Kapı Tekrar Vuruldu - 02

Süzlärneñ gomumi sanı 3917
Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1988
31.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
44.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
52.3 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
ads place
«Benim zaten götürmek istediğim eşya yok. Hayır, hayır, bir tek şey var—»
Gülümsedi. Bu tebessümü birdenbire çehresini değiştirdi. Sanki şimdi Bob'un karşısında tamamiyle başka biri vardı. O Batılı modern genç gitmişti. Ali Yusuf'un, bu tebessümünde atalarının bu memlekette tutunmalarına yardım eden kurnazlığın izleri var gibiydi.
«Sen benim arkadaşımsm, Bob. Onun için bunu sana göstereceğim.»
Elini gömleğinin içine sokarak beline doğru uzattı ve küçük, deri bir kese çıkardı. Bunu arkadaşına verdi.
«Bahsettiğin bu mu?» Bob, iyice şaşırmıştı. Kaşlarını çattı.
Ali, keseyi ondan alarak, açtı ve içindekileri masanın üzerine boşalttı.
Bob, nefesini tutmuştu. Sonra hafifçe bir ıslık çaldı.
«Aman yarabbi! Hakikî mi bunlar?»
Ali, güldü:
«Tabiî hakikî. Bu taşların çoğu babamındı. Her sene yeni bir kaç mücevher alırdı. Ben de öyle... Dünyanın dört köşesinden geldi bunlar. Ailem, bu taşlan itimat ettiği kimselerin vasıtasiyle gizli gizli satın aldı. Londra'dan... Kalkü- ta'dan... Güney Afrika'dan... Bizim ailenin âdetidir bu. Atalarım tarafından kurulmuş bir anane. Bu taşlar sıkışık zamanlarda kullanılmak için toplanırdı.» Lâkayit bir tavırla ilâve etti: «Bugünkü piyasaya göre bu taşların değeri bir milyon.»
«Bir milyon sterlin!» Bob, tekrar bir ıslık çaldıktan sonra taşları aldı. Bunların ışıl ışıl yanarak parmaklarının.
arasından kayışlarını seyretti. «İnanılacak gibi değil. Tıpkı peri masallarındaki gibi. İnsan bir tuhaf oluyor.»
«Evet.» Esmer genç başını salladı. Yine yüzünde o atalarını hatırlatan müteyakkız ifade belirmişti. «Mücevherler ortaya çıktı mı, insanlar da değişir. Böyle taşlar daima kandan bir iz bırakırlar. Cinayet—ölüm—ihanet. Kadınlar bu hususta erkeklerden daha da fenadır. Zira kadınlar yalnız mücevherlerin kıymetini düşünmezler. Taşların kendisi de onları cezbeder. Güzel mücevherler, kadınları âdeta çıldırtır. Onlara sahip olmağı isterler. Taşları boyunlarına, göğüslerine takmağı arzu ederler. Bu mücevherlerden bir tekini bile bir kadına vermem. Ama sana vereceğim.»
«Bana mı vereceksin?» Bob, hayretle baka kaldı.
«Evet. Bu taşların, düşmanlarımın eline geçmesini istemiyorum. Aleyhimdeki ayaklanmanın ne zaman olacağı belli değil. Belki bugün harekete geçerler. Şu taşları al ve elinden geleni yap.»
«Buraya bak,—ne demek istediğini anlıyamıyorum. Bu taşları ne yapacağım ben?»
«Onları memleketten çıkarmanın çaresine bak.»
Ali, iyice endişelenmiş olan arkadaşına sakin sakin bakıyordu.
Bob, «Yani,» dedi. «Bu taşları senin yerine benim taşı mamı mı istiyorsun?»
«Öyle de denebilir. Fakat-senin onları Avrupaya gön- derebilmek için daha güzel bir yol bulacağından eminim.»
«Ali, ben böyle işlerden anlamam ki!»
Prens, koltuğunda arkasına yaslandı. Neşeyle gülümsü- yordu.
«Sen makul ve zeki bir insansın. Sonra dürüstsün. . Mektep günlerini unutmadım. Bir meseleyi halletmek için daima fevkalâde plânlar yapardın. Sana, bu işlerime bakan adamın ismini de vereceğim. Zira bu maceradan sağ çıkacağım meçhul. O kadar endişelenme, Bob. Elinden geleni yapmağa çalış. Senden bütün istediğim bu. Eğer muvaffak olamazsan, seni kabahatli bulacak değilim. Neticede, Allahm istediği olur. Benim için mesele basit. Ben bu taşların cesedimden alınmasını istemiyorum. Gerisi ise—» Omuzunu silkti. «Söylediğim gibi. Daima Allahm istediği olur.»
«Sen delisin!»
«Hayır. Ben sadece kadere inanıyorum.»
«Fakat,—buraya bak Ali. Biraz evvel dürüst olduğumu söyledin. Fakat, bir milyonluk taşlar—bunlar en dürüst adamı bile baştan çıkarmaz mı?»
Ali Yusuf arkadaşına sevgiyle baktı.
«İşin garibi, böyle bir şeyi aklımdan bile geçirmiya rum. Sana itimadım var.»
2. Balkondaki kadın
Bob Rawlinson, sarayın aksi sedalarla dolu mermer koridorlarından ilerlerken, ömründe bu kadar endişeli olmadığını düşünüyordu. Pantolon cebinde bir milyon sterlinlik bir hazine olduğu aklına geldikçe ürperiyordu. Rastladığı her saray mensubunun da bunu bildiği zehabına kapılmaktaydı. Hattâ belki yüzüne bakar bakmaz herkes vaziyeti anlıyordu. Çüli çehresinde sadece her zamanki gibi neşeli ve uysal bir ifade olduğunu bilseydi, muhakkak çok rahatlıyacaktı.
Kapıdaki nöbetçiler, silâhlarını şakırdatara konu selâmladılar. Bob, Ramat'ın ana caddesinden ilerledi. Sersemliği hâlâ geçmemişti. Nereye gidiyor? Ne yapacaktı? Bunları bilmiyordu işte. Üstelik vakit de dardı...
Ana cadde Orta Doğudaki diğer ana caddelerden farksızdı. Sefaletle ihtişamın bir karışımıydı burası. Yeni banka binaları haşmetle yükseliyor, küçücük dükkânlarda ise plâstik eşyalar satılıyor, bebek potinleriyle çakmaklar aynı tezgâhta teşhir ediliyordu. Bazı mağazalarda dikiş makinesi ve yedek parçaları satılmaktaydı. Eczanelerdeki ilâç şişelerinin üzerleri sinek tersi içinde kalmıştı. Duvarlarda türlü penisilin ve antibiotik ilânı vardı. Bütün bu dükkânlarda almak istiyece- ğiniz bir şey yoktu. Son model îsviçre saatleri hariç, tabiî. Fakat küçücük bir vitrine yığılmış olan boy boy, biçim saat leri görünce insan gayri ihtiyarî irkiliyordu. Bu yüzlerce saat karşısında bayağı sersemlediği için alış verişten de kaçmıyordu.
Hâlâ dalgın dalgın yürüyen Bob, yerli veya Avrupa elbiseleri giymiş olan ahaliye çarpmağa başlaymca biraz kendini topladı. Yine «Allah kahretsin, ben nereye gidiyorum?» diye sordu.
Yerli kahvelerinden birine girerek bir nane-limon söyledi Bu mis kokulu şeyi içerken de biraz kendine gelir gibi oldu.
Kahvenin havası insana huzur veriyordu. Karşısındaki mas? da ise iki adam tavla oynamaktaydılar. Tam oturup, düşünü lecek bir yerdi burası.
Düşünmesi de lâzımdı. Ona bir milyon değerinde mücevher vermişlerdi. Ne yapıp yapıp bunları memleketten çıkarması lâzımdı. Üstelik kaybedilecek vakti de yoktu. Her an karışıklık çıkabilirdi.
Ali delilik ediyordu tabii. Bir milyonluk hazineyi lâkayıt bir tavırla arkadaşına vermiş, sonra da sakin sakin her şeyin Allahın elinde olduğunu söylemişti. Hakikaten öyleydi ama Bob şimdi mücevherleri ne yapacaktı?
Bu Allahm cezası taşları memleketten nasıl çıkaracaktı?
Ona, memleketten normal bir sebep yüzünden ayrılmak üzere olan bir kimse—alelâde biri lâzımdı. Meselâ bir iş adamı veya turist! Siyasî bağları olmıyan, eşyaları fazla dikkatle—hattâ hiç—aranmıyacak bir yolcu. Tabiî yolculuğun sonunu da düşünmek lâzımdı... Londra hava alanında heyecan! Milyonluk mücevher kaçakçılığı! V.s.... Tabiî artık bunu da göze almak lâzımdı—
Alelâde biri,—hakikî bir turist. Bob, birdenbire, «Ne budalayım!» diye düşündü. «Joan, tabiî! Ablam Joan!» Joan Sut- cliffe, iki aydır kızı Jennifer'le Ramat'daydı. Jennifer, zatürre geçirdiği için doktorlar Mrs. Sutcliffe'e kızını güneşli, rutubetsiz bir yere götürmesini tavsiye etmişlerdi. Ana kız, dört beş gün sonra deniz yoluyla İngiltereye döneceklerdi.
Evet, Joan bu iş için biçilmiş kaftandı. Ali, kadınlarla mücevherler hakkmda ne söylemişti? Bob, kendi kendine güldü. Sevgili Joan! Doğrusu o taşları görünce deliye dönecek tiplerden değildi. Aklı başında bir kadındı ablası. Evet,—Jo- an'a güvenebilirdi.
Bob, «Joan,» diye düşündü. «Fakat Joan'a itimat edebilir miyim? Evet o son derece dürüsttür. Ama çenesini tutabilir mi?» Genç adam üzüntüyle içini çekti. Joan, dilini tutamazdı. Elinde değildi bu onun. Daha da fenası imalarda bulunurdu o. «İngiltere'ye çok mühim bir şey götürüyorum. Bundan
hiç kimseye bahsetmemem lâzım. Vaziyet çok heyecanlı...»
Joan, boşboğazın biriydi. Tabi, bunu kendisine söylediğiniz zaman fena halde kızardı o da başka. O halde Joan İngiltere'ye ne götürdüğünü bilmemeliydi. Bu sayede hayatı da tehlikeye atılmamış olurdu. Taşları paket edecekti... Şöyle alelâde bir paket yapacak ve ablasına da bir hikâye uyduracaktı. Birine hediye... Bir emanet... Neyse, bir şey düşünecekti artık.
Bob, saatine bakarak ayağa kalktı. Vakit geçiyordu.
Sokakta hızla ilerlerken öğle sıcağının farkında bile de' ğildi. Görünüşte her şey normaldi. İlk bakışta hiç bir şey anlaşılmıyordu. Yalnız Sarayda insan etrafın için için kaynadığını, fısıltıları, casusları farkediyordu. Kim sadıktı? Kim değildi? Prens Yusuf Ali'yi devirmeğe kalkacakları muhakkaktı. Ama muvaffak olacaklar mıydı?
Ramat'm en meşhur oteline girerken Bob'un kaşları çatıldı. Otele büyük bir tevazuyle (!) Ritz Savoy ismi verilmişti. İhtişamlı, oldukça modern bir cephesi vardı. Üç sene evvel büyük bir merasimle açılmıştı. Müdür İsviçreli, ahçı Viyana- lı, Metrdotel de İtalyandı. Evvelâ Viyanalı ahçı kaçmıştı, sonra da İsviçreli müdür. Geçenlerde İtalyan metrdoteli de gitmişti. Yemeklerin ismi hâlâ şatafatlıydı ama pek kötüydü bunlar. Servis te öyle. O pahalı musluklar ve banyoların çoğu da bozulmuştu.
Müracaâtteki kâtip Bob'u iyi tanırdı. Genç adamı gülümseyerek karşıladı.
«Günaydın Mr. Rawlinson. Ablanızı mı görmek istiyorsunuz? Kendisi kızıyla pikniğe gitti—»
«Pikniğe mi?» Bob, fena halde şaşalamıştı. Pikniğe gitmenin de tam zamanıydı.
Kâtip izahat verdi. «Petrol şirketinden Mr. ve Mrs. Hust'- le.» Ramat'da herkes her şeyi bilirdi. «Kalat Diva barajına gittiler.»
Bob, içinden küfürü bastı. Joan, ancak saatler sonra dönebilecekti.
— «Odasına çıkayım,» diyerek elini uzattı. Kâtip, odanın anahtarını verdi.
Genç adam yukarıda kapıyı açarak içeri girdi. Çift yataklı büyük oda yine her zamanki gibi karışıktı. Joan Sutcliffe öyle titiz bir kadın sayılmazdı. Bir sandalyeye golf sopaları konmuş, tenis raketleri yatağın üstüne atılmıştı. Elbiseler etrafa saçılmıştı. Masanın üstünde filmler, kartpostallar, renkli kapaklı romanlar ve güneydeki yerlilere mahsus eşyalar vardı. Bunların çoğu İngiltere ve Japonya'da yapılmıştı, o da başka.
Bob, etrafına, bavullara, fermuarlı çantalara baktı. Yeni bir meseleyle karşılaşmıştı. Ali'yle uçağa binmeden evvel Jo- an'u göremiyecekti. Baraja kadar gidip dönecek vakti yoktu. Tabiî taşları paket edip, bir pusulayla bırakabilirdi... Genç adam, başını salladı. Bu doğru olmazdı. Kendisini ekseri takip ettiklerini biliyordu. Her halde Saraydan çıkarken peşine takılmışlar, evvelâ kahveye sonra da otele gelmişlerdi. Bob, takip edildiğinin farkına varmamıştı ama genç adam onların bu işte çok usta olduklarını biliyordu. Otele, ablasını görmeğe gelmesi tabiî bir şeydi. Fakat—bir paketle bir pusula bıraktığı takdirde... Muhakkak pusulayı okur ve paketi de açarlardı.
Vakit... Vakit... Hiç vakti yoktu...
Cebinde bir milyon sterlinlik bir servet vardı.
Bob, etrafına bakındı.
Sonradan gülümseyerek cebinde daima taşıdığı küçük âlet çantasını çıkardı. Yeğeni Jennifer'in plastrin'i olduğunu görmüştü. Bu da işine yarayacaktı tabiî.
Sür'atle, dikkatle çalışmağa başladı. Bir ara şüpheyle başını kaldırarak açık pencereye doğru baktı. Hayır, bu odanın balkonu yoktu. Sinirleri iyice gerilmiş olduğu için biri kendisini gözetliyormuş gibi gelmişti.
İşini bitirerek, memnuniyetle başını salladı. Kimse ne yaptığını farketmiyecekti. Bundan emindi. Ne Joan, ne de başkası... Kendinden başka hiç bir şey düşünmiyen etrafın farkında bile olmıyan Jennifer de lıiç bir şeyden şüphelenmi- yecekti.
Yaptığı işle alâkalı bütün delilleri toplayarak cebine tık-- tı. Sonra da tereddütle etrafına bakındı.
Mrs. Sutcliffe'in bloknutunu önüne çekerek kaşlarını çattı—
Joan'a bir mektup bırakması lâzımdı—
Fakat ona ne yazabilirdi? Joan'm anlıyacağı,—fakat pusulayı okuyan yabancıların bir mâna çıkaramıyacakları bir şey olmalıydı bu.
Tabiî bu imkânsızdı. Bob'un boş zamanlarında okumaktan hoşlandığı macera romanlarında kahraman şifreyle bir mektup yazar, bunu alan da kolaylıkla çözerdi. Fakat genç adam böyle bir şifrenin nasıl hazırlanacağını bilmiyordu. Ablası Joan ise, öyle gizli kapaklı şeylerden mâna çıkaracak bir kadın değildi. Ancak apaçık şeylerden anlardı o—
Bob, birdenbire gülümsedi. Bu işi başka türlü de yap- bilirdi. Dikkati Joan'm üzerine çekmemek için ablasına alelade bir pusula yazardı. Sonra da başka birine Joan İngiltere- ye gittiği zaman kendisine teslim edilmek üzere bir mektup verirdi.
Sür'atle yazmağa başladı.
«Sevgili Joan,
Bu akşam üzeri golf oynayıp oynamıyacağım sormak için uğradım. Fakat hakikaten Baraja gittiysen, geri döndüğün zaman parmağını oynatacak halin olmıyacak. Yarına ne dersin? Saat beşte kulüpte buluşalım.
Sevgiler.
Bob.»
Belki de bir daha görmiyeceği ablasına böyle bir pusula bırakıyordu işte. Ama bunun alelâde bir şey olması çok daha iyiydi. Joan, bu karışık meseleye karışmamalıydı. Hattâ ortada karışık bir mesele olduğunu bile bilmemeliydi. Joan, yalan söyleyemez, rol yapmazdı. Onun için hiç bir şeyden haberi olmadığını anlayınca kendisine ilişmezlerdi.
Üstelik bu mesele iki işe yarıyacaktı. Bunu duyanlar Bo- bun kaçmak niyetinde olduğunu akıllarına bile getirmiyecek- lerdi.
Genç adam bir müddet düşündü, sonra da telefonu açarak, santrale İngiliz sefaretinin numarasını verdi. Bir iki dakika sonra arkadaşı Üçüncü kâtip John Edmundson'la konuşuyordu.
— «John? Ben Bob Rawlinson. İşten çıkınca benimle bir yeıde buluşabilir misin?... Hım... Daha erken olamaz mı? Bunu yapmağa mecbursun, dostum. Mesele mühim. Şey, aslında bir kızla alâkalı bu...» Mahcup olmuş gibi hafifçe öksür- dü. «Harikulâde bir kız o, harikulâde. Âdeta bir peri. Fakat bazı güçlükler var.»
Edmundson, bu meseleyi hiç beğenmediğini belirtmek ister gibi soğuk soğuk, «Aman Bob,» diye cevap verdi. «(Senden de, sevgililerinden de bıktım. Pekâlâ. Saat iki münasip mi?» Cevap beklemeden telefonu kapadı. Bir iki saniye sonra da hafif bir çıtırtı duyuldu. Bu konuşmayı dinleyen meçhul şahıs kimse o da ahizeyi yerine bırakmıştı.
Bob, «Aferin Edmımdson'a,» diye düşündü. «İmdadıma yetişti.» Ramat'daki bütün telefon konuşmaları dinlendiği için, Bob'la John Edmundson aralarında bir parola kararlaştırmışlardı. Âdeta bir periye benziyen, harikulâde bir kız, aslında çok mühim ve âcil bir mesele mânasına geliyordu.
Edmundson onu saat ikide arabasiyle Yeni Tüccarlar bankasının önünden alacaktı. Bob arkadaşına mücevherleri sakladığı yeri söyliyecek, bunu ablası Joan'un bilmediğini ve meselenin mühim olduğunu anlatacaktı. Kendisine bir şey olabilirdi. Joan'la Jennifer, İngiltere'ye uzun bir deniz yolculuğu yaparak dönmeye karar vermişlerdi. Yani ancak altı hafta sonra Londra'da olacaklardı. O arada muhakkak ihtilâl olacak, Prensin düşmanları ya idareyi ele alacak ya yenileceklerdi. Evet, altı haftada çok şeyler olacaktı. Belki Ali Yusuf. Avrupaya gidebilecekti. Belki Bob'la birlikte öleceklerdi. Her ne hal ise, Bob, Edmundson'a açılacak ama her şeyi de söy- lemiyecekti.
Bob, son defa etrafına bakındı. Yine eskisi gibiydi burası. Sakin, karışık, âşinâ. Tek değişiklik, Joan'a yazdığı mektuptu. Zarfı masadaki eşyalardan birine dayayarak dışarı çıktı. Koridorda kimse yoktu.
II
Joan Sutcliffe'in yanındaki odada kalan kadın gerileyerek balkondan içeri girdi. Elinde bir ayna vardı.
Aslında balkona çenesinde belirivermek cüretini gösteren bir tüyü iyice tetkik etmek üzere çıkmıştı. Tüyün icabına cımbızla baktı, sonra da güneşte yüzünü iyice inceledi.
îşte tam o sırada başka bir şeyi farketti. Elindeki aynayı şöyle yanlamasına tutmuştu. Yandaki odanın gardrobu- nun aynasını aksettiriyordu bu. Kadın o aynadan bir adamın pek acaip bir şey yaptığını gördü.
Bu öyle garip öyle beklenmedik bir şeydi ki, kadın dikkatle seyretmeğe başladı. Hiç kımıldamıyordu. Adam, masanın başındaydı. Oturduğu yerden onu görmesi imkânsızdı. Kadın da zaten genç adamı o çift akis sayesinde seyredebiliyordu.
Dönüp, arkasındaki gardrobun aynasına bir göz attığı takdirde, kadının elindeki aynanın aksini görebilirdi.
Yalnız bir keresinde birdenbire başım kaldırarak, çabucak pencereye baktı. Fakat görünürde bir şey olmadığı için tekrar masanın üzerine eğildi.
Kadın, onun yaptığı işi bitirişini seyretti. Genç adam kısa bir tereddütten sonra çabucak bir not yazıp, zarfa koydu ve bunu masadaki eşyalardan- birinin üstüne dayadı. Sonra odanın bir ucuna doğru gitti. Kadın, onun ne yaptığını göre- miyordu ama akseden seslerden bir yere telefon ettiğini anladı. Söylenilenleri pek duyamadı. Fakat adamın sakin hattâ neşeli bir sesle konuştuğunu farketti. Sonra kadın, oda kapı? sının kapandığını duydu.
Birkaç dakika bekledikten sonra usulca kendi kapısını aralıyarak dışarı baktı. Koridorun öbür ucunda bir Arap, tüy süpürgeyle tembel tembel toz alıyordu. Nihayet köşeyi dönerek gözden kayboldu.
Kadın, yavaşça yandaki odaya doğru gitti. Kapı kitliydi tabiî. Zaten kadın da böyle olacağını tahmin etmişti. Yanındaki firkete ve çakı yardımiyle kilidi çabucak, büyük bir ustalıkla açtı.
İçeri süzülerek, kapıyı kapadı. Masadaki zarfı aldı. İyice kapatılmamıştı bu. Onun için kolaylıkla açıldı. Kadın, pusulayı okurken kaşları iyice çatılmıştı. Bunda vaziyeti izah edecek bir tek kelime bile yoktu.
Zarfı kapıyarak yerine koydu ve odanın köşesine doğru ilerledi.
Ye orada, elini öne doğru uzatmış vaziyette kalakaldı. Zira aşağıdaki terastan bazı sesler gelmişti.
Bunlardan birinin şimdi içinde bulunduğu odanın sahibine ait olduğunu biliyordu. Kat'i, kendinden emin, ukalaca bir sesti bu.
Kadın, pencereye koştu.
Aşağıda terasta Joan Sutchliffe, yanında kızı Jennifer'le duruyordu. Jennifer, on beş yaşlarında, uçuk yüzlü fakat sağlam" görünüşlü bir kızdı. Joan Sütcliffe, İngiliz sefareti memurlarından uzun boylu, kederli çehreli bir adama teklifi hakkında ne düşündüğünü söylüyordu. Üstelik bunu herkesi:: duymasmı istiyormuş gibi sesini de iyice yükseltmişti.
r— «Fakat saçma bu! Ömrümde böyle münasebetsizce bir şey duymadım. Burası gayet sakin bir yer. Herkes te güler yüzlü. Sizinki de lüzumsuz işgüzarlık. Boş yere paniğe kapıl mışsmız.»
«Öyle olmaşmı temenni ediyoruz, Mrs. Sutcliffe. Öyle olmasını temenni ediyoruz. Fakat Ekselans mesuliyetlerini—»
Mrs. Sutcliffe, onun sözünü kesti. Sefirlerin mesuliyetleri kendisini hiç alâkadar etmiyordu.
«Bizim bir sürü eşyamız var. İngiltereye, uzun bir yolculuk yaparak dönmek niyetindeyiz. Gelecek çarşamba hare- ket edeceğiz. Deniz yolculuğu Jennifer'e çok iyi gelecek. Doktor da öyle söyledi. Herşeyi altüst etmenize göz yumacak de- ğüim. Telâş içerisinde uçağa atlayıp, İngiltere'ye gitmeğe niyetim yok.»
Kederli suratlı adam, «Uçakla İngiltere'ye değil, Aden'e gidebilirsiniz,» dedi. «Vapurunuza oradan binersiniz.»
«Bagajlarımız da oraya götürülecek mi?»
«Tabiî, tabiî, İsterseniz bu meseleyi de hallederiz. Dı- şarda araba bekliyor. Bir kamyonet bu... Eşyalarınızı ona koyarız.»
Mrs. Sutcliffe, nihayet razı oldu. «Pekâlâ... O halde eş- yalanmızTtopffyalım.»
«Bu işi derhal yapmanızı rica edeceğim.»
Yatak odasındaki kadın telâşla içeri çekildi. Bavullardan birinin sapma takılı etiketteki adresi çabucak okuduktan sonra, dışarı süzüldü. Mrs. Sutcliffe koridorun köşesini dönerken o da kendi odasına girdi.
Otel kâtibi Joan Sutcliffe'in peşinden koşuyordu.
«Kardeşiniz biraz evvel buradaydı, efendim. Odanıza çıktı. Sonra da otelden ayrıldı sanırım. Kendisine yolda rastlamadınız mı?»
Mrs. Sutcliffe, «Hayır,» diye cevap verdi. «Vah... Vah...» kâtibe teşekkür ettikten sonra Jennifer'e döndü: «Her halde Bob da telâşlıydı, gitmeni için ısrar edecekti. Halbuki ben sokaklarda öyle karışıklığa delâlet edecek bir şey görmedim. Kapı açık. Bu adamlar da ne kadar dikkatsizi*»
Jennifer, atıldı: «Belki kapıyı dayım açık bıraktı.»
«Keşki onu görebilseydim... A, bir mektup bırakmış...» Zarfı çabucak açtı. Sonra da öğünürcesine, «Neyse,» dedi.
«Bob'un telâşlı olmadığı belli. Her halde onun bu meseleden haberi yok. Sefarettekiler fazla işgüzar. Bu sıcakta da bavu! yerleştirilir mi? Oda fırından farksız. Haydi Jennifer. Gar- dropla şifonyerden eşyalarım çıkar bakalım. Her şeyi bavullara tıkarız, olur biter. Eşyaları daha sonra dikkatle yerleştiririz.»
Jennifer, düşünceli düşünceli mırıldandı. «Şimdiye kadar hiç ihtilâl görmedim.»
Annesi hiddetle: «Şimdi de görmiyeceksin. Benim dediğim çıkacak. Hiç bir şey olmıyacak!»
Jennifer'in yüzünden hayal kırıklığına uğradığını anlamak kabildi.
3. Mr. Robinson'la tanışalım
Bu hâdiseden altı hafta sonra genç bir adam Bloomsbu- ry'de bir odanın kapısına usulca vurdu. Biri, «Giriniz,» diye seslendi. Genç adam da kapıyı açarak içeri süzüldü.
Girdiği küçük bir odaydı. Masanın başında orta yaşlı, şişman bir adam oturuyordu. Koltuğa iyice yayılmıştı. Sırtında buruşuk bur elbise vardı. Önü sigara külü içerisinde kalmıştı bunun. Pencereler sıkıca kapatılmıştı. İnsan odada boğuluvereceğini sanıyordu.
Gözleri yarı kapalı olan adam aksi aksi, «E?» dedi. «Yine ne var?»
Albay Pikeway'in gözlerinin daima yarı aralık olduğu, zira adamın ya uykudan yeni uyandığı veya dalmak üzere olduğu söylenirdi. Hattâ adının Pikeway olmadığını iddia edenler de vardı. Bunlar, «Adı Pikeway olmadığı gibi, Albay da değil,» derlerdi.
Ne yaparsınız? Dilin kemiği yok ki.
«Hariciye Nezaretinden Edmudson geldi, efendim.»
Albay Pikeway, mırıldandı. «Ya?...»
Gözlerini kırpıştırdı. Galiba tekrar uykuya dalıyordu. «Hım... İhtilâl sırasında Mamat'daki sefaretimizde üçüncü kâtipti, değil mi?»
«Evet, efendim.»
Albay Pikeway, içini çekti. Pek memnun olmuşa benzemiyordu. «O halde kendisini göreyim.» Biraz dikleşerek göbeğinin üzerindeki küllerin bir kısmını süpürdü.
John Edmundson, uzun boylu, sarışın, sakin tavırlı frir gençti. Çehresinde, «Bu işler hoşuma gitmiyor,» der gibi bir ifade vardı. Güzel bir elbise giymişti, çok ta kibardı.
«Albay Pikeway? Ben John Edmundson'um. Sizin— şey—beni görmek istiyebileceğinizi söylediler.»
Albay Pikeway, mırıldandı. «Öyle mi? Eh, onlar bu işleri daha iyi anlarlar...» ilâve etti. «Oturun.» Gözleri tekrar kapanmağa başlıyordu. Çabucak, «İhtilâl sırasında Ramat'day- dmız değil mi?» diye sordu.
«Evet, Ramat'daydım. Hoş bir hâdise değildi o.»
«Her halde. Her halde. Bob Rawlinson'un arkadaşıydınız değil mi?»
«Evet, kendisini iyi tanırım.»
Albay Pikeway, «Tanırdım,' demeniz lâzım,» diye cevap verdi. «Öldü o.»
«Evet, efendim, biliyorum. Fakat emin değildim—» durakladı.
Albay Pikeway, başını salladı. «Burada ketumiyete lüzum yok. Biz her şeyi biliyoruz. Bilmediğimiz zaman da sanki bi- liyormuşuz gibi hareket ediyoruz. Bob Rawlinson'la. Prens Ali, ihtilâl günü uçakla Ramat'dan ayrıldılar. Uçaktan bir daha haber alınamadı. Erişilemiyecek bir yere inmiş—veya düşmüş olabilirlerdi. Arolaz dağlarında bir uçak enkazı bulundu. İçinde iki ceset vardı. Bu yarın basına açıklanacak. Öyle değil mi?»
Edmundson, itiraf etti: «Öyle...»
Albay Pikeway, «Biz böyle şeyleri hemen öğreniriz,» dedi. «Zaten işimiz bu..." Uçak, dağa çarptı. Hava muhalefeti yüzünden olabilirdi bu. Fakat hâdisenin sabotaj olduğunu gösterecek deliller var.,. Galiba uçağa saatli bomba konulmuş. Tabiî henüz kat'î raporu almadık. Uçak, erişilmesi kolay olmıyan bir yerde kazaya uğradı. Uçağı bulmak için mükâfat vaadedildi. Fakat bunun kulaktan kulağa yayılması için zaman lâzımdı. Sonra tahkikat için uçakla mütehassıslar yollamak zorunda kaldık. Kırtasiyecilik almış yürümüş tabiî. Hükümete resmen müracaat, nazırlardan müsaade, rüşvet— uçaktan işlerine yarıyacak şeyleri alıveren dağlılar... Evet, tahkikat güç şartlar altında yapıldı.»
Susarak Edmundson'a baktı.
Genç adam, «Acı bir hâdise bu,» diye içini çekti. «Prens
Ali Yusuf, demokratik, prensiplere göre memleketi idare eden, aydın bir hükümdardı.»
Albay Pikeway, homurdandı. «Her halde zavallı adamı o yüzden öldürdüler. Fakat kralların ölümü hakkında acıklı hikâyeler anlatarak vakit kaybedemeyiz. Bizden—bazı şeyleri öğrenmemizi istediler. Bu talep, alâkalı bazı şahıslardan geldi. Majeste Kraliçenin Hükümetinin dostça hisler beslediği bazı kimselerden...» Genç adama ısrarla baktı. «Ne demek istediğimi anlıyor musunuz?»
Edmundson, istemiye istemiye, «Öhhö,» dedi. «Bazı şevler duydum..»
«Belki de cesetlerin üzerinde veya enkaz arasında kıymetli bir şey bulunmadığım—bunun köylüler tarafından da çalınmadığını duydunuz. Hoş dağlılar hususunda kati bir şey söyliyemeyiz ya... Onlar da bizim hariciyeciler gibi çok ketumdur... E, başka ne duydunuz?»
«Hiç bir şey...»
«Meselâ—cesetlerin üzerinde kıymetli bir şeyler bulunması lâzım geldiğini duymadınız mı? Sizi bana neden yolladılar?»
Edmundson, ciddî ciddî cevap verdi. «Bana bazı sualler sormak istiyebileceğinizi düşünüyorlardı.»
Albay Pikeway, «îyi ya,» dedi. «Sual sorarsam, bunların cevabını da isterim.»
«Tabiî.»
«Ama bunun size pek tabiî gelmediği belli, oğlum. Bob Rawlinson, uçakla Ramat'dan ayrılmadan evvel size bir şey söyledi mi?»
«Ne hususunda, efendim?»
Albay Pikeway, dikkatle Edmundson'a baktıktan sonra kulağını kaşıdı.
«Pekâlâ, pekâlâ... Şunu saklıyalım, bunu söylemiye- lim! Bence bu,kadarı da fazla. Madem neden bahsettiğimi bilmiyorsunuz, o halde boş yere yorulmıyalım.»
«Galiba—bir şey vardı...» Edmundson, ihtiyatla, iste- miye istemiye konuşuyordu. «Yani Bob'un bana söylemek istediği mühib bir şey olabilirdi.»
Albay Pikeway, nihayet istediğini elde etmiş bir adam tavrıyla: «Ah!» dedi. «Çok enteresan. Bildiklerinizi anlatın bakalım.»
«Bildiğim fazla bir şey yok, efendim. Bob'la basit bir parolamız vardı. Zira Ramat'da telefonların dinlendiğini anlamıştık. Bob, sarayda bazı şeyler öğreniyordu. Ben de arada sırada aldığım, işe yarıyacak haberleri ona bildiriyordum... Birimizden biri diğerini arayıp harikulâde 'âdeta peri gibi' bir kızdan bahsettiği zaman, bu bir hâdise olduğu mânasına gelirdi.»
«Yani birinizden birinin çok mühim bir şey öğrendiği mânasına.»
«Evet, isyan çıktığı gün, Bob da bana telefon ederek parolayı tekrarladı. Onunla her zamanki yerde, yani bankalardan birinin önünde buluşacaktık. Fakat o semtte karışıklıklar olunca polis de yolu kapadı. Bob'la bir türlü buluşamadık. Aynı gün akşam üzere o Prens Ali Yusuf'la uçağa binip gitti.»
Pikeway, mırıldandı. «Anlıyorum... Peki, size nereden telefon etti? Bunu biliyor musunuz?»
«Hayır. Herhangi bir yerden etmiş olabüir.»
«Yazık...» Albay Pikeway, bir an sustu. Sonra da lâ- kayıt bir tavırla sordu. «Mrs. Suteliffe'i tanıyor musunuz?»
«Bob Rawlinson'un ablasını mı? Kendisiyle Ramat'da tanıştım tabiî. Mektep çağında bir kızı var. Rarnat'a onunla gelmişti. Kendisini pek iyi tanımıyorum.»
«Bob Rawlinson'la birbirlerine çok düşkünler miydi?»
Edmundson, bir an düşündü.
«Hayır,, pek sanmıyorum. Mrs. Sutoliffe, Bob'dan çok büyüktü. Ve daima ablahk taslıyordu. Bob, eniştesinden de pek hoşlanmaz, ondan, «Ukalâ herif» diye bahsederdi.»
«Hakikaten de öyledir! Meşhur sanayicilerimizden o! Nedense bu adamlarla ukalâlıkta aşık atılmıyor! Demek sizce Bob Rawlinson mühim bir sırrı ablasına pek açmazdı?»
«Buna cevap vermek kolay değil... Ama sanmıyorum.»
Albay Pikeway başını salladı. «Ben de öyle.» içine çekti.
«Ne olacak bilmem?... Mrs. Sutcliffe'le kızı uzun bir deniz yolculuğundan sonra İngiltere'ye dönüyorlar. Yarın «Til- bury'e» yanaşacak olan «Eastern Queen» gemisinden inecekler.»
Bir iki dakika konuşmadı. O arada düşünceli bir tavırla karşısında oturan genç adamı süzüyordu. Sonra, sanki bir karar vermiş gibi, elini uzattı.
«Geldiğiniz için teşekkür ederim.»
«Size fazla yardım edemediğim için çok müteessirim. Yapabileceğim bir şey olmadığından emin misiniz?»
«Evet. Evet. Maalesef eminim.»
John Edmundson, dışarı çıktı.
Diğer sakin genç içeri girdi.
Uikeway, «Onu Tilbury'e göndermeği düşündüm,» diye mırıldandı. «Mrs. Sutcliffe'u karşılayıp, acı haberi verirdi. Neticede Rawlison'un arkadaşı o. Fakat sonradan Edmund- son'u yollamaktan vazgeçtim. Yumuşak bir insan değil. Hariciyede onları böyle yetiştiriyorlar. Fırsatlardan istifade edebileceğini sanmıyorum. Onun yerine şu bizim delikanlıyı yol- lıyacağım.»
«Derek'i mi?»
«Evet.» Albay Pikev/ay takdirle başını salladı. «Ne demek istediğimi hemen anlıyorsun, değil mi?»
«Elimden geleni yapıyorum, efendim.»
«Yapmak kâfi değil. Muvaffak olmak lâzım. Evvelâ bana Ronine'yi yolla. Ona da bir vazife vereceğim.»
II
Ronnie odaya girdiği zaman Albay Pikeway da galiba tekrar uykuya dalmak üzereydi. Ronnie, uzun boylu, esmer, yakışıklı, atlet yapılı bir gençti. Neşeli ve hatta küstahça bir hali vardı.
Albay Pikeway ona uzun uzun baktı. Sonra da güldü.
«E, kızlar mektebine girmeğe ne dersin?» diye sordu.
«Kızlar mektebine mi?» Genç adam kaşlarını kaldırdı. «Allah Allah! Bu da yeni mi çıktı? Kızlar ne iş karıştırı- yorlarmış? Yoksa kimya dersinde bomba mı yapıyorlarmış?»
«Hayır, hayır! öyle bir şey yaptıkları yok. Netice de Meadowbank çok lüks bir mektep.»
«Meadowbank mı?» Ronnie bir ıslık çaldı. «İşte buna inanamam.»
«Küstahlıktan vazgeçip, dilini tut ve beni dinle. Ra- mat'm eski şeyhi Prens Ali Yusuf'un kuzeni ve tek arabası olan Prenses Şaista bu sömestr oraya gidecek. Prenses şimdiye kadar İsviçre'deki bir mektepte okuyordu.»
«E, ben ne yapacağım? Kızı mı kaçıracağım?»
«Ne münasebet. Pek yakında bazı kimselerin Prenses' le alâkalanmıya başlıyacaklarmı sanıyorum. Kızı gözden kaçırmamağa çalışacaksın. Daha kat'î bir şey söyliyemiyeceğim. Ne olacağını, kimin geleceğini bilmiyorum. Fakat acaip dostlarımız kızla alâkadar olmağa başlarlarsa bana hemen haber ver... Seninki bir nevi gözcülük olacak.»
Genç adam başını salladı.
«Peki ama, kızı gözetlemek için mektebe nasıl gireceğim? Yoksa mektebe resim öğretmeni mi olacağım?»
«Mektepteki öğretmenlerin hepsi de kadın...» Albay Pikeway Ronnie'yi düşünceli düşünceli süzdü. «Zannedersem seni bahçıvan yapacağız.»
«Bahçıvan mı?»
«Evet... Bahçe ve çiçekler hakkında birşeyler bildiğini sanıyorum. Yanılmıyorum ya?»
«Hayır, yanılmıyorsunuz. Bir kaç sene evvel Sunday Maü'in «Bahçeniz» adlı sütununu ben hazırlardım.»
Sez Törek ädäbiyättän 1 tekst ukıdıgız.
Çirattagı - Kapı Tekrar Vuruldu - 03
  • Büleklär
  • Kapı Tekrar Vuruldu - 01
    Süzlärneñ gomumi sanı 3977
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2056
    31.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    43.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    51.9 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kapı Tekrar Vuruldu - 02
    Süzlärneñ gomumi sanı 3917
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1988
    31.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    44.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    52.3 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kapı Tekrar Vuruldu - 03
    Süzlärneñ gomumi sanı 3866
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1935
    32.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.9 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kapı Tekrar Vuruldu - 04
    Süzlärneñ gomumi sanı 3962
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1910
    32.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.2 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    52.3 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kapı Tekrar Vuruldu - 05
    Süzlärneñ gomumi sanı 3912
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1730
    34.3 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    48.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    56.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kapı Tekrar Vuruldu - 06
    Süzlärneñ gomumi sanı 3955
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1744
    31.7 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    44.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    52.3 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kapı Tekrar Vuruldu - 07
    Süzlärneñ gomumi sanı 3902
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1787
    31.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.3 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kapı Tekrar Vuruldu - 08
    Süzlärneñ gomumi sanı 3986
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1879
    32.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.3 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kapı Tekrar Vuruldu - 09
    Süzlärneñ gomumi sanı 3915
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1860
    32.7 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kapı Tekrar Vuruldu - 10
    Süzlärneñ gomumi sanı 3883
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1918
    31.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kapı Tekrar Vuruldu - 11
    Süzlärneñ gomumi sanı 3924
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1741
    33.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    47.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kapı Tekrar Vuruldu - 12
    Süzlärneñ gomumi sanı 3948
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1974
    32.7 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kapı Tekrar Vuruldu - 13
    Süzlärneñ gomumi sanı 3905
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1944
    33.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kapı Tekrar Vuruldu - 14
    Süzlärneñ gomumi sanı 941
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 611
    43.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    58.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    65.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.