Kapı Tekrar Vuruldu - 10

Süzlärneñ gomumi sanı 3883
Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1918
31.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
45.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
53.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
ads place
Öğle yemeğini haber veren zil çaldı. Julia bunu güçlükle duydu âdeta. Elindeki rakete bakıp duruyordu. Yolda bir iki adım attı. Sonra da hızla dönerek, kat'î bir tavırla mektebe doğru yürümeğe başladı. Talebelere yasak olan ön kapıdan girdi ve böylece diğer kızlarla karşılaşmaktan kurtuldu. Hol bomboştu. Julia, merdivenlerden çabucak çıkarak, küçük yatak odasına koştu. Telâşla etrafına bakındıktan sonra, karyo- lasmdaki yatağı kaldırıp, raketi bunun altına itti. Saçlarım düzelterek, uslu uslu aşağıya, yemek salonuna indi.
17. Alâeddin'in mağarası
O gece kızlar odalarına her zamankinden daha sessiz sa- dasız çıktılar. Bir kere sayılan iyice azalmıştı. İçlerinden en aşağı otuz kişi evlerine gitmişlerdi. Geri kalanlar ise karakterlerine uygun bir şekilde hareket ediyorlardı. Heyecan, korku... Sinir bozukluğundan dolayı kıkır kıkır gülme. Bazı talebeler ise gayet sakin ve düşünceliydiler.
Julia Upjohn, yukarı çıkanların arasındaydı. Sessiz sa- dasız odasına giderek, kapışım kapadı. Durduğu yerden dışarıdan akseden fısıltıları, kahkahalan, ayak seslerini ve haykı- rışmaları dinledi. «İyi geceler!» «İyi geceler!» Nihayet bina sessizleşti. Veya sessizleşir gibi oldu. Uzaktan sesler geliyordu. Banyolara gidip gelen kızların ayak sesleri duyulmaktaydı.
Oda kapısında kilit yoktu. Julia, bir sandalye çekerek, kapıya dayadı. Bunun arkalığım tam tokmağın altına sokmuştu. Biri içeri girmeğe kalktığı takdirde haberi olacaktı. Hoş, kimsenin geleceği yoktu ya. Kızların birbirlerinin odalarına gitmeleri yasaktı. Odalara yahıız Miss Johnson—talebeler hasta veya keyifsiz olduğu zaman—girebilirdi.
Julia, karyolasına giderek, yatağını kaldırdı ve elini bunun altına soktu. Raketi çıkararak bir an hareketsiz dürdü. Raketi daha sonra değil hemen tetkik etmeğe karar vermişti. Zira daha sonra elektriklerin söndürülmesi lâzımdı. O sırada kapısının altından ışık sızdığı görülebilirdi. Bu dikkati çekerdi tabiî. Halbuki şu ara soyunmak için ışığını rahatça yakabilirdi. Üstelik kızların yataklarında on buçuğa kadar kitap okumalarına izin veriliyordu.
Rakete gözlerini dikmiş, duruyordu, Julia. «Bir tenis raketinin neresine bir şey saklanırdı?»
Julia, kendi kendine: «Fakat saklanmış olması lâzım,» dedi. «Öyle olması lâzım! Jennifer'lerin evine giren hırsız.. Jennifer'e o saçma masalı anlatıp yeni raketi veren kadın...» Julia, istihkarla dudak büktü. «Böyle uydurma bir hikâyeye de yalnız Jennifer inanırdı zaten... Hayır, bu 'eski lâmbalara yenisi verilir' gibi bir şey. O halde tıpkı Alâeddin'in hikâyesinde olduğu gibi, bu rakette de dikkati çeken, acap bir şey var... Jennifer'le raketlerimizi değiştirdiğimizi kimseye söylemedik. Daha doğrusu ben bundan hiç bahsetmedim.. O halde herkesin Spor pavyonunda aradığı bu raketti! Bunun sebebini anlamak da bana düşüyor artık...»
Raketi dikkatle tetkik etti. Bunun öyle merakı uyandıracak bir tarafı yoktu... Çok kullanılmış, fakat yeni tel geçirilmiş olduğu için gayet işe yarıyacak, iyi bir cins raketti bu. Jennifer, müvazenesinin bozuk olduğundan şikâyet etmişti.
Raketin yalnız bir tek yerine bir şey saklanabilirdi. Sapına! Julia, «Her halde gizli"'bir yer yapmak için sapı oyulabi- lir,» diye düşündü. Bu biraz saçma bir ihtimaldi ama her şey mümkündü. Sapla oynadıkları sırada, raketin müvazenesini de bozmuş olabilirlerdi.
Uçta üzeri yazılı, yuvarlak bir deri vardı. Harflerin çoğu silinmişti. Deri oraya yapıştırılmıştı tabiî. Fakat çıkarılabilirdi... Sonra? Julia, tuvalet masasının önüne oturarak, çakıyı aldı. Biraz sonra o yuvarlak deri parçası çıkmıştı. Altta ince tahtadan bir daire vardı. Fakat bu tam yerine oturmuşa benzemiyordu. Julia, çakıyı tahtanın etrafındaki ince çizgiye soktu. Çakı kır ılı ver di. Neyse, tırnak makası daha işe yaradı. Nij hayet o yuvarlak tahta yerinden fırladı. Şimdi ortaya mavili kırmızılı bir şey çıkmıştı. Julia, parmağıyla hafifçe dokundu—ve meseleyi anladı. Plastirin'di bu! Her halde aslında tenis raketlerinin sapını plastirinle doldurmuyorlardı? Kız, makası sıkıca tutarak, plastirini parça parça çıkarmağa başladı. Bunu bir şeyi etrafına sarmışlardı âdeta. Düğmelere—veya çakıl taşlarına benzer bir şeylerin!
Julia, plastrini heyecanla temizlemeğe devam etti.
Nihayet—masaya bir şey yuvarlandı—sonra, bir şey daha. En sonunda masada küçük bir yığın meydana geldi.
Julia, arkasına yaslanarak derin bir nefes aldı.
Baktı... Baktı... Baktı...
Taşlar alev alev yanıyordu âdeta. Kırmızı, yeşil, koyu mavi ve göz kamaştıracak kadar beyaz...
O anda Julia, büyüdü. O çocuk değildi artık. Bir kadın halini almıştı. Mücevherlere bakan bir kadın...
Gözlerinin önünde türlü acaip hayal canlanıyordu. Alâed- din'in mağarası... Marguerite ve mücevherler dolusu kutu... (Onları bir hafta evvel Faust operasını dinlemeğe Covent Garden'e götürmüşlerdi.) Uğursuz taşlar... Hope elması... Aşk... Sırtında siyah tuvaleti, boynunda göz kamaştıran ger- danlığıyla Julia.
Kız, oturduğu yerde âdeta aç gözlülükle taşlara bakıyor ve hayal kuruyordu...
Taşları avuçladı. Bunların ateşten bir şelâle,—göz kamaş* tırıcı bir nehir gibi parmaklarının arasından kayışını seyretti.
Sonra bir şey—'belki de hafif bir gürültü aklını başına getirdi.
Julia, düşünmeğe başladı. Mantığım kullanmağa, ne yapması lâzım geldiğini tayine çalışıyordu. O hafif ses kendisini korkutmuştu. Taşlan toplıyarak musluğa gitti. Bunları süngerin durduğu lâstik torbaya koydu. Üstüne de süngeriyle tırnak fırçasını tıktı. Sonra masaya dönerek plastrini raketin sapına doldurdu. Yuvarlak tahta parçasını yerine yerleştirerek, üzerine deri parçasını yapıştırmağa çalıştı. Nedense bunun yanlan yukan kıvrılıp duruyordu. Nihayet, plasteri ince ince keserek tahtaya yapıştırdı, deriyi de bunun üzerine bastırdı.
Olmuştu işte. Raket yine eskisi gibiydi. Görünüşü değişmemişti. İnsana ağırlığı da aynıymış gibi geliyordu. Julia, rakete dikkatle baktıktan sonra bunu lakayt bir tavırla sandalyeye attı.
Dönüp, karyolasına baktı. Yorganı açılmıştı. Yatağı kendisini bekliyordu. Fakat Julia soyunmadı. Büâkis oturarak etrafı dinlemeğe başladı. «Dışarıdan akseden ayak sesi mi?»
Birdenbire, beklemediği bir anda korkunun ne olduğunu anladı. İki kişi öldürülmüştü. Mücevherleri bulduğu öğrenildiği takdirde, onu da öldüreceklerdi.
Odada meşeden yapılmış, oldukça ağır bir şifonyer vardı. Bunu bin güçlükle kapıya kadar çekti. Bir taraftarı da, «Şu Meadowbank'de kapılara küit taktırmak âdeti olsaydı ya...» diyordu. Pencereye giderek, sıkıca kapadı ve açılmaması için mandallamayı da unutmadı. Camm önünde ağaç yoktu, duvarlara da sarmaşık sarılmamıştı. Yani birinin pencereye tırmanıp içeriye girmesi imkânsızdı ama Julia kendisini tehlikeye atmak niyetinde değildi.
Küçük saatine baktı. On buçuk olmuştu. Derin bir nefes alarak elektriği söndürdü. Kimse bir acaiplik olduğunu fark etmemeliydi. Perdeyi hafifçe araladı. Ayın on dördüydü. Onun için artık kapıyı kolaylıkla görebiliyordu... Nihayet içini çekerek yatağın kenarına ilişti. Eline ise altı en kaim ayakkabısının tekini almıştı.
Kendi kendine: «Eğer biri içeriye girmeğe kalkarsa,» dedi. «Bu ayakkabıyı olanca gücümle duvara vuracağım. Yandaki odada Mary uyuyor. Bu gürültüden uyanır. Sonra—olanca sesimle de bağıracağım. Eğer herkes koşup gelirse, o zaman kâbus gördüğümü söyliyeceğim. Mektepte olanlardan sonra kâbus görmek gayet normal bir şey...»
Hiç kımıldamadan oturuyordu artık. Dakikalar geçti... Sonra dışarıdan hafif bir ses aksetti. Biri koridorda usulca ilerliyordu. Adımlar nihayet kapısının önünde durdu. Derin, —uzun,—bir sessizlik oldu. Sonra Julia tokmağın yavaş yavaş döndüğünü gördü.
— «Acaba bağırayım mı? Hayır, hayır, biraz daha bakliyeyim.»
Kapı usulca itilerek aralandı. Fakat sadece bir santim... Kanat şifonyere dayanarak durdu. Her halde dışardaki bu vaziyete çok şaşmıştı.
Yine derin bir sessizlik oldu. Sonra kapıya usulca vuruldu.
Julia, nefesini tuttu. Etraf bir mezar sessizliğine bürünmüştü. Kapı tekrar vuruldu. Ama yine usulca, sinsice...
Julia, kendi kendine, «Ben uyuyorum,» dedi. «Onun için kapının vurulduğunu duymuyorum.»
Julia, uzun zaman yatağın kenarında oturdu. Kapıya tekrar vurulmadı. Tokmak da kımıldamadı. Fakat Julia'nın bütün vücudu gerilmişti, heyecanla bekliyordu.
Böylece saatler geçti. Kimbilir kaç saat sonra kız birdenbire uykuya dalıverdi. Mektebin ziliyle uyandığı zaman yatağın kenarında büzülmüş, rahatsız bir vaziyette yatıyordu.
II
Kızlar kahvaltıdan sorira odalarına çıkarak yataklarım yaptılar. Sonra aşağıya inerek büyük salonda dua ettiler ve nihayet muhtelif sınıflara dağıldılar.
Talebelerin her biri telâşla bir tarafa koşarken, Julia da bir sınıfa girerek, dipteki kapıdan tekrar dışarı çıktı. Mektebin köşesini sür'atle dönen bir gruba karıştı. Fidanların arkasına gizlendi, çömele doğrula bahçe duvarının dibine kadar gitti. Burada dalları âdeta yere kadar inen bir ıhlamur ağacı vardı. Julia, ıhlamura kolaylıkla tırmandı. Ömrü ağaca tırmanmakla geçmişti onun. Sık yapraklı dalların arasına gizlenerek oturdu. Arada sırada saatine bakıyordu. Kendisini daha bir müddet aramıyacaklarından emindi. Programlar alt üst olmuştu. İki öğretmen eksikti. Kızların çoğu evlerine gitmişlerdi. Yeniden program yapılması lâzımdı. Bu yüzden de
Julia Upjohn'ıın ortalıkta görülmediğini ancak öğle yemeğinde farkedeceklerdi. Fakat o zamana kadar—»
Julia tekrar saatine göz attıktan sonra, ağacın dalları arasından süzülerek, aşağıya indi. Duvara ata biner gibi oturarak, etrafına bakındı. Sonra da çabucak dışarı atladı. Yüz metre kadar ilerde bir durak vardı. Bir iki dakika sonra bir otobüs gelmesi lâzımdı. Hakikaten de öyle oldu. Julia elini kaldırarak otobüsü durdurdu ve çabucak atladı. Elbisesinin içinden bir fötr şapka çıkarmış ve bunu biraz karışmış olan saçlarının üzerine oturtmuştu. İstasyonda inerek Londra trenine bindi.
Odasındaki musluğa Miss Bulstrode'a yazdığı pusulayı dayamıştı.
«Sevgili Miss Bulstrode;
Beni kaçırmadıiar. Kendim mektepten kaçmış da değilim. Onun için endişelenmeyin. Kabil olduğu kadar çabuk
dönmeğe çalışacağım.
Saygılar Julia Upjohn.»
III
Hercule Poirot'nun nazik ve kibar uşağı George, White- house apartmanındaki dairenin kapışım açtı. Dışarda bekli yen, yüzü oldukça kirli mektepli kıza hafif bir hayretle baktı.
«Affedersiniz. Mösyö Hercule Poirot'yu görebilir miyim?»
George, her zamanki gibi çabucak cevap veremedi. Doğrusu böyle bir ziyaretçi beklemiyordu.
«Mösyö Poirot, randevusu oimıyanlarla görüşemez.»
«Korkarım, randevu alıp bekliyecek vaktim yok. Ken^ dişini muhakkak görmem lâzım. Çok mühim bir mesele var. Bu birkaç cinayet ve hırsızlıkla alâkalı.»
George, mırıldandı. «Mösyö Poirot'ya sorayım. Bakalım sizi görmek istiyecek mi?»
Kızı holde bırakarak, meseleyi Hercule Poirot'ya anlatmağa gitti.
«Genç bir lady sizi birkaç cinayet ve hırsızlık için görmek istiyor.»
Poirot, kaşlarını kaldırdı. «Birkaç cinayet ve bir hırsızlık. Çok enteresan. Bu küçük kızı—yani genç lady'i getir bakalım.»
Julia odaya, oldukça hürmetle girdi. Terbiyeli ve gayet tabiî bir tavırla konuşmağa başladı,
«Nasılsınız, Mösyö Poirot? Ben Julia Upjohn'um. Zannedersem annemin samimî arkadaşlarından birini tanıyorsunuz. Yani Mrs. Summerhayes'i. Geçen yaz onda kaldık. Durmadan sizden bahsetti.»
«Mrs. Summerhayes...» Poirot, bir tepenin eteğindeki köyü ve en yukardaki evi hatırladı. Gözlerinin önünde çilli, şirin bir çehre, yayları fırlamış bir divan, bir sürü köpek, hoş olan ve olmıyan bir sürü şey canlandı. «Maureen Summerhayes...» dedi. «Evet..»
«Ben onu Maureen teyze diye çağırırım. Ama aslında teyzem değil. Bize ne kadar harikulâde bir insan olduğunuzu, cinayet yüzünden hapse atılan bir adamı nasıl kurtardığınızı anlattı. Ben de ne yapacağımı, kime gideceğimi düşünürken, sizi hatırladım.»
Poirot, ciddî ciddî, «Bana şeref verdiniz,» diye mırıldandı. Kızın oturması için bir sandalye çekti. «Şimdi anlatın bakalım. Uşağım George sizin benimle bir hırsızlık ve birkaç cinayet hakkında konuşmak istediğinizi söyledi. Demek birden fazla cinayet işlendi?»
Julia cevap verdi: «Evet. Miss Springer'le Miss Vansittart öldürüldü. Tabiî bir kaçırılma hâdisesi de var. Fakat bunun üstüme vazife olduğunu sanmıyorum.»
Poirot, «Beni şaşırtıyorsunuz,» dedi. «Bütün bu heyecanlı hâdiseler nerede oldu?»
«Bizim mektepte—Meadowbank'de yani.»
Poirot, haykırdı. «Meadowbank! Ya» İntizamla yanına konmuş olan gazetelere uzandı. Bunlardan birini alarak açtı. İlk sahifeye bir göz atarak, başını salladı. «Anlamağa başlıyorum. Şimdi—anlatın, Julia... Meseleyi.başından sonuna kadar anlatın.»
Julia, istenileni yaptı. Bu oldukça uzun ve teferruatlı bir hikâyeydi. Fakat kız bunu iyice anlaşılacak bir şekilde anlattı. Sadece arada sırada durup, geriye dönüyor ve unuttuğu bir hâdiseden bahsediyordu. Nihayet bir gece evvel yatak odasında raketi tetkik edişine geldi.
«Anîıyacağmız ben bunu Alâeddin'in macerasına benzetmeğe başlamıştım. Hani adam, 'Eski lâmbalara yenisi verilir,' diye bağırır.. İşte bu yüzden rakette bir şey olduğunu düşündüm.»
«Hakikaten var mıydı?»
«Evet.» Julia, yalandan utanan kızlardan değildi. Eteğini kaldırarak, külotunun paçasını yukarı sıyırdı. Şimdi meydana bacağına flasterle yapıştırılmış, kurşunî yakıya benzer bir şey çıkmıştı. Julia, «Ay... Ay...» diye bağırarak, flaster- leri bir bir çıkardı. O arada. Poirot da yakıya benzettiği şeyin kurşunî muşambadan yapılmış bir sünger torbasının bir kısmına sarılmış bir paket olduğunu anladı. Julia, paketi açarak, hiç sesini çıkarmadan içindekileri masaya boşalttı. Şimdi masada pırıltılı taşlardan meydana gelmiş bir yığın vardı.
Poirot, donmuş kalmıştı. Usulca, «Nom d'un nom d'un nom!» diye fısıldadı. Taşları alarak bunların parmaklar mm arasından kayışını seyretti. «Nom d'un nom d'un nom! Fakat bunlar sahici! Hakikî»
Julia, başım salladı. «Öyle olması lâzım. Yoksa herkes bunlar için birbirlerini öldürmezdi değil mi? Fakat bu taşlar için cinayet işlenmesini anlıyorum...» Ve birdenbire, tıpkı bir gece evvel olduğu gibi çocuğun gözlerinde kadınca bir ifade belirdi.
Poirot, onu dikkatle süzerek, başını salladı. «Evet—anlıyorsunuz... Taşların cazibesini hissediyorsunuz... Onlar sizin için güzel renkli, alelâde birer taş değil. Çok yazık.»
Julia, heyecanla, «Onlar mücevher!» diye bağırdı.
«Demek siz bunları tenis raketinin içinde buldunuz?»
Julia, gece olanları hikâye etti.
«Zannederim. Tabiî bazı yerlerde biraz mübalâğaya kaçmış olabilirim. Bazen öyle yaparım... Bakın arkadaşım Jennifer, bana hiç benzemez. O da en heyecanlı hâdiseleri iç sıkıcı bir hale sokar.» Tekrar o pırıltılı yığma baktı. «Mösyö Poirot, bu taşlar aslında kimin?»
«Her halde bu suali cevaplandırmak güç. Fakat bu taşlar ne sizin, ne de benim. Şimdi ne yapmamız lâzım geldiğine karar vermeliyiz.»
Julia, merakla ona baktı.
Poirot, «Demek her şeyi bana bırakıyorsunuz?» dedi. «Ala» gözlerini kapayıp, düşündü. Bir kaç dakika geçti. Poirot, birdenbire gözlerini açarak, sür'atle konuşmağa başladı. «Anlaşılan bu sefer tahkikatı oturduğum yerden idare ede- miyeceğim... Halbuki bunu tercih ederim. Her yerde bir intizam ve medot olmalı. Fakat anlattıklarınız da ne intizam var ne de medot. Bunun sebebi de bir sürü hadisenin birbirine girmiş olması. Tabiî bunların hepsi de Meadowbank'la alakalı. Başka başka menfaatleri temsil eden,— başka başka maksatları olan, değişik, kimseler, Meadowbank'de toplanmışlar. O halde benim de Meadowbank'e gitmem lâzım. Size gelince- anneniz nerede?»
«Annem, otobüsle Anadoluyu dolaşıyor.»
«Ah! Demek anneniz otobüsle Anadoluyu dolaşıyor? Jl ne manrçuait q«e ça! Onun Mrs. Summerhayes'in arkadaşı olduğu belli! Söyleyin Julia, Mrs. Summerhayes'in yanında eğlendiniz mi?»
«Ah! Evet! Çok— çok eğlendim. Köpekler pek güzel.»
«Köpekler... Evet, onları gayet iyi hatırlıyorum.»
«Onlar pencereden girip çıkıyorlardı. Tıpkı pandomin- lerdeki gibi.»
«Çok haklısınız! Ya yemekler? Yemekleri beğendiniz mi?»
Julia, itiraf etti. «Şey... Yemekler bazen biraz acaipti.»
«Acaip de söz mü? Acaip de söz mü?»
«Fakat Maureen teyze fevkalade omlet yapıyor!»
«Fevkalâde omlet yapıyor demek?...» Poirot, sevinmişti. İçini çekti. «O halde Hercule Poirot, ömrünü boşu boşuna geçirmemiş sayılır. Çünki Maureen teyzenize omlet yap masını ben öğrettim.» Telefona uzandı. «Sayın Mudireniz- emniyette olduğunuzu,—benim de sizinle birlikte Meadow- bank'e gideceğim haber vereyim.»
«O benim emniyette olduğumu biliyor. Zira kendisine bir pusula bırakıp, kaçırılmamış olduğumu bildirdim.»
«Olsun. Bunu kendisine kat'i surette söylersek, daha memnun olur.»
Nihayet, Miss Bulstrode'un çalışma odasını bağlayıp, Müdiireyle görüşebileceğini söylediler.
«Ah, Miss Bulstrode? Ben, Hercule Poirot'yum. Yanımda talebelerinizden biri, —- Miss Julia Upjohn var. Derhal arabaya atlayıp Meadowbank'e geleceğim. Tahkikatı idare eden Müfettişe söyleyin. Kıymetli bir paket bankadaki kasaya konuldu.» Telefonu kapıyarak Julia'ya döndü. «Şerbet içer misiniz?»
Julia, vişne şerbeti istedi. Sonra da, «Fakat mücevherler bankada değü ki...» dedi.
Poirot başmı salladı. «Biraz sonra olacak... Telefonda mahsus öyle söyledim. Konuşmayı dinliyenlerin, duyanların veya öğrenenlerin taşların sizde olmadığına inanmaları daha doğru olurdu. Mücevherleri bir bankadan alabilmek için zamana ve iyi bir organizasyona ihtiyaç vardır. Doğrusu si ze bir şey olmasını istemem, yavrum. Cesaret ve zekânıza hayran olduğumu itiraf edeceğim.»
Julia, hem sevindi, hem de utandı.
18. Müzakere:
Hercule Poirot, bir İngiliz mektebinin Müdiresinin sivri burunlu rugan iskarpinler giyen, pos bıyıklı bir yabancıya karşı beşliyeceği düşmanlığı yenmek, onun peşin hükümlerini değiştirmek için mücadeleye hazırlanmıştı. Fakat Meadow- bank'de hoş bir sürprizle karşılaştı. Miss Bulstrode onu nezaket ve sükûnetle selâmladı. Kadının şöhretini duymuş olması da hafiyenin çok hoşuna gitti tabii.
Miss Bulstrode, «Bize hemen telefon edip, endişelerimizi giderdiğiniz için size minnettarız, Mösyö Poirot,» diye gülümsedi. «Henüz endişelenmeğe başlamadığımız için daha da müteşekkiriz.» Kıza baktı. «Öğle yemeğinde olmadığım far- ketmişler, Julia. Sabahleyin çocuklardan çoğunu gelip aldılar. Masada o kadar çok boş yer vardı ki, mektebin yarısı kaybolsa yine kimse farkına varmıyacak, endişelenmiyecekti.» Tekrar Poirot'ya döndü. «Fevkalâde haller bunlar. Emin olun her zaman bu kadar gevşek davranmayız. Siz telefon edince Julia'nın odasına koştum ve onun bıraktığı pusulayı buldum.»
Julia, mırıldandı. «Kaçırıldığımı sanmanızı istemiyordum, Miss Bulstrode.»
— «Bunu takdir ediyorum. Fakat bana gelip ne yapmak istediğini anlatabilirdin, Julia.»
Kız, «Bunu doğru bulmadım,» dedi. Sonra da beklenmi- yen bir şey yaptı. Ve Fransızca, «Düşman kulakları bizi dinliyor,» diye ilâve etti.
Miss Bulstrode, başını salladı. «Anlaşılan Matmazel Blanche, aksanını düzeltmeğe muvaffak olamamış... Fakat— seni azarlamıyorum, Julia.» Bir kıza baktı, bir Poirot'ya. «Lütfen şimdi olanları anlatır mısınız? Her şeyi öğrenmek istiyorum.»
Hercule Poirot, «Müsaadenizle,» diye mırıldanarak, ilerledi. Kapıyı açarak, dışarıya baktı. Sonra mübalâğalı hareketlerle kapıyı kapayıp, döndü. Gülümsüyordu. Esrarengiz bir tavırla, «Artık yalnızız,» dedi. «Devam edebiliriz.»
Miss Bulstrode, bir ona baktı, bir kapıya. Sonra tekrar Hercule Poirot'ya döndü. Kaşların» kaldırdı. Belçikalı hafiye onun ısrarlı bakışlarına aynen mukabele ederek Julia'ya döndü. «Anlat bakalım yavrum. Dinliyoruz.»
Julia, olanları tekrar hikâye etti. Tenis raketlerinin değiştirilmesi. O esrarengiz kadm. Nihayet raketin sapının içinde buldukları... Miss Bulstrode, Poirot'ya bir göz attı. Adam, yavaşça başını salladı.
«Matmazel Julia, her şeyi olduğu gibi anlattı. Onun getirdiklerini ben aldım. Bunlar şimdi bir bankada emniyette. Onun için artık burada sizi endişelendirecek bir hâdise cereyan edeceğini sanmıyorum.»
Miss Bulstrode, mırıldandı. «Anlıyorum. Evet, anlıyorum...» Bir müddet sessiz sedasız oturdu. Sonra da, «Ne dersiniz?» diye sordu. «Julia'nın burada kalması doğru mu? Yoksa Londra'ya teyzesinin yanma gitmesi daha iyi mi olur?»
Julia atıldı. «Rica" ederim! Müsaade edin burada kalayım.»
Miss Bulstrode, kıza baktı. «Demek mektepten memnunsunuz?»
«Tabii. Burayı çok seviyorum. Sonra mektepte o kadar heyecanlı şeyler oluyor ki.»
Miss Bulstrode, istihzayla, «Bunlar Meadowbank'm programına dahil değil,» diye cevap verdi.
Hercule Poirot, söze karıştı. «Bence Julia, artık tehlikede değil. Rahatça mektepte kalabilir.» Kapıya doğru baktı.
Miss Bulstrode, «Galiba— anlıyorum,» dedi.
Poirot, başını salladı. «Bütün bunlara rağmen ketumiyet şart.» ,
Julia, «Evet,» dedi.
Poirot, gülümsedi. «Aslında bu tam arkadaşlarına anlatılacak bir hikâye. Gece olanlar... Rakette buldukların. Fakat bu hikâyeyi anlatmamanı tenbih etmemin sebepleri var. Hususi sebepleri.»
Julia, başını salladı. «Anlıyorum.»
Miss Bulstrode, «Sana güvenebilir miyim, Julia?» diye sordu.
Julia, hemen cevap verdi. «Güvenebilirsiniz. Yemin ediyorum, kimseye bir şey söylemiyeceğim.»
Miss Bulstrode, tebessüm etti. «Annenin yakında döneceğini ümit ederim.»
«Annem mi? Ah, İnşallah!»
Müdire devam etti. «Müfettiş Kelsey, annenle temasa geçmek için her şeyin yapıldığını söyledi.» Bir an durdu. Sonra da ilâve etti. «Fakat annen Anadolu'yu dolaşırken, sık sık otobüs değiştirmiş sanırım...»
Julia, sordu. «Olanları anneme anlatabilirim değil mi?»
«Tabii. Eh, her şey kararlaştırıldı artık. Gidebilirsin, Julia.»
Kız, odadan çıktı. Kapıyı da arkasından sıkıca kapadı. Miss Bulstrode, gözlerini Poirot'ya dikti.
«Sizi anladığımı sanıyorum. Biraz evvel kapıyı kapar- mış gibi yaptınız. Halbuki aslında mahsus aralık bırakmıştınız.»
Poirot, başım salladı. «Evet.»
«Yâni konuştuklarımızın duyulmasını istiyordunuz.»
«Evet. Konuşmamızı dinleyen biri olabilirdi. Bunu sırf çocuğun hayatını emniyete alabilmek için yaptım. Bu işle alâkası olanların, Julia'nın bulduğu mücevherlerin onda olmadığını, taşların bankaya yatırıldığım duymaları lâzım.»
Miss Bulstrode, Belçikalı hafiyeye uzun uzun baktı. Sonra da huşunetle dudaklarını büzdü. «Bütün bunlara bir son vermeli artık.»
II
Polis Müdürü, «Mesele şu...» dedi. «Fikirlerimizi ve bilhassa elde ettiğimiz malûmatı bir araya getireceğiz...» Kısa bir sessizlikten sonra ilâve etti. «Bize yardım edeceğiniz için çok memnunuz, Mösyö Poirot. Müfettiş Kelsey, sizi çok iyi hatırlıyor.»
Müfettiş Kelsey, «Sizinle seneler önce karşılaştık,» diye gülümsedi. «Tahkikatı baş Müfettiş Warrender idare ediyordu. Bense yeni Komiser muavini olmuştum. Haddimi biliyordum.»
Polis Müdürü konuşmasına devam etti. «Mösyö Poirot, bazı sebeplerden dolayı kendisini Mr. Alan Goodman diye çağırdığımız bu beyi tanıdığınızı sanmıyorum. Fakat onun— şey— şefini bildiğinizden eminim.» Usulca ilâve etti. «Hususî Servis'den o.»
Hercule Poirot, düşünceli düşünceli mırıldandı. «Albay Pikeway?... Ah, evet... Kendisini görmiyeli çok oldu.» Alan'a döndü. «Yine her zamanki gibi uyukluyor mu?»
Genç adam, güldü. «Onu hakikaten tanıdığınız anlaşılıyor, Mösyö Poirot. Onu hiç bir zaman tam manasıyla uyanık vaziyette görmedim. Eğer bu halini yakalarsam o zaman ilk defa hâdiselere aldırmadığını anhyacağım.»
Polis Müdürü Mr. Stone, «Şimdi,» dedi. «İşimize devam edelim. Ukalâlığa kalkacak, fikirlerimi kabul etmenizi ısrarla isteyecek değilim. Ben buraya, tahkikatı idare edenlerin bildiklerini, düşüncelerini öğrenmeye geldim. Bu hadisenin bir çok cephesi var. Zannedersem evvelâ mühim bir şeyden bahsetmem doğru olacak. Bunu— öhhö— yüksek mevkilerdeki bazı kimselerin müracaatları dolayısiyle yapmak mecburiyetindeyim.» Poirot'ya döndü. «Küçük bir kızın— bir mektep talebesinin size geldiğini ve bir tenis raketinin sapında bir şeyler bulduğuna dair bir hikâye anlattığını farzedelim. Kendisini çok heyecanlandıran bir hadise bu. Raketin içinde— meselâ— sahte mücevherler bulmuş. Güzel, pırıl pırıl şeyler bunlar. Veya raketten fazla kıymetli olmıyan fakat diğerleri kadar parlak hakiki taşlar çıkmış. Her ne hal ise... Kız, bir çocuğu heyecanlandıracak bir şeyler bulmuş, diyelim. Hattâ kız, bunların kıymeti hakkında da mübalâğaya kaçmış. Bu pekâlâ mümkün değil mi?» İsrarla Hercule Poirot'ya bakıyordu.
Belçikalı hafiye, cevap verdi. «Tabii... Tabii... Pekâlâ mümkün.»
Polis Müdürü Mr. Stone, «Alâ,» dedi. «Bu—şey—bu renkli taşları memlekete sokan, bunu bilmeyerek, işin farkında olmadan yapmış. Onun için ortaya bir kaçakçılık meselesinin çıkmasını istemiyoruz...» Derin bir nefes aldı. «Sonra dış siyasetimizi de gözönüne almamız lâzım. Anladığıma göre, şu ara vaziyet çok nazik. Hatırı sayılır petrol ve maden hisseleri dolayısiyle iktidardaki hükümetle münasebet kurmak zorundayız. Acaip sualler sorulmasını istemiyoruz. Cinayeti basından saklamak imkânsızdır. Biz de saklamadık zaten. Fakat bununla alâkalı olarak mücevherlerden bahsedilmedi. Hiç olmazsa şimdilik, buna lüzum yok.»
Poirot, mırıldandı. «Ben de o fikirdeyim. İnsan daima hariçteki akisleri gözönüne almalı.»
Polis Müdürü, başını salladı. «Tamam! Ramat'ın eski Şeyhinin bu memleketin dostu addedildiğini rahatça söyliye- bilirim. Onun burada bulunması ihtimal dahilinde olan mal veya mülküyle alâkalı isteklerini— veya vasiyetinin yerine getirilmesinde her halde bir mahzur görülmüyor. Bu mal mülkün kıymeti nedir? Bunu henüz kimse bilmiyor. Yeni Ramat hükümeti, bazı şeylerin kendisine ait olduğunu iddiaya kalkabilir. O zaman bu memlekette böyle mal mülk olduğunu bilmemezlikten gelmek daha yerinde olur. Bu kıymetli şeyleri vermeği açıkça reddetmek hoş kaçmaz.»
Hercule Poirot, gülümsedi. «Siyasette 'açıkça red etmek' diye bir şey yoktur. İnsan onun yerine, 'Bu meseleyle derhal meşgul olacağız' der. Fakat şimdiki halde eski Ramat Şeyhinin İngütere'de bulunması muhtemel küçük— öhhö— serveti hakkında kat'i birşey bilinmiyor. Bu halâ Ramat'da da olabilir. Belki merhum Prens Alı Yusuf bunu sadık bir dostuna verdi. Belki bunu bir sürü tanıdığından biri memleket haricine çıkardı veya Ramat'da bir yere sakladı.'» Omuzunu silk- ti. «'Bu hususta bir tahminde bulunmak güç.»
Polis Müdürü Mr. Stone rahat bir nefes aldı. «Teşekkür ederim... Ben de bunu kastediyordum. Mösyö Poirot, bu memlekette yüksek mevkideki şahıslar arasında dostlarınız var. Hepsi de size çok inanıyorlar. Onlar— resmî olmayan bir şekilde— bazı şeyleri size teslim etmek istiyorlar. Buna bir itirazınız var mı?»
Poirot, «Hayır,» diye cevap verdi. «Bir itirazım yok... Şimdi— görüşülecek daha mühim şeyler var, değil mi?» Etrafına bakındı. «Belki de siz o fikirde değilsiniz. Fakat insan hayatının yanında bir milyon sterlinin ne kıymeti vardır?»
Polis Müdürü Mr. Stone «Doğru,» dedi. «Hakkınız var, Mösyö Poirot.»
Müfettiş Kelsey, «Siz daima haklısınız, Mösyö Poirot,» diye atıldı. «Bize lâzım olan o katil.» Bir an durdu. «Bu husustaki fikrinizi öğrenmek istiyoruz. Zira 'bu vak'ada ancak tahminler yürütülebilir. Tahminler... Tahminler ve yine tahminler. .. Sizin tahminleriniz de herkesinkinden kuvvetlidir. Mesele artık arap saçma döndü.»
Poirot, cevap verdi. «Vaziyeti çok güzel izah ettiniz. Şimdi bütün mesele arabın saçlarını güzelce açıp, dikkatle taramakta. Böylece katili yakalıyabiliriz. Öyle değil mi?»
«Öyle...»
«O halde bana şimdiye kadar olanları anlatın. Her halde bunu tekrarlamaktan sıkıldınız ama ne yaparsınız?... Hikâyeyi rahatça dinlemek için koltuğuna iyice yerleşti.
Evvelâ Müfettiş Kelsey anlattı, sonra da Alan Goodman. En sonunda da Polis Müdürü, vaziyeti kısaca hülâsa etti. Hercule Poirot, arkasına yaslanarak, gözlerini kapadı ve ağır ağır başını salladı.
«İki cinayet... Aynı yerde, hemen hemen aynı şartlar altında işlenen iki cinayet. Bir kaçırma hadisesi. Bir komplonun esas kahramanlarından biri olabilecek bir kızın kaçı- rılısı. Evvelâ kızın neden kaçırıldığını anlamağa çalışalım.»
Kelsey, «Size sadece kızm anlattıklarını tekrarlayabilirim.» Şaista'nın söylediklerini nakletti. Poirot, onu dikkatle dinliyordu.
Nihayet, «Fakat bundan bir mana çıkmıyor ki,» diye şikâyet etti.
«Ben de o zaman böyle düşündüm. Hatta kızın, kendisine ehemmiyet verilmesi için bu yalanları uydurduğunu bile sandım.»
«Fakat kız hakikaten kaçırıldı. Neden?»
Kelsey, ağır ağır, «Bir kaç defa fidye de istendi,» diye cevap verdi. «Fakat—»
«Fakat, bu taleplerin uydurma olduğunu düşünüyorsunuz, değil mi? Bunların kaçırma hâdisesini desteklemek için gönderildiğine kanisiniz?«
«Evet. Fidye isteyenler randevulara gelmediler.»
«O halde Şaista başka bir sebepten dolayı kaçırıldı... Hangi sebepten?»
Alan, «O— öhhö— kıymetli şeylerin nerede olduğunu söylettirmek için...» Genç adamın buna pek ihtimal vermediği belliydi.
Poirot, başım salladı. «Kız bunların nerede saklı olduklarım bilmiyordu ki... Bu muhakkak... Hayır başka bir şey olmalı...» Sesi hafifledi. Kaşlarını çatarak bir müddet düşündü. Sonra da doğrularak bir sual sordu. «Prensesin dizleri... Onun dizlerine hiç dikkat ettiniz mi?»
Alan, ona hayretle baktı. «Hayır... Neden dikkat edeyim?»
Poirot, adeta hiddetle, «Bir erkeğin bir kızın dizlerine bakması için muhtelif sebepler vardır,» diye cevap verdi. «Ne yazık ki siz Şaista'nın dizlerine bakmamışsınız.»
«Dizlerinde bir acaiplik mi vardı? Veya bir yara izi? Buna benzer bir şey? Doğrusu farkında değilim. Talebelerin ekserisi uzun çorap giyiyorlar. Etekleri de öyle kısacık değil...»
Poirot, ümitle sordu. «Belki dizlerini yüzme havuzunda görmüşsünüzdür ? »
Alan, «Onun havuza girdiğini hiç görmedim ki» dedi. «Her halde suyu çok soğuk buluyordu. Sıcak iklime alışmıştı o... Fakat,-- neyi kastediyorsunuz, Mösyö Poirot? Dizlerinde yara mı vardı? Veya böyle belirli bir şey?»
Sez Törek ädäbiyättän 1 tekst ukıdıgız.
Çirattagı - Kapı Tekrar Vuruldu - 11
  • Büleklär
  • Kapı Tekrar Vuruldu - 01
    Süzlärneñ gomumi sanı 3977
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2056
    31.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    43.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    51.9 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kapı Tekrar Vuruldu - 02
    Süzlärneñ gomumi sanı 3917
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1988
    31.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    44.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    52.3 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kapı Tekrar Vuruldu - 03
    Süzlärneñ gomumi sanı 3866
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1935
    32.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.9 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kapı Tekrar Vuruldu - 04
    Süzlärneñ gomumi sanı 3962
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1910
    32.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.2 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    52.3 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kapı Tekrar Vuruldu - 05
    Süzlärneñ gomumi sanı 3912
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1730
    34.3 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    48.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    56.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kapı Tekrar Vuruldu - 06
    Süzlärneñ gomumi sanı 3955
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1744
    31.7 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    44.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    52.3 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kapı Tekrar Vuruldu - 07
    Süzlärneñ gomumi sanı 3902
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1787
    31.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.3 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kapı Tekrar Vuruldu - 08
    Süzlärneñ gomumi sanı 3986
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1879
    32.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.3 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kapı Tekrar Vuruldu - 09
    Süzlärneñ gomumi sanı 3915
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1860
    32.7 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kapı Tekrar Vuruldu - 10
    Süzlärneñ gomumi sanı 3883
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1918
    31.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kapı Tekrar Vuruldu - 11
    Süzlärneñ gomumi sanı 3924
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1741
    33.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    47.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kapı Tekrar Vuruldu - 12
    Süzlärneñ gomumi sanı 3948
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1974
    32.7 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kapı Tekrar Vuruldu - 13
    Süzlärneñ gomumi sanı 3905
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1944
    33.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kapı Tekrar Vuruldu - 14
    Süzlärneñ gomumi sanı 941
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 611
    43.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    58.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    65.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.