Kötü ve İğrenç - 01

Süzlärneñ gomumi sanı 3853
Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2155
31.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
45.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
52.7 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
ads place
MUTLU, KÖTÜ VE İĞRENÇ
Haktan Kaan İçel
“Çok okunan kötü öykülerin yazarından…”
KİTAP HAKKINDA
Bu kitap, Haktan Kaan İçel’in öykülerinden oluşmaktadır diye başlamak, bana göre çok ciddi bir başlangıç olurdu. Ben bunun tersine öykülerimin benim bakış açımdan nasıl olduklarını anlatmaya çalışacağım.
Özellikleriyle başlamak gerekirse, dikkati en çok çeken nokta öykülerin içinde pek bir mantık aranmaması gerektiği. Çünkü ben kendi öykülerimde mantığı çok kullanmaktan yana değilim. Bu benim hayal dünyam, beynimdekileri kusuyorum. Normal hayat ne kadar mantıklı ki? Mantıklı geçinen ama mantıksız insanların birbirleriyle sürtüşmesiyle yürüyor dünya. Bu yüzden de mantık en son aranacak şey olmalı.
Öykülerin içindeki bolca mizah unsurunu değerlendirirsem, size şunu söylerim: Bu benim seçimim değil! Özellikle de ben ciddi olduğumda aniden ortaya çıkıyor bu seçenek. Bunun en güzel örneği olarak eski DERGİX takipçilerinin çok tuttuğu seri öykü olan “Efendilerin Yüzükleri”. Bu serinin tamamen ciddi olarak yazıldığını düşünürsek, ortaya çıkan abzürt ortam tam anlamıyla piyango. Bunun yanında nasıl olduğunu anlamadım ama bir anda kültleşip devam bölümü isteyen bir sürü insanla karşılaşmıştım. Ancak maalesef devam etmemişti.
Bunun dışında öykülerin içinde kimi zaman bir masalın içinde oluyorsunuz. Kimi zamansa bir parodinin içinde oluyorsunuz. Öykülerin içindeki her türlü olumsuzluk, aslında olumluluk. Saçmalıklardan oluşan temellerle kurulan öyküler, içinde bilim-kurgu, korku, fantezi öğeleri bulunduran öyküler var. Kimi cümleler okunmakta zorluk çektirebilir, ancak yapılan her türlü müdahale bilinçli yapılmıştır.
Bu kitabın içindeki öykülerin bir gelişim sürecini izlediğini göreceksiniz. Belki çok gelişmiyor, ancak kendi içinde bir değişim mevcut. Bu da pozitif bir etken. Bu açıdan da inişli çıkışlı bir grafik seyrediyor. Kitabın içinde yer alan öyküler, masallar ve kısa film dokümanlarının içinde en sonunda tek bir kişiyi buluyorsunuz.
Öyküler, okunmak içindir. Sizlere okumanız için öykülerimi sunuyorum. Belki çok iyi değiller ama hepsinin içinde ayrı bir ruh var. Bu ruhu paylaşmanın gerektiğine inanıyorum.
Haktan Kaan İçel
“HKi”

BAŞLANGIÇTAN… GELİŞİME…
UCUBENİN GÖZYAŞLARI (2001)
Sabahın ilk ışıklarıydı. Gün daha ağarmamıştı fakat ağarmasına sayılı dakikalar vardı. Kuşlar, bu güzel sabahın ilk uyananlarıydı. Cıvıl cıvıl ötmeye başlamışlardı ki, Jack Dawson’ın saat 6.00’ya kurulmuş saati de gürültüyle çalmaya başladı. Jack, saatin çalışını duymamış gibi davrandı ve yatağından kalkmadı. Ancak birkaç dakika sonra saatin ısrarlı çalışlarına yanıt vermek zorunda kaldı. Banyoya gitmek için acele etmedi. Yavaş hareketlerle yatağından kalkmayı tercih etti. Yatağından kalkarken bir yandan da başını ovuşturuyordu. Gece çok içtiğini fark etti. Bir daha böyle fazla içmemesi gerektiğini düşündükten sonra banyoya ağır hareketlerle ulaşabilmişti. Aynaya baktığında kendini göremiyordu. Çünkü kendi böyle birisi değildi. Hiç bu kadar içmez, gece yarılarına kadar barlarda takılmazdı. İçinden bir ses ona bir pisliğe benzediğini söyledi. Bu pislikten kurtulması gerektiğini düşündü ve kendini derhal banyoya attı. Banyoda epey zaman geçirmişti. Kirli sakalını tıraş etti, en hoş kokulu parfümlerini sürdü ve en güzel takım elbisesini giydi. Saçları kısa olduğu için şekil almıyorlardı. Bu yüzden saçlarıyla uğraşmadı. Aynaya tekrar baktı, bu kez içindeki ses susmuştu, konuşmuyordu. Tam bir beyefendiye benzemişti. Yatak odasına gitti ve yatağının yanı başındaki masanın üstünde duran altın kol saatini eline aldı, koluna taktı. Saat sekizi geçiyordu. Saatte bozukluk olduğunu düşündü ve çalar saatine baktı. Saat doğruydu. İşine geç kalmıştı. Aceleyle sokak kapısına doğru fırladı. Az kalsın arabasının anahtarını unutuyordu. Hızlıca arabasının içine bindi ve çabuk hareketlerle arabayı sürmeye başladı. İşyerine sağ sağlim ulaşmaya çalışıyordu. Jack, bir reklam şirketinde metin yazarlığı yapıyordu. Patronla arası iyiydi, fakat geç kalanlara patronu çok kızardı. Zaman pek geçmeden işyerine ulaştı. Bu kadar çabuk ulaşacağını tahmin etmiyordu doğrusu. Neyse ki trafik açıktı. Çalıştığı reklam şirketinin adı Greendreams’dı. Greendreams’ın kapısından hızlıca koşarak asansöre yöneldi. Asansör, dördüncü kata geldiğinde nihayet ofisine ulaşmıştı. Sekreteri Bayan Roger’a doğru, "Günaydın Katie," dedi. Yakın oldukları için aralarında pek resmiyet yoktu. Bayan Roger ise hoş bir gülümsemeyle, "Günaydın Jack," diye seslendi. Daha sonra Jack, bugünkü programını öğrenmek için Katie’nin yanına gitti ve programını sordu. Katie düşünceli bir tavırla masasının çekmecesinden bir ajanda çıkardı. Jack’a yönelerek, "Bugün sadece Bay Gomes’in reklamıyla ilgileneceksin, yani bu işi çabuk halledersen erken çıkabilirsin," dedi. Jack haşarı bir gülümsemeyle, "Sağol Katie," diye cevap verdi. Bay Gomes’in işiyle ilgilenirken saatler çabuk geçmişti, vakit öğlene gelmişti. İşi de hemen hemen bitmişti. Katie’nin yanına giderek bitirdiği işin dökümanlarını ona verdi. "Ben çıkıyorum, biri ararsa not almayı unutma," dedi. Katie ise şakacı bir tavırla, "Hala öğrenemedin mi Jack? Bana bu yüzden para ödüyorlar. Hadi seni fazla tutmayayım. Özgürlüğünün tadını çıkar," deyip masasında duran Jack’in işlerine göz atmaya başladı. Jack, koşar adımlarla asansöre doğru koştu. Asansör en alt kata indiğinde kimseler yoktu. Çünkü herkes öğle yemeğine çıkmıştı. Bekçi Jim dışında. Jim, Jack’a bakarak selam verdi. Jack ise bu harekete yine aynı şekilde selam vererek yanıt verdi. Dışarı çıktığında arabasını nereye koyduğunu hatırlamaya çalıştı. Eve gitmenin çoşkusu, onu kamçılıyordu. Bir süre daha düşündükten sonra arabasını nereye koyduğunu hatırladı. Arabasının tam kapısını açacakken kapının çizilmiş olduğunu farketti. İlk önce arabanın kapısını, garaj kapısına sürttüğünü zannetti fakat çizikleri iyice incelediğinde bu çiziklerle bir şey yazılmaya çalışıldığını anladı. Çiziklerle "ÖLÜM" kelimesi yazılmaya çalışılmıştı. Binanın etrafındaki çocukların yaptığı pis bir şaka olduğunu düşündü ve arabaya binip doğru evinin yolunu tuttu. Evine doğru giderken her şey sakindi. Halbuki bu sokaklar şehrin en dolu sokaklarıydı ve her gün bir olay olurdu. Bu yüzden insanlar bu sokaklarda yürümeden önce iki defa düşünürlerdi. Apartmanın önüne geldiğinde yan komşusu Bay Writer’ın da eve yeni geldiğini gördü. Giysileri buruşuk ve düzensiz, yüzünde de iki günlük kirli sakal vardı. Sanırım yine karısıyla kavga ettiği için bütün gece barlarda takılmıştı diye düşündü kendi kendine. Merhaba demeyi de düşündü fakat Bay Writer’ın ters bir cevap vereceğini hissettiği için sustu. Zaten Bay Writer da onu görmemezlikten gelmişti. Apartmana önce onun girmesini bekledikten sonra, arkasından da kendi içeri girdi. Evinin kapısını açtığında susadığını farketti ve hemen buzdolabının kapısını açtı. Buzdolabı boştu. Alışveriş yapmayalı uzun zaman geçmişti. Buzdolabının içinde birkaç tane bira ve birkaç günlük Çin yemeği vardı. Eline bir bira alarak televizyonun karşısına geçti. Böylece kumandanın da bozuk olduğunu anladı. Bu yüzden canı sıkıldı ve televizyon seyretmekten vazgeçti. Onun yerine sıcak bir banyo iyi gelirdi. Banyoya giderek küveti doldurmaya başladı. Tam soyunacakken telefonun sesini işitti. Koşarak telefonun olduğu odaya geldi. Arayan annesi Melanie’ydi.
"Bugün ne yaptın bakalım, sevgili oğlum?"
"Her zamanki gibi işe gittim anne. Diğer günlerden farklı bir gün değildi yani," dedi Jack. Ancak arabasındaki çiziği hatırlayarak, "Aslında bir fark vardı diğer günlerden. Çocukların kötü bir şakasına kurban gittim herhalde. Arabamı çizmişler," Annesi heyecanlanarak, "Çok mu kötü çizmişler?" dedi.
"Önemsemene gerek yok. Sadece bir şey yazmaya çalışmışlar. Onu da tam becerememişler. Hafif küçük çizikler var yani, derin bir şey yok."
"Ne yazmışlar peki?"
Jack, tam o sırada ayaklarına suların geldiğini farketti. Küvet taşmıştı anlaşılan. "Anne kapatmam gerekiyor sanırım küvet taştı. Sonra seni tekrar ararım," dedi.
"Dur, kapatma! Sana aslında yarın bize gel demek için aramıştım. Akşam yemeğine çağırıyoruz seni babanla. Geç kalma olur mu?" dedi ve konuşmasını bitirdi.
Jack, buzdolabının durumunu hatırladı ve hiç düşünmeden annesinin teklifini kabul etti. Arkasından da telefonu kapattı. Banyoya koştu. Bütün banyo su içindeydi. Anlaşılan bu evde hiç rahata kavuşamayacaktı. Bütün öğlenini banyoyu temizleyerek geçirdi. Yorgunluktan yemek bile yiyememişti. Zaten yenilecek bir şey de yoktu evde. Tabii ki bozulmuş Çin yemeğinden başka. Jack’in yatağa yatmasıyla uyuması bir olmuştu. Saatler, uykunun tatlı rehavetiyle birlikte damla damla eriyordu.
Aniden bir telefon çalmasıyla irkildi Jack. Beyni durmuş gibiydi. Telefonun yanına gitti. Arayan eski dostu Randall’dı. Uzun süredir görüşmemişlerdi. Okul balosundan sonra onu sadece bir kez süpermarkette alışveriş yaparken görmüştü. Randall hep en iyi arkadaşı olmuştu. Ancak onu hep kıskanırdı. Çünkü o hem daha çok çalışkandı, hem daha yakışıklıydı, hem de daha zengindi. Fakat Randall Kanada’ya taşındığından beri onunla görüşemiyordu. Jack şaşırmış bir tavırla:
"Randall! Sen misin? Sesini duyduğuma inanamıyorum. Görüşmeyeli tam tamına..."
"...beş koca sene oldu Jack," diye Randall, Jack’in sözünü tamamladı.
"Neden aramadın beni, en iyi arkadaşım olduğunu sanıyordum," diye sitemli bir tavırla devam etti; "Yoksa paran bitti de borç istemeye mi aradın," diye espri yaptı.
"Yok sağol, para problemim hala yok. Sana benim açımdan çok mutlu bir haber vereceğim. Tahmin et ne?"
"Hamile misin yoksa dostum! Senden hiç beklemezdim ya. Ama sen Randall değil misin bunu da yapmışındır."
"Bırak şimdi dalgayı. Evleniyorum ben. Ev-le-ni-yo-rum!"
"Efendim... Duyamadım, bu telefonda bir bozukluk var galiba. Senden böyle bir şey duymadım herhalde. Ne dedin tekrarlar mısın lütfen?"
"EVLENİYORUM!!!!"
"Dostum sen ne dediğinin farkında mısın? Evlilik lafını duyduğunda midesinde çeşitli bölgesel hareketler olan sen değil miydin?"
"Bendim fakat hayat insanı değiştiriyor. Aşkı tadınca insan uçmak istiyor, uçamıyor... Koşmak istiyor, koşamıyor... Gölgede güneşin altında olduğu gibi terliyor fakat terini silmeye kıyamıyor..."
"Etkilendim doğrusu. Sen gerçekten aşık olmuşun galiba. Söyle bakalım kim bu şanslı kız?"
"Adı Lisl."
"İlginç bir ad."
"İsmi Alman kökenli galiba. Kızıl saçları var. Onlara baktığımda, sabah kalktığımda doğan güneşin yüzünü hatırlıyorum. Ailesi de gayet saygın. Tam bana göre yani."
"Tom’u davet ettin mi peki? Biliyorsun üçümüz okulda çok iyi arkadaştık. Yapışık ikizler gibiydik. Onu okuldan beri görmedim. Acaba nerde şimdi?"
"Onu bulamadım. Bir yerlerden telefon numarasını bulmuştum ama aradığımda telesekreteri falan çıktı. Daha sonra onun taşındığını duydum. Nerde olduğunu ben de bilmiyorum."
"Peki nikah ne zaman?"
"İki gün sonra. Sana bir şey sorabilir miyim?"
"Elbette"
"Sağdıcım olur musun?"
"Çok sevinirim. Merak etme nikahında olacağım."
"Yanında birini getirmeyi unutma!"
"Sende evlenmeyi unutma! Kimbilir belki nikah günü kaçarsın! Kendine iyi bak dostum"
"Bakarım hoşçakal," dedi ve telefonu kapattı.
Jack, Randall’ı çok kıskanmıştı. Okulda ilk önce Jack’in evlenmesi bekleniyordu. Çünkü evlilik konusunda çok hassastı. Tom ise her zaman Jack ve Randall’dan daha fakir olmuştu. Utangaçtı ve her zaman bu iki arkadaşın arkasında ezilmişti okuldayken. Tam o esnada midesinin guruldama seslerini duydu. Saatte 22.00’ye gelmişti. Anlaşılan bayağı uyumuştu. Buzdolabının yanına gitti ve Çin yemeğini yemeye başladı. Yemeğini bitirdikten bir saat sonra da duş alıp yattı. Gece çok güzel rüyalar görüyordu. Fakat sabaha doğru çok ilginç bir rüya görmeye başlamıştı.Randall’ı görüyordu. Bir yere koşmak istiyordu fakat sanki ayakları yere çivilenmişti. Derken kızıl saçlı çok güzel genç bir bayan, rüyanın içine girmişti. Yemyeşil ormanlık bir yerde oturuyordu. Boynunda bir kolye vardı. Kolyenin üstünde bir yazı vardı. Yazı bulanıktı fakat baş harfin "L" olduğu anlaşılıyordu. Evet... Bu Randall’ın eşi olacak olan Lisl’den başkası değildi. Ancak bu durumda bir gariplik vardı. Bembeyaz gelinliğinin üstü kıpkırmızı kana bulanmıştı. Yüzü ise gülmekten çok, acı çekiyor gibiydi. Daha sonra aniden boğazından kanlar gelmeye başladı. Randall koşamıyordu. Donmuştu. Onun gözleri önünde bedeni toprakla bütünleşiyordu. Jack daha uzaklara baktığında, yüzü yanık bir ucube, Tanrı’nın dışladığı bir yaratık gördü. Olanları izliyordu. Gözlerinden yaşlar geldiği, uzak mesafeye rağmen çok açık bir şekilde belli oluyordu. Birden Jack’i farketti ve kaçmaya başladı...
Jack, kurulu saatinin çalmasıyla uyandı. Terler içindeydi. Duş aldı ve işe doğru yola çıktı. İşler, büroda çok yoğundu. Üst üste müşteriler gelmişti. Patrondan düğün için izin almaya gitti. Patron, ilk başta çok sinirlendi fakat bugün işlerin hepsini tamamlarsa, gitmesine izin vereceğini söyledi. Böylece izini koparmış oldu. Bütün gün, verilen işlerle uğraştı. İşten çıktığında akşam çoktan olmuştu. Anne ve babasının onu yemeğe davet ettiğini hatırladı. Eve üstünü değiştirmek için gitti. Jack, annesinin evinde birbirinden güzel yemekler yedi. Annesi ona her zaman istediğinden fazla yemek yedirirdi. Oğlunun her zaman iyice doymasını isterdi. Yemekte Randall’ın düğününe gideceğinden bahsetti ve sabah erken kalkacağından eve gitmesinin gerektiğini söylediğinde annesi ona küçük bir çocuk gibi davrandı. Çeşitli tembihlerde bulundu.
Eve geldiğinde kılını kıpırdacak hali yoktu. Bu yüzden evine gelmesiyle yatması bir oldu. Karnının dolu olması nedeniyle mutlu bir şekilde uyumaya başladı. Fakat sabaha doğru yine dehşet verici bir rüya görmeye başladı. Rüyasında yine Randall ve Lisl vardı. Çok mutluydular. Bu sefer bulundukları alan bir kiliseydi. Rahip onları evlendiriyordu. Evlilik öpücüklerini verdiklerinde her şey normaldi. Müzik eşliğinde tam kiliseden çıkarken bahçede karşılarında geçen rüyada gözüken o yaralı yüzlü ucube vardı. Aniden esnek bir hareketle gelinin üzerine atladı. Elindeki bıçağı devamlı Lisl’in göğsüne saplamaya başladı. Bir, iki, üç... Devamlı, hiç durmadan, peş peşe bıçak darbeleriyle kilisenin merdivenleri kan gölüne döndü. Damat ve diğer davetlilerin tüyleri diken diken olmuştu. Ancak hiçbiri bu olaya müdahale etmiyordu, edemiyordu. Ucube son olarak gelinin boğazını kesti ve gözyaşları içinde oradan koşarak uzaklaştı...
Jack aynı sahneyi gece boyunca yüzlerce kez gördü. Hatta uyanmak istedi fakat uyanma çabaları sonuçsuz kalmıştı. Onu sadece, dün gece olduğu gibi saat uyandırabilmişti. Bu sefer dün olduğundan daha terliydi. Duşa girdiğinde yine aynı şeyleri düşünüyordu.Küçük bir bavul hazırladı ve uçak biletini almak için havaalanına doğru yol aldı. İlk uçakla Kanada’ya uçtu. Uçak indiğinde onu karşılamaya Randall gelmişti. Randall, hafiften kilo almıştı fakat yakışıklılığını kaybetmemişti. Jack’i, arabasına götürdü. Arabası eşsiz bir antikaydı. Randall’ın evine geldiklerinde Jack, büyülenmişti. Ağzı açık kalmıştı. Böyle bir malikane beklemiyordu karşısında. Daha sonra evin içine girdiler. İçerisi son derece hareketliydi. Bütün hizmetliler nikahtan sonraki kokteyle hazırlanıyorlardı. Jack bu karmaşayı görerek; "Dostum beni karşılamana gerek yoktu. Senin işlerin zaten çok yoğun görünüyor. Ben bir taksiye atlar gelirdim. Hem senin hazırlanman gerekmiyor mu?" diye sordu.
"Merak etme. Benim işim pek uzun sürmüyor. Sadece simokinimi giyeceğim. Başka yapacağım bir şey yok. Esas hazırlık gelinin tarafında."
Birden uzun bir sohbet başladı. "Tom’a ulaşabildin mi?"
Randall bir süreliğine sustu. Daha sonra ellerini yüzüne sürerek;
"Malesef buldum onu. Malesef diyorum çünkü çalıştığı yerde çok kötü bir kazaya uğramış. Bu kazadan ne yazık ki sağ çıkamamış."
Bu sözü söyledikten sonra iki arkadaş düşüncelere dalarken bir hizmetli Randall’ın yanına gelerek, "Bay Rose nikah zamanı yaklaşıyor artık giyinmeniz lazım, lütfen acele edin," dedi. Bu sözler üzerine Randall;
"Bayan Bacher, lütfen arkadaşıma konuk odasını hazırlayın. Bu gece burada kalacak," diye otoriter bir tavırla emir verdi. Bunun üzerine ikisi de hazırlanmak için odalarına çekildiler.
Öğle olduğunda ikisi birden hazırdılar. Malikanenin önünde bir limuzin bekliyordu. İki arkadaş veya başka bir deyişle damat ve sağdıcı gerçekten çok yakışıklı görünüyorlardı. Randall arabaya bindi. Jack bir dakika sonra geleceğim diyerek arka bahçede kokteylin yapılacağı yere gitti ve masadaki en keskin duran bıçağı masadan aşırdı. (Gördüğü rüyalar yüzünden, bir tedbir olarak bu bıçağı, ceketinin iç cebindeki bölmeye koydu.) Arkasından limuzine bindi. Limuzin kısa zamanda nikahın gerçekleşeceği kilisenin önüne geldi. Jack, etrafına bakındı. Ancak şüpheli hiçbir şey yoktu. Damat ve sağdıcı kilisede yerlerini aldılar. Rahibin de gelmesiyle gelin beklenilmeye başlandı. Sonunda kısa zaman sonra evlilik marşıyla beraber, gelinle damat birbirlerini dünya evine sokacak imzayı attılar. Bu mutlu sahne insanların ruhuna özel şeyler katıyordu. Bütün olanlar olağanüstüydü ve hiçbir terslik yoktu. Tören bitmişti. Gelin ile damat, bu güzel günün devamını getirmek için Randall’ın evindeki kokteyle gitmek için kilisenin kapısından tam çıkıyorlardı ki; Jack, "Duruun!" diye bağırdı. Bütün davetliler bir anda heyecanlanmaya başlamışlardı. Jack, koşarak yeni evlenmiş çiftin yanından geçti ve dışarıyı kontrol etti. Dışarısı bomboştu. Herşey rüyasında gibiydi. Hatta aynısıydı. Fakat eksik olan o ucubeydi. Kontrolünü bitirdiğinde Jack, kiliseye tekrar girdi ve, "Sorun yok. Sadece nikah hediyemi düşürdüğümü sanmıştım. Ona bakmaya çıkmıştım," dedi. Böylece davetlilerin hepsinin yüreğine su serpmiş oldu. Yeni evliler ve davetliler sırayla çıktı. Herkes arabalarına bindiğinde hiç sorun yoktu. Jack, yeni evlilerin limuzinine binmek istediğini söyledi. Araba, herkes bindikten sonra hareket etmeğe başladı. Randall ve Lisl, mutluluklarını öpüşerek gösteriyorlardı. Araba bir anda hız kazanmaya başladı. Gittikçe hızlanıyordu. Arkadaki konvoyu çok uzaklarda bıraktı. Issız bir yerde aniden şiddetli bir fren sesi geldi. Şoför kapısının açıldığı duyuldu. Arka koltuğun kapısı sessizce açıldı. Kapı açıldıkça keskin bir kasap bıçağı da beliriyordu. Lisl, çığlıklar atmaya başladı. Kapı tamamen aralandığında yüzü yanık o ucube, karşılarındaydı. Jack, bir an için bile düşünmeden cebine sakladığı bıçağı ucubenin tam kalbine fırlattı. Ucube kanlar içinde yere yığılırken, gözlerinde yine aynı hüzün, yine aynı acı vardı. Gözyaşlarını tutamıyordu. Jack ve Randall anında dışarı fırladılar. Ucubenin yüzüne acımasızca baktıklarında gördükleri tanıdık bir yüzdü. O Tom’du... Yıllarca onların iyi dostluklarının gölgesinde kalmış arkadaşları Tom’du... Yüzündeki yanıklar, onun kazadan kurtulduğunu açıklıyordu. Yanıklar, onun çok acı çektiğinin göstergesiydi. Tom, Randall ve Jack’in suratlarına bakarak son sözlerini sarfetti: "Fakir olduğum için hep gölgenizde kaldım. Eğer zengin olsaydım, berbat işlerde çalışmayacaktım ve bu yanıklarda olmayacaktı. Bunun sorumlusu sizsiniz..." dedi ve öldü...
ÖLÜMDEKİ HAYAT(2001)
Hayatın acımasız olduğunu o gün anlamıştım. Kavrulmuş hayatların, ateşin sıcaklığından eridiğini ilk kez o gün görmüştüm. Bu işlere karışmak istemememin nedeni de buydu. İnsan yaşamının ne kadar kolay bittiğini görmek istemememdi. Çıldırma noktasındaki başkalaşım geçirmiş vücutların, aslında sadece bir insan olduğunu, daha önce hiç aklımın beyaz ama saf olmayan hücrelerinden o zamana kadar yankılanışını duyamamıştım. Acıların, düşüncelerin derinliğini aşarcasına delirttiğini, o zamanlarda hissetmiştim. Tek fark ettiğim duygu, içgüdülerimin hayvanlara göre daha fazla geliştiğini anlamamdı. Kan içerek hayatta kalmak, vurgun yemiş oltalarla, alabora olmamak için çabalayan teknelerin feryadına benzediğini, gözlerimin avı aramakta olduğunu o zaman anlamıştım. Her şey bitmişti adeta. Korkma duygusunu unutuşumu, ne zaman unuttuğumu bile hatırlayamıyordum. Hatırlamak için kullandığımda beynimi, ne kadar umursamaz oluşumu hatırlıyordum. Ben bir katildim artık. Yeni körpeleşmiş bedenleri kendi ruhuma katarken, giderek gençleştiğimi bilsem de, gözlerimdeki yılların kini, yaşlılığımı belli ediyordu. Parmağım kesildiğinde artık kendi kanım akmıyordu. Benim kanım karanlıktı. Karanlığın bir parçası olmuştu boşluklarda. Uçurumların zar zor insanları kendine getirdiğini, bana söyleyecek olanlar, hayattan göçüp gitmişlerdi. Yalnız kalmıştım boş sokaklarda. Yavru köpeklerin bile benden kaçıştığını gördüğümde, fırtınanın soğukluğunun, aslında benim hiç durmadan koşuşumdan meydana gelen seslerden olduğunu anladığımda, henüz 17 yaşında bile değildim. Bu kadar genç yaşta katil olmak, hayatların son gördüğü varlık olmak, beni ölmek istemeye öyle zorluyordu ki her seferinde kendimi öldüremiyor oluşum, tüm caddelerdeki kan izlerine yansıyordu.

Biliyorum. Uzun zaman geçmişti gençlik yıllarımdan bu yana. İnsan gibi yaşamak isteyip yaşayamamamın ilk asrıydı bu. Lanetlenmiş olmam, ölümümün de gecikmesini sağlamıştı. Ağlamak istediğim her an, benim ölüşümün her saniyesiydi. Aslında yaşarken ölmek, ölmenin ne kadar kolay ve zor olduğunu anlatıyordu. Hıçkırık sesleri, benim geceleri avlanmam kadar doğal olmuştu. Delirmiş insan beyinleri, korku salan kanlı dişlerimden bile daha hissizleşmiştiler. Kalbim o kadar soğuktu ki insanlara baktığımda insanlar donmamak için yüzlerini ateşle yıkıyorlardı. Kırbaçlanan insani duygular, bilinçsizce yüreklerine hançer sokularak öldürülseler de, benim kılım bile kıpırdamıyordu.

Bugün benim doğum günüm. Uzaklaşacağım, ölümsüzlüğün han duvarlarından. Sadeleşeceğim şeytanın kanatlarında. Doğruluğa giden yolu bulmak içinse, artık çok geç. Ölümümle hırçınlaşan içimdeki canavar, özgürlüğünü başka bedenlerde devam ettirecek. Yorgun gözlerim, eskisi kadar dinç değil. Keskinleşen görüntüler, üç boyutun evreninden uzaklaşıyor. Bilinmeyene doğru ilerlerken, leşe dönüşmüş bedenim, artık o canavarı atıyor gerçek dünyaya. Sorgulanan bir mahkum gibi sonunda suçlu bulunacak. Gerçek acılar mabedine doğru yol alacak. Belki de solacak kırmızı gül taneleri gibi bahçelerde. Ağlayarak ıslatacak caddeleri. Rüzgarın karanlığına bürünecek loş ışıklar. Girdaplarda boğulacak nice kötülükle uğraşan cennet dışı varlıklar. Cehennemle özdeşecekler gerçek olan hayatta. Korkularıyla ya da utançlarıyla...

Ben de onlardan biriyim. Tanrının dışladıklarından. Karanlıkla dost olanlardan. Kırmızıyı bir renk olarak değil, bir hayat olarak görenlerden...
Yıllardır vahşi çığlıkların arasında insanlığımı arıyorum. Yeryüzünü bu amaç için tarumar ettim fakat amacımın yanından bile geçemedim. Çünkü gerçek amaç, benim içimde saklıydı. Bunu içimde öldürdüğümü fark ettiğimde ise, çok geçti. İnsanlığım kanlı ellerimde can çekişiyordu çünkü. Yaşamın kirli sayfaları, yaşlı ama diri saçlarımı ayakta tutmuştu. Fakat niye yüreğimi canlı tutamamıştı ki! Böyle canavar oluşumu zalim bir tebessümle neden izlemişti? Eğleniyor muydum ya da o mu eğleniyordu? Bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğim. Çünkü gerçek dünyayı ne yazık ki sadece kan bürümüş gözlerle gördüm.
Pis kokulu o ölü nefesim, daha fazla masum hedefi daha vuramayacaktı. Donduramayacaktı... Teşebbüs bile edemeyecekti. Doğruya giden yolu, bazen bütün hayatımı harcadıktan sonra bulduğumu düşününce, kendimden utanıyorum. Nasıl böyle güçlü, nasıl böyle dayanıklı biri, bunu bu kadar geç bulabilirdi ki!
Dişlerim... Sivri ve keskin dişlerim... Bu karanlık dünyaya kaç kişiyi daha sürüklediniz, kaç kişinin daha canına kıydınız? Bilemezsiniz tabii. Bilmeniz de mümkün değil zaten. Siz sadece hayvani iç güdülerin istediği emirleri yerine getirdiniz. Suçunuz sadece görevinizi yapmak... Görevinizi yerine getirmek... Karanlık deliğin içine yalnızlığı itmek... Sonsuza doğru bir eziyet...
Kan... Bütün her şeye sebep olan, ana madde kan... Senin esirin oldu bunca beden. Sana taptı bunca yaratık. Hayatı felç ettiler senin için. Kırdılar kanatları, kolları. Vurdular hayatları, ruhları. Direnemeyen güçsüzleri sömürdün sen. Aslında herkesi kullandın sen. Kan dediğin nedir ki dediğimde, karşımda hep aynı soruyu buldum. Cevabını aradım, ancak çabalarım yersiz kaldı, bulamadım. Senin esas yüzünü göremedim. Halbuki şeytanın ta kendisiydin sen. Sana yıllarca hizmet ettiğim için kendimden tiksiniyorum ama faydasız. Yaptığım her şey, geçmişten ibret oldu bana, şu son dakikalarımda. Tabutumda yatarken şimdi, düşünüyorum hayatımın hepsini. Ne kadar değersiz olduğumu anlıyorum bitmiş bedenimde. Ağlarımda ölümü bekleyenler bile bana acımaya başladıysa eğer, ölümün sonsuz hasreti benim için her şeye değer. Kapağı kapanıyor tabutumun. Ucubeyi andıran bedenim, aktif ölümden pasif ölüme geçiyor. Kanatlarım parçalanıyor. Gözlerim bulanıklaşıyor. Ölüme göz kırpıyorum, cennete gitmeyeceğimi bile bile. Ağlayamıyorum... Ölümün sonsuz kanatları beni almak için acele etmiyor. Bana çektirdiğim acılar kadar acı çektirmeyi deniyor, fakat beceremiyor. Çünkü ben doğduğumdan beri, kendimi o karanlık dünyaya attığımdan beri acılarla yaşıyorum. Ya da yaşadığımı zannediyorum.
Gece yarasa uçtuğunda caddelerde, sokaklarda. Etrafına bakınır ne yaptığını bilmeyerek. İç güdülerine güvenir. Anlayamaz yaşadığını, öldüğünü. Sorgulayamaz kendini. Vurgulayamaz hedefini. Ağlatamaz yalnızlığı. Çünkü zaten ağlayan yalnızlık, kendisidir. Ben de şimdi kendime baktığımda, yalnızlığı görüyorum. Aynalardaki yalnız, boş, kimsesiz görüntüyü. Belki de kendi içimdeki kin duygusunun boş boş haykırışı yansıyordu aynaya. Kendimi aynada göremediğim için ,yıllarca başkalarının görüntülerini kıskandım. Onların yerinde olmak istedim. Saf, temiz, güçsüz, sade olmak istedim. Başaramadım ve kaderime boyun eğmek zorunda kaldım. Böylece yıllarca korku dolu, o kan emici maskesine sığındım...
Vampir olarak, insanoğluna ihanet ettim. Pişmanım. Cezamı ya da ödülümü almak için gidiyorum çizgi ötesine. Ait olduğum yere. Ölümün gerçeğine. Yaşamın son durağına doğru kaldırımdan yürüyorum, önüme hiç bakmadan. Sadece kendimi düşünerek, kendime lanet okuyarak.

Ölümdü kanatlarım, hayatım. Kavuştum şimdi gerçek hayata. Öldüğümde ve öldükten sonra...
ÜRPERTİ (2001)
Sislerin içinden gelen bir çığlık, gecenin karanlık saatlerinde bütün bir ormana yayılırken, gözlerimden düşen kanlı yaşları sayıyordum. Hiç kafamda yoktu, çığlığın ürpertisi ya da soğukluğu .O gün sadece kendimle baş başa olmayı düşünüyordum. Kahvemi almıştım elime. Buram buram tütüyordu taze kahvenin dumanları. Elimde bir gazete vardı. Anlatıyordu hayatı ve olayları. Korkutuyordu kimi insanları. Rahat ve sakindim geniş koltuğumda. Uykuyu bastırıyordum düşüncelerimle. Kapının zili üç defa ardı arda, yaslı yaslı çalana dek. Postacı olamazdı, çünkü kullanmazdı benim eski kapımın zilini. Hem iki defa çalmaz mıydı postacı. Kapıya yavaş yavaş, gevşek adımlarla gitmeye başladım. Adımlarım o kadar yavaştı ki, onları sadece karıncalar duyabilirdi. Sonunda kapının yanına gelebilmiştim. Kilitleri açmaya başladım, içime hava doldurarak. Birinci kilidi, ikinci kilidi açarken içimde bir huzursuzluk oluştu aniden. Üçüncü kilidi de açarken korktum gece seslerinden. Kapı kolunu çevirmeye başladım. Kapıyı açtım. Kapının önünde kimse yoktu. Kapıyı düşünceli bir şekilde kapadım. Daha bir adım atmadan, arkamdan kapı tekrar çalmaya başladı. Huzursuzluk, kendini korkuya dönüştürmüştü. Bu durumda bir gariplik vardı. Kapıyı açtığımda şaşırtmadı beni, kimsenin kapının önünde olmayışı. Kapıyı kapattım bir kez daha arkamdan. Koltuğuma doğru gittim dosdoğru. Anlamsız çalışlar yüzünden kalbim çarpmaya başlamıştı. Çok geçmeden yine kapı çalınmaya başladı. Bu sefer korkunun da verdiği çılgınlık ötesi sinirle, kapıya doğru koşarak kapıyı açtım. Yine kimse yoktu. Bahçeye bakınmaya başladım. Taradım köşeleri, sokakları. Sisin içinden görüntü netlik kazanamıyordu. Bunda ormanlık bir yer olmasının da payı büyüktü. Bahçem dediğim aslında, ormanın tam ortasındaki evimin yanına diktiğim fidanlardan ibaret olan kısımdı. Kimsenin olmayışından duyduğum sinirle avazım çıktığı kadar bağırdım; "Kimse yok mu? Allah’ın belası neredesin? Hemen çık karşıma!!!" Evimin kapısına doğru yol alırken arkamdan bir ses duydum. Ses bulanıktı. Sinirden kafamda sesler duymaya başladığımı düşündüm. Kapıyı tam kapatacakken arkamdan, "Hey! Baksana!" diyen kalın bir erkek sesi geldi. Arkamı döndüğümde yüzüme inen bir balta ile başımdan kanlar dökülmeye başladı. Kanın kırmızı rengi, kapının aralığından, evimin odalarına yayılmaya başladı. Gözlerimdeki karanlık renk, gittikçe kırmızıdan siyaha dönüyordu. Ölümün soğuk nefesini ensemde hissetmeye başlamıştım. Kanlar içinde kalan odam gittikçe bulanıklaşıyordu. Ağzımdan aniden bir çığlık yükselmeye başladı. Çığlık, o kadar ürperticiydi ki, bunu duyan vahşi orman hayvanlarının bile tüyleri ürperdi. İşte o an anladım. Sislerin içinden gelen, gecenin karanlık saatlerinde ormana yayılan ses, benim çığlığımdı...
KORKU MABEDİ (2001)
Karanlık çöktüğünde dolaşır gözlerdeki anlamsız bekleyiş. Kırgındır kimi duygulara. Özellikle de korkuya kırgındır. Çünkü korkulu bekleyişler, onun donmayan parlak tenine zarar vermek ister. Sırıtan kırmızı ay bile korkulu bekleyişe geçer, ışıklar söndüğünde. Umamayış zorlar bedenin uçsuz koridorlarındaki kapıları. Anlamsızdır kurbana yaklaşırken. Sonrasında ise kanlarda yüzen donuk bakışlar kalır ortalıkta. Varlıklar bedensiz gezinir kaldırımlarda. Ta ki serin bir rüzgar esene kadar...
Sez Törek ädäbiyättän 1 tekst ukıdıgız.
Çirattagı - Kötü ve İğrenç - 02
  • Büleklär
  • Kötü ve İğrenç - 01
    Süzlärneñ gomumi sanı 3853
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2155
    31.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    52.7 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 02
    Süzlärneñ gomumi sanı 4054
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2003
    30.3 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    42.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    50.7 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 03
    Süzlärneñ gomumi sanı 4066
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1863
    34.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.4 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.0 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 04
    Süzlärneñ gomumi sanı 3788
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1957
    32.6 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    48.2 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    55.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 05
    Süzlärneñ gomumi sanı 3743
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1750
    34.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    47.4 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.9 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 06
    Süzlärneñ gomumi sanı 3863
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1921
    33.3 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.3 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 07
    Süzlärneñ gomumi sanı 3862
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1884
    31.9 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.2 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    52.7 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 08
    Süzlärneñ gomumi sanı 3713
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1956
    32.7 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 09
    Süzlärneñ gomumi sanı 3790
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1987
    29.3 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    40.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    47.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 10
    Süzlärneñ gomumi sanı 3734
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1736
    32.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.2 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.4 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 11
    Süzlärneñ gomumi sanı 3785
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1761
    35.7 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    48.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    56.4 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 12
    Süzlärneñ gomumi sanı 3717
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1677
    34.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    47.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.3 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 13
    Süzlärneñ gomumi sanı 3796
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1720
    37.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    50.2 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    57.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 14
    Süzlärneñ gomumi sanı 3796
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1712
    35.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    50.4 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    57.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 15
    Süzlärneñ gomumi sanı 3742
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1803
    34.1 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    48.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    55.9 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 16
    Süzlärneñ gomumi sanı 3751
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1900
    34.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.7 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 17
    Süzlärneñ gomumi sanı 3805
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1743
    36.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    50.2 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    57.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 18
    Süzlärneñ gomumi sanı 2923
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1361
    34.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    44.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    50.7 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.