Kötü ve İğrenç - 16

Süzlärneñ gomumi sanı 3751
Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1900
34.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
46.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
53.7 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
ads place
“Dün camide kaldıysak, bugün de kilisede kalalım,” dedi ve kiliseye doğru ilerlemeye başladı. İçeri doğru girdi. Oturulacak yerlerden birine doğru yayılarak oturuverdi. Onu gören kilisedeki rahip sinirli bir şekilde:
“Bu saatte kilise kapalı giremezsiniz,” dedi. Gallerion hiç aldırmıyor gibi görünüyordu. Rahip daha da öfkelenmişti:
“Polis çağırmamı istemiyorsanız gidin buradan!”
Gallerion ise gülümsedi ve sivri dişlerini rahibe gösterdi.
“Vampir olduğumu varsayarsak, o kadar zamandır insan kanı içmemem tuhaflık sayılabilir sanırım. İstiyorsan senin kanınla başlayabilirim.”
Rahip bir anda korku içinde bir adım geri attı ve eline haçı alarak:
“Şeytan! Git buradan! Burası Tanrının evi ve senin burada yerin yok!” dedi ve elindeki haçı Gallerion’un alnına doğru bastırdı. Gallerion ise bir kahkaha patlattı.
“Bunu sevdim,” dedi ve devam etti;
“Rahip benimle iyi anlaşsan iyi olur. Bu geceyi burada geçirmeme izin ver, ben de senin canını bağışlayayım.”
Rahip hiç tereddüt etmeden kabul etti.
Berr-e, Bedi’nin yaşadığı evin adresini sonunda bulmuştu. Ferhan Ertürk ve Ahmet Büke isimli iki balıkçı, ona yardım etmişlerdi. Berr-e, her zaman Türk insanlarına hayranlık duyardı. Çünkü hepsi yardım severlerdi. Hava kararmaya yüz tutmuştu. Bu yüzden de Berr-e’nin bir an önce bu adresi bulması gerekiyordu. Bir müddet sonra adresteki apartmanın önündeydi. Havanın tamamen kararmasına saniyeler var gibiydi. Berr-e, ışıklar içindeki bu apartmana doğru koşmaya başladı. Sonunda apartmanın içindeydi ve adresteki kata doğru çıkması gerektiğini düşündüğünden, oyalanmadan katları çıkmaya başladı. Apartmanda asansörün olmamasının talihsizlik olduğunu düşündü. İlk kata çıkmıştı ki, bir alt kattan yani zemin kattan tuhaf sesler duydu. Apartmanın ışığı kapanıverdi. Ancak Berr-e anında lambanın açma düğmesine basarak, deforme olmaktan kurtuldu. Aşağıdan yukarıya doğru koşarak gelen birisinin sesini duydu. Berr-e pusudaydı. Yukarı doğru koşanın önce kafası, sonra da tüm bedeni görülüverdi. Bu kişi Erél’di. O da aynı adresi bulmuştu. Erél karşısında Berr-e’yi görünce bir anda sevince boğuldu.
“Berr-e seni bulduğum için kendimi harika hissediyorum.”
“Ne oldu sana böyle neden böyle koşuyorsun?”
“Geliyorlar!”
“Kim geliyor?”
“Karanlık... Hayatı emen karanlık...”
“Fazla vaktimiz yok demek ki. Rahatça sigortayı kapatıp, bizi karanlıkta bırakabilirler. Bedi’yi bulmalıyız. Bana verilen adrese göre beşinci katta oturuyor.”
“Bana verilen adres de aynı.”
Berr-e ve Erél, koşarak beşinci kata çıkmaya başladılar. Kısa sürede beşinci kata çıkabilmiştiler. Berr-e şiddetli darbelerle Bedi’nin bulunduğu dairenin kapısına vurmaya başladı. Erél de zili çalıyordu durmaksızın. İçeriden bir ses duyuldu.
“Çatlamayın, geliyorum.”
Kapı açılır açılmaz, Berr-e ve Erél, kapıyı açan adamı iterek içeri girdiler. Onların içeriye girmesinden bir saniye sonra ise kapının dışındaki ışıklar söndü. Adam kapının önünde şaşkın şaşkın içeriye dalanlara bakıyordu. Berr-e, hemen dairenin sokak kapısını kapatıverdi ve adamın şaşkın bakışlarına rağmen sordu:
“Sen Bedi misin?”
Adam zor da olsa cevap vermeyi başardı:
“Evet.”
Berr-e devam etti;
“Biliyorum çok şaşkınsın ama pek zamanımız yok. Bize senin ya da senin adında birinin ışık vampirlerini karanlıkta yürütebileceğini söylendi.”
Adam korkuyla:
“Vampirler mi?”
Erél ise tüm gücüyle bağırdı:
“Vampirler mi diye bağıracağına bize cevap ver!”
Adam ne yapacağını şaşırmıştı. Berr-e adama sakinleşmesi için bir şeyler söylemeye karar verdi:
“Bizden korkmana gerek yok. Biz insanların kanlarıyla beslenmiyoruz. Belki beslenenlerimiz vardır ancak biz, ikimiz de, insan kanıyla beslenmiyoruz. Şimdi sakin ol ve bize yardım et. Örneğin ışıklarla ilgin var mı?”
Adam az da olsa sakinleşmiş gibiydi, ancak yine de cevap vermiyordu. Erél, sesini iyice sakinleştirdi.
“Biliyorum bizden korkuyorsun ama bize yardım etmek zorundasın. Çünkü bize yardım etmezsen az sonra kanla beslenenler gelecek ve hepimiz öleceğiz. Karanlık basmadan bize söylemelisin.”
Adam şokta olmasına karşın bu sefer konuşmaya karar verdi;
“Ben aslında... ben aslında ışık hakkında çalışıyordum. Ortağım Ömer Türkeş ile çalışıyordum. Ancak o bir gün yok oldu ve geri dönmedi.”
“Bize bulduklarını anlat,” dedi Berr-e.
“Ben... ben bilmiyorum. Henüz çalışmalarım tamamlanmış değil. Hepsi test aşamasında. Şu anda bir sıvı üzerinde çalışıyorum. Bu sıvı sayesinde çoğu yer elektrik olmadan ışığa kavuşacak. Bir tür yakıt gibi olacak.”
“İşte bu!” dedi Berr-e ve devam etti; “Bu sıvıyı içersek bizde de etkili olabilir.”
“Ancak bu sıvı denenmedi ve kim içerse onu öldürebilir!”
Berr-e ise gülümsedi.
“Unuttun mu biz vampiriz. Bizler zaten ölüyüz. Çabuk bize sıvıyı getir.”
Adam apar topar içerideki odaya gidiverdi. Aşağıdan garip sesler geliyordu. Berr-e ile Erél birbirlerinin yüzlerine bakıyorlardı. Belki de birbirlerini son görüşleriydi. Bunu az sonra öğreneceklerdi. Adam içerideki odadan, bir deney tüpü içerisinde fosforlu sarı rengindeki sıvıyı getirivermişti.
“Bu tüpün içindeki benim çalışmam.”
Berr-e adamın elinden tüpü kaptığı gibi ağzına dayadı ve içmeye başladı. Diğer yarısını da Erél’e verdi. O da aynı şekilde içti tüpün içindeki sıvıyı. Bu sırada apartmandaki tüm dairelerin ışıkları sönüvermişti. Yukarı doğru tuhaf bir güç çıkıyormuş gibiydi. Sıvıyı içen Berr-e ve Erél karanlığın içinde yerde kıvranmaya başladılar. Bağırışları her yerden duyuluyor gibiydi. Ancak bir anda bir yerlerden ışık yükselmeye başladı. Apartmana dışardan bakıldığında beşinci kattan bir ışıldama görünüyordu. Karanlığın içindeki tek ışık buradan geliyordu. Bedi’nin dairesinin kapısı bir anda kırılıverdi, sert bir darbeyle.
Karanlıktaki güç, karşılaştığı şeyi görünce gözlerine inanamamıştı. Karşındaki kendisi gibi bir vampirdi. Ancak tüm vücudu parlıyordu. Adeta ışıkla besleniyor gibiydi. Üstlerine doğru geliyordu.
“Işık karşınızda oldukça, hiçbir zaman kazanmayacaksınız!” dedi Berr-e. Vücudu parıldıyordu. Artık karanlığa karşı koyabilirdi. Karanlık onu korkutamazdı ve ışık vampirlerinin hiç birini korkutamayacaktı. Günün birinde ışık, karanlığı yenecekti...

“Işık arkanızda oldukça, sizin de ışığa yükselmeniz olasıdır...”

DOĞUM GÜNÜ (2004)
Henüz bir spermdi belki de. Ulaşmamıştı hedefine. Ancak amacına doğru emin adımlarla gidiyordu ancak yayında cızırtı olsa gerek, aniden önündeki yumurtalık rotasının olduğu mekan yerine farklı bir ortamda kendini buldu doğmamış küçük çocuk. Etrafına baktı. Süzdü ortalığı henüz oluşmamış gözleriyle. Ne de olsa embriyo bile olamamıştı kendileri. Olmak istedi mi, onu da pek bildiği zannetmiyorum. Ancak hala etrafında hiçbir renge benzemeyen görüntüyü anlamaya çalışıyordu. Sonunda karşısına doğru gelen bir alev yoğunluğunu fark etti. Yoğunluk git gide yakınlaşıyordu ve bir süre sonra da yanında beliriverdi. Doğmamış çocuğa baktı ve kendinden emin bir şekilde:
“Hımm demek sensin,” dedi.
Çocuk ise ne demek istediği anlamamışçasına ifadesi olmadığından da dolayı ifade kullanamadı. Ancak tuhaf ki konuşabildiğini fark etti. Karşısındaki nurdan yaratılmışa doğru konuşmaya başladı:
“Ne demek benim? Siz kimi arıyordunuz ki?”
“Hiç kimseyi. Sadece bana verilen bilgiye göre senin burada olman gerekiyordu.”
“Size kim emir veriyor ki?”
“Senin aklın şimdilik ermez. Ancak büyük yerlerden diyebilirim.”
“Peki burası neresi?”
“Burası bekleme odası.”
“Neyi bekliyorum?”
“Her insanda olduğu gibi doğmayı bekliyorsun.”
“Bu nasıl olabilir ki, daha yarışı kazandığım bile belli değil. Aniden buraya ışınlanmış gibi oldum.”
“Karıştırma orasını. İşte sonunda buraya geldiğine göre bir şeyler vardır. Ben sadece bana verilen emri yerine getirmek zorundayım.”
“Peki sen kimsin?”
“Bana genel anlamda melek derler. Ancak arkadaşlar arasında kendimize isimler takıyoruz ve nur yüzlü olduğundan mıdır, nedir bana Nurettin ismini verdiler.”
“Sen şanslısın yine.”
“Neden şanslı olayım ki?”
“Senin bir ismin var. Benim bir ismim bile yok.”
“Üzülmene gerek yok. Bir gün senin de ismin olacak.”
“Ne zaman?”
“Doğacağın gün.”
“Peki ben ne zaman doğacağım?”
“Aslında benim görevim de buydu. Sana doğacağın günü söylemek.”
“Eee o zaman söyle de, işimize bakalım. Meşgul insanız değil mi?”
“Hoppala. Bütün sapıtık doğmamışlar da beni bulur hep. Ne saçmalıyorsun sen? Sen henüz doğmadın bile. Otur oturduğun yerde. Tabii oturabilirsen hehehe…”
“Uzatmasana be! Söyle hadi merak ettim.”
“Sen bugün doğacaksın. Yani 7 Ağustos’ta.”
“7 Ağustos’ta mı?”
“Niye şaşırdın? O günün anısı var sende?”
“Yok aslında benim şaşkınlığım, zamanın çok çabuk geçmesinden dolayı.”
“Ne var işte seni cenin pozisyonundan kurtardık. O pozisyon ne biçim bel ağrılarına neden oluyor biliyor musun? Formalitelerden kurtuldun.”
“Bir tuhaflık var gibi geldi bana.”
“Hep de böyle derler. Ne var talih kuşu doğmadan başına konmuş işte. Bazılarına 100 yaşına bile konmuyor bu meret.”
“Ben dürüst oyunu severim. Yani seveceğimi sanıyorum. Bu yüzden uzatmayın da gerçeği söyleyin.”
“Çattık iyi mi?”
“Meleklerin böyle olduğunu bilmezdim.”
“Nasıl?”
“Nasıl anlatsam. Gıcık!”
“Değilizdir aslında ancak geçen gün Nuri ile kavga ettim. Bu yüzden sinirliyim.”
“Nuri de kim?”
“Nurdan yaratılmış diğer bir melek.”
“Hı. Anlamalıydım zaten. Peki sana son bir soru sorabilir miyim?”
“Peki.”
“Burası aslında bekleme odası değil di mi? Yani en azından yeni doğacakların bekleme odası değil.”
“Kısmen.”
“Nasıl yani?”
“Her doğum, dünyavari değildir. Bazen farklı olur. Ancak dünyadakiler bunu farklı yorumlarlar.”
“Ölüm?”
“Sana başka bir şey söyleyemem. Hem sürem de doldu. Daha bir çok kişinin yanına gideceğim.”
“Lütfen söyle bana. Ben öldüm mü?”
“Sana hiçbir şey söyleyemem artık. Ancak söylediğin doğru bir şey var. O da ölüm de bir doğumdur. Hoşça kal.”
“Dur! Dur! Sana soracaklarım bitmedi.”
“Benden sonra gelecek meleğe söylersin söyleyeceklerini.”
Çocuk daha fazla konuşamadı. Çünkü melek aniden yok oluvermişti. Yine yalnızdı ve kafası yine karışıktı. Doğmamış kafası yani. Bir süre bekledi. Hatta saatlerin geçtiğini biliyordu. Neden başka melek gelecekti? Acaba bunlar koruyucu meleklerden biri mi olacaktı? Neden doğmamıştı hala. Yoksa doğmuştu da haberi mi yoktu? Sorularının yanıtları gelecek olan melek de saklıydı. Bekledi… Bekledi…
Bir süre sonra üzerine doğru gelen nurdan yaratılmış bir meleğin daha üzerine doğru geldiğini fark etti. Hatta diğerinden farklı olarak bu meleğin siyah bir şapkası da vardı. Nur yüzü hiç gülmüyordu bile. En sonunda baş ucuna geldi çocuğun.
“Hey bebek! Sen benimle geliyorsun.”
“Çok küstahça değil mi? Bana asla bebek deme!”
“Bak tanımasan da bunlar Pamela Anderson geyikleri. Bırak bu işleri.”
“Beni nereye götüreceksin sen önce onu söyle.”
“Güzel bir yere hadi gel.”
“Beni kandıramazsın. Neyin peşindesin bir anlayabilsem.”
“Gelmek zorundasın benimle. Emir büyük yerden ve zamanım tükeniyor. Çok fazla kişiyle uğraşıyorum. Hadi, uğraştırma beni.”
“Bir şartla benim neden burada beklediğimi ve adını bana söylersen.”
“Adımı anlamışsındır diye düşünmüştüm.”
“ Bilmem. Nurcan, Nuriye veya onun gibi bir şey mi?”
“Hayır! Alakası bile yok. Bana Azrail derler ve seni cennete götüreceğim.”
“Saçmalama be! Senin orağın bile yok. Hem Azrail cennete götürmez ki!”
“Nerden biliyorsun her gün ölüyor gibi konuşuyorsun?”
“Yani öldüm mü ben? Tahmin etmiştim!”
“Tamam anlaştıysak gidelim hadi.”
“Dur bir dakika. Melekler yalancı olmaz zannediyordum. Senden önceki bana bekleme odasındayım demişti.”
“Doğru söylemiş.”
“Ama ölmüşüm ne beklemesi bu?”
“Araftasın işte. Aradasın. Biz buraya bekleme odası deriz.”
“Ama… Ama… Ben nasıl ölürüm. Daha doğmadım ki!”
“Doğdun.”
“Saçmalama ya! Doğsaydım fark ederdim.”
“Çok çabuk oldu. Acısız ve derinden.”
“Olamaz ama hani bugün benim doğum günümdü. Bugün 7 Ağustos değil mi?”
“Evet 7 Ağustos. Bugün senin doğum günün. Kahretsin ne kadar kabayım, sana pasta yaptırmayı unuttum. Doğum günün kutlu olsun.”
“Teşekkürler. Hediyem nerde peki?”
“Seni cennete götürüyorum daha ne istiyorsun?”
“Hala anlayamıyorum. Neden bu kadar çabuk ve anlamsız oldu yaşam?”
“Boş ver hayat zor. Belki de böylesi daha iyiydi.”
“Ama yaşadığımı hatırlamak isterdim. Şu gözlerin önünden geçen hayat hikayesi filmlerinden görmek isterdim. Onları ne yapıyorsunuz bu arada, özel arşivleme yeriniz mi var? Daha sonra kiralayarak film niyetine mi izliyorsunuz?”
“Çocuk fazla konuştun. Şimdi gitmeliyiz.”
“Bana kıyak geçip filmimi gösterir misin?”
“Hala neden anlamak istiyorsun ki çocuk! Sen doğum sırasında öldün ve yaşayacağın bir hayatın bile olmadı. Ancak üst makamlar iyi kalpli ki senin hayatı yaşayamamana karşılık, sana cennete gitme hakkı veriyorlar.”
“Doğarken ölmek… Üzülmeli miyim, yoksa sevinmeli miyim bunu dahi bilmiyorum.”
“Bence sevinmelisin. Çünkü orada çok seveceğin biri daha olacak. Onu götürdüm. Seni bekliyor.”
“O kim?”
“Aptal kim olacak? Annen. O da seni doğururken öldü. Ona sarılıp, kokladığında nasıl bir şey olduğunu anlayacaksın. Şimdi marş marş.”
“Peki gidelim bari.”
“Aferin sonunda anladın.”
“Giderken elini tutabilir miyim?”
“Peki ama yanarsa elin karışmam.”
Çocuk, Azrail’in elini tuttu ve renksiz bekleme odasından cennete doğru yol aldılar.
KANGREN (2004)
Aynanın karşısında öylece dikiliyordu. Amacı ne süslenmekti, ne de yakışıklılığına bakmaktı. Anlamsızca bakınıyordu. Sanki aynanın diğer tarafını görmek istercesine. Belki de aynanın diğer tarafındakiler, ona amacının ne olduğunu söyleyecektiler. Elini yavaşça kaldırıverdi ve havada öylece tutmaya başladı. Gözlerini aynadan ayıramıyordu. Gözlerini hiç hareket ettirmeden, elini aynaya doğru yaklaştırmaya başladı. Eli, acele etmeden aynaya dokunmaya hazırlanıyordu. Gittikçe yavaşlayan elin hareketi, birkaç saniye sonra aynaya dokunacaktı. Aynanın duruşunda ise hiçbir farklılık yoktu. Sıradan bir ayna görünümünden farklı sayılmazdı. Elin parmakları sonunda aynaya ulaşabilmişti ve pek fazla abanmadan dokunuverdi. Aynanın sert yüzeyinde pek bir değişiklik olmamıştı yine. Adamın yüzünde de bir hareket belirtisi yoktu. Gayet ciddi bir ifadeyle aynaya konsantrasyonunu devam ettiriyordu. Birkaç dakika hiç hareket etmeden öylece aynaya dokunarak bekledi. Ayna yanıt vermiyordu. Sonunda adamın yüzünde farklı bir kıpırdanma oldu. Kaşlarını kaldırdı ve çabukça bir hareketle elini aynadan çekerek, aynanın bulunduğu masaya doğru koydu. Sonra ise hızlı bir hamleyle oturduğu yerden kalktı ve aynadan uzaklaşmak istercesine banyoya doğru gitti. Yaklaşık on beş dakika sonra aşağıdan bir arabanın korna sesi duyulmaya başlandı. Belli ki, kornanın amacını anlamak için dahi olmak gerekmiyordu. Onun aşağı inmesini bekleyen arabanın, “ben geldim” çağrısından başka bir şey değildi. Adam ise yavaş hareketlerle ceketini aldı ve aşağıya inmeden odaları kontrol etmeye başladı. Gözü yine o aynada kalmıştı. Ancak düşünmemeye çalıştı.

Aşağı indiğinde dostlarının olduğu arabadan gümbür gümbür müzik sesleri duyuluyordu. Müziğin sesi abartılı bir şekilde açıktı. Bu yüzden de oradan çabuk ayrılmazlarsa, sokak sakinlerinden şikayet gelebilirdi. Tabii bununla beraber polisle uğraşmak da gerekirdi ki, bununla uğraşmak hiç aradıkları bir şey değildi. Araba tüm hızıyla yolda süzülüyordu. Rüzgarın okşaması, belki de hoşuna gidiyordu. Dükkanların parıltılı ışıkları, arabanın üzerine yansıyordu. Özellikle de temiz arabalarda fark edilebilecek türdeyse. Zaman fazla ilerlemeden inecekleri mekana gelmişlerdi bile. Büyükçe bir restorandın önündeydiler ve bu restorandın özel arabaları park etmesi için adamları bulunmaktaydı. Tabii ceplerine de üç kuruş koymak kaydıyla. Dört arkadaş, kahkahalar içinde yemek yiyecekleri yerin kapısından içeri girerken, diğer bir yandan da ortalığı süzüyorlardı gözleriyle. Burasının pahalı bir restoran olduğu her halinden belli oluyordu. Masalarına oturduklarında, hala diğer masaları süzmeye devam ediyorlardı. Tüm gece boyunca kahkahalarla süslenen sohbetlerin ardı ardına kesilmeden sürmesi, keyiflerine keyif katıyordu. Zaman eğlenceli saatlerle akıp geçtiğinden dolayı, pek hissedilmiyordu. En sonunda kalkma vakti geldiğinde ise istemeye istemeye olsa da, kalkmak zorunda kalmışlardı. Oldukça kabarık gelen hesap, morallerini biraz bozsa da fark ettirmediler etrafa. Böylece tekrar arabalarına doğru ilerlemeye başladılar. Restorandın önüne çıktıklarında birkaç saniye sonra arabaları, kapının önüne gelmişti. Arabayı park edildiği yerden getiren yetkili eleman, bahşişini beklerken, diğer bir yandan da sürücü koltuğuna geçecek olan kişiye öneri sunuyordu.
“Beyefendi alkollüyseniz, size ve arkadaşlarınıza taksi çağırabiliriz.”
Ancak nazikçe bu teklifi reddeder gibi elemanın avucuna bir miktar bahşişi sıkıştırdı ve başını istemediğini belirtircesine sağa ve sola doğru salladı. Alkol düzeyi gereğinden fazla gibiydi ama yine de arabayı kendi sürmek istedi. Arabanın sürücü koltuğuna binerken bile sarhoş olduğu apaçık ortadaydı ama diğer arkadaşları da aynı durumda olduklarından pek fark edemiyorlardı. Arabanın motorunun çalıştırılmasıyla yola koyuluverdiler. Şoför sarhoş olduğunu belirtircesine dengesiz ilerliyordu yolda. Hızı gittikçe artmaya başlamıştı. Yolun boş olması belki de onlar için şanstı ama yine de bu kadar dengesiz giden bir araba, tam bir tehlike teşkil etmekteydi. Arka koltukta oturan Oğuzhan ise bir an için kendine gelir gibi olsa da, kendinde değildi.
“Poyraz, hızımız artıyor mu, yoksa ben mi hızlı içtim?”
Poyraz cevap vermedi. Boş yolda dengesiz de olsa hız yapmanın keyfini çıkarıyordu. İleride trafik ışıkları beliriverdiğinde Poyraz, hızını daha da arttırdı. Kendi kendine içinden mırıldanıyordu.
“Hep bu ışıklar kırmızıyken geçmek istemişimdir” dedi ve son hızla ışıklara doğru ilerlemeyi sürdürdü. Araba son süratle ışıkların olduğu yere doğru ilerliyordu ki, tam karşıda gözleri kamaştıran bir ışık görülüverdi. Oğuzhan, bu ışığın kamaştırıcı etkisiyle bir anda yola doğru bakmaya çalıştı. Poyraz’ın hızla gittiği yolun ilerisini kestirmeye çalışıyordu.
“Poyraz, yavaşla, ilerideki ışığı kestiremiyorum.”
“Ne tesadüf ben de,” diye yanıtladı Poyraz.
Araba son süratle ilerlemeye devam ediyordu. Oğuzhan, hızın kesilmemesi üzerine tedirginleşmeye başladı. Poyraz’a doğru dönerek:
“Arabayı kenara çek, ben iniyorum!”
Poyraz ise alaycı bir şekilde karşılık verdi:
“Ne oldu, yürüyecek misin?”
Tam bu esnada ışık belirginleşivermişti. Oğuzhan, ışığın kaynağını algılayan ilk kişi oldu ve bağırmaya başladı:
“Çabuk frene bas! Çarpacağız!”
Poyraz ise alkolün etkiyle cümleleri tam algılayamıyordu. Tam cevap verecekken, ışığın kaynağıyla bir anda araba bütünleşiverdi. Şiddetli bir çarpışma sesi yayılıverdi tüm caddeye. Camlar havada uçuşuyordu. Poyraz’ın yanında ön koltukta oturan kadın, çarpışmanın etkisiyle camdan dışarı fırlayarak, kazanın tam içinde sıkışıvermişti. Kanlar içindeydi tüm ortalık. Araba, kamyonun altına girivermişti.

Uzunca bir çizgiyi izlercesine yürüdüğünüzü düşünün. Her yer karanlık. Sadece önünüzde kırmızı bir çizgi var. Üstünde yürüyorsunuz. Çizginin üzerinden yürümezseniz düşeceğinizi hissediyorsunuz. Çizgi sürekli yer değiştirmeye çalışıyor. Siz de, ona ayak uydurmaya çalışıyorsunuz. Kafanızı kaldırıp karanlığa baktığınızda hiçbir şey görünmüyor. Sadece sonu olmayan bir çizginin varlığı hissediliyor. Kulağınızda ise kalp atışları var. Sadece kalp atışları… Ya çizgi ortadan kaybolursa ne yaparsınız?

“Sanırım ayılmaya başladı. Hemen doktoru çağırın, bir baksın hastaya,” dedi hemşirelerden biri. Doktor, çok geçmeden hastanın yanına gelmişti. Gözlerini uzunca bir süre açmamış biri gibi ışığa bakmaya zorlanıyordu hasta. Görüntü bulanık gibiydi ama gittikçe netleşiyordu. Birkaç dakika sonra görüntü netleşmişti ve hasta gözlerini tamamen açabilmişti. Karşısında gülümseyen bir erkek vardı.
“Oğuzhan bey, ben doktor Adnan Olgun. Hayata yeniden hoş geldiniz.”
Adam, doktorun sözlerini anlıyordu ama tepki vermiyordu. Kendisine ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Doktor ise adama doğru konuşmaya devam etti:
“Sakın konuşmaya çalışmayın. Dinlenmeniz lazım.”
Doktorun uyarısına rağmen birkaç kelime döküldü adamın dudaklarından:
“Gözlerim acıyor.”
Doktor ise gülümseyerek:
“Yeniden doğduğunuzu düşünün. Yeni doğan bebeklerden tek farkınız, doğduğunuzda ağlamanız gerekmiyor.”
Doktorun bu sözünden sonra tekrar gözlerini kapayan hasta, istemsiz uykunun bastırmasına yenik düşüverdi. Düşünemeyecek kadar kendini yorgun hissediyordu ve bu yüzden düşünmeye çalışmadı bile.

Gözlerini ikinci kez açtığında gözlerini yorabilecek bir ışık gücü yok gibiydi. Çünkü hava kararmış ve bulunduğu odanın pencereleri dışında açık bir yeri olmadığından dolayı da içeri ışık sızmıyordu hiç. Odayı süzmeye başladı yarım araladığı gözleriyle. Düşünmenin vakti gelmişti kim bilir. Üzerindeki bitkinlikten dolayı da şimdi yaygara yapıp yetkili kişileri çağıramayacağını anladığı için de ses yapmadan tavana bakmaya başladı. Aklı boş gibiydi. Sanki hiçbir şeyi hatırlamıyordu. Sabaha kadar karışık düşüncelerle boğuştu durdu.
Sabah olduğunda bir süre için kapadığı gözlerini, odasına giren hemşirenin sesiyle açıverdi. Hemşire gözlerini açan hastayı görünce küçük yüzüne göre büyük kalan dudaklarını yanlara doğru genişletti ve kadının sanki tüm yüzü bir ağza benziyordu.
“Demek uyandınız Oğuzhan Bey. Şu elimde tuttuğum ilaçları içmek zorundasınız. Sanırım bugün daha iyisiniz. Sizi iyi görmek beni çok mutlu etti…” hemşire konuştukça konuşuyor ve Oğuzhan’ın kulaklarını linç ediyordu ve sonunda durdurmasının tek yolunun ona cevap vermek olduğunu düşündü:
“Size bir şey sorabilir miyim?”
Hemşire duruşunu hiç bozmadan başını onaylarmışçasına salladı ve bu hareketi takiben:
“Tabii ki Oğuzhan Bey. Ne isterseniz söyleyebilirsiniz veya Adnan beyi çağırabilirim ve onunla da konuşabilirsiniz. Kendinizi daha mı iyi hissediyorsunuz peki? İstediğiniz bir şey var mı?...”
“Teşekkür ederim istediğim bir şey yok ve başkasını da istemiyorum size sormak istiyorum. Anlaştık mı?”
“Tamam ama…”
“Neyse ben soruma geçiyorum. Ne kadar ben buradayım?”
“Hımm… Yaklaşık bir aydır buradasınız. İlk geldiğinizde kanlar içindeydiniz ve daha sonra aniden komaya girdiniz. Sizi kaybediyoruz sandık ancak neyse ki doktorlarımız başarılı oldular ve size zamanında müdahale ettiler…”
“Çok güzel ama lütfen cevaplarını birazcık kısa tutabilirsen sevinirim. Peki nasıl olmuş olay onu biliyor musun? Yani neden ben buraya getirildim?”
“Siz bir trafik kazası yüzünden getirildiniz. Sanırım ismi neydi…Hıh hatırladım Poyraz adlı birinin arabasıyla sanırım yolculuk ediyormuşsunuz ve çok alkolden dolayı da bir kamyonla çarpışmışsınız.”
Oğuzhan’ın kafasında bir şey belirmeye başlamıştı ve bir anda o geceye dönüverdi. Donuk bakışlarla kadının yüzüne doğru bakıyordu ve yüzünde anlamsız bir ifade vardı. Hemşire kadın ise bu donuk bakışlar karşısında yanlış bir kelime mi söyledim acaba diye kendinden utanmışçasına gülen yüzünü asıverdi. Adam ise kendine geldiğinde, karşısında kadının olmadığı fark etti. Kendisiyle verdiği savaş onu bulanıklığa doğru sürüklüyordu sanki, bu yüzden de normal akışını sürdüremiyordu yaşam.

1 Hafta Sonra

Kapının açılış tıkırtıları duyuluyordu apartmanın içinde. Oğuzhan, sonunda taburcu olduğu hastaneden çıkmıştı ve o kazadan sonra ilk defa evine adım atıyordu. Sanki hayata yeniden başlıyor gibiydi. Elinde posta kutusunda birikmiş olan faturalar ve reklamlar mevcuttu. Ayakkabılarını özenle çıkardıktan sonra hiçbir yere bakmaksızın tuvalete doğru yürümeye başlamıştı. Koşamıyordu, bacağı sargılıydı ve bu yüzden de ağır hareket ediyordu. Bir futbolcu olsaydı sanırım futbol hayatı bitmişti. Çünkü sargılarının altındaki derin yara oldukça büyüktü. Neredeyse bacağının üçte ikisini kaplıyordu. Tuvalete ulaştığında klozetin kapağını açar açmaz işemeye başlamıştı ve bir yandan da tuvaletin duvarlarını inceliyordu. Gözlerini, rahatlamanın verdiği ferahlıkla kapatıverdi. Ancak içerden gelen bir tıkırtıyla gözlerini kapamasıyla açması bir oldu. Ensesindeki tüm tüyler bir anda havaya kalkmıştı. Bacağı ağrıdıkça ağrıyordu. Yüzünü buruşturdu ve derin bir nefes aldıktan sonra sesin geldiği yere doğru emin fakat yavaş adımlarla yürümeye başladı. Salonun kapısı kapalıydı ama kapının altından, içeride bir ışık hüzmesinin olduğu anlaşılıyordu. Kapıya doğru yaklaştıkça, kalbinin çarptığını hissetti. Saniyeler sanki geçmiyordu ve durmuştu zaman evinde. Ayaklarının adım atarken yere çarpışından dolayı bıraktığı ses, ağır çekim olarak kalınlaşmaya yüz tutarak kulaklarına geliyordu. Sanki bozuk bir plak gibi. Kapıyı açabileceği nizami bir yakınlığa ulaştığında ise merakının sona ermesi ümidiyle kapının kolunu indiriverdi. Kapı aralığı gittikçe büyürken, karşısındaki manzara karşısında ne yapacağını bilemez hale geliyordu. Kapı sonunda en son açılabileceği noktaya geldiğinde ise salonun kapıyla sınırlanan sınırlarına bir adım geride durmak suretiyle, içeriye doğru şaşkın bakışlarını gönderiyordu Oğuzhan. Salonun tam ortasında, halının üzerinde bir şey duruyordu. Tam adlandıramadığı bir şey. Parıl parıl parıldayan bir şey duruyordu. Nurdan yaratılmış bir canlı… Ya da kim bilir belki de ölü. Çünkü ne de olsa hareket ettiğini görememişti. Sırtında kürek kemiklerinin olduğu noktada iki kocaman kanat vardı. Alev alev kanatlar… Ancak tuhaftı ki, bu kadar alevli bir şey yüzünden halı tutuşmuyordu. Tüm odanın duvarlarına yansıyan ışık, Oğuzhan’ın donuk gözbebeklerine yansıyordu. Mavi gözlerine yansıyan nur sarısı renkler, yeşilimsi bir tonun ortaya çıkmasına yol açıyordu. Dakikalarca yerde yatan varlığa doğru bakıyordu yeşil tonuna çevrilen gözleri… Şaşkınlığı tam olarak geçmemişken, kendini birazcık da olsa toparlayıverdi. Kendi kendine konuşuyordu anlamsızca: “Sen nesin? Ne değilsin? Buraya nasıl girdin?”
Sızlamayan bacağına bağlı ayağı ile yerde yatan şeyi yoklamaya başladı. Ne kadar da yumuşaktı ve ne kadar da soğuktu. Kaynayacak derecede sıcak olacağına bu soğukluk tam bir muammaydı. Bir kez daha ayağıyla yerde yatan şeyi tam yoklayacaktı ki, yerdeki şey hareketlenmeye başladı. Bu hareketlenmeden dolayı da, Oğuzhan ani bir refleksle bir adım geriye doğru gidiverdi. Yerde yatan şey, titremeye başlamıştı. Soğuk olmasının nedeni üşümesi miydi? Titremesiyle birlikte salonun duvarlarına yansıyan ışık, farklı bir akış içerisinde yayılmaya başlamıştı. Ne yapacağını tam olarak bilemese de aklına ilk gelen şeyi yapmaya karar verdi. Üşümemesi için ona bir battaniye verecekti. Hızlı bir şekilde yatak odasına doğru yürümeye başladı Oğuzhan. Odasına ulaşır ulaşmaz, duvara gömülü dolabının kapağını açtı ve tam dip köşede duran battaniyeyi kaptığı gibi salona götürecekti ki, gözü aynasına takılıverdi. Aynası hareketlenmeye başlamıştı. Sıvılaşmış bir hal almıştı ama yere dökülmeyen bir sıvıydı bu. Aynaya yansıyan görüntüler bulanıktı, çünkü artık karşısındaki yansıtmıyordu. Ona doğru yaklaşıp dokunmayı düşündü ilk önce, ancak ilk olarak salonda titreyen canlıya bir çare bulması lazımdı ve ilk tercihi salondaki canlıya battaniye götürmek mantığıyla yaptı. Salonun kapısı sonuna kadar açıktı, yerde yatan şeye doğru bakıyordu ve bir an önce battaniyeyi götürme düşüncesiyle hareketlerini hızlandırmaya çalışıyordu ki, yerdeki şeyin kanatlarını tamamen açtığını ve havalandığını görüverdi. Elinde koca bir battaniye ile bir sonraki olacak adımı izlemeye başlamıştı. Nurdan yaratılmış canlı, belirgin olmayan yüzüyle sanki ona doğru bakıyordu ve kanatlarını hafifçe çırparak, Oğuzhan’ın üzerine doğru geliyordu. Oğuzhan’ın kalbi normalin çok üstünde bir ritimle atmaya başlamıştı, battaniyeyi sımsıkı sıkmaya başladı ve canlının yaklaşmasına ve içindeki korkuyla daha fazla savaşamadı. Elindeki battaniyeyi yere doğru fırlattığı gibi odasına koşmaya başladı, bacağı kopacak gibi acıyordu. Yaptığı hızlı hareketler bacağındaki yarasının kanamasına sebep olmuştu. O, odasına doğru koşarken bir yandan arkasında ekmek kırıntılarını bırakırmışçasına kan damlalarını bırakıyordu. Tam arkasında canlının olduğunu hissediyordu ve nereye kaçacağını bilmiyordu ancak hızlı karar vermeliydi ve odasına girişiyle sıvılaşan aynasına doğru yöneldi. Aynaya son süratiyle atlayıverdi.

Karanlık… Gözlerin göremeyeceği karanlık… Kör eden karanlık… Çizgilerin olmadığı ve sonunda parlak ışıklarla bezenmiş tünellerin olmadığı bir karanlık… Gözleri açmak ya da kapamak önemsiz. Bu yüzden neden fuzuli gözler açık tutulsun ki?

Sez Törek ädäbiyättän 1 tekst ukıdıgız.
Çirattagı - Kötü ve İğrenç - 17
  • Büleklär
  • Kötü ve İğrenç - 01
    Süzlärneñ gomumi sanı 3853
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2155
    31.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    52.7 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 02
    Süzlärneñ gomumi sanı 4054
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2003
    30.3 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    42.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    50.7 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 03
    Süzlärneñ gomumi sanı 4066
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1863
    34.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.4 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.0 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 04
    Süzlärneñ gomumi sanı 3788
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1957
    32.6 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    48.2 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    55.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 05
    Süzlärneñ gomumi sanı 3743
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1750
    34.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    47.4 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.9 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 06
    Süzlärneñ gomumi sanı 3863
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1921
    33.3 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.3 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 07
    Süzlärneñ gomumi sanı 3862
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1884
    31.9 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.2 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    52.7 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 08
    Süzlärneñ gomumi sanı 3713
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1956
    32.7 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 09
    Süzlärneñ gomumi sanı 3790
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1987
    29.3 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    40.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    47.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 10
    Süzlärneñ gomumi sanı 3734
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1736
    32.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.2 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.4 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 11
    Süzlärneñ gomumi sanı 3785
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1761
    35.7 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    48.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    56.4 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 12
    Süzlärneñ gomumi sanı 3717
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1677
    34.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    47.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.3 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 13
    Süzlärneñ gomumi sanı 3796
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1720
    37.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    50.2 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    57.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 14
    Süzlärneñ gomumi sanı 3796
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1712
    35.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    50.4 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    57.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 15
    Süzlärneñ gomumi sanı 3742
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1803
    34.1 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    48.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    55.9 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 16
    Süzlärneñ gomumi sanı 3751
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1900
    34.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.7 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 17
    Süzlärneñ gomumi sanı 3805
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1743
    36.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    50.2 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    57.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 18
    Süzlärneñ gomumi sanı 2923
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1361
    34.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    44.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    50.7 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.