Kötü ve İğrenç - 11

Süzlärneñ gomumi sanı 3785
Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1761
35.7 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
48.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
56.4 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
ads place
Boş yolun sonundan bir ışık belirmeye başladı. Işığın büyüklüğü pek anlaşılmasa da birkaç dakika sonra gelenin bir araba olduğu gayet açıktı. Yağmurun azgın damlaları, arabanın camlarını kamçılar bir şekilde ıslatıyordu. Silecekler ise bu zorlu saldırıya güçlükle dayanmaya çalışıyorlardı. Araba birkaç saniye daha ilerledikten sonra duruverdi. Arabanın içindeki kişinin dikkatini çeken bir şeyler var gibiydi. Arabanın kapısı yavaşça açılıverdi. Dışarıya doğru önce şemsiye çıkıverdi. Arkasından da koyu kahverengi pardösülü bir adam çıktı. Yağmur tüm şiddetiyle devam ederken, arabanın farlarından dışarıya yayılan ışık gittikçe parlamaya başlamış izlenimi bırakıyordu. Şemsiyeli adam, yağmuru umursamaz bir şekilde ilerlemeye başladı. Arabasının kapısını bile kapatmaya tenezzül etmez bir tavırla yürümeye devam etti. Karşısına bir şeylerin çıkmasını bekliyor gibiydi.
Yağmur şiddetini az bulmuştu ki, bir kademe daha arttırmayı tercih etti. Bunun yanında da yıldırımlarını meydana çıkardı. Karanlık havada artık yanıp sönen yıldırımın ışıkları vardı. Etrafı bir saniyeliğine kaplayan beyazlık daha önceleri olduğu gibi geceye hakim olmaya çalışıyordu. Adam ise ısrarlı bir şekilde yürümeye devam etti. Gideceği yeri çok iyi biliyormuşçasına hiç düşünmeden ilerliyordu. Fakat adam aniden durdu ve elini cebine götürdü. Cebi gerçekten de derindi ki, epeyce bir şey çıkarmak için uğraşıverdi. Sonunda cebinden kocaman bir el feneri çıkarıverdi. El fenerinin üstündeki yuvarlak tuşa basarak, el fenerinin lambasının yanmasını sağladı. Yol artık biraz daha aydınlıklaşmıştı. Görüntü yine de kötüydü. Ancak adam her şeye rağmen bu havada ilerlemeye devam ediyordu.
Adam yerinde bir kez daha duruverdi. Ancak bu sefer kafasını ileriye doğru dikti. Tam karşısında bir tabela vardı. Yön gösteren tabelalardan biri vardı. Adam tabelanın dibine kadar indi. Arkasından da tabelanın üzerindeki silik yazıyı okumaya başladı. Tabelanın üstünde şu yazı yazlıydı;

“Hayvan M......”

Yazıyı okuduktan sonra adamın yüzünde şeytani bir gülümseme belirdi. Kendi kendine bir şeyler homurdandı;
“Hala buradasın demek.”
Adam yürümeye tabelanın gösterdiği yönde devam etti. Yağmur yüzünden pardösüsünün etekleri sırılsıklam olmuştu. Şemsiye tüm vücudu koruyamıyordu. Zaten yeterince dişli bir yağmurla mücadele ediyordu. Bu bile zordu onun için. Adamın botları çamur içinde kalmıştı. Ancak geniş tabanlı botları sayesinde önüne geleni ezebiliyordu. Böylece taşlar, ona engel olamıyordu. Her şeye hazırlıklı gibiydi ve yüzündeki ifadeden de anlaşılacağı üzere, hedefine doğru yaklaşıyordu. Çamurlu botların kavradığı ayakları, hiç durmadan hareket ediyorlardı. Yağmurun sesi bile bu ayak seslerinin yanında yavaşlamaya başlamıştı.
Çok geçmeden karşısında demir kapılar beliriverdi. Eski ve paslanmış kapılar kapalıydılar, ancak içindeki isteğin gücüne hakim olamayan adam tüm gücüyle kapıları itekledi. İteklemesi sonucunda dayanıksız kapılar, ardına kadar açılıverdi. Tam bu sırada gök ani bir şekilde gürledi. Sanki kapılar, yıldırımları çağırıyorlar gibiydi. Adam, açılan kapıların yanından içeriye doğru adımlarını atmaya başladı. İçerisi tüyler ürpertici bir mezarlıktı. Tam bu sırada etraf kör edici bir parıldamayla aydınlandı. Arkasından bir yıldırım, karaya doğru harekete geçti. Kapıların tam önüne, yani adamın tam arkasına doğru düşüverdi. Etraf panayır yeri gibi aydınlanıvermişti. Adam arkasına baktı ve kahkahalarla;

“Yıldırımlar, beni mi karşılıyorsunuz yoksa? Hahahaahahaahahah!”

Adam yoluna devam ederken karşısındaki kazılmış boş mezarları görüverdi. Mezarları görünce aklına buraya gelmeden önce konuştuğu ihtiyar geldi;
“Buralarda bir hayvan mezarlığı varmış, nerede olduğunu biliyor musunuz?”
“Oraya gitmemelisin. Lanetli topraklarda başına kötü işler gelebilir.”
“Lanetli mi?”
“Evet oraya giden ve kaybolan insanlar var. Ancak bununla da sınırlı değil. Aynı zamanda köpek sesleri duyuyorlarmış. Bir hayvan mezarlığından böyle sesler gelebilir mi? Lanetli bir yer orası?”
“Bence çok saçma düşünce bu.”
Tam bu sırada konuşmalarının arasında gök beyaza bulandı. Gözler birkaç saniye için körleşiverdi. Gök kızgın bir gürleyişte bulundu. Yaşla adam ise hemen bu gök gürlemesinden sonra konuşmasına devam etti;
“Bana inanmıyorsun ama gökyüzü bile seni uyarmaya çalışıyor. Orası lanetli diyorum sana.”
“Merak etme, orası bulabileceğim en güvenli yer.”
“Güvenli mi? Orada hiç anlamadığın halüsinasyonlar görebilirsin. Hatta söylentilere göre oradaki her şey bir anda bozuluveriyormuş. Makineler bile orasının lanetli olduğunu biliyor.”
“Makineleri de insanlar yaptı öyle değil mi?”

Adam, konuşmaları hatırlarken kulaklarında köpek ulumasının yankılarını duymaya başladı. Çok yakınlarında bir köpek var gibiydi.
Aniden bir gök bir kez daha ışıldadı. Gözler körleşiverdi. Arkasından etrafının ne kadar da karanlık olduğunu fark etti. Çünkü el feneri de bozulmuştu. Artık yanmıyordu. Adam, elindeki feneri kapının olduğu yere doğru fırlatıverdi. Fenerin düşme sesi, göğün gürleme sesinden ve şiddetli yağmurun içinde kayboluvermişi. Etraf aniden sessizleşmişti. Birkaç daha adım attı önünü görmeden.
Köpek sesi sanki daha da yakınlaşmıştı. Ulama yerine artık sadece köpek sesleri vardı tüm gecenin içinde. Adam ise boş mezarların yanına doğru ilerlemeye başladı. Mezarlar yeni kazılmış gibiydi, içi vıcık vıcık olmuştu. Çamur, mezarların her yerini kaplamıştı. Hava bir kez daha beyaza büründüğünde arkasında bir köpeğin hırlama sesi duyuverdi. Köpek kuduz gibiydi. Adam, köpeğin üzerine doğru bir adım attı. Köpek ise yerinde salyaları akar bir şekilde duruyor gibiydi. Bir aydınlanma daha olduğunda köpeğin şekli de belirivermişti. Köpek çürümeye yüz tutmuş bir ceset gibiydi. Kemikleri ve çürümüş etleri dışarıdan görülüyordu. Dişlerini adama doğru doğrultmuş köpek, gerçekten de sinirli gibiydi. Adam ise hiç korkmamış görünüyordu. Köpeğe baktı ve söylenmeye başladı;

“Tatlı...”

Adam gülümsemeye başlamıştı. Elini cebine doğru götürdü. Tam bu esnada ilk ışıldama da köpek, adamın üstüne doğru bir hamlede bulundu. Adam ise korkunç köpeğe hiç aldırmadan, soğukkanlı bir tavırla cebinden masmavi bir taş çıkardı. Taş parlıyor gibiydi. Adamın üstüne doğru hamlede buluna köpek, taşı görünce aniden yere doğru çakılıverdi. Aniden de uyusallaşıverdi. Tıpkı evlerde bulunan süs köpekleri gibi evcilleşmişti. Adam ise kendi kendine homurdanmaya devam etti;

“Tatlı... Mezarlığın koruyucusu... Yoksa beni tanımadın mı? Ben seni çok iyi hatırlıyorum. Çünkü sen incelenen ilk köpektin. Belki de kaybolan ilk canlıydın.”

Adam elinde duran parlak taş ile yürümeye başladı. Mezarlığın tam ortasına doğru ilerleyiverdi. Arkasından da aniden uyusallaşan köpek geliyordu. Mezarlığın tam ortasına gelindiğinde adam durdu ve kafasını köpeğe çevirdi. Gök çıldırmış gibiydi. Keskin rüzgarın etkisiyle adeta fırtına çıkmış gibiydi. Konuşmaya başladı adam;

“Tatlı... Bak şu anda senin öldüğün yere geldik. Kaçıncı yüzyılda öldüğünü hatırlıyor musun? Tabii ki hatırlamıyorsun çünkü ben bile buraya geleli ne kadar olduğunu hatırlamıyorum.”

Adam, elindeki taşı çamurlu toprağa doğru bırakıverdi. Toprak aniden yarılmaya başladı. Yağmurun şiddeti bir bu çamuru yaramamıştı. Hava beyaza bulandığında, yerin altından bir şeyin yüzeye çıktığı anlaşılıyordu. Birkaç dakika sonra ortaya çıkan şey gayet belirgindi. Bir uzay gemisiydi beliren şey. Adam konuşmaya devam etti;

“İşte seni buraya getirmiştik hatırladın mı? İnsan kimyasını burada öğrenmiştik. Tabii hayvan kimyasını da. Seni neden çok seviyorum biliyor musun? Çünkü senin sayende buralar çok insan geldi. Senin klonlarını onlara verdiğimizde o kadar çok alıştılar ki, bir daha bırakamadılar. Bu yüzden de insanları klonlamak artık çok kolay. Sen her şeyi bize sağladın. Bir de insanlar daha akıllı derler...?”

Adam ağzından çıkan birkaç anlamsız söz ile karşısındaki uzay gemisinin kapılarını açıverdi. İçeriye doğru birkaç adım attı. Arkasından gelen köpeğe doğru baktı ve onunla konuşmaya başladı;

“Üzgünüm Tatlı. Sen buraya gelemezsin. Mezarlar kazıldı. Mezarların dolması lazım. Mezarları dolduracak kişi de sensin. Artık içimiz rahat ne de olsa, çünkü artık herkesi klonlamayı başardık. Kalan birkaç kişiyi de sen halledeceksin. Bu insanlar çok alem yaratıklar, daha yanındakinin gerçekten de bir insan olup olmadıklarını bilmiyorlar. Halbuki gerçekte dünya diye bir şey kalmadı. Başka gezegenlere gitme vakti geldi.”

Köpek, yalvarıyorcasına havlamaya başladığında adam, köpeğin yanına geldi ve köpeği okşamaya başladı ve arkasından da;

“İşin biter bitmez bizimle geleceksin merak etme Tatlı’m...”

Adam gemiden içeriye girdi ve kapısı kapandı. Yağmurun gürültüsüyle birlikte geceye uzay gemisinin sesi yansıdı birden. Gemi havalandı ve gökyüzünde kayboluverdi.

Gök bir kez daha gürledi ve tüm her yer kör edici bir parıltıya ulaştı. Yağmur ise hızını kaybetmeden aynı istikrarla devam etti. Belki de yağan yağmur, aslında gerçekten de korkutucu olan şey değildi. Korkutucu olan insanlığın kendi türünü bile bilmediğiydi...
KAPIDAKİ YABANCI (2003)
Kapı çaldığında ev sakinlerinin hepsi dinlenmekle meşguldüler. Ancak evin en küçük oğlu, diğerlerine nazaran kapıya daha yakın olduğundan dolayı, ilk olarak kapıyı açmak için o yöneldi. Çocuk içinden “yine o çingeneler geldi” diye geçiriyordu. Kapı ise birkaç kez daha çalındı. Çocuk ise bu sürekli çalan kapıya doğru bakarak;

“Patlamayın, nasıl olsa yine eliniz boş döneceksiniz!”

dedi ve süratle kapının kilitlerini açmaya başladı. Sonunda da en son kilidi de açmayı başarmıştı ve ayni çeviklikle kapıyı açıverdi. Kapıda uzun boylu, esmer bir adam vardı. Yüzünde de derin bir kesik göze çarpıyordu. Çocuğun bir anda benzi atıvermişti. Sonunda ise çekine çekine soruverdi;

“Buyrun beyefendi ne istemiştiniz?”
“Evde yalnız mısın çocuk?”
“Hayır ailem içeride.”
“Hımm bu gerçekten de iyi. Peki içeri de kaç kişi var, bana söyler misin?”
“Benimle birlikte dört kişiyiz efendim.”
“Annen, baban ve kardeşin mi?”
“Benim kardeşim yok.”
“Peki dördüncü kim o zaman?”
“Dördüncü teyzem.”
“Sana bir soru daha soracağım, bu soruyu bilirsen sana bir ödül vereceğim tamam mı?”
“Peki.”

Bu sırada içeride kimin geldiğini merak eden aile bireylerinden biri çocuğa sesleniverdi;

“Oğlum kim gelmiş?”

Çocuk ise bu soruya biraz tereddütle de olsa cevap verdi. İçindeki ödül kazanma duygusu, onun söylediklerini etkiliyor gibiydi.

“Bir dakika anne.”

Adam ise konuşmaya devam etti.

“İstersen ödüllü soruyu sormadan önce, rahatlaman için bir ekstra soru sorayım.”
“Peki, olur...”
“Sen kaç yaşındasın?
“Efendim iki gün sonra on yaşıma gireceğim.”
“Sen burada kaç yıldır oturuyorsun?
“Hatırladığım kadarıyla en az altı yıldır burada oturuyoruz efendim.”
“Demek ki pek fazla olmamış sayılır.”
“Neden sordunuz ki bu soruyu?”
“Çünkü benim soracağım soru biraz eski bir tarihle ilgiliydi. Yani yaklaşık sekiz yıl önce kadar ile ilgiliydi.”
“8 yıl mı?”
“İstersem sormayayım soruyu. Çünkü senin için zor bir soru olabilir.”
“Olsun ben yine de şansımı denemek istiyorum.”
“Sizden önce burada oturanlara ne olduğunu biliyor musun?”
“Sanırım pek bilmiyorum efendim. Ancak duyduğuma göre burada yaşayanlar ölmüşler efendim.”
“Peki nasıl olduğunu biliyor musun?”
“Bilmiyorum nasıl?”
“Delirmişler ve birbirlerini doğrayıvermişler.”
“Ne kadar korkunç.”
“Evet, her yer kan gölü içinde kalmış.”
“Pardon! Sanırım soruyu bildim. Bana ödülümü verecek misiniz?”
“Elbette vereceğim. Hak ettin bunu.”

Adam, pardösüsünün iç cebinden bir kağıt parçası çıkardı ve çocuğa verdi. Çocuk da tam kağıdı inceleyecekti ki, içerideki odalardan babası yanına doğru geliverdi;

“Fikret, oğlum sen kiminle konuşuyorsun bir saattir. Hem neden kapı açık?”
“Baba bir amca ile konuşuyordum.”
“Amca mı?”
“Evet, kapıda duran amcayı görmüyor musun?”
Çocuk kapıya doğru baktı ve gerçekten de kapının önünde kimse yoktu. Sonra ise adamın verdiği kağıt parçasını hatırladı ve elindeki kağıt parçasına doğru bakıverdi. Aslında eski bir gazete kağıdıydı elindeki. Ve hiç beklemeden elindeki kağıdı okumaya başladı. Kağıtta bir başlık dikkat çekiyordu.

“Yine o ev!”

Çocuk ise okumaya devam etti;

“Mezarlık üstüne kurulan apartmanda, yine talihsiz olaylar yaşandı. Dün gece bir cinnet sonucunda bir aile daha dağılıverdi. Çılgına dönen ev sahipleri, hiç düşünmeden birbirlerini doğradılar. Apartman sakinleri de her gece kapılarını çalan aniden yok olan insanlardan şikayetçiler. Bu yüzden de apartmanın adı perili ev adını aldı.”

Çocuk bir anda donakalmıştı ve babasına soluk bir benizle baktı. Yüzü bembeyazdı. Babası ise çocuğun bu halini gördü ve konuşmaya başladı;

“Oğlum hasta mısın? Rengin bembeyaz olmuş. Sana tanımadığın kişilerle konuşma demiştim. Şimdi kapıyı kapat ve yanımıza gel.”
“Peki baba...”
KIRIK RÜYALAR (2003)
Çıkmazların varolmadığı evrenler, suda kaybolmayan kağıtlara benzer. Sonsuza kadar devam etmek isteyen, suda kaybolmayan kağıtlar ise elbet bir zaman sonra engellenecektir. Sonuçta hiçbir şey sonsuza kadar sürmez...

Melodik bir telefon sesi, dünya ile ilişkisini kesmiş kişilerden biri olan Seötra’nın kulaklarında inliyordu. Telefonun sesi hiç susmadan, sürekliliğini devam ettiriyordu. Anlamsız veya tuhaf olan bir şey değildi, ancak rüyalar aleminde olan birisi için, tüm dünyevî olaylar karmaşık sayılabilirdi. Sonunda aslında uyumadığını fark ettiğinde ise yatağının yanı başında çalan telefona doğru atılıverdi. Uykulu ve de masum sesiyle, telefona cevap verdi;
“Alo.”
“Henüz uyanmadın mı?”
“Aslında senin sayende uyandım.”
“Seni uyandırabildiğime sevindim. Bu kadar nasıl uyuyabiliyorsun ki?”
“Bu kadar mı? Ne kadar uyudum ki?”
“Sen gerçekten de daha uyanmamışsın galiba.”
“Kaç saattir uyuyorum?”
“Yaklaşık üç gündür seni arıyorum. Üç gündür işe gelmedin. Patron seni göremeyince çıldırdı, kovulmaman için iyi bir mazeret bulman lazım.”
“Dalga geçme benimle.”
“İnanmıyorsan hemen bir gazete al ve üstündeki tarihe bak. En son ne zaman yattığını hatırlıyor musun?”
“Bu kadar şaka yeter, kapatıyorum.”
“Ben seni uyardım. Artık gerisi sana kalıyor. Benim tavsiyem, iyi bir duş al ve kendine gel. Sonra da işe gelmeden önce gazete bayiine uğra. Bir gazete aldığında, tarihine bak. Oradaki tarih sana inandırıcı gelirse de, tüm yeteneğini kullanarak mazeretini uydur.”
“Çok komik. Bu sefer gerçekten kapatıyorum.”
“Son olarak bu dediklerimi kırk beş dakika içinde yap. Çünkü yeterince geç kaldın.”
“Kırk beş dakika mı?”
Yatağın karşısına denk gelen duvarın üstündeki saate baktı ve gerçekten de geç kaldığını anladı. Çünkü mesaisinin başlamasına sadece kırk beş dakika vardı. Telefonu kapar kapamaz, doğruca yataktan fırladı ve duşa doğru koştu. Üstündekileri evin her bir köşesine fırlattıktan sonra duşun suyunu açtı.
Yaklaşık on beş dakika sonra ise duştan aceleyle çıkar çıkmaz giysilerini giydi. Anahtarını alır almaz aşağı indi ve arabasının motorunu çalıştırdı.
Arabasıyla yolda giderken, köşede bir bayii görse de, “Bunları kafama takmamalıyım, ne de olsa sadece şakadan ibaret şeyler bunlar” diyip yoluna devam etti. Çalıştığı binanın garajında uygun bir yer bulup arabasını park ettikten sonra, aceleyle ofisindeki masasına oturdu. Masanın üstünü kaplayan onlarca dosya vardı. Ancak içi rahattı, çünkü işine zamanından beş dakika önce gelmişti.
Birkaç dakika sonra, masasındaki telefon çalmaya başladı. Telefonun ahizesini bekletmeden kavradı ve telefona cevap verdi;
“Efendim.”
“Bayan Yuane. Sonunda sizi bulabildim. Geldiniz demek. Sizi Bay Jünesk odasına çağırıyor.”
“Tamam Hiwqi. Geliyorum.”
Patronu onu neden çağırmış olabileceğini düşündü bir an için. Ancak bir anlam veremedi. Sonra ise ona çılgınca gelen düşünceyi düşündü. “Böyle bir şey olmuşsa, ben onu niye fark edemedim” diye kendi kendini sorgulamaya başladı. Bu sırada da Hiwqi’nin masanın önündeydi.
“Beni neden çağırttı biliyor musun?”
“Bunu siz bilmiyor musunuz? Halbuki gayet iyi bilmeniz lazım.”
“Neyi bilmem lazım?”
“Bence onu bekletmeyin. Çünkü bugün gayet sinirli.”
“Neyse ben giriyorum. Bana şans dile.”
“İyi şanslar. Buna ihtiyacınız olacak.”
Patronun kapısını çaldı ve içeriye girdi. Patron, ayaktaydı ve pencereden dışarıya doğru bakıyordu. İki elini, sırtına doğru tutmuş ovuşturuyordu. Konuya Seötra giriverdi;
“Beni çağırtmışsınız.”
“Demek seni çağırtmışım öyle mi? Söyle bakalım neredeydin?”
“Ne zaman neredeydim efendim?”
“Anlamamış gibi davranma. Eğer bir dakika içinde bana geçerli bir mazeret sunamazsan, gerisini sen düşün.”
“Neden mazeret sunayım ki size?”
“Demek kendini savunmadan direk olarak kovulmak istiyorsun. Tabii bunu sen bilirsin.”
“Durun bir dakika! Neden beni kovmak istediğinizi söylemeyecek misiniz?”
“Bir de soruyor! Neden olacak üç gündür işe gelmiyorsun ve karşıma çıkmış bilmemezlik numarasına yatıyorsun.”
“Fakat efendim. Ben...”
“Evet devam et. Otuz saniyen kaldı.”
“Yani bu çok saçma. Ben işe her gün gelirim. Yani bazen geç kalırım, ama onlar da yirmi dakikadan fazla değildir.”
“On beş saniyen kaldı.”
“Ne diyebilirim ki? Neler olduğunu anlayamıyorum.”
“Beş…”
“Ama...”
“Süren doldu. KOVULDUN!...”
“Ama efendim...”
“Sus ve yıkıl karşımdan. Eşyalarını topla, tazminatını al ve bundan sonra da artık istediğin zaman, işe gelmezsin.”
Şaşkın ve de üzüntülü bir şekilde patronun odasından apar topar çıkıverdi. Hiwqi’ye dönerek;
“Neler oluyor böyle? Bu adam beni neden kovdu ki?”
“Üç gündür yoktunuz Bayan Yuane. Genelde bu yüzden insanlar kovuluyor.”
“Bugün günlerden ne?”
“Cuma günündeyiz.”
“Cuma mı?”
“Evet Cuma. Neden bu kadar şaşırdınız ki?”
Seötra, boş olan bir sandalyeyi çekti ve oturdu. Şoka uğramış bir şekilde kendi kendine düşünmeye başladı; “Cuma... Cuma... Bu nasıl olabilir?! Ben Pazartesi günü yatağa yattığımda uyku hapı falan da almadım. Üstelik zaten böyle şeyleri kullanmam. Bir bara falan da gitmedim. O halde nasıl olur da deliksiz üç gün uyuyabildim.”
Tam o sırada sabahki telefonun sahibi de yanına gelmişti.
“Mazeretini uydurabildin mi?”
“Şaka yapmıyormuşsun.”
“Bunu zaten ben sana söylemiştim.”
“Ancak ben nasıl bu kadar çok uyuyabildim ki?”
“Bunu senin bilmen lazım. O kadar uyuyan sensin.”
Seötra sessiz kaldı bir an için. Sonra ise;
“Kovuldum.”
“Bunun olacağını söylemiştim sana. Şimdi ne yapacaksın?”
“Sanırım bir doktora gideceğim. Ne de olsa tüm bunların sebebi uyuyakalmam.”
“Ama ne uyuma...” dedi ve gülmeye başladı. Bu gülüşlere sinirlenen Seötra;
“Sen ne biçim bir arkadaşsın. Ben burada kovuluyorum, sen ise bana gülüyorsun.”
“Özür dilerim ama çok komik. Sence de öyle değil mi? Üç gün boyunca uyu ve kendinden haberin bile olmasın.”
“Kes şu gülmeyi artık Olrut! Ben gittikten sonra bol bol gülersin işte. Ne de olsa artık buraya gelmeyeceğim.”
“Yapma ama. Tamam susmamı istiyorsan susarım. Ancak lütfen küsme bana.”
“Tamam, tamam. Ben odamı toplayacağım. Sen de işinin başına dön. Kim bilir belki seni de kovar!”
dedikten sonra arkasını döndü ve odasına doğru gitti. Odasını topladı, iş arkadaşları ile vedalaştı ve aşağı kattaki vezneden tazminatını alarak, arabasına doğru yöneldi. Garaj, kısa bir süre geçmesine rağmen hınca hınç dolmuştu. Arabasına bindiği gibi eve doğru yol aldı. Kafasında tüm yol boyunca aynı soru vardı; “Ben nasıl bu kadar uyudum? Bir insan bu kadar uyuyabilir mi acaba?”
Eve vardığında ne yapacağını tam olarak bilmiyordu. Bu yüzden saatlerce düşünmeye başladı. Sabahın erken saatleri, bir anda öğlene kucak açmıştı. Öğlenleri genelde öğle tatili olduğundan zaman kazanmış olacaktı. Ancak zaman kazanmak onun neyine yarayabilirdi ki? Artık bir işi bile yoktu. İlk olarak sağlıklı düşünmeye başlaması gerektiğini anladı. Bu uyku sorununa nasıl bir çözüm bulabileceğini düşünmeye başladı. Sonra ise “doktor” kelimesi, kafasında bir ampul gibi yanmaya başladı. Aslında kafasında olan, fakat bir an hatırlayamadığı “doktor”… İlk olarak doktor arkadaşı olan Htune’ı aramaya karar verdi. Telefonun tuşlarını çevirdi ve aramakta olduğu telefon, çalmaya başladı. Sonunda telefonu birisi açmıştı.
“Efendim?”
“Htune. Ben Seötra.”
“Seötra. Beni unuttun zannetmiştim. Nasılsın?”
“Aslında pek iyi sayılmam.”
“Ohh! Ne oldu, söyle bana.”
“Bu sabah beni işimden kovdular.”
“Çok üzüldüm hayatım. Biliyorum sana şimdi soracağım soru biraz saçma olacak ama yine de soracağım. Peki seni neden kovdular, bir fikrin var mı?”
“Aslında bir neden var ama benim akıl sır erdiremediğim bir neden bu. Hatta seni bunun için aradım.”
“Nedenini söylersen, belki bir çare bulabilirim.”
“Beni kovmalarındaki neden üç gün boyunca işe gelmememmiş. Ancak işte sorun burada başlıyor. Çünkü ben üç gün boyunca uyumuşum. Dış dünyadan haberim olmadan öylece uyumuşum!”
“Üç gün mü? Gerçekten de senin bu kadar uyuman normal değil? Uyku hapı falan almış mıydın?”
“Hayır. İşte sorun da bu. Bana yardım edebilir misin?”
“Ben yardım edemem ama sana yardım etmesi için, bu konularda uzman bir arkadaşıma randevu ayarlayabilirim.”
“Bunu gerçekten yapar mısın?”
“Tabii ki.”
“Çok teşekkürler.”
“Randevuyu ayarlayınca sana haber veririm.”
“Görüşürüz.”
“Kendine iyi bak,” dedikten sonra telefonun ahizesini yerine bırakıverdi. İçi birazcık olsun rahatlamış gibiydi. Tam bu sırada midesinden hoş olmayan bir çığlık geldi. Sanırım karnı gerçekten acıkmıştı. Ne de olsa üç gün boyunca yemek yememişti.
Doğruca mutfağa gidip kendine yiyecek bir şeyler hazırladı, daha sonra bunları bir tepsiye koyarak televizyonun bulunduğu salona doğru götürdü ve televizyonu açtı. Televizyon karşısında atıştırmaya başladı. Her kanalda haber bültenleri vardı. Bültenlerde, devamlı düşen uçaktan bahsediliyordu.
Televizyon açıktı fakat televizyonla pek ilgilenmiyordu. Eline bir dergi aldı ve okumaya başladı. Okurken de tepsideki yiyeceklerden atıştırıyordu. Ancak yaklaşık beş dakika sonra televizyondaki spikerin söylediği cümlelerle irkilivermişti.
“Son gelen haberlere göre üç gün önce Gopwery Havaalanına çakılan uçağın enkazından çıkartılan kara kutudaki son ses kayıtlarında; ana pilotun, seyir halindeyken uyuya kalması ile uçağın kontrolünü sağlayamaması sonucunda uçağın düştüğü belirlenmiştir. İkinci pilotun ise olay yerinde olmaması suikast şüphelerini ortaya çıkarttı. Uçaktaki yolculardan uçağın kontrolünü alabilecek kişinin de bulunamaması ile uçağın, kendi kendini otomatik pilota geçirdiği tahmin ediliyor. Otomatik pilot ise uçağın yakıtı bitene kadar uçağı havada tutmasına rağmen, yakıtın sona ermesinden sonra ise yere çakıldığı haberi bizlere ulaştı.”
Uyku... Fazla uyku... Hem de üç gün önce olan bir olay! Kendisinin uykuya yattığı gün, uçağın düşmesi… Acaba bir bağlantı var mıydı? Sonuçta bir ortak noktanın olduğu kesindi. İkisi de fazla uyuduğu için işler ters gitmişti.
Elindeki dergiyi yere bıraktıktan sonra, televizyonu da kumandanın yardımı ile kapatıverdi. Arkasından da kucağındaki tepsiyi, salonun tam ortasındaki masaya koyduktan sonra bu olayları düşünmeye başladı.
Yaklaşık bir saat sonra telefon çalmaya başladı. Düşünürken adeta transa geçmiş bir halde olan Seötra, telefonun sesiyle kendine gelebilmişti. Telefonun olduğu odaya doğru koştu ve telefonu açtı. Telefonun öbür ucundaki kişi doktor Htune’du.
“Merhaba Seötra, şimdi nasılsın?”
“Sanırım birazcık daha iyiyim.”
“Sana söylediğim gibi doktor arkadaşımdan randevuyu aldım. Eline kalem, kağıt al ve dediklerimi yaz. Ne de olsa bu aralar biraz dalgınsın, belki unutursun.”
“Merak etme unutmam. Sen söyle.”
“Peki öyle olsun. Doktor Kuinz ile yarın saat on birde Tıp Hastanesi’nde randevun var. Tamam mı?”
“Çok sağ ol. Sana çok şey borçluyum.”
“Yardımcı olabildiysem ne mutlu bana. Bu arada arayı fazla uzatma ve doktorla konuştuktan sonra beni ara. Olur mu?”
“Tamam ararım. Hoşça kal.”
“Hoşça kal.”
Telefon kapanır kapanmaz, çalmaya başladı. Herhalde Htune bir şeyler söylemeyi unuttu diye düşündü ve telefonu açtı;
“Htune?”
Çok derinlerden gelen bir ses konuşmaya başladı;
“Sakın uyuma.”
“Efendim?! Siz kimsiniz? Htune şaka mı yapıyorsun bana?”
“Sakın uyuma.”
“Ama siz de kimsiniz?...”
Cevap gelmeden telefon kapanıverdi. Seötra’nın kafası, bu telefon ile iyice karışmıştı. Bunun anlamı ne diye tekrar tekrar kendine sorular sormaya başladı. Hiçbir sorunun yanıtını bilmiyordu. Tüm gün bu anlamsız telefonu düşünerek geçirdi. Telefon, kaza ve uyku üçgenin, ona ne anlatmak istediğini düşündü.
Zaman hızla akıp geçmişti ve şimdiden gece yarısına gelmişti bile. Üç gün boyunca uyumasına rağmen uykusu gelmişti. Yatağına yattı ve gözlerini kapadı. Ancak o adamın söylediklerini kafasından çıkaramadığı için, bu anlamsız uyarıya güvenmek zorunda olduğunu düşündü ve gözlerini açıverdi. Saatlerce kendini zorladı ve tavana doğru boş boş baktı. Uykuyla adeta savaşıyordu. Gözlerinden sular akıyordu. Annesinin söylediği bir sözü hatırlayıverdi. Gözlerinin önüne küçüklüğü geldi. Annesi yatağının yanı başında oturmuş, ona masal anlatıyordu. O, annesinin masal anlatmasını o kadar seviyordu ki, masalın tamamını dinlemek için kendini zorluyordu ve sonunda da gözlerinden yaşlar geliyordu.
“Anne?...”
“Efendim kızım.”
“Neden gözlerimden yaşlar geliyor? Ben ağlamıyorum ki…”
“Hayır tatlım ağlamıyorsun. Bunlara uykunun gözyaşları denir. Uyumayı reddedersen, uykular ağlarlar. Bu yüzden bence uyumalısın. Onları daha fazla üzmenin alemi yok.”
“Ama anne hayır… Masalı sonuna kadar dinlemek istiyorum.”
Bu görüntüler gözlerinin önünden geçerken, hava da ağarmak üzereydi. O kadar çok uyumak istiyordu ki, resmen uyumamak ona acı veriyordu. Üstelik de erken kalkmasına gerek olmadığı bir zamanda, bu resmen bir işkenceydi. Uyanık kalmak gittikçe zorlaşıyordu. Bu yüzden mutfağa gitti ve kahve makinesini çalıştırdı. Kahvenin olabildiğince koyu olmasını istiyordu. Saat sabah yediye gelmişti bile. Hava aydınlanmıştı. Kahve de olmuştu. Kahveyi içerken bir yandan da, saat on birin gelmesini iple çekiyordu. Duş alırsa belki kendine geleceğini düşündü ve hemen duşa koştu. Duş onu rahatlatmaya başlamıştı. Sıcak su ona uykuyu hatırlatıyordu. Bu yüzden de ani bir hareketle duşun musluğunun soğuk su vanasını hızlıca çevirdi. Soğuk su, resmen şok etkisi yaratmıştı. Nefes alamıyordu ama bundan hoşlanıyordu. Soğuk su, gözlerinin fal taşı gibi açılmasını sağlamıştı. Duştan çıktıktan sonra kurulanmaya başladı. Yatak odasına gidip üstüne bir şeyler giydi. Sonra telefonun çaldığını duydu. Telefonun yanına gitti ve telefonu açtı. Karşısındaki, o derinden gelen sesin sahibinden başkası değildi;
“Uyumadığına sevindim.”
“Siz kimsiniz? Benden ne istiyorsunuz?”
“Seninle bunları burada konuşamam. Buluşmamız lazım.”
“Ama...”
“Şimdi cevap vermeye gerek yok. Evinin iki blok yanındaki kafede, yarım saat sonra buluşalım. Sana her şeyi anlatacağım. Ancak şimdi hiçbir şey söyleyemem.”
“Bana ne diyeceksiniz ki?”
“Buluştuğumuzda söyleyeceğim. Bu arada saat on birdeki buluşmana da gitme sakın. O da onlardan. Ona gidemezsin.”
“Bunun anlamı ne böyle?”
Telefon yine kapanmıştı. Yine anlamsız bir telefondu fakat belki de sorularının cevapları bu buluşmada saklıydı. Bu yüzden de biraz çekinse de, gitmeye karar verdi. Saçları hala ıslaktı. Bu yüzden kurutmaya başladı. İşi bittiğinde ise buluşma yerine doğru yol almaya başladı. İki blok ötesi olduğundan arabaya binmeye gerek yoktu ve yürümeyi tercih etti. Tam kafenin önüne gelmişti ki, arkasından gelen bir erkek sesine kulak verdi;
“Benden korkmana gerek yok. Şimdi beni takip et ve sorularının cevaplarına kavuş.”
Seötra, arkasını döndüğünde karşısında uzun boylu ve de yakışıklı bir adamı gördü. Mavi gözlerindeki o çarpıcılık, çok çekiciydi ve onu takip etmeye başladı. Adam, doğruca bir çıkmaz sokağa doğru gitmeye başladı. Seötra çıkmaz sokağın başında durdu ve adama seslenerek;
“Burası çıkmaz bir sokak, nereye gidiyorsun?”
“Sadece beni takip et ve gerisini düşünme.”
Sez Törek ädäbiyättän 1 tekst ukıdıgız.
Çirattagı - Kötü ve İğrenç - 12
  • Büleklär
  • Kötü ve İğrenç - 01
    Süzlärneñ gomumi sanı 3853
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2155
    31.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    52.7 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 02
    Süzlärneñ gomumi sanı 4054
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2003
    30.3 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    42.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    50.7 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 03
    Süzlärneñ gomumi sanı 4066
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1863
    34.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.4 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.0 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 04
    Süzlärneñ gomumi sanı 3788
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1957
    32.6 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    48.2 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    55.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 05
    Süzlärneñ gomumi sanı 3743
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1750
    34.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    47.4 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.9 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 06
    Süzlärneñ gomumi sanı 3863
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1921
    33.3 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.3 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 07
    Süzlärneñ gomumi sanı 3862
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1884
    31.9 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.2 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    52.7 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 08
    Süzlärneñ gomumi sanı 3713
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1956
    32.7 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 09
    Süzlärneñ gomumi sanı 3790
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1987
    29.3 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    40.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    47.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 10
    Süzlärneñ gomumi sanı 3734
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1736
    32.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.2 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.4 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 11
    Süzlärneñ gomumi sanı 3785
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1761
    35.7 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    48.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    56.4 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 12
    Süzlärneñ gomumi sanı 3717
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1677
    34.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    47.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.3 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 13
    Süzlärneñ gomumi sanı 3796
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1720
    37.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    50.2 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    57.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 14
    Süzlärneñ gomumi sanı 3796
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1712
    35.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    50.4 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    57.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 15
    Süzlärneñ gomumi sanı 3742
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1803
    34.1 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    48.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    55.9 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 16
    Süzlärneñ gomumi sanı 3751
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1900
    34.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.7 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 17
    Süzlärneñ gomumi sanı 3805
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1743
    36.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    50.2 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    57.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kötü ve İğrenç - 18
    Süzlärneñ gomumi sanı 2923
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1361
    34.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    44.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    50.7 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.