Kapı Tekrar Vuruldu - 07

Süzlärneñ gomumi sanı 3902
Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1787
31.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
46.3 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
54.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
ads place
Genç kadm ağır ağır, «Aslında bu öyle mühim bir şey değil,» diye cevap verdi. «Fakat bahçıvanlardan birini—Briggs'i değil, gencini geçen gün Spor pavyonundan çıkarken gördüm. Halbuki onun jimnastikhaneye girmesi için bir sebep yoktu. Tabiî pavyonu merak etmiş olabilir. Veya işi asmak için bahane arıyordu. Zira kendisini tenis kortunun etrafındaki teli takmaya yollamışlardı... Bu hâdisenin öyle mühim bir şey olduğunu sanmıyorum.»
Kelsey, atıldı. «Buna rağmen hâdiseyi hatırladınız. Acaba neden?»
«Galiba—» Ann, kaşlarını çattı. «Evet, hali tavrı bir acaipti de ondan. Meydan okurmuş gibiydi. Ve—küstahça bir
tavırla buradaki kızlar için sarf edilen paradan bahsetti.»
«Demek böyle bir tavır takınmıştı... Anlıyorum.»
«Bunun mühim olduğunu sanmıyorum.»
«Belki hakikaten mühim değil... Fakat ben bunu yine kaydedeyim.»
Ann Shapland çıktıktan sonra, Bond içini çekti. «Aynı nağme, aynı nakarat... Hepsi de aynı şeyi tekrarlıyor! Yarab- bi! Gel de dayan. İnşallah müstahdemden bir şeyler öğreniriz.»
Fakat onlardan da bir şey öğrenemediler.
Ahçı Mrs. Gibbons, «Bana sual sorman lüzumsuz delikanlı,» dedi. «Zira evvelâ ne söylediğini işitmiyorum. Sonra bir şey bilmiyorum. Dün gece odama çekilip yattım. Her zamankinden de daha deliksiz biı uyku çektim. O heyecanlı hâdiseden de haberim olmadı. Kimse beni uyandırıp meseleyi anlatmadı.» Buna darılmış gibiydi. «Cinayeti bu sabah öğrendim.»
Kelsey, haykırarak bir iki sual sordu. Fakat aldığı cevaplar işine yarıyacak şeyler değildi.
Miss Springer, o sömestr gelmişti. Ondan evvelki Beden terbiyesi öğretmeni kadar sevilmiyordu. Miss Ann Shapland da yeniydi. Fakat o hoş bir kadındı. Biı hanım efendi. Matmazel Blanche, bütün Fransızlar gibiydi. Diğer öğretmenlerin kendisine düşman olduklarını samyor, talebelerin sınıfta terbiyesizlik etmelerine aldırmıyordu. Mrs. Gibbons, «Neyse o sulu gözlülerden değil,» diye ilâve etti. «Çalıştığım diğer mek- teplerdeki Fransızca öğretmenleri durmadan hüngür hüngür ağlardı.»
Müstahdemin çoğu gündüzcüydü. Yalnız hizmetçi kadınlardan biri geceleri mektepte kalıyordu. O da bir şey bilmiyordu. Fakat neyse ki kendisine sorulan sualleri duydu. Bir şeyden haberi yoktu... Hiç bir şey bilmiyordu. Miss Springer, biraz aksiydi... Spor pavyonu hakkında bir şey bilmiyordu. Oraya ne konulduğundan haberi yoktu. Hele tabancayı hiç görmemişti... Hiç bir şey bilmiyordu... Bir şeyden haberi yoktu.
Bu lüzumsuz monologu Miss Blustrode yarıda kestL «Müfettiş Kelsey, kızlardan biri sizinle konuşmak istiyor.
Kelsey, çabucak başım kaldırdı. «Sabi mi? Bir şey mi biliyor?»
Miss Blustrode gülümsedi: «Bu hususta şüphelerim vaı. Fakat onunla sizin konuşmanız doğru olur. Bizim yabancı talebelerden biri o. Prenses Şaista—Emir İbrahimin yeğeni. Kız, kendisini lüzumundan fazla mühim buluyor sanırım. Anlıyor musunuz?»
Kelsey, anladığını belirtmek ister gibi başını salladı. Mis*- Bulstrode, dışarı çıktı. Tekrar döndüğü zaman yanında orta boylu, ince narin bir kız vardı.
Şaista, badem gözleriyle mahcup mahcup onlara baktı.
«Siz polis misiniz?»
Kelsey gülümsedi. «Evet, biz polisiz. Lütfen oturur ve bize Miss Springer hakkında bildiklerinizi anlatır mısınız?»
«Evet... Anlatacağım.»
Oturarak, öne doğru eğildi ve sesini dramatik bir tavırla alçalttı.
«Bazı kimseler durmadan mektebi gözetliyorlardı. Onlar açık açık gözükmiyecek kadar usta tabiî! Fakat mektebin etrafında dolaştıklarını biliyorum!»
Mânalı mânalı başını salladı.
Müfettiş Kelsey, «Miss Bulstrode'un ne demek istediğini şimdi daha iyi anladım,» diye düşündü. «Kız melodrama düşkün. Bu vaziyet ona bayağı zevk veriyor.»
«Peki ama mektebi neden gözetlesinler?»
«Benim yüzümden tabiî. Beni kaçırmak istiyorlar.»
Kelsey, başka şeyler bekliyordu belki ama—bunu değil!
Kaşlarım kaldırdı.
«Sizi neden kaçırmak istiyorlar?»
«Fidye istemek için tabiî. Akrabalarımdan bol para koparabileceklerini biliyorlar.»
Kelsey, buna ihtimal vermiyordu. «Şey—öhhö—belki... Fakat—-şey—Bir an bunun doğru olduğunu kabul edelim. Bu hâdisenin Miss Springer'in ölümüyle ne alâkası var?»
Şaista, «Her halde Miss Springer, adamların farkına vardı;» diye cevap verdi. «Belki onlara bir şeyler keşfettiğini söyledi. Veya adamları tehdit etti. Tabiî o zaman adamlar dr dilini tuttuğu takdirde kendisine para vereceklerini söylediler. Miss Springer onlara inandı. Bu yüzden parayı vereceklerini bildirdikleri pavyona gitti. Adamlar kendisini orada vurdular.»
«Her halde Miss Springer şantajla para almağı istemezdi!»
«Sanki mektepte çalışmak o kadar rahat ve eğlenceli bir şey mi?» Şaista, dudağını büktü. «İnsanın çalışacağı yerde bol parası olması, seyahat etmesi, istediğini yapabilmesi daha hoş bir şey değil mi? Bilhassa Miss Springer gibi güzel olmıyan, erkeklerin hiç bakmadığı bir kadın için? Paranın, onun gözünü başkalarından daha fazla kamaştıracağım sanmıyor musunuz?»
Müfettiş Kelsey, mırıldandı. «Şey—öhhö—ne diyeceğimi bilmiyorum.» Şimdiye kadar ona bu görüş zaviyesi açıklanmamıştı. «Şey—»dedi. «Bu sadece sizin fikriniz mi? Miss Springer bu hususta size bir şey söyledi mi?»
Şaista, hiddetle homurdandı. «Miss Springer'in 'Eğilin, doğrulun' — 'Daha hızlı' ve 'Gevşemeyin,' den başka bir şey söylediği yoktu.»
«Evet—anlıyorum. Şey—bu kaçırma hâdisesi-aslındar- size öyle gelmiş olmasın.»
Şaista'nm tepesi hemen attı.
«Anlamıyorsunuz ki! Hiç anlamıyorsunuz! Ramat Şeyhi Prens Yusuf Ali kuzenimdi. İhtilâlde öldürüldü. Daha doğrusu ihtilâlde kaçarken öldü. Büyüdüğüm zaman onunla evlenmem kararlaştırılmıştı. Yani—ben mühim bir insanım. Belki de buraya gelenler komünistler. Belki beni kaçırmağı değil de öldürmeği istiyorlardı.»
Müfettiş Kelsey, hayretle ona baktı.
«Bu olacak gibi değil...»
«Böyle şeylerin olmıyacağım sanıyorsunuz, değil mi? Bence pekâlâ yapabilirler. Komünistlerden her,şey umulur. Bunu herkes te bilir.»
Kelsey'in inanmadığım görünce devam etti. «Belki de mücevherlerin nerede olduğunu bildiğimi sanıyorlar.»
«Hangi mücevherlerin?»
«Kuzenim Prens Ali Yusuf'un mücevherleri vardı. Babasının da öyle. Ailenin daima bir torba kıymetli taşı olurdu.
Anlıyacağınız, sıkışık vaziyetlerde kullanılırdı bunlar.» Mücevherlerden sanki alelâde şeylermiş gibi bahsediyordu.
Kelsey, kulaklarına inanmadı âdeta. «Peki ama bütün bunların sizinle—veya Miss Springer'le ne alâkası var?»
«Canım anlattım ya! Belki mücevherlerin nerede olduğunu bildiğimden şüphe ediyorlar. Beni kaçıracak ve zorla konuşturacaklar.»
«Hakikaten mücevherlerin nerede olduğunu biliyor musunuz?»
«Hayır, nereden bileceğim? Taşlar, ihtilâl sırasında kayboldu. Belki bunlar ahlâksız komünistlerin eline geçti. Belki de geçmedi.»
«Taşlar kimin?»
«Artık kuzenim öldüğüne göre benim tabiî. Onun ailesinde hiç erkek kalmadı. Teyzesi—yani annem de öldü. Her halde Ali Yusuf mücevherlerinin bana verilmesini isterdi, ölmeseydi onunla evlenecektim.»
«Öyle mi kararlaştırılmıştı?»
«Onunla evlenmem lâzımdı. Zira kendisi kuzenimdi.»
«Ve Prensle evlenince o mücevherler de sizin olacaktı.»
«Hayır, hayır. Ben kendime yeni mücevherler alacaktım. Paris'te Cartier'den... Bahsettiğimiz taşlar da lâzım olunca kullanmak üzere saklanacaktı.»
Orta doğulular âcil vak'alar için yeni bir sigorta usulü bulmuşlardı galiba. Müfettiş Kelsey, gözlerini kırpıştırdı.
Şaista ise heyecanla konuşup duruyordu.
«Bence vak'a şöyle oldu. Biri, mücevherleri Ramat'dan çıkardı. Belki iyi bir kimseydi bu, belki de kötü. İyi bir kimseyse, taşlan bana getirecek ve 'Bunlar sizin,' diyecekti. Ben de onu mükâfatlandıracaktım.»
Rolüne iyice ısınmıştı. Bir Kraliçe haşmetiyle başını salladı.
Müfettiş, «Bu küçük iyi bir aktris,» diye düşündü.
«Fakat--o şahıs kötü bir insansa, taşları sakhyacak ve teker teker satacaktı. Veya bana gelip, 'Mücevherleri sana ge- tirirsem bana ne vereceksin?' diyecekti. Vereceğim parayı beğendiği takdirde, mücevherleri bana teslim edecekti. Beğenmezse— aldırmıyacaktı.»
«Fakat aslında size kimse bu hususta bir şey söylev medi.»
Şaista, itiraf etti: «Maalesef söylemedi.»
Müfettiş Kelsey, kararım verdi.
Tatlı tatlı, «Her halde siz de masal anlattığınızın farkındasınız?» dedi.
Şaista, ateş saçan gözlerle ona baktı.
Sonra da somurtarak: «Ben size bildiklerimi anlattım,» diye homurdandı. «İşte o kadar.»
«Ya... Pekâlâ... Yardımınıza teşekkür ederim. Anlattıklarınızı göz önüne alacağım.»
Kalkarak, kızın çıkması için kapıyı açtı.
Tekrar masaya dönerken de içini çekti. «Bin bir gece masallarım geçti... Kız kaçırma! Kıymetli mücevherler. Daha ne olacak bakalım?»
11. Görüşme
Müfettiş Kelsey, karakola dönünce kendisini nöbetçi komiser muavini karşıladı.
«Alan Goodman! buraya getirttik, efendim. Sizi bekliyor.»
«Alan Goodman mı? Ha, evet. Şu bahçıvan.»
Genç bir adam hürmetle ayağa kalkmıştı. Uzun boylu, esmer ve çok yakışıklıydı. Sırtına parlak mavi, açık yakalı bir gömlek, ayağına da kadifeden, lekeli bir pantalon giymişti. Belinde gayet eski bir kemer vardı.
«Galiba beni görmek istiyormuşsunuz?.»
Sesi, sertti ve son zamanlarda hemen her gencin yaptığı gibi huşunetle konuşuyordu.
Kelsey, sadece: «Evet,» dedi. «Odama gelin.»
Alan Goodman, iyice somurttu. «Ben cinayet hakkında hiç bir şey bilmiyorum. Bu işin benimle alâkası da yok. Dün gece, evimde, yatağımdaydım.»
Kelsey, sakin sakin başını salladı.
Masasının başına geçerek, genç adama da karşıdaki sandalyeye oturmasını işaret etti. Genç bir sivil polis peşlerinden usulca içeriye girmiş ve biraz uzaktaki bir iskemleye yerleşmişti.
Kelsey, «Şimdi—»dedi. «Sen Goodman'sm—» Masasındaki kâğıda baktı. «Alan Goodman.»
«Evet, efendim. Fakat evvelâ size şunu göstermek istiyorum.»
Alan'ın hali değişmişti. O hoyratlığı ve somurtkanlığı kaybolmuştu. Sakin ve hürmetkâr bir tavırla konuşuyordu. Cebinden bir şey çıkararak, uzattı. Müfettiş Kelsey, kaşlarım hafifçe kaldırarak bunu tetkik etti. Sonra da sivil memura baktı.
«Sana ihtiyacım olmıyacak.»
Genç sivil sessiz sadasız yerinden kalkarak dışarı çıktı.
Hayretini belli etmemeğe muvaffak olmuştu ama aslında âdeta küçük dilini yutmuştu.
Kelsey, «Ah~»diye mırıldanarak, Alan'ı düşünceli ve meraklı nazarlarla süzdü. «Demek sen busun... Ben şimdi şunu öğrenmek istiyorum. Senin o Allahın belâsı--»
Genç adam Müfettişin cümlesini tamamladı. «Kızlar mektebinde ne işin var?» Yine son derecede hürmetkârdı ama dayanamıyarak, güldü. «Doğrusu bana ilk defa böyle bir vazife verildi. Bahçıvana benzemiyor muyum?»
«Buradakilere benzemiyorsun... Civardaki bahçıvanlar Nuh zamanından kalmadır. Bari bahçıvanlık hakkında bir şey biliyor musun?»
«Asıl, 'bilmediğin var mı?' diye sormalısın, Müfettiş Kelsey. Annem bahçeye çok meraklıydı. İngilterenin meşhur 'Bahçe düşkünü annelerin'dendi o. Beni de kendisine lâyık bir yardımcı olarak yetiştirdi.»
«Peki Meadowbank'de ne oluyor? Senin oraya gönderilmenin sebebi nedir?»
«Meadowbank'de bir şeyler olduğunu kat'î surette bilmiyoruz, Baııa daha ziyade bir 'gözetleme' vazifesi verilmişti. Tabiî dün gece vaziyet değişti. Bir jimnastik öğretmeninin ölümü... Bir mektebin programında pek rastlanılan şeylerden değil bu.»
Müfettiş Kelsey, mırıldandı: «Bazen rastlanılabilir...» İçini çekti. «Her yerde—her şey olabilir... Bunu çoktan öğrendim. Ama bu seferkinin olağan şeylerden sayılmıyacağım itiraf ederim. Meselenin aslı nedir?»
Alan, anlattı. Kelsey, merak ve alâkayla dinliyordu. Sonra, «Kıza karşı haksızlık etmişim,» diye başını salladı. «Fakat hikâyenin inanılmıyacak kadar acaip olduğunu sen de kabul edersin her halde? Bir milyon sterlin kıymetinde mücevher? Peki bunlar kime ait dersin?»
«İşte fevkalâde bir sual. Bunu cevaplandırabilmek için sürüyle beynelmilel avukat tutman lâzım—hepsinin de aynı fikirde olmıyacaklarm muhakkak. Bu hususta türlü fikirler yürütülebiliı... Taşlar üç ay önce son Altes Prens Ali Yusuf'a aitti. Fakat şimdi? Eğer taşlar Ramat'da bulunsaydı, bunlar şimdiki hükümetin malı addedilecekti. Oradakiler bunun için ellerinden geleni yapacaklardı. Belki Ali Yusuf taşları birine vasiyet etti. Ama o zaman da bu, vasiyetname hükümlerinin yerine getirildiği,—hattâ hakikî vesika olduğunun ispat edildiği yere bağlı. Taşlar, Prensin ailesinin de sayılabilir. Fakat meselenin can alacak noktası şu: eğer taşları sen veya ben sokakta bulup, cebimize atarsak, bir bakıma bu servet bizim sayılır. Yani kanunda bunları bizim elimizden alacak bir madde olduğunu sanmıyorum. Tabiî ellerinden geleni yaparlar. Fakat beynelmilel kanunlar inanılmıyacâk kadar girifttir.»
Müfettiş Kelsey, «Yani—bir bakıma, mücevherleri bulan, onlara sahip olabilecek öyle mi?» diye sordu. Son da bu meseleyi hiç beğenmediğini belirten bir şekilde başım salladı. «Bu vaziyet pek te hoş değil...»
Alan da kat'î bir tavırla: «Öyle,» dedi. «Hiç te hoş değil. Taşların peşinde bir tek grup yok. Üstelik hepsi de kan dökmekten çekinmiyen kimseler. Anlıyacağm rivayetler kulaktan kulağa yayılıyor. Söylenenler belki doğru, belki değil. Fakat mücevherlerin karışıklıklar başlamadan hemen önce Ramat'dan çıkarıldığı iddia ediliyor. Tabiî bu işin nasıl yapıldığı hakkında değişik hikâyeler anlatılıyor.»
«Fakat neden Meadowbank? Sakin ve masum Prensesimiz yüzünden mi?»
«Prens Ali Yusuf'un kuzini Prenses Şaista'yı mı kastediyorsun? Evet, onun yüzünden... Biri mücevherleri kıza getirmeğe veya onunla temasa geçmeğe çalışabilir. Civarda, bizim bakımımızdan pek te masum sayılmıyacak bazı kimseler var. Meselâ Mrs. Kolinsky adlı bir kadm. Grand Otelde kalıyor. O, 'Beynelmilel döküntüler' diye tarif edebileceğimiz grubun en tanınmış âzalaımdan biri. Seni alâkadar edecek bir kimse değil. Zira daima kanuna uygun bir şekilde hareket ediyor. Fakat malûmat toplamakta üstüne yok. Sonra--Ra- mat'da barda danseden kadını da unutmamalı. Onun malûm ibir hükümet hesabına çalıştığı öğrenildi. Kadının şimdi ner- de olduğunu bilmiyorum. Fakat onu burada olabileceğini gösteren bazı söylentiler var. Sanki dikkatler Meadowbank üzerinde toplanmış giıbi, değil mi? Ve—dün gece Miss Springer öldürüldü.»
Kelsey, düşünceli düşünceli başını salladı.
«Karma karışık bir iş...» Bir an hisleriyle mücadele etti: «İnsan ancak televizyonda böyle maceralar seyrediyor... 'Mübalâğalı...' diye düşünüyor. 'Olamaz... İmkânsız!..' Normal şartlar altında da böyle şeyler olmuyor tabi...»
Alan, tasdik etti. «Gizli ajanlar, hırsızlık, şiddet, cinayet, ihanet... Hiç biri de akla sığacak gibi değil—fakat hayatın bu tarafı da var.»
«Ama Meadowbank'te böyle şeyler olamaz!»
Müfettiş Kelsey dayanamayıp haykırmıştı.
Alan: «Ne demek istediğini anlıyorum,» diye cevap verdi. «Bu vatana ihanetten farksız.»
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra Müfettiş Kelsey usulca sordu. «Dün gece ne oldu dersin?»
Alan bir müddet düşündü. Sonra da ağır ağır konuşmağa başladı. «Miss Springer, gece yarısı Spor pavyonuna gitmişti. Neden? İşte araştırmaya oradan başlamamız lâzım. Kadının o saatte oraya—spor pavyonuna neden gittiğine karar vermedikçe, kendi kendimize onu kimin öldürdüğünü sormamız boş. Onun o lekesiz ve atletik hayatına rağmen, rahat uyuyamadığmı,—gece yataktan kalkıp, pencereden baktığını ve spor pavyonunda ışık gördüğünü düşünebiliriz. Kadının penceıesi, jimnastikhaneye bakıyordu değil mi?»
Kelsey, başım salladı:
«Miss Springer, cesur ve korkusuz bir kadın olduğu için meseleyi tahkike kalktı. Çıkıp, spor pavyonuna gitti. Ve orada birini yakaladı. Bu kimse ne yapıyordu? Bunu bilmiyoruz. Fakat o şahıs çok müşkül vaziyette kalmıştı. Tabancasını çekip kadını vurdu.»
Kelsey, tekrar başını salladı.
«Biz de öyle düşündük. Fakat son nokta beni ta işin başından beri endişelendiriyor. İnsan birini durup dururken öldürmez,—elinde tabancayla, cinayete hazırlıklı vaziyette gelmez. Fakat--»
«Fakat çok mühim veya kıymetli bir şeyin peşindeyse o başka. Böyle diyecektin, değü mi? Ben de aynı fikirdeyim. İşte 'Masum Springer'in macerası diyeceğimiz hâdise böyle cereyan etti. Kadın, vazifesini yaparken vuruldu. Fakat, bir ihtimal daha var. Springer gizlice öğrendiği bazı şeyler dola- yısiyle Meadowbank'e öğretmen olarak girdi. Veya patronları onu—bazı meziyetleri dolayısiyle—bu vazifeye verdiler... Kadın, münasip bir geceyi bekledi ve sonra da usulca binadan çıkarak, spor pavyonuna gitti—(Tabiî burada bir sual yüzünden duraklıyoruz! Neden?) Neyse... Biri Miss Springer'in peşine takıldı—veya onu jimnastikhanede bekledi... Yanında tabanca taşıyan ve silâh kullanmaktan çekinmiyen biri bu... Yine aynı sual! Neden? Niçin? O Allahın cezası Spor pavyonunda ne var? Orası insana, bir şey saklanabilecek bir yer gibi gelmiyor.»
«Orada saklı bir şey yok. Bunu sana rahatça söyliye- bilirim. Spor pavyonunu iyice aradık... Kızların dolapları... Miss Springer'in ki, içerde muhtelif spor eşyaları var. Hepsi de normal, bir spor pavyonunda bulunacak şeyler... Ve bina yepyeni! Anlıyacağm içeride mücevhere benzer hiç bir şey yoktu.»
Alan, mırıldandı. «Belki içeride bir şey vardı. Bunu da biri—yani katil—alıp götürdü... Bir ihtimal daha var tabiî... Yani Spor pavyonu bir buluşma yeri olarak kullanıldı. Ya Miss Springer, ya da başka biri tarafından. Jimnastikhane hakikaten buluşmaya uygun bir yer. Mektepten biraz ileride. Fazla uzak değil. Sonra biri oraya gittiğini farkederse, 'Spor pavyonunda ışık gördüm de,' dersin olur biter... Şimdi—Miss Springer'in oraya biriyle buluşmıya gittiğini farzedelim. Sonra—bir münakaşa çıktı ve kadın öldürüldü. Veya—Miss Springer, birinin mektepten çıktığını görerek, onun peşine takıldı. Görmemesi veya işitmemesi lâzım gelen bir şeye burnunu soktu.»
Kelsey, «Onu sağken görmedim,» dedi. «Fakat anlatılanlara bakılırsa bir hayli mütecessiz bir kadmmış.»
Alan, «Bence en makul izah tarzı da bu,» diye cevap verdi. «'Tecessüs kedinin ölümüne sebep oldu,' derler... Evet, Spor pavyonu meselesi böyle...»
«Fakat, birileri orada buluştuysa, o zaman—» Kelsey sustu.
Alan, heyecanla başını salladı. «Evet... Mektepte dikkatimize lâyık biri olduğu muhakkak... Yani—güvercinlerin arasında bir kedi var.»
Bu sözler Kelsey'in dikkatini çekti. «Güvercinlerin arasındaki kedi... Öğretmenlerdin biri—yani Miss Rich de bugün aynı şeyi söyledi.» Bir an düşündü. «Bu sömestr mektebe—talebeler hariç üç kişi gelmiş. Sekreter Ann Shapland, Fransızca öğretmem Angele Blanche, ve tabiî Miss Springer. O öldü—artık bu işle alâkası yok. Eğer güvercinlerin arasında bir kedi varsa, bu ikisinden »biri.» Alan'a baktı. «Söyle... Hangisi daha uygun?»
Alan da düşündü. «Geçen gün Matmazel Blanche'ı Spor pavyonundan çıkarken yakaladım. Suçluymuş gibi bir hali vardı. Sanki—yapmaması lâzım gelen bir şeyle meşgulmuş gibi... Buna rağmen ben yine de öbürünü seçerim. Yani Ann Shapland'ı. Gayet soğukkanlı ve son derecede akülı. Senin yerinde olsaydım, mazisini iyice araştırırdım. Allahaşkma ne gülüyorsun?»
Kelsey, tebessüm ediyordu. «O da senden şüphe ediyordu. Seni pavyondan çıkarken yakalamış. Halin pek acaipmiş.»
— «Oh, maşallah!» Alan, fena halde kızdı. «Ne de küstah kadın.»
Kelsey, yine o otoriter tavrını takındı. «Bütün mesele şu. Bizler, Meadowbank'e çok ehemmiyet veririz. Güzel bir mekteptir o. Miss Bulstrode da fevkalâde bir kadındır. Bu işi ne kadar çabuk halledersek, mektep için o kadar iyi olur. Esrarı çözmek ve Meadowbank'i temize çıkarmak istiyoruz... Bir an durarak düşünceli nazarlarla Alan'ı süzdü. «Galiba Miss Buls- trode'a kim olduğunu söylemek mecburiyetinde kalacağız. Merak etme,—ağzı sıkıdır onun.»
Alan, bir an düşündü. Sonra da başım salladı. «Evet... Bu hâdiseden sonra 'kaçınılmaz bir şey bu...»
12. EsM lâmbaya yenisi
Miss Bulstrode'un diğer kadınlardan üstün olan bir tarafı daha vardı. O, anlatılanları dinlemesini iyi bilirdi.
Kelsey'le Alan'ın sözlerini de sessiz sadasız dinledi. Kadının kılı bile kıpırdamadı. Sadece, hikâye sona erince bir tek kelime söyledi:
— «Hayret!»
Alan, «Asıl hayret edilecek biri varsa,» diye düşündü. «O da sensin.» Fakat bunu açık açık söylemekten çekindi.
Miss Bulstrode, her zamanki gibi hemen en mühim noktaya parmağını bastı. «E?... Ne yapmamı istiyorsunuz?»
Müfettiş Kelsey öksürdü. «Mesele şu. Mektebi düşünerek size her şeyi açıklamağa karar verdik.»
Miss Bulstrode, başını salladı. «Tabiî. Ben evvelâ mektebi düşünürüm. Talebelerimin emniyet ve bakımlarından ben mesulüm. Biı bakıma yanımda çalış.anlarınkinden de... Şunu ilâve etmeği de isterim. Miss Springer'in ölümü hakkında ne kadar az neşriyat yapılırsa, benim için o kadar iyi olur. Tabiî bu tamamiyle egoistçe bir düşünce—-fakat mektebin, yalnız benim için değil, kendi bakımından da mühim olduğuna inanıyorum. Yalnız, fazla neşriyat işinizi kolaylaştıracaksa, o zar man bildiğiniz giıbi hareket edersiniz. Fakat—hakikaten öyle mi?»
Müfettiş Kelsey, «Hayır,» diye cevap verdi. «Bence bu vak'ada ne kadar az neşriyat yapılırsa, işimiz de o kadar kolaylaşır. Resmî soruşturma, tehir edilecek. Biz de etrafa bunun mahallî bir vak'a olduğunu yazacağız. Genç haydutların,—veya bugünkü isimleriyle 'suçlu çocukların' bu işi yaptıklarını söyliyeceğiz. Tabancayla oynamaktan hoşlanan delikanlıların... Bu tip çocuklarda daha ziyade sustalı bulunur ama bazen ellerine tabanca da geçirirler. 'Miss Springer, onları pavyonda yakalamış. Haydutlar da kadım oracıkta vurmuş...' Böyle bir hikâyenin etrafa yayılması iyi olur. O zar man biz de sessiz sadasız çalışırız. Gazetelere de elimizden geldiği kadar az malûmat vereceğiz. Tabiî Meadowbank meşhur bir yer. Basmda yer alacak bir mektep. Hele burada cinayet işlenmiş olması, gazetelerin arayıp da bulamadığı' cinsten bir hâdise.»
Miss Bulstrode, çabucak, «Size bu hususta yardım edebilirim,» dedi. «Benim de nüfuzum var...» Gülümseyerek bir kaç isim saydı. Bunların arasında Dahiliye Nazırı, iki 'Gazete kralı' bir Piskopos, ve Maarif Nazırı da vardı. «Elimden geleni yapacağım.» Alan'a baktı. «Siz ne diyorsunuz? Kabul mu—»
Genç adam çabucak cevap verdi. «Tabiî, tabiî. Biz hâdisenin sessiz sedasız gelişmesini tercih ederiz.»
Miss Bulstrode, sordu: «Siz yine bahçıvanlığa devam edecek misiniz?»
«Eğer bir itirazınız yoksa, evet. Bu suretle istediğim yerde olabileceğim. Hâdiseleri yakından takip edeceğim.»
Miss Bulstrode, bu sefer kaşlarım çattı. «Bir cinayet daha işleneceğini sanmıyorsunuz ya?»
«Hayır, hayır.»
«Buna memnun oldum. Hiç bir mektep, bir sömestrde arka arkaya iki cinayete dayanamaz.» Kelsey'e döndü. «Spor pavyonundaki işiniz bitti mi? Orayı kullanamamamız, hiç te hoş olmaz.»
«Orada işimiz bitti artık. Pavyon tertemiz—yani bizim bakımımızdan. Cinayetin hangi sebepten işlendiğini bilmiyoruz,-Jimnastikhanede de bize bu hususta yardım edecek bir şey yok. Orası içinde malûm şeyler bulunan bir spor pavyonu.»
«Kızların dolaplarında da bir şey yok mu?»
Müfettiş Kelsey, gülümsedi. «Şey—şu, bu—som», Candide
adlı—Fransızca bir kitabın kopyesi... Resimleri de var... Pahalı bir kitap bu.»
Miss B«lstrode, içini çekti. «Ah... Demek kitabı oraya saklıyor. Candide'i Giseile'in dolabında buldunuz her halde?»
Kelsey'in müdireye hürmeti büsbütün arttı. «Gözünüzden hiç bir şey kaçmıyor, madam.»
Miss Bulstrode, «Candide'in ona zararı dokunmaz,» diye mırıldandı. Klâsik bu. Bazı müstehçen eserleri ellerinden alıyorum tabiî... Şimdi tekrar ilk sualime döneceğim. Mektep hakkındaki neşriyat meselesile alakalı endişelerimi giderdiniz Mektep de size her hangi bir şekilde yardım edebilir mi?»
—« Şu anda—pek sanmıyorum. Size sadece şunu sormak istiyorum. Bu sömestr sizi endişelendiren bir şey oldu mu? Bir hâdise? Veya bir kimse?»
Miss Bulstrode, hemen cevap vermedi. Biraz düşündükten sonra ağır ağır, «Açıkçası,» dedi. «Bilmiyorum.»
Alan, hemen atıldı. «Fakat size bir şey varmış gibi geliyor, değil mi?»
«Evet—,öyle. Kat'î, belirli bir şey değil bu. Bir şahıs veya bir hâdise üzerinde durmam imkânsız. Yalnız—» susup düşündü. «Bana bir şeyi kaçırmışım gibi geliyor—yani, hâdise sırasında öyle bir hisse kapıldım. Size meseleyi izah edeyim.»
Mrs. Upjohn hâdisesini, Lady Veronica'nm umulmadık bir anda ortaya çıkarak, kendisini endişelendirmesini anlattı.
Bu vak'a Alan'ı çok ,alâkadar etti. «Meseleyi iyice anlamam lâzım, Miss Bulstrode. Mrs. Upjohn, çakıllı yola bakan pencereden,—şu ön pencereden dışarıyı seyrederken birini gördü ve tanıdı. Bu mühim değil. Mektepte yüzden fazla talebe var. Mrs. Upjohn, onlardan birinin annesini, babasını Veya velisini tanımış olabilir. Fakat siz, bu hâdisenin kadını çok şaşırttığından eminsiniz. Yani Mrs. Upjohn'un Meadow- bank'te rastlıyacağmı hiç sanmadığı biriydi bu.»
«Evet, bana hakikaten öyle geldi.»
«Sonra siz, aksi istikamete bakan pencereden dışarı bir göz attınız ve talebelerinizden birinin annesinin sarhoş vaziyette mektebe geldiğini gördünüz. Tabiî o zaman bu meseleye daldınız ve Mrs. Upjohn'un .sözlerini âdeta duymaz oldunuz?»
Miss Bulstrode, başını salladı.
«Mrs. Upjohn, birkaç dakika konuştu, değil mi?»
«Evet.»
«Kendisini tekrar dinlemeğe başladığınız zaman kadm casusluktan, evlenmeden evvel, harp sıralarındaki Entelijans çalışmalarından bahsediyordu?»
«Evet.»
Alan, düşünceli düşünceli, mırıldandı. «Hım... Bu meseleyle alâkası olabilir... Harp günlerinde tanıdığı "biri... Talebelerinizden birinin annesi, babası, akrabası veya öğretmenlerden biri.»
Miss Bulstrode itiraz etti. «öğretmenlerimden biri olamaz.»
«Pekâlâ mümkün.»
Kelsey, atıldı. «Miss Upjohn'la temasa geçmemiz iyi olur. Bunu derhal yapmalıyız. Sizde adresi var mı, Mrs. Bulstrode?»
«Tabiî. Fakat zannedersem Mrs. Upjohn seyahatte. Bir dakika—bunu hemen öğreniriz.» Masadaki düğmeye iki defa bastı. Sonra da sabırsız bir tavırla kapıya giderek, koridordan geçmekte olan bir kıza seslendi. «Paula, lütfen bana Julia Upjohn'u yolla.»
«Peki, efendim.»
Alan, ayağa kalktı. «Kız gelmeden gitmem doğru olur. Neticede bir bahçivanm Müfettişe tahkikat sırasında yardım ettiği görülmüş şey değildir. Kelsey, güya beni buraya sorguya çekmek için çağırdı. Şu anda şüphe edilecek bir tarafım olmadığı için gidebileceğimi söyliyecek.»
Kelsey, gülerek: «Haydi, git bakalım,» diye homurdandı. «Seni göz hapsine de aldığımı unutma.»
Alan, kapıda duraklıyarak Miss Bulstrode'a baktı. «Sahi aklıma geldi. Çalışırken biraz küstahlık etsem olur mu? Meselâ—yanınızda çalışan bazı kimselerle ahbaplık edebilir miyim?»
«Hangileriyle?»
«Şey—meselâ Matmazel Blanche'la...»
«Matmazel Blanche'la mı? Yani sizce o—»
«Bana kalırsa Matmazelin canı burada bir hayli sıkılıyor.»
«Hım...» Miss Bulstrode'un çehresinde haşin bir ifade belirdi. «Belki haklısınız. Başka?»
Alan, neşeyle cevap verdi. «Her halde hepsiyle de ahbap olmağa çalışacağım. Eğer kızların gülünç bir şekilde davrandıklarını,—benimle buluşmak için usulca bahçeye çıktıklarını farkederseniz, lütfen hüsnüniyetle hareket ettiğime inanın. Veya—polisçe bir niyetle. Böyle bir tâbir yok ama olsun.»
«Kızların bir şey bilebileceğini mi sanıyorsunuz?»
Alan, başını salladı. «Herkes bir şey bilir. Fakat bazen ne
bildiğini bilmez.»
«Belki haklısınız.»
Kapı vuruluyordu. Miss Bulstrode seslendi: «Giriniz.»
Eşikte Julia Upjohn belirdi. Kız nefes nefeseydi.
«Gel, Julia.»
Müfettiş Kelsey, homurdandı. «Gidebilirsin, Goodman. Haydi bakalım, işinle meşgul ol artık»
Alan, somurtmuştu. «Size hiç bir şey bilmediğimi söylemiştim.» Çıkarken usulca homurdandı. «Allah kahretsin! Gestapodan farksız.»
Julia, özür diledi. «Affedersiniz, Miss Bulstrode. Nefes tıefese kaldım. Zira tenis kortundan buraya kadar koştum.»
«Zararı yok, zararı yok. Sana annenin adresini sora- aaktım. Daha doğrusu,-onunla nasıl temasa geçebiliriz?»
«Oh! İsabel teyzeme mektup yazacaksınız. Annem, İngiltere'de değil.»
«Teyzenin adresi bende var. Fakat ben annenle temasa geçmek istiyorum.»
Julia, kaşlarını çattı. «Bilmem bunu nasıl yapacaksınız? Zira annem otobüsle Anadolu'ya gitti.»
Miss Bulstrode, şaşalamıştı. «Otobüsle mi?»
Julia, neşeyle başını salladı. «Annem böyle şeylere bayılır. Sonra bu şekilde yolculuk o kadar pahalı olmuyor. Belki biraz rahatsız ama annem öyle şeylere aldırmaz. Zannedersem üç hafta kadar sonra Van'da olacak, efendim.»
«Anlıyorum—evet... Julia, annen sana harpte çalışırken tanıştığı birine burada rastladığından bahsetti mi?»
«Hayır, Miss Bulstrode. Sanmıyorum, efendim... Hattâ bundan eminim.»
«Annen harpte Entelijans Servisteydi değil mi?»
«Ah, evet. Annem bu işe bayılmış. Fakat doğrusu bu bana pek heyecanlıymış gibi gelmedi. Meselâ—hiç bir şeyi haraya uçurmamış: Gestapohun eline düşmemiş. Tırnakları sökülmemiş. Yani, hiç bir şey yapmamış o. İsviçre'de çalışmış sanırım. Yoksa—Portekiz'de miydi?» Kız özür dilermiş gibi ilâve etti: «İnsan o eski harp hikâyelerinden sıkılıyor. Korkarım her zaman dikkatle dinlemiyorum.»
— «Ya? Pekâlâ... Teşekkür ederim, Julia. Artık gidebilirsin.» Kız çıktıktan sonra Miss Bulstrode, ellerini açtı. «Ya- rabbi! Otobüsle Anadolu'ya gitmiş! Üstelik bunu sanki annesi şehre inmek için 73 numaralı otobüse binmiş gibi saküı sakin söylüyor.»
II
Jennifer, tenis kortundan oldukça somurtkan bir tavırla, raketini sallıyarak çıktı. O sabah servis atarken yaptığı hatalar kendisini fena halde üzmüştü. Tabiî bu raketle şöyle sert bir servis atması da imkânsızdı, o da başka. Fakat ona son zamanlarda servisini kontrol edemiyormuş gibi geliyordu. Buna karşılîk 'Back hand'i iyice düzelmişti. Springer'in yardımı da çok dokunmuştu doğrusu. Birçok bakımlardan kadına yazık olmuştu... Jennifer, tenisi çok ciddiye alıyordu. Üzerinde durduğu mevzulardan biri de buydu.
«Affedersiniz—»
Sez Törek ädäbiyättän 1 tekst ukıdıgız.
Çirattagı - Kapı Tekrar Vuruldu - 08
  • Büleklär
  • Kapı Tekrar Vuruldu - 01
    Süzlärneñ gomumi sanı 3977
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2056
    31.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    43.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    51.9 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kapı Tekrar Vuruldu - 02
    Süzlärneñ gomumi sanı 3917
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1988
    31.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    44.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    52.3 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kapı Tekrar Vuruldu - 03
    Süzlärneñ gomumi sanı 3866
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1935
    32.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.9 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kapı Tekrar Vuruldu - 04
    Süzlärneñ gomumi sanı 3962
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1910
    32.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.2 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    52.3 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kapı Tekrar Vuruldu - 05
    Süzlärneñ gomumi sanı 3912
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1730
    34.3 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    48.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    56.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kapı Tekrar Vuruldu - 06
    Süzlärneñ gomumi sanı 3955
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1744
    31.7 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    44.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    52.3 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kapı Tekrar Vuruldu - 07
    Süzlärneñ gomumi sanı 3902
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1787
    31.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.3 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kapı Tekrar Vuruldu - 08
    Süzlärneñ gomumi sanı 3986
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1879
    32.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.3 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kapı Tekrar Vuruldu - 09
    Süzlärneñ gomumi sanı 3915
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1860
    32.7 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kapı Tekrar Vuruldu - 10
    Süzlärneñ gomumi sanı 3883
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1918
    31.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kapı Tekrar Vuruldu - 11
    Süzlärneñ gomumi sanı 3924
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1741
    33.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    47.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kapı Tekrar Vuruldu - 12
    Süzlärneñ gomumi sanı 3948
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1974
    32.7 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kapı Tekrar Vuruldu - 13
    Süzlärneñ gomumi sanı 3905
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1944
    33.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kapı Tekrar Vuruldu - 14
    Süzlärneñ gomumi sanı 941
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 611
    43.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    58.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    65.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.