunun sahibi, bir urgancı ustası, yolları o yana düşen kentlilerle komşuları tarafından gerek mallarının temizliği, gerekse içkilerinin niteliğiyle çok iyi bilinirdi. İçerden gülle yuvarlama sesleri geliyordu. En çok on iki kişi kadar olan diğer müşterilerin oturduğu yer sessizdi. Bu iddiasız ve sade insanlar arasında kendini biraz unutma isteği, bestecimizin adımlarını, o pek farkına varmadan, içeriye yöneltti. Ağaçların gölgesi altına konmuş olan bir masada Viyana'nın kuyucu başustasıyla sıradan iki yabancı adam oturuyorlardı. O da yanlarına oturdu. Bir maşrapa bira getirtti ve kendini onların günlük konuşmalarına kaptırdı. Bir aralık çevrede biraz dolaştı, biraz da kegel oyununu seyretti.
Yapının yanı başında, oyun oynanan yerin de bitişiğinde, urgancının o sırada açık duran satış yeri bulunuyordu. Burası malla tıka basa doldurulmuş dar bir dükkândı. İçinde işliğin mallarından başka ağaçtan çeşitli mutfak, kiler ve tarım araçları vardı. İç yağı, araba yağı, ayrıca bir miktar tohumluk, dill (66) ve kimyon, satılacak mallar arasındaydı; bunların hepsi öteye beriye sıkıştırılmıştı. Hem garson olarak birahane müşterilerine hizmet eden, hem de ayrıca dükkâna bakmaya çalışan bir genç kız, o sırada çocuğunu elinden tutmuş, bir şeyler satın almak için dükkâna giren bir köylüye koştu. Bir meyve ölçeği, bir fırça ve bir kamçı almak isteyen adam birçok aracın arasından birini ayırıp inceliyor, beğenmeyip bırakıyor, bir ikincisini, bir üçüncüsünü yakalıyor, sonra gene kararsızlık içinde ilk ele aldığına dönüyordu. İş bir türlü tamamlanamıyordu. Kızcağız birahane müşterilerine de hizmet etmek için birkaç kez oradan ayrılmak zorunda kaldı. Sonra yine geri dönmüş, köylüye seçimini kolaylaştırmak ve malı beğendirmek için, fazla gevezeliğe de kaçmadan, yorulmak bilmez diller dökmüştü.
Mozart, kegel yerinin yanında bir sıra üzerine oturmuş, bütün bunları hoşlanarak seyretmiş ve hepsini işitmişti. Kızın iyi ve anlayışlı davranışı, güler yüzündeki ciddi ve dingin hali Mozart'ın pek hoşuna gitti, ama köylü onun daha çok ilgisini çekmişti. Sonunda beğendiğini alan ve hoşnut olarak oradan ayrılan köylü, onu bir hayli düşündürdü. Kendini tümüyle onun yerine koydu. Onun böyle ufak bir işi ne kadar önemle ele aldığını, fiyatları nasıl vicdanlıca ölçüp biçtiğini, büyük bir titizlikle, birkaç kuruşluk farklar üzerinde ileri geri tartıştığını, kendi duyguları içinde canlandırdı. Şimdi bu adamın, evine gidince, yaptığı alışverişten dolayı karısına övüneceğini düşündü. Çocukları da, torba açılıncaya kadar, acaba içinde ne var diye bakınıp duracaklardı. Herhalde kadın da ona yiyecek bir şeyler, bir bardak meyve suyu getirmek için koşacaktı, kendi eliyle sıktığı bu taze meyve suyunu kocası, kimbilir, ne büyük bir iştahla içecekti.
Kim, böyle başkalarına gereksinim duymadan, bağımsız ve yalnızca tümüyle doğaya yönelmiş bir adamdan daha mutlu olabilirdi. Büyük zorluklarla da kazansa, yalnızca bu kazancın bereketiyle geçinen bir kimse gene de ne kadar mutlu olmalıydı.
Ama, benim de alnıma, kendi sanatımla, başka bir çalışma biçimi yazılmış; ben de bunu iyi yürütebildiğim sürece dünyada başka hiçbir şeyle değişmem; ama, bu durumumla ben neden başka koşullar, şu masum ve yalın yaşamın tümüyle tersi olan koşullar içinde yaşamak zorunda kalıyorum? Eğer senin de ufak bir tarlan, bir köy kıyısında, güzel bir yerde, küçücük bir evin olsaydı, doğrusu yeniden canlanırdın! Sabahları notaların üzerinde tüm çabanla çalışır, sonra geri kalan bütün zamanını, ailenle birlikte geçirirdin. Ağaç diker, tarlana bakar, güzün çocuklarınla elmaları ve armutları devşirirdin. Arada sırada, gösteri olsun diye, kente doğru bir gezinti yapar ya da zaman zaman dostlarından birini veya bir kaçını evine çağırırdın. Bu ne hoş bir yaşam olurdu! Ama, dur bakalım, sonunda kimse ne olacağını bilmez ki!
Dükkânın önüne kadar gitti, kızla konuştu. Onun sattığı eşyayı daha yakından inceledi. Bunların bir çoğunun, düşünden geçen yaşamla doğrudan doğruya ilişkisi vardı. Temizlikleri, açık renkleri, düzgünlükleri, hatta bazı tahta işlerinin özel kokuları onu iyiden iyiye çekmişti. O anda birdenbire karısı için, onu hoşnut edeceğini ve işine yarayacağını düşündüğü birkaç şey satın almak aklına geldi. Gözü her şeyden önce bahçe takımlarına ilişti. Çünkü Konstanze tam bir yıl önce kendisinin önerisiyle Kaertnertor denilen kent kapısı önünde bir toprak parçası kiralamış ve oraya biraz sebze dikmişti. Bu nedenle şimdi ona ilk olarak bir büyük yeni tırmıkla bir de onun küçüğünü, küreğiyle birlikte, satın almak çok yerinde göründü. Sonra başka eşyaya gelince, pek iştah verici görünümüyle yüzüne gülmekte olan bir tereyağ fıçısını almaktan, biraz düşündükten sonra, istemeyerek vazgeçti. Bu seçiş onun ekonomik düşüncesinin de parlaklığına bir onur payı katacaktı, ama gözü başka bir şeye takılmıştı. Bu, güzel biçimlenmiş bir kulpu, ayrıca kapağı olan ve ancak özel fırsatlarda kullanılabilecek özel yüksek bir kaptı. İki tür ağaçtan yapılmıştı. Biri açık, ötekisi koyu renkli dar çubukların birbiri arkasına sıralanmasıyla oluşturulmuş olan bu kabın alt yanı üstünden daha genişti; içi de iyice katranlanmıştı. Mutfakta karıştırıcı olarak kullanılacak tahta kaşıkların, oluklu tahtaların ve et tahtalarının bir sürü çeşidi vardı. Her boyda tabaklar, duvara asılmak için sade yapılı tuz kapları da, bunların hepsi gözüne kesin olarak gerekli göründüler.
En sonunda kaba yapılı bir baston gördü. Tutamağı, tepeleri yuvarlak pirinç çivilerle kakılmış bir deriyle güzelce kaplanmıştı. Garip alıcısının buna da gönlü yatmak üzere olduğunu gören satıcı kız: "Bu, beylerin taşıyabileceği bir şey değil", diye anımsattı. Mozart: "Hakkın var, kızım", böylesini, sanırım, yola çıkan kasaplar kullanır, bunu bırakalım, istemiyorum, buna karşılık, seçtiğimiz bütün eşyayı bu gün ya da yarın eve getirirsin." Bunu söylerken kendi adını ve sokağını da bildirdi. Sonra bardakta kalan birasını bitirmek için masanın başına döndü, orada üç müşteriden yalnızca biri, tenekeci ustası kalmıştı.
Adam: "Bugün garson kızın uğurlu bir günü", dedi. "Yeğeni ona her halde satış tutarından gulden (67) başına bir şeyler bırakır".
Bu söz üzerine Mozart, yaptığı alışverişten bir kat daha hoşnut oldu. Fakat arası çok geçmeden bu kıza olan ilgisi daha da artacaktı; çünkü genç kız yeniden yakına geldiği zaman adam ona seslendi "İşler nasıl gidiyor? Greszenz, çilingir ne âlemde? Yakında artık kendi demirini eğelemeye başlamayacak mı?"
Kız: "Ah, ne diyorsun?" diye yanıt verdi, "onun kendi demiri, galiba hâlå maden yatağında, en dipte duruyor, daha olmamışa benziyor."
Tenekeci: "Bu kız aptalın biridir" dedi, "üvey babasına uzun süre hizmet etti ve hastalığında ona baktı. Adam ölünce, kızın bütün malını yiyip tüketmiş olduğu ortaya çıkmasın mı! O zamandan beri kızcağız akrabalarının yanında çalışıyor. Dükkânda olsun, birahanede olsun, her şey o; bütün işler ve çocukların bakımı hep onun sırtında. İyi huylu bir kalfayla tanışmış, onunla olanak olsa evlenecek, ama arada bir engel var".
"Nasıl bir engel? Galiba oğlanın da parası yok demek istiyorsun".
"Yok, ikisi de biraz para biriktirmişler, fakat bu yetmiyor. Şimdi pek yakın bir zamanda şuralarda bir evin yarı payı, işyeriyle birlikte, artırma yoluyla satılacak. Urgancı istese, bu yeri satın almak için eksik kalan parayı onlara kolayca ödünç verebilir; ama ne var ki kızın buradan ayrılıp gitmesine, pek doğal olarak, gönlü razı değil. Onun belediyede ve esnaf gediğinde iyi dostları var, bu yüzden kalfa da türlü türlü güçlüklerle karşılaşıyor."
Mozart: "Lanet olsun!" diye bağırarak yerinden fırladı, öyle ki öbürü korkuyla kendilerini bir duyan var mı diye çevresine bakındı", burada haksızlığa karşı bir çift söz söyleyecek, bu efendilere yumruğunu gösterecek kimse yok mu? Sizi gidi alçaklar! hele durun, elbet sizi de saçlarınızdan bir yakalayan bulunur."
Tenekeci ateş üstüne oturmuş gibiydi. Söylediğini, beceriksizce yumuşatmaya çalıştı, hatta hemen tümüyle geri aldı. Ama Mozart artık onu dinlemiyordu: "Utanın, şimdi de saçmalıyorsunuz! Siz namussuzlar, bir hakkı savunmak gerektiği zaman hep böyle yaparsınız!" Bunun üzerine bu zavallı korkak adama selam vermeden arkasını döndü. Yeni müşterilerine hizmet için koşuşturmakta olan garson kıza da, yanından geçerken, "Yarın vaktinde gel, sevgiline de benden selam söyle; işinizin iyi gideceğini umarım", sözlerini mırıldandı. Kızcağız şaşa kalmıştı. Ona teşekkür etmek için vakti olmadığı gibi bunu yapacak durumda da değildi. Bu sahne Mozart'ın kanını az çok kızdırdığı için alışık olduğundan daha hızlı adımlarla, önce geldiği yoldan korunağın önündeki açıklığa kadar yürüdü. Oradan sonra yavaşlayarak sapa yollardan geniş bir halka çizdi ve kale duvarlarının çevresinden dolandı.Kafası hep zavallı iki sevdalının davasıyla uğraşıyordu. Derin derin düşünüyor, aklından bu sorunda herhangi bir yoldan yararları dokunabilecek olan bir sürü tanıdıklarını ve kendisini sayanları geçiriyordu. Bu işte herhangi bir biçimde harekete geçmeden önce kızdan daha ayrıntılı bilgi alması gerektiğini düşündü ve onun kendisine gelmesini beklemeye karar verdi. Şimdi artık bütün kalbi ve bütün düşüncesi evdeki karısındaydı, öyle ki ayakları sabırsızlığına karşılık veremez olmuştu.
İçten gelme bir güvenle karısından dostça, hatta güleryüzlü bir karşılama, daha eşik üstünde öpücüklerle dolu bir sarmaş dolaş bekliyordu. Özleminin baskısı altında Kaertnertor'a girerken adımlarını bir kat daha hızlandırdı. Oradan daha henüz ayrılmışken postacı ona seslendi ve eline küçük, fakat önemli bir paket tutuşturdu. Mozart, üzerindeki yazıdan paketin titiz ve dürüst sahibini o anda tanımıştı. Postacıya makbuz vermek için birlikte en yakın bir dükkâna girdiler. Sonra yine sokağa çıkınca eve kadar dayanamadı, paketin mührünü söktü; yarı yürür, yarı durur durumda içindeki mektubu adeta yutar gibi okudu.
Bayan Mozart öyküsünün bu yerinde hanımlara: "Ben dikiş masamın başında oturuyordum" diyerek konuşmayı sürdürdü, "kocamın merdivenden yukarıya çıktığını ve hizmetçiye beni sorduğunu işittim. Onu beklerken adımlarının ve sesinin daha canlı, daha keyifli olduğunun farkına varmıştım. Bu durumu, gerçekten hoşuma gitmişti. Önce kendi odasına gitti, ama sonra hemen yanıma gelerek: 'iyi akşamlar' dedi. Ben yüzüne bakmadan alçak sesle karşılık verdim. Odayı birkaç kez sessizce bir uçtan öbürüne adımladıktan sonra zorla esner gibi yaparak, şimdiye kadar hiçbir zaman aklına gelmemiş bir davranışla, kapı arkasındaki sinek telini eline aldı ve 'bu sinekler de buraya yine nereden geliyorlar' diye mırıldanarak oraya buraya bütün gücüyle vurmaya başladı. Bu, benim onun yanında hiçbir zaman yapmamam gereken dayanılmaz bir gürültüydü. Kendi kendime "Hımm" dedim, insan kendi yapınca, hele erkeklerde, tümüyle başka oluyor! Hem bu odada o kadar çok sinek bulunduğunun hiç de farkında olmamıştım. Onun bu garip davranışı beni doğrusu çok kızdırmıştı. O: 'Bir vuruşta altı tane' diye bağırdı, 'görmek istiyor musun?' Hiç yanıt vermedim. O vakit dikiş yastığı üzerine bir şeyler koydu ve ben de gözümü işimden ayırmaksızın görmek zorunda kaldım. Bu, bir küçük altın kümesinden başka bir şey değildi; orada insanın iki parmağı arasında tutabileceği kadar Duka (568) duruyordu. O, arkamda soytarılığını sürdürdü, orada burada birkaç vuruş daha yaparken kendi kendine söyleniyordu: 'Uğursuz, bir şeye yaramaz, utanmaz yaratıklar! Bunların dünyada ne işleri var, sanki? - Pat! - Herhalde insan onları öldürsün, diye. - çat! - pat! - Bu işi az çok becerdiğimi söyleyebilirim. - Doğa bilgisi bu yaratıkların şaşılacak derecede çoğalma gücünden söz eder. - Çat! - Pat! - Ama benim evimde her defasında hemen yok edilirler. Sizi gidi alçaklar! Kökü kuruyasıcalar! - İşte burada gene bir vuruşta yirmisi yok oldu. Bunları ister misin?' - Bunu söyleyerek yanıma geldi ve önceki yaptığını yineledi. O ana kadar gülmemek için kendimi güç tutuyordum, daha çok dayanamadım, kahkahayı bastım. Hemen boynuma atıldı, ikimiz de kıkırdamakta ve gülmekte birbirimizle yarış ediyorduk. O, geri kalan paraları da elindeki yuvarlak paketten dökerken "Ama bu altınlar sana nereden geliyor?" diye sordum. - "Prens Esterhazy'den! Haydn'ın aracılığıyla! Şu mektubu bir oku". - Okudum:
"Eisenstadt (69) ......, aziz dostum! Yardımsever Haşmetli Efendimiz tarafından size ilişikteki altmış dukayı sunmakla görevlendirilmiş olmak benim için büyük bir zevktir. Sizin dörtlü bestenizi son kez yine çaldık ve Haşmetli Efendimiz bundan o kadar duygulandılar ve hoşnut kaldılar ki bu derecesini üç ay önceki ilk çalışımızda pek görmemiştik. Prens bana şunu belirtti, (söylediklerini aynen yazmalıyım): Mozart size bu yapıtını bir sunu olarak gönderdiğinde, bunu yalnızca size karşı bir saygı gösterisi olarak yormuştum. Bununla birlikte ben şimdi bu davranışta aynı zamanda kendim için de bir saygı gösterisi sezersem, onun düşüncesine herhalde aykırı davranmış olmam. Kendisine onun dehasını hemen sizinkiyle bir tuttuğumu söyleyin ve bu dünyada Tanrı'dan bundan fazlasını isteyemez - Ben de bunu doğruluyor ve amin diyorum. Nasıl, hoşnut musunuz?"
"Eklenti; sevgili hanımınızın kulağına fısıldıyorum: Lütfen, teşekkürün geç kalmamasını sağlayın. En iyisi, şahsen yapılsın. Biz böylesine bir esintiyi güzelce sürdürmeliyiz."
Mozart, birbiri ardına yineleyerek: "Sen, ey, melek adam! Ey göklere layık ruh!" diye bağırdı. Bu anda onu en çok sevindiren şeyin ne olduğunu kestirmek çok zordu, acaba mektuba mı, yoksa Prensin alkışına mı, yoksa altınlara mı sevinmişti, bunu söyleyebilmek pek güçtü. Bana gelince, açıkca itiraf edeyim ki, en sonuncusu o sırada bana pek uygun düşmüştü. Biz o akşamı çok neşeli geçirdik.
Bu serüven üzerine o gün kent banliyösü yönünden hiçbir ses çıkmadı, ertesi gün de gene hiç; böylece aradan bütün bir hafta geçti, Greszenz adında kimse görünmedi. Kocam da bir iş seli içinde konuyu hemen hemen unutmuştu. Bir cumartesi günüydü, konuklarımız vardı. Yüzbaşı Wesselt, Kont Hardegg ve başkaları müzik yapıyorlardı. Bir duraklama sırasında ben dışarıya çağırıldım, korktuğum başıma gelmişti. Hemen içeri girip sordum: "Alser banliyösünde bir sürü tahta eşya ısmarlamış mıydın?" - "Hay Allah iyiliğini versin! Evet! Orada bir kız olacak, bırak, hemen içeri gelsin!" Böylece kız, kolunda dolu bir sepet olduğu halde, elindeki tırmık ve kürekle birlikte, gayet sevimli bir edayla odaya girdi. Bu kadar geciktiğinden dolayı özür diledi. Sokağın adını unutmuşlar, ancak bugün sorup öğrenmişler. Mozart eşyayı birbiri arkasına teslim aldı ve yaptığı işten son derecede hoşnut, hepsini hemen bana uzattı. Ben candan teşekkürle bunları teker teker beğenmiş göründüm, yararlı buldum ve övdüm. Yalnızca onun neden bahçe takımı satın aldığına şaştım. - "Pek doğal olarak" dedi, "senin Viyana'daki yerin için". - "Hay Tanrım! Biz onu elden çıkaralı çok oldu; su sorunu bize hep zarar veriyor ve buna karşılık hemen hiçbir şey elde edemiyorduk. Ben sana bunu söylemiştim, sen de hiç karşı çıkmadın". - "Ne? Öyleyse bizim bu ilkyazda yediğimiz kuşkonmazlar?" - "Hepsi çarşıdan satın alınmıştı". - "Bak hele şuna! Bunu bilseydim! Ben onları sana sırf nezaket olsun diye övmüştüm, çünkü bahçıvanlık çabalarına doğrusu acıyordum. Tıpkı kamış gibiydiler."
Bu şaka, orada hazır bulunan beyleri çok eğlendirdi. Ben de fazla eşyayı anı olarak alıkoymak zorunda kaldım. Mozart şimdi de kıza evlenme işinin ne olduğunu sordu. Gerek onun için, gerekse sevgilisi için yapılacak girişimin yumuşaklıkla, sessizce ve hiç kimseyi yakınmak zorunda bırakmasızın yürütülebilmesi için onun orada her şeyi açıkca söylemesini istedi. Bunun üzerine kız da alçaktan alarak ve başkalarını koruyarak o kadar dikkatle konuştu ki bütün dinleyenleri kendi davası için tümüyle kazandı ve sonunda oradan en sağlam sözlerle ayrıldı. Yüzbaşı: "Bu insanlara yardım etmek gerek" diyordu, "esnaf loncasındaki oyunlar, konunun en önemsiz yanı. Ben orada bu işi hemen düzene sokacak birini tanıyorum. Asıl iş, ev için ve evin döşenme giderleriyle diğer şeyler için gereken para yardımını bulmakta. Ne dersiniz? Dostlar için, Trattner salonunda, giriş parası isteğe bağlı bir konser ilan edelim mi?" -Bu düşünce çok beğenildi. Beylerden biri tuz kabını eline alarak şöyle dedi: "İçimizden biri önsöz olarak işin nasıl olduğunu anlatan güzel bir konuşma yapsın, bay Mozart'ın yaptığı alışverişi anlatsın, onun insansever amacını açıklasın. O sırada bu nefis kap da yardım kutusu olarak bir masa üzerine konsun. İki tırmığı da süs olarak kabın arkasına, sağa ve sola çaprazlamasına kavuşacak biçimde yerleştirmeli".
Gerçi bu söyledikleri yapılmadı. Fakat buna karşılık konser verildi; yeteri kadar gelir sağlandı. Bunu başka türlü yardımlar da izledi: öyle ki, sevindirilen çiftin eline gereksindiklerinden fazlası geçmişti. Diğer engeller de çabucak ortadan kaldırıldı. Prag'daki Duschekler, oraya gittikçe hep yanlarında konuk kaldığımız en içten dostlarımızdır. Onlar bu öyküyü öğrenince, çok candan ve hoş bir hanım olan Bayan Duschek merak etmiş, satın aldığımız öteberiden bir kaçına sahip olmak isteğinde bulunmuştu. Bunun için ben de en uygun bulduklarımı ona ayırdım ve bu yolculuk dolayısıyla bu sefer yanıma aldım. Öte yandan, biz şimdi hiç beklenmedik yeni bir çift sevgili sanat arkadaşıyla karşılaştık. Onlar da pek yakında kendilerine bir ev açacaklar. Mozart'ın seçtiği sade ev aletlerinden birini hiç şüphesiz yadırgamayacaklarını umarak, bu çifte sunmak istiyorum, bunun için getirdiklerimi ikiye bölmek niyetindeyim. Böylece onların, ustalıkla delinmiş bir çukulata köpürteciyle, üzerinde çok emek bulunan ve sanatçı tarafından dışına zevkli bir lale kondurularak biraz da pahalılaştırılmış olan bir tuz kutusu arasında seçim yapmalarını rica edeceğim. Bana sorarsanız, ben kesinlikle bu kutuyu salık veririm. Çünkü, bildiğime göre soylu tuz, evciliğin ve ikramın simgesidir. Biz de buna, onlar için bütün iyi dileklerimizi katmak istiyoruz."
Bayan Mozart'ın söylevi burada bitmişti. Artık hanımların bunlara nasıl teşekkür ettiklerini ve hepsini ne kadar zevkle dinleyip övdüklerini kolayca kestirebilirsiniz. Hemen biraz sonra, eşya yukarıda erkeklere gösterildiği ve böylece Mozart'ın aile reisliği anlayışındaki sadelik örneği açıkca göz önüne serildiği vakit neşe ve alkış çığlıkları yinelendi. Bunun üzerine amca da, eşyanın bugünkü sahibine ve onun ilerdeki ardıllarına, gümüşlerin bulunduğu dolapta bir yer göstereceğine söz verdi. Bu yer, Floransalı ustanın o ünlü sanat yapıtına Ambrase (70) koleksiyonunda ayrılmış olandan daha aşağı bir yer olmayacaktı.
Saat sekize yaklaşmıştı; çay içildi. Hemen arkasından müzik üstadımıza, öğleyin verdiği bir söz anımsatıldı. Üstad, bu sözüyle, kendisinin yolculuk sandığında kilit altında duran, fakat çok şükür ki, pek derinlerde olmayan "Hollenbrand"ını (71) bu topluluğa tanıtacağına söz vermişti. Hiç nazlanmadı. Yapıtın öykü kısmının anlatılması çok vakit almadı. Nota defteri açıldı. Fortepiyano'nun mumları çoktan yakılmıştı.
Burada okuyucularımızın, bir pencere önünden geçerken kulağımıza yine ancak bu pencereden gelebilecek bir melodi parçasının bizi nasıl birdenbire sarıp oracığa mıhladığını anımsamalarını dileriz. Tiyatroda orkestranın akort denetimi sırasında perde önünde beklerken ne kadar tatlı bir heyecan geçiririz, değil mi? İşte bunları düşünerek okuyucularımızın bizi bu anlarda yakalayan özel duyguların hiç olmazsa birazını olsun duyumsamalarını dileriz. Hiç insan bu anlarda böyle duygulara yakalanmaz mı? Adı ister Macbeth, isterse Oidipus veya buna benzer başka bir tragedya olsun, herhangi yüce bir sanat yapıtının başlamak üzere bulunduğu bir anda, insan sonsuz güzelliğin humması içinde yüzmez mi? Bu hummalı duruma buradakinden daha çok ya da aynı derecede, başka nerede raslanabilir? İnsan bu anı hem ister, hem de aynı zamanda kendi sıradan benliğinden dışarıya sürüklenmekten korkar. Sonsuzluğun kendisini etkilediğini duyar, bir yandan göğsü daralırken, sonsuzluğun onu açarak ruhu kendine çekmek istediğini, onu baskısı altına aldığını duyumsar. Buna, yüce sanat önünde duyulan derin saygı da katılır. Beklenmedik tanrısal bir olayı tadabilmek, onu kendi yakınıymış gibi içine alabilmek, bir tür duygulanmaya yol açar; bu duygu bir gurur, belki bizim duyabileceğimiz en mutlu ve saf bir gururdur.
Oysa bizim, bugün artık çocukluğumuzdan başlayarak tümüyle bildiğimiz bu yapıtı, şimdi ilk kez tanıyacak olan bu topluluk, o anda elbette ki bizim koşullarımızdan son derece farklı bir durumda bulunuyordu. Bu koşullar yapıtın, bizzat yaratıcısı tarafından şahsen aktarılacak olmasının vereceği, kıskanılacak mutluluk bir yana, hiç de bizim koşullarımız denli uygun değildi. Çünkü yapıtın yalnızca bir parçasının saf ve tam olarak kavranması, aslında kimse için mümkün olamazdı. Hatta bir parçası değil de bütünü çalınabilseydi bile, bu, gene birçok bakımdan mümkün olmayacaktı.
Mozart, sonuna kadar işlenmiş numaralardan on sekizinin (72) yarısını bile yorumlamadı. (Oysa bu öykümüze kaynak olan bildiride bu diziden yalnızca son parçanın, Sextett'in (73) adı üzerinde durulmuştur). Mozart bunların çoğunu da yalnızca serbest birer özet durumunda ve arada sırada, uygun düşen yerlerde ezgi durumunda verdi. Bunun gibi, karısından, kendisinin de yalnızca iki arya söylemiş olduğunu öğreniyoruz. Onun, sevimli olmaktan çok güçlü bir sesi olduğu sanılıyor; buna göre, bu söylediklerinin daha çok Donna Anna'nın: "Du kennst den Verraeter - Sen haini tanıyorsun" aryasıyla Zerlina'nın iki ezgisinden biri olduğunu düşünebiliriz.
Aslına bakacak olursak, burada asıl dinleyenler, ruhları, anlayış yetenekleri ve zevkleri bakımından, yalnızca Eugenie ile nişanlısıydı. Onların arasında da diğerine oranla daha büyük dikkatle dinleyen kızdan başkası değildi. Zaten üstat da içinden, herhalde bunun en çok böyle olmasını istemiş olsa gerek. İkisi de odanın ta dibinde oturmuşlardı. Kız, bir taşbebek gibi kımıltısız, adeta konunun içinde erimiş gibiydi, o kadar ki, diğer kişilerin, ilgilerini ucuza belli ettikleri, ya da iç-duygularını, istemleri dışında bir hayranlık ünlemiyle boşaltmaya fırsat buldukları kısa aralarda dahi, Eugenie, nişanlısının kendisine söylediği sözlere her defasında ancak yarım bir karşılık verebiliyordu.
Mozart, piyanosunu, fazlasıyla güzel bir kısım olan Sextett'le bitirdikten sonra yavaş yavaş konuşmaya geçildi. Baron, bazı düşüncelerini bildirmeye yeltendi ve üstat bunları ilgiyle ve hoşlanarak karşılıyor göründü. Operanın tamamlanması ve şimdilik kasım başı için kararlaştırılan ilk sahneye konması işi üzerinde konuşuluyordu. O sırada birinin, yapıtın sonundaki belirli bölümlerin daha bir dev çalışmasına gereksinim gösterdiğini belirtmesi üzerine üstat, karşılık olarak, çekingen bir tavırla şöyle bir gülümsedi. Bunun üzerine Konstanze, Kontes'e dönerek: "Onun bu sözü duyması iyi oldu" dedi, "daha bazı hazırlıkları var ki benden bile gizli tutuyor."
Bunu işiten Mozart karısına: "Sen bunu ortaya atmakla hiç doğru yapmadın, sevgilim" dedi., "Ya şimdi de ben gene piyanoya oturmaya heveslenirsem? Bak! Kaşınmaya başladım bile."
Sez Törek ädäbiyättän 1 tekst ukıdıgız.
Çirattagı - Mozart - Prag Yolunda - 5
  • Büleklär
  • Mozart - Prag Yolunda - 1
    Süzlärneñ gomumi sanı 4246
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2390
    29.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    43.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    51.0 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Mozart - Prag Yolunda - 2
    Süzlärneñ gomumi sanı 4268
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2336
    33.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    47.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Mozart - Prag Yolunda - 3
    Süzlärneñ gomumi sanı 4392
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2348
    30.1 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    43.2 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    50.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Mozart - Prag Yolunda - 4
    Süzlärneñ gomumi sanı 4435
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2330
    33.3 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    47.4 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.9 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Mozart - Prag Yolunda - 5
    Süzlärneñ gomumi sanı 2427
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1437
    38.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    50.7 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    57.7 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.