Cemile - 4

Süzlärneñ gomumi sanı 3896
Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2114
33.1 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
47.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
55.0 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
mırıltıyla salındıklarını görürsünüz.
Sonradan, yıllar sonra, kavakların sırrını çözdüm. Bir tepede
oldukları için bütün rüzgarları alıyorlardı, en hafif meltem bile
yapraklarını sallıyordu onların.
Bu basit gerçeği anlamam, hiç mi hiç hayal kırıklığına uğratmadı
beni; onlara karşı takındığım çocuksu davranışımdan da etmedi. O
davranışımı bugüne kadar sürdürdüm. Tepedeki o kavak ağaçlarını
hala canlı birer varlık olarak düşünüyorum. Çocukluğumu orada,
onların ayaklarında bıraktım, yeşil, büyülü bir camın kırıkları gibi...
Yaz tatili başlamadan önce, okulun son günü, bağırarak, çığlıklar
atarak tepeyi tırmanır, kuş yuvası aramaya çıkardık. O iki dev,
sallanarak, mırıltıyla sanki gölgelerine çağırırdı bizi. Ama biz,
yalınayak yumurcaklar, dallara tırmanır, kuşların ülkesini altüst
ederdik. Kuşlar ötüşerek havalanır, tepemizde dönmeye başlarlardı.
Ama aldırmazdık bile. İçimizde en gözüpekin, en cesurun kim
olduğunu anlamak için tırmanır, tırmanırdık. Derken, güzel bir ışık
dünyası, geniş bir dünya açılırdı önümüzde... büyülü bir dünya.
Çarpıcı bir yanı vardı o genişliğin.
Kuş yuvası aramayı unutarak hepimiz birer dala tüner, hiç
kıpırdamadan, sanki soluk bile almadan aşağıya bakardık. Dünyanın
en büyük yapısı sandığımız ahır bile, kolhozun ahırı bile, küçük bir
kulübe gibi görünürdü. Parıltılı bir kavrukluk içinde yüzen bozkır
uzanırdı köyün ötesinde. Mavimsi uzaklıklara bakınca, daha önce hiç
görmediğimiz topraklar, gümüş sicimler gibi uzayan dereler görürdük.
Dallara tutunarak düşüncelere dalardık: dünyanın sonu muydu burası,
yoksa bu gördüklerimizin ötesinde bizim göğümüze, bulutlarımıza,
derelerimize benzeyen başka gökler, bulutlar, dereler var mıydı?
Büyülü sesini dinlerdik rüzgarın; hışırdayan yapraklar, mavimsi
sislerin ötesindeki esrarengiz ülkeleri anlatırdı bize.
O ülkeleri gözümün önüne getirmeye çalışırdım, kulağıma
yaprakların hışırtısı geldikçe, yüreğim korkudan, heyecandan güm
güm atmaya başlardı. Şimdi aklıma geliyor: o kavakları kimin
diktiğini hiç mi hiç düşünmemişim o zamanlar. O bilinmeyen insan,
fidanların köklerini toprağa yerleştirirken ne hayaller kurmuş kimbilir,
onlara ne umutlarla bakmış, boy atmalarını hangi duygularla
gözlemiş?..
Köylüler, kavakların bulunduğu o tepeye Duyşen'in Okulu
derlerdi. Neden öyle derlerdi, bilmiyorum. Hatırlıyorum, atını arayan
bir adam, yoldan geçen birine:
Doru bir at gördün mü buralarda? diye sormuştu. Cevabını da
hatırlıyorum:
Dün gece Duyşen'in okulunda birkaç at otluyordu. Belki senin doru
at da oradadır.
Biz çocuklar da hiç düşünmeden, büyüklere özenerek Duyşen'in
okulu derdik tepeye.

Hadi, Duyşen'in okuluna gidip serçeleri korkutalım... Söylenenlere
bakılırsa, eskiden bir okul varmış bu tepede. Ama izi bile kalmamıştı
artık. Okulun izlerini çok aradım çocukken, bulamadım. Sonraları,
çıplak bir tepeye Duyşen'in okulu denmesi garibime gitmeye başladı;
köyün ihtiyarlarına Duyşen'in kim olduğunu sordum.
İçlerinden biri, omuzlarını silkerek:
Duyşen mi? dedi. Hala yaşıyor. Eskiden Komsomol üyesiydi. O
tepede eski bir kulübe vardı, Duyşen okul yaptı orayı. Çocuklara
okuma yazma öğretti. Okul da ne okuldu ya; adını bile etmeye
değmez! Evet, garip günlerdi o günler. Bir atı yelesinden tutup da
ayağını üzengiye geçirdin miydi, kendi kendinin efendisi sayılırdın.
Duyşen de öyle yaptı. Çılgınca bir düşünce saplanmıştı kafasına; o
düşünceyi gerçekleştirdi. Okulunun bir taşı bile kalmadı şimdi, ama
tepeye verilen ad hala yaşıyor. O günlerden kalan da sadece bu...
Duyşen'i pek tanımıyordum bile; uzun boylu, iri kemikli bir ihtiyar
olarak hatırlıyorum onu; iğne gibi kaşları vardı. Evi, derenin karşı
kıyısındaydı. Görevi, kolhozdaki arklardan suyun akışını
denetlemekti; günlerini tarlalarda geçirirdi hep. Ara sıra, atının eyerine
koca bir şilte bağlamış, sokaktan geçerdi; atı da kendi kendisinin
efendisi gibiydi.
Yıllar sonra, Duyşen'in köyün postacısı olduğunu söyledi biri.
Hatırladıklarım bu kadar işte. O günlerde, Komsomol üyesi denildi
miydi, hareketli, konuşkan, her toplantıda kalkıp düşüncelerini
açıklayan, gazeteye beleşçiler, hırsızlar hakkında yazılar yazan bir
delikanlı, bir yiğit gelirdi gözümün önüne. Bu sakallı, uysal
ihtiyarın bir Komsomol üyesi olabileceğini aklım almazdı, üstelik,
birazcık okuma yazma bilen bu adamın bir zamanlar öğretmenlik
ettiğini düşündükçe daha da şaşırırdım. Doğrusu istenirse, onun
öğretmenliğinin, köyü saran palavralardan biri olduğunu sanırdım.
Yanılmışım...
Geçen sonbaharda köyden bir telgraf aldım... Kolhozdakiler, kendi
elleriyle kurdukları yeni okulun açılış törenine çağırıyorlardı beni.
Gitmeye karar verdim; köyümüzde böyle büyük bir güne nasıl olur da
katılmazdım? Hatta törenden birkaç gün önce gittim.
Dolaşmak, doğduğum, büyüdüğüm yerlerin resmini yapmak
istiyordum. Söylediklerine göre, üniversitede öğretim üyesi bulunan
Süleymanova'yı da çağırmışlar. Köyde birkaç gün geçirdikten sonra
Moskova'ya gidecekmiş.
Bu değerli kadının, daha çocukken köyümüzden ayrıldığını
biliyordum.
Ben de şehirde karşılaşmıştım onunla. Orta yaşını geçmiş, parlak,
siyah saçlarına ak düşmüş, heykel gibi bir kadındı. Üniversitede
kürsüsü vardı; felsefe dersleri veriyor, sık sık başka ülkelere yolculuk
ediyordu.
İşi başından aşkındı. Yakından tanıyamamıştım onu. Ne zaman
karşılaşsak köyden bir haber olup olmadığını sorar, yeni resimlerim
hakkında hiç değilse birkaç kelime söylerdi. Bir gün cesaretimi
toplayıp: Altınay Süleymanova, neden köyünüze gidip biraz
kalmıyorsunuz orada? diye sormuştum. Sizinle övünüyorlar,
başarılarınızı duymuşlar.
Kurkuru'ya artık hiç gitmediğiniz için kendilerini küçümsediğinizi
sanıyorlar. Gülümseyerek: Evet, günün birinde Kurkuru'ya
gitmeliyim tabii, diye cevap vermişti. Yıllardır gitmedim oraya... gidip
görmek istiyorum. Köyde hiç akrabam yok, ama ne çıkar?.. Yakında
giderim, Kurkuru'yu özledim Tören başlamak üzereydi ki, Altınay
Süleymanova çıkageldi. Yeni okulu dolduran köylüler, onun geldiğini
görür görmez dışarı fırladılar.
Dostu yabancısı, genci ihtiyarı, hepsi onun elini sıkmak istiyordu.
Altınay böyle bir karşılanma beklemiyordu galiba; sanırım biraz
heyecanlandı. Sahneye kurulmuş masaya doğru yürürken, ellerini
göğsüne bastırıp sağa sola selamlar verdi.
Herhalde hayatında birçok toplantıya, birçok törene katılmıştı
Altınay, herkesten yakın, sıcak bir ilgi görmüştü; ama köy okulunda
karşılanması öylesine içtendi ki, gözleri yaşardı.
Konuşmalardan sonra, Genç Öncüler'den bir topluluk, ona bir demet
çiçek, bir de kırmızı Genç Öncüler kurdelesi verdi, onur defterinin
ilk sayfasına bir şeyler yazmasını istedi. Sonra, son derece eğlenceli
bir oyun oynadı çocuklar. Oyun bitince, başöğretmen, herkesin yerini
almasını rica etti.
Köylüler de, konuklar da, Altınay'ı el üstünde tutuyorlardı. En güzel
halılarla döşeli onur yerini verdiler ona; kendisini ne kadar
sevdiklerini, ne kadar saydıklarını belirtmek için büyük yakınlık
gösterdiler.
Böyle toplantılarda hep olduğu gibi, herkes bir ağızdan konuşuyor,
kadeh kaldırıyordu; gürültülü, neşeli bir toplantıydı.
Köyün delikanlılarından biri gelip bir tomar telgraf verdi
başöğretmene.
Eski öğrenciler çekmişti bu telgrafları; yeni okul için kolhozdaki
köylüleri kutluyorlardı. Telgraflar elden ele dolaştırıldı. Başöğretmen,
delikanlıya:
Bu telgrafları ihtiyar Duyşen mi getirdi? diye sordu.
Evet. Toplantı bitmeden önce herkes telgrafları okuyabilsin diye atını
dörtnala koşturmuş. Yorgunluktan bitmiş.
Niye dışarda duruyor? Söyle de gelsin içeri.
Duyşen'i çağırmak için dışarı çıktı delikanlı. Yanımda oturan
Altınay, tedirgin olmuştu; aklına bir şey gelmişti sanki. Hangi
Duyşen'in sözünü ettiklerini sordu. Ansızın bir gariplik çökmüştü
üstüne.
Postacı Duyşen. Tanır mısınız onu?
Belli belirsiz başını salladı, masadan kalkmak üzere doğruldu; o
sırada bir atlı geçti pencerenin önünden. Delikanlı odaya girip
Duyşen'in gittiğini söyledi:
Gelemezmiş. İşi varmış, dağıtım yapacakmış.

Yapsın bakalım, diye homurdandı biri. Onu tutan mı var?
Gelir, ihtiyarlarla oturur sonra.

Ah, bizim Duyşen'i bilmezsiniz siz! Her şeyden önce işini
düşünür o. İşini bitirmeden içi rahat etmez.

Evet, garip bir adam. Savaştan sonra, hastaneden çıkınca
Ukrayna'da kaldı bir süre. Kurkuru'ya beş yıl önce döndü. Burada
ölmek istiyormuş. Tek başına yaşıyor; hiç evlenmemiş...
Başöğretmen:
İçeri gelmediğine üzüldüm, dedi. Neyse... zararı yok. Köyün en
saygıdeğer adamlarından biri, kadehini kaldırarak:
Yoldaşlar, dedi, hatırlarsınız, eskiden hepimiz Duyşen'in
okuluna gitmiştik. Ama kendisi alfabeyi bile sökemezdi.
Yüzünü buruşturarak başını salladı sonra. Hem şaşkın, hem de alaylı
bir hava vardı sesinde.
Onun sözlerine katılanlar çıktı: Doğru söylüyorsun.
Herkes gülmeye başladı.
Doğru tabii. Neler yapmaya kalkmadı Duyşen. Biz de kalkıp
öğretmen yerine koyduk onu!
Kahkahalar kesildikten sonra kadehini yeniden kaldırdı:

Bakın, günümüzün insanı ne kadar değişik! Altınay Süleymanova
üniversitede öğretim üyesi; adı bütün ülkede biliniyor. Aşağı yukarı
hepimiz ortaokulu bitirdik; çocuğumuz liseyi bile okudu.
Bugün yeni bir ortaokul açtık köyümüzde; sadece bu bile
hayatımızın ne kadar değiştiğini gösterir. Dilerim, Kurkuru'lu
delikanlılar, Kurkuru'lu kızlar, çağlarının en okumuş insanları olsunlar
ilerde! Hadi, bunun için içelim.
Herkes kadehini kaldırdı; toplantı gürültülü, neşeli bir havaya
büründü yine. Sadece Altınay keyifsizdi; bir tek yudum aldı
şarabından.
Ama herkes gülüp eğleniyordu, kimse bunun farkına varmadı.
Durmadan saatine bakıyordu Altınay. Bir süre sonra, temiz hava
almak için herkes dışarı çıktığı zaman, onun ötekilerden ayrılmış
olduğunu gördüm. Sararmış kavakların meltemde hafifçe salındığı
tepeye dikmişti gözlerini. Güneş, bozkırın mor, sisli çizgisiyle göğün
birleştiği yerde batıyordu. Solan ışığı, kavakların tepelerini soğuk,
acılı bir mora boyamıştı.
Altınay'ın yanına gittim.
Yaprakları dökülüyor. Ama onları bir de baharda göreceksiniz. İçini
çekerek:
Ben de bunu düşünüyordum şimdi, dedi.
Bir süre sustuktan sonra, kendi kendine konuşur gibi ekledi.Evet,
her canlının bir baharı, bir güzü vardır.
Yaşlanmakta olan yüzü düşünceliydi, kederliydi. Kadınsı bir
pişmanlıkla bakıyordu ağaçlara. Artık bir öğretim üyesi yoktu ortada;
kolay sevinen, kolay üzülen, aklı bir şeye ermeyen, alıştığımız bir
Kırgız kadını vardı. Gençliğinin anılarına dalmıştı; hani türkülerde
söylenir: en yüce tepeden bile çağırsanız artık size dönmeyecek olan
gençliğin anılarına öyle ayakta durmuş, kavaklara bakarken bir şey
söylemek istedi bana, ama vazgeçti, elinde tuttuğu gözlüğü gözüne
götürdü.
Moskova treni saat on birde geçiyor galiba, dedi.
Evet.
Öyleyse yavaş yavaş istasyona yollanayım ben.
Niye acele ediyorsunuz? diye sordum. Birkaç gün kalacaktınız hani?
Sizi kolay kolay bırakmazlar.
Moskova'da acele bir işim var. Bir an önce gitmeliyim.
Gitmeyi aklına koymuştu bir kere; hiçbir şey onu yolundan
döndüremezdi artık.
Hava gittikçe kararıyordu. Hayal kırıklığına uğramış köylüler,
konuklarını otomobile kadar geçirdiler; daha uzun, hiç olmazsa bir
hafta kalmak üzere, yine geleceğine söz aldılar ondan. Ben de
Altınay'la birlikte istasyona gittim.
Niye bu kadar acele etti, diye düşünüyordum. İnsanın kendi
köylülerini kırması saçma bir şeydi... Üstelik böyle bir günde. Bu
davranışının sebebini soracaktım, cesaret edemedim. Onu incitmekten
korktuğum için değil... nasıl olsa bana da bir şey söylemeyeceği için.
Düşünceye dalmıştı; istasyona kadar ağzını bile açmadı.
Sonunda kendimi toparlayarak sordum:
Bir şeye üzüldünüz. Sizi istemeyerek kırdık mı yoksa? Birine mi
kızdınız?
Daha neler! Kime kızayım? Kızsam kızsam kendime kızarım. Evet,
kendime kızdım.
Başka bir şey söylemeden Moskova'ya gitti.
Şehre dönüşümden birkaç gün sonra, Altınay'dan bir mektup
aldım. Düşündüğünden daha çok kalacağını yazıyordu Moskova'da;
mektup şöyle devam ediyordu:
Moskova'da hemen yapılması gereken önemli işlerim var, ama size
bu uzun mektubu yazabilmek için hepsini bir yana bıraktım. Eğer
anlattıklarımı ilgi çekici bulursanız, yayımlanması için belki bir yol
gösterebilirsiniz bana. Yalnız Kurkuru köylüleri için istiyorum. Bu
karara varmadan önce uzun uzun düşündüm. İnsanlara içimi
açıyorum işte. Yazdıklarımı ne kadar çok insan okursa, içim o kadar
rahatlayacak. Beni kırmaktan, incitmekten çekinmeyin. Ne
düşünüyorsanız yazın bana.
Mektubun bende bıraktığı etki öylesine büyüleyiciydi ki, günlerce
başka bir şey düşünemedim. Yapılacak en iyi şeyin, olayları Altınay'ın
ağzından anlatmak olacağına karar verdim sonunda.
1924 yılıydı. Evet, 1924'dü...
Şimdi kolhoz olan yer, yoksul köylülerin yaşadığı küçük bir köydü
o zamanlar. Ben on dört yaşındaydım; ölmüş babamın amca oğlunun
evinde oturuyordum. Annem de ölmüştü.
O güz, zengin çiftçiler kışı geçirmek üzere koyunlarını alıp dağlara
çıktıktan sonra, köyümüze bir yabancı geldi. Sırtında bir kaput vardı
yabancının. Kaputu çok iyi hatırlıyorum: siyahtı çünkü. Dağlar
arasına sıkışıp kalmış köyümüze kaputlu bir yabancının gelmesi epey
heyecan uyandırdı.
Önce, onun orduda komutanlık yapmış olduğu söylentisi yayıldı;
sonradan anladık ki, komutan filan değilmiş... yıllar önce, herkesin aç
kaldığı bir kış, demiryolunda çalışmak üzere köyden ayrılan, sonra da
kendisinden hiçbir haber alınmayan Taştanbeg'in oğluymuş.
Duyşen'miş adı; söylediğine göre, okul kurmak, çocuklara okuma
yazma öğretmek için gönderilmiş.
Okul nedir, kimse bilmiyordu köyde. Kimsenin kafasında okul diye
bir kavram yoktu. Onun için Duyşen'in sözlerini pek ciddiye
almadılar. Onun köye gelişinden kısa bir süre sonra, herkes toplantıya
çağrılmasaydı, ciddiye alacakları da yoktu.
Amcam toplantıya gitmek istemedi önce.

Ne zaman insanın işi başından aşkın olursa o zaman toplantıya
çağırıyorlar! dedi.
Ama ihtiyar atını eyerleyip kurula kurula yola koyuldu. Ben de,
komşuların çocuklarıyla birlikte, arkasından gittim onun. Toplantıların
yapıldığı küçük tepeyi soluk soluğa tırmandığımızda, siyah kaputlu,
soluk yüzlü delikanlının köylülerle konuşmakta olduğunu gördük.
Söylediklerini pek duyamıyorduk; yaklaştık. Sırtına koyun postundan,
eski bir ceket geçirmiş çok ihtiyar bir adam, Duyşen in sözünü kesti:
Dinle oğlum eskiden çocuklarımıza her şeyi mollalar öğretirdi.
Babanı hepimiz biliriz. O da bizim gibi yoksulun biriydi.
Hızlı hızlı konuşuyordu ihtiyar:

Şimdi biz şunu bilmek istiyoruz: sen nasıl oldu da molla oldun?
Duyşen:
Ben molla değilim aksakal, diye cevap verdi. Ben Komsomol
üyesiyim. Mollaların yerini öğretmenler aldı artık. Askerdeyken
okuma yazma öğrendim. Zaten daha önce de okula gitmiştim. Benim
mollalığım bu kadar.

O zaman başka..
Beni buraya Komsomol gönderdi. Çocuklarınıza okuma yazma
öğreteyim diye. Bir yere ihtiyacımız var. Tepedeki şu eski ahırı, sizin
de yardımınızla, okul yapmak istiyoruz. Ne dersiniz?
Hemen cevap vermek istemediler ona. Bu yabancının kim olduğunu
bilmiyorlardı ki... Duyşen'in dediklerine karşı çıkan Satımkul,
sessizliği bozdu... Eyerine yaslanıp dişlerinin arasından tükürerek,
konuşmaları dikkatle dinlemişti.
Gözlerini kısarak Duyşen'e baktı. Bakmıyordu da nişan alıyordu
sanki.

Dur, o kadar acele etme delikanlı, dedi. Önce söyle bakalım: okulu
ne yapacağız biz?
Duyşen şaşırmıştı.
Okulu ne mi yapacaksınız? diye tekrarladı.
Evet, doğru söylüyor diye bağırdı, okulu ne yapacağız?
Herkes bir ağızdan konuşmaya, bağırmaya başladı. Dünya kuruldu
kurulalı biz toprakla uğraşırız. Altımızdaki şiltedir o, soframızdaki
aştır. Çocuklarımız da bizim gibi yaşayacaklar. Okulu ne yapsınlar?
Memurlar okuma yazma öğrensin; biz basit insanlarız. Sen de kalkıp
işleri karıştırma!
Gürültü yavaş yavaş kesildi.
Duyşen, gözlerini onların gözlerine dikerek, hayal kırıklığıyla:
Çocuklarınızın okula gitmesini istemiyor musunuz? diye sordu.
İstemiyoruz; zor mu kullanacaksın? O günler geçti. Biz hür insanlarız
artık. Canımız nasıl isterse öyle yaparız.
Duyşen'in yüzü bembeyaz kesildi. Titreyen parmaklarıyla kaputunun
düğmelerini çözdü, dörde katlanmış bir kağıt çıkardı iç cebinden,
sonra kağıdı başının üstünde sallamaya başladı.
Demek çocukların okula gitmelerini emreden devlete karşı
çıkıyorsunuz. Bakın bu kağıda, altında resmi mühür var. Size kim
toprak verdi, kim su verdi? Kim hürriyet verdi? Söyleyin bakalım,
devletin yasalarına karşı mı çıkıyorsunuz? Konuşun. Cevap verin!
Son cümlesini öylesine öfkeyle, öylesine bağırarak söylemişti ki, sesi
bir kurşun gibi deldi güz sessizliğini, uzaktaki dağlarda yankılandı.
Kimse ağzını açıp da bir kelime söyleyemedi. Herkes, başını önüne
eğmiş, duruyordu.
Duyşen biraz yatışmıştı.
Biz yoksul köylüleriz, dedi. Hayatımız boyunca aşağılandık,
tekmelendik. Karanlıkta yaşadık. Şimdi devlet aydınlığa çıkarmak
istiyor bizi, ışığı görelim, okuma yazma öğrenelim istiyor.
Çocuklarımızı okula bunun için göndermeliyiz.
Susup beklemeye başladı sonra. İlk konuşan, eski ceketli o ihtiyar
oldu yine:
Peki, nasıl bilirsen öyle yap; biz karışmayız...

Ama bana yardım etmenizi istiyorum. Tepedeki şu ahırı onarmalıyız;
dereye bir köprü kurmalıyız. Sonra kış için de oduna ihtiyacımız var...
Satımkul kabaca sözünü kesti onun:

O kadar acele etme yiğidim, o kadar acele etme...
Dişlerinin arasından tükürdü; bir gözünü kısarak kötü kötü bakmaya
başladı Duyşen'in yüzüne.

Buraya gelmiş, okul kuracağını söylüyorsun, diye devam etti.
Ama bakıyorum da, ne sırtında kürkün, ne altında atın var. Bir tek
koyunun bile yok. Ekilecek tek karış toprağın bile yok. Neyle
geçineceksin? Başkalarının koyunlarını mı çalacaksın yoksa?
Ben başımın çaresine bakarım. Aylık alacağım.
Satımkul keyiflenmişti; eyerin üstünde doğrulup çevresine bakındı.
Her şey anlaşıldı şimdi. Kendi başının çaresine bakarsın öyleyse
yiğidim; madem aylık alacaksın, çocuklara okuma yazma öğret
bakalım. Devletin dağıtılacak parası varmış demek. Sen bizi rahat
bırak. İşimiz zaten başımızdan aşkın...
Bunları söyledikten sonra, atını çevirip uzaklaştı Satımkul. Ötekiler
de onun arkasından gittiler. Duyşen, elinde kağıt, bir başına, çaresiz,
kalakalmıştı.
Üzülmüştüm, acıyarak bakıyordum ona. Amcam beni görüp de
kovalayıncaya kadar orada kaldım.
Ne yapıyorsun burada? Haydi, doğru eve! Arkadaşlarımın arkasından
koştum. Amcam:

Daha neler, diye homurdandı, çocuk olduklarına bakmadan
toplantıya gelmişler bir de!
Ertesi sabah, biz kızlar dereden su almaya gittiğimizde Duyşen'i
gördük karşı kıyıda. Elinde bir kazma, bir kürek, bir balta, bir de eski
kova vardı.
Ondan sonra her sabah, köylüler Duyşen'in tepeyi tırmandığını,
terkedilmiş ahıra girip çıktığını gördüler. Köye ancak akşam olunca
inerdi. Zaman zaman, sırtında ot yığınları, saman yığınları taşıdığı
görülürdü. Onu uzaktan seyredenler, eyerlerinin üstünde doğrulur,
ellerini gözlerine siper eder, düşüncelerini söylerdi.

Sırtında yük taşıyan şu adam öğretmen Duyşen değil mi? Evet o.

Elinde mühürlü kağıt var ya, ondan. O mühür adama kuvvet verir.

Zavallı. Öğretmenlik de kolay değil anlaşılan.
Sen kolay mı sanıyordun? Sırtında taşıdığı yüke bak. Öğretmen değil
de bir bey'in hizmetçisi sanki.

Bir de kalkmış yukardan atıyor.
Böyle konuşarak atlarını çevirip uzaklaşırlardı.
Bir gün, köyün arkasındaki dağın eteğinden topladığımız tezekleri
çuvallarla taşımaya gitmiştik yine; tepeyi tırmanıp öğretmenin eski
ahırda ne yaptığını görmek istedik. Ahır, bey'in malıydı eskiden.
Güzün yavrulayan kısraklarını barındırırdı orada. Hayvanlar, kışı
ahırda geçirirdi. Devrimden sonra bey çekip gitmişti. Malları köye
kalmıştı şimdi. Kimse kullanmadığı için otlar bürümüştü ahırı. Baktık
ki, bütün otlar sökülüp bir yana yığılmış, avlu temizlenmiş...
Yağmurdan harap olmuş, sıvalan dökülmüş duvar badana edilmiş.
Rezelerinden çıkmış çarpık kapı da onarılmış.
Dinlenmek için çuvallarımızı yere bıraktık; o sırada Duyşen çıktı
içerden. Tepeden tırnağa boya içindeydi; bizi görünce önce şaşırdı,
sonra gülümsedi.
Yüzünün terini silerek:
Nereden geliyorsunuz; kızlar? diye sordu.
Çuvalların yanında oturuyorduk, utançtan ağzımızı bile açamadık.
Utandığımızı anladı Duyşen, gülümseyerek, dostça göz kırptı bize.
Bakıyorum, çuvallarınız sizden büyük, dedi. Ama geldiğinize çok
sevindim, ne de olsa burası sizin okulunuz. Artık bitti bitecek. Ocağı
yeni bitirdim, bacasına bakın... Şimdi kış için yakacak bulmalıyım;
bu da zor olmayacak. Her yan kurumuş otlarla dolu. Sonra yere saman
koyarız, üstüne oturursunuz. Yakında derslere başlarız. Nasıl, okula
gitmek istiyor musunuz? Gelecek misiniz?
Ben, ötekilerden daha büyük olduğum için, konuşmak gereğini
duydum:

Teyzem bırakırsa gelirim.
Niye bırakmasın, tabii bırakır. Adın ne senin? Dizimdeki yara izini
elimle örterek:

Altınay, dedim.
Altınay... güzel bir ad. Sen de iyi bir kıza benziyorsun.
Öyle güzel gülümsüyordu ki, insanın yüreğine ılık ılık bir şeyler
yayılıyordu.

Peki Altınay, dedi, öteki kızları okula sen getirirsin. Anlaştık mı?

Anlaştık, amca.
Bana öğretmenim de. İçeriyi görmek ister miydiniz? Utanmayın,
gelin hadi.
İçeri girmeye çekiniyorduk.

Yok, biz artık gidelim, dedik.
Gidin öyleyse. Dersler başlayınca görürsünüz. Ben de hava
kararmadan gidip biraz daha ot toplayayım.
Eline bir orakla bir parça ip alıp uzaklaştı. Biz de ayağa kalkıp
sırtımıza çuvallarımızı attık, köye doğru yollandık. Ansızın parlak bir
fikir geldi aklıma.
Durun, dedim. Dönüp çuvallarımızı okula boşaltalım. Kış için biraz
daha yakacak vermiş oluruz.

Sonra da eve elimiz boş dönelim, öyle mi? Sen de ne akıllısın ya...

Gider, biraz daha tezek toplarız.

Olmaz. Geç kalırsam annem kızar.
O gün niye öyle davrandım, bilmiyorum. Belki sadece inatçılık
yüzünden, belki de bir çeşit başkaldırma duygusuyla... bebekliğimden
beri davranışlarım, tutkularım dayakla olsun, azarla olsun hep
bastırılmıştı. Bu yabancı, içimi ılıtan tatlı gülüşüyle, güzel sözleriyle
bir güven duygusu uyandırmıştı bende. Hiç kuşkum yok, adım gibi
biliyordum artık: benim hayatım, sevinçleriyle, acılarıyla o gün, o
davranışımla başladı. Kendim bir karar vermiştim o anda, kararımı
uygulamaya geçmiştim. Doğru buluyordum yaptığım şeyi,
cezalandırılmaktan da korkmuyordum. Arkadaşlarım bir başıma
bırakmışlardı beni, ama aldırmadım! Duyşen'in okuluna koşup çuvalı
kapının önüne boşalttım, yeniden tezek toplamaya gittim sonra.
Kanatlanmış gibi uçuyordum; büyük bir iş yaptığımdan içim
hafiflemişti sanki, yüreğim gümbür gümbür atıyordu. Güneş niye bu
kadar mutlu olduğumu biliyor gibiydi. Evet, niye böyle koştuğumun
farkındaydı: iyi bir iş yapmıştım.
Tepeler arkasından kaybolmak üzereydi güneş; bana kalırsa batmak
istemiyordu sanki, beni gözlemek istiyordu. Sararan otları, yaprakları
renkten renge boyayarak, kızıllaştırarak, pembeleştirerek,
morlaştırarak yolumu daha güzel kılıyordu. Uçuşan şeytan tüyleri,
pırıl pırıl birer alev parçası gibiydi. Yırtık pırtık, yamalı beşmetimin
madeni düğmeleri de ışıl ışıldı. Koştukça koştum; toprağa, gökyüzüne,
rüzgara türküler söylüyordu yüreğim:
Bakın bana! Görün işte, nasıl bir insanım ben... Okuma yazma
öğreneceğim, okula gideceğim, başkalarını da okula götüreceğim!
Ne kadar koştum, hatırlamıyorum, ama ansızın kendime geldim:
tezek yoktu. Garipti, yazın o kadar çok inek otlardı ki burada,
tezekten geçilmezdi. Bütün tezekler uçup gitmişti sanki. Belki de
bakılacak yerlere bakmıyordum. Başka yerleri aradım, tezek vardı
ama azdı.

Bu gidişle karanlık basmadan çuvalı dolduramayacağım, diye
düşündüm.
Korkudan ödüm patlamıştı, sağa sola koşuşup duruyordum.
Çuvalım yarısına kadar dolmuştu daha. Gün ışığı adamakıllı
solmuştu artık, yamaçları karanlık basıyordu.
Eve hiç bu kadar geç kalmamıştım. Gece, karanlık kanadını
sessiz, ıssız tepelerin üstüne germişti. Çuvalı sırtıma atıp köye doğru
koşmaya başladım. Korkuyordum. Her yer öylesine karanlıktı ki,
bağırmak, ağlamak geliyordu içimden; ama Duyşen'i hatırlayıp göz
yaşlarımı tuttum. Arkama bile bakmadan yoluma devam ettim.
Soluk soluğa vardım eve; kan ter içindeydim; elbiselerim toza toprağa
bulanmıştı. Ocağın önünde oturmakta olan teyzem, kaşlarını
çatarak yerinden kalktı, yanıma geldi. Kötü, zalim bir kadındı.
Niye geciktin? diye bağırdı.
Ben daha ağzımı bile açmamıştım ki, sırtımdan çuvalı kaptığı gibi
yere fırlattı.

Bütün gün bula bula bunu mu buldun?
Sonradan öğrendiğime göre, arkadaşlarım her şeyi anlatmışlar.
Seni kömür suratlı! Okulda ne işin var? Dilerim, okul yollarında
geberesin!
Kulağımdan tutup birkaç kere vurdu başıma.
Serseri! Elin kurdundan ev köpeği olur mu hiç? Başkalarının
çocukları evde kalıp annelerine yardım eder, bu dağda bayırda
dolaşıyor.
Okula gitmeyi gösteririm ben sana! Seni o ahırın yanında bir
yakalarsam bacaklarını kırarım! Okula gitmek neymiş, anlarsın o
zaman!
Hiçbir şey demedim, bağırmamaya çalıştım. Sonra, yaktığım ocağın
önünde otururken sessizce ağladım. Üzüntülü olduğumu anlayınca
hep kucağıma çıkan tekir kediyi okşadım durdum. Teyzem beni
dövdüğü için ağlamıyordum, alışıktım buna, okula göndermeyeceği
için ağlıyordum.
İki gün sonra, sabahleyin erkenden köpekler havlamaya başladı
köyde, bağırıp çağırmalar duyuldu. Duyşen ev ev dolaşıp çocukları
topluyor, okula götürüyordu. O sıralarda sokak diye bir şey yoktu;
kerpiç evler düzensizce dağılmıştı. Herkes canının istediği yere
kurmuştu evini. Duyşen, çevresinde çocuklarla, kapı kapı dolaşıyordu.
Bizim ev, köyün en ucundaydı. Teyzemle buğday öğütüyorduk,
amcam öğütülmüş buğdayları pazara götürmek üzere hazırlanıyordu.
Ben bir yandan işimi yapıyor, bir yandan da Duyşen'i gözlüyordum.
Bizim eve kadar gelmeyecek diye ödüm kopuyordu. Biliyordum,
teyzem okula gitmeme izin vermeyecekti, ama Duyşen gelsin, nerede
oturduğumu görsün istiyordum. Bizim eve uğramadan dönüp gidecek
diye ödüm kopuyordu.
Ben bunları düşünürken Duyşen çıkageldi. Teyzemi selamladı:

Günaydın! Tanrı yardımcın olsun! O olmazsa biz oluruz. Bak, ne
kadar kalabalığız.
Bir şeyler mırıldandı teyzem, amcam ise öğretmenin yüzüne bile
bakmadı.
Duyşen aldırmadı hiç. Avlunun ortasında duran bir kütüğün üstüne
çöktü, cebinden kağıt kalem çıkardı.
Bugün okul başlıyor. Kızınız kaç yaşında?
Teyzem cevap bile vermeden işine devam etti, adamakıllı kızmıştı.
Besbelli, tek kelime söylemeyecekti. Ne olacaktı şimdi? Duyşen bana
bakıp gülümsedi, yine ılık ılık bir şeyler yayıldı içime.
Kaç yaşındasın; Altınay? diye sordu. Cevap vermeye cesaret
edemedim. Teyzem:

Onun kaç yaşında olduğundan sana ne? dedi. Zaten sen kimsin bir
kere? Daha okula gidecek yaşa gelmedi. Bırak bunun gibi piçleri,
anasıyla babasıyla oturan çocuklar bile okuma yazma öğrenmiyor.
Toplayacağın kadar çocuk toplamışsın, onları götür okula. Burada işin
yok!
Duyşen ayağa kalkarak:
Nasıl oluyor da böyle konuşabiliyorsun? diye bağırdı. Yetim
kaldıysa suç onda mı? Yoksa, yetimlerin okuma yazma öğrenmesini
yasaklayan bir yasa mı var?
Senin yasaların bana vızgelir. Ben kendi yasalarımı yürütürüm
burada, senden emir alacak da değilim!
Hepimiz aynı yasalara boyun eğeceğiz. Belki bu kıza senin ihtiyacın
yok, ama bizim, devletin, var! Karşı koyarsan cezanı çekersin.
Teyzem kollarını sıvayarak ayağa kalktı:
Şuna bakın, şu serseriye bakın! Bu piç kimden emir alacak, söyle
bakalım. Karnını kim doyuruyor onun? Onu kim doyuruyor? Sen mi,
ben mi? Evsiz barksız piçin biri bu... senin de evin barkın yok
zaten...
Eğer ortaya amcam çıkmasaydı tartışma nasıl sonuçlanacaktı,
bilmiyorum. Teyzem bir kocası olduğunu unuturdu hep, her işe
burnunu sokardı; bu da çok kızdırırdı amcamı. Öyle ya, evin
efendisiydi; ara sıra teyzemi döverdi. Şimdi de öfkeden kıpkırmızı
olmuştu yüzü.

Kapa çeneni karı! diye bağırdı. Sen kim oluyorsunda kendi başına
karar veriyorsun, benim yerime konuşuyorsun? Her işe burnunu
sokma. Sana gelince Taştabeg'in oğlu, al şu piçi götür, okuma mı
öğreteceksin, kemiklerini mi kıracaksın, ne halt edersen et. Hadi,
basın bakalım. Defolun!
Teyzem bağırmaya başladı:
Demek okula gönderiyorsun onu. Evde kim yardım edecek bana?
Soruyorum, kim edecek?

Kes sesini! diye bağırdı amcam; teyzemi susturdu.
Her karanlık bulutta bir beyaz nokta bulunur derler. Okula böyle
başladım işte.
Sınıfa ilk girdiğimizde, Duyşen yere, samanların üstüne oturmamızı
söyledi; sonra hepimize birer defter, birer kalem, birer de tahta parçası
verdi.

Tahtaları dizinizin üstüne koyun, dedi. Onun üstüne de defterleri
koyarsınız. Böylece daha kolay yazarsınız.
Sonra, duvara astığı bir resmi gösterdi. Bir Rus'un resmiydi bu. Bu
Lenin'dir, dedi.
O resmi hiç unutamayacağım. Nedendir, bilmiyorum, sonradan hiç
rastlamadım o resme. Aklımda hala Duyşen'in resmi olarak kalmış.
O resimde bir kaput giymişti Lenin, yorgun bir yüzü vardı, sakalı
sivriydi. Yaralı kolu askıya alınmıştı; kasketi arkaya kaykılmıştı.
Durgun, rahat bir bakış vardı keskin gözlerinde.
Duyşen, resmi epeydir yanında taşıyordu anlaşılan. Bildiğimiz afiş
kağıtlarına basılmıştı, kenarları köşeleri iyice yıpranmıştı. Sınıfın
duvarlarında bu resimden başka bir şey yoktu.
Duyşen:
Okuma yazmayı, sayı saymayı öğreteceğim size, dedi. Harflerin,
rakamların nasıl yazıldığını göstereceğim. Bildiğim ne varsa hepsini
öğreteceğim.
Bildiği ne varsa hepsini öğretti. Şaşılacak derecede sabırlıydı.
Kalemin nasıl tutulacağını teker teker gösterdi hepimize; bu arada,
anlamadığımız sözler de söyledi.
Şimdi düşünüyorum da, Duyşen şaşırtıyor beni. Elimizde bir alfabe
bile yoktu üstelik öğretmenimiz ne gramer biliyordu, ne öğretme
yöntemi. Böyle şeylerin varlığından bile habersizdi.
Güdüleriyle davranarak, öğrenmemiz gereken şeyleri, öğretebildiği
kadar öğretti bize. Ama hevesi, coşkunluğu da boşa gitmedi, buna
eminim.
Umduğundan büyük şeyler başardı Duyşen. Evet, büyük şeyler
başardı, çünkü, duvardaki yarıklarından karlı tepelerin göründüğü o
Sez Törek ädäbiyättän 1 tekst ukıdıgız.
Çirattagı - Cemile - 5
  • Büleklär
  • Cemile - 1
    Süzlärneñ gomumi sanı 3891
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2243
    30.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    43.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    51.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Cemile - 2
    Süzlärneñ gomumi sanı 3816
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2027
    29.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    44.4 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    51.7 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Cemile - 3
    Süzlärneñ gomumi sanı 3840
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2080
    28.9 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    44.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    52.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Cemile - 4
    Süzlärneñ gomumi sanı 3896
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2114
    33.1 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    47.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    55.0 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Cemile - 5
    Süzlärneñ gomumi sanı 3923
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2083
    31.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.2 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.7 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Cemile - 6
    Süzlärneñ gomumi sanı 3232
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1875
    32.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    47.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.