Küçük Dünyam - 05

Süzlärneñ gomumi sanı 4045
Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2160
29.3 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
42.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
49.9 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
ads place
Ankara'da asayişi onlarla temin ettiler. Yedeksubay Okulu da o zaman Mamak'taydı. Sokağa dökülenler arasında bunlar da vardı. Hatta, Muhabere Astsubay Okulu talebeleri için de aynı şey söyleniyordu. Bir yönüyle ihtilali bunlar yapmıştı. Cemal Madanoğlu ve Sıdkı Ulay gibi sola meyilli insanlar da bu ihtilali desteklemişlerdi, ihtilalden sonra Türkeş ve arkadaşlarını çeşitli yerlere ataşe olarak gönderdiler. Nasılsa Talat Aydemir kalmış.
Talat Aydemir, 27 Mayıs'ı yapanlara karşı yeni bir ihtilal yapma teşebbüsüne girdi. O zamanlar ismet Paşa hâkim durumda. Talat Aydemir, Mussolini kafasında bir adam. Gelseydi, aynen Mussolini gibi hareket edecekti. O ve yalandan onu destekleyenler tamamen diktatör insanlardı. Dinle diyanetle alakalan yoktu. Hatta maneviyatla alay ederlerdi.
ihtilâl teşebbüsü olmadan bir ay evvelinden hazırlıklara başlandı. Bize hakiki mermi verdiler. Karda kışta, tel örgü boyu nöbet tutuyorduk. Hele son günler iyice sıkıydı. Kar altında sekiz saat nöbet tuttuğumu biliyorum. Bir de Ramazan, oruç tutuyorum. Yemek yeme fırsatı bulamıyordum. Cebime bisküvi koyar, eder içtimada subay bana doğru bakmıyorsa ağzıma bir tane atardım. Bu bazen sahur, bazan da benim için iftar olurdu. Namazlarımın çoğu nöbete denk geliyordu. Namazımı yine terk etmiyordum.
Son gece hepimiz pürheyecandık. Radyoevini bir onlar, bir bizim taraf teslim alıyordu. Önce ihtilâl ilan ediliyor, ardından asiler bastırıldı, deniyordu. 28. Tümen hükümet tarafındaymış. Tabii ki, biz bunun farkına daha sonra vardık. Üzerimize uçaklar uçmaya başladı. Niyetleri Mamak'ı ortadan kaldırmakmış. Bizim taraf teslim oldu.
Ceza
Sabah umumî bir içtima yapıldı, içtimada silahlar da yanımız-daydı. Ceza olarak silahlarımızın mekanizmalarını aldılar. Elimizde sadece boru gibi bir demir parçası kalmıştı, iki ay kadar da dışarıya çıkmama cezası verdiler, iki ay, muhabere ve temel eğitim kursları gördük.
Dışarıya çıkmadığım için, ben kendimi bütünüyle ibadete verdim. Kış geceleri uzun olduğundan erkenden mescide gidiyor ve gece geç vakitlere kadar ibadetle meşgul oluyordum. Duygu ve düşünce dünyamın iyice durulduğunu hissettim.
Bir gün bizi yine topladılar. "Size bir müjdemiz var" dediler. Hepimiz merakla bekliyoruz. "Mekanizmalarınızı iade edeceğiz," dediler. Tabii ki, pek sevinenimiz olmadı. Her sabah onları temizleyeceğiz diye canımız çıkıyordu. Yine böyle bir dönemin başlaması pek sevimli sayılmazdı.
Yüksek Sürat
Dört aydan sonra, Özmutlu'nun aracılığı ile, beni de yüksek sürate ayırmışlar. Özmutlu, beni rahat ettirmek için böyle düşünmüş, telsizci olursam, eğitime, içtimaya çıkmam ve rahat ederim, diye komutana söylemiş. Zaten imtihanı da kazanmıştım. Benden evvelkilere, Mercidabık ve Ridaniye savaşları kimler arasında olmuştur diye sordular. Onlar bilemeyince aynı soru bana da soruldu. Bildim ve imtihanı kazandım!
Böylece yüksek sürate yazıldık. Halbuki, benim kafamda Ge-nelkurmay'da kalma planı vardı. Orada bir görev istiyordum; fakat olmadı. Olmaması da hayırlı olmuş. Tabii, onu daha sonra anladım.
Dört ay yüksek süratte kaldım. Bu- arada, on parmak daktilo yazma ve bir de manipleyi kuvvetlendirme işleri vardı, işin doğrusu vuruşum iyi değildi. Fakat alışım iyiydi. Sivilde en iyi olanlar kadar alışım kuvvetliydi de, morsa vurmaya elim pek müsait değildi. Tamamen bilekle alakalı bir mesele. Falso yapardım. Alışım iyi olduğu için beni orada tutmuş olabilirler. Üç dakikada beşyüz harf yazıyorduk.
Askerlik deyince, ilk dört ayı unutmam mümkün değildir. Çok sıkıntılı günlerdi o ilk dört ay... ilk gittiğim gün, daha önce tanıdığım Turan adında bir arkadaşla yan yana yatmıştık. Yatak yoktu. Herkese sadece bir battaniye veriyorlardı. Ayakkabıları ayağımızdan çıkarmadan yatardık. Böylece donmaktan kurtulurduk.
Bir de su iktiza ettiği zaman işimiz bitikti. Bünyem çok kuvvetliydi. Tuvalette yıkanırdım. Buzlara basa basa, başımdan matarayla soğuk su döküp yıkandığım çok olmuştur.
Banyolarda askerler dikkatsiz yıkanıyorlardı. Onun için onlarla yıkanmaya da giremiyordum. Çok defa tuvalette saklanır, başımı biraz ıslatarak, sanki yıkanmış gibi yapar ve çıkardım.
Bir defasında umumi kontrol yapılacaktı. Muayeneyi çıplak yapıyorlardı. Doktor bana "Sıyır kilolunu" dedi. Ben: "Komutanım, benim dizimden yukarısını annem dahi görmemiştir" dedim. A-dam insaflı birisiymiş, "Geç" dedi ve kurtuldum.
Askerlikte insanın onurunu çok kırıyorlar. Nasıl olsa, tekrar yaptırırlar, diye kaçmadım, dişimi sıktım. Âbdest almaya gittiğim için birkaç defa çok ciddi dayak yedim.
Namaz İçin...
Bir iki dakika, namazdan dolayı geciktim diye ellerimi patlatır-casına çok dövdüler. Bir de çok hakaret yapıyorlar, insanı asker olduğuna pişman ediyorlar. Hepsi olmasa bile, bazı mukaddesata dil uzatanlar bile oluyordu. Eğer, askerlik manasındaki kudsiyete i-nanmak da imdada koşmasa, çekilecek gibi değildi.
Namaz vakitleri içtimalara denk geldiğinden, namaz kılanların sayısı bir iki kişiye düşmüştü. Bir ben, bir de Mehmed Dinçer a-dında, Urfa-Viranşehir'den bir arkadaş vardı. Beş vakit olarak sadece ikimiz kılıyorduk!
Bazen izin vermediklerinde kaçtığımız da oluyordu. Ben daha çok, Salih Özcan Bey ile Osman Yüksel Serdengeçti'yi ziyarete giderdim, ikisi de Denizciler Caddesi'ndeydi. Bir gün caminin i-mamıyla gidiyorduk. Birden karşımıza inzibatlar çıktı, imama bir yumruk vurdular, adam boylu boyunca uzandı. Bana bir tekme attı birisi, fakat isabet ettiremedi. Sonra ikimizi birbirimize bağlayarak
götürüp inzibat merkezine teslim ettiler.
O gün yirmi otuz eri daha yakalayıp getirmişler. Sonra, sanki Hz. Nuh zamanından kalmış kadar kirli ve eski ne kadar kapkacak varsa getirip, "Bunları temizleyin" dediler.
Benim de bir huyum vardır: Yaptığım işi, hakkını vererek yapmaya çalışırım. Nasıl olsa asker ocağına ait diye, kollan sıvadım, çok ciddi olarak çalışmaya başladım. Bu başçavuşun dikkatini çekmiş. Haber göndermiş. "O çok çalıştı gitsin" demiş. Ben gittikten sonra da, diğerlerinin isimlerini yazıp birliklerine göndermiş. Benim isim gelmedi ve kurtuldum.
Bir de Salih Özcan Bey'i Hacca geçirmek için gittiğimde böyle yakalanmıştım. Neticesinin ne olduğunu şimdi hatırlamıyorum.
Sekiz ay sonra kuralar çekildi. Benim kuramda Erzurum çıktı. "Hoca, senin memleketin Erzurum, onun için olmaz" dediler. Bir daha çektim yine Erzurum çıktı. Yine "Olmaz" dediler. Üçüncüde Diyarbakır çıkü. "Şimdi de sana zulüm olur" dediler. Dördüncüde iskenderun çıktı, "Hoca yaşadın" dediler. Onlar kendi duygu ve düşüncelerine göre böyle demişlerdi; fakat ben çok üzülmüştüm.
Uzun bir yolculuktan sonra, iskenderun'a vardık. Deniz kıyısında, zahiren güzel bir yer. Çok sıcak olmakla beraber, çöl gibi, arası-ra denizden esinti oluyordu. Bazen de serin eserdi. Suyu da çok bol.. Askerî çevre, ekseriyet itibariyle müsbetti. Ben bu durumu öğrenince biraz daha rahatladım. Bu arada sivilden bazı kimselerle tanışma imkanı oldu. Ve yine sivil olarak bir iki cuma, iskenderun'un merkez camiinde vaaz verdim.
Komutanlarla aram iyiydi. Bir de Arif Başçavuş vardı ki, onun çok himayesini gördüm. Beni haber merkezine almıştı. Müstakil kalabileceğim bir şekilde arabayı ayarladı.
Arabanın içi, o günün en modem telsiz cihazlarıyla donatılmıştı. Bir kişinin yatıp kalkabileceği kadar da boş yer vardı. Artık tek başıma kalabilecektim. Mamak'ta çektiğim sıkıntılar kısmen hallolacaktı. Çünkü dışardan, zeytin ekmek alıp yiyebiliyordum. Küçük bir ispirto ocağım da vardı. Onunla da bazen patates haşlıyordum. Fakat arabanın içinde bulundurulması yasak olduğundan, ocağımı saklamak zorundaydım.
Nöbet Çavuşluğu
İlk iki ay, normal askerler gibi muamele gördüm. Nöbet tuttum. Biz oraya onbaşı olarak gitmiştik. Normal, nöbet çavuşluğu da yapıyorduk. Fakat beceremedim. Ne tekmil vermeyi ne de millete iş gördürmeyi becerebiliyordum.
Durumumu gören subaylar bunu yadırgadılar. Bir cihetle de beni kolladılar. Arabada kalmaya başlayınca, içtimada, nöbetten muaf tutuldum. Randevulu çalışıyorduk. Bağlantımız olan yerlerle görüşüyor, ciddi bir şeyler olup olmadığını soruyor ve sonra kendi işimize bakıyorduk.
Ben boş vakitlerimi, kitap okumak ve Kur'an dinlemekle geçiriyordum. Cihazlar çok kuvvetli olduğu için, islam âleminin çeşitli yerlerinde okunan Kur'anı Kerim'leri çekebiliyordu. Yanında bir araba daha vardı. Onda da Mehmed Yıldırım adında çok mazbut bir arkadaş kalıyordu.
Sarılık
Gıdasızlık beni yazın çok hırpalamış. Halsizlik başgösterdi. Ayakta duracak dermanım kalmadı. "Gözlerinde sanlık var" dediler. Doktora gittim. "Bir şey yok" deyip geri gönderdi. Birkaç gün sonra bütün vücudum sapsarı oldu, tekrar doktora gittim. Bu sefer de "Aman çok tehlikeli" dedi ve beni hastahaneye yatırdı. Ne kadar yattım, bilmiyorum. Fakat uzun bir müddet zannediyorum, hastahanede kaldım. Daha sonra üç ay hava değişimi verdiler.
Askere giderken Erzurum'a uğrayamamıştım. Aradan dört sene geçmişti. Hasta ve alil bir halde Erzurum'a gitmek üzere trene bindim. Arif Başçavuş bana bir çanta almıştı. Eşyalarımı ona yerleştirdim. O çantayı daha hâlâ, değerli bir hatıra olarak saklarım...
Bir ara trende koridora uzanmak zorunda kaldım. Zaten tren tıklım tıklım doluydu, iskenderun sıcak, Erzurum tarafları da çok soğuk olduğundan, ben farkına varmadan, üşütmüşüm. Uzun bir müddet de, adale ağrısı çektim. Üzerinde iskenderun'a göre diktirdiğim sivil elbiselerim vardı. Fakat Erzurum'un soğuğuna karşı
faydalı olacak durumları yoktu.
Bizim ev çıkmaz sokaktadır. Ben sokağa girince etraftan asker geliyor diye bağıranlar oldu. Kapıyı, çaldım. Annem beni tanıyamamıştı. Neden sonra ki, "Sen Fethullah mısın?" diye sordu ve boynuma sarıldı. O gün annem çok ağladı. Ben tam fizyonomik olarak değişeceğim sıralarda Erzurum'dan ayrılmıştım. Onun için annem beni birden tanıyamadı. Bir de hiç beklemediği bir zamanda, ansızın gelmiştim.. Kardeşlerimde de değişiklik olmuştu. Baktım, Mesih çok tuhaf olmuş.. Üç ay bitince şubeye gittim. Bir ay kadar da onlar idare ettiler. Dört ay kadar Erzurum'da kalmış oldum.
Ramazan ayı da bu devreye denk geldi. Çeşitli camilerde vaaz veriyordum. Bir gün islam'ın Doğuşu veya buna yakın bir isimle bir film oynatılacağını duydum. Millet, bir hafta evvelinden biletleri almıştı. Eşya misliyle temsil edilir. Dine saygısız biri sahabeyi temsil edemez. Her haliyle dinden uzak bir kadın Hz.Âişe gibi insanlığın medarı iftiharı bir kadını canlandıramaz. Bu hususu bir i-ki defa Cedid Camiinde dile getirdim, ikindileri orada vaaz veriyordum.
Erzurum'da zaten iki tane sinema vardı, insanların bütün eğlence yerleri de bu iki sinemadan ibaretti. Çoğu da bu filmi, sevap olsun diye seyredecek.
O gün çok hislendim. Duygulu konuştum ve konuşurken kendimi tutamadım ağladım. Yine ikindi vaktiydi. Cemaata "Yazıklar olsun size! Sizin dininizle, peygamberinizle alay edecekler, siz de kuzu kuzu oturup burada beni dinleyeceksiniz. Onlar ecadadımızın aziz ruhlarıyla eğlenecekler, siz de Müslüman geçineceksiniz" gibi sözler söyledim. Cemaat birden ayağa kalktı. Ben "Yok, yok, bizim sokağa dökülmekle işimiz yok. Bu meseleyi başka yoldan halletmek lazım" falan dediysem de dinletemedim. Yolda iltihaklar da olmuş. Büyük bir kalabalık sinemayı basmış. Hadise tamamen bütün Erzurumlularca benimsenmişti. Daha sonra bana anlattıklarına göre, Kanlı Fuat bile meseleye sahip çıkmış..
Kanlı Fuad
Erzurum'da meşhur Dersim Ahmed vardı. Gözünü kırpmadan beş-on kişinin içine girer hepsini yere sererdi. Güçlü kuvvetli bir kabadayı idi. Ceketini omuzuna atar, yüksek ökçeli ayakkabı giyer ve öyle dolaşırdı. Boylu, poslu, iri kemikli, oldukça da yakışıklı birisiydi. Ramazanda camiye de gelirdi. Kabadayı idi; fakat dini inancı iyiydi. Bir de onun gibi Erzurum'da meşhur Kanlı Fuad vardı. Bu akıllıydı da. Mesela, bir gün ben vaazda "I-simlerinin Ahmed, Mehmed olması bizi aldatmasın. Deccal bu i-simlerle de gelebilir" dedim. Namazdan sonra, Dersim Ahmed bana gelerek: "Bence konuşulanlar halk tarafından kabul görüyorsa, isimlerle uğraşmanın bir manası yok, faydası da yok" demişti.
Tek başlarına şehre kafa tutan insandı bunlar. Erzurum'da bunlara benzer bir iki kişi daha vardı. Ve bunlar herkes tarafından tanınan insanlardı, îşte tam millet sinemayı basmış, makina dairesini darmadağın ederken, bu Kanlı Fuad da oradan geçmektedir. Ne o-luyor burada, deyip o da sinemaya girer. Sinemacı onu görünce sevinir. Kanlı Fuad arasıra içen de birisidir. Hemen onun yanına koşar, dert yanar: "Hoca böyle demiş, halbuki filmde bir şey yok. Müftü fetva verdi.." gibi şeyler söylemeye başlar. Kanlı Fuad, benim adımı duyunca, "Hoca Söylediyse doğrudur" deyip sille tokat girer. Halk sinemayı tahrip eder, o da sinemacıyı döver. Bu hadise Erzurum'da çok meşhur oldu. Daha sonra da senelerce konuşuldu. Tabii ki, ben işin bu kadar ileriye gideceğini düşünmemiştim. Erzurumlular beni "Edirneli Hoca" diye tanıyorlardı. Ertesi sene yine Ramazanda Erzurum'daydım. Askerliğim bittiği için Erzurum'a gelmiştim.
Müftü Sakıp Efendi'ydi. Bir sene önce, bana seve seve vaaz ettirmesine rağmen, o sene, hadise çıkarıyor gerekçesiyle Sakıp E-fendi vaaz ettirmek istemedi. Fakat bu sefer de halk müftülüğün ö-nünde toplanmıştı. "Edirneli Hocayı konuşturmayacak adamı biz daha göremiyoruz" diyerek müftülüğün önünde bağırıp çağırmışlar. Bu hadise tamamen benim dışımda cereyan etmişti. Ben hadiseyi daha sonra duydum.. Ve Sakıp Efendi bana vaaz ettirmek zo-
runda kaldı. O sene de vaaz ettim.
Hasta olarak geldiğim dönemde, Halk Evine de gidip geliyordum. Güzel çalışmalar yapıyorlardı. Halk Partisi döneminde o zihniyete hizmet eden bu kuruluşlar, müsbet düşünceli insanların eline geçince yararlı hizmetler yaptı. Erzurum Halk Evinin yöneticileri, iki kişinin dışında namazlı insanlardı. Gerçi, bir kısım tuhaflıkları vardı ama inançları sağlamdı. En kötüleri dahi inanırdı,
Müşterek Nokta
Dinsizliğin moda haline geldiği bu devrede, dine bu kadarcık müsamaha ile bakan insanlar dahi bizimle müşterek bir noktada birleşebiliyorlardı.
Saçları açık bir iki kadın da vardı aralarında. Ancak onlar da diğer açık saçıklığa göre kendilerini örtülü kabul ediyorlardı. Çünkü hiç olmazsa onlar uzun etek giyiyorlardı. Halk Evinde değişik türde geceler tertip edilirdi. Bir defasında ibrahim Hakk'ı üzerine konuşmalar yapılmış, bir başka defasında da Mevlana gecesi düzenlenmişti. Bu gecede bana da bir konuşma teklif ettiler.
Mevlana'nın, Efendimiz'in sünnetine olan bağlılığını anlatacaktım. Benim irticali konuşmam, Farsça beyitlerin evvela orijinalini okuyup sonra tercüme etmem, dinleyiciler arasında ilgi u-yandırmıştı. Bir de diğer konuşmacılara göre çok gençtim. Seçkin bir topluluk vardı.
Üniversitelerden ilimadamları ve yüksek rütbeli subaylar da geceye katılmışlardı. Ne kadar faydalı oldum, bilemem; fakat konuşmacı olarak davet edildiğime sevindim. Çünkü benden evvelki konuşmacıların hepsi Mevlana'yı panteist bir insan olarak göstermeye çalışmışlardı. Benim söylediklerim en azından ora-dakilere, Mevlana'nın hakiki bir îslam Büyüğü olduğu imajını vermeye yetmişti. Yapılan ilk seçimde (Yaşım genç olduğu için) beni haysiyet divanına seçtiler. Böylece Halk Evi kadrosuna ben de girdim.
Komünizmle Mücadele
Ve yine bu devreye ait bir teşebbüs de Erzurum'da Komünizmle Mücadele Derneği'ni açma teşebbüsümüz oldu.O güne kadar sadece izmir'de vardı, îkincisi de Erzurum'da bizim gayretlerimizle açılacaktı,
ismi Ali'ydi, bir arkadaşı izmir'e gönderip tüzük getirttik. Derneği kuracaktık. Ben bir vaazdan sonra anons ettim ve gençlerle Caferiye Camimin önünde toplandık. Gayemiz komünizme karşı örgütlenmekti. Dernek ve cemiyet işlerinden anlayan bir akrabam vardı. O gelip bizi uyardı, bize yol gösterdi... Tabii, o gün için içimizde kanunları bilen de yoktu. Zaten Erzurum'daki arkadaşlar da, benim derneklerle bu kadar içli-dışlı olmamı biraz fazla buluyorlardı. Benim hareketlerimden rahatsız oldular. "Bu Komünizmle Mücadele Derneği" de nerden çıktı? Sen, "Nurları oku. Bundan- iyi mücadele olmaz." dediler. Daha sonra da "Meğer biz yanılmışız" diyecekler ve Komünizmle Mücadele Derneğini onlar kuracaklardı. Fakat o gün için benim teşebbüslerim yadırganıp tenkid konusu yapılıyordu.
Bir de "Deccal"ı anlatacağım diye, Ramazanın sonuna kadar a-nons ettim. Cemaat her gün pür heyecan beni dinliyordu. Ben ise mevzuyu son gün anlatmayı düşünüyordum. Mahkum edilmekten korkum yoktu. Ancak Ramazan'ın ilk gününde hapishaneye girersem vaaz edemem, düşüncesiyle Deccal hakkındaki vaazı son güne bırakmıştım. Son gün cami tıklım tıklım dolmuştu. Heyecan zirvedeydi. Vahdeddin Önayar Bey her zaman olduğu gibi yine en önde yerini almıştı. Gözü yaşlı bir insandı. Onun hıçkırıkları, sanki giriş taksimi yapar gibi bana tesir eder ve bana ilham ve güç kaynağı olurdu.
Deccal hakkında ne biliyorsam anlattım. Cami miting meydanına dönmüştü. Cemaat bazen heyecandan ayağa kalkıp oturuyordu.
Meğer istihbarat erkenden gelip kürsünün etrafını'almış ve belki de konuşulanları kaydetmişler...
'Allah Şahit ki Vazifeni Yaptın'
Ertesi gün gelip son vaazımı yaptım. Efendimizin veda hutbesinden bahsettim. Son cümleleri söyledikten sonra, sözü kendi namıma söyledim. Size bu kadar vaaz ettim, vazifemi yaptım mı? deyince Vahdeddin Bey ayağa kalktı: "Allah şahid ki sen vazifeni yaptın" dedi. O gün çok duygulanmıştım.
Sonradan öğrendim ki, Deccal ile ilgili konuşmamdan sonra, emniyet yetkililerinden bir kısmı benim tutuklanmamı istemiş; ancak delil yetersizliği göz önünde tutulduğu için sonradan vazgeçmişler...
Bütün bu hadiseler, o izinli geldiğim hasta dönemimde oldu. Bu arada tedavi de oluyordum. Galiba Enver amcam beni iki defa doktora götürdü.
O dönem çok hareketli geçti, işin bereket tarafını bilemeyeceğim; fakat Risaleleri dağıtma ve vaazlara gösterilen alakayı Risalelere imale etme gibi hususlarda gayretli olduğumu söyleyebilirim. Bilhassa civan dolaşmamız çok faydalı oldu.
Ve tekrar iskenderun'a döndüm. Bir hafta kadar teslim olmadım. Bu arada dışarda vaaz ettim. Sonra gidip teslim oldum. Ondan sonra arızasız her cuma iskenderun Merkez Camiinde vaaz et-
meye başladım. O dönemlerde pek vaaz eden de yoktu, iskenderun yöresinde vaaz eden Hilmi Bey vardı ki, güzel konuşurdu. Bir ara milletvekilliği yaptığını da hatırlıyorum.
Sivilden dostlar, her hafta çevreye de duyurarak camiyi doldu-ruyorlardı.
Tümende beni arkadan koruyup kollayanlar da vardı. Cuma günleri, caminin önündeki cadde de dolduğu için, trafik ciddi olarak aksıyordu. Fakat, takviye edici güçler zayıflamaya yüz tuttu.
Bir yaz günüydü. Babam ziyaretime gelmişti. Ancak onu yatırabilecek temiz bir otel bulamadım. Otellerin hepsinde kadın vardı. Bu bana çok dokundu. Terbiye anlayışıma çok zıd bir durumdu. Cuma günü vaazda bu hususu dile getirmeden edemedim. "Bu nasıl Müslümanlık, bu otellerin çerçevelerini indirmek lazım." gibi bir şeyler söyledim. Sert konuştum. Zaten konuşmam kanunsuzdu. Askeri elbisenin üzerine cübbe giyilmezken ben böyle bir kıyafetle vaaz ediyordum. Bir başka konuşmamda da "Devletin nizamı var, polisi var. Polis yapmazsa bu vazifeyi kim yapacak!" diye yine o-tellerdeki ahlaksızlıkla ilgili bir şeyler söyledim. Beni destekleyen komutanlar zor durumda kalmıştı. Bana: "Cemal Tural milliyetçi bir insan. Hiç olmazsa bir iki kelime ondan bahset de biz de bunu değerlendirelim" dediler.
Cemal Tural o sıralarda 2. Ordu Komutanıydı. Ve hakikaten milliyetçi görünüyordu. Barzani hareketini adım adım takip ediyordu. O günlerde, Güneydoğu'daki bazı evlerde, Barzani'nin resimleri asılıydı. Barzani her an halkı ayaklandırabilir şeklinde şayia vardı. Cemal Tural'a karşı duyduğumuz alaka biraz da Barza-ni'yi yakın takibe almasından dolayıydı. Şimdi durum ve tutumuza bakınca bir kere daha şu tuhaflıkların karşısında hayrete düşüyorum. Dünkü şaki bugün eller üstünde.
Bir vaazımda, yumuşakça bu husustan bahsettim. "Tural Paşamız milliyetçi diyorlar. Türk askeri milliyetçi olmayacak da ne o-lacak. Allah milliyetçilere uzun ömür versin" bu veya benzeri ifadeler kullandım. O gün telsiz arabasına binerken ayağımı boşluğa atmıştım. Römorkun üzerine düştüm ve kaburga kemiklerim kırıldı. Bayılmışım. Ayıklığımda, başım Arif Başçavuş'un dizindeydi.
Gözümü açar açmaz ona sitem ettim. "Bunu bana siz yaptırdınız, bana peygamber kürsüsünden kimleri sena ettirdiniz. Allah bundan razı değil" dedim. 2 aya yakın ıstırap içinde inledim, inlemelerimden dolayı namazım olmaz diye, bazan aynı namazı birkaç defa kıldığım oluyordu. Bir müddet hastanede yatırdılar. Bir şey anlayamadılar. Sonra halk arasında kınkçı-çıkıkçı dedikleri bir adamı getirdiler. Adam bir çekti, ben kendimden geçtim. Bağladı. Senelerce sol tarafıma yatamadım.
Biraz kendime gelir gelmez yine vaazlara başladım. Fakat askeriye aleyhime iyice dolmuş. Beni destekleyenlerden birkaçı da başka yerlere gidince, benden intikam almak isteyenlere fırsat doğmuş oldu,
O cuma vaazda hiç kimsenin rahatsız olmayacağı kadar yumuşak ve ortadan şeyler konuştum. Zaten çok duyguluydum. Hutbeyi de ben okudum. Ama bir askerin izinsiz vaaz etmesi dahi tevkif e-dilmesi için yeterliydi. Meğer daha önceki konuşmalarımı teker teker tesbit etmişler. Ben her günkü gibi cumadan sonra, dışarıya çıktığımda caminin dört bir yanının, silahlı askerler tarafından sa-nlmış olduğunu gördüm. Sanki eşkıya anyor gibi, camiyi basmışlardı.
Hemen birliğin başındaki komutanın yanına gittim. Selam verip teslim oldum. Komutan iyi bir insanmış. O gün kaçan diğer adi suçlularla beraber beni de inzibat merkezinde bir hücreye tıktılar. Sonra inzibat merkez komutanı geldi. Beni getiren kumandan hemen öne geçti. "Efendim, hemen geldi, selam çaktı ve teslim oldu" dedi. Buna rağmen öbürü kinini ifade etti. "Gelmeseydi..." deyip bir küfür savurdu. Beni seven komutanlardan araya girenler olmuş ki, beni ertesi gün salıverdiler. Birliğin önüne geldim. Tabur komutanım beni çok severdi. O da iyice dolmuş. Beni görünce yanıma geldi ve suratıma bir tokat vurdu. "Takip edildiğini bile bile niye gittin" dedi. Ben bir şey demeden ayrıldım.
Ertesi gün birliği toplamış. Bir çocuk gibi ağlamış ve "Ona bir babanın evladına vurması gibi vurdum. Onu ben öz evladım gibi-severim demiş." Bunları bana sonra arkadaşlar gelip anlattılar.
Bir yüzbaşımız vardı. Adam sarhoştu. Hatta bir iki defa benim
maaşımı da almış içkiye yatırmış. Haber merkezi bizim elimizde. Arkadaşlar o yüzbaşıya ait şu hadiseyi naklettiler. Mahkeme bu yüzbaşıyı da çağırmış ve beni nasıl tanıdığını sormuşlar. Verdiği cevap şu: O, bu birlikte ahlakıyla temayüz etmiş tek insandır. Eşini göstermek mümkün değil!.. Bunlar benim için hep müsbet puan oldu.
Vahdeddin Bey'in anlattığına göre, bu komployu hazırlayan bir binbaşı imiş. Ve bu adam daha sonra askeriyeden atılmış, perişan bir hâlde de ölmüş...
İkinci Menemen
Meğer, benim gidip teslim olmam hadiseyi yatıştırmış. Yoksa esas gaye orada ikinci bir Menemen Hadisesi çıkarmakmış. Askerlerden bir ikisi "Vurun şu herifi" deyince halk bağırıp çağırmaya başlamış. Hava iyice gerginleşmiş. Bunlar olurken ben caminin i-çindeydim. Çıkıp da teslim olunca yapacak bir şeyleri kalmadı. Belki az mütereddit davransaydım, beni vuracaklardı. Çünkü o binbaşı tarafından bazı askerler iyice doldurulmuş ve oraya bu gaye ile gelmişler...
Esas olan Vahdeddin Beyle Nihad Karakum'a oldu. Benimle a-lakalan olduğu için memuriyetten uzaklaştırıldılar. O günkü hadiseyi gazeteler haber olarak verdiler... Ertesi gün Askeri Mahke-me'ye çağrılacağım. Geceyi sıkıntı içinde geçirdim. Kalkıp biraz namaz kıldım. Dua ederken, iki defa sanki şimşek çakmış gibi arabayı ışık sardı.
Hakim binbaşı çok ağır laflar etti. Demediğini bırakmadı. O gün çamaşır yıkamıştım. Rütbelerimi takmamışım. Bunu dahi mesele etti. "Ulan bunları sana baban vermedi. Ulan sen asker misin soytarı mısın. Ulan git yatağım minareye ser.." Hep böyle hakaretlerle dolu bir muhakemeden sonra beni tutukladı.
Nihat Karakum ve bazı arkadaşlar, Tümen Komutanına çıkmışlar. Tümen komutanı milliyetçi bir insandı. Ona "Efendim, bu arkadaş onların dediği gibi değildir. Biz vatanımızı, milletimizi, bayrağımızı ve tarihimizi sevmeyi ondan öğrendik" demişler. Ayrıca içlerinden biri derhal Ankara'ya Genel Kurmaya gitmiş ve oradaki
bazı paşalarla görüşmüş...
Necdet Bey'in kahramanlığını hiç unutamayacağım. Binbaşıyım ş. Ben onu Yarbay zannediyordum. Göz doktoruydu. Benimle görüşmek yasak olmasına rağmen tel örgüleri atlayarak resmi elbisesiyle içeriye girdi. Boynuma sarıldı. Bir de çıkardı 20 lira verdi. Necdet Bey denizciydi. Nöbetçi askerler rütbelerini tam bilemediklerinden onu albay veya paşa zannetmişler. Kendi aralarında "Bu nasıl asker ki, albaylar, paşalar onu ziyarete geliyor" demiş ve korkmuşlar... Daha sonra görüştüğümüzde anlatmıştı. Onu da sorguya çekmişler. "Sen nasıl olur da bir ere sarılırsın" demişler. O da "O herhangi bir er değil, değil ona sarılmak, ayağını bile öperim" demiş... Onun gösterdiği bu yiğitlik unutulacak gibi değildir!.. Senelerce sonra bu zatı bulup ziyaret etmiştim.
içeriye girdim. Cezaevinde Aydınlı bir arkadaş vardı. Hemen gidip bana bir yatak buldu, getirdi. Dine karşı alakasından bunları yapıyordu. Fakat bu arkadaş, bir silah meselesinden dolayı bunalıma girmiş ve intihar etmeyi düşünüyormuş. Devamlı "Çıktığımda intihar edeceğim" diyordu. Çok da dürüst bir insandı. Sanki Ce-nab-ı Hakk, beni buraya onun için göndermiş. Uzun uzun konuştuk. Bir gün bana: "Hocam inşallah, Aydın'a gelirseniz görüşürüz" dedi. Rahatladım. Belli ki önceki fikrinden vazgeçmişti.
Bir de hapishanede tanıyıp unutamadığım Mustafa Göbek adında birisi vardı. 19 senedir askerdi... Bir gün kızından mektup geldi: "Baba, ben gelin oluyorum. Fakat sen hâlâ askerliği bitiremedin." diyordu...
Tahliye
Lehimdeki umumi baskılar mahkeme heyeti üzerinde toplanınca hâkimlerin tavırları değişti. Tümen komutanı ağırlığını koymuştu. Ankara'dan "Madem ki milliyetçi bir çocuk, bir meseleden dolayı onu niye bu kadar eziyorsunuz" mealinde telefon veya telgraflar gelmiş. Hiç beklemediğim bir anda, bana küfür yağdıran o binbaşı, elinde çanta hapishaneye geldi. Daktilosunu da yanında getirmişti. Beni de müdürün odasına aldılar. Daha önce zorla aldıkları ifadeleri bir bir değiştirip, yerine mahzursuz ifadeler yazdı. Sonun-
da da: "Bundan böyle, hapishaneye atılmasını gerektiren bir şey yok. Çıkarın, 10 gün disiplin cezası verin" dedi. Beni disiplin yerine çıkardılar. Orada elime Mehmed Akif in Safahat'ı geçti. Kaldığım müddet içinde hep onu okudum. Günü gelince de serbest bıraktılar.
Fatih'in Torunu
Bana isnad edilen suçlar çok ağır cezayı gerektiren suçlardı. Hadise, ihtilale teşebbüs ve halkı devlet aleyhine ayaklandırma, gibi inanılmayacak şeylerdi. Buna rağmen Cenab-ı Hakk'ın lütfuyla, hiçbir şey olmadı. Dosyayı da tamamen kaldırdılar. Yeni istiklal Gazetesi, haberi sürmanşet yaptı. Hatırladığıma göre de "Fatih'in torunu Fethullah" diye yazmışlardı. Diğer gazeteler de kendi duygu ve düşünceleri istikametinde haberi değerlendirdiler.
îkinci bölüğün komutanı Mahmud Mardin adında bir yüzbaşıydı. Çok sert bir insandı. Meğer o da her zaman gelip vaazları dinliyormuş. Benim haberim yoktu. Ben disiplinden çıkınca hemen yanıma geldi: "Ben seni çok dinledim. Şimdi seni evine göndereceğim. Artık askerlik bitti. Ben tezkereni arkadan gönderirim" dedi. Tabii böyle bir hadiseyi hiç beklemiyordum. Çok sevindim. Daha askerliğimin bitmesine 34 gün vardı. 24 ay askerlik yapılan bir dönemde, hava değişimi, hapishane ve bu son erken gönderme hesap edilecek olursa 17 ay kadar askerlik yaptım. Beni böylece 34 gün evvelinden saldılar, tezkeremi de arkadan gönderdiler...
Askerliğin, kendisiyle alakalı olarak belli ağırlığı vardı; fakat benim askerliğim yine de rahat geçmişti. Bilhassa iskenderun'da çok kitap okuma fırsatı buldum.Gece-gündüz Kur'an dinleyebiliyordum.
Mescid Yaptık
Bir de askerde iken mescid yaptık. Mescidimiz açıktaydı. Altına kum serdik, etrafına da çim ektik. Hayatında hiç namaz kılmamış insanlar dahi orada namaza başladılar. 200 kişilik mevcud varsa, yaklaşık 30 kişi devamlı namaz kılar hale gelmişti. O günün şartlan nazara alınacak olursa bu çok önemli bir rakamdır. Hem de
namazlarımızı açıkta ve milletin gözü önünde kılıyorduk. Sinema salonunda cuma namazı kıldırdım. Hutbe de okudum. Cemaatın hepsi, altı-yedi kişiydi. Ama, mühim olan bizim orada böyle bir şey başlatmamızdı. Farkına vardılar ve orayı eğlence yeri haline getirdiler...
Yukarıda da söylediğim gibi, babam ziyaretime gelip-gidiyor-du. Ertesi gün bayramdı. Ben bayram vaazına çıkacağım. Babam belki onbeş gündür iskenderun'da. Camiye geldim. Tıklım tıklım dolu; fakat ne babam ne de tanıdığım arkadaşlardan kimse yok. Biraz buruklaşıyorum, biraz da bu durum bana tuhaf geliyor.
Babamın Tutuklanışı
Bayram namazlarını kıldık. Etrafıma bakındım, yine bizimkilerden kimse yok. Sonra birisi yanıma gelerek, "Babanızı ve bazı arkadaşları akşam tutuklamışlar" dedi. Hemen savcılığa gittim.
Vahdeddin Bey'in evinde, akşam sohbet ediyorlarmış. Babamda, dayısının kızlarının açık olmasından rahatsız olmuş, akşam o-raya gelmiş... Esas benim de orada olacağımı düşünerek böyle bir
baskın düzenlemişler. Gayeleri beni cürm-ü meşhud halinde yaka-lamakmış. Fakat ben, ertesi gün vaaza çıkacağım için gitmemiştim. Bazı arkadaşların da yardımıyla el konulan kitapların çoğunu alıp dışarıya çıkardık, O sırada kapı aralığından babamın sorgulamasını dinledim. Hâkim soruyor: "Nerden çıktı bu nur? Nur diye bir şey mi var?" Babam: "Kur'an'da var!" O yine soruyor: "Kur'an'ın neresinde var?" Babam cevap veriyor: "Allahu nurusse-mavati vel arz"
Baktım babam gayet metin ve cesurca cevaplar veriyor. Tabii ki babamın adına rahatladım. Dışarıya çıktılar. Babam o her zaman ki kıvrak zekasıyla bir nükte daha yaptı: "Yağmurdan kaçtık doluya tutulduk!" dedi. Dayısının evinden gelişini, yağmurdan kaçmaya benzetiyordu... Birkaç gün daha kaldı ve babam Erzurum'a döndü.
Sez Törek ädäbiyättän 1 tekst ukıdıgız.
Çirattagı - Küçük Dünyam - 06
  • Büleklär
  • Küçük Dünyam - 01
    Süzlärneñ gomumi sanı 4039
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2283
    27.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    39.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Küçük Dünyam - 02
    Süzlärneñ gomumi sanı 4191
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2216
    29.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    41.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Küçük Dünyam - 03
    Süzlärneñ gomumi sanı 4171
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2215
    29.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    40.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Küçük Dünyam - 04
    Süzlärneñ gomumi sanı 4087
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2262
    28.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    40.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    47.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Küçük Dünyam - 05
    Süzlärneñ gomumi sanı 4045
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2160
    29.3 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    42.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.9 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Küçük Dünyam - 06
    Süzlärneñ gomumi sanı 4146
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2180
    29.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    43.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    50.7 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Küçük Dünyam - 07
    Süzlärneñ gomumi sanı 4029
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2148
    27.6 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    40.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    47.7 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Küçük Dünyam - 08
    Süzlärneñ gomumi sanı 3961
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2241
    28.1 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    40.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Küçük Dünyam - 09
    Süzlärneñ gomumi sanı 4010
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2149
    29.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    41.3 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.3 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Küçük Dünyam - 10
    Süzlärneñ gomumi sanı 3967
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2237
    27.7 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    39.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Küçük Dünyam - 11
    Süzlärneñ gomumi sanı 3265
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1778
    31.6 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    44.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    51.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.