Kanatların Çağrısı - 04

Süzlärneñ gomumi sanı 4011
Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2014
34.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
48.2 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
55.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
ads place
"Annette hiç tembel değildi. Dinlenmek bilmeden çalışıyordu. Öyle ki Bayan Slater kendini fazla hırpalamaması için müdahale etmek zorunda kaldı. Bir gün bana ondan bahsetmişti. 'Annette'den oldum olası hoşlanıyorsun,' dedi. 'Kendini fazla yormamaya onu razı et. Son zamanlarda hiç hoşuma gitmeyen küçük bir öksürüğü var.'"
"Çalışmalarım çok geçmeden beni uzak beldelere gitmek zorunda bıraktı. Önceleri Annette'den bir, iki mektup aldım, ama ardından derin bir sessizlik başladı. Bu tarihten sonra beş yıl boyunca yurtdışında kaldım."
"Paris'e dönünce bir rastlantı eseri Annette Ravel'i tanıtan bir poster gördüm. Postere sanatçının bir de resmini koymuşlardı. Onu hemen tanımıştım. O gece söz konusu tiyatroya gittim. Annette Fransızca ve İtalyanca şarkılar söylüyordu. Sahnede olağanüstüydü. Gösterinin sonunda giyinme odasına gittim. Beni hemen kabul etti.
"Beyazlatılmış ellerini bana uzatarak, 'Raoul, gelmene ne kadar sevindim,' dedi. 'Onca yıldır nerelerdeydin?'
"Bunu ona söyleyebilirdim, ama Annette beni dinlemiyordu ki.
'"Gördün mü bak, en sonunda başardım. Yani hemen hemen!'
"Odanın dörtbir yanını dolduran çiçek buketlerini işaret etti.
'"Dostumuz Bayan Slater başarınla gurur duyuyor olmalı.'
'"O ihtiyar cadı mı? Ne münasebet. O beni Konservatuvar'a hazırlıyordu. Konserlerde şarkı söyleyecektim. Ama ben bir artistim. Ancak buradaki gibi revü sahnelerinde kendimi ifade edebiliyorum.'
"Tam o sırada orta yaşlı yakışıklı bir adam içeri girdi. Çok da kibardı. Tavırlarına bakarak Annette'in koruyucusu olduğunu anladım. Bana yan gözle bakması üzerine Annette ona durumu açıkladı.
'"Bir çocukluk arkadaşımdır. Paris'ten geçiyormuş, bir posterde resmimi görünce soluğu burada almış.'
"Adam bundan sonra bana çok nazik ve dostça davrandı. Benim gözümün önünde cebinden yakutlu ve pırlantalı bir bilezik çıkararak Annette'in bileğine taktı. Gitmek üzere ayağa kalktığımda Annette bana zafer dolu bir bakış fırlattı.
'"Görüyorsun, değil mi?' diye fısıldadı. 'Başardım. Bütün dünya avucumda artık.'
"Ama odadan çıkarken Annette'in öksürdüğünü işittim. Keskin ve kuru bir öksürüktü. O öksürüğün ne anlama geldiğini biliyordum. Veremli annesinin mirasıydı.
"Onu iki yıl sonra bir daha gördüm. Bayan Slater'in yanına sığınmıştı. Meslek hayatı mahvolmuştu. Hastalığı da ilerlemişti. Doktorlar yapılacak bir şey olmadığını söylüyorlardı.
"Ah, o zamanki halini hiç unutmayacağım! Bahçede korumalı bir köşede yatıyordu. Gece ve gündüz temiz havada tutuluyordu. Yanakları çökmüş ve kızarmıştı. Gözlerinde ateşli bir parıltı vardı. Ve aralıksız öksürüyordu.
"Beni, beni şaşırtan bir umutsuzlukla karşıladı.
'"Seni görmek ne güzel, Raoul. Ne dediklerini biliyor musun, güya iyileşemeyecekmişim. Anlarsın, bunu arkamdan söylüyorlar. Yüzüme karşı aksine avutucu sözler söylüyorlar. Ama bu doğru değil, Raoul! Ölmeye razı olamam. Önümde güzel bir hayat varken niçin öleyim? Önemli olan yaşama iradesidir. Bütün büyük doktorlar günümüzde böyle söylüyorlar. Pes eden o zayıf karakterlilerden değilim ben. Daha şimdiden kendimi çok daha iyi hissediyorum, çok daha iyiyim, duyuyor musun beni?'
"Sözlerine kuvvet kazandırmak ister gibi dirseklerinin üstünde doğruldu, ama daha o an zayıf vücudunu hırpalayan bir öksürük nöbetine tutularak arkaya devrildi.
'"Bu öksürüğün hiç önemi yok,' diye soludu. 'Kanamalar da beni korkutmuyor. Doktorları şaşırtacağım. Önemli olan irade. Bunu sakın unutma, Raoul. Yaşayacağım.'
"Çok acınacak bir durumdu. Beni anlıyorsunuz, değil mi?
"Tam o sırada Felicie Bault bir tepsiyle içeri girdi. Tepside bir bardak sıcak süt vardı. Bunu Annette'e verdi ve yüzünde çözemediğim bir anlamla arkadaşının bunu içmesini seyretti. Buna olsa olsa bir tür sinsi tatminkârlık denebilirdi.
"Annette de bakışı fark etmişti. Bardağı hiddetle yere fırlatarak yerde tuzla buz etti.
'"Görüyor musun onu?' diye bağırdı. 'Bana hep böyle bakıyor. Ölecek olmama seviniyor! O güçlü ve sağlıklı. Hayatında bir gün bile hasta olmadı o! Ve hepsi bir hiç uğruna. O koca gövdenin ona ne yararı var? Ne yapacak onunla?'
"Felicie eğilip cam kırıklarını topladı.
"Aynı tekdüze sesle, 'Söylediklerini umursamıyorum,' diye belirtti. 'Ne önemi var ki? Ben dürüst ve namuslu bir kızım. Ama ona gelince. Yakında arafın ateşiyle tanışacak. Ben bir Hıristiyanım, hiçbir şey demem.'
"Annette, 'Sen benden nefret ediyorsun,' diye bağırdı. 'Hep nefret ettin benden. Ah! Ama yine de seni büyüleyebilirim. Sana her istediğimi yaptırabilirim. Şimdi de senden bunu istesem, önümde yere diz çökersin. '
"Felicie, 'Saçmalıyorsun,' dediyse de huzursuzdu.
'"Evet, evet, dediğimi yapacaksın. Yapacaksın. Beni memnun etmek için. Haydi dizlerinin üstüne çök. Bunu senden ben istiyorum, ben Annette. Dizlerinin üstüne çök, Felicie.'
"Artık Annette'in olağanüstü ikna yeteneğinden mi, yoksa daha derin bir amacı olduğundan mı nedir, Felicie itaat etti. Kollarını iki yana açarak, yüzünde boş ve aptal bir anlamla ağır ağır dizlerinin üstüne çöktü.
"Annette başını arkaya atarak güldü, çıngıraklı kahkahalarla güldü.
"'Şu aptal suratlıya baksanıza! Ne kadar gülünç gözüküyor. Artık ayağa kalkabilirsin, Felicie, teşekkür ederim. Bana somurtmanın bir yararı yok. Ben senin hanımınım. Ne söylersem yapmak zorundasın.'
"Annette bitkin halde yastıklarının üstüne çöktü. Felicie tepsiyi aldı ve ağır ağır uzaklaştı. Bir ara omzunun üzerinden arkaya bakınca bakışlarında cayır cayır yanan nefret beni ürküttü.
"Annette öldüğü zaman orada değildim. Ama söylendiğine göre ölümü dehşet verici olmuştu. Hayata dört elle sarılmıştı. Deli gibi ölüme karşı savaşmıştı. Tekrar tekrar, 'Ölmeyeceğim, anlıyor musunuz? Yaşayacağım, yaşayacağım...' diye soluyordu.
"Altı ay sonra onu görmeye geldiğimde Bayan Slater bana bunları anlattı.
"'Zavallı Raoul'um,' dedi anlayışlı bir tavırla. 'Onu seviyordun, değil mi?'
"'Hep sevdim. Ama ona ne gibi bir yararım olabilirdi ki? Kapatalım bu konuyu. O kadar parlak, o kadar hayat dolu olan o öldü artık...'
"Bayan Slater çok anlayışlı bir kadındı. Başka şeylerden söz açtı. Felicie yüzünden kaygılı olduğunu söyledi. Kız garip bir sinir krizi geçirmiş, o zamandan beri tavırları çok acayipleşmişti.
"Bayan Slater kısa bir duraklamadan sonra, 'Biliyor musun, piyano çalmayı öğreniyor,' dedi.
"Bilmiyordum. Bunu duymak ise beni çok şaşırtmıştı. Felicie piyano çalmasını öğreniyordu ha! Kızcağızın iki notayı ayırt etmeyi bile başaramayacağına dair bahse girebilirdim.
"Bayan Slater, 'Yetenekli olduğunu söylüyorlar,' diye devam etti. 'Buna aklım ermiyor. Sen de biliyorsun, Raoul, ona hep geri zekâlı gözüyle bakmışımdır.'
"Bunu başımın hareketiyle doğruladım.
"Bayan Slater, 'Bazen o kadar garip davranıyor ki, hayretler içinde kalıyorum,' dedi.
"Birkaç dakika sonra okuma salonuna girdim. Felicie piyano çalıyordu. Annette'in Paris'te söylediğini duyduğum şarkının müziğini çalıyordu. Tüylerimin diken diken olduğuna inanabilirsiniz beyler. Sonra, benim içeri girdiğimi duyunca birdenbire dönüp baktı. Gözlerinden alay ve zekâ fışkırıyordu. Bir an düşündüm ki. Her neyse ne düşündüğümü size söylemeyeceğim.
"'Vay vay,' dedi. 'Demek geldiniz, Bay Raoul.'
"Bunu ne şekilde söylediğini size anlatamam. Annette için oldu bitti Raoul olmuştum. Ama birer yetişkin olarak karşılaştığımızda Felicie bana daima Bay Raoul olarak hitap etmişti. Ama şimdi bunu söyleyiş biçimi çok farklıydı, hafifçe vurguladığı Bay kelimesini sanki çok komik buluyordu.
'"Bugün çok farklı görünüyorsun, Felicie,' diye kekeledim.
"Düşünceli bir tavırla, 'Öyle mi?' dedi. 'Bu çok garip. Ama o kadar ciddi olma Raoul -sana bundan sonra sadece Raoul diyeceğim- çocukken birlikte oynamıyor muyduk? Hayat gülmek için vardır. Biraz da zavallı Annette'den bahsedelim, ölen ve gömülen Annette'den. Merak ediyorum, şimdi acaba arafta mıdır ya da değilse nerede olabilir?'
"Kız birden bir şarkı mırıldanmaya başladı. Şarkı gerçi ahenk açısından kusurluydu, ama sözler dikkatimi çekti.
"'Felicie, yoksa İtalyanca konuşmasını biliyor musun?' diye sordum.
"'Niçin konuşmayayım, Raoul? Belki de göründüğüm kadar aptal değilimdir.' Kız şaşkınlığıma güldü.
"'Anlıyamıyorum,' diye geveledim.
"'Sana söyleyeyim. Kimse farkında değil, ama ben çok iyi bir âktrisimdir. Birçok roller oynayabilirim, hem de çok iyi olarak.'
"Kız yine güldü ve ben onu durduramadan odadan dışarıya kaçtı.
"Gitmeden önce onu bir kez daha gördüm. Bir koltukta gürültüyle horlayarak uyuyordu. Durup onu seyrettim. Büyülenmiş, aynı zamanda tiksinmiştim. Birdenbire zıplayarak uyandı. Donuk ve cansız bakışları benimkilerle karşılaştı.
"'Alışkanlıkla, 'Bay Raoul,' diye mırıldandı.
"'Evet, Felicie, artık gidiyorum,' dedim. 'Yola çıkmamdan önce bana piyano çalar mısın?'
"'Ben mi çalacağım? Benimle alay ediyorsunuz, Bay Raoul.'
"'Bu sabah bana piyano çaldığını hatırlamıyor musun?'
Felicie başını salladı.
"'Ben mi çalacağım? Benim gibi zavallı bir kız nasıl piyano çalabilir ki?'
"Düşünür gibi konuşmasına bir dakika ara verdi, sonra yanına yaklaşmamı işaret etti.
"'Bay Raoul, bu evde garip şeyler oluyor,' dedi. 'Size oyunlar oynuyorlar. Saatlerin akrebine, yelkovanına yer değiştirtiyorlar. Evet, evet, ne dediğimi biliyorum. Ve hepsinden o sorumlu.'
"'Kim sorumlu?' diye sordum.
"'Annette tabii. Çok hınzır şey o. Hayattayken bana hep eziyet ediyordu. Şimdi öldüğüne göre, öbür dünyadan bana eziyet etmeye geliyor.'
"Hayretle Felicie'ye baktım. Dehşetin doruğundaydı. Gözleri yuvalarından fırlamıştı.
"'Çok kötü o. Söylüyorum size, çok kötü o. Ağzınızdan lokmanız, sırtınızdan giysinizi, vücudunuzdan ruhunuzu alır...'
"Kız birden koluma yapıştı.
"'Size söylüyorum, korkuyorum. Sesini duyuyorum, ama kulağımın içinde değil. Şurada başımın içinde' diyerek alnına vurdu. 'Beni bedenimden kovacak, o zaman ben ne yapacağım, ne olacağım?'
"Sesi yükselerek feryat halini almıştı. Gözlerinde köşeye sıkıştırılmış panik halindeki vahşi bir hayvanın bakışı vardı...
"Birdenbire gülümsedi. Tatlı bir gülümsemeydi. Ama beni ürperten kurnaz bir anlamı vardı.
"'Başka çare kalmazsa benim ellerim çok güçlüdür, Bay Raoul...hem de çok güçlü.'
"Daha önce ellerine o kadar da dikkat etmemiştim. Şimdi onlara bakınca elimde olmayarak ürperdim. Kısa, kalın ve Felicie'nin de dediği gibi, son derece güçlü parmaklardı...Nasıl midemin bulandığını anlatamam. Babası bunlar gibi ellerle annesini boğmuş olmalıydı...
"Bu, Felicie Bault'u son görüşüm oldu. Kısa bir süre sonra yurtdışına, Güney Amerika'ya gittim. Felicie'nin ölümünden iki yıl sonra buraya döndüm. Gazetelerde onun hayatıyla ölümü hakkında bir şeyler okumuştum. Olayın ayrıntılarını bu gece sizlerden duydum. Felicie 3 ve Felicie 4 ha. Acaba? Ama biliyorsunuz, iyi bir aktristi!"
Tren birden yavaşladı. Köşede oturan adam doğruldu, paltosunun düğmelerini ilikledi.
Avukat öne uzanarak, "Teoriniz nedir?" diye sordu.
Rahip Parfitt, "İnanmak zor," diye başladı, ama arkasını getirmedi.
Doktor hiçbir şey söylemeden dikkatle Raoul Letardeau'nun yüzüne bakıyordu.
Fransız, "Sırtınızdan giysilerinizi, vücudunuzdan ruhlarınızı," diye alıntıladı. Arkasından ayağa kalktı. "Size söylediğim gibi, Felicie Bault'un öyküsü Annette Ravel'in öyküsüdür. Siz onu tanımadınız, beyler. Ama ben onu tanıyordum. O, hayata tapıyordu..."
Yolcu, eli kapının üstünde ve atlamaya hazırken durdu ve eğilerek Rahip Parfitt'in göğsüne vurdu.
"Doktor bey bütün bunların," -eliyle tekrar rahibin midesine vurdu. Rahip yüzünü ekşitti- "sadece bir barınak olduğunu söyledi. Söyleyin bana, evinizde bir hırsız bulursanız ne yaparsınız? Onu vurursunuz, değil mi?"
Rahip, "Hayır," diye bağırdı. "Kesinlikle hayır. Bu ülkede öyle şey olmaz."
Ama son sözleri havaya söylenmişti. Kompartımanın kapısı gürültüyle kapandı.
Rahip, avukat ve doktor yalnızdılar. Dördüncü köşe boştu.


ÇİNGENE


1



Macfarlane, arkadaşı Dickie Carpenter'in çingenelere garip bir antipatisi olduğuna dikkat etmişti. Bunun nedenini hiçbir zaman bilememişti. Ama Dickie'nin Esther Lawes'la olan nişanı bozulunca, iki erkeğin arasındaki çekingenlik duvarı yıkılır gibi olmuştu.
Macfarlane kız kardeşlerin küçüğü olan Rachel'le yaklaşık bir yıldır nişanlıydı. Lawes ailesinin iki kızını çocukluklarından beri tanıyordu. Her konuda ağır ve ihtiyatlı olduğundan Rachel'in çocuksu yüzüyle dürüst bakışlı kahverengi gözlerinin onu ne denli büyülediğini kendi kendine bile itiraf etmekten kaçınmıştı. Rachel Esther gibi çarpıcı bir güzel değildi, kesinlikle hayır! Ama çok daha dürüst ve çok daha tatlıydı. Dickie kızların büyüğüyle nişanlanınca iki erkeğin arasındaki bağ daha da kuvvetlenmişti.
Şimdi ise, kısa birkaç haftadan sonra bu nişan bozulmuş, saf yürekli Dickie de fena halde sarsılmıştı. Genç hayatında şu ana kadar her işi tıkırında gitmişti. Donanmadaki kariyeri isabetli bir seçimdi. Deniz tutkusu onda doğuştandı. Onda Vikinglerden kalma ilkel ve dürüst bir özellik vardı. Dickie duygularını göstermekten hoşlanmayan ve zihinsel işlemlerini kelimelerle ifade etmekte zorlanan genç İngilizlerdendi.
Macfarlane, Kelt atalarından ona geçen hayal gücünü susturdu ve kelime denizinde bocalayan arkadaşını dinlerken sigara içmekle yetindi. Bir boşalmanın sırada olduğunun farkındaydı. Ama konunun farklı olacağını zannetmişti. Bir kere Esther Lawes'dan söz edilmedi. Sadece çocuksu bir korku öyküsü anlatılacağa benzerdi.
"Her şey ben küçükken gördüğüm bir düşle başladı. Buna bir karabasan da denilemezdi aslında. Çingene herhangi bir düşümde, hatta iyi bir düşümde de meydana çıkardı. Bir düşümde örneğin maytap patlatıp eğleniyorduk diyelim, ama başımı kaldırıp bakacak olsam çingene kadının orada durup her zamanki gibi beni gözetlediğini hissederdim, daha da öte, bilirdim...Hüzünlü bakışlarla gözetlerdi...sanki benim bilmediğim bir şeyi o biliyormuş gibi...Bunun beni niçin bu kadar sarstığını izah edemem. Hem de her defasında! Dehşet içinde feryat ederek uyanırdım, ihtiyar dadım da, 'Bay Dickie yine çingene düşlerinden birini gördü!' derdi."
"Gerçek çingenelerin seni hiç korkuttukları oldu mu?"
"İlk çingeneyi çok sonraları gördüm. O da garip oldu ya...Yavru köpeklerimden birini kovalıyordum. Kaçmıştı. Bahçe kapısından çıktım ve orman patikalarından birini izlemeye başladım. O sıralar New Forest'de yaşıyorduk. Patikanın sonunda bir tür açıklık ve tahta bir köprüyle aşılan bir dere karşıma çıktı. İşte çingene derenin yanında duruyordu. Tıpkı düşlerimdeki gibi başına kırmızı bir eşarp bağlamıştı. Ve ben anında korktum. Gözlerinde o bakış vardı...sanki benim bilmediğim bir şeyi biliyor ve buna üzülüyormuş gibi. Sonra bana başını sallayarak yavaş sesle, senin yerinde olsam oradan geçmem, dedi. Sana nedenini söyleyemem, ama bu sözler beni müthiş korkuttu. Yanından geçip köprüye atıldım. Herhalde çürümüştü. Her neyse ayaklarımın altındaki köprü çöktü, ben de suya düşerek akıntıya kapıldım. Akıntı o kadar hızlıydı ki az daha boğuluyordum. Çok berbat bir his bu. Hiç unutmadım. Ve bunun çingeneyle ilgili olduğunu hissediyordum..."
"Yani seni bir şekilde uyarmıştı, değil mi?"
"Böyle söylenebilir tabii." Dickie kısa bir aradan sonra devam etti: "Sana bu düşümü anlatmamın nedeni sonradan olanlarla bir ilgisi olduğu için değil (en azından olmadığını umut ediyorum), başlangıç noktası olduğu için. O 'çingene hissi'yle neyi kastettiğimi şimdi anlayacaksın. Bu yüzden Laweslardaki ilk geceye dönüyorum. O sırada Batı Sahili'nden yeni dönmüştüm. Tekrar İngiltere'de olmak çok garipti. Laweslar ailemin dostlarıydılar. Yaklaşık yedi yaşımdan beri kızları görmemiştim, ama genç Arthur çok iyi arkadaşımdı, ölümünden sonra da Esther bana yazmaya ve gazete yollamaya devam etti. Çok da şen mektuplar yolluyordu. Yazdıkları beni neşelendiriyordu. Keşke ben de daha güzel mektuplar yazabilsem diyordum. Onu görmeye sabırsızlanıyordum. Bir kızı sadece mektuplarından tanımak garip şeydi. Her neyse, ilk iş olarak Laweslann evine gittim. Oraya vardığımda Esther yoktu, ama akşama gelmesi bekleniyordu. Yemekte Rachel'in yanında oturuyordum, uzun masa boyunca bakışımı gezdirirken garip bir his beni pençesine aldı. Birisinin beni gözetlediğini hisseder gibi oluyor, bu ise beni rahatsız ediyordu. Derken onu gördüm..."
"Kimi gördün?"
"Bayan Haworth'u sana anlattığım buydu."
"Ama Esther Lawes'dan söz ettiğini sanıyordum," demek Macfarlane'nin dilinin ucuna kadar geldi. Ama sustu, Dickie de devam etti.
"Onda ötekilerden farklı bir şey vardı. İhtiyar Lawes'un yanında oturuyor, başı eğik olarak büyük bir ciddiyetle onu dinliyordu. Boynunda kırmızı bir tül parçası vardı. Sanırım yırtılmıştı, her neyse, başının arkasında küçük alev dillerini hatıra getiriyordu...Rachel'e, 'Şuradaki kadın kim?' diye sordum. 'Kırmızı eşarplı esmer?...'
"'Alistair Haworth'u mu kastediyorsun? Kırmızı eşarbı var olmasına var, ama sarışındır. Hem de çok açık sarı saçlı.'"
"Gerçekten de öyleydi. Saçları platine diye nitelenen güzel soluk renkteydi. Öyleyken esmer olduğuna yemin edebilirdim. Gözlerin insana nasıl oyun oynadığına şaşmamak elde değil...Yemekten sonra Rachel bizi tanıştırdı ve bahçede bir aşağı, bir yukarı dolaşmaya başladık. Yeniden dünyaya gelmekten söz ettik."
"Senin ilgi alanının dışında değil mi?"
"Herhalde. İnsanın bazı kimseleri önceden karşılaşmışlar gibi hemen tanımasının açıklamasının bu olduğunu söylediğimi anımsıyorum. Kadın, 'Âşıklar gibi demek istiyorsunuz, değil mi?' dedi. Bunu söyleyişinde garip bir hava vardı...yumuşak ve beklenti dolu bir hava. Bana bir şey hatırlatmıştı, ama ne olduğunu çıkaramıyordum. Biraz daha laflamayı sürdürdük, sonunda ihtiyar Lawes bize teraçadan seslenerek, Esther'in geldiğini ve beni görmek istediğini söyledi. Bayan Haworth elini kolumun üstüne koydu
'İçeri mi giriyorsunuz?' diye sordu. Ben, 'Evet,' dedim. 'Herhalde girsek daha iyi olacak. ' Ve sonra...sonra da?..."
"Evet?"
"O kadar saçma görünüyor ki. Bayan Haworth, 'Sizin yerinizde olsam içeri girmezdim...' dedi." Dickie anlatısına kısa bir ara verdikten sonra devam etti. "Korkmuştum, hem de çok. Bu nedenle düşü anlattım...Çünkü bunu aynı şekilde...sakin sakin söylemişti. Benim bilmediğim bir şeyi biliyormuş gibi. Söz konusu olan, beni bahçede yanında alıkoymak isteyen güzel bir kadın değildi. Sesi çok nazik ve de üzgündü. Ne olacağını bilirmiş gibi...Belki kabalık oldu, ama dönüp onu orada bıraktım ve koşar adımlarla eve girdim. Orası güvenli gibi geliyordu bana. İşte o zaman ta başından beri ondan korktuğumu anladım. İhtiyar Lawes'u görmek beni rahatlattı. Esther de orada yanındaydı..." Dickie kısa bir tereddütten sonra," Hiç kuşku yok...onu görür görmez vurulduğumu anladım," dedi.
Esther, Lawes o an Macfarlane'm gözlerinin önünde canlandı. Bir keresinde onun, "1. 80 metre boyunda kusursuz bir Yahudi güzeli," diye nitelendirildiğini duymuştu. Macfarlane, genç kadının olağanüstü boyunu, uzun ve narin yapısını, yüzünün mermer gibi beyazlığını, hafif aşağıya dönük zarif burnunu, saçlarıyla gözlerinin görkemli siyahlığını hatırlayınca, onu gözümün önünde iyi canlandırdım, diye düşündü. Evet, çocuksu karakterli Dickie'nin ona vurulmasına şaşmıyordu. Esther, Macfarlane'in kalbinin atışlarını hızlandıramazdı, ama genç kadının olağanüstü olduğunu da kabul ediyordu.
Dickie, "Ondan sonra da nişanlandık," diye devam etti.
"Hemen mi?"
"Yaklaşık bir hafta sonra. Bundan sonra beni sevmediğini anlaması için iki hafta geçmesi gerekti." Dickie acı acı güldü.
"Gemiye dönmeden bir akşam önceydi. Ormandan geçerek köyden dönüyordum ki onu gördüm. Bayan Haworth'u demek istiyorum. Başında kırmızı bir İskoç beresi vardı, bir an yüreğim hopladı. Sana düşümü anlattığıma göre anlarsın...Sonra biraz yürüdük. Esther'in duymamasını gerektiren tek bir kelime geçmedi aramızda..."
"Ya?" Macfarlane arkadaşına merakla baktı. İnsanların kendilerinin bile fark etmedikleri bazı şeyleri size anlatabilmeleri ne kadar garipti!
"Sonra eve dönmeye hazırlandığım sırada kadın beni durdurdu. Nasılsa er veya geç evde olacaksınız. Sizin yerinizde olsam oraya o kadar erken dönmezdim...' O zaman orada beni berbat bir şeyin beklediğini bildim...gerçekten de...ben eve döner dönmez Esther karşıma çıktı ve beni sevmediğini keşfettiğini söyledi..."
Macfarlane anlayışlı bir tavırla, "Ya Bayan Haworth?" diye homurdanarak sordu.
"Onu bir daha görmedim, bu geceye kadar."
"Bu gece mi?"
"Evet. Doktor Johnny'nin bakımevinde. Bacağıma baktılar, hani şu bomba olayında perişan olanına. Son günlerde beni kaygılandırıyordu. İhtiyar ameliyat olmamı önerdi - basit bir işlem olacaktı. Sonra oradan çıkarken hemşire kıyafetinin üzerine kırmızı bir kazak geçirmiş bir kızla karşılaştım. Bana,' Sizin yerinizde olsam o ameliyatı olmam...' dedi. Sonra o kızın Bayan Haworth olduğunu gördüm. Yanımdan o kadar hızlı geçip gitti ki onu durduramadım. Rastladığım bir başka hemşireye o kızı sordum. Ama hemşire bakımevinde o adda hiç kimse olmadığını söyledi...Çok garip..."
"O olduğuna emin misin?"
"Ah! Evet. Yani o çok güzeldi..." Dickie durdu, sonra ekledi: "Kuşkusuz, ameliyat olmam gerek ama...amaya vadem dolduysa..."
"Saçma!"
"Tabii saçma. Sana çingene öyküsünü anlattığıma memnunum...Daha fazlası davardı, ama keşke anımsayabilsem..."
2



Macfarlane dik kırdaki patikada yürüyordu. Tepenin doruğuna yakın bir evin kapısında durdu. Çenesini doğrultarak zilin ipini çekti.
"Bayan Haworth evdeler mi?"
"Evet, efendim. Geldiğinizi haber vereyim." Hizmetçi onu alçak tavanlı uzun bir odaya aldı. Odanın pencereleri kırların vahşi ıssızlığına bakıyordu. Macfarlane kaşlarını çattı. Yoksa kendini tam bir aptal yerine mi koyuyordu?
Sonra birden irkildi. Tepede bir yerde biri alçak sesle bir şarkı söylüyordu:


"Çingene kadın
kırlarda yaşıyor..."


Ses sustu. Macfarlane'ın kalbinin atışları biraz hızlandı. Kapı açıldı.
Kadının İskandinavlarmki gibi platin sarışınlığı onda şok etkisi yaptı. Dickie'nin tanımına rağmen, onu çingeneler gibi esmer olarak hayal etmişti. Sonra Dickie'nin sözlerini ve bunların söylenişindeki garip tonu anımsadı. 'O kadar güzeldi ki...' Tartışma götürmez kusursuz güzellik enderdir, Alistair Haworth'unkisi de tartışma götürmez kusursuz bir güzellikti.
Macfarlane kendini toparlayıp kadına doğru yürüdü. "Korkarım kim olduğum hakkında hiçbir fikriniz yok," diye başladı. "Adresinizi Laweslardan aldım. Dickie Carpenter'ın bir arkadaşıyım."
Kadın ona bir, iki dakika kadar dikkatle baktı. Sonra, "Dışarı çıkıyordum," dedi. "Kırlarda dolaşacaktım. Siz de gelir misiniz?"
Pencereyi itip açtı ve yamaca adımını attı. Budala yüzlü iri yapılı bir adam hasır bir koltukta oturmuş, sigara içiyordu.
Bayan Haworth, "Kocam!" dedi. "Kırlarda biraz dolaşacağız, Maurice. Daha sonra Bay Macfarlane'la döneceğim. Kendisi öğle yemeğine kalacak. Kalacaksınız, değil mi?"
"Çok teşekkür ederim. Memnuniyetle kalırım." Macfarlane çevik adımlarla yokuşu tırmanan genç kadını izlerken, ne akla uyarak o adamla evlenmiş ki," diye düşünüyordu.
Bayan Haworth ilerideki kayalara doğru yürüdü. "Burada oturacağız," dedi. "Siz de bana söylemek için geldiğiniz her neyse anlatacaksınız."
"Demek biliyorsunuz?"
"Kötü şeylerin olacağını her zaman bilirim. Çünkü getirdiğiniz haber kötü, öyle değil mi? Dickie hakkındaki haber?"
"Küçük bir ameliyat geçirdi. Başarılı bir ameliyat. Ama herhalde kalbi zayıftı. Kendine gelemeden öldü."
Genç kadının yüzünde ne görmeyi beklediğini kendisi de bilmiyordu ama herhalde o sonsuz bezginliği değil...
Onun, "Yine...o kadar uzun...o kadar uzun zaman bekledikten sonra," diye mırıldandığını duydu. Derken Bayan Haworth başını kaldırdı, "Evet. Ne diyecektiniz?"
"Sadece şunu. Birisi onu o ameliyata karşı uyarmıştı. Bir hemşire. Onu siz olduğunuzu düşünmüştü. Gerçekten siz miydiniz?"
Genç kadın hayır der gibilerden başını salladı. "Ben değildim. Ama hemşire olan bir kuzinim var. Loş ışıkta bana çok benzer. Bence o idi." Tekrar Macfarlane'a baktı. "Ama önemi yok, değil mi?" Birden gözleri irileşti. Soluksuz kalmış gibi, "Ah!" dedi. "Ah! Ne kadar garip! Anlamıyorsunuz..."
Macfarlane şaşırmıştı. Kadın hâlâ ona bakıyordu.
"Anladığınızı düşünmüştüm...Anlamalıydınız. Siz de sahipsiniz gibime gelmişti..."
"Neye sahipmişim?"
"O yeteneğe -ya da lanete- siz ne derseniz deyin. Bence sizde de o kayaların arasındaki şu oyuğa odaklanın. Hiçbir şey düşünmeyin, sadece bakın...Ah!" Kadın Macfarlane'ın hafifçe irkildiğini fark etmişti. "Bir şey gördünüz, değil mi?"
"Herhalde hayal gücümün bir oyunudur. Bir saniye boyunca o oyuğun kanla dolu olduğunu gördüm!" Kadın başıyla doğruladı. "İyi bilmişim. Orası eski güneşe tapanların kurbanlarını boğazladıkları yerdi. Daha hiç kimse söylemeden bilmiştim bunu. Bazen o insanların neler hissettiklerini bildiğin zamanlar oluyor...sanki ben de orada bulunmuşum gibi...Ve kırlarda bana evime dönüyormuşum gibi bir his duyuran bir özellik var...Bende yeteneğin olması çok doğal tabii. Bir Fergusson'um ben. Ailemizde geleceği ve uzakları görme yeteneği vardır. Annem babamla evlenene kadar bir medyumdu. Adı Cristine'di. Oldukça ünlüydü."
"Yetenekle olayları olmalarından önce görebilmeyi mi kastediyorsunuz?"
"Evet, geleceği ve geçmişi görme yeteneği, ikisi bir. Örneğin, niçin Maurice'le evlendiğimi merak ettiğinizi gördüm. Hiç inkâr etmeyin, bunu merak ettiniz! Cevabım şu: Onu korkunç bir şeyin beklediğini oldum olası bildiğim için. Onu bu akıbetten kurtarmak istedim...Kadınlar böyledir. Yeteneğimin sayesinde bunun olmasını önleyebilmem gerekir...Eğer mümkünse tabii -Dickie'ye yardım edemedim...Dickie anlayamazdı...Korkuyordu. Çok gençti o."
"Yirmi iki yaşındaydı."
"Ben ise otuz yaşımdayım. Ama kastettiğim bu değildi. Ayrılmış olmanın birçok şekli vardır, uzunluk, yükseklik ve en gibi...ama zamanla ayrılmış olmak hepsinin en kötüsü..." Genç kadın kasvetli bir sessizliğe gömüldü.
Aşağıdaki evden yansıyan bir gong sesi onları gerçeğe döndürdü.
Macfarlane yemekte Maurice Haworth'u inceledi. Adamın, karısına deliler gibi âşık olduğuna şüphe yoktu. Gözlerinde bir köpeğin sorgulamayan mutlu sevgisi okunuyordu. Macfarlane, kadının bakışının yansıttığı hemen hemen bir anneye yaraşır şefkate dikkat etti. Yemekten sonra izin istedi.
"Bir, iki gün kadar otelde kalacağım. Tekrar gelip sizi görebilir miyim? Örneğin, yarın?"
"Tabii ki. Ama..."
"Ama ne?"
Genç kadın elini gözlerinin üstünde gezdirdi. "Bilmiyorum. Sadece bir daha görüşmeyeceğimizi düşündüm, hepsi bu...Hoşça kalın."
Macfarlane yolda ağır ağır uzaklaştı. Buz gibi bir elin yüreğini sıktığını hissediyordu. Sözle anlatılabilecek bir şey yoktu, ama yine de...
Bir araba hızla köşeyi döndü. Genç adam çite yamyassı yapıştı. Ucu ucuna. Acayip bir gri gölge yüzüne yayıldı...
3



Macfarlane ertesi sabah uyanınca, "Tanrım, sinirlerim hurdahaş," diye homurdandı. Bir gün önceki öğleden sonranın olaylarını serinkanlılıkla gözden geçirdi. Otomobil, birden sisin bastırmasıyla otele giden kestirme yolu kaybetmesi, bu arada yakınında tehlikeli bir bataklık alanın bulunduğunu hissetmesi. Sonra otelin damından düşen baca külahı, geceleyin duyduğu yanık kokusu ve bunun izini sürerek şöminenin önündeki keçenin üstüne düşmüş olan koru bulması. Hiçbir şey değildi bunlar! Önemli olan genç kadının sözleri ve onun bütün bunları bilmiş olduğuna Macfarlane'in kalbinin derinlerinde emin olmasıydı.
Ani bir enerji akımıyla yorgam üzerinden attı. Yataktan kalkıp o gün ilk iş olarak genç kadını görmeye gitmesi lazımdı. Bu, büyüyü bozardı. Tabii, güven içinde oraya ulaşabildiği takdirde. Ne kadar sersemmişim Tanrım!
Kahvaltıda pek az şey yiyebildi. Saat onda yola düzülmüştü bile. Saat on buçukta ise eli zilin üstündeydi. Ancak o zaman ferahlamış gibi derin bir soluk alabildi.
"Bayan Haworth evdeler mi?"
Kapıyı daha önceki ihtiyar kadın açmıştı. Ama yüzü farklıydı, üzüntüden hurdahaştı.
"Ah bayım, demek duymadınız?"
"Neyi duymadım?"
"Bayan Alistair, tatlı yavrum. O içtiği şurup. Her gece içerdi. Zavallı kaptan perişan halde, aklı başından gitti. Karanlıkta raftan yanlış şişeyi almış...Doktoru çağırdılar, ama çok geçti..."
Macfarlane birden aşağıdaki sözleri hatırladı: "Onu korkunç bir şeyin beklediğini oldum olası bildim. Bu akıbetin önüne geçebilmeliydim -eğer bu bir insan için mümkünse-" Ama insan Kaderi oyuna getiremez...Kurtarmaya çalışırken yok eden garip bir vizyon.
Yaşlı hizmetkâr devam etti: "Güzel yavrucuğum! O kadar tatlı ve nazik, başı dertte olanlara o kadar müşfikti ki. Kimsenin canının yanmasına dayanamazdı." Kadıncağız kısa bir duraklamadan sonra ekledi: "Yukarı çıkıp onu görmeyi ister miydiniz efendim? Onun söylediklerine bakarak kendisini uzun zamandan beri tanıdığınızı sanıyorum. "Hem de çok uzun zamandır demişti..."
Macfarlane ihtiyar kadının arkasından merdiveni çıktı ve salonun yukarısındaki odaya girdi. Bir gün önce şarkı söyleyen sesin oradan geldiğini duymuştu. Pencerelerin yukarısında renkli bir cam vardı. Ve bu yatağın başına kırmızı bir ışık düşürüyordu...Başında kırmızı bir örtü bulunan bir çingene.... Saçma, hayal gücü ona yine oyun oynuyordu. Alistair Haworth'a son bir kez baktı.


4



"Bir bayan sizi görmek istiyor efendim."
"Öyle mi?" Macfarlane otelci kadına dalgın bir tavırla baktı. "Kusura bakmayın, Bayan Rowse, hayal görüyordum galiba."
"Öyle mi efendim. Gece bastırdıktan sonra kırlarda garip şeylerin görüldüğünü ben de biliyorum. Beyaz hanım var, Şeytan'ın demircisi, denizciyle çingene kadın var..."
"O da nesi? Denizciyle çingene mi dediniz?"
"Öyle diyorlar efendim. Gençliğimde insanların dilinden düşmezdi. Bir süre önce aşk hayatlarında mutsuzluk yaşadılar...Ama şimdilerde uzun zamandan beri görünmüyorlardı."
Sez Törek ädäbiyättän 1 tekst ukıdıgız.
Çirattagı - Kanatların Çağrısı - 05
  • Büleklär
  • Kanatların Çağrısı - 01
    Süzlärneñ gomumi sanı 3940
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2021
    34.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    57.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kanatların Çağrısı - 02
    Süzlärneñ gomumi sanı 3951
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2004
    35.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    56.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kanatların Çağrısı - 03
    Süzlärneñ gomumi sanı 4066
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2099
    33.3 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    48.4 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    55.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kanatların Çağrısı - 04
    Süzlärneñ gomumi sanı 4011
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2014
    34.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    48.2 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    55.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kanatların Çağrısı - 05
    Süzlärneñ gomumi sanı 3982
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1976
    36.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.3 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    57.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kanatların Çağrısı - 06
    Süzlärneñ gomumi sanı 3934
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1946
    35.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    56.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kanatların Çağrısı - 07
    Süzlärneñ gomumi sanı 3967
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1966
    34.1 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    48.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    56.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kanatların Çağrısı - 08
    Süzlärneñ gomumi sanı 4026
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1949
    36.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.3 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    57.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kanatların Çağrısı - 09
    Süzlärneñ gomumi sanı 3903
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1954
    34.6 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.4 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    56.4 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kanatların Çağrısı - 10
    Süzlärneñ gomumi sanı 3819
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1976
    33.9 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    47.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    55.9 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kanatların Çağrısı - 11
    Süzlärneñ gomumi sanı 3893
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1880
    35.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    57.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kanatların Çağrısı - 12
    Süzlärneñ gomumi sanı 3958
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1933
    36.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    51.3 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    58.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Kanatların Çağrısı - 13
    Süzlärneñ gomumi sanı 1751
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 966
    44.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    57.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    63.9 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.