Kanatların Çağrısı - 10

Süzlärneñ gomumi sanı 3819
Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1976
33.9 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
47.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
55.9 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
ads place
Lady Carmichael yatağının içinde kanlar içinde yüzüyordu. Bu kadar korkunç bir manzarayı ender görmüşümdür. Kadıncağızın hâlâ kalbi atıyordu, ama boynunun bütün derisi sanki yırtılmış ve yüzülmüştü. Titreyerek, "Pençeler..." diye mırıldandım. Yanlış inanların karıştığı bir dehşet içinde titriyordum.
Lady Carmichael'in yaralarını dikkatle temizleyip sararken Settle'e, ladynin yaralarının nedenini gizli tutmasını fısıldadım. Özellikle de Phyllis Patterson'dan. En yakın hastaneye bir hemşire gönderilmesi için mesaj geçtim.
Şafağın ilk ışıkları pencereden içeri süzülmeye başlamıştı. Aşağıdaki çimenliğe bakışımı diktim.
Settle'e birdenbire, "Giyinip dışarı çıkalım," dedim. "Lady Carmichael artık iyileşecek."
Settle çok geçmeden hazır oldu ve birlikte bahçeye çıktık.
"Ne yapacaksınız?" diye sordu.
"Şu kediyi mezarından çıkaracağım," dedim. "Emin olmalıyım."
Bahçıvanın sundurmasında bir kazma buldum, böylece kayın ağacının altını kazmaya koyulduk. Çabalarımız en sonunda sonuç verdi. Hoş bir iş değildi bu. Hayvan öleli bir hafta olmuştu. Ama ben görmek istediğimi gördüm.
"İşte kedi," dedim. "Buraya geldiğim gün gördüğümün aynısı."
Settle şöyle bir havayı kokladı. Acı badem kokusu hâlâ insanın burnuna geliyordu.
"Asit prüsik," dedi.
Başımın hareketiyle doğruladım.
Settle, "Ne düşünüyorsunuz?" diye merakla sordu.
"Sizin de düşündüğünüzü!"
Tahminim onun için yeni bir şey değildi. Onun da aklından geçtiğini görebiliyordum.
"Bu olamaz," diye homurdandı. "Olanaksız! Bilime karşı bu...Doğaya karşı..." Sesi titredi. "Dün geceki fare," diye söylendi. "Yok, yok, olamaz!"
"Lady Carmichael çok garip bir kadın," dedim. Doğaüstü güçleri var. İnsanları ipnotize edebiliyor. Ataları Doğu'dan gelmişler. Güçlerinden Arthur Carmichael gibi yumuşak karakterli ve sevecen birine karşı nasıl yararlandığını bilebilir miyiz? Hem şurasını düşünün Settle, Arthur Carmichael eğer ona bağlı, zavallı bir geri zekâlı budala olarak kalacak olursa, bütün mülk onunla oğluna geçer, Lady'nin oğlunu taparcasına sevdiğini söylemiştiniz. Oysa Arthur evlenmek üzereydi!"
"İyi de ne yapacağız, Carstairs?"
"Yapılacak bir şey yok," dedim. Yine de Lady Carmichael'le onu bekleyen intikamın arasında kalkan görevi görmek için elimizden geleni yapacağız."
Lady Carmichael'in sağlığı çok ağır düzeldi. Yaraları tıbben mümkün olarak çabuk iyileşmişti, ama uğradığı korkunç saldırının izlerini belki hayatının sonuna kadar taşıyacaktı.
Kendimi hiç bu kadar çaresiz hissetmemiştim. Bizi yenen güç şimdilik sakinse de, hâlâ özgürce harekete geçme zamanım bekliyordu. Bir noktada kararlıydım. Lady Carmichael başka yere nakledilebilecek kadar iyileşir iyileşmez Wolden'den uzaklaştırılmalıydı. Korkunç görüntünün onu izleyememesi şansı vardı.
Böylece günler geçti.
Lady Carmichael'in nakledilme gününü saptamıştım: 18 Eylül. Beklenmeyen kriz 14'ü sabahı patlak verdi.
Kütüphanede Lady Carmichael olayının ayrıntılarını Settle'le tartıştığım sırada telaş içindeki bir hizmetçi kız odaya daldı.
"Çabuk olun efendim!" diye bağırdı. "Bay Arthur göle düştü. Kayığa ayak bastığı an tekne sallandı, o da dengesini kaybedip suya düştü! Pencereden gördüm."
Daha fazla beklemedim, Settle arkamda olduğu halde odadan dışarı fırladım. Phyllis de kapıdaydı. Hizmetçinin anlattıklarını duymuştu. O da bizimle koştu!
"Korkmayın," diye bağırdı. "Arthur olağanüstü bir yüzücüdür."
Ben yine de kötü önsezilerle boğuştuğumdan daha da hızlandım. Gölün yüzeyinde kıpırtı yoktu. Boş kayık tembel tembel sürükleniyordu, ama Arthur'dan bir iz yoktu.
Settle ceketini ve ayakkabılarını çıkardı. "Ben suya giriyorum," dedi. "Siz kancayı alın ve öbür tekneyle suyu araştırın. Göl buralarda fazla derin değil."
Suları boşu boşuna aradığımız kadar dakikalar saat kadar uzadı. Ama sonra tam umudumuzu kaybettiğimiz sırada onu bulduk ve Arthur Carmichael'in görünürde cansız bedenini sudan çıkardık.
Phyllis'in yüzündeki umutsuz yeisi ömrümün sonuna dek unutmayacağım.
"Hayır...hayır...o..." Dudakları korkunç kelimeyi biçimlendirmeyi reddediyordu.
"Korkma, yavrum," diye bağırdım. "Onu kendine getireceğiz."
Ama gerçekte fazla bir umudum yoktu. Arthur yarım saat süreyle suyun altında kalmıştı. Settle'i sıcak battaniyeler ve başka gerekli eşya getirmesi için eve yolladım ve kendim delikanlıya suni solunum uygulamaya koyuldum.
Delikanlının üzerinde bir saati aşkın zaman çalışmamıza rağmen, hiçbir hayat belirtisi yoktu. Settle'e tekrar yerime geçmesini işaret ettikten sonra Phyllis'e yaklaştım.
"İşe yaramayacağından korkuyorum," dedi. "Arthur'a artık yardım edemeyiz."
Genç kız bir an kımıldamadan durduktan sonra birdenbire kendini cansız vücudun üzerine fırlattı.
Çaresizlik içinde, "Arthur!" diye bağırdı. "Arthur! Bana geri dön! Bana geri dön, Arthur!"
Sesi sessizliğin içinde yansımalar yapıyordu. Birdenbire Settle'in koluna dokundum. "Bak!" dedim.
Boğulmuş adamın yüzüne hafif bir renk gelmeye başlamıştı. Kalbini yokladım.
"Solunuma devam et," diye bağırdım. "Kendine geliyor!"
Saniyeler artık uçuyordu. Şaşılacak kadar kısa bir zaman sonra Arthur'un gözleri açıldı.
Birdenbire bir farkın bilincine vardım. Bunlar zeki bakışlı gözlerdi...
Ve Phyllis'in üstünde odaklanmışlardı.
Zayıf bir sesle, "Merhaba. Phil!" dedi. "Sen misin? Yarından önce gelmeyeceğini zannediyordum."
Genç kız konuşmak kuvvetini henüz bulamamıştı, sevgilisine gülümsemekle yetindi. Arthur giderek artan bir şaşkınlıkla etrafına bakıyordu.
"İyi ama neredeyim ben? Hem kendimi ne kadar berbat hissediyorum. Bana ne oldu? Merhaba Dr. Settle!"
Settle ciddi bir yüzle, "Az daha boğuluyordun, olan bu," diye karşılık verdi.
Sir Arthur yüzünü buruşturdu.
"Boğulduktan sonra hayata dönmenin berbat bir şey olduğunu hep duyardım! Ama nasıl oldu bu? Yoksa uykumda mı geziyordum?"
Settle hayır gibilerden başını salladı.
"Onu eve götürmeliyiz," diye davrandım.
Delikanlı bakışını üzerime dikince Phyllis bizi tanıştırdı. "Bu bey Dr. Carstairs. Burada kalıyor."
Ona destek olarak eve doğru yürütmeye giriştik. Arthur aklına bir şey gelmiş gibi birden başını kaldırdı.
"Söylesenize, doktor, bu halim 12'sine kadar geçer, değil mi?"
Yavaşça, "12'si mi?" dedim. "Ağustos'un 12'sini mi kastediyorsunuz?"
"Evet. Gelecek cumayı."
Settle, "Bugün Eylül'ün 14'ü," diye birdenbire lafa karıştı.
Arthur'un ne kadar şaşırdığı belliydi.
"Ama ben Ağustos'un 8'i olduğunu sanıyordum? Demek çok hastaydım" diye geveledi.
Phyllis tatlı sesiyle araya girdi.
"Evet," dedi. "Çok hastaydın."
Delikanlı kaşlarını çattı. "Bu işi anlayamıyorum. Dün gece yatmaya çıktığım zaman hiçbir şeyim yoktu ama tabii dün gece değilmiş. Fakat düşler gördüğümü anımsıyorum. Düşler..." Anımsamaya çalışırken Arthur'un alnı daha da kırıştı. "Bir şey -neydi o? Korkunç bir şey- birisi bana yapmıştı bunu- çok kızgındım, çaresizlik içindeydim...Sonra düşümde kendimi bir kedi olmuş gördüm, evet, bir kedi! Komik değil mi? Ama düşüm komik değildi. Çok. Çok korkunçtu! Ama ne olduğunu hatırlayamıyorum. Düşündüğüm zaman her şey siliniyor."
Elimi onun omzuna dayadım. "Düşünmeye çalışma, Arthur," dedim. "Unuttuğun için şükret"
Arthur anlayamamış gibi yüzüme baktıysa da olur gibilerden başını eğdi. Phyllis'in, rahatlamış gibi soluğunu salıverdiğini işittim. Bu arada eve varmıştık.
Sonra Arthur, "Bizim anne nerede?" diye birdenbire sordu.
Phyllis bir anlık bir duraklamadan sonra, "Hastaydı," dedi.
"Vah zavallı anne!" Genç adamın gerçekten üzüldüğü sesinden belliydi. "Şimdi nerede? Odasında mı?"
"Evet," dedim. "Ama onu şimdi rahatsız etmeseniz..."
Kelimeler dudaklarımda dondu. Salonun kapısı açılmış ve arkasında bir sabahlık olan Lady Carmichael hole çıkmıştı.
Bakışı Arthur'un üstünde donmuş kalmıştı. Suçlulukla karışık bir dehşeti yansıtan böylesi bir bakışı hayatımda daha önce hiç görmemiştim. Orta yaşlı kadının yüzü insanlıktan çıkarak sanki bir korku maskesi görünümünü almıştı. Eli boğazına gitti.
Arthur içten bir sevgiyle ona doğru yürüdü.
"Merhabalar, anne! Demek siz de yataklara düştünüz. Sizin için çok üzüldüm."
Kadının gözleri yuvalarından fırlamıştı. Geri geri gitti. Sonra birdenbire canhıraş bir feryatla açık kapıdan arkaya devrildi.
Hemen koşup Lady'nin üzerine eğildim, sonra Settle'e gelmesi için işaret ettim.
"Şşşt," dedim. "Arthur'u yukarı götürün, sonra tekrar aşağı inin. Lady Carmichael öldü."
Settle birkaç dakika sonra geri döndü.
"Neden oldu?" diye sordu. "Ölüm sebebi ne?"
"Şok," dedim. "Arthur Carmichael'in, gerçek Arthur Carmichael'in hayata döndüğünü görmenin şoku. Ya da isterseniz buna Tanrı'dan cezasını bulması diyebilirsiniz!"
"Yani..." Settle durakladı.
Gözlerinin içine bakmam üzerine anladı.
Anlamlı şekilde, "Bir hayat karşılığında bir hayat," dedim.
"İyi ama..."
"Biliyorum, öngörülemez garip bir kaza Arthur Carmichael'in bedenine geri dönmesini sağladı. Ama öyle ya da böyle Arthur Carmichael öldürülmüştü."
Settle bana biraz korkarak baktı. "Asit prüsik'le mi?" diye yavaşça sordu.
"Evet," diye yanıt verdim. "Asit prüsik'le."


Settle'le ben bu inancımızdan bir daha söz ettik. Zaten inanılacak gibi bir şey de değildi. Onaylanmış görüşe göre Arthur Carmichael sadece hafızasını kaybetmişti, Lady Carmichael manyakça bir kriz esnasında kendi boğazını doğramıştı, duman renkli kedinin ortaya çıkışları ise sadece bir hayal ürünüydü.
Ama bence aşikâr olan iki gerçek var. Bir tanesi koridordaki yırtılmış iskemle. İkincisi daha bile anlamlı. Kütüphanenin bir katalogu sonunda bulundu, yorucu bir arayıştan sonra ise kayıp kitabın, insanların hayvana dönüştürülmesinin yollan hakkındaki eski bir eser olduğu kanıtlandı!
Bir şey daha var. Arthur'un hiçbir şey bilmemesine seviniyorum. Phyllis o haftaların sırrını kalbine gömdü ve şuna eminim ki olanları çok sevdiği kocasına hiçbir zaman açıklamayacak. Onun sesini duyunca mezarın engelini aşarak geri gelen kocasına...


ÖLÜM HABERCİSİ KÖPEK


1



Olayı ilk kez Amerikalı gazeteci William P. Ryan'dan duydum. New York'a hareketinden bir akşam önce onunla Londra'da akşam yemeği yiyorduk. Laf arasında ertesi gün Folbridge'e gideceğimden söz ettim.
Başını hızla kaldırarak, "Cornwall'daki Folbridge'e mi?" diye sordu.
Cornwall'da bir Folbridge olduğunu bilenler binde birdir. Birçoğu kastedilen yerin Hampshire eyaletindeki Folbridge olduğunu düşünür. Ryan'ın bunu bilmesi merakımı uyandırmıştı.
"Evet," dedim. "Orasını biliyor musunuz?"
"Bilmez olsaydım," gibilerinden bir şeyler mırıldandıktan sonra orada Trearne adındaki evi bilip bilmediğimi sordu.
Merakım arttı.
"Hem de çok iyi biliyorum," diye cevapladım. "Zaten gideceğim yer de orası. Kız kardeşimin evidir."
William P. Ryan, "Şu işe bak," diye mırıldandı. "Tesadüf diye buna derler!"
Üstü kapalı konuşmaktan vazgeçerek açık konuşmasını istedim.
"Bunu yapmak için savaşın başlarında yaşadığım bir olayı anlatmam gerekir," dedi.
İçimi çektim. Sözünü ettiğim olaylar 1921 yılında geçmişti. Savaşı anımsamak zorunda kalmak o sıralarda insanın isteyeceği en son şeydi.
Tanrı'ya şükür, unutmaya başlıyorduk...Üstelik savaş deneyimleri söz konusu olunca William P. Ryan lafı uzatır uzatırdı.
Ama onu durdurmak artık mümkün değildi.
"Savaşın başlarında çalıştığım gazete adına Belçika'da olduğumu belki duymuşsunuzdur. Oradan oraya koşuşturup duruyordum. Uğradığım yerler arasında adına X diyeceğim küçük bir köy vardı. Çok küçük bir köydü, ama orada büyük bir manastır vardı. Tarikatlarının adını bilmiyorum, beyaz cüppeli rahibelerin bulunduğu bir yerdi. Her neyse önemli değil. Bu küçük kasaba ilerleyen Alman kuvvetlerinin yolu üstündeydi. Çok geçmeden Unlan denilen Alman süvarileri geldiler."
Huzursuz halde kıpırdadım. William P. Ryan içimi rahatlatmak için elini kaldırdı.
"Korkmayın," dedi. "Bir Alman zulmü öyküsü değil bu. Olabilirdi, ama değil. Tam tersine. Almanlar doğruca manastırın yolunu tuttular, oraya vardıklarında da bütün tesis havaya uçtu.
Şaşkın halde, "Ya..." dedim.
"Garip bir öykü, değil mi? Almanların kutlamalar yaptıkları ve kendi patlayıcılarını bilinçsizce kurcaladıkları akla gelebilir. Ne çare ki, yanlarında patlayıcı falan yoktu. Patlayıcılara meraklı değillerdi. Bu durumda sorarım size, bir rahibe grubu patlayıcılar hakkında ne bilebilirdi ki?"
"Gerçekten garip," diye onayladım.
"Olayı bir de köylülerin ağzından dinlemek istedim. Basmakalıp bir açıklamaları vardı. Onlara kalırsa, olay birinci sınıf modern bir mucizeydi. Anlaşıldığına göre, rahibelerden biri evliya olarak ünlenmişti, güya transa giriyor, hayaller görüyordu. Köylülere bakılırsa, her şeyi yapan oydu. Yıldırımdan imansız Almanları havayı uçurmasını istemiş, yıldırım da aynen bunu yapmış, Almanları, etraflarındaki her şeyle birlikte havaya uçurmuştu. Çok yararlı bir mucize, değil mi?
"Olayın içyüzünü öğrenemedim, buna vaktim olmadı. Ama o sıralarda mucizeler, melekler falan modaydı. Olaya biraz gözyaşı, biraz da dini çeşni kattım ve gazeteme yolladım. Öykü Amerika'da çok tuttu. O sıralar bu tür şeyler bayağı rağbet görüyordu.
"Gelgeldim, (bunu anlayabilir misiniz bilemem) haberi yazarken merakım uyandı. Gerçekte ne olduğunu bilmek istediğimi hissediyordum. Olay yerinde görülecek fazla bir şey yoktu. İki duvar ayakta kalmıştı, bunların birinde de tıpkı büyük bir köpek şeklinde siyah bir barut lekesi dikkati çekiyordu. Çevredeki köylülerin bu işaretten ödleri kopuyordu. Ona Ölüm Habercisi Köpek diyorlardı, ortalık karardıktan sonra oradan geçmeye çekmiyorlardı.
"Batıl inançlar daima ilginçtir. Ben de bu becerikli kadını görmek istedim. Anlaşıldığına göre ölmemiş, diğer mültecilerle birlikte İngiltere'ye gitmişti. İzini buldum. Onu Folbridge, Cornwall'daki Trearne'ye gönderdiklerini öğrendim."
Başımı sallayarak onayladım.
"Kız kardeşim savaşın başlarında bir sürü mülteciye kapılarını açtı. Yaklaşık yirmi kadardılar."
"Vakit bulursam o hanımı görmeye gitmeyi aklıma koymuştum. Faciayı bir de onun ağzından duymak istiyordum. Ama işlerimin yoğunluğu dolayısıyla olayı tamamen unuttum. Cornwall eyaleti zaten pek yol üstünde değildir. Doğrusunu isterseniz, unuttuğum bu olayı sizin Folbridge'den sözü açmanız bana anımsattı."
"Bir de kız kardeşime sorayım," dedim. "Olay hakkında bir şeyler duymuş olabilir. Tabii Belçikalılar çoktan ülkelerine döndüler."
"Orası muhakkak. Yine de kız kardeşiniz bir şey biliyorsa, bunu bana haber verirseniz sevinirim."
"Sizi arayacağımdan emin olabilirsiniz," diye atıldım.
Aramızdaki konuşma bundan ibaretti.


2



Bu öyküyü anımsadığımda Trearne'e gelişimin üzerinden iki gün geçmişti. Kız kardeşimle birlikte terasta çay içiyorduk.
Birden, "Kitty," dedim. "Belçikalıların arasında bir rahibe yok muydu?"
"Herhalde Rahibe Marie Angelique'den söz ediyorsun, değil mi?"
İhtiyatı elden bırakmayarak, "Olabilir," dedim. "Bana onu anlatsana."
"İnanılmaz derecede gizemli bir kadındı. Biliyor musun, o hâlâ burada."
"Ne? Bu evde mi?"
"Hayır, hayır, köyde. Dr. Rose'u anımsıyor musun?"
Başımı salladım. "Seksen üç yaşlarında ihtiyar bir adamı anımsar gibiyim."
"O Dr. Laird'di. Öldü. Dr. Rose buraya geleli birkaç yıl oluyor. Kendisi oldukça genç ve yeni fikirleri uygulamaya çok hevesli. Rahibe Marie Angelique'e büyük bir ilgi duyuyor. Kadıncağız sanrılar görüyor ve anlaşılan o ki, tıbbi açıdan son derece ilginç bir vaka. Zavallının gidecek bir yeri de yok -bence biraz kafayı sıyırmış- ama aynı zamanda çok da etkileyici. Dediğim gibi gidecek bir yeri olmadığı için Dr. Rose onu köyde bir yere yerleştirdi. Öyle sanıyorum ki onun hakkında bir inceleme raporu hazırlıyor ya da doktorlar ne yazarsa ondan işte!"
Kız kardeşim birden durup yüzüme baktı.
"İyi de sen onun hakkında ne biliyorsun?"
"Oldukça garip bir öykü kulağıma geldi."
Olayı Ryan'dan duyduğum şekilde kız kardeşime aktardım. Kitty çok ilgilendi."
"Gerçekten de insanı yok edebilecek birine benziyor...ne demek istediğimi anlıyorsun," dedi.
İyice meraklanmıştım. "Bu genç kadını mutlaka görmeliyim," diye atıldım.
"İyi olur. Sende nasıl bir izlenim bıraktığını öğrenmek isterim. Ama önce git, Dr. Rose'u gör. Çaydan sonra niçin köye kadar inmiyorsun?"
Bu öneriyi kabul ettim.
Dr. Rose'u evinde buldum ve kendimi tanıttım. Hoş bir genç adam izlenimi bırakıyordu, buna rağmen kişiliğinde bana itici gelen bir özellik vardı. Sempatik görünmeyecek kadar güçlü bir yanı vardı.
Rahibe Marie Angelique'in sözünü açtığım an dikkat kesildi. Son derece ilgilendiği belliydi. Ryan'ın anlattıklarını ona aktardım.
Düşünceli bir tavırla, "Ya!" dedi. "Bu birçok şeye açıklık getiriyor."
Hızla başını kaldırarak bana baktı ve devam etti.
"Olağanüstü ilginç bir vaka. Kadıncağız görünüşe göre çok ciddi zihinsel bir şok geçirmiş olarak buraya gelmişti. Son derece şaşırtıcı sanrılar görüyordu. Olağandışı bir kişiliği var. Belki benimle gelip onu görmek istersiniz. Gerçekten tanımaya değer bir kadın."
Tabii ki hemen kabul ettim.
Birlikte yola koyulduk. Hedefimiz köyün sınırındaki bir kulübeydi. Folbridge resim gibi bir yerdir. Fol Nehri'nin ağzında ve çoğunlukla doğu kıyısında yer alır, batı kıyısının inşaat yapılmasına genellikle izin vermeyen sert bir eğimi vardır. Yine de uçuruma yapışmış gibi duran birkaç küçük kulübe vardır orada. Doktorun küçük evi de batı yakasında uçurumun ucuna tünemiş gibiydi. Hemen önünden bakınca simsiyah kayaları kırbaçlayan iri dalgalar görünüyordu.
Şimdi gitmekte olduğumuz kulübe daha içerilerde yer alıyor, oradan deniz görülemiyordu.
Dr. Rose, "Bölge hemşiresi orada yaşıyor," diye açıkladı. "Rahibe Marie Angelique'in orada kalmasını ayarladım. Deneyimli bir kimsenin gözetimi altında olması daha doğru olur diye düşündüm."
"Davranışları tamamen normal mi?" diye merakla sordum.
Doktor, "Birkaç dakika sonra kendiniz görüp karar vereceksiniz," dedi gülümseyerek.
Tıknaz yapılı sevimli bir kadıncağız olan bölge hemşiresi, biz oraya ulaştığımızda bisikletiyle bir yere gitmek üzereydi.
Doktor, "İyi akşamlar, hemşire hanım, hastanız nasıl?" diye seslendi.
"Her zamanki gibi, doktor bey. Ellerini kucağında devşirmiş durumda oturup duruyor. Aklı kim bilir nerelerde dolaşıyor. Ona bir şey söylediğim zaman çoğu zaman cevaplamıyor. Hoş, aradan uzunca bir zaman geçmesine rağmen İngilizceyi pek az anlıyor."
Rose başının hareketiyle onayladı, hemşire pedal çevirerek uzaklaşırken de kulübenin kapısını vurup içeri girdi.
Rahibe Marie Angelique pencerenin yanındaki bir sedire uzanmıştı. Biz içeri girince başını çevirip baktı.
Garip bir yüzü vardı...beyaz, hemen hemen saydam gibi ve çok iri gözlü bir yüz. Sonsuz bir trajedi okunuyordu bu gözlerde.
Doktor Fransızca olarak, "İyi akşamlar sayın rahibe," dedi.
"İyi akşamlar, doktor bey."
"İzninizle sizi dostum Bay Anstruther'le tanıştırayım."
Rahibeyi başımla selamladım, o da gülümseyerek başını eğdi.
Doktor onun yanına oturarak, "Bugün nasılsınız?" diye sordu.
"Her zamanki gibi." Kadın kısa bir duraklamadan sonra devam etti, "Hiçbir şey gerçek gibi görünmüyor bana. Günler mi geçiyor, yoksa aylar, hatta yıllar mı? Hiç bilemiyorum. Yalnız düşlerim bana gerçek gibi görünüyor."
"Demek hâlâ çok düş görüyorsunuz?"
"Hep görüyorum...hep...düşler hayattan daha gerçek gibi görünüyor bana."
"Düşlerinizde kendi ülkenizi, Belçika'yı mı görüyorsunuz?"
Rahibe hayır gibilerinden başını salladı.
"Hayır. Hiç var olmamış bir ülkeyi görüyorum...hiç var olmamış bir ülkeyi. Ama siz bunu zaten biliyorsunuz, doktor bey. Size kaç kez söyledim." Rahibe kısa bir aradan sonra ansızın, "Ama bu beyefendi de belki doktordur...belki de akıl hastalıkları uzmanıdır," diye atıldı.
"Hayır, hayır." Rose güven verici bir tavırla konuşuyordu. Ama gülümsemesi üzerine köpek dişlerinin ne kadar sivri olduğunu görünce adamda bir vampir havası olduğunu düşünmekten kendimi alamadım. Devam etti: "Bay Anstruther'le tanışmayı isteyebileceğinizi düşündüm. Kendisi Belçika'nın yabancısı değil. Son günlerde manastırınıza ilişkin bazı haberler almış."
Rahibenin gözleri üzerime çevrildi. Yanaklarına hafif bir pembelik yayılmıştı.
"Fazla bir şey bilmiyorum," diye ekledim. "Sadece geçen akşam bir dostumla yemek yiyordum, o da manastırın duvarlarının harap olduğunu bana anlattı."
"Demek harap olmuş!"
Bizimle değil de kendi kendisiyle konuşuyormuş gibi hafif bir sesle söylenmişti bu sözler. Sonra bir kez daha bana bakarak, çekine çekine sordu. "Dostunuz, manastırın ne şekilde harap olduğunu söyledi mi?"
"Havaya uçurulmuş," dedim ve ekledim. "Köylüler geceleri o taraftan geçmeye korkuyorlarmış."
"Niçin korkuyorlarmış?"
"Yıkık duvarlardan birinin üstündeki siyah bir işaretten dolayı. Boş bir inanç nedeniyle, korkuyorlarmış."
Rahibe öne uzandı.
"Söyleyin, bayım, çabuk söyleyin! O işaret neye benziyormuş?"
"Dev bir köpek görünümündeymiş," diye yanıtladım. "Köylüler ona Ölüm Habercisi diyorlarmış."
"Ah!"
Rahibenin dudaklarının arasından tiz bir çığlık döküldü.
"Demek doğru. Bütün anımsadıklarım doğru. Karanlık bir karabasan değil. Hepsi oldu! Gerçekten oldu!"
"Doktor, "Ne oldu, sayın rahibe?" diye yavaş sesle sordu.
Kadın heyecanla ona doğru döndü.
"Anımsadım. Orada, basamakların üstünde olduğunu anımsadım. Nasıl olduğunu anımsadım. Gücü eskiden kullandığımız şekilde kullandım. Mihrabın basamaklarında duruyordum. Daha ileri geçmemelerini buyurdum. Huzur içinde gitmelerini söyledim onlara. Ama dinlemek istemediler, onları uyardığım halde geldiler. Bunun üzerine..." Rahibe öne eğilerek garip bir hareket yaptı. "Bunun üzerine ben de Ölüm Habercisi Köpeği üzerlerine saldım...Bu bir köpekti."
Rahibe yattığı şezlongda arkasına yaslanıp gözlerini kapattı.
Doktor oturduğu yerden kalktı, dolabın içinden bir bardak çıkardı, buna yarısına kadar su doldurdu, cebinden çıkardığı küçük şişedeki sıvıdan bir, iki damla ekledi ve bardağı rahibeye götürdü.
Otoriter bir tavırla, "İçin bunu," diye emretti.
Rahibe görünüşe göre alışkanlığın verdiği bir tavırla itaat etti. Gözleri, kafasının içindeki bir görüntüyü seyredermiş gibi uzaklara dalmıştı.
"Demek hepsi doğru," diye mırıldandı. "Her şey. Dairelerin Şehri, Kristalin İnsanları...her şey. Hepsi doğru."
Rose da, "Öyle görünüyor," diye onayladı.
Alçak ve sakinleştirici sesi, belli ki kadının düşünce silsilesine sekte vurmayı değil, cesaretlendirmeyi amaçlıyordu.
"Bana Şehri anlatın," dedi. "Sanırım Dairelerin Şehri demiştiniz."
Rahibe Marie Angelique dalgın bir tavırla, adeta düşünmeden yanıtladı.
"Evet...üç daire vardı. Birinci daire seçilenler içindi, ikincisi kadın rahipler, en dışardaki ise rahipler içindi."
"Ya tam ortası?"
Rahibe korkuyla içini çekti, sesi de kelimelerle anlatılamaz bir huşuyla titredi.
"Kristalin evi..."
Rahibe bu kelimeleri solurken sağ elini alnına götürüp parmağıyla oradaki bir şeye dokundu.
Vücudu görünürde daha katılaştı, gözleri kapandı, biraz sallanır gibi oldu. Sonra birdenbire uyanmış gibi adeta zıplayarak dimdik oturdu.
Şaşkın halde, "Ne oluyor?" dedi. "Neler söylüyordum?"
Rose, "Bir şey yok," dedi. "Sadece yorgunsunuz. Dinlenmek istersiniz. Sizi yalnız bırakalım."
Bana yan gözle bir bakış fırlattı.
"Akli dengesi pek yerinde değil," diye mırıldandım.
"Size öyle mi geldi?"
"Hayır...doğrusunu itiraf etmek gerekirse, şaşılacak kadar inandırıcıydı. Onu dinlerken yaptıklarını gerçekten yaptığı, büyük bir mucize başardığı izlenimine kapıldım. Bunu yaptığına samimi olarak inanıyor. Bu yüzden de..."
"Bu yüzden akli dengesinin yerinde olmadığına inanıyorsunuz. Ama duruma şimdi başka bir açıdan bakın. Gerçekten o mucizeyi başardığını, bir binayı içindeki birkaç yüz insanla birlikte yok ettiğini varsayalım."
Gülümsedim. "İradesinin gücüyle mi?"
"Bu şekilde düşünmeyelim. Bir insanın, bir mayın sistemini kontrol eden düğmelere basmakla kalabalık bir insan kitlesinin altını üstüne getirebileceğini kabul edersiniz."
"Evet, ama bu alışkanlıkla olur."
"Doğru, alışkanlıkla olur, ama esas itibariyle doğal güçlerin kullanılması ve kontrol edilmesidir. Gök gürültülü fırtına ve elektrik santrali temelde aynı şeydir."
"Ancak gök gürültülü fırtınayı kontrol etmek için alıştığımız araçları kullanmak zorundayız."
Rose gülümsedi.
"Bunu başka türlü anlatayım. Keklik üzümü denilen bir madde vardır, doğada bitkisel durumda bulunur. Ama insanoğlu tarafından laboratuvarda sentetik ve kimyasal biçimde oluşturulması mümkündür."
"Yani?"
"Demek istediğim aynı sonuca ulaşmanın çok kez iki yolu vardır. Bizimkisinin sentetik yol olduğunu itiraf ederim. Ama başka bir yolu da olabilir. Örneğin, Hint fakirlerinin olağanüstü becerilerinin doğal bir açıklaması yoktur. Doğaüstü olarak betimlediğimiz şeylerin mutlaka doğaüstü olmaları gerekmez. Bir elektrikli el feneri bir vahşinin gözünde doğaüstüdür. Doğaüstü olan şeyler gerçekte yasaları henüz anlaşılmamış olan doğal şeylerdir."
Büyülenmiş gibi, "Söylemek istediğiniz nedir?" diye sordum.
"Bir insanın çok büyük bir yıkıcı gücü seferber edip amaçlan uğruna kullanması olasılığını göz ardı edemeyeceğimi kastediyorum. Bunun başarılış biçimi bize doğaüstü gibi gözükebilir, ama gerçekte olmayacaktır."
Doktora bakakaldım.
Dr. Rose güldü.
"Bu sadece spekülasyon, hepsi bu. Söylesenize, Kristal Ev'den söz ederken rahibenin yaptığı harekete dikkat ettiniz mi?"
"Elini alnına götürdü."
"Aynen öyle. Ve orada bir daire çizdi. Bir Katolik'in istavroz çıkarması gibi bir şey. Şimdi size çok ilginç bir şey anlatacağım, Bay Anstruther. Kristal kelimesinin hastamın rasgele gevelemeleri arasında çok sık yinelenmesi üzerine bir deney yaptım. Birisinden bir kristal ödünç aldım hastamın göstereceği tepkiyi sınamak için günün birinde apansız ortaya çıkardım."
"Peki, ne oldu?"
"Sonuç çok garip ve anlamlı oldu. Rahibe kaskatı kesildi. Kristale gözlerine inanamıyormuş gibi bakıyordu. Sonra önünde diz çöküp birkaç kelime mırıldandı...ve bayıldı."
"O birkaç kelime nelerdi?"
"Çok garip kelimelerdi. 'Kristal! Demek İman hâlâ sürüyor!'" dedi.
"Olağanüstü."
"Çok anlamlı, değil mi? Bundan sonrası da aynı derecede garip. En sonunda kendine geldiği zaman rahibe bütün olanları unutmuştu. Ona kristali gösterdim ve ne olduğunu bilip bilmediğini sordum. 'Hayatımda hiç görmedim, doktor bey,' dedi. Ama gözlerinde şaşkın bir anlam yer etmişti. 'Sizi rahatsız eden nedir?' diye sordum. 'O kadar garip ki,' dedi. 'Daha önce hiç kristal görmemiştim, öyleyken onu çok iyi tanıyormuşum gibi geliyor bana. Bir şey var...ne olduğunu keşke anımsayabilsem...' Anımsamak için gösterdiği çaba onu öylesine hırpalıyordu ki, daha fazla düşünmesini yasakladım. Bu olay iki hafta önceydi. Kasten ara verdim. Yarın bir deney daha yapacağım."
"Kristalle mi?"
"Kristalle. Onu kristale bakmaya zorlayacağım. Sonucun ilginç olacağını sanıyorum."
"Nasıl bir sonuç bekliyorsunuz?" diye merakla sordum.
Öylesine sorulmuş bu sözlerin beklenmedik bir etkisi oldu. Rose kasıldı, kızardı, konuştuğu zaman tavrı belirgin şekilde değişmişti. Daha resmi, daha profesyonel olmuştu.
"Pek iyi anlaşılmamış bazı akıl hastalıklarına ışık tutacağını sanıyorum. Rahibe Marie Angelique çok ilginç bir denek."
Demek Dr. Rose'un rahibeye gösterdiği ilgi profesyonelceydi. Acaba?
"Benim de hazır bulunmamda sizce bir sakınca var mı?" diye sordum.
Artık yanılıyor muydum bilmem, ama yanıt vermeden önce durakladı gibi geldi bana. İçimden gelen bir ses beni istemediğini fısıldıyordu.
"Tabii, hiç sakıncası yok," dedi.
Sonra ekledi.
"Öyle sanıyorum ki burada uzun süre kalmayacaksınız?"
"Öbür gün gideceğim."
Yanıtımın hoşuna gittiğini düşündüm. Yüzü güldü ve yakın zamanda kobaylar üzerinde yaptığı bazı deneylerden bahsetmeye başladı.


3



Ertesi gün öğleden sonra doktordan randevu aldım ve birlikte Rahibe Marie Angelique'i görmeye gittik. Doktorun bugün keyfi yerindeydi. Bir gün önce uyandırdığı izlenimi onarmaya çalışıyormuş gibiydi.
"Söylediklerimi fazla ciddiye almamalısınız," dedi gülerek. "Sihirle, büyüyle ilgilendiğimi zannetmenizi istemem."
Kulübeye vardığımızda bölge hemşiresi bir konuda Dr. Rose'a danışmak istediğini söyledi, böylece ben Rahibe Marie Angelique'le yalnız kaldım.
Beni dikkatle süzdüğünü fark ediyordum. Sonunda konuştu.
"Hemşire, Belçika'dan geldiğim zaman götürüldüğüm büyük köşkteki iyi kalpli hanımefendinin kardeşi olduğunuzu söyledi."
"Evet," dedim.
"Bana çok nazik davrandı. İyi bir insan."
Bir şeyler düşünüyormuş gibi susuyordu. Sonunda, "Doktor da iyi bir adam mı?" diye sordu.
Biraz zor durumda kalmıştım.
"Evet, öyle sanıyorum," dedim.
"Ya!" Rahibe kısa bir aradan sonra, "Bana çok iyi davrandığı kesin," dedi.
"Bundan kuşkum yok."
Rahibe birden bana dikkatle baktı.
"Beyefendi...siz şimdi benimle konuştuğunuza göre...benim deli olduğumu zannediyor musunuz?"
"Böyle bir şey aklımdan bile geçmedi, sayın rahibe."
Ama kadıncağız başını ağır ağır sallamayı sürdürdü.
"Deli miyim ben? Hiç bilmiyorum. Hatırladığım şeyler var...unuttuğum şeyler de var."
Derin bir iç geçirdi. Tam o sırada Rose odaya girdi.
Rahibeyi selamladı ve onun neler yapmasını istediğini açıkladı.
"Bazı kimselerin bir kristalin içinde bazı şeyler görme yetenekleri var," dedi. "Sizde de bu yeteneğin bulunduğundan şüpheleniyorum, sayın rahibe."
Rahibe Marie Angelique üzülmüş gibiydi.
"Hayır, hayır, ben öyle bir şey yapamam. Geleceği okumaya çalışmak günahtır."
Rose bozulmuştu. Rahibenin bu şekilde tepki göstereceğini hesaba katmamıştı. Kurnazca taktik değiştirdi.
Sez Törek ädäbiyättän 1 tekst ukıdıgız.
Çirattagı - Kanatların Çağrısı - 11
  • Büleklär
  • Kanatların Çağrısı - 01
    Süzlärneñ gomumi sanı 3940
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2021
    34.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    57.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kanatların Çağrısı - 02
    Süzlärneñ gomumi sanı 3951
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2004
    35.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    56.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kanatların Çağrısı - 03
    Süzlärneñ gomumi sanı 4066
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2099
    33.3 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    48.4 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    55.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kanatların Çağrısı - 04
    Süzlärneñ gomumi sanı 4011
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2014
    34.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    48.2 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    55.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kanatların Çağrısı - 05
    Süzlärneñ gomumi sanı 3982
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1976
    36.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.3 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    57.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kanatların Çağrısı - 06
    Süzlärneñ gomumi sanı 3934
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1946
    35.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    56.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kanatların Çağrısı - 07
    Süzlärneñ gomumi sanı 3967
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1966
    34.1 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    48.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    56.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kanatların Çağrısı - 08
    Süzlärneñ gomumi sanı 4026
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1949
    36.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.3 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    57.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kanatların Çağrısı - 09
    Süzlärneñ gomumi sanı 3903
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1954
    34.6 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.4 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    56.4 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kanatların Çağrısı - 10
    Süzlärneñ gomumi sanı 3819
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1976
    33.9 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    47.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    55.9 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kanatların Çağrısı - 11
    Süzlärneñ gomumi sanı 3893
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1880
    35.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    57.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kanatların Çağrısı - 12
    Süzlärneñ gomumi sanı 3958
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1933
    36.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    51.3 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    58.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kanatların Çağrısı - 13
    Süzlärneñ gomumi sanı 1751
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 966
    44.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    57.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    63.9 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.