Monumentum Ancyranum - 3

Süzlärneñ gomumi sanı 4056
Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2143
24.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
35.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
43.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
İlginç olan ve Augustus'un o zamanki ruhsal durumuna geniş, biraz da kızıl aydınlık serpen nokta şudur: Augustus, Rufus'un yerine kendisini aday gösteren yılışık kitlenin önerisini kabul etmemiş; ama daha kötü bir şey yapmıştır: Gelen kurul arasında bulunan ve ünlü 42 yılının (Caesar'ın ölümünden iki yıl sonraki iç savaşların olduğu, kara listelerin düzenlendiği acımasızlıklar yılının...) tutuklularından, yukarıda sözünü ettiğimiz Q. Lucretius soyluların adayıdır. Soylular, halk dostu Rufus'u seçtirmemek için halk yığınını toptan öldürmeyi bile tasarlamışlardı. İşte bu öldürü çetelerinin keyfi uğruna Augustus, (42 yılında, üstündeki Triumvirlik yetkisinden yararlanıp ve Comitiaların görevlerini üstlenerek kendi eliyle mahkûm ettiği adamı) konsül olarak seçtirmiştir! Bu işte kendisinin soylu bir jestini görmek isteyenler, Senato'nun amacını ve Lucretius'un, o zaman için, yalnızca soylu olmaktan başka, tek bir sivil çekiciliği bulunmadığını unutmuşlardır.
Halkın işini kolayca parasız görme ilkesini yıkan bu darbe ve koruma; senatörleri, soyluları haram yeme, haram para ve varlık edinme, her şeye karşın zevk, rahatlık ve lüks içinde yaşama yolunda kışkırtma değil midir? Eski Cumhuriyet geleneklerine dönmek bu mudur? Bütün bunları yapan Augustus'un, halkın hizmetinde olan devlet adamlarına, görevlilere ve memurlara işlerini daha ciddi, daha dürüst yapmalarını salık vermesi, insana yılgınlık veren bir soğukkanlılıktı ki, bütün Augustus'u tanımaya, bu bile tek başına yeter!
Augustus, davranışının çirkin olduğunu çok iyi biliyordu. Bu nedenle de hiçbir şey vermediği orta sınıfın, Rufus'a uygun gördüğü bu kötülükten dolayı kendisine nasıl davranacağını hesaplamış; başarı ve neşeden coşan soyluların Roma'da hazırladıkları, tanrılara yaraşır karşılama töreninden ve böylece sözde seçimde yendikleri Halk Partisi'ni ayrıca yok etmek istemelerinden korkarak, bir gece gizlice Roma'ya girivermişti. Çevresindekiler ve tarihçileri (günümüzün araştırmacıları bile) bunu bir alçakgönüllülük belirtisi diye görmüşlerdir!
Üçüncü bir olayı da anlatalım; bu, "Res gestae"deki yazıtlara ruhbilimsel bakımdan olağanüstü bir aydınlık verecek niteliktedir: Makedonya Valisi M. Primus, komşu ve Barbar boylardan biri olan Odriseslere karşı ufak bir sefer hazırlamayı kendi yetkisi içinde ve o andaki koşulların gerekli bir önlemi gibi bilmiş, harekete geçmişti. (İÖ 23'te.) Halk hizmetleri, devlet sorumluluğu, yurttaşlık bilinci ve onuru konusunda bir damla uyanıklığı, utanması bile kalmamış olan o zamanki iktidar partisi (Augustus'un yarattığı Senato), Primus'un bu hareketini kendi yüce gücüne karşı bir saldırı saydı ve Makedonya Valisi'ni yüksek mahkemeye verdi. Halk Partisi'nin önderi olan Mureno ve Fannius Cepion, bunu yersiz buldular ve valinin savunmasını üstlendiler. Mahkemenin sonucu, tümüyle Augustus'un tanıklığına bağlı kaldı. Her iki taraf da onu çağırmayı düşünmüyordu. Ama o, soyluları hoşnut etmek için kendiliğinden Forum'a gitti; zavallı Primus'u yok edecek yolda tanıklık yaptı. Onun bu davranışından sonsuz bir umutsuzluğa ve öfkeye kapılan Halk Partisi'ni büsbütün yok etmek içinse, bu tanıklığın hemen ardından Augustus'a karşı bir takım uydurma "suikast" haberleri birbirini kovaladı. Her haberden sonra da Halk Partisi önderlerinden ya da üyelerinden yeni yeni kurbanların ortadan kalktığı görüldü. Augustus'un Caesar gibi öldürüleceği yolundaki bu haberler, iç savaşların Roma'yı sardığı dönemlerin yabanıllığını ve alçaklığını yeniden yarattı. Böylece, halkın soylulara karşı cephesi, bir daha yekinememek üzere yıkıldı. Bu yıkılış, Roma'da Cumhuriyet'in silinmesini ve mutlak hükümdarlığa benzeyen bir yönetimin kurulmasını, önlenemez bir duruma getirmiştir.
Augustus'un bu yeni kanlı hizmetine soylular sınıfının ödülü korkunçtur: Soyluların karargâhı durumuna sokulan Senato, ne zaman isterse o zaman, Büyük Meclis'i, kendiliğinden toplama ayrıcalığını Augustus'a büyük minnetlerle sundu! Biliyoruz ki bu sunulan şeyin resmi olmayan adı, "diktatörlük kaydıyla sürekli konsüllük"tür! İnsan, bu acımasızlıkların, vicdansızlıkların; bu ikiyüzlülüklerin nedenini merak ediyor ve kendi kendine, "Kara listeler (proscriptions), idamlar, ayaklanmalar dönemi bitmiş olduğuna göre, bütün bu kargaşalığın asıl nedeni nedir?" diye soruyor.
O zaman, bütün oligarşilerin görünümü gözümüzün önüne geliyor. Gerçekten de, bütün oligarşilerin başı karışıklığa, ayaklanmalara, yasadışılığa, acımasızlığa, hırsızlığa, baskıcı yönetime dayanır. Böyle bir yönetimin niteliği şudur: Başı sıkışınca, eli altında bulunanlardan birini kamu kininin önüne atar, parçalanmasını seyreder ve bu arada kendi dolaplarını çevirmek için hazırlıklarını tamamlar. Augustus'un; Cor. Gallus, Eg. Rufus, M. Primus konularındaki davranışının ruhbilimsel açıklamasını burada aramak gerek. "Res gestae"de Augustus'la Senato arasında geçen, geçtiği belirtilen onurla, rütbeyle, saygıyla, törenle ilgili bütün işleri de, bu ruhsal durumun karşılıklı belirtileri olarak almak yanlış olmaz.
"Res gestae"de, Augustus'un şöyle yukardan bir bakışla sözünü ettiği alçakgönüllülüklerin aslı, hep böyledir.
4'üncü bölümde Augustus, "Senato'nun onuruma yapılmasına karar verdiği birçok zafer alayını kabul etmedim," der. Augustus burada ele aldığı konuların iç yüzünü gözümüzden kaçıran içtenliksizliğini bir daha gösterir. Gerçi, olay doğrudur; ama bununla anlatmak istediği ruh, gerçek değildir. Bunu anlamak için "Res gestae" konusundaki herhangi bir çağdaş incelemeyi gözden geçirmek yeter. Bunlardan J. Gagé (Mommsen'den sonra), bize kitabının sonunda bir "Augustus takvimi" sunar (s. 156-160). Bu takvimde adı geçen belgeler, örneğin "Cumes bayram günleri" dizelgesi ya da takvimi Augustus sağken hazırlanmış, onun onayıyla bir tapınağa yollanmıştı. Bu takvimde yıl, Augustus'un birinci kez konsül olduğu gün başlar. Yılbaşılar, Roma'da bütün yıl değiştirilmemiş; ama birçok eyalette yılbaşılar Augustus'a göre değişmişti. Senato'nun resmen zorlamasıyla, İskenderiye'nin Augustus tarafından ele geçirilmesi ve Antonius'un ölüm günü olan 1 Ağustos (İÖ 30) Mısır'ın yılbaşısı olarak kabul edilmişti! Asya eyaleti, İÖ 869'da kabul ettiği bir kararla, Augustus'un doğum gününü (İÖ 63 yılının 23-24 Ağustos'u) yılbaşı olarak ilan etmişti.
"Augustus'un takvimi"nde görüyoruz ki, yılın bütün anma törenleri, anma tapınıları, hemen hemen tümüyle, "tanrı Augustus"la ilgili yıldönümü günlerindeydi; bu günler, yıllık takvimi kaplıyordu. Daha sağken tanrılaşan Augustus, bunları geri çevirmemişti! Sextilis ayının adı değişmiş, Augustus olmuştu. Önemli bir nokta da, Augustus'un çok kuruntulu, günlerin iyi ya da kötü olduğuna, talihe çok inanır bir adam olmasıdır. Bu yüzden kendisiyle ilgili iyi dönümlerinin takvime girmesi düşüncesini kendisinin aşılamış olduğunu belirten belgeler önem kazanmaktadır.
"Res gestae"de saf bir edayla sözü geçen başka olaylar da vardır ki, alçakgönüllülük ve özveri (feragat) tülüne sarılmışlardır; yukarda anlattıklarımıza benzerler.
Augustus, "Res gestae"nin V'inci bölümünde, "Marcellus ve Arruntius'un konsüllükleri sırasında, Roma'ya döndüğümde, halk ile Senato beni diktatör yapmak istediyse de kabul etmedim," der; doğrudur! İÖ 22'de, Senato görevini görkemli bir biçimde kötüye kullanmanın (buna rezalet de denebilir) ödül kılığındaki nedeni, yukarda anlattığımız gibi, Augustus'un Primus'a vurduğu ölüm darbesidir. Augustus, bu kadar acımasızca ve çirkin bir nedenle kendisine verilmek istenen "diktatörlük kaydı içinde sürekli konsüllük"ten utanmış, dahası, korkmuş; ama, daha önce, kişiliğini yitiren aynı kitlenin verdiği "yarı diktatörce yetki"den hemen yararlanarak, Primus'un yok edilmesi yüzünden çıkan ağır kargaşalıkları bastırma yoluna gitmiştir. Aslında, (Annonae yetkisiyle birlikte verilen ayrıcalıklar onu yarı diktatör; tarihçisi Dion'un dediğine göre (Dion, August, LIV, 1-2) diktatörden daha güçlü yapıyordu. XII'inci bölümde sözü geçen "olağanüstü Senato Kurulu"nun kendisine sunduğu "Cura Legum et Morum" ayrıcalığıysa, Rufus, yani Halk Partisi için verdiği ölüm kararının karşılığıdır.
Augustus'un büyük bir özenle belirtmeye, kuşaktan kuşağa geçirmeye çabaladığı nokta, Cumhuriyet'i, adaleti, yasaları her şeyin önünde tuttuğudur. Bizim "Res gestae"de adı geçen işler, insanlar ve Augustus'un bunlarla ilişkileri bakımından yaptığımız inceleme, onun bu iyi özelliklerinden önce, paraya ve kendi ailesinden olanlara her şeyin, herkesin üstünde yer verdiğini gösteren Romalı zayıflığıyla ilgili epey örnek vermektedir.
Örneğin Agrippa.. onun, bütün yaşamı boyunca desteği, ondan bir şey beklemeyen dostu, hocası ve komutanıdır. Başı ne zaman sıkışsa ondan yardım beklemiş, onun iyiliğiyle kör talihi yenmiştir. Oysa, yeğeni ve toy bir delikanlı olan Marcellus'un Agrippa'yı kıskanması, aşağılaması, gücendirmesi karşısında işe karışmamış; büyük dostunun kendi "legatus"u olarak Suriye'ye çekilmesine (İÖ 23) bir şey dememiştir. Dahası var: Agrippa gibi bir dostu değil, Marcellus'u yani toy ve kıskanç yeğenini, kendi yerine ön plana geçirmeyi (İÖ 22) doğal görmüştür. O denli ki, Marcellus ölmedikçe (İÖ 22'de), bir daha Agrippa'yla yakınlaşamamıştır.
Bu durumu bilen bir insan olarak, XXXIV'üncü bölümün sonunda, Augustus'un "...İktidarım daha çoğalmamıştı; benimle birlikte devlet bakanlığı rütbesinde bulunan arkadaşımdan farkım yoktu," demesini "ibret"le okuyoruz! Bu arkadaşı; yeğeni, oğlu ya da Agrippa gibi, Macellus'un ölümünden sonra, onun karısı ve Augustus'un kızı Iulia'yı alan damadı, kısaca, ona en bağlı adamıdır! Roma'dan yıllarca ayrıldığı zaman bütün yönetimi eline teslim ettiği dost insandır! Bu insan, Mécèna ile birlikte, Augustus'a yapılmak üzere olan suikastı önleyendir. Böyle bir insanı seçtirmesi ve sonra onunla aynı haklara, aynı güce sahip kılındığını ileri sürmesi, bunu da kendi adalet ve yasa duygularını belirtmek için yaptığını anlatması, şaşılacak bir ataklıktır.
Oysa, Augustus bu değerde bir Romalıyı, kendisine bu denli hizmet eden dostu, kendisinden sonra yönetime aday göstermemiştir de oğulluğu Tiberius'u göstermiştir! Burada, bir daha, Augustus'un "Romalı" yönünü açılmış bulmaktayız: Pinti ve bencil adam! Onun için ilkin kendi ailesi, çoluk çocuğu; onların rahatı, geleceği ve güvenliği var! Ülkede en yararlı insan da olsa, dost ve arkadaş da olsa, yabancılar ancak onlardan sonra gelebilir.
Bütün bunlardan sonra; Corvinius Messala gibi bir insanın altı gün içinde geri verdiği Roma Valiliği'ni, en bunalımlı zamanda, işte bu dosta önermiş; Agrippa da bu öneriyi geri çevirmeyerek yurttaşlık ahlakının hangi düzeyde olduğunu bir daha göstermiştir.
İşte bu eli sıkı, bu bencil, bu acımasız, diktatörden de güçlü zorba, kendi parasıyla yarattığı, satın aldığı Senato'yu; insanlığa, yine kendi güçlerinin, onurlarının yasal kaynağı olarak tanıtmaya çabalıyor.
Bundan dolayıdır ki; Augustus'un, onuruna yapılması kararlaştırılan birçok zafer alayını kabul etmemesi, rütbeleri, güçleri geri çevirmesi, içten bir alçakgönüllülükten, Cumhuriyet geleneklerine bağlı kalan davranışından ileri gelmemiş; bir politika oyununa perdelik görevi yapmıştır, diyoruz.
"Res gestae"de Senato söz konusu olunca, zamanımızın tarihçisi çok dikkatli olmak zorundadır. Augustus'un Senato'ya, onun verdiği adlara, rütbelere, onun uygun gördüğü onurlara gereğinden çok değer yükletmesi çok ayıptır! Şaşırtıcıdır: Zorbaların egemen olduğu yerlerde acımasızlık ve keyfilik artıp ülke çöktükçe, zorbalar kendilerine dayanak görevi yapan kurumları, kişileri daha çok korur, daha çok parlatırlar. Augustus, Roma'da Senato'ya hem sayı, hem para, hem parlaklık bakımından ne denli çok önem vermiştir! 900 kişilik Senato'yu kurmak için geliri ("cens"ı) ilkin 400.000 sestert olarak saptayan, böylece oraya istediği herkesi sokan odur! Sonra 1.200.000 sesterte çıkardığı bu gelirle Senato'yu tasfiye eden, aradaki 800.000 sestertlik farkı kendi gelirinden ödeyerek (3) Senato'yu kendi ücretli adamlarının ya da kendine borçlu bir soylular sınıfının karargâhı yapan Augustus'tur! Bu Senato, efendisine bağlılığını göstermek yoluyla rahatını, ilerisini sağlamak isteyen insanlarla dolmuştu. Yerlerini, paralarını, erinçlerini hep Augustus'a borçluydular. Onun kurduğu "yönetim mekanizması"yla, kendilerine yapacak iş kalmamıştı. Augustus onlara, İtalya'nın, eyaletlerin en zengin, en verimli topraklarını, maden ocaklarını ucuzca ve hemen hemen sürekli olarak kiralayarak zenginleşmelerini, Hellenistik çağın Egesindeki bütün "sefahet"leri tadacak duruma gelmelerini sağlamıştı! Aldıkları bol paralar, Augustus'un sağladığı iç ve dış güvenle en iğrenç eğlencelere kapılan; servet, mal, cariye, odalık, iç oğlanı edinme zevkine dalan bu sürünün devlet ve ulus işlerini anlamaya, yürütmeye ne akılları, ne zamanları, ne de yetenekleri kalıyordu. Böyle bir kitle, en ufak bir nedenle, nasıl olur da efendisine en büyük onuru, unvanı uygun görmez?
Bu kitlenin, zamanla (ve yine Augustus sayesinde) tüylendiği bir gerçektir. Soylular (ve onlardan farksız duruma gelen sonradan görme zenginler) senatörlüğü yüksek bir para ve gelir koşuluna bağlayan kuraldan yararlandılar. Böylece, yasama yaşamı ve iktidar makamlarının bütün olanakları sonsuza dek ellerine geçti. Artık onlar; devrimden sonraki soyulmuş, yoksul, ancak efendilerinin yardımıyla senatör olma "cens"ını sağlayabilen döküntüler olmaktan çıkmışlardır. Kölelikleri, uşak ruhları değişmeksizin, zengin olmuşlardır. Paraya dayanan ve halk tabakasını güçsüz bırakacak olan her yolu önerebilirler; buyurabilirler bile. Bununla birlikte, bu öneri ve sözde buyruklar, Augustus'un istemiyle, yetkileriyle sınırlıdır. Önder ara sıra, eski Cumhuriyet gelenekleri vardır diye, Meclis'te bir takım tartışmaları, çarpışmaları hoş görür; onları kışkırtır bile. Örneğin; reformlar sırasında, bekârlık yasası dolayısıyla, Augustus'un önerilerine karşı çıkan büyük Roma hukukçusu Senatör Antistius Labeon'un durumu (İÖ 18'de) böyledir. Augustus, onun gelenekçi, onura ve akla dayanan bütün karşı çıkışlarını dinlemiş; ama sonuçta onunkiyle çelişen önerisini yine kabul ettirmiştir. (4)
İnsan, ona verilen rütbeleri, hazırlanan törenleri nasıl geri çevirdiğini belirten "Res gestae"nin ilk on beş bölümüyle, XXXIV. ve XXXV. bölümlerini, bu işlerin, bu işlere egemen olan ruhsal durumunun ışığı altında gözden geçirince, Augustus'un alçakgönüllülük örneği gibi verdiği, kendisinden sonraki kuşaklara örnek bıraktığını söylediği (VIII. bölümün son kısmı) davranışlarında, bu davranışları övmede; putunu kendi yapıp kendi tapan insanın özelliğini buluyor.
"Res gestae"nin dış siyasetle, dış dünyayla ilgili bölümlerini de büyük bir sakınmayla okumak gerekir. Bunlar, "Res gestae"nin yedi ya da sekiz bölümündedir ve askeri seferler, siyasal hareketler, elçi ziyaretleri vb'dir (26-27'nci, 29'uncu, 30-34'üncü bölümlerde). Bunlarda da zaman sırasına (Res Gesate'deki yöntemin sonucu) uyulmamıştır. Ama nitelik bakımından bir ayırma göze çarpar. Çağdaş bilim, "Res gestae"den pek çok yetkili kaynağa başvurarak bu ilişkileri öbeklere ayırarak aydınlatmıştır.
Augustus'un uluslararası ilişkileri belirtmeye çalıştığı bu bölümlerde övünme, çoğu kez gerçeğin yerini almıştır. Bu övünmenin derecesini ölçmek için, Doğu-Batı durumuna kısaca bakılmalıdır.
Augustus'un zamanında, bilinen uygar dünya, iki büyük bölüme ayrılmış bulunuyordu. Batıdakine Roma egemendi; doğudaki bölümse, Silifkosları (Séléucides) İran'dan kovan ve Afganistan'dan Sibirya'dan, Avrasya'dan Mısır'a, Bizans'a dek büyük bir imparatorluk kurmuş bulunan Partların egemenliği altındaydı. Asya'nın taze ve devinir durumdaki güçleriyle boyuna yenilenen Partlar, Roma'nın (ister cumhuriyet, ister imparatorluk döneminde olsun) başına bela olan kavimdir. Denebilir ki Partlar, tarihe, Roma'yı Asya'ya sokmamak için doğmuş, beş yüzyıl bu amaç uğrunda çarpıştıktan, Roma'yı titrettikten sonra yorularak, görevi Sasanlılara bırakıp silinmişlerdir. Onların hangi bilinçle, hangi kinle ve hangi güçle çarpıştıklarını belirtmek için, "büyük" sanını alan Mihridates'i anımsamak yeter! Bir gecede, bütün Anadolu'daki 300.000 Romalıyı öldürten bu hükümdar, antik dönemde görülen doğu hükümdarlarının (Anibal'den sonra) gerçekten en tipik olanı ve dikkate değeridir.
Roma, Anibal'den sonra Kartaca'yı yok etmiştir; ama Mithridates'ten sonra bütün doğu, ayakta durmasını, doğudaki siyasal denkliği elde tutmasını bilen Partların egemenliği altında kalmıştır. Romalıların Asya'yı ele geçirmek ve bu denkliği kendi yönlerine bozmak için giriştikleri her büyük savaş (İÖ 53'te Crassus'un, İÖ 36'da Antonius'un savaşları) büyük yenilgilerle sonuçlanmıştır. Roma, özellikle Crassus'un yenilgisini, yitirdiği bayrakları, armaları bir türlü unutamamıştır.
Augustus, XXVI. bölümde, "Hiçbir boy gereksiz yere bizim tarafımızdan saldırıya uğramadı," der. Bu söz de her zaman için doğru değildir; özellikle para bulmak ve altın madenleri ele geçirmek olanakları olan yerler için (örneğin İspanya savaşları), ya da ticaret yolları işini düzeltmek için (örneğin Arabistan savaşları), Augustus'un savaş açtığı görülmüştür. Ama, onun devlet adamı olarak uyguladığı belki en güzel ilke, "savaş için savaş" yapmamasıdır. Gereksiz yere savaş açmayan ya da savaşı en az açan Romalı, Augustus'tur. Çağdaş bilimin de (G. Ferrero; cilt V, s. 32) saptadığı üzere o, barışı, Roma maliyesinin kalkınmasıyla ömrünün sonlarına doğru, bir tür gelenekçiliği ve yasalara saygıyı, siyasetinin üç ilkesi yapmıştı. Dış savaşlardan, bir serüven niteliğinde kaldıkça, hep çekinmiş ve tiksinmiştir.
Bundan dolayı, XXVI. bölümdeki sözleri, büyük bir gerçek payıyla parıldayan seyrek yerlerden birisidir.
Şurasını hemen belirtelim ki, Augustus bu güzel ilkeyi, adalet ve insanlık duygusundan ötürü koymamıştı. Augustus, bütün ömrünce (bazı korkular ve boşinançlar bırakılırsa) duyguya yer vermemiş olan kuru Romalı tiplerinin başında gelir. Galatya kısmen bir yana kalırsa; ne Yunanistan'a, ne Mısır'a, ne Suriye'ye, ne Filistin'e, ne Bitinya'ya, ne Ermenistan'a, ne Partlara, ne Afrika'ya, ne İspanya'ya, ne Gallia'ya karşı uyguladığı yönetim; adaletten, sevecenlikten, insanlıktan kaynaklanmıştır. Augustus buralarda ve her yerde kuru, elisıkı, bencil bir hesapçılıkla iş görmüştür. Onun böyle bir siyaset gütmesinin nedeni, bol para ve dolu hazine edinmek, Roma'nın ve Roma'da soyluların daha lüks, daha rahat bir yaşam içinde, daha çok oyun ve eğlence, daha çok haz ve keyif tatmalarıdır! Augustus'un ekonomi örgütünün amacı, Roma'da sonsuz harcama yapmak ve bunu, eyaletlere yükletmekti (Ferrero, V, 28). Bu örgüt, ne Augustus'tan önce, ne onun zamanında, ne de ondan sonra Roma eyaletlerini geniş görüşlerle yönetmeyi aklına getirmiştir. Uyrukların iyiliğini gözeten, genelin yararını amaç edinen tek düşünce, tek ilke, Roma'da bulunamaz! Aslında, Grek ve Roma yönetimleri, Duruy'nin de dediği gibi (His. Rom., 1907 s. XXI), bir siteyi kurmasını, çok iyi işletmesini bilmiş; ama bir imparatorluğu anlayamamıştı. Bir Selçuklu İmparatorluğu, hele bir Osmanlı İmparatorluğu göz önüne getirilirse, insanlığın genel gelişmesi ve uyruklar bakımından, ne Atina, ne Makedonya, ne Roma bu düzeye değil yetişmek, bu düzeyi düşünmemişlerdir bile!
Bu durumda, bu ruhta olan Roma ve onu temsil eden insan, örneğin Yunanistan'da, İÖ 146'dan sonra (eski Grek yapıtlarını bir kurt gibi yemek ve iflas etmiş bir oğul gibi satıp savmak bir yana) tek kurtarıcı iş yapmamıştır. Yunanistan'ı, Atina İmparatorluğu'nun yıkıntıları altında; köylüleri, kentlere akın ederken; kentleri de, yoksulluğun körüklediği lüks, zevk, aç gözlülük, kumar alışkanlığı, birbirinin ayağına karpuz kabuğu koyma dolapları, anlamsız Grek bölgeciliğinin bütün pisliklerine boğulmuş buldular. Bekârlık ve borçluluk, yoksulluk ve savurganlık, bu işsiz güçsüz ülkeyi frengi gibi yemekteydi. Roma, bu uçurum yamacında bulduğu, kendisinin kültür öğretmeni olan Yunanistan'ı kurtaracak yerde, bir tekme de kendisi vurmuş; uçuruma yuvarlamıştı. Çünkü bu dertlere siyaset ve iktisat bakımından umar bulacak yerde, Augustus'un bile, onu yalnızca "istediği şeyi yapmakta başıboş bırakması", elbet de uçuruma yuvarlayacaktı. Bu başıboşluk, ancak Yunanistan bütün eski yönetim koşullarını elde edebilirse, yani başka özgürlüklerle birlikte işe yarardı. Yoksa onu Roma tutsaklığı içinde başıboş bırakmak; onunla ilgilenmemek, onun o andaki dünya koşullarında yok olmasını seyretmek demekti.
"Asya eyaleti"ne Roma'nın uygun gördüğü, belki daha da kötüydü. Orada ne yerli ve Hellenleşmiş kralların, ne Bergama Krallığı'nın başardığı tarihsel görevleri yapabilmişti. Hellen kültürünün gelişmesi yolunda emeği yoktu; ülkeyi ve halkı tanımıyordu. Bütün kaygısı, soymak, ülkede ne kadar altın varsa alıp götürmekti! Din, yaşayış, tarım olarak ne bulduysa ona dokunmadı; onlardan haberli bile görünmedi; böylece yok etmedi, ama buradaki toplulukları korkunç biçimde zayıflattı. Hele düşünce ve düşünce yaşamı adına eski krallıkların, cumhuriyetçilerin yaratıp sürdürdüğü her şeyi söndürdü.
Bütün Küçük Asya, onun elinde, hırsın ve açgözlülüğün açtığı sonsuz savaşlarla doğranmış gitmişti. Roma'nın getirdiği bu korkunç çöküntü ve dağılmanın üstünde iki baykuş tünemişti. Haydutlar ve Yahudiler (Ferrero. V, s. 183).
Sonuç olarak, Küçük Asya'da, Ön Asya'nın bu büyük kıtasında, birtakım kukla, gölge kralların elindeki gölge hükümetçikler kalmıştı; bütün bunlar, Part İmparatorluğu ile Roma'nın egemenliğindeydi. O Part İmparatorluğu ki, nitelik olarak çok homojen bir atlı kavimler dünyasına dayanmaktaydı. İşte böyle bir ortamda, Partlar gibi bir rakibe karşı doğu siyasetini yürütecekti. Augustus'tan önce, Ön Asya'da, hele Anadolu'da ne kadar Romalı komutan ve konsül görev yapmışsa; yalnızca dehşet, kıyıcılık, yokluk saçmışlardı. Bu nedenle de (Galatya ve Yahudilerin baş belası Herode bir yana bırakılırsa) kendisini seven bir kitlenin bulunması pek zordu. Bergama Krallığı'nın, varını yoğunu Roma'ya armağan etmesini unutmuyoruz. Ama bu davranış, Roma'yı bile şaşkınlığa düşüren ve başka bir örneği olmayan davranıştır; yarı deli, umutsuz, çocuksuz bir kralın tek başına verdiği bir karardır. Bundan dolayı da, Roma'ya karşı sevgi ve bağlılık işinde hesaba katılamaz. Partlar'ın hemen hemen aynı yaşam ve soy koşulları içinde yoğrulan geniş yurtlarıyla bu yurtların çevresindeki ülkeler, atlı uygarlığının bütün gereklerine uyan gelişmiş savaş yöntemleri sayesinde, yenilmez bir tehlike durumunda kalmaktaydı.
Augustus'un çevresindeki şairlerle Crassus yıkımının acısı ve utancı içinde bunalan Roma, bu hastalıklı önderi Partlara karşı durmadan kışkırtmış; onun Part seferini, sanki körüklemişti. Oysa, Part seferinin bütün zorluklarını, bütün ters olasılıklarını bilen Augustus, kimileyin İspanya'ya, kimileyin Gallia'ya seferler düzenlemişti; denebilir ki Roma'yı; birtakım geri, dağınık, barbar komşulara karşı kazanılan zafercikler ve oralarda kurduğu yönetim örgütleriyle avutmuştu. Augustus, her şeyin üstünde yükselene dek, ne güçlükler çekmiş, nelere katlanmıştı. Bütün bir ömre mal olan bu kazançları, bir yanlış davranışın sonucu acı bir yenilgiyle tehlikeye düşürmek istemiyordu. Kendisinden çok üstün askerlik dehası bulunan Crassus'un ve Antonius'un örneklerini unutamazdı. Sonra, Roma'nın gücünü de çok iyi biliyordu. Antonius, Kleopatra ile anlaşıp bir doğu imparatorluğu kurma, başkentini Roma'dan doğuya kaydırma kararını verdiğinde, Roma ve Augustus tam bir güçsüzlük içinde kalmıştı. Uygar, bol nüfuslu ve zengin doğu, sonsuz olanaklara, sonsuz genişlemeye elverişliydi; oysa Augustus, "Üçler" anlaşmasıyla kendisine kalan verimsiz, güvenilmez, barbar ve az nüfuslu eyaletlerin kuru yazgısıyla sarılmış kalmıştı. On yıl, doğunun görkemli coğrafyasının Antonius'un elinde, 200 yıldır gelişen Roma varlığını eritecek duruma geldiğini, korkuyla görmüştü. Antonius kendisine, İtalya'ya saldırmak aymazlığını göstermese, Augustus'un, o korkunç oyuncunun ayaklanma üstüne ayaklanma, hainlik üstüne hainlik olan doğudaki devinimlerine karışması olanaksızdı. Actium bile (Antonius'un şaşırtıcı yanılgıları, üzüntüye kapılmaları, Kleopatra'nın peşinden koşup gitmesi yüzünden kazanılmış) bir raslantı, bir talih savaşı olmuştu.
Bundan dolayıdır ki Partlar konusunda Augustus, tam bir sakınma ve çekinme göstermiş; işi hiçbir zaman savaşa vardırmamıştı.
Augustus dış siyasetten söz ederken, Ermenistan işini önemle ve övünerek ele alır: "Büyük Ermenistan'ı, kralı Artaxe'nin öldürülmesinden sonra bir eyalet haline getirebilirdim; ama, atalarımızın örneğine uyarak, üvey oğlum Tiberius Nero aracılığıyla ve bir krallık halinde Kral Artavasdes'in oğlu, Kral Tigran'ın torunu olan Tigran'a vermeyi daha uygun buldum," der.
Roma, küçük Ermenistan'ı, en küçük bir kaygı duymadan, kendisine bağlı bulunan Kapadokya'ya katıvermişti. Ancak, "büyük Ermenistan" Pompeius'tan beri krallık olarak bırakılmıştı. Sakıngan Pompeius, Partların buraya ne denli önem verdiklerini bildiği için, bir Romalıya pek yabancı gelen acıma görünüşü altında, Ermenistan'ı Kral Tigran'a bırakmıştı. (5) Augustus'un, Sezar'ın politikasına uymasa da, eski Soylular Cumhuriyeti'nin politikası olan (Ferrero, V, s. 192) bu geleneği yıkmak için Partlarla savaşı göze alması gerekti. Daha Sezar zamanında Partların yenilebilmesi için Roma'nın doğuda en aşağı 16 lejyonu bulunması gerektiği hesaplanmıştı. Gereken harcama hazineleri de ayrı! İÖ 27'deyse Augustus'un elinde topu topu 23 lejyon vardı. Bütün imparatorluk için bu, çok azdı! Ve yaşlı Roma'nın savunmasına ancak yeterdi. (Ferrero, V, s. 12.) Örneğin üç lejyon, yalnızca İskenderiye'nin iç güvenliğine bile yetişmiyordu (Strabon, XVII, I, 12, 797). Oysa İsa'dan önce 21. ve 20. yıllarda, ünlü Anadolu ve Surya gezilerine dek, bu geziler sırasında bile Augustus, kendisini böyle bir serüvene atılacak durumda görmemiştir (Ferrero, V, 191). İsa'dan önce 21. ve 20. yıllarda Augustus'un yaptığı bir blöftü; o, Ermenistan'ı basmaya hazırlanıyordu ve bunu gürültülü olarak yayıyordu.
Augustus'u bu hazırlığı yapmaya zorlayan neden, Ermenistan'daki hükümdar değişikliğiydi. II. (kimilerine göre I. ve "büyük") Tigran öldüğü zaman, Roma'ya götürülmüş olan oğlu Tigran, hiçbir neden olmadığı halde Pompeius'a düşman olan Lucullus'un kayınbiraderi Claudius tarafından öldürülmüştü. Ermeniler kral olarak onun kardeşi II. Artavasdes'i seçtiler. Roma ile iyi geçinen bu insanı, Kleopatra'nın kini ve entrikalarıyla kabaran Antonius (Gagé, s. 131; Sandaldjian, II. s. 478-9) birçok hileyle yakalayıp zincire vurdurdu; sonra da İskenderiye'de öldürttü. Bunun yankısı, yakın doğuda ve hele Ermenistan'da uzun zaman sürmüş, Roma'ya karşı nefret ve güvensizlik aşılamıştır.
II. Artavasdes'in üç çocuğu Antonius'un tutsağı bulunduğundan, ülkesinde kalmış olan II. Artaxias kral seçilmiştir. Bu kralın Romalılardan nefreti, kuşkusuz pek büyüktü; bu nedenle Partların kralı IV. Phraates ile yakın dostluk kurmuş, onun bir tür koruyuculuğunu sağlamıştır.
Augustus, İÖ 30'da Antonius'u yenip Mısır'ı alınca, II. Artavasdes'in orada tutsak olan çocuklarını (biri kız olmak üzere üç tane olması gerekiyor) görünüşte rahat ettirmek ve korumak; gerçekteyse, elinde tutu gibi bulundurmak üzere Roma'ya götürmüştü.
Augustus, İÖ 20'de Anadolu'da çalışırken, Roma'nın düşmanı olan II. Artaxias'a karşı bir ayaklanma hazırlatmış görünüyor. (Sandaldjian, II, 492; Gagé, s. 131.) Ermenilerin bu sırada Roma'ya haber salıp Augustus'un yanındaki genç Tigran'ı kral olarak istemeleri, böylece Roma koruyuculuğunu yeğler görünmeleri, olağan değildir, hem de bu ayaklanmayı Roma'nın hazırladığını gösterir. Augustus, Roma'ya Ermenistan'ı katmaktan tümüyle ayrı olan bu işi benimsemeyi, Roma dünyasının kendisinden beklediği şeyler yüzünden çaresiz görmüştür. Üvey oğlu Tıberius Nero'yu bu işle görevlendirmiş; -Avrupalılara göre II. Tigran böylece Ermenistan'a gitmiş, Tiberius'un koruması altında Artaxates kentinde taç giymiştir.
Buna Partların karşılığı beklenmedik bir şey olmuştur: IV. Phraates, hem elinde bulundurduğu tutsakları, hem daha önce yenilen Roma konsüllerinden alınan bayrakları geri yolladığı gibi, Roma ile kesin bir anlaşma yapmak istemiştir. (Ferrero, V, 195.) Bu teslim oluşun nedenini, bugün aydınlatmak olanağı bulamıyoruz. Tarihçiler bunu Augustus'un çok talihli bir adam olmasına verirler. Ya da bunu o sıralarda Partları yönetenlerin (IV. Phraates, I. Phraataces...) değersizliğine, ölçüsüzlüğüne vermek gerek. (A. Piganiol, His. de Rome, 1939, s. 237 ve Serisi.)
Bununla birlikte, III. Tigran'ın az sonra kopan (büyük olasılıkla, Partların hazırladığı) bir karışıklıkla öldürüldüğünü görüyoruz. (Sandaldjian, II, 496; Gagé, 131.)
IV. Tigran ve kız kardeşi Erato, Partların dostudur ve Roma'nın bütün çabalamasına karşı, bu kralın Ermenistan'da kalması dikkate değer. Buna karşı Augustus, Partlar üstüne yürümeyi kesinlikle düşünmemiş; işi entrika ve anlaşma yoluyla ve çoğu kez olayın dışındaki bir aracı gibi çözümlemeyi yeğlemişti. Oysa, bütün anlaşmaya karşın, Ermenistan'daki bu oyunlarıyla Partların Roma'ya meydan okudukları açıktır.
Görülüyor ki "Res gestae"de Ermenistan konusunda Augustus, işi abartmış, hele hem kendisini, hem Roma'nın iyi yürekliliğini gerçeğe hiç uymayan bir biçimde anlatmıştır. Burada yalnızca "Res gestae"yi kaynak olarak almak zorunda kalsak, ne duruma düşeceğimiz açıktır.
Yineleyelim: "Res gestae"de (zaman sırası ve doğruluk noktaları bir yana bırakılırsa) konu sırasıyla en iyi toplanan bölümler, bu dış siyasetle ilgili olanlardır. XXVIII. bölüm, koloniler işine ayrılan bir aralık gibidir; sonra, XXIX. ve XXXIII. bölümler, yine dış siyaseti yansıtır.
Augustus, bütün bu bölümlerde, hep hakka, yasallığa uygun işler yaptığını belirtmeye çabalar. XXV. bölümde en sivri nokta, bütün İtalya'nın kendisine, "kendiliğinden" bağlılık andı içtiğidir. Bu "kendiliğinden" sözcüğü yalnızca bir savdır, gerçek değildir. (A. Piganiol, His. de Rome, 1939, s. 215 ve gerisi.) Bu ant işini Augustus inceden inceye hazırlamış; dahası, zorlamıştır. Aslında bu "kendiliğinden" içilen antla XXVI. bölümün içeriği çelişkilidir. Görülüyor ki, "Res gestae"yi her zaman kendi özellikleri içinde ele almak ve aldanmamak gerekiyor; o her zaman, bir övünme dizelgesi olarak kalmıştır.
***
"Res gestae"de sırasız, eksik ve gereksiz olan şeyler konusunda verdiğimiz bu örnekler, amacı anlatmaya yetecektir sanıyoruz. Bu gereksiz olan yerler yanında, belgenin büyük bir eksiği vardır. O da Augustus'un devlet adamı olarak en büyük yanını aydınlatmaya yarayan reformlarıdır. Yönetimde, dinde, maliyede, ailede, toplum yaşamında, oyunlar düzenlemede, bağış yapmakta, askerlikte, eyaletler işinde.. yaptığı bu işleri biz başka kaynaklardan öğrenmek zorundayız.
Gerçi o, "Res gestae"nin VIII. bölümünde reformlarına değinir: a. Patriçiyenlerin sayısını arttırmıştır; b. Üç kez Senato seçimi yapmıştır; c. Dört kez nüfus sayımı ("lustrum") yapmıştır; ç. Yeni yasalarla, gelenekleri canlandırmış; ataların, uyulmaz duruma giren geleneklerini ve kurallarını canlandırmak istemiştir; d. Kendisi, daha sonra gelenlere örnek olacak düzenler hazırlamıştır. Ama bu reformların ne olup ne olmadıkları bu satırlarla anlaşılmaz. Oysa bu reformlar onun suçunu bağışlatacak, adını sonsuza dek yaşatacak işleridir.
Ataların uyulmaz duruma gelen düzenlerinden, kurallarından birisi de "lustrum"du. Doğuşunda yalnızca sağlıkla, dinle ilgiliyken, sonuçta halkın ve Senato'nun zenginliğini anlamaya yarayan bu inceleme sayımı; nüfus sayımı bakımından tarihin çok yararlandığı kaynak olmuştur. Sonucu bakımından Roma'ya gelir sağlamaya yarayan bu sayımlardan, özellikle İÖ 8 tarihine raslayan ve VIII. bölümde "ikinci bir kez..." diye belirtilen lustrum, ancak "Res gestae"den öğrenilmektedir. (Gagé, s. 85.)
Sez Törek ädäbiyättän 1 tekst ukıdıgız.
Çirattagı - Monumentum Ancyranum - 4
  • Büleklär
  • Monumentum Ancyranum - 1
    Süzlärneñ gomumi sanı 4105
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2045
    22.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    32.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    38.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Monumentum Ancyranum - 2
    Süzlärneñ gomumi sanı 4009
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2025
    23.7 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    33.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    39.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Monumentum Ancyranum - 3
    Süzlärneñ gomumi sanı 4056
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2143
    24.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    35.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    43.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Monumentum Ancyranum - 4
    Süzlärneñ gomumi sanı 4013
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2173
    25.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    36.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    43.9 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Monumentum Ancyranum - 5
    Süzlärneñ gomumi sanı 2661
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1549
    27.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    37.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    43.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.