Küçük Dünyam - 07

Süzlärneñ gomumi sanı 4029
Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2148
27.6 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
40.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
47.7 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
ads place
Bir taraftan da izmir'in içinde iki-üç yerde vaaz veriyordum. Aynı zamanda gitmeye çalışıyordum. Zaten her cuma Kestanepa-zan Camii'nde vaaz veriyordum. Bunun dışındaki vaazlan mümkün mertebe cumartesi pazar günlerine sıkıştırmaya gayret ediyordum. Demek ki bünyem mukavemetli imiş, dayanabiliyormuşum. Mesela, cumartesi gidip bir yerde vaaz veriyordum. Geceyi yolda geçiriyor ve ertesi gün de bir başka yerde vaaz veriyor ve hiç dinlenmeden o akşamı da yolda geçiriyor, derken ertesi sabah derse yetişiyor talebeye ders veriyordum. Böyle sıkı bir program ve yüklü bir çalışma tempom vardı.
Önceleri gidip-gelmeleri umuma ait vasıtalarla yapıyordum. Daha sonra, Yusuf Pekmezci ve Köse Mahmud'la tanıştık. Onlann da arabalan yoktu. Ama onlar araba kiralar ve gideceğimiz yerlere öyle giderdik.
Köse'yi Aksekili diye, Ali Rıza Güven Bey getirip tanıştırdı. Gayesi de bunların Kestanepazan'na yardım etmelerini temin idi. Aradan iki üç sene geçince, üç-dört taksilik insan olduk ve gidişlerimizi konvoy halinde yapmaya başladık...
Nur Talebeleri
Bana ilk sahip çıkan Mustafa Birlik Bey oldu. Yusuf Pekmezci Bey ise, dıştan bir insan, cami cemaatından biri olarak yanıma gelir giderdi. Çok samimi bir insandı. Her konuşmadan sonra, ağlayarak sarılır ve alnımdan öperdi. Mehmed Metin, Hüseyin Çağdır, Sami Bey de alaka gösterdiler. Sami Bey kısa bir müddet, Güzel-yalı'daki yurtta da idarecilik yaptı. Bunlar eski Nur talebelerinden-di ve iman hizmetine yürekten gönül vermiş hasbilerdi.
izmir'e ilk geldiğim günlerde Sungur Ağabey de gelmişti. Bana: "Fethullah kardeş, burada hiç evimiz yok. Bir ev açalım, izmir büyük bir yer" demişti.
"İlkler..."
Mustafa Birlik Bey'in evinde salı ve cumartesi günleri sohbet
yapılıyordu. Aslında o sıralarda izmir, talebe potansiyeli bakımından çok zayıf durumdaydı.
ilk defa, Mehmed Metin Bey'in odasına, ertesi sene veya daha sonraki sene beş-on talebe gönderdim. Burası ufak bir odaydı. Hatta ihtilalden sonra da o odayı görmeye gitmiştim. Talebeleri gönderdikten sonra, ne olur ne olmaz diye arkalanndan gittim. Gördüğüm manzara beni çok sevindirdi. "Elhamdülillah" deyip Rabbime hamdettim.
Bu talebelerle ders başladı. Talebelerin hepsi Kestanepazan ta-lebelerindendi. O zamanlar tesbihatı kimse bilmiyordu. Nasıl yapıp da öğretsem, diye düşünmeye başladım. Kafamda hep bunu düşünüyordum. Adeta içime ıstırap olmuştu.
Bir diğer husus da bunlan itaata alıştırmaktı. Talebeler disipline girsinler, evrada, ezkara alışsınlar diye, caminin ışıklarını söndürüp hatme-hacegan yaptığım da oluyordu. Onlann ruhen yoğrul-malannı istiyordum...
Bazı istidatlı gördüklerimi caminin mahfiline çıkarır orada hususi kitap okuturdum. Fakat bir kısım su-i niyetli kişilerin kötü
görmesi karşısında onu da terk ettim. Gençlik ve feveran olmasına rağmen, bu işin sessiz ve zarar gelmeden yürümesini arzu ediyordum.
1968 yaz döneminde kamp yaptık. Hepimiz yetmiş kadardık. Kamplardan önceki devrede ise dört talebeyi Edirne'ye göndermiştim.
Uykum Gelmesin Diye
Tehzib-i ahlak derslerine giriyordum. Çocuklar hüngür hüngür ağlıyorlardı. Bir gün yatakhaneleri gezerken Halil Mezik Bey'i gördüm. Kendini boynundan üst kanepeye bağlamış. Ne yaptığını sordum. "Dünkü anlattıklarınızı düşünüyordum. Uykum gelmesin diye de kendimi bağladım" dedi. Gözümü doldurmuş bir talebe idi. Böyle olanlardan biri de İbrahim Kocabıyık'ü. Her ikisi de hazırlık okuyordu.
Bunlarla birlikte Abdullah Aymaz ve Mehmed Binici'yi, dördünü, Edirne'ye gönderdim. Dernekten izin almıştım. Harçlıklarını da verdiler. Dedim ki "Bunlar istanbul'u Edirne'yi gezsinler. Gözleri gönülleri açılır, ufukları inkişaf eder." Aynlah beş gün olmuştu ki aklıma bir şüphe düştü. Ya bunları niçin gönderdiğimi, niyetimi, maksadımı, maksadımdaki inceliği bilmezler de bunlarla alakadar olmazlarsa, diye endişe etmeye başladım. Isındıralım derken sakın bunları soğutmayalım, dedim ve ben de izin alıp arkalarından E-dirne'ye gittim, iyi ki gitmişim. Korktuğum başıma gelmişti. Yürekten alakadar olan olmamış. Bir miktar orada, bir miktar da istanbul'da kaldılar.
istanbul'da Zübeyr Ağabey vardı. Onların kendi yanında kalmalarını temin »etti. Zannederim üç-beş gün orada kaldılar. Ve bu onlar için çok faydalı oldu. Halil Mezik'le Mehmed Binici'nin durumu iyi idi. Abdullah Aymaz, o yıllarda daha derli toplu, daha ü-mit vaadediciydi. Mehmed Binici biraz futbolcuydu, ibrahim ile Halil Beyler yaşça küçüktü. Bu seyahat onları meselelerimize ısındırdı. Zaten içlerinde nüve de vardı.
İlk Kamp
Kampa çıkmaya karar verdiğimizde aradan iki sene gibi bir zaman geçmişti, ismail Büyükçelebi Bey o zamanlarda tanıdı. Çok ciddi ve gayretliydi. Hatta şu sözlerini hiç unutamam: "Abdullah Ağabey, bu meseleleri biliyormuş da bana hiç söylememiş. Yazıklar olsun, iki elim yakasında kalsın!"
Kamp meselesi beni iyiden iyiye düşündürüyordu. Finansman meselesi çok önemliydi, ihtiyaçları nasıl karşılayacaktık? Sonra çadır almak icap ediyordu. Bu günlere kıyas edilirse, bunlar çok cüz'i paralar gibi görünebilir. Fakat o gün o kadarcık imkanı bile bir araya getirmek zordu. Benim kaldığım çadırı bin liraya yaptırmıştık. Büyük çadırlar ise 2500'er liraya yapılmıştı.
Ankara'ya gittim. Orada tanıdığım insanlar vardı. Aklıma bir çare gelmişti. 27 Mayıs ihtilalinden sonra, askeriye milletten para toplamış, karşılığında da bono dağıtmıştı. Bu bonolar istendiği zaman paraya çevrilebilecekti. Gittim ve 3000 lira tutarında bono topladım. Bunları Kestanepazanna verdim. Onlar da bonoları paraya çevirdiler.
Böylece çadırların yapımına hızla başladık, ilk sene kampa yetmiş kişi kadar gitmiştik... ikinci ve üçüncü kamplar daha kalabalıktı. Hatta üçüncü sene her an üçyüz kadar talebe bulunuyordu. Gidenlerin yerine yenileri geliyordu. Orada birkaç gün dahi olsa kalanların sayısı belki bini bulmuştur!..
Kestanepazannda beş sene kadar kaldım. Arkadaşlarıma bir örnek olması bakımından söylüyorum, bu beş senelik zaman zarfında beş kuruş maddi istifadeyi düşünmedim. Banyoda ve abdestte kullandığım suyun parasını dahi verdim. Bugün de aynı şeyi düşünüyorum. Talebenin hakkı olan bir müesseseden bir başkasının ne surette olursa olsun istifadesi doğru değildir.
Vazifemiz: Şükür
Kendimin böyle bir hizmete layık olduğumu hiçbir zaman hayal dahi etmedim. Ömrüm boyunca "Demek ki Allah (c.c) şahısların şahsi durumunu hesaba katmadan, istediğine istediği hizmeti gördürüyor" diye düşündüm. Meseleye bu açıdan bakılırsa, bu
devrede büyük işler yapılmış sayılmaz. Eğer, Cenab-ı Hakk, bu hizmeti başkalarına değil de bize yaptırmışsa, vazifemiz sadece şükürdür. Minnet âlemlerin Rabbi olan Allah'adır.
Edirne'den gelirken dosyam dolu gelmişti. Takibe maruz idim. Peşimde daima bir sivil polis bulunuyordu. Fakat yine Cenab-ı Hakk'ın bir lütfü, bu polis îmam Hatip'in orta kısmından mezundu ve benim de hemşehrimdi, Erzurumluydu. Geldi benimle birkaç defa görüştü. Temiz bir insandı. Bana ne yaptığını, benim için nasıl bir rapor hazırladığını hiç söylemedi. Fakat, daha sonra hazırladığı raporun bir suretini Diyanette görmüştüm. Gayet müsbet bir rapordu. Daha önceki dosyamda bana atfedilen faaliyetlerin hiçbirinin bende görülmediğini söylüyordu. Belki, Kestanepazan idare heyetine de bu malumat intikal etmişti. Onun için de benim faaliyetlerime onlarca göz yumuluyordu.
İmza Taklidi
Bu arada isüdradi olarak şunu da arzedeyim: Ben tzmir'e geldiğimde Edirne'deki mahkemem devam ediyordu. Bir gün beni savcılıktan çağırdılar. Yanımda irfan Âkça ve Hacı Kemal Abi olduğu halde gittik. Meğer Edirne'de benim mahkememe bakan hâkimlerden biri değişmiş ve yerine bir kadın hâkim tayin olunmuş. Birisi de benim adımı ve imzamı kullanarak bu kadına hakaret dolu bir mektup yazmış. Mektubu benim yazıp yazmadığım tetkik olunuyordu ve savcılığa bunun için çağrılmıştım. Allah'tan mektup elya-zısıyla yazılmış. Benim yazımı aldılar ve daha sonra takipsizlik karan verdiler. Bu mektubu kim ve hangi gaye ile yazmıştı bilemiyorum. Fakat aleyhime bir komplo olduğu muhakkaktı.
Beşinci senenin sonuna doğruydu ki, Kestanepazan'ndaki idareciler bana karşı tavır koymaya başladılar. Belki istihbarat tarafından tazyik ediliyorlardı, bilemiyorum. Fakat kulağıma böyle bir söylenti gelmişti. Benim üzerime idareci getirdiler. Bana, sen talebeye karışmayacaksın, sadece derslere girip çıkacaksın, dediler, istemediğim bazı hocaları da getirmişlerdi. Sıdkı Şenbaba Bey'i müdür yaptılar. Bu zat sevdiğim bir insandı. Hatta babam geldiğinde onu alıp evinde misafir etmişti. Fakat o, idareci arkadaşların, mak-
şad ve gayelerinden habersizdi. Safiyane ve hizmet gayesiyle gelmişti. Benim refüze edilmek istendiğimden belki haberi yoktu.
Talebeler...
O sene Gediz'de bir deprem olmuştu, izmir'de toplanan eşya ve malzemeleri götürmek için birkaç arkadaşla Gediz'e gitmiştik. Günlerden pazardı. Talebe, Sıdkı Şenbaba'ya isyan etmiş; hakaret ifade eden sözler söylemişler. O da, talebenin bu antipatisini görünce bırakıp gitmiş. Bir daha da gelmedi. Fakat Rabbim şahiddir, bu olanlardan hiçbirinden benim haberim yoktu. Hadiseyi geldiğimde duydum ve cidden üzüldüm.
Öyle temiz ve samimi bir insanın, hakarete maruz kalması, talebe bunu bana olan sevgisinden de yapsa asla tasvip edilecek bir durum değildi. Fakat, hiç dahlim olmadığı halde, idareci arkadaşlar, talebenin bu ayaklanmasını da benden bildiler. Ali Şenbaba Bey'den sonra Suad Bülbül adında birisini getirdiler.
istenen belliydi. Benim Kestanepazan'nı terk etmem isteniyordu. Kalabileceğim bir ev aramaya başlamıştım. Esas istenen, talebeyi benden koparmaktı. Onun için de imam Hatip Okulu'nun yanında yapılan binaya talebeyi taşımakta ısrar ediyorlardı. Talebe ihzari kısmını ben hiç düşünmeden reddettim. Çünkü son arzum, Kestane-pazan'nın bir yerinde gömülmek ve kabrimden talebelerin gürültüsünü dinlemekti. Evet, dünyada bütün arzu ve isteğim buydu.
Bazı hocaefendiler çoğu itibariyle, benim düşündüğüm hizmet şekline muhalifti. Orada kaldığım beş senelik zaman zarfında, her gün adeta ağzımda kaktüs çiğniyor gibi olurdum. Bana taraftar olmalarını zaten beklemiyordum. Tek istediğim muhalefetlerindeki dozun biraz hafif olmasıydı. Ancak, yine de hep şiddetli bir muhalefetle karşı karşıya bulunuyordum. Buna rağmen, hizmet her şeyden önemliydi. Selden kurtarabildiğim kârdır, diyordum. Cemaatımızdan da gördüğüm bir tek kelimelik teşvik yoktu. Hiçbir şey yapmasalar dahi, sadece, bu hizmetine devam et, deseler benim i-çin bu da yeterli, insan yapayalnız kaldığında ancak bu kadarcık bir ilginin bile ne büyük bir şey olduğunu anlayabilir. Yalnız kalmak çok zordur. Elden ne gelir ki, bu da bizim kaderimizdir.
"Hizmet"
Hatta, bazı yakın çevremde sinsi sinsi kıskançlıklar seziyordum. Ben kendimi, yapılan hizmetler açısından bu işin ehli olarak asla görmedim ve hâlâ da görmüyorum. Fakat, bu bana ait olması gereken düşünceyi, bana bir başkasının söylemesi asla doğru değildir. Bu tür ifadeler de beni ayrıca rahatsız ediyordu. Şunu kasemle temin edebilirim ki, ben "fücur" kelimesinin kendisinden dahi rahatsız olan bir insanım ve hayatımı öyle disipline etmeye çalıştım. Buna rağmen bir gün bir kitap açtım. Karşıma "Allah bu dini racul-ü facir ile de kuvvetlendirir" mealindeki hadis çıktı. Ben bunu okudum ve kendime hitap ediyor kabul ettim. Fakat orada bulunanlardan biri, bu payeyi de bana çok gördü gayet müstehzi bir eda ile: "Sen kendini hizmet ediyor mu sanıyorsun ki, dini kuvvetlendiren racul-ü facir olasın" dedi. ister istemez bu tür ifadelerden rahatsız oluyordum.
Kestanepazarı'nda bulunduğum sıralarda, üniversitelerde yapılan seminerlere katılır, konuşma yapardım. Yaşar Hocaefendi'nin izmir'e vaiz olarak tayin ettiği Kemal Solak Bey Yüksek islam Enstitüsü'nde okuyordu. Konuşma yaptığım zamanlar o da yardımcı olurdu. Ben de islam iktisadını anlatırdım. Bu gibi mevzular o camianın hoşuna gidiyordu.
Tasavvuf Dersleri
Bazen de seminer şeklinde tasavvuf dersleri olurdu. Bir keresinde Necdet Bey de bulunmuştu. Sohbetten sonra, Vahdet-i Vu-cud ve Hallac-ı Mansur hakkında çeşitli sorular da sorulmuştu. Necdet Bey bu sohbetten çok hoşlanmış ki, daha sonra yanıma gelip, bir hayli takdirkâr sözden sonra, ikili sohbet yapmamızı teklif .etmişti. Üç-beş defa biraraya geldik. Bu sırada Gültekin Sangül Bey de sohbete gelmeye başladı. Halbuki Necdet Bey, bazı çevrelerle görülmekten endişe ediyordu. Bu sebeple sohbetlere ara vermek zorunda kaldık. Sohbet günü o, bir iş münasebetiyle Ankara'ya gitti. Sohbet de yapılamadı sonra. 12 Mart Muhtırası olunca benimle de görüşmekten çekindi ve bir daha da biraraya gelmemiz mümkün olmadı.
O zamanlar, bir taraftan ülkücüler, diğer taraftan da MTTB talebe kesimine sahip çıkma yanşındaydılar. MTTB'de benim tanıdığım müsbet insanlar da vardı. Hatta onlardan bazıları her hafta beni dinlemeye gelir ve sohbetlere katılırlardı. Çok samimi bir hava içindeydik. Daha sonra particilik ortaya çıkınca onlar parti tarafını iltizam ettiler.
Sokaklara Yazı
Solcular da gemi azıya almışlardı. Sokaklar yazıdan geçilmiyordu. Müslümanlardan bir grup da onların yazısına yazı ile cevap vermeye çalışıyordu. Sokaklara yazı yazma veya silmenin hiçbir faydası olmayacağını söylediğimden dolayı bu kesim de benden rahatsızlık duymaya başladı. Fakat yine de ben onlarla irtibatı ko-parmamaya çalıştım. Mesela, Çanakkale günü olunca onlarla beraber bir araba da biz tutuyor ve beraber gidiyorduk.
Kur'an'ın fen ve tekniğe bakan ayetlerini izah sadedinde birçok konuşma yapmıştım. Bu ayetleri izah ederken, o günlerde de kanaatim tayin ve tahsisin doğru olmadığı yolundaydı, ille şu ayet şuna delalet eder dememeli, daha şümullü düşünmelidir. Aksi halde isabetsizlik olur. Bu tür konuşmalardan sonra, bu kanaatimi da izhar ederdim.
Mantık ve Muhakeme
O sıralarda bir hafta konferans verilir, diğer hafta da bu konferansın kritiği ve tenkidi yapılırdı. Benim yaptığım konuşmanın kritiği yapılırken Dr. Baha Kitapçı Bey ve bazı arkadaşların takdirkâr ifadeleri olmuştu. Dr. Baha Kitapçı Bey, zaten herkesi takdir eden bir insandı. Bazı arkadaşlar, camide his ve heyecan burada mantık ve muhkeme, diyerek takdirlerini bildirdiler. O gün itiraz edenlerden biri Süleyman Karagülle Bey idi. "Niçin ilme karşı tavır alınıyor? Kur'an her şeyi sarih olarak anlatmıştır.." gibi sözler söyledi. Yine itiraz edenlerden biri de bir avukat arkadaştı. O da, ayetleri çeşitli alternatiflerle ele almamın, bu ayet sadece buna işaret eder demeyişimin karşısında olduğunu söylüyordu. Bir de yan meczub bir ilahiyatçı vardı. Onun teklifi ise, Kur'an'daki fen ve tekniğe ait
meseleleri, o sahanın uzmanlarına anlattırmalı, şeklindeydi. Süleyman Karagülle Bey'in münferid dersleri oluyordu. Onu bir konferans haline getirip anlattığı da olmuştu. Vakit buldukça bu konuşma ve sohbetleri dinlemeye de gidiyordum. Fakat, gün geçtikçe hizmet alanımızın genişlemesinden dolayı, daha sonraları oralara gitmeye zaman ayıramaz oldum...
Diriliş Derneği
Beyler Sokağı'nda, Diriliş Derneği'ni açmıştık. Üyeleri, üniversite talebeleri ve üniversite mensubu bazı kişilerdi. Hatırımda kalanlardan bazılan Zafer Ayvaz, Isa Saraç ve Kemal Solak Beylerdir. Başta Sezai Karakoç Bey'in kitapları olmak üzere îslami yayın bulundurulur ve okunurdu. Ufuk oldukça geniş sayılırdı. Bu sefer de arkadaşlar arasında fikir ayrılıkları başladı. Herkes gelip konuşuyor, konferans veriyordu. Ben de birkaç konuşma yapmıştım.Fa-kat ne "konuşmalarda ne de düşüncede belli bir çizgiyi tutturmak mümkün olmuyordu. Bu durumdan rahatsızdım.
Bir yaz günü, çok insan olmadığı bir zamanda, yanıma Yusuf Pekmezci Bey'i ve bir-iki arkadaşı alıp gittim. Kitapları kolilere doldurduk. Rafları da söküp aşağıya indirdik. Yeri de sahibine teslim ettik. Tam eşyaları arabaya yükleyeceğimiz sırada îsa ile Zafer Beyler geldi. Rahatsızlık izhar ettiler; ancak yapacakları bir şey yoktu. "Bizim yerimiz kendi evlerimiz" dedik ve bütün gayretlerimizi o türlü çalışmalara teksif ettik.
Kestanepazan'nda bulunduğum devreye ait hayırlı teşebbüslerden biri de îmam Hatip ve Yüksek islam Enstitülerinin şu anda bulundukları yerleri alma çalışmaları oldu. Ali Rıza Güven, Dr. Dursun Bey ve ben, üçümüz, o arsalara beraber bakmıştık. Daha sonra da arsalar alındı ve bina yapıldı. Turgutlu'ya para toplamaya gittiğimizde ise, bir de bize Hacı Bekir katılmıştı.
Himmet
Varlıklı insanların, para vermeyişleri çok tuhafıma giderdi. Bir fabrikatör, çıkarıp elli lira vermişti, bunu çok garipsemiştim.
Böyle dolaşmakla bir yere varılamayacağını anladım. Para iste-
yeceğimiz insanları biraraya toplayalım ve birbirlerini teşvik etsinler, dedim. Bu teklifim kabul edildi ve Hacı Ahmed Bey'in mağazasının üstünde toplandık.
On kişi kadardık. Hatırladıklarım arasında, Konyalı Hacı Mustafa, Ali Rıza Güven, Hacı Ahmed Tatari ve ismail Alkan Beyler vardı. Ben bir şeyler söyledim. Ali Rıza Güven Bey de bir şeyler anlattı. Daha sonra da para toplandı. Ahmet Tatari l (K) bin lira verdi. Ali Rıza Güven Bey elli bin lira ile onu takip etti. Herkes bir miktar söyledi, ismail Alkan ise 2500 lira verdi. Halbuki çok zengin bir insandı. Verirken de "Herkes inandığı kadar yapar" dedi. Bu sözü hiç unutmadım.
İnıunı Hatipler
Bu arada imam Hatip Okulu'nun yapımına başlandı. Taban döşemelerini toplamaya Ali Rıza Güven Beyle ikimiz gittik, istemediğim halde bir kadınla da muhatap olmak zorunda kalmıştık. Hatta Ali Rıza Bey, dönüşte bana şöyle demişti: "Hocam, sizi çok takdir ettim. Prensipleriniz, dini düşünceleriniz... Fakat burada yaptığınız fedakarlık.... Doğrusu bizi çok mütehassis etti"
Fakat ben imam Hatip Okulu hatırına o gün bana zor gelse de prensibimden taviz vermiştim. Bu da Ali Rıza Bey'i duygulandır-rruştı. işin garibi o kadından hiçbir şey alamamıştık...
imam Hatip ve Yüksek islam Enstitüsü'nün faaliyetlerinde içinde bulunmaya çalıştım. Her açılış ve kapanış merasimlerine mutlaka iştirak etmeye gayret ettim.
Bu müesseselerin her zaman fayda ve yararına inandım. Bugün de kanaatimi değiştirmiş değilim. Buralarda yüzde yüz çok mükemmel insan yetişmeyebilir. Ama bu nesil belli bir boşluktan gelmiştir. Değişik istihalelerle özünü bulma yolundadır. Ve gelecekte de inşallah tarihi vazifesini eda edecektir.
- Bu yıllara ait bir vak'a da İttihad Gazetesinin çıkarılması. Sizin bu mevzuda katkınız ne oldu? Gazete istenen ölçüde hizmet verebildi mi?
- Gazete Müslümanların geç tanıdıkları bir silahtır. Has dairede de böyle olmuştur. Arkadaşlar, belli dönemlerde haftalık, aylık ba-
zı gazeteler çıkarmış iseler de, takip, tazyik ve imkansızlık yüzünden devam ettirilememiştir. Salih Özcan Beyle tanışıklığımız çok eskilere dayanır. Sık sık izmir'e gelip giderdi. Bu esnada böyle bir duygu belirdi, olgunlaştı, pekişti ve merhum Zübeyr Ağabey'in te'yidiyle de gazete çıkarıldı. Gazete haftalık olarak çıkıyordu. Âdı
"İttihad Gazetesi" idi.
1968 hac mevsiminde gazete Türkçe-Arapça olarak oldukça fazla miktarda basıldı ve arkadaşlar Mina'da, Müzdelife'de ve Mekke'de sattılar. Gazete adına o yıl bereketli bir yıl olmuştu.
Gergin Hava
Sonra Salih Özcan Bey gazeteden ayrıldı. Her şeyde beraber olduğum için, ayrılmadan evvel beni de istanbul'a çğırdalar. Hacı Kemal, Mustafa Birlik Bey ve ben üçümüz istanbul'a gittik. Florya Oteli'nde görüştük. Zübeyr Ağabey'in dışındaki bütün büyükler o-radaydı. O gelmemişti. Havanın gerginliğinden, hiç de hoş olmayacak bir hadisenin vukuunu sezmiştim. Ayrıca Zübeyr Ağabey'in toplantıya gelmeyişi kuşkumu daha da arttırmıştı. Bir ittifak ve ayrılık seziyordum ve bu da beni çok üzüyordu.
Bu arada Abdülvabid adındaki bir arkadaş bana "Zübeyr Ağabey sizinle görüşmek istiyor" dedi. Gittim, görüştüm. Şahsım adına vifak ve ittifakın ancak, bu işin dışında kalmakla mümkün olacağına inandım ve aktif planda bir şeye karışmamaya karar verdim.
M. Polat Bey
Gazete günlük çıkmaya başladı. Mustafa Polat Bey onların yanında kalmıştı. Ben, Mustafa Polat Bey'i çok severdim. Çocukluk arkadaşımdı. Babıali'de bugün bile onun gibi gazeteci az bulunur. Mesela çok usta bir mizanpajcıydı. Yazı yazarken müsvedde yazdığını hiç görmedim. Kış gününde bile terler, ayaklarını bir leğene sokar, önüne daktilosunu alır, yazar "Bunu gazeteye koyun" derdi. Çok istidatlı ve çekirdekten gazeteciydi. Zaten babası da Hür Söz gazetesinin sahibiydi. Gazete, Erzurum'da mahalli olarak çıkıyordu. Mustafa Polat Bey, minnacık çocukken, notlarını steno ile alır-
dı. Menderes Erzurum'a geldiğinde, onu kürsünün önünde not alırken görmüştüm. Gazetecilerin en genci oydu. Bu manzarayı da hiç unutamam. Ittihad Gazetesi'nin başına onu getirdiler. Gazete hakikaten kaliteli çıkıyordu.
O günlerde Mehmed Şevket Eygi Bey, Bugün Gazetesini çıkarıyordu. Gazetenin tirajı 100 binin üstündeydi. En çok satan gazetelerin 120 bin tiraja ancak ulaştığı bir devrede Bugün Gazetesi'nin 100 bin satması hiç de küçümsenecek bir hadise değildir.
Ittihad, kendi çizgisinde hizmetlerini sürdürürken; bir kısım hazımsızlıklar olmaya başladı. Ben her iki gazete arasında neler geçtiğini teferruatıyla bilemiyorum. Fakat, Bugün Gazetesi'nin islam'ı Türkiye'de temsil eden tek gazete olduğu imajı vardı. Ittihad gibi o da yararlı oluyordu ve arkadaşların hepsi meşrepler üstü hareket etme gayreti içindeydiler. Fakat, yine de bir hayli rahatsız olan vardı. Bu arada, dengenin tam korunup korunmadığını bilemeyeceğim. Mustafa Polat Bey ve bazı arkadaşların yazılarından rahatsız olanlar vardı. Bu durum beni çok rahatsız etmeye başladı. Bir
gün, hiç unutamıyorum, Mustafa Polat Bey'i telefonla aradım. Neler konuştuğum bütünüyle hatırımda değil. Fakat şunları söylediğimi zannediyorum: "Sağa, sola durmadan tecavüz ediyorsunuz. Ben bunu Bediüzzaman'ın mesleği ile telif edemiyorum." Ben bunları söyleyince Mustafa Polat "Ağabey, onlar da bize hücum ediyor" dedi. Ben de "Onlar bize on defa hücum etseler, biz onlara bir defa karşılık versek, yine biz zulmetmiş oluruz. Çünkü bizim elimizde yol gösterici düsturlar var. Eğer bu tutumunuzda devam ederseniz, işi tamir için bizim de anlatacağımız değişik şeyler olabilir" dedim ve ahizeyi kapattım. Daha sonra bu konuşma benim için bir hicran oldu. Çünkü o aziz ve çok kıymetli dostum ve kardeşim Mustafa Polat Bey, bu konuşmamızdan kısa bir müddet sonra elim bir trafik kazası sonucu vefat etti. Ve ben ona "Hakkını helal et" diyememiştim. Cenaze namazında bulundum; fakat son görüşmemizin bu şekilde söylenen sözlerle bitmiş olmasının üzüntüsünü hâlâ yaşarım. Mustafa Polat, tertemiz, pırıl pırıl asil ve seçkin bir insandı. Ce-nab-ı Hakk onu firdevs cennetiyle mükafatlandırsın. Ve dostluğumuzu ebedi kılsın. (Âmin)
- Zannederim ilk ev de bu devrede tutuldu?
- Evet, 1968 senesi hac dönüşüne îzmir Müftüsü Ahmed Karakullukçu bir imam arkadaşla Ankara'ya beni almaya gelmişlerdi. O zamanlar üniversiteli arkadaşların kaldığı evler vardı. O akşam 35 kadar üniversite talebesi sohbet için toplnmışlar bizi de davet etmişlerdi. Ahmed Karakullukçu Bey ile beraber gittik. O zamanlar bu kadar üniversite talebesinin böyle evlerde kalması ve kendilerini bu şekilde dindar yetiştirmeleri çok büyük bir hadise idi. Ve Ahmed Karakullukçu, onları bir arada görünce çok duygulanmış, son derece memnun olmuştu. Yolda gelirken bana, "Biz de böyle bir ev açalım, izmir'e gidişte ilk işimiz bu olsun. Siz bir ev tutun, istediğiniz talebeleri de yetiştirin, kirasını ben ilim Yayma Cemiye-ti'nden temin ederim" dedi. Böylece Tepecik tarafındaki ilk evi tutmuş olduk.
Ahmed Karakullukçu'nun bu hizmeti unutulacak gibi değildir. O bunları söyleyince dünyalar benim olmuştu. O gün için 500 liraya tuttuğumuz bu evin bir sene kadar kirasını ilim Yayma Cemiye-
ti'nden alarak o ödedi. Ve izmir'de bu türlü hizmetlerin başlamasına ilk nüve bu evle atıldı...
Burası iki katlı bir binaydı. Üstünde de bir çekme kat vardı. Fırsat buldukça ben de bu eve gidip geliyordum. Abdullah Aymaz, A-li Candan, Mehmed Atalay ve Hüseyin Rençber Beyler devamlı kalan arkadaşlanmızdı.
Orası mahalle olarak çok kötü bir mahalleydi. Fakat bu evde hikmetini bilemediğim bir ruhanilik vardı. Gece geç vakitlere kadar kalırdım ve ayrılmak bana çok zor gelirdi. Ancak Kestanepaza-n'ndaki mesuliyetim sebebiyle dönmek zorundaydım.
"Ey Habib-i Şefik"
Bu evde unutamadığım bir hatıram oldu. Mübarek gecelerden biriydi. Arkadaşlarla Işaret'ül l'caz kitabını okumaya başladık. Gece geç vakit bazı arkadaşlar yattılar. Muazzam Bey'le okumaya devam ettik. Tam, "Ey Habib-i Şefik! Ey Şefik-i Habib" ifadesini o-kurken evin duvarlarından inilti sesleri gelmeye başladı. Ben beş defa aynı iniltili ve hicran dolu sesi duydum. Ses "Of! Of!" diyor ve duvar adeta vuslat hasretiyle inliyordu. Muazzam Bey, ben üç defa duydum, dedi. Ben ise beş defa aynı iniltiyi duymuştum.
12 Mart Muhtırasından biraz evvel Buca ve Bornova'da da ev açıldı. Bornova'daki evi Mustafa Birlik Bey alıvermişti. Babasından kalma dükkanları sattı, eline 85 bin lira para geçti. 15 bin lira da başka arkadaş verdi ve 100 bin lira ile ev alındı. Birliklerin henüz ciddi bir evleri yoktu.
Yine o dönemlerde 18 bin liraya bir yer daha alınmıştı. Ben hacda iken orası satıldı. Oradan alınan paraya biraz daha ilave yapılarak Fettah'taki ev alındı. Fettah'ın elli metre karelik bir salonu vardı. Orada çok sayıda insan toplanıp sohbet yapabiliyorduk. Fakat daha sonra burası Hyde Park'a döndü. Önüne gelen, gelip nutuk atmaya başladı. Hayr-ı kesir için şerr-i kalil irtikap edildi ve satıldı.
Bizi içeriye aldıklarında arkadaşlara orayı satın, diye rica ettim. Çünkü artık oranın hizmet vereceğine inanmıyordum. Sağolsun, arkadaşlar beni kırmadılar. Ben içerde iken orasını sattılar. Daha
sonra da o para ile Hatay'daki ev satın alındı.
Kestanepazan'ndaki gerginlik gün geçtikçe artıyor, azalmıyor-du. Güzelyalı tarafında bir ev bulmuştum. Bir gece eşyalarımı topladım ve talebelerin de yardımıyla bir arabaya yükledim. Ve gözyaşları içinde, gönlüm hicranla dolu olarak Kestanepazarı'ndan ayrıldım... Beni beş sene barındıran tahta kulübemi çok özleyecektim. Uzuvlarım vücudumdan koparılmış gibi oldum. Ben kulübemle, Kestanepazan'yla ve onlardan da önemlisi canım kadar sevdiğim talebelerimle öylesine bütünleşmiştim...
Kamplar...
Kestanepazan yıllarına ait en unutulmaz ve en bereketli faaliyetlerden birisi de hiç şüphesiz kamplardır. Üst üste üç sene, yaz aylarında gerçekleştirilen bu kamplar, yer olarak Buca ile Kaynaklar Köyü ortasında etrafı tarlalarla çevrili küçük bir çamlıkta kurulmuştur. Kampın bulunduğu yerde, suyu daha sonraki yıllar kifayet etmemeye başlayan bir kuyu ve küçük bir de peynir imalathanesi vardı. Etrafta, kendi tarlalarındaki tütünleri işleyen köylülerin kaldıkları minik çardaklardan başka da meskun saha yoktu. Sessiz, havadar ve o günkü imkanlar içinde güzel bir yerdi. Kamplarla, talebenin yaz günlerim değerlendirilmesi hedeflenmişti. Yani talebe, köyüne, kentine gidip dağılmasın, derslerinden uzaklaşmasın; aklı, kalbi, ruhu disipline edilsin ve bu arada dini duygu, dini düşünce adına da derinleşsin istenmişti. Biz, kamplarla alakalı düşündüklerimizi gerçekleştirip gerçekleştiremediğimizi bilemeyeceğim ama, Ali Rıza Bey ve destek olan diğer arkadaşların samimiyetlerinden hiç kuşkum olmadı.
Kamplarda Zaman
Kamplarda geçen aylan, haftaları, günleri değil; bir tek gün, bir tek saati dahi anlatmaya kalkışsak anlatamayız. Nasıl anlatabiliriz ki, o, bütün benliğimize sinen, derinlemesine ruhlarımızda yaşanan ve uhrevî bazlarıyla tasavvurlarımızı aşan hayatın tam cennetçe-siydi.. Bahar bulutlan gibi üzerimizden gelip geçen her dakika başımıza geçmişten hatıralar yağdınr bizler de, bu mavi hülyalar i-
cinde kendimizi geleceğin aydınlık yamaçlanna atar... Şanlı mazideki günleri, kendilerine has ışık, renk, desen, kostüm ve şivesiyle en canlı şekilde bir kere daha yaşar... Zaman zaman halihazırdaki güzellikleri; hatıralann renkleri, ideallerin ışıklarıyla daha da derin hisseder, hatta bazen birkaç dakika gibi en dar zaman dilimi içinde, duygu ve düşüncelerimizi sonsuzluğun, sınırsızlığın sardığını duyabilirdik...
Her gece seherin bağnnda ve üns esintileri içinde, su sesi, yaprak hışırtısı, kuş cıvıltısı, bazen de tatlı bir meltemle uyanır; ah u enin dinlemeye teşne seccadelere koşar ve berzah koridoru için hazırlayıp, gecenin koyulaştığı demlerde ışığına koştuğumuz meş'a-leyi bir kere daha lebriz eder (hazırlar) sonra da imanlı gönüllerin kabirde haşri bekledikleri gibi, güneşin doğuşunu beklemeye koyulurduk.,..
Her sabah güneş, ağaçların dallan arasından sızarak, altın ve yakuttan çubuklanyla yapraklann cümbüşünü başlanmızın üstüne salar... Gözlerimizin içine sokar; derken, en tatlı esintilerle, güneşli, neşeli pml pml bir yeni gün çadır ve çardaklarımızın içine dolar; dolar da bizleri en başdöndürücü rüyalar âleminde yaşatırdı.
Kuşluktan sonra o olgun ve herkesi kendi ruhuna çeken sımsı-cak, oldukça ağır saatler bastınr ve hepimizi çamlann, çınarlann bağnna iterdi. O incelerden ince rüzgarlann dokunmasıyla ses veren yaprak hışırtılan arasında, çağnşımlann (tedailerin) sergilediği zaman dilimlerinde dolaşır, yer yer sıcağın rahatsızlığından mınl-danan nefsin diliyle "Bu sıcakta harb u darbe çıkmayın!" vesvese-leriyle sarsılır ve arkasından da "Ne olurdu, cehennem ateşinin daha sıcak olduğunu anlayabilselerdi!" soluklanyla irkilir, toparlanır, kendimize gelir ve adeta sabahın serin, mavimtırak saatleri içinde bir başka alem, bir başka derinliklere açılır gibi olurduk.
Böyle anlarda dünya ve dünyanın ukbaya bakan yamaçlannı mırıldanmak için şair, içice bu güzellikleri resmedip ebedileştirmek için ressam ve "tın tm" ahengiyle sermest olduğumuz tabii koroları duymak, onlara ses katmak için de musikişinas olmayı kimbilir kaç defa arzulamış, sonra da inlemişizdir...
ikindi sonrası o mavimtırak saatlerde, güneşin altın ışıklan ya-
Sez Törek ädäbiyättän 1 tekst ukıdıgız.
Çirattagı - Küçük Dünyam - 08
  • Büleklär
  • Küçük Dünyam - 01
    Süzlärneñ gomumi sanı 4039
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2283
    27.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    39.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Küçük Dünyam - 02
    Süzlärneñ gomumi sanı 4191
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2216
    29.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    41.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Küçük Dünyam - 03
    Süzlärneñ gomumi sanı 4171
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2215
    29.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    40.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Küçük Dünyam - 04
    Süzlärneñ gomumi sanı 4087
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2262
    28.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    40.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    47.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Küçük Dünyam - 05
    Süzlärneñ gomumi sanı 4045
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2160
    29.3 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    42.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.9 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Küçük Dünyam - 06
    Süzlärneñ gomumi sanı 4146
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2180
    29.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    43.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    50.7 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Küçük Dünyam - 07
    Süzlärneñ gomumi sanı 4029
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2148
    27.6 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    40.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    47.7 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Küçük Dünyam - 08
    Süzlärneñ gomumi sanı 3961
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2241
    28.1 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    40.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Küçük Dünyam - 09
    Süzlärneñ gomumi sanı 4010
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2149
    29.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    41.3 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.3 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Küçük Dünyam - 10
    Süzlärneñ gomumi sanı 3967
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2237
    27.7 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    39.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Küçük Dünyam - 11
    Süzlärneñ gomumi sanı 3265
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1778
    31.6 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    44.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    51.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.