Küçük Dünyam - 04

Süzlärneñ gomumi sanı 4087
Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2262
28.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
40.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
47.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
ads place
Bu arada Risaleleri de alıp dağıtıyordum. Kitapları da Mehmed Şergil'den getirtiyordum. Ankara ve istanbul'da pek tanıdığım
yoktu. Hatta bir defasında Mehmed Şergil'den acı bir mektup aldım. Dağıttığım kitapların parasını gönderememiştim. Borcumun ikiyüz liraya ulaştığını söylüyor ve ardından da "Bu nasıl kardeşlik" diyordu. O haklıydı. Fakat yaptığım diğer masraflarla aldığım aylık kafi gelmiyordu. Buna rağmen Hüseyin Efendi'den borç alıp hemen parasını gönderdim. Ona da aydan aya borcumu ödedim.
islam adına yapılan her hizmete destek olmayı en büyük vazife kabul ediyordum. Bu benim çok küçük yaştan beri adetimdi. islam'a hizmet eden kim olursa olsun içimde o şahsa karşı bir med-yuniyet hissetmişimdir. Çünkü islam'ın derdi benim hayallerimi dahi süsleyen tek idealimdir. Heyecanlı bir fıtratım. Nurları tanıdığım dönemde Kur'an'ın latin harflerle yazılması Türkiye'nin gündemindeydi. Hemen kağıt kaleme sarıldım ve "Ben de her mukaddesat sahibi gibi, içte dine tecavüz edenlere karşı içimin kükremesi ile fikrimde istihzar ettiğim birkaç sözü sunmakla bahtiyarım" diye başlayan üç sayfalık bir yazı yazdım. Arkadaşlar, bilhassa Kırkıncı Hoca hemen bu yazının Fetih Gazetesine gönderilmesini istediler.
Gönderip göndermediğimi hatırlamıyorum. Ancak babam bu yazıyı kendi defterine yazmış ve bazı yerlerde okumuştu. Avukat Sami Gobal da yazıyı beğenenlerdendi.
Yaşım 16 veya 17 olmasına rağmen, islam'ın aleyhinde gördü-düm bu düşünce beni feverana sevketmişti. Kurşunlu Camiinin ö-nünde Kafiye'yi ezberlerken sağa sola gider gelir ve dünyayı başparmağıma taksalar da çevirsem, diye hayal kurardım. Bütün bunlar ruhumda vardı. Risaleler bendeki taşkınlıkları zabt u rabt altına aldı. Çünkü o, bir sistem mesajıdır, insana makul hareket etmeyi telkin eden bir eserdir. Halbuki ruhum çok müteheyyiçtir.
27 Mayıs ihtilalini hiç hazmedemedim. Gerilimim aylarca devam etti. Parti düşüncesinden uzaktım; ama Demokrat Parti'nin Is-lamî hizmetlere az da olsa yumuşak bakması sebebiyle, onlara yapılan haksızlığı kabullenemiyordum. Kafamda kurduğum bazı planlarımı Yaşar Hoca'ya açtım. Makul şeyler söyledi ve beni yapmak istediğim şeylerden vazgeçirdi.
Hoca'ya fevkalade rağbet ediyordu. Ben Üç Şerefeli'de vaaz eder, hutbe dinlemeye Selimiye'ye giderdim.
Onun yaptığı o coşkun konuşmalar, o güne kadar duyduğum en içten ve en samimi konuşmalardı. Hutbelerinde muhakkak sahabeden örnekler verirdi. Ben zaten sahabe aşıkı idim. Bu da beni onu dinlemeye koşturan sebeplerden biriydi.
Yaşar Hoca, Edirne'ye Diyanet adına itibar da getirdi. Personelde de bir canlılık oldu. Vali ile benim hâkkımda aralarında geçen bir konuşmayı sonra bana şöyle anlatmıştı:
Vali ona beni nasıl tanıdığını sorar. O sırada Rakım Efendi de oradadır. Halbuki beni şikayet edenlerden birisi de odur. Yaşar Hoca Vali'ye: "Efendim, der, onu benden evvel Rakım Efendi tanır. Onun nasıl fazilet abidesi bir genç olduğunu size o anlatsın." Rakım Efendi bu emri vaki karşısında ne yapacağını, ne diyeceğini bilemez. Mecburen müsbet şeyler söyler. Bu da valiye tesir eder. Zaten vali de yumuşak bir insandı. Asker kökenliydi. Âdı Sabri Sarp'tır.
Edirne'yi çok sevmiş ve Edime ile iyice bütünleşmiştim. Münzevi bir hayat yaşıyordum; benim inziva anlayışım değişikti. Onun için içtimai yönümü kesintiye uğratmıyordu. Edirne ileri gelenleriyle diyalog içindeydim. Hatta, askerlik şubesi başkanı Karadenizli bir Albaydı.
Durmadan bana "Sen, Erzurumlu olamazsın, siman bize benziyor, biz seninle hemşehriyiz der ve benimle hemşehri çıkabilmeyi cidden isterdi. Zaten Emniyet Amiri Resul Bey'le ileri derecede dostluğum vardı. Bazı hâkim ve savcılarla da içli dışlıydım.
Bütün bunlar bugün için çok basit hadiseler gibi görülse bile o günün Türkiye'sinde, bir din adamının böyle insanlarla temasta olması, daha doğrusu, onların bir din adamım meclislerine kabul etmesi, istisnai hadiselerden biriydi. Hem de bu din adamı yaş itibariyle benim gibi çok genç olursa..
Alışkanlıklarımı burada kazandım. Bu beldeyi çok beğenmiştim. O yüzden Trakya'yı özellikle Edirne'yi Anadolu'dan ayıran Boğaza bile canım sıkılır. O kadar Anadolu ile müşterek mütalaa ediyordum. Orada eskiyi iyi bilen dostlar da vardı. Balkan Har-
Ruhani Reislik
Edirne'ye ait unutamadığım hatıralardan biri de iki idamda ruhanî reislik yapmış olmamdır.
Bunlardan ilki 1959 senesinde oldu. Benim Edirne'de ilk se-nemdi. Üç Şerefeli Camiinde imamlık yapıyordum. Bir gün biri geldi ve "Gani Bey seni istiyor" dedi. Gani bey hâkimdi. Ben kendisine bazı kitaplar vermiştim, İlk önce endişe ettim. Ve yanına bu endişe ile gittim. Bana: "Bir idamlık var. Seni Ruhani Reis olarak bulundurmaya karar verdik." dedi. Esasen hassas bir insanım. Böyle bir teklife "Evet" demem mümkün değil. Ancak daha önceki endişem çıkmayınca ben gayri ihtiyarî olumlu cevap verdim. Beni tanıyıp itimad ettikleri için çağırdıklarını söylediler.
Eskiden idamlar millete ibret olsun diye açıkta yapılırdı, ihtilalden sonra açıkta idamı kaldırdılar. Gece beni gelip aldılar. Arabaya binip hapishaneye gittik, idamlığın adı Rasim Dik'di. Hücreye girdik.
Elleri bağlıydı. Herhalde saldırmasın diye bağlamışlar.
"Atatürk Gelecek"
İdam kararının Mecliste tasdik edildiğini daha önce gazeteden öğrenmiş ve şoke olmuş. Konuştukları hep hezeyan.. Ne an-lattıysam dinlemedi. Devamlı olarak: "Atatürk gelecek ve eve gideceğiz." diyordu.
Biraz sonra gelip beyaz gömleği giydirdiler. Boynuna da işlediği suçu bildiren bir yafta astılar. Karısıyla beraber birinin evine girmişler. Hem adamı hem da karısını öldürmüşler. Bahçede köpek havlamaya başlayınca onu da baltayla parçalamışlar. Sonra da cenazeleri gidip bir yere gömmüşler. Öldürdükleri adam kalaycılık yapan fakir birisiymiş. Bütün buldukları üçyüz lira para olmuş., işledikleri suç korkunçtu.
idam sehpası Üç Şerefeli'nin önüne, şimdi park olan yere kurulmuştu. Halk etrafı doldurmuş. Ortalık panayıra dönmüş. Kimisi kuru yemiş, kimi şerbet satıyor. Kimsede ibret almaya niyet yoktu. Sadece Kuşcudoğan Camiinde müezzinlik ve aynı zamanda Kur'an kursu öğretmenliği yapan, o gün elli yaşlarında bir ibrahim
Efendi vardı. Üzüntü içinde olan bir onu gördüm. Hatta bir hafta kadar da idam yapılan bu yerden geçmemişti.
Son Telkin
Ruhani Reis olarak son telkinimi yaptım. Ve sehpanın üzerine çıkardılar. Yakından görmek, o ruh halini yaşamak, şimdi canlı o-lan bu insanın birkaç saniye sonra ölü olacağını düşünmek ve bunu bizzat müşahede etmek, dinlemekten çok farklıdır. Anlatan kim o-lursa olsun, bu manzaranın dehşetini dile getiremez... Gani Bey Rasim'e yaklaşarak: Son bir arzun var mı? dedi. O yine "Atatürk gelecek, eve gideceğiz" diye karşılık verdi. Bir cellat getirmişler, adam körkütük sarhoş. Zaten adet böyleymiş. Rasim'i kıbleye çevirdi. Zorla ipi boynuna taktı. Fakat cesed tam kıblenin tersi istikamete döndü. Simsiyah kesilmişti. Rasim'in dili bir karış dışarıya sarktı. Ertesi gün öğle vaktine kadar da cesed orada asılı kaldı.. Ancak yine kimsenin ders aldığı kanaatında değilim. Sonra ipi koparıp cesedi alıp götürdüler. Nasıl gömdüklerini bilmiyorum..
Artık meşhur olduğumdan ikinci idama yine beni çağırdılar. O zaman dışarıda asmak yasaklanmıştı. Herhalde teşhirin faydasız olduğunu onlar da görmüşlerdi, îkinci idamlığın adı Mehmed'di. Ona Memo diyorlardı.
Hükümet tabibi Sofyalıydı. Ben iç avluda oturuyordum. Biraz önümde de, hâkim, savcı ve jandarma komutanı oturuyor. Daha sonra hükümet tabibi geldi. "Papaz geldi mi?" dedi. işte öyle birisiydi. Beraberce hapishaneye gittik. Benim üzerimde yine cübbe var,
Mehmed çok temiz çehreli bir gençti. Katil olacağına ihtimal vermiyorum. Bizi görür görmez ayaklarının bağı çözüldü. Felç olmuştu. Bir kanepeye oturduk. Anlatmaya başladım:
Mehmed, işte durum bu. Meclis tasdik etmiş. Bundan sonra başka çare yok. Allah'a giden bir yoldasın ve başka yollar da kapalı..
Abdest almak ister misin? diye sordum, isterim dedi. Ayaklarına gelince takati kesildi, Bugünkü gibi hatırımda. Ve bunları ben vicdanımda yaşadım. Yıkayamadı ayaklarını..
Amentü'yü okutmaya başladım. Biraz okuyor; fakat gerisini getiremiyordu. Kelimeler aklından silîniyordu. Arada da "Beni bir daha adlî tıpa verseniz" diyordu. Halbuki adlî tıpa verilse ne olacak. Yaşayacağı bir iki hafta daha. işte orada hayatın kıymetini daha iyi anladım. Sanki idama götürülecek olan o değil de bendim. Aradan seneler geçmesine rağmen hatırladıkça bu hicranı yaşarım. Mehmed'e çok acımıştım. Bir çoban öldürmüş dediler ve onun boynuna da böyle bir yafta astılar..
Cellat sarhoştu. Ayakta duramadı ve yıkıldı. O hükümet tabibi hemen sehpaya sıçradı ve cellatlığı o yaptı. Mehmed etrafına küskün küskün baktı. Sitemkâr bakıştan ciğerime işlemişti. Sonra da sehpanın itilmesine yardım eder gibi ayaklarını oynattı. Bir iki sallandı ve hemen öldü. Demek hükümet tabibi kolay ölümün nasıl o-lacağım biliyordu ki, ipi tekniğine uygun takmıştı.
Konuşma Rahatlığı
Dıştan bakınca kimseyle konuşup görüşen bir tip gibi görünmem.
Kabuğuna kapalı gibiyimdir.. Fakat bende tekke ve zaviyeden gelen bir açıklık vardır. Daha sonra kaldığım yerlerde de arkadaşlarımla münasebetlerim hep iyi olmuştur. Ayrıca, büyüklerin huzu-
randa otura otura, onların yanında konuşma hakkını elde etmiş olmam, esasen herkesle oturup konuşma rahatlığını bana kazandıran başka bir sebeptir, diye de düşünüyorum. Herkesle çok rahat oturup konuşabiliyordum. Çünkü, birçok meşayihin ve alimin yanında bulunmuş ve onlarla sohbet etmiştim. Bu da diğer insanlarla rahat diyalog kurmama yardımcı oluyordu.
Edep Dairesinde
İrşad ve teblid adına, muhatabımın içtimaî seviyesi ne olursa olsun, gidip onunla rahatlıkla görüşüyordum. Şarklılıktan kalma hicab hissim de yadırganacak şekilde yırtık olmama maniydi. O-nun için kendimden yaşça çok büyük olanlarla da edep dairesinde bir şeyler anlatmam ve onlarla uzun süre beraber olmam mümkün oluyordu. Denebilir ki, Edirne'nin kalbur üstü bütün büyükleriyle muarefem vardı; benim yaşım ise henüz yirmiye varmamıştı.
Cenabı Hakk'ın lütfettiği ölçüde his potansiyelimi müsbet yolda kullanmaya çalışırdım. Kahvede oturur büyüklerle beraber çay içer ve onlara bir şeyler anlatmaya gayret gösterirdim.
Edirne'de ilk tanıdığım insanlardan biri ismail Gönülalan'dır. Çok temiz ve nezih bir insandı. Beni, Devlet Su işlerinde çok kimseyle tanıştırdı ve değişik kimseler getirdi götürdü.
Ve yine o sırada bir lise talebesi olan Ahmed vardı. Ben ona çok adam getirip götürdüğünden dolayı Muş'ab diyordum. Esasen bugünlere kıyas edildiğinde, temas ettiğimiz insan sayısı çok azdır. Ancak o günün zor şartlarında ve Trakya gibi bir yerde bu rakam azımsanamaz. Hatta hiç unutmam: Diyarbakır'dan bir zat gelmişti. Bir gün bana: Bütün Trakya'yı dolaştım, bu havalide Müslümanlığı yaşayan iki genç gördüm. Biri sen, diğeri de Kırklareli'nde bir i-mam dedi. Demek ona da aynı şeyleri söylemiş ki, bir gün o imam beni ziyarete gelmişti. Daha sonra da ben ona gidip geldim. O dönem öyleydi. Halleşecek bir insan bulmak için dahi bîr iki saatlik yol gitmeniz gerekiyordu. Yaşar Hoca'nın gelmesiyle oradaki sertlik kırılmış, hizmete müsait bir zemin oluşmuştu.
Bir kere de ziyaretime kardeşim Sıbğatullah gelmişti. Bir gece kaldı mı kalmadı mı bilmiyorum. Çünkü yatıracak yerim yoktu.
Ertesi gün, zorlanarak bir yetmiş lira buldum ve trenle geriye ancak öyle gönderebildim. Hatta bana bir cüzdan vermişti, O cüzdanı otuz sene taşıdıktan sonra, oğlu Mazhar'a verdim. Baban'm hatırasını sakla, dedim..
Edirne'de ziyaretime gelenlerden biri de Osman Kara'ydı. Osman Kara, Bediüzzaman Hazretleriyle görüşmüş ve onun iltifatlarına mazhar olmuş bir insandı. Yedek subaylık yapıyordu ve onu Salih Özcan getirmişti.
Salih Özcan, saygı duyduğum bir insandır. Seyyid'lerden olması da onu sevip saymama ayrıca tesir eden hususlardandır. Birkaç defa ziyaretime geldi. Hatta bir gece onu pencerede misafir ettim. Ben gidip dışarda bir yerde yattım. Otobüse binerken bana sarılıp "Sen bir kahramansın" demesini unutamam. Onun bu sözü, ister bendeki bir boşluk olarak değerlendirilsin, isterse Salih Özcan'm iltifatı sevmesine verilsin; fakat bana büyük bir moral vermişti.
Bulduğum Beş Lira
Günlerce aç kaldım. Bir ekmek alacak param dahi yoktu. Âb-dest için şadırvana gidiyordum. Hava da hafiften yağıyordu. Baktım ayağımın ucunda madenî bir beş liralık duruyor. Hemen onu aldım ve namazdan sonra gidip karnımı doyurdum ve maaş alıncaya kadar da parayı kullandım. Maaşımı alınca yanına bir beş lira daha koydum ve on lirayı bir fakire sadaka olarak verdim. Bulduğum o beş lira benim için çok büyük bir lütuf olmuştu..
Bayram vaazına çıkacağım. Yine günlerdir açım. Ağzıma koyacak tek lokma yok. Açlığımı biraz yatıştırır zannıyla kavanozun dibinde kalmış çok az balı parmağımla alıp ağzıma götürdüm. Meder aç karnına bal bulantı yaparmış. Kürsüde sürekli içim bulandı...
Başka Türlü Görüyordum
Riyazat yaptığım devrede, önce nefsimi bir kedi gibi gördüm ve onu kovaladım. Riyazata devam ettim. Bu arada onu ayı gibi gördüm. Kapıştık. Ben mi onu o mu beni yendi belli olmadan u-yandım. Bir müddet daha riyazat yaptım. Bu sefer de nefsimi goril
gibi gördüm. Ondan kaçarak surların üzerine çıktım. Bütün bu ri-yazatlara rağmen anladım ki nefsim beni sağ tarafımdan vuruyor. Çünkü o devrelerde başkalarını ve bilhassa oburca yemek yiyenleri hep başka türlü görüyordum; ve yer yer onlara kızıyordum. Ve anladım ki, nefis ile mücadelede insanlardan bir insan olarak hareket etmelidir, ilahi davaya omuz verme, ayağımız kaymadan yaşayabilmemizin en büyük teminatıdır. Mücadele ruhu varsa bu bir fa'li hayırdır..
îlk gidişimde Edirne'de üç sene kadar kaldım. Bunun iki buçuk senesi pencerede geçti. Daha sonra da askere çağrıldım..
- Efendim, mazur görün. Sözün burasında size çok özel bir sorum olacak? Bu devrede ve daha sonra hiç evlenmeyi düşündünüz mü?
- Edirne'de bulunduğum ilk dönemlerde Hüseyin Top aklıma i-yice girdi. Edime eşrafından, temiz ve zengin bir ailenin benimle ilgili bir taleblerinin olduğunu söyledi. Bir bayram günü ikimiz bu aileyi ziyarete gittik. Ancak ben buram buram terledim. Kaşımı kaldırıp etrafa bakamadım. Sonra da talebteki teknik bir yanlışlık-
tan dolayı canım çok sıkıldı... Hemen sarfı nazar ettim. Ve daha sonra öyle bir şeye teşebbüs etmeme karan içimde belirdi. Ondan sonra da bir kere de Yaşar Hoca'nın bir tavsiyesi olmuştu. Kalbimin derinliklerindeki gerçek niyeti ancak Allah bilir. Ama zannı tahminim o ki, hizmetin dışında gözlerimin içine başka bir hayalin girmesini istemedim.
Başka zamanlardaki aynı istekler karşısında, aynı duygu ve aynı düşüncenin ağırlığını hissetmiş olmamın yanında, aşın hassasiyet ve fevkalade titizliğimle kimsenin hayatını zehir etmeme düşüncesinin de ciddi birleşiri olduğunu söyleyebilirim.
Aynca vazife yaptığım caminin arka maksurelerinden birinde otururken, tıpkı Hz. Yusuf'a (as) olduğu gibi, birileri tarafından taarruza uğradığımı ve Rabbimin inayetiyle kendimi pencereden içeri attığımı ve mütearrizenin arzusunu yüzüne çarptığım için, pencerenin dışında "burada öyle perişaniyetinle kal, geber!" diyen birisini de hayal meyal hatırlıyorum.
Esasen bu ailelerin hepsi de iyi ve mazbut insanlardı. Ne var ki ben daha birinci teşebbüste karanını vermiştim. Kendimi İslamî hizmetlere vakfedecek ve evlenmeyecektim.
Askerden gelmiştim. Babam, annem, ablam ve bir de Enver amcam ısrarla bana evlenmem gerektiğini anlattılar. Annem, "O-ğul, hayatta iken senin başını da bağlayalım" dedi. Ben "Ana, benim ayaklarım nurlarla bağlı, siz de başımı bağlayacak olursanız ben nasıl hareket ederim" dedim. Ve ardından kesin karanını tekrar ettim. Biraz da acı konuştum.
Ben böyle diretince Enver amcam bana "Bak, dedi, şimdi biz İsrar ettik. Bir de sana otuz yaşında böyle ısrarlı bir teklif gelecek ve bir daha da teklif eden olmayacak.."
Kestanepazarı'ndaydım. Bir gün Yaşar Hocaefendi izmir'e teşrifinde birini teklif etti. Çok da ısrar etti. Ancak daha önceki kara-rımdan dönemeyeceğimi söyledim. Boynuma sanldı. "Sen de beni dinlemezsen kim dinleyecek?" dedi, ağladı. Yaşar Hoca bu teklifle geldiğinde ben tam otuz yaşındaydım. Ve Enver Amcamın dediklerim hatırlamadan yapamadım. Burada son bir hatıramı daha anlatayım.
1978 yılllarındaydı. Çamaşırlarım iyice birikmişti. Akşam yıkarken bayağı canıma tak etti. Bir ara içimden "Acaba evlense miydim?" diye geçti. Katiyyen düşünme şeklinde değil, şimşek süratinde gelip geçen bir fikir.
Ertesi gün erken vakitlerde bir arkadaş geldi ve bana şunu nakletti: Akşam rüyamda Efendimiz'i gördüm. Size selam söyledi ve "Evlendiği gün ölür ve cenazesine de gelmem" buyurdu. Bu bir rüyaydı. Rüya ile amel edilmeyeceğini de biliyordum ama şahsım a-dına bu işarete saygılı olmaya çalıştım.
Burada, Nuriye Akman'ın yaptığı röportajdan konu ile ilgili kısmı aynen aktarmakta fayda görüyorum, şöyle deniliyor (L.E.):
- Kur'an'ı hatmettiğiniz gün aileniz köylüye yemek vermiş ve size de demişti ki: "Bu senin düğünün." Çok utanmıştınız. Hiç evlenmemenizde acaba bu utancınızın izleri de var mıydı?
- Arada bir münasebet hatırlamıyorum. Böyle sübjektif şeyleri daha başka karinelerle (ipucu, kaynak) takviye ederek değerlendirdim.
- Karineniz rüyalar mıydı yoksa? Çünkü evlenme fikrinin aklınızdan şimşek gibi geçtiği bir günün ertesinde bir arkadaşınız, rüyasında peygamberimizin size selam söyledidini ve e-ğer evlenirseniz cenazenize gelmeyeceğini söylediğini nakledince çok etkilendiniz. Hz. Muhammed Müslümanlara evlenmeyi salık verirken, kendisi de buna uymuşken siz bu rüyanın şahinliğine nasıl inandınız?
- Beni yönlendiren, bağlı bulunduğum prensipler vardı. Bunla-rın tesirinde kalarak rüya ile amel esas olmadığı halde onu sadece tercih ettirici bir faktör olarak ele aldım. Kendi fıkıh telakkim içinde, bir insan kendisi şüpheli şeyleri yese içse bile başkasına, ikinci şahsa şüpheli şeyleri yedirmeye hakkı yoktur. Çünkü ben çok düşük gelirli bir memurdum, maaşım ancak bana yetiyordu. Bir başkasına bakmak çok zordur. Kendi kendime, "Acaba gayri meşru bir dairede bir kazanca tevessül eder miyim? Esas vazifemi bırakıp dünyaya talip ve ragıp (istekli) olur muyum" dedim.
Biraz Hassasım
- Peygamberimizin bu endişelerle bir kimseye "evlenme" dediği hiç vaki mi ki?
- Hayır aksine "evlenin" diyor. Bir ikinci meselede biraz hassasım, yani "Acaba bir başkasının başına dert mi olurum" diye düşündüm. "Hakkım var mı benim aileme zulüm etmeye" gibi mülahazalar da ruhumu sardı. Kendi saffetim içinde beni bilmeyen bunu anlamaz. Fakat şu benimle en yakın olan arkadaşlan, bunca za-manlık yalnızlığımın verdiği hassasiyetle, bazen rencide ederim a-ma bana çok pahalıya mâl olur. Bazen yanımda çayımı yapan, kaderim gibi olan bu insanların elini öper gibi adeta özür dilerim. "Hakkınızı helal edin, canımı size vereyim" derim. Bir fırtına gibi böyle içimde kopsa bile bazı çamları deviririm de sonra bunu tamir benim için daha ağır olur. Yani bu mantıkla hareket ettim.
- Anneniz sizin başınızı bağlamak istediğinde demişsiniz ki: "Benim ayaklarım nurla bağlı. Siz de başımı bağlarsanız nasıl hareket ederim?" Acaba bu "kendini topluma feda edişte", gerçek tevazuyu yaralayıcı bir yön de yok mu?
- Şimdi bilmem ki, hakikaten iman ve Kur'an hizmetinde Bedi-üzzaman'ı anlama, yorumlama benim için hayatımda çok önemli. Türkiye devletinin kuruluşunda ve istiklal mücadelesinde önemli misyon yüklenmiş bu büyük insanı acaba tanıtabildim mi? Bazı kimseler kendilerini bütün bütün topluma feda etmezlerse, maddi manevi füyuzat hislerinden fedakarlıkta bulunmazlarsa, herhalde yapılması gereken bazı şeyler zor olur. Bu mülahazam, benim ruh haletimde böyle kalmak tahribat yapsa bile, eğer milletin tamiri a-dma onun tutup bazı yanlarını tamir etmeye muvaffak olunabilecek ise, aileden gelecek mutluluğun üstünde bir saadet vereceğine inandığımdan dolayıdır.
Candan Dostlarım Oldu
- Peki mücadeleniz ailenin yerini doldurabildi mi?
- Yanımdaki arkadaşlarım, talabelerim bana aile fertlerinin yokluğunu hiç hissettirmediler: (Burada, Hocaefendi'nin gözleri nemleniyor; dudakları titriyor.) Çok teşekkür ederim. Çok yakın çok
candan dostlarım oldu. (Ağlıyor.) Allah razı olsun, sıkıldığım zaman evlerini, çocuklarını terk edip yanımda kaldılar. Zaten insanın bir aileyle geçirebileceği şeyler sürekli değildir. Ama dava düşüncesi ve mefkureye gelince ben hep büyük devlet düşüncesine hasret ve eski günlerin hasretiyle yanan bir insan olarak, bu yönde hizmet hülyalarıyla yaşadım. Bazıları ütopik bulabilirler. Asya haritasının son durumuna bir bakın. On beş sene evvel yanıma gelen bir arkadaşım, şu haritaya bakınca "Galiba hocam dua ediyor" demişti, iki sene evvel gelince "Galiba duanız kabul olmuş" dedi. şimdi böyle düşlerle yaşayan bir insan olarak, o türlü şeyleri düşünmeye vakit bulamadım.
îşte benim evlenmeme kararımın vak'alara ait serüveni.
- Bazı zatlarda vesvese dönemi oluyor. Ben şahsen buna billurlaşma dönemi demeyi daha uygun buluyorum. Sizin hayatınızda da böyle dönemler oldu mu?
- Evet hayatımda iki defa çok şiddetli vesvese geçirdim. Birincisi: Edirne'de ilk kaldığım yıllarda oldu. içinde yer yer Darvi-nizm'den de bahseden bir Türk yazarının romanını okuyordum.
Gerçi kültür olarak Darvinizm'e yabancı değildim. Fakat romandaki düşünceler ve anlatmadaki ustalık, ruhumu Darvinizm ile ilgili vesveselerin sarmasına sebep oldu. Acaba Darvinizm'de bir gerçeklik payı olabilir mi? diye düşünüyordum. Hamdi Yazır gibi tefsircilerin bu görüşe yumuşak bakması ve Hüseyini Cisri gibi a-limlerin, "Bu bir nazariyedir. Eğer ilmi durumu isbat edilirse, ayetlerle te'lif ederiz" tarzında beyanları içimde bir rahatsızlık uyandırdı. Dolayısı ile o türlü düşüncelerle temasım olmaya başladı. Bunlar itikad ve akideme tesir etmedi. Namazımı kılıyor, dini hassasiyetimi en küçük meselelerde dahi koruyordum; ancak içimi de bir kurt durmadan kemirip duruyordu. Ciddi rahatsızlık geçirdim. Sonra Cenabı Hakk'ın inayetiyle zail oldu..
Hafakan
İkincisi, neye dair olduğunu söyleyemeyeceğim de, çok mukaddes mefhumlara dair, o mefhumlara yakışmayacak mülahazalar şeklinde gelen vesvesedir. Bu vesveseye de askerliğim sırasında maruz kaldım, inancın esasına dair değildi bu vesvese de. Fakat beni çok sarstı. Kitaplardaki vesvese ile ilgili bahisleri bilmemin de faydası yoktu. O kadar kafama takıldı ki, mesela, namaz kılmak isteyince, hemen o mukaddes mefhumlarla ilgili çağrışımlar ruhumu sarıyordu. Çok defa içimden, namazdan kaçmak geçiyordu. Hiç olmazsa zihnimi ve vicdanımı saran o türlü düşüncelerden kurtulayım, diyordum. Ve bu arada duayı hiç bırakmadım. Gece gündüz bu durumdan kurtarması için Rabbim'e dua ettim, yalvardım. Bir aralık kendime şok vurdurmayı düşündüm. Geçmişle alakamı kesmek ve bütün düşüncelere yeni baştan başlamak istiyordum. Izdırabını tek başıma çekmek zorunda kaldığım bir illetti. Başkasına açılmam mümkün değildi. Bu durum altı ay kadar sürdü, iskenderun'da idim.
Cenabı Hakk'ın rahmeti beni bu ikinci vesveseden de kurtardı, şeytan bir iki daha denedi, aynı düşünceleri telkin etmek istedi. Güldüm ve "Beyhude yorulma, kapılar sürmeli" dedim.
Bu arada vaaz veriyordum. Çünkü vesvesem iman esaslarına müteallik değildi. Bu mesele beni çok hırpalamıştı. Öyle ki, kabur-
gam kırılıp inlediğim dönemlerde bile bu kadar ızdırap çekmemiştim. Hafakan denen şeydi bu.
- Bu iki vesvese devresinin müsbet olarak sizde ne gibi tesirleri oldu?
- Müsbet tesiri şudur: iman adına yapılacak bütün gayret, cehd ve tahşidatlar yerindedir. Bence bunu hiç ihmale uğratmamalı. 1-kinci vesvese döneminde Cenabı Hakk'a iyi inanmamış olsaydım namazı bile terk edebilirdim.
Dider meselede ise, o zaman gücüm yetseydi, kalemi elime alır ve Darvinizm'in bütün tutarsız yanlarını yazardım. Yine de daha sonra bu mevzuda vaazlar verdim, konferanslarda bu mevzuyu ele almaya çalıştım.
Belki o zamanlar bizim yaptığımız ilkti. Daha sonra konu ile alakalı sayısız eser yazıldı. Yine de günümüzde mevzu ile alakalı tahşidat yapılması taraftarıyım. Hilkatin doğrudan doğruya Allah'a raci olduğu delilleriyle, takviye edilerek yazılmalı, anlatılmalı. Aksi düşüncelere geçit ve vize verilmemeli.
Düşünün ki, böyle bir vesveseye düşmüş insan, hayaü boyunca hiç namazını terk etmemiştir. O insana bir vakit namazı kaçırma dahi dünyanın en büyük ızdırabını verir. Şimdi bu insanın vesvese sebebiyle namazı terk ettiğini düşünün; ben dünya üzerinde bundan daha korkunç bir bela ve musibet tasavvur .edemem.
işin başında sağlam bir itikadla mücehhez olunmazsa düşülecek netice daha kötü de olabilir. Hele bu insan gençse, ibahî düşünceler de onun ruh dünyasını sarıverir. Celal Nuriler, Tevfik Fikretler hep böyle gitmişlerdir. Fikret, yaşını başım aldıktan sonra vesveseye, tereddüte düşmüş. Bazıları ona hasta mizaç, diyorlar; fakat, Beşir Fuad da delirmiş. Çünkü inanmış bir insan, dalalete sürüklenince yaşaması mümkün değildir. Daha pek çokları bu durumdadır. Tarancı, Orhan Veli o hezeyanları içmekle bertaraf etmeye çalışmışlar. Onları kasıp kavuran, imansızlık, inançsızlık olmuştur. Üstad Bediüzzaman da bunları görmüş, hissetmiş ve eserlerini öyle yazmıştır. Zira başkasından duymak hiçbir zaman gözle görmek gibi olmaz..
Vesveseye esas teşkil edecek hususların doğmaması için, çok i-
yi beyin yıkamanın lüzumuna inanıyorum. Baştan vesvese hiç doğmamalı. Veya doğarken hemen ölmeli. Bu mevzuda insanlar şartlandın imalı, iman şartlandırma demek değildir. Fakat imandan sonra bu şartlandırma mutlaka yapılmalıdır, Ferdler, inanca ters o-lan düşüncelere zerre kadar dahi ihtimal vermemeliler. Her ferd böyle şartlandın imalıdır. Ve ben bunun lüzumuna inanıyorum..
Bendeki vesveselerin hepsi silinip gitti. Fakat bu işin zorluğunu ancak çeken bilir. Çünkü, o vesveselere karşı söyleyeceğiniz hiçbir şey kar etmiyor. Yedi başlı ejderha gibi bir şey. Bir yerde başım kı-rıyorsun, öbür taraftan yeniden taarruz ediyor.
Ben kurtulmak için hangi duaları okudum şimdi bilemiyorum. Sadece Cenabı Hakk'ın inayetiyle oldu. O zamanki halimi, şimdi ifade etmem mümkün değil. Kolumu kanadımı kırık hissediyordum.
imam Gazali de, Üstad Hazretleri de böyle ruh haletleri geçirmişler. Fakat bu hallerini hep gizlemişler. Necip Fazıl'ın hafakan dediği hallerdir bunlar. Fıtratı müteheyyiç insanlarda az çok hafakan olur. Eskiler böylelerine, eserliteperli insan, derlerdi. Böyle e-serliteperli insanlar,- iklim itibariyle, muhit itibariyle veya konum i-tibariyle bu türlü hallere maruz kalırlar. Her devrin şüphesi, vesvesesi başkadır. O şahsın hususi ruh durumu ve mazhariyeti itibariyle maruz kaldığı şeyler de başkadır, tşte vesveseye maruz kalmam en azından bunları anlamama sebep oldu. Eğer buna tesir denirse, böyle bir tesirden söz etmek mümkündür.
- Askerliğinizi ne zaman ve nerelerde yaptınız? Mutlaka o günlere ait hatıralarınız vardır. Duygu ve düşüncelerinizle beraber anlatır mısınız?
- Karacağaç'tan trene bindim. Geçirmeye gelenler arasında, Yaşar Hoca, Salim Arıcı, Hüseyin Top, ismail Gönülalan ve diğer bazı dostlar vardı. Salim Ancı, Üçşerefeli'nin baş imamıydı. Bana bir çıkın hazırlatıp vermişti, içinde peksimet gibi şeyler vardı. O mendili senelerce sakladım.
Çünkü ondan böyle bir jest beklemiyordum. Hatta, bana "Askerden sonra da Edirne'ye gel, beraber çalışalım" demişti. Hayretten donakaldım. Zira o güne kadar hep bana karşı soğuk davran-
mıştı. Hutbe vermeyi çok istiyordum.
İkibuçuk sene zarfında bana bir tek hutbe dahi gönül nzasıyla verdirmedi. Şimdi tam aynlacağım sırada onu böyle yumuşak görmek beni cidden sevindirmişti.. O gün Yaşar Hocaefendi de çok hislenmişti. Zaten hissî ve ince ruhlu bir insandı..
O zaman istanbul'a trenle gidiliyordu. Edirne'ye çok alışmıştım.
Erzurum'dan ayrılırken nasıl hicran, burkuntu hissettirme, E-dirne'den ayrılırken de aynı burkuntuyu hissettim.
Ankara Mamak
Ankara'ya geldiğimde Salih Özcan'ı buldum. 5-6 gün kadar teslim olmadım. Onun yanına gidip geldim. Bu gurbette, bana Salih Özcan çok büyük bir teselli kaynağı oldu.
Teslim olduğumda zannediyorum 10 Kasım'dı. Mehmed Mutlu o zamanlar üsteğmendi. Zaten yarbaylıktan da emekli oldu. Bizim bölük komutanı Yılmaz Bey, onun Harbiye'den arkadaşıymış ve gelip beni bölük komutanına lanse etti. Aynca Kurmay Başkanı Reşad Taylan'a ben de Edirne'deki bir yakınından selam getirmiştim. Hatta benimle ona badem ezmesi göndermişlerdi. Cenabı Hakk'm inayetiyle böyle korunmaya alındım.
Mamak bir garip yerdir. 1.Tabur, 1.Muharebe bölüğü.. Benden iki yaş büyük amcam da burada askerlik yapmış.
Bir gün talim yapıyoruz. Bölük komutam beni çağırarak "Hoca sen misin" dedi. "Evet" dedim, ilave etti: "Benim hanımım hasta. Getireyim de ona bir oku!" dedi. Ben "Ben öyle okuma filan bilmem. Eğer siz okumanın tesirli olacağına inanıyorsanız sizin okumanız muvafık olur" dedim. Meğer beni deniyormuş ve ben de itikadımın mükafatını gördüm. Bölük komutanı beni belli ölçüde korudu. Rahat edeyim diye de beni telsizci yaptılar. Tabii kurs görmek için dört ay daha kaldık. Ankara'da kaldığım dönem benim i-çin çok sıkıntılı oldu.
Tam istenen şekilde askerlik yapmadığım için, oranın yemeği bana helal olmaz, diye, düşünüyor ve diğer bazı mülahazalarla askeriyenin yemeğini yemiyordum. Hatta giyeceğim elbiseyi dahi, bir asker talebeden satın almıştım. Bunlara dikkat ediyordum.
Talat Aydemir
O sene Ankara'ya çok kar yağdı. Zaten kasım ayında teslim oldum.
Aralık ayında Talat Aydemir hadisesi patlak verdi. Ve Mamak 15.000 mevcuduyla bu hadiseyi destekledi.
Malum, Talat Aydemir, 27 Mayıs ihtilalini destekleyenlerden. O sırada Kara Harp Okulu Komutanı, ihtilalde Harb Okulu'nun çok büyük desteği oldu. Talebeleri sokağa döktüler, radyoevini onlarla teslim aldılar,
Sez Törek ädäbiyättän 1 tekst ukıdıgız.
Çirattagı - Küçük Dünyam - 05
  • Büleklär
  • Küçük Dünyam - 01
    Süzlärneñ gomumi sanı 4039
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2283
    27.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    39.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Küçük Dünyam - 02
    Süzlärneñ gomumi sanı 4191
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2216
    29.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    41.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Küçük Dünyam - 03
    Süzlärneñ gomumi sanı 4171
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2215
    29.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    40.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Küçük Dünyam - 04
    Süzlärneñ gomumi sanı 4087
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2262
    28.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    40.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    47.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Küçük Dünyam - 05
    Süzlärneñ gomumi sanı 4045
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2160
    29.3 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    42.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.9 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Küçük Dünyam - 06
    Süzlärneñ gomumi sanı 4146
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2180
    29.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    43.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    50.7 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Küçük Dünyam - 07
    Süzlärneñ gomumi sanı 4029
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2148
    27.6 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    40.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    47.7 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Küçük Dünyam - 08
    Süzlärneñ gomumi sanı 3961
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2241
    28.1 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    40.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Küçük Dünyam - 09
    Süzlärneñ gomumi sanı 4010
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2149
    29.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    41.3 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.3 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Küçük Dünyam - 10
    Süzlärneñ gomumi sanı 3967
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2237
    27.7 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    39.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Küçük Dünyam - 11
    Süzlärneñ gomumi sanı 3265
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1778
    31.6 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    44.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    51.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.