Küçük Dünyam - 02

Süzlärneñ gomumi sanı 4191
Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2216
29.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
41.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
49.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
ads place
ikinci olarak babamın tesiri de az değildi. Babam dikkatli yaşardı. Namazlarına çok dikkat ederdi. Onun da gözü yaşlıydı. Vaktini hiç zayi etmezdi. Tarladan eve geldiğinde, ayağının çan-ğıyla, yemek hazırlanıncaya kadar, hemen bir kitap açar ve okurdu. Onda kitap okuma bir zevkti. Yolda gidip gelirken de ağzı boş durmaz, ya Kur'an okur ya da yeni ezberlediği Arapça veya Farsça
bir beyti tekrar ederdi. Ben Kasidei Bürde'yi önüme alarak ezberlediğimi bilmem. Onu babamın okuyuşlarından kaparak ezberle-mişimdir. Diğer Farsça beyitleri de hep babamın vaazlarda okuduklarından ezberledim. Babam, her dakikasını mutlaka hayırlı ve bereketli bir işle dolduran ve düşünceye ehemmiyet veren insandı. Boş yaşamaya kapalıydı.
Nükteleri vardı; fakat bu nükteler onun kıvrak zekasından kaynaklanan nüktelerdi. O hep ciddiyet aleminde dolaşır dururdu.
Babamı en iyi idrak ettiğim dönemlerde o otuz beş yaşlarınday-dı. Onu başındaki sangıyla tanıdım. Ve onu hiçbir zaman sarıksız görmedim.
Babam Kur'an'ı otuz yaşlarında öğrenmiş. Doğum tarihi 1905 olduğuna göre, o boş dönemleri idrak etmiş ve boş dönemlerde yetişmiş. Bir de muhaceretler, gitme gelme derken okuma yazma dönemi geçmiş. Zaten sonra da harf inkılabı oldu ve latin harfleri
geldi.
Gayretliydi. Okuma-yazmayı kendi şahsi gayretleriyle öğrenmişti.
Askerde de başkalarına okuma yazma öğretmek üzere çavuş yapılmış. O dönemler, hususiyle bazı yerlerde Türk toplumunun askıya alındığı, boşluğa salındığı dönemlerdir. O dönemde hemen hemen mükemmel yetişen hiç kimse yok gibidir. Ancak babamın bir yönü vardı ki, şayanı takdirdi. O da ulema ve meşayyhı çok sevmesiydi. isterdi ki, her gün ev dolsun, evde mutlaka bir misafir bulunsun. Zaten evde, hemen her gün misafir eksik olmazdı.
Her evde, şarka mahsus olmak üzere, ahır ve han odaları vardır. Yani odanın birinde atlar bulunurdu. Diğer oda da bunun tabii sıcaklığı ile ısınırdı ki, burası da oturma odası olarak kullanılırdı. Bazan soba kurulduğu da olurdu. Fakat, bizim ocak dediğimiz şöminelerin kullanılması daha çoktu. Kahvedanlık, cezve ve fincanlar, daima ocağın kenarında hazır bulunurdu. Gelen misafirler, hemen gideceklerse, en azından onlara bir kahve yapılırdı. Hele kış geceleri -ki Erzurum'da dokuz ay kış olur bu odalar dolar dolar
boşalırdı.
Meşayıh ve ulema bizim evde apayrı bir alaka görürdü. Evimi-
ze sık sık gelenler arasında Alvarlı Mehmed Lütfi Efendi, onun kardeşi Vehbi Efendi; Taği şeyhlerinden Sim Efendi, Şehabeddin Efendi gibi çevrenin en maruf, tanınmış ve sevilen insanları vardı. Hocalar da gelirdi. Evimizin onlarla da ciddi bir münasebetleri vardı.
Hatta imam evleri bize ait arsalar üzerine yapılmıştı. Ve bizim ahırda, ağzı hayvanın kıçıyla kapatılan bir delik bulunurdu. Oradan imamın evine geçilirdi. Kur'an öğrenmenin ve öğretmenin yasak olduğu dönemlerde bizim bu ahır çok ciddi hizmetler görmüştü.
Ben dört veya beş yaşlanındaydım. Evimize, herkesin hürmet ettiği, iyi molladır, dediği Halil Efendi Hoca namında bir zat gelmişti. Babam onun dizinin dibinden hiç ayrılmazdı, ihtimal babam Kur'an okumayı ondan öğrenmişti. Kıraati daha sonra Süleyman Efendi adında bir zattan öğrendiğini hatırlıyorum.
Halil Hoca, Korucuk'tan ayrılıp Maslahat köyüne gidince babam da yanma gitti. Biz iki sene kış aylarında babasız yetim gibi kaldık. Babam bu iki sene zarfında Arapça ve Farsça okudu ve ilmini ilerletti, ilme karşı çok şiddetli merakı vardı. Babamın bu durumunun benim üzerimde de tesiri büyük oldu. Onun o yaşta i-lim adına katlandıkları adeta beni de olgunlaştırdı.
Ben, çocukluk ve gençlik dönemlerimde, hiçbir zaman kendi emsalim ve yaşıtlarımla oturup çocukluk ve gençlik yapmadım. Daima büyüklerle bareber oturma ve onlann anlattıklarını dinleme bende bir ahlak haline geldi. Bunda da şüphesiz babamın, çok büyük tesiri oldu. O sohbetlerde göz ve kulak doldurucu şeyler anlatılırdı. Bilhassa Alvar imamı'nın sohbetlerine doyum olmazdı. Belki anlatılanları bütünüyle anlayamazdım, fakat hepsinin hafızamda kaldığını söyleyebilirim. Çünkü sonradan gelir dinlediklerimi satır saür, anneme, büyükanneme ve amcalarımın hanımlarına anlatırdım. Bu bana apayn bir zevk verirdi.
Evimize gelip kalan hocalardan biri de Harun Efendi idi. Bu zat Karadeniz yöresinden alim ve takva sahibi bir insandı. Evimizde o kadar alaka görmüş ve bu alaka onu o derece memnun etmiş ki, evine döndüğünde hep bizden bahsetmiş.. Seneler sonra Erzu-
rumlu Salih Efendi yanında birisiyle gelmiş ve o şahsa beni göstererek, "Bu senin babanı misafir eden Ramiz Efendi'nin oğludur" demiş ve beni öyle tanıtmıştı. Oğlu da babasının bizi nasıl sitayişle anlattığını söylemiş ve o devreye ait bu hatıra bir dostluğun daha kurulmasına sebep olmuştu..
Babam çok terbiyeli bir insandı. Hatta bir gün Mehmed Kırkıncı Hoca'nın bana, babamı kastederek şöyle dediğini hatırlıyorum:
"Hayret ediyorum bu adama! Bir köyde yetişmesine rağmen enderun terbiyesi almış bir asilzade gibi terbiyeli insan. Nerede nasıl ve ne ölçüde konuşulur; bunu bilmek hakikaten apayrı bir ahlak ve terbiye ister.."
Babamın kıvrak bir zekası vardı. Hafızası da çok kuvvetliydi. Otuzbeş yaşından sonra kendini bir ilimadamı gibi yetiştirebilmesi bunu gösteriyor.
Hafızlık yaptığım sıralarda, beni teşvik için oturur benimle beraber o günkü dersi ezberlerdi. Ben onun bu davranışından ayn bir enerji alır ve ezberimi ondan evvel yapmaya çalışırdım.
Sohbetlerini mutlaka, ya birinden duyduğu ya da kendi bulduğu bir nükteyle süslerdi.
Onun bana tesir eden yönlerinden biri de asla bizlerle perdeyi yırtmaması; ister sevgisinde isterse öfkesinde hep bu perdeyi korumuş olmasıdır. Mesela beni çok severdi. Fakat bu sevgisini başkasının yanında izhar etmezdi. Eğer oturduğumuz odada bir başkası yoksa ben oturacağını zaman altıma minder atar, eğer bir başkası varsa bunu göstermeden yapardı.
14-15 yaşlarında idim. Bir ay kadar sigara içtim. Hatta pipo içmeye başladım. Babam bunun farkına varmış. Beni karşısına alıp
da bir şey demedi.
Sadece yastığımın altından aldığı paketi cebinden çıkardı. A-yak ayak üstüne attı. Ve benim çakmağımla sigarasını yaktı. Çok utandım. Yer yarılsa da içine girsem diye temenni ettim. O kadar terlemiştim. Ve bu hadise benim derhal sigarayı bırakmama sebep oldu..
Babam, hiç olmazsa Erzurum'da neş'et etseydi daha farklı bir ufku olurdu, diye hep düşünmüşümdür. Ciddi bir okuma imkanı
olsaydı, büyük ve derin bir tahlil insanı olurdu, Müsbet tenkid ruhu olan kritiğe açık bir insandı.
Sahabeye muhabbet
Sünniydi, Sünnilik yanı çok kuvvetliydi. Bütün imamlara sonsuz saygı duyardı. Sahabe Efendilerimize cinnet derecesinde bir sevgisi vardı.
Onun sahabeden bahseden kitapları hep aşınmış ve yer yer yırtılmıştır.
Kimbilir her birini kaç defa okumuştur. Diyebilirim ki, sahabe sevgisini bana ve kardeşlerime babam aşıladı. Biz, küçüklüğümüzden beri, onları kendi aile ferdlerimizden birer parça gibi kabullendik ve öyle de sevdik. Babam sahabeden bahsederken, gözleri hep bir meçhule doğru kayar ve anlattığı sahabenin hayaline dalar giderdi..
O. çok şey olmaya müsait bir tohum gibiydi. Fakat kuvvei im-batiyesi sağlam bir zemin bulamamış; o da bulunduğu yerde yeşermeye boy atıp meyve vermeye çalışmıştı..
Validem
Benim ilk Kur'an hocam Validemdir. Kendi anlattığına göre bana dört yaşımda Kur'an okumayı öğretmiş. Bir ay içinde de hatmettiğimi söyler. Ben, hatmettiğimi hatırlamıyorum. Ancak bütün köylüye yemek verdiler. Birisi de bana "Senin düğünün oluyor" dedi. Utandım, ağladım. O günden hatırımda kalan sadece bu hatı-
ra var..
O devirde Kur'an okutmak yasak olduğu için annem beni gece yansı uykudan kaldırır ve bana Kur'an öğretirmiş. Zaten bütün köyün kadın ve kızına Kur'an'ı validem öğretmişti. Babasından gelen bir terbiye ve Kur'an aşkı o en sıkıntılı ve zor dönemlerde dahi validemin Kur'an öğretmesine mani olamamıştı. Esasen tek başına bir kadının, 15-20 kişinin sofraya oturduğu bir evin bütün işlerini yaptıktan sonra bir de Kur'an öğretmeye vakit bulabilmesi hakikaten zor bir meseledir. Hem o günkü kadına ait işler, sadece ev işleriyle de sınırlı değildir. Davarların sağımını yaptığı
gibi, kadınlar tarla ve bahçede de çalışırlardı, işte bir taraftan idarî baskı, diğer taraftan kendine ait yapması gereken zor işler; buna rağmen gündüz boş vakitlerinde köyün kadın ve kızına, geceleri de bana Kur'an öğretmesi, hakikaten şaşılacak bir gayret ve çalışma örneğidir.. Annem'in bu örnek davranışı, Kur'an öğretmekteki hassasiyet ve aşkı, ibadetindeki kusursuzluğu ve hayatım hep ızdı-raplı geçirmesi çocukluk ihsaslarımla o gün anlamamış olsam dahi bu gün çok iyi anlıyorum ki bana tesir eden en mühim hususlardandır.
Ben bildim bileli annemin hayatı çileli geçmiştir. Bir kere, onun bel ve ayaklarının ağrımadığı hiç bir devreyi ben hatırlamıyorum. Ayrıca tifo dahil birçok ağır hastalık geçirmişti. Ve yine bildiğim kadarıyla, belli bir devrede vücudunun tamamını Hz.Eyyüb gibi yara bere sarmıştı. Bütün bunların yanında bakım ve görümünü yapması gereken, hayatta kalmış sekiz çocuğun anasıydı. Bütün bunlar da elbette onu fiziki olarak yıpratıp sarsmıştı.
Hele Alvar Köyü'ne gidince annem tamamen yanlız kalmıştı. Büyükannem ablamı yanında alıkoyduğu için ev işlerinde ona yardım etme yükü bana düşmüştü. Çünkü evin en büyüğü bendim.
Yaşım dokuz veya ondu. Bir taraftan hıfzımı tamamlıyor, diğer taraftan da anneme yardım ediyordum. Hamur yoğurur, yemek yapar, bulaşık ve çamaşır yıkamada yardımcı olurdum. Tabii ki yine de anneme düşen çok iş kalırdı. Bu arada koyun ve ineklerin sağımını da o yapıyordu. Velhasıl anamın hayatı bütünüyle çileydi, işte bütün bunlara rağmen bizlerin yetişmesi için de amansız mücadele vermişti.
Bu da bana tesir eden ve hayatımın bazı dönemlerinde yapmam gereken işlerde beni yönlendiren ve benim için süreklilik arzeden tesirler arasındadır, diyebilirim.
Alvar İmamı
Bu arada ailenin dışında Alvar Imamı'nın da tesiri çok büyüktür.
Hüsnü teveccühte bulunmam için lazım gelen bütün şartlar hazırdı. Dayım, adeta o ismi besmelesiz ağzına almıyordu. Teyzem o iklimin delisiydi.
Babamın, annemin ciddi bir bağlılığı vardı. Benim o zatla bütünleşmem için bütün sebepler ortadaydı.
Sözün tesiri için bu çok önemlidir. Onun için, Alvar imamı'nın ağzından çıkan her kelime bana, başka bir âlemden akıp gelen ilhamlar şeklinde görünüyordu. Yani, o konuşurken biz, şimdiye kadar yere inmemiş bir kısım semavi şeyler dinliyor gibi kulak kesiliyor ve böyle bir atmosfer içinde dinliyorduk. Belki bu söylediklerim o gün için, tesir yönüyle bu kadar netleşmemişti ve ben çocukluğumda bu kadar net bir düşünceyle onu dinlememiştim. Fakat vicdanım bir lahutilik karşısında olduğunu her zaman hisset-mişimdir.
Alvar imamı Hazretlerini ne zaman tanıdığımı söyleyemeyeceğim. Zira hayata gözlerimi açtığım zaman, O'nun ağzının şerbetine susamış pek çok gönül gibi, peder ve validemi de o dupduru kaynağın başında buldum. O'nu idrak ettim diyemem; çünkü O, ötelere göç ettiği zaman, ben hayatımın henüz, onaltıncı yılının yamaçlarında dolaşıyordum. Buna rağmen ilk şuur ve ilk ihsaslarıma seslenen bir ruh olması itibariyle, benim o idrake kapalı yaşım, başım ve istidatlarımdan daha ziyade, O'nu yine O'nun tenezzüllerinde yakaladığımı, tanımaya çalıştığımı ve bugünkü, seziş, duyuş ve hissedişlerimi o günkü ihsaslarıma borçlu olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. O'nu, soyunun ismetini, mana ve ruh kökünün a-saletini aksettiren mehib bir sima olarak tanıdım ve o çocukluk ihsaslarımla, aydınlık çehresinden aslına ait çizgileri ayıklamaya çalıştım: Acaba bu vakar, ciddiyet ve mehabet insanı, hangi yanlarıyla daha çok, o şerefi nevi insan ve feridi kevn u zaman (Aleyhi ek-melüt tahaya) Efendimiz'e benziyordu.
Kaşıyla mı, gözüyle mi, yüzüyle mi?.. Bu deruni hisler içinde O'na hayranlık duyar, O'nu kendi ötesinde arar ve O'nu hakikati insaniyesi içinde yakalamaya çalışırdım. Bunlar bende bir kısım çocuksu hislerdi..
O'nun cazibei kudsiyesi ve benim şuuraltı müktesabaüm sık sık kesişir, kuşaklaşır ve bana rengarenk anlar yaşatırlardı.
O'nun, çocukluğumun başına konmuş büyük bir iltifat sayacağım 'Talebem" sözüyle her başımı okşadıkça, o günkü inişlerimle kendimi sağlam bir emniyet noktasına dayamış hisseder, ruhumu bir inşirahın sardığını duyardım. Aradan bunca zaman geçmiş ol-
masına rağmen, hâlâ O'nun ipekten ellerini kulaklarımda hisseder, hâlâ "Kulaklarını biraz yumuşatayım da zekan açılsın" dediğini duyar gibi olurum.
Hususiyle O'nun aydınlık ikliminden ayrılıp Arapça okutan bir başka Hocaefendinin yanına gitmeye karar verdiğim zaman, huzuruna celbedip, kendine mahsus, insanın içine ürperti salan, o lahuti soluklarıyla "Gitseydin vallahi de, billahi de, tallahi de parça parça olurdun" dediğim hâlâ ruhumun derinliklerinde duyar ve ir-kilirim. O sahabet nedendi? Niçin öyle demişti? Neden o zattan u-zak kalmam mevzuunda bu kadar şiddetli tembihlerde bulunmuştu? Bunları bugün dahi vuzuhuyla anlamış değilim. O, anlayabildiğim ölçüler içinde büyükçe yaşadı; ama katiyyen debdebeye düşmedi, Hakka kurbiyet dairesinde dönüp durdu; fakat hiç mi hiç ihtişama ve alayişe yüz vermedi. Adeta bir huma kuşu gibi gölgesi vardı kendisi yoktu.
O, akıl gözünü doğru düşünce ile birleştirmeye muvaffak olmuş ve kalb kafa izdivacı gibi çok az talihlinin ulaşabildiği bir noktada Kutup bir insandı.
Burada söylemeden geçemeyeceğim bir isim de Vehbi Efen-di'dir. Yaş olarak Alvar İmamı'ndan büyüktür ve onun öz kardeşidir. Ancak onda sükutilik daha hâkimdir. Derya bir insandı. Baş okşamalarından değişik şekildeki latifelerine kadar onun da insan ruhunda meydana getirdiği dalgalanmalar olurdu?..
- Öğrendiğimize göre ailenizde bir iki defa göç olmuş?
- 93 Harbi'nde dedem Molla Ahmed ve ailesi Korucuk'u terk ederek Sivas dolaylarına gelip yerleşirler. Tekrar döndüklerinde köyde taş üstünde taş kalmadığını görürler. Zaten bu arada hep hazırdan götürdüklerini yiyip bitirmişlerdir. Şamil Dedem o sıralarda küçük bir çocuk veya gençlik basamaklarına tırmanmaya hazırlanan bir delikanlıdır. Bu göç aileyi maddî yönden iyice sarsmıştır.
Korucuk'a döndükten 8-9 sene kadar sonra, yani 1890 yılı civarında, Molla Ahmed vefat eder.
Sıfırdan başlayıp yeniden malmülk edinirler, imkanları tekrar genişler. Ancak bu sefer de Birinci Cihan Harbi gelir çatar. Erzu-
ram tekrar bir hicrete sahne olur. Korucuk'ta ya hiç kimse kalmaz ya da çok az aile kalır. Şamil Ağa, yüklediği beş altı kağnı arabası eşyası ve yiyeceğiyle bütün aile fertlerini de alır, Yozgat'a bağlı Yerköyü'nün köylerinden birine yerleşir. Birkaç sene orada kalırlar. Cihan Harbinin sarsıntısı geçince tekrar Korucuk'a dönmeye karar verirler. Ancak getirdikleri her şeyi bu zaman zarfında bitirip tüketmişlerdir. Dönerken sadece iki merkepleri vardır. Çocuklardan yürüyemeyecek kadar küçük olanı, babaannem kucağına alıp merkebe biner. Diğer aile fertleri başta Şamil Ağa olmak üzere o kadar yolu hep yaya yürürler. Köy harabeye dönmüştür. Evler yıkılmış, ahırlar yerle bir olmuş ve ortada gezinen birkaç cılız koyun ve keçiden başka davar namına da bir şey kalmamıştı. Köyü yeniden kurup inşa etmeleri gerekmektedir. Aç susuz günler geçirirler. Yolduk ve sefaletle mücadele ederler. Ancak Şamil Dedem azminden bir şey kaybetmez. Bir zamanlar kapısında ırgatların çalıştığı bu hane fertleri kendi işlerinde birer ırgat gibi çalışırlar. Zaten hiçbiri çalışmaya yabancı değildir,.
Samil Dedemin biri kız olmak üzere yedi çocuğu olur. Kızın ismi Dürdane'dir. Erkek evlatlarına ise şu isimleri verir: Rainiz, Ra-sim, Nureddin, Enver, Sefer ve Seyfullah..
Bu yedi kardeşin birbirlerine bağlılıkları, aralarındaki hürmet ve saygı, akrabalık bağlarım korumadaki hassasiyetleri hakikaten dillere destan olacak çaptadır.
Ahmed dedem de zahiddi, abiddi. Sünnet neyse onu harfîyyen yaşayan bir insandı. Osmanlı sangı sarardı. Bembeyaz sangıyla Molla gibiydi. Şehirde de, köyde de sangını çıkarmazdı. Şehirle sıkı alakalan olduğu halde -ki anası özbeöz Kurt ismail Paşa'nın kızıdır fazlaca şehire gitmezdi. Annemden eski yıllarda 3 günde veya 7 günde bir Kur'anı Kerim'i hatmettiğim duymuştum. Bütün hayatı böyleydi.
Ahmet dedemi iyi tanıma imkanım oldu. Çocukluğumda uzun bir müddet dayımların yanında kaldım. Hatice ninem, annemin an-nesidir. Her halde verem olduğundan dolayı erken ölmüş. Edirne Müdafii Şükrü Paşa sülalesinden gelme. O da Sığırlılıdır. Onunla alakalı annemden dinlediğim enterasan bir hadise var.
Hadise şu:
Bir gün Hatice ninem bayılır. Bizim oralarda buna kan tutması denir.
Koma gibi bir hal. Bir müddet sonra ayılır ve kendisine gelir. Daha sonra da anneme şunu anlatır: Ben o halde iken iki adam geldi. Bunun dilinin derisini yüzmemiz lazım dediler ve dediklerini yapmaya başladılar. Dilimin derisini yüzdüler. Annem bu hadiseyi anlatır ve sözüne şöyle devam ederdi: "O güne kadar annemin sağa sola uygunsuz sözler söylediği olurdu. Mesela: Allah canını alsın.. Allah cezam versin., gibi laflar ederdi. Bu hadiseden sonra bir daha ağzından böyle sözler çıkmadı." Daha sonra da veremden ölmüş. O zamanlar çaresi bulunamadığı için verem tutunca götürüyor,
- İki ailenin tanışması nasıl olmuş?
- O sülalede bir Ziya Efendi vardı. Babamın amcazadesi sayılır. Annemin teyze çocuklarından Ayşe teyzemiz -ki ilk defa Koru-
cuk'a o gelmiş Şükrüpaşazadelerden almışlar. Ayşe teyzem annemi onlara tavsiye edince erkek tarafı Sığırlı'ya gidip anneme talip olmuşlar.
- Evlenme görmeden mi oluyor?
- Görmeden salıklamışlar. Büyükler de gitmiş, istemişler. Zaten bizde adet böyledir.
Teyzem annemin büyüğüydü. Dayım da hepsinin büyüğüydü. Teyzem de dindar biriydi.
Alvar İmamı'na çok bağlıydı. Dilinden hiç tespih eksik olmazdı.
Ailesi üzerinde çok otoriterdi. Çocuklar, o öleceği ana kadar kendinden korktular. Hamarat bir kadındı. Ölmeden 3 gün evvel bile harmana gidip çalışmıştır.
Dedem de, dayım da Ehli Kur'an'dır. Bana hacca gitmemden sonra hep "Hacı Efendi" derdi. Öyle saygı duyardı. Babamdan bir sene sonra kanserden öldü. Oldukça zeki bir insandı. Çok güzel Kur'an okurdu. Ben önüne geçmeye utanırdım. Eskiden oraya bir Hasan Efendi diye tabur imamı gelmişti. Taburda imamlık yapan binbaşı mı oluyor, yarbay mı oluyor bilemeyeceğim. O zat orada
kaldığı sürece kıraat okutmuş. Benim sonraları Hasankale'de kıraat okuduğum Hacı Sıtkı Efendi de bu Hasan Efendi'den kıraat o-kumuş.
Kanser olduğu zaman dayım bana "Hacı Efendi, bir şeye çok üzgünüm. Cenabı Hakk bana bu Kur'an'ı verdi. Ben, dünya işleriyle uğraştım, onu kimseye öğretmedim" dedi. Öğretebilecek kadar ağzı düzgün idi. Kur'an'a çok vakıftı. Şakır şakır okurdu Kur'an'ı. Veli hassasiyeti yoktu ama; namazında, niyazında dini hassasiyeti olan biriydi.
Hastahaneden getirdiler. Yemek borusu bir tümörle kapanmıştı. Yüzüne baktım. Bakınca da çok zeki olduğu için endişelerimden yakaladı beni.
(Hatta o sırada yanımda bulunan Zafer Bey, "Hocam, bunun da bakışları tıpkı rahmetli pederiniz gibi" demişti.)
"-Ne var Hacı Efendi?" dedi. Ben de :
"Dayı, yemek borusunda bir ur var" dedim. Bir kahkaha bastı.
"-Allah Allah! Desene sonunda ben acımdan öleceğim, bir şey yiyemeyeceğim" dedi.
Ben birinden duymuştum. Çekirdekli zeytin yutturulursa Zeytinin ifraz ettiği asit bu türlü tümörleri evvela parçalıyor, sonra da tedavi ediyor, diye.
Dayıma 5-6 tane zeytin yutturdum. Fakat yemek borusundan aşağıya gitmemiş, yığılmış kalmış orada. O süre zarfında bir iki kaşık çorba içilmişler.
Tümör her gün biraz daha büyüyordu. Dayım kanser olduğunu sezince gidiyor, her kapıyı çalıyor. Açıyorlar ki Abdurrezzak Efendi kapının önünde: "Ben gidiciyim, hakkınızı bana helal edin" diyor. Bu vaziyette bütün komşuları geziyor. Ve geliyor yatağa düşüyor ve kalkamıyor. Alvar İmamı'nın oğluna çok bağlıydılar. Başında Seyfeddin Efendi duruyor.
- Fizyonomi olarak siz dayınıza mı benzerdiniz?
- Dayıma benzerim. Özellikle gözlerim dayıma benzer. Dedem de dayıma biraz benzerdi. Fakat dedemin burnu biraz daha mu-kavvesti. Teyzem de öyleydi.
- Her iki ailenin de seyyid olduğu söyleniyor. Siz ne dersiniz?
- Olabilir, öyle diyorlar. Ancak bu mezvu bizim aile içinde ne annem ne de babam tarafından konuşulmazdı. Ben annemden iki defa böyle bir merbutiyetten bahis duydum. Her ikisi de şerecenin kaybolduğundan bahsederken oldu. Babam daha da dikkatliydi. Ahmed dedem de bu mevzuda bir şey anlatmazdı. Zaten çok az konuşurdu. Ben daha çok bu tür konuşmalara yakın akrabalarımızda muttali oldum. Ancak, şu anda şecere var mıdır, yok mudur onu da bilmiyorum. Onun için kesin bir şey söylemem mümkün değil...
- Biraz da bize talebelik döneminizden ve bu döneme ait hatıralarını/dan bahseder misiniz?
- Benim ilk hocam daha önce de belirttiğim gibi validemdir. O sıralarda köyümüzde ilkokul yoktu. Okul daha sonra açıldı. Şu anda da mevcud olan caminin bitişiğindeki medreseyi, sınıf olarak kullandılar.
Gündüzleri çocuklara, geceleri de yaşlı erkek ve kadınlara o-rada okuma-yazma öğretiyorlardı. O yaşlı başlı insanların durumunu pencereden seyrederek, gülerdim. Bana halleri çok tuhaf gelirdi. Yaşını tutmadığı için ilk sene beni okula almadılar. Okula gittiğimde yaşım yine tutmuyordu; fakat devam ettim, 2 veya üç sene okula gittim.
Öğretmenlerden birisi aşın din düşmanıydı. Benim teneffüslerde dahî namaz kılmamı hazmedemezdi. Ancak ben, yine bir sıranın üstüne çıkar ve namazlarımı kılardım. Adımı molla koymuştu. Bütün sebep de namaz kılmanı.
Benim namazım çok erkendir. Sonra bir kısmım yanlış kılmı-şımdır diye kaza ettim. Ama zannediyorum, namaza dört yaşında başladım ve bir daha hiç aksatmadım. Öğretmenin baskılarına ve benimle istih/.a etmeye çalışmasına rağmen o devrede de namazımı hep kıldım.
Okulda bir de Belma öğretmen vardı. Bana çok iltifat ederdi. Ba/.an sınıfta, bana bakar ve "Bir gün Galata Köprüsü'nde genç bir teğmen dolaşacak ve ben onu şimdiden seyrediyorum" derdi. Kendisi istanbulluydu. O'nunla ilgili unutamadığım bir hatıram vardır. Bir gün her nasılsa sınıfta gürültü edenler arasına ben de karışmıştım. Diğerlerini dövdü. Sıra bana gelince kulağımdan tut-
tu ve sadece "Sen de mi?" dedi. Bu bir çift söz bana yetmişti, îki buçuk sene kadar okuduktan sonra okuldan ayrıldım.
Babam, imam olarak Alvar'a gittiği için biz de ailece oraya taşındık. Bir daha da okula gitmedim. Bir ara Korucuk'a gelmiştim. Belma öğretmen beni görmüş ve "Ben seni dördüncü sınıfa geçirdim" demişti. Fakat onun bu jesti de fayda etmedi. Okula gitmedim, ilkokulu daha sonra, Erzurum'da dıştan imtihanla bitirdim.
Alvar'da babamın isteği üzerine hafızlığımı takviye ettim. Bu arada ineklerimizi, koyunlarımızı gütme bana düşüyordu. Sıbğa-tullah benden üç yaş küçüktür. Demek ben dokuz yaşımda isem, o altı yaşlarında falandı. Onun için evin bütün ayak işleri de bana kalıyordu.
Boş vakitlerimi kitap okuyarak geçiriyordum. Nasıl öğrendim bilmiyorum; ama kendimi bildim bileli Osmanlıca'yı iyi okurdum. Babama ait ne kadar kitap varsa bu arada okudum. Babamdaki sahabe hayranlığı bana da geçmişti. Onlara ait hayat hikayelerini işte o yaşlarda adeta ezberlemiştim.
îlk Arapça hocam, babam oldu. Bana Emsile ve Binadan bir miktar okuttu. Fakat daha sonra bazıları babama, bana hafızlık yaptırmasını söylediler. Babanı biraz tereddüt geçirdi; fakat iki-üç çocukla beraber beni de hafızlığa başlattı.
Ev işlerinden ve hayvanları gütmekten vakit bulabildiğim ölçüde ezber yapabiliyordum. Buna rağmen iyi çalıştığım günler yarını cüz kadar ezberleyebiliyordum. Zaten yazın vakit bulmam mümkün değildi. O kış hıfzımı tamamladım, İlkk defa o yaz, okumam için ev ve tarla işlerinden muaf tutuldum. Çünkü babam beni, Hasankale'de Hacı Sıdkı Efendi diye bilinen bir zatın yanına talim ve tecvid okumak üzere götürüp teslim etmişti. Ancak Hasan-kale'de kalacak yerim olmadığı için her gün Alvar'dan gidip gelmem gerekiyordu. O sırada on yaşlarındaydım; ve her gün 7-8 kilometrelik yolu yaya olarak gidip gelme zorundaydım.
Hacı Sıdkı Efendi bezzazdı, manifatura işleri yapardı, işinden boşaldığı anlarda bizimle ancak meşgul olabiliyordu. Dükkanında bir-iki talebe olurduk. Öğlenleri evinden yemek getirtir ve bize ik-
ram ederdi. Bizi sırf Allah rızası için okuturdu. Karşılığında bir şey almazdı.
Bir müddet babam, benim durumum hakkında karar veremedi. O düşünme ve teemmülünün sebebini bilemiyorum. Ben bu arayı yine çeşitli kitaplar okumakla geçirdim. Daha sonra Alvar imamı babama "Bunu mutlaka okutalım" demiş. Ve beni Alvar İma-mı'nın torunu, yaşça benden 5 veya 6 yaş büyük Sadi Efendi'nin yanına verdiler.
Sadi Efendi temiz ve mazbut bir insandı. Ancak yaşı çok gençti ve tecrübesizdi. Beni baştan başlattı. 2,5 ay içinde Emsile, Bina ve Merah'ı metin ezberleyerek okudum. Daha sonra İzhar'ı bitirdim. Kafiye okutmaya lüzum görmedi ve benden bir sene önce gelmiş talebelerle Molla Camiye başlattı.
Bu arada Alvar'a da gidip geliyordum. Hatta bir defasında Alvar imamı'nı ziyarete gitmiştim. Yanında eşraf ve zenginlerden sekiz-on kişi vardı. Onlara "ben şimdi talebeme sorular soracağım; eğer hepsini bilirse onar lira vereceksiniz" dedi. Sonra da Molla Camiden hep bildiğim yerleri sordu. Bu Alvar İmamı-nın bir kerametiydi. Sonra da oradakiler bana onar lira verdiler. Tabii ki o sıralar bu büyük para. Bir Reşad Altını'nın yirmi lira olduğu devreler. Alvar İmamı bana kaç liram olduğunu sordu. Ben miktarı söyleyince, o kendine mahsus tebessümüyle "O para çok. Ben o parayı Osman Efendi'ye vereyim de Medreseye yiyecek alsın" dedi. Bana hiç para kaldı mı kalmadı mı bilmiyorum..
Ancak, burada anlatmadan geçemeyeceğim ve beni iyice sarsan bir hadise vuku buldu. Herhalde Meran okuduğum dönemdi. Medresede arkadaşların, benden gizlemeye çalıştıkları ve aralarında konuşurken muttali olduğum acı bir haber duydum. Dedem ve ninem vefat etmişti. Dünya başıma yıkılmıştı. Çok sarsıldım. Dersi okuduktan sonra yola çıktım. Tabii ki cenazelerine yetişememiş-tim.. Günlerce ağladım. Gece gündüz "Ya Rabbi! Ne olur beni de öldür, dedeme nineme kavuşayım" diye dua ettim. Onların vefatını bir türlü kabullenemedim. Şu anda dahi bu hicrana alışabilmiş değilim. Dedem ve ninem ne zaman aklıma gelse, yüreğimde bir
kor tutuşur ve burnumun kemiği sızlar. Ama elden ne gelir. Realist olmak gerekiyor.
Bu kadar sarsıntı geçirmem biraz da bizim aile fertlerinin birbirlerine çok aşın tutkun olmasından kaynaklanmaktaydı. Kardeşler arasında da bu tutkunluk vardı. Mesela ben Edirne'ye gittiğim günden itibaren Mesih tek kelime konuşmamış. Ve bu durum, ben askerden izinli olarak gelinceye dek sürmüş. Halbuki ben Erzurum'a döndüğümde aradan tam dört sene geçmişti.
Ve yine çocukluğumda bir kardeşim vefat etti. Ben senelerce o-nun kabrinin başında gözyaşı döktüm. O küçük ellerimi kaldırıp, "Allahıın ne olur beni de öldür; kardeşimi göreyim" diye nice defalar yana yakıla dua ettiğimi hatırlıyorum. Şamil Dedem ki, benim hayatınım bir parçasıydı; Munise Ninem ki, onsuz yaşamak nasıl olur, hayal bile edemiyordum. Fakat şimdi her ikisi de hem de bir saat arayla vefat etmişti. Ben bu ızdıraba nasıl dayanacak, bu hicrana nasıl tahammül edecektim!.
Bu ızdırap dolu sarsıntılı günler ne kadar sürdü bilmiyorum. Fakat, epey bir zaman geçtiğini hatırlıyorum. Sonra istemeye istemeye Erzurum'a eski medreseme döndüm.. Derslerime intizamlı çalışırdım. Çok az uyur, gecelerimi ders çalışarak geçirirdim. O sırada başka imkan da olmadığı için aydınlanma işini ancak mumla temin edebiliyordum. Hoca, ben farkında olmadan, gelir geceleri beni kontrol edermiş. Ve beni hep böyle ders başında gördüğünden de memnun oturmuş.. Zaten aile olarak Alvar imamı ve onun oğlu Seyfeddin Efendi bizi severlerdi Alvar imamı babama "Evladını" bana da "Talebem" derdi. Tabii ki, Alvar İmamı'ndan gördüğümüz bu iltifat, ona ne kadar yakın kabul edildiğimizi de ortaya koyuyordu. Fakat Sadi Efendi'yle aramızda bir huzursuzluk oldu ve medreseden ayrılmak zorunda kaldım...
Alvarlı'nın Vefatı
Hayatımın en sarsıcı hadiselerinden biri de Alvar İmamı'nın vefatıdır. Alvar İmamı Erzurum'da vefat etti. Hatta bir gün evvel babanı beni Erzurum'a ziyarete gelmişti. O gün babamın teyzesi Tayyibe Hanım'ın evinde misafir olduk. Ben sabah namazından
sonra biraz uzanmıştım. Birden "Efe öldü" diye bir ses duydum. Hemen giyinip Kurşunlu Dershanesine gittim. Baktım, herkes mendil tutmaca ağlıyordu. Anladım ki, Efe Hazretleri vefat etmişti. Dünya, yeri doldurulamayacak bir boşluk daha görecek ve Efe'nin ölümüyle bu yaşlı ana bir defa daha inleyecekti. inleme ve ağlamalar günlerce aylarca sürdü. Sessiz ağlayışımız ise hâlâ devam etmektedir.
Seyfeddin Efendi
Alvar İmamı'nın hatıralarıyla süslü o beldeden babamın ayrılışı benim çok ağırıma gitti. Babam bir kere imam olmuştu. Yeniden köye dönmesi, rençberlikle uğraşması uygun olmazdı. Mecburen Artuzu diye bir küçük köye gitti ve orada imamlık yaptı. Daha sonra da Erzurum'a yerleşti. Babamın irdelenmesini, yadırganmasını, hazmedilememesini içimden atamadım. Halbuki babamı Al-var'da herkes severdi.
Seyfeddin Efendi'nin bacanağı Hamid Ağa -ki Alvar köyünün ileri gelen zenginlerindendi. Gırtlak kanserine yakalanmış ve gırtlağı delinmişti. Gırtlağında gümüşten bir boru vardı. Elini oraya koymazsa konuşamazdı. Çok olgun bir insandı bir gün köyün içinden bir imam göç halinde geçerken birdenbire ağlamaya başlıyor. Babam da "Ağabey niçin ağladın" diyor. O da "Ramiz Efendi, senin bir gün böyle bir şeye maruz kalacağın gözümün önünde tül-lendi" cevabını veriyor. Babam, her zaman bu keramet ehli insanı hasret dolu hisle anardı.
Sadi Efendi, Erzurum Kurşunlu Camii medreselerinde okutuyordu. Bu medrese, tavanı ahşap, küçük bir medresedir. Aşağı yukarı iki kilim boyu kadar bir yerde beş-altı insan kalırdık. Babam beni ilk defa oraya vermişti. Kolumda bir sandık vardı, ve bütün eşyam da bu sandıktan ibaretti.
O Günler...
Sez Törek ädäbiyättän 1 tekst ukıdıgız.
Çirattagı - Küçük Dünyam - 03
  • Büleklär
  • Küçük Dünyam - 01
    Süzlärneñ gomumi sanı 4039
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2283
    27.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    39.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Küçük Dünyam - 02
    Süzlärneñ gomumi sanı 4191
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2216
    29.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    41.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Küçük Dünyam - 03
    Süzlärneñ gomumi sanı 4171
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2215
    29.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    40.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Küçük Dünyam - 04
    Süzlärneñ gomumi sanı 4087
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2262
    28.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    40.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    47.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Küçük Dünyam - 05
    Süzlärneñ gomumi sanı 4045
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2160
    29.3 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    42.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.9 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Küçük Dünyam - 06
    Süzlärneñ gomumi sanı 4146
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2180
    29.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    43.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    50.7 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Küçük Dünyam - 07
    Süzlärneñ gomumi sanı 4029
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2148
    27.6 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    40.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    47.7 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Küçük Dünyam - 08
    Süzlärneñ gomumi sanı 3961
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2241
    28.1 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    40.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Küçük Dünyam - 09
    Süzlärneñ gomumi sanı 4010
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2149
    29.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    41.3 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.3 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Küçük Dünyam - 10
    Süzlärneñ gomumi sanı 3967
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2237
    27.7 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    39.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Küçük Dünyam - 11
    Süzlärneñ gomumi sanı 3265
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1778
    31.6 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    44.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    51.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.