Cemile - 2

Süzlärneñ gomumi sanı 3816
Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2027
29.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
44.4 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
51.7 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
Bir akşam işten sonra yemeğimizi yemiş, ateşin başına toplanmıştık.
Daniyar, uyumadan önce biraz savaşı anlatsana bize, dedim. Önce
hiçbir şey demedi. Bu söz ağırına mı gitmişti ne? Uzun süre gözlerini
ateşten ayırmadı; sonunda başını kaldırıp yüzlerimize baktı.
Savaşımını anlatayım? diye sordu. Bizimle değil de kendi
yüreğiyle konuşuyordu sanki, kendi düşüncelerini cevaplandırıyordu.
Yok, savaş hakkında bir şey bilmeyin, daha iyi!
Döndü, bir kucak dolusu kuru yaprak alıp ateşe attı, bizim yüzümüze
bile bakmadan alevlere üflemeye başladı.
Başka bir şey söylemedi Daniyar; ama o birkaç kelime bile, savaşın
hafife alınacak bir konu olmadığını anlatmaya yetmişti. Yüreğinin
ortasında bir kan pıhtısıydı savaş; o pıhtının sözünü kolay kolay
edemiyordu. Kendimden utandım, bir daha da savaş hakkında hiçbir
şey sormadım ona.
Neyse, köy halkı Daniyar'ı nasıl unutuverdiyse biz de o akşamı öyle
unuttuk.
Ertesi sabah erkenden Daniyar'la ben atları harman yerine getirdik.
Biraz sonra da Cemile geldi. Bizi uzaktan görür görmez bağırdı:
Hey, kiçine bala, atlarımı buraya getir! Koşumlar nerede? Sanki
anadan doğma sürücüymüş gibi arabayı incelemeye koyuldu,
tekerleklerin iyice oturup oturmadıklarını anlamak için de birkaç
tekme salladı.
Yanına giderken halimize baktı baktı da keyiflendi. Daniyar'ın geniş
çizmeleri, uzun, incecik bacaklarından fırlayacakmış gibi duruyordu;
ben de nasırlaşmış topuklarımla atın sağrılarına vuruyordum boyuna.
Cemile, başını neşeyle arkaya atarak, Ne güzel bir çift olmuşsunuz
ya! dedi. Sonra buyruklar yağdırmaya başladı: Hadi, çabuk olun!
Sıcak basmadan bozkırı geçmeliyiz!
Dizginlere yapışıp arabaya götürdü atları, bağlamaya başladı.
Bağladı da. Yalnız bir kerecik dizginleri nasıl geçireceğini sordu, o
kadar. Sanki orada değilmiş gibi, Daniyar'ın yüzüne bile bakmıyordu.
Cemile'nin kendine güveni, ikimize de meydan okur gibi davranışı
Daniyar'ı şaşırtmışa benziyordu. Dudaklarını birbirine sımsıkı
yapıştırmış, düşmancasına, ama gizli bir hayranlıkla Cemile'yi
seyrediyordu. Sessizce ekin çuvalını aldı tartıdan, arabaya götürdü.
Cemile azarlamaya başladı onu:
Ne o öyle, tek başına mı çalışacaksın? Olmaz öyle şey! Ne bakıp
duruyorsun, kiçine bala? Çık arabaya da çuvalları yerleştir!
Daniyar'ın eline yapıştı sonra. Çuvalı birlikte kaldırdılar; Daniyar
utançtan kıpkırmızı kesildi. El ele verip de her çuvalı kaldırışlarında
başları birbirine dokunacak gibi oluyordu; delikanlı son derece
tedirgindi, dudaklarını ısırıyor, Cemile'nin yüzüne bakmaktan
kaçınıyordu. Cemile aldırmıyordu bile. Yardımcısının farkında bile
değildi sanki, tartının başındaki kadınla şakalaşıyordu. Arabalar
yüklenince dizginlere yapıştık; işte o zaman Cemile göz kırparak bir
kahkaha attı:
Hey, adın ne senin? Daniyar mı? Eh, erkeğe benziyorsun madem,
düş bakalım önümüze!
Daniyar dizginlere asılıp yola koyuldu. Zavallıcık, diye düşündüm,
üstüne üstlük utangaç da!
Yolumuz uzundu: bozkırda yirmi kilometre araba sürecek, sonra da
boğazdan geçip istasyona varacaktık. Tek iyi tarafı, yokuş aşağı
olmasıydı; böylece atlar yorulmayacaktı.
Köyümüz Kurkuru kıyısında, Yücedağ'ın eteğindeydi. Kapkara
ağaçlarıyla taa boğazdan görülebiliyordu.
Günde bir sefer yapacaktık. Sabahleyin erkenden yola çıkacak,
öğleden sonra da istasyona varacaktık.
Güneş iliklerimizi kavuruyordu sanki; istasyon da anababa günüydü.
Vadinin her yanından getirilmiş çuval yüklü arabalar, uzak dağ
kolhozlarından inmiş katırlar, öküzler vardı. Çocuklar, asker karıları
getirmişti hepsini güneşten kapkara yanmış, çıplak ayakları taşlı
yollarda nasırlaşmış, dudakları sıcaktan, tozdan kanayıncaya kadar
çatlamış, soluk elbiseler giyen insanlar.
Ekin ambarının üstüne koca koca harflerle, Her başak cepheye!
yazılmıştı. Avludaki sürücülerin yarattığı kargaşalık, bağırıp
çağırmalar, anlatılır gibi değildi. Az ötede, alçak duvarın gerisinde bir
lokomotif sıcak buhar ve yanık yağ kokusu saçarak manevra
yapıyordu. Trenler geçiyordu hızla. Bir an önce yerden kalkmak
isteyen develer, salyalı ağızlarını öfkeyle açarak böğürüyorlardı.
İstasyonda dağlar kadar ekini kızgın bir demir çatının altına
yığmışlardı. Yukarıya uzatılmış kalaslardan çıkarak taşınıyordu
çuvallar. Ekin kokusu vardı havada, toz insanı boğacak gibiydi.
Uykusuzluktan gözleri kan çanağına dönmüş ambar memuru, Hey!
Önüne bak!diye bağırıyordu aşağıdan. Yukarı çıkaracaksın çuvalı,
en yukarıya!Yumruğunu sallayarak boyuna sövüyordu.
Niye sövüyordu? Çuvalları nereye çıkaracağımızı biliyorduk;
çıkarıyorduk da. Kadınların, ihtiyar adamların, çocukların ekip biçtiği
tarlalardan getirmiştik onları; makinistlerin kanter içinde
biçerdöverleri onarmaya çalıştıkları, kadınların iki büklüm orak
salladıkları, çocukların her buğday başağını dikkatle topladıkları
tarlalardan getirmiştik.
O çuvalların ağırlığını hala hatırlarım. Bu iş erkek işiydi aslında.
Gıcırdayan kalaslarda dengemi kaybetmemeye çalışarak, çuvalın
ucunu dişlerimin arasına sıkıştırmış, bin güçlükle yürürdüm. Boğazım
tozdan ağrır, sırtım çuvalın ağırlığından sızlardı; kıvılcımlar uçuşurdu
gözlerimin önünde. Başım dönerdi, çuvalı düşürecek gibi olurdum; tek
kurtuluş, yükü sırtımdan atı vermekmiş gibi gelirdi bana. Ama
arkamda başkaları da vardı. Çuval taşırlardı onlar da; hepsi ya benim
yaşımda çocuklar, ya da benim kadar çocukları olan asker karılarıydı.
Savaş olmasaydı hiç böyle yük taşıtırlar mıydı onlara? Hayır, kadınlar
da benim gibi çalışırlarken, işten kaçmaya hakkım yoktu.
Cemile önümden çıkardı; eteğini dizlerinin üstünde toplar, öyle
yürürdü; esmer, güzel bacaklarında kasların nasıl gerildiğini görürdüm
incecik gövdesinin, o ağırlık altında nasıl iki büklüm olduğunu...
Bazen yorulduğumu fark edip bir an duraklardı.
Ha gayret, kiçine bala, az kaldı!
Ama kendi sesi de boş ve cansız olurdu.
Çuvalları boşaltıp geri dönerken, karşıdan Daniyar'ın geldiğini
görürdük. Kalasları sağlam adımlarla çıkarken belli belirsiz topallardı.
Karşılaştığımızda, Cemile'ye tasalı tasalı bakardı. Cemile yorgun
belini doğrultur, buruşmuş eteğini düzeltirdi. Daniyar, her keresinde,
sanki ilk görüyormuş gibi bakardı Cemile'ye, ama yengem oralı bile
olmazdı.
Artık alışmıştık: gününe göre, Cemile ya takılırdı Daniyar'a, ya da
hiç aldırmazdı. Birlikte köye dönerken, Hadi bakalım! diye bağırırdı
bana; kamçısını sallar, atları dört nala sürerdi. Ben de peşinden
giderdim. Daniyar'ı geçer, uzun süre dağılmayan bir toz bulutu içinde
bırakırdık onu. Gerçi şakaydı bu, ama başka bir erkek olsa
kaldırmazdı. Daniyar öfkelenmez, yanından yıldırım gibi geçen
Cemile'yi hayranlıkla, ama hiç gülümsemeden seyrederdi. Cemile
dimdik otururdu arabada, boyuna gülerdi. Başımı çevirip Daniyar'a bir
göz atınca, onun toz bulutu ardından hala Cemile'ye bakmakta
olduğunu görürdüm. Bakışında bir incelik, her şeyi bağışlayan bir
hava vardıbir inatçılık, gizli bir hüzün vardı.
Cemile'nin alaylarına da, kendisine aldırmamasına da
öfkelenmiyordu. Her şeye katlanmaya yemin etmişti sanki. Önceleri
onun bu haline üzülür, Cemile'yi, Niye onunla alay ediyorsun,
yenge? Baksana, uysal, sessiz bir adam!diye sık sık azarlardım.
Cemile omuz silker, gülerdi. Benimki sadece şaka! Hem zaten
aldırdığı bile yok!
Sonunda ben de başladım aynı işi yapmaya. Daniyar'ın garip, inatçı
bakışları beni düşündürüyordu. Cemile bir çuvalı sırtlamayagörsün,
Daniyar hemen gözlerini dikiyordu ona. Doğru, ambarın o gürültüsü,
o şamatası içinde, bağırmaktan sesleri kısılmış, bir yerlere koşuşan
insanlar arasında, Cemile'nin istasyon sınırlarını aşan içten
davranışları, sekercesine yürüyüşü dikkati hemen çekiyordu.
Durup Cemile'ye bakmamak çok güçtü doğrusu. Arabadan bir çuval
almak için yay gibi gerilir, omuzlarını ileri uzatıp başını arkaya atardı;
boynu bütün güzelliğiyle ortaya çıkardı o anda, güneşin kızarttığı
örgülü saçları nerdeyse yere değerdi. Daniyar dinlenecekmiş gibi
olduğu yerde durur, göz ucuyla Cemile'yi seyrederdi. Kimsenin bunu
farketmediğini sanırdı, ama her şeyi görürdüm ben. Görürdüm,
gördüğümden de hoşlanmazdım; canım bile sıkılırdı, Cemile'nin dengi
bulmazdım Daniyar'ı.
Şuna bak, o böyle yaparsa başkaları ne yapmaz! diye düşünür,
öfkelenirdim. Daha içimden atamadığım o çocuksu bencillik, korkunç
bir kıskançlığa dönüşürdü. Çocuklar, sevdiklerinin dikkati çekmesini
istemezler. Artık acımıyordum Daniyar'a, kızıyordum; başkaları
onunla alay edince için için seviniyordum.
Ama şakalarımızdan biri kötü sonuçlandı. Ekin çuvalları arasında,
keçi kılından yapılmış, yüz kırk kiloluk kocaman bir çuval vardı. Tek
kişinin taşıması imkansız olduğu için hep iki kişi taşırdık onu. Bir gün
harman yerinde, Daniyar'a bir oyun oynamayı kararlaştırdık. O çuvalı
onun arabasına koyduk, üstüne de başka çuvallar yerleştirdik. İstasyon
yolunda da Cemile'yle bir Rus köyünde durup elma topladık. Yol
boyunca Cemile elma fırlattı Daniyar'a, yol boyunca güldük. Sonra,
her zamanki gibi ardımızda bir toz bulutu kaldırarak onu geçtik.
Boğazın biraz ilerisinde, demiryolu geçidine varınca Daniyar bize
yetişti; hat kapalıydı çünkü. Ondan sonra istasyona hep birlikte vardık.
Büyük çuvalı unutmuştuk bile, yükleri indirinceye kadar da
hatırlamadık. Tam o sırada Cemile kolumu dürttü, başıyla Daniyar'ı
gösterdi. Daniyar arabanın üstünde durmuş, ne yapacağını
bilemiyormuş gibi çuvala bakıyordu. Gözleri Cemile'ye ilişti sonra;
onun gülmemeye çalıştığını görünce her şeyi anladı, kıpkırmızı
kesildi.
Çek pantolonunu, yoksa yolda düşürüp kaybedeceksin! diye
bağırdı Cemile.
Daniyar öfkeyle bize baktı; sonra, daha biz ne olduğunu anlamadan
çuvalı sürüye sürüye arabanın kenarına kadar getirdi, aşağı atladı, tek
eliyle dengelemeye çalışarak sırtına aldı. Başladı yürümeye. Önceleri
durumu kavrayamadık. Başkalarının da dikkatini çekmedi bu: sırtında
çuvalla bir adam yürüyordu işteherkesin sırtında çuval vardı. Daniyar
kalasa yaklaşınca, Cemile koşarak yanına vardı onun.
Bırak çuvalı, şaka ediyordum!
Çekil başımdan! diye mırıldandı Daniyar, kalasa çıktı.
Cemile, kendisinin suçsuz olduğunu göstermek istercesine, Şuna
bakın, ne yapıyor!diye bağırdı. Hala gülüyordu, ama garip bir
gülüştü bu; gülmek için kendini zorluyor gibiydi.
Daniyar'ın adamakıllıtopalladığını fark ettik. Daha önce niye
düşünememiştik bunu? O budalaca şaka için kendimi hala bağışlamış
değilim. Bu oyunu ben akıl etmiştim çünkü.
Geri dön! diye bağırdı Cemile; sanki bağırmıyor, inliyordu. Ama
Daniyar dönemezdi artık; arkasında başkaları vardı.
Sonra olanları ayrıntılarıyla hatırlayamıyorum. Daniyar, o korkunç
yükün altında iki büklüm, başını önüne eğmiş, dişlerini dudaklarına
geçirmiş, yaralı ayağını dikkatle atarak ağır ağır yürüyordu. Her adımı
korkunç bir acı veriyordu ona, öyle anlaşılıyordu; durup durup başını
arkaya atıyordu. Kalası çıktıkça sallanması artıyordu. İyice
sendeliyordu artık. Ağzımın içi, korkudan ve utançtan kupkuru
kesilmişti. Donakalmıştım, bütün kaslarımda çuvalın ağırlığını, yaralı
bacağın dayanılmaz acısını duyuyordum. Bir kere daha sendeledi
Daniyar, başını geriye attı; işte o anda gözlerim karardı, toprak
ayaklarımın altında kaymaya başladı.
Çelik gibi bir pençe elime yapışmasaydı belki bayılacaktım.
Cemile'yi birdenbire tanıyamadım. Çarşaf gibi bembeyaz olmuştu
yüzü, sanki gözbebekleri büyümüştü, dudakları az önceki gülüşünden
hala seğiriyordu. Herkes, ambar memuru bile, kalasın altında
toplanmıştı şimdi. Daniyar iki adım daha attı. Çuvalı sırtında
dengelemeye çalıştı, ansızın tek dizinin üstüne çökmeye başladı.
Cemile, elleriyle yüzünü kapattı.
Bırak! Bırak çuvalı! diye haykırdı.
Ama Daniyar çuvalı bırakmadı; istese yana atabilirdi, arkadakilere de
bir şey olmazdı böylece. Cemile'nin sesini duyar duymaz doğruldu, bir
adım daha attı, yine sendelemeye başladı.
Ambar memuru, Bıraksana çuvalı, itoğlu it! diye bağırdı. Herkes,
Bırak! diye çığlıklar atıyordu.
Daniyar bırakmadı, direndi.
Biri, Bırakmayacak! diye mırıldandı.
Orada kim varsa, hem kalastakiler, hem aşağıdakiler, Daniyar'ın
çuvalı bırakmayacağını anlamışlardı; evet, düşeceğini bilse, çuvalı
atmayacaktı Daniyar. Ortalığı bir ölüm sessizliği kapladı. Duvarın
ötesinden lokomotifin düdüğü duyuluyordu.
Daniyar, uykuda yürüyormuş gibi sallanarak kalası tırmanıyor,
kızgın demir çatının altına doğru ilerliyordu. Dengesini koruyabilmek
için iki adımda bir duruyor, güç topladıktan sonra çıkmaya devam
ediyordu. O durunca arkasındakiler de duruyordu tabii. Bu yüzden
daha da yoruluyorlardı, güçleri tükeniyordu, ama kimse kızmıyor,
kimse sövmüyordu. Görünmez bir iple birbirlerine bağlıydılar
sanki; tehlikeli, kaygan bir yolda ilerliyorlardı; herkes önündekini,
arkasındakini korumak için son derece dikkatli davranıyordu.
Sırtlarında yükleri, kalası çıkıyorlardı. Sessiz ve tekdüze
sallanışlarında büyük bir uyum vardı. Daniyar durunca duruyorlar,
yürüyünce yürüyorlardı.
Kalasın sonuna yaklaşmışlardı artık, Daniyar yine sendeledi; yaralı
bacağı onu dinlemiyordu bile. Çuvalı bırakmazsa düşecekti. Koş! El
ver ona! diye bağırdı Cemile; sanki bir faydası olacakmış gibi
kollarını uzattı.
Kalasa fırladım. Çuval taşıyanların arasından geçip Daniyar'ın yanına
vardım. Kolunun altından bana baktı. Sırılsıklam, esmer alnındaki
damarlar kabarmıştı; kan çanağına dönmüş gözlerinde bir tiksinme
okunuyordu. Çuvalı arkadan tutmak istedim.
Defol! dedi Daniyar, bir adım daha attı.
Topallayarak, soluk soluğa indiğinde kolları iki yanına sarkmıştı.
kalabalık, onun geçmesi için ikiye ayrıldı; ambar memuru kendini
tutamayıp, Deli misin sen? diye bağırdı. Bizde insanlık yok mu
sanıyorsun? Söyleseydin, çuvalı aşağıda boşalttırmaz mıydım? Ne
diye yukarıya çıkardın?
Daniyar, sessizce, Sana ne? diye cevap verdi.
Yere tükürüp arabaya gitti. Gözlerimizi önümüze eğmiştik,
utanıyorduk; Daniyar, budalaca şakamızı ciddiye aldığı için
kızıyorduk da.
Bütün gece hiç konuşmadan araba sürdük. Daniyar zaten hiç
konuşmazdı; onun için, hala öfkeli miydi, yoksa her şeyi unutmuş
muydu, bilemiyorduk. Ama Cemile de, ben de üzüntülüydük,
pişmandık.
Ertesi sabah, harman yerinde çuvalları doldururken, Cemile o koca
çuvalı aldı, bir ayağıyla üstüne basıp boydan boya yırttı.
Sonra çuvalı şaşırıp kalmış tartıcının önüne atarak, Al şu
paçavrayı, dedi. Söyle küme başkanına, bir daha bize böyle bir şey
vermesin!
Nen var senin? Ne oldu? Yok bir şey!
Ertesi sabah Daniyar yine her zamanki gibi durgun ve sessizdi,
duygularını açığa vurmuyordu; ama daha çok topallıyordu o gün,
çuval taşırken daha çok aksıyordu. Eski yarası açılmıştı herhalde,
onun yürüyüşüne baktıkça suçumuzu hatırlıyorduk. Ah, bir gülseydi,
bütün tasalarımız uçup gidecekti.
Cemile de hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu. Gururlu bir kızdı,
yine gülüyordu gülmesine, ama tedirgindi.
İstasyondan dönerken hava kararmıştı. Daniyar önde gidiyordu.
Gece, inanılmaz güzellikteydi. O Ağustos gecelerini kim bilmez
yıldızlar uzaktadır, ama elinizi uzatsanız parmaklarınıza değecek
sanırsınız! Bir yıldız vardı: kenarları donmuş gibiydi, saçtığı ışıklar
incecik buzullara benzerdi, karanlık gökten dünyaya şaşkınlıkla
bakardı sanki. Boğazdan geçerken hep onu seyrettim. Otlaklarına bir
an önce kavuşmak isteyen atlar tırısa kalkmışlardı, çakıllar
tekerleklerin altında boyuna gıcırdıyordu. Bozkırdan esen rüzgar, o acı
pelin kokusunu, serin başakların güzel kokusunu getiriyordu; bütün
bunlar, zift kokusuyla, atlarımızın ter kokusuyla karışıyor, başımızı
döndürüyordu.
Yolun bir yanında yaban güllerine bürünmüş kayalıklar vardı; öteki
yanında, aşağılarda, söğütlerin, gencecik kavakların altında Kurkuru
akıyordu. Arada bir, öteki köprüden trenler geçiyordu; tekerleklerin
gürültüsü uzun süre kalıyordu boğazda.
O serinlikte araba sürmek, atları seyretmek, Ağustos gecesinin
seslerine kulak vermek, kokularını duymak güzel şeydi doğrusu.
Cemile önümde gidiyordu. Dizginleri bırakmış, çevresine bakarak
türkü söylemekteydi. Usul usul söylüyordu türküsünü. Sessizliğimiz
ağırına gitmişti. Böyle bir gecede susmak olmazdı türküler
söylenecek bir geceydi bu.
Cemile de türkü söylemeye başlamıştı işte. O içten ilişkimize
dönmek istiyordu belki; belki de suçluluk duygusundan kurtulmaya
çalışıyordu. Pırıl pırıl, yumuşacık bir sesi vardı; bildiğimiz o köy
türkülerini sıralıyordu: Mendilimi sallarım sen geçerken
Sevdiğim uzaklara gitti... o türküleri. Çok türkü biliyordu; usul
usul, içtenlikle söylüyorduonu dinlemek çok güzeldi. Ansızın sustu,
Daniyar'a seslendi:
Hey, Daniyar, sen de bir türkü söylesene! Yiğit değil misin?
Daniyar, atlarını durdurarak, Sen söyle, Cemile, diye karşılık verdi.
Dinliyorum, kulak kesildim.
Bizim kulağımız yok mu sanki? Zorlayan yok, ister söyle, ister
söyleme! Sonra yeni bir türküye başladı.
Daniyar'ın türkü söylemesini niye istedi, bilmiyorum. Belki
takılıyordu Daniyar'a, belki de onu konuşturmaya çalışıyordu. Evet,
konuşturmaya çalışıyordu herhalde, çünkü biraz sonra yine bağırdı:
De bana, Daniyar, sen hiç sevdaya tutuldun mu?
Sonra bir kahkaha attı.
Daniyar cevap vermedi. Cemile de sustu.
Tam da türkü söyleyecek adamı buldu! diye düşündüm.
Atlar, yol üstündeki çayı geçerken yavaşladılar. Toynakları, ıslak,
gümüş gibi taşlarda şıkırdadı. Suyu geride bırakınca, Daniyar atlarını
kamçılayıp ansızın bir türküye başladı. Sesi, yolun her tümseğinde
çınlıyordu sanki:
Oy dağlar, mavi dağlar, dumanlı dağlar, Atalarımın yurdu dağlarım
benim...
Sonra durdu, öksürdü, hafifçe kısılmış sesiyle derinden derinden
söylemeye devam etti:
Oy dağlar, mavi dağlar, dumanlı dağlar, Beşiğim benim...
Sanki bir şeyden korkuyormuş gibi, yine sustu.
Ne kadar utandığının farkındaydım. Ama bu kesik kesik, ürkerek
söyleyişte insanı duygulandıran bir şey vardı; sesi de herhalde iyiydi.
İnanılmaz bir şeydi bu, Daniyar türkü söyleyebiliyordu demek!
Vay canına!diye haykırdım.
Cemile, Daha önce niye söylemedin? Söyle! Sesin o kadar güzel ki!
Söyle!diye bağırdı.
İlerisi aydınlıktı; boğaz orada sona eriyordu. Bir meltem esiyordu
vadiden. Daniyar türkü söylemeye başladı yine. Önceleri ürkekti,
çekingendi; sonra sesi gürleşti, bütün boğazı doldurdu, uzak
kayalıklarda yankıdı.
Türküdeki tutku, türküdeki ateş beni şaşırtmıştı. Bir şey vardı o
türküde, adlandıramadığım bir şey. Daniyar'ın sesi miydi bu, yoksa
yürekten kopup gelen, başkalarında da aynı duyguları uyandıran,
insanın içini dile getiren güçlü bir şey mi?
Ah, Daniyar'ın türküsünü yeniden yaratabilseydim! Önemli olan
sözler değildi, zaten pek az söz vardı. Böyle bir türküyü daha önce
duymamıştım, daha sonra da duymadım. Ne kırgız Türküsüydü, ne de
Kazak türküsü; ama ikisinden de bir şeyler vardı içinde. Daniyar, iki
ulusun en güzel ezgilerini almış, tekrarlanması imkansız bir biçimde
kaynaştırmıştı. Dağların, bozkırların türküsüydü bu, Kırgız dağları
gibi yükseliyor, Kazak bozkırları gibi yayılıyordu.
Onu dinledikçe şaşkınlığım arttı! Demek Daniyar böyle bir
insanmış! İnanılır gibi değil!
Bozkırı geçiyorduk şimdi. Daniyar'ın sesi gittikçe yükseliyor, yeni,
yepyeni ezgiler yaratıyordu. O kadar yetenekliymiş demek! Ne
olmuştu ona? Bugünü, bu saati mi beklemişti?
Başkalarının omuz silktiği, gülüp geçtiği garipliğini, dalgınlığını,
ıssızlığı arayışını, sessizliğini ansızın anladım. Akşamları neden o
tepeye çıkar, gecelerini neden o ırmak kıyısında geçirir, neden
başkalarının duymadığı o seslere kulak kabartırdı, gözlerinde o
kıvılcım neden parlardı, kaşları neden kalkardı öyle, hepsini anladım.
Sevdalı bir adamdı bu. Çektiği sevda da başka bir sevdaydı, derin bir
sevda yaşamaya, toprağa duyulan sevda. Kendi içinde saklıyordu onu,
kendi türküsünde saklıyorduo sevda, Daniyar'ın kılavuzuydu,
ışığıydı. Kayıtsız bir insan, sesi ne kadar güzel olursa olsun, onun
söylediği gibi türkü söyleyemezdi.
Türkü tam bitermiş gibi olduğu anda, uyuklayan bozkır yepyeni,
büyüleyici bir ezgiyle bir daha uyanıyor, sesi bir okşamaya benzeyen
Daniyar'ı dinlemeye koyuluyordu. Biçilmeyi bekleyen başaklar göl
suları gibi dalgalanıyor, seherin ilk gölgeleri tarlalarda dolaşıyordu.
Değirmenin yanındaki ihtiyar söğütler yapraklarını hışırdatıyordu.
Irmağın karşı kıyısında yakılmış ateşler sönüyordu artık. Bir atlı,
ırmak boyunca bahçeler arasından bir görünüp bir kaybolarak köye
gidiyordu sessizce. Rüzgar, elma kokuları, çiçeğe durmuş mısır
kokuları, tezek kokuları getiriyordu uzaklardan.
Daniyar her şeyi unutup türkü söyledi; o büyülü Ağustos gecesi,
kulak verdi ona, Daniyar'ı dinledi. Atlar bile, o büyüyü bozmaktan
korkuyormuş gibi, uzun zamandır ağır ağır yürüyorlardı.
Türküsünün en coşkun yerinde ansızın sustu Daniyar, bir çığlık atıp
atları kırbaçladı. Cemile de onun peşinden gider diye düşünüp
hazırlandım, ama kımıldamadı bile. Hala havada çınlayan türküyü
dinliyordu sanki, başını yana eğmiş, oturuyordu. Daniyar çekti gitti.
Köye varıncaya kadar ikimiz de konuşmadık. Konuşacak ne vardı
zaten kelimeler birtakım duyguları anlatmakta yetersiz kalır.
O günden sonra yaşayışımızda bir değişiklik oldu. Güzel, çok güzel
bir şeyin olmasını bekliyor gibiydim. Sabahları harman yerinde
arabalarımızı dolduruyor, istasyona gidiyor, Daniyar'ın türküsünü
dinlemek için işimizi bir an önce bitirmeye çalışıyorduk. Daniyar'ın
sesi, bedenimin bir parçası olmuştu artık, nereye gitsem benimle
geliyordu. Sabahları, dağların ardından beni selamlamak için doğan o
güler yüzlü güneşe karşı koşarken, ıslak yoncaların üstünden atlara
seğirtirken hep benimleydi o ses. İhtiyar harmancıların rüzgara
savurdukları o ışıl ışıl ekin yağmurundaydı; tek başına uçan bir
çaylağın bozkır üstünde usul usul dönüşündeydi gördüğüm her şeyde,
duyduğum her şeyde Daniyar'ın sesi vardı.
Akşamları boğazdan geçerken, bir başka dünyada yaşıyormuş gibi
olurdum. Gözlerimi yumar, Daniyar'ı dinlerdim. Çocukluk günlerimi
hatırlardım hep: baharın yumuşacık, süt beyazı bulutları, çadırların
tepelerinde, yücelerde dolaşırdı; at sürüleri, toprağı çınlatarak yaz
otlaklarına koşar, gözlerinde kara kıvılcımlar çakan uzun yeleli taylar,
kısrakların çevresinde dört dönerdi; tepelere ağır ağır, lav gibi
yayılırdı koyunlar; göz kamaştıran bembeyaz köpükleriyle çavlanlar
dökülürdü kayalardan; güneş, ırmağın ötesindeki çalılar arkasından
usulca batardı, bir atlı belirirdi ufukta, güneşi kovalardı sanki elini
uzatsa tutacağı güneşi... sonra o da alacakaranlıkta kaybolur giderdi.
Kazak bozkırı, ırmağın ötesinde bütün enginliğiyle uzanır. Kendine
yer açmak için dağları itmiş, ayırmıştır. Yalnızdır, çıplaktır. Savaşın
patladığı o unutulmaz yaz günlerinde, bozkırda ateşler yakılıyordu;
ordunun atları ortalığı toz dumana boğuyor, dört bir yandan atlılar
fışkırıyordu. Hiç unutmam, bir keresinde karşı kıyıda bir Kazak
belirmişti, sesi çoban sesini andırıyordu, boğuk boğuk bağırmıştı:
Kırgızlar! Atlarınızı eyerleyindüşman geliyor!
Sonra ardında kızgın bir toz bulutu bırakarak çekip gitmişti. Herkes
düşmana karşı koymak için ayaklanmıştı; süvari birliklerimiz,
dağlardan top gümbürtüleri arasında inip vadilere geçiyordu. Binlerce
üzengi şıkırdıyordu, binlerce yiğit at binmişti; önlerinde kırmızı
bayrakları dalgalanıyor, arkalarında, tozların ardında analarının,
karılarının korkunç iniltisi, acı iniltisi yeri göğü sarsıyordu: Bozkır
yardımcınız olsun! Yüce savaşçımız Manas'ın ruhu korusun sizi!
Erkeklerin savaşa gittiği yollarda acı izler kalmıştı.
Daniyar'ın türküsü, gözlerimin önüne yeryüzünün o büyük
güzelliğini, o büyük acısını seriyordu. Nereden öğrenmişti bunu?
Kimden duymuştu? Bu türküyü, ancak yıllarca yurt özlemi çeken, o
özlemin acısını yıllarca duyan biri böylesine sevebilirdi. Daniyar
söyledikçe, çocukluğunu görür gibi oluyordum bozkır yollarında
geçen çocukluğum. Türküsü, o sıralarda, yurt özlemiyle birlikte mi
doğmuştu? Yoksa savaşın ateşinden mi yaratılmıştı?
Ne zaman dinlesem o türküyü, yere yatmak, anasına sarılan bir oğul
gibi toprağa sarılmak istiyordum. İçimde bir şeyler uyanıyordu artık,
kelimelerle anlatamadığım, karşı konmaz bir tutku uyanıyordu;
kendimi anlatmak, duygularımı, düşüncelerimi başkalarıyla
paylaşmak, tıpkı Daniyar gibi, yeryüzünün güzelliğini coşkuyla dile
getirmek istiyordum. Bilinmez bir şeyin karşısındaydım sanki, içim
korkuyla, sevinçle doluydu; fırçaya sarılmam gerektiğinin farkında
değildim daha.
Resim yapmayı severdim. Ders kitaplarındaki resimleri kopya
ederdim, bütün çocuklar o resimlerin kusursuz birer kopya olduğunu
söylerlerdi. Öğretmenler, o resimleri över, duvar gazetesine
yapıştırırlardı. Savaş çıkıp da ağabeylerim cepheye gidince, ben de
resim yapmayı bıraktım, yaşıtlarım gibi kolhozda çalışmaya başladım.
Boyaları da, fırçaları da unutmuştum artık, bir daha resim yapacağımı
hiç sanmıyordum. Ama Daniyar'ın türküsü bir şeyler uyandırdı
içimde. Büyülenmiş gibiydim, dünyaya şaşkınlıkla bakıyordum; her
şeyi ilk görüyordum sanki.
Cemile'ye gelince, o da ansızın değişivermişti. Aklına ne gelirse
söyleyen o neşeli kız değildi artık. Dumanlı gözlerini ışıltılı bir bahar
hüznü kaplamıştı. İstasyona giderken hep bir şeyler düşünüyordu.
Zaman zaman belli belirsiz bir gülümseme ilişiyordu dudaklarına,
yalnız kendi bildiği bir şeye sevinir gibi oluyordu. Bazen sırtında
çuvalla yürürken garip bir ürkeklik geliyordu üstüne; azgın bir
ırmağın kıyısına gelmiş, suyu geçip geçemeyeceğini bilemiyormuş
gibi, olduğu yerde duruveriyordu. Daniyar'dan hep kaçıyordu, yüzüne
bakamıyordu onun.
Bir keresinde, harman yerinde, çaresiz bir tedirginlik içinde
Daniyar'ın yanına geldi.
Çıkar gömleğini de yıkayayım, dedi.
Yıkadıktan sonra kurutmak için yere serdi gömleği, yanına oturup
buruşuklarını düzeltmeye koyuldu; arada bir eline alıp güneşe tutuyor,
yıpranmış kumaşa bakıyordu; başını iki yana sallayarak usul usul,
kederle; buruşukları düzeltmeye devam ediyordu.
Cemile eskisi gibi bir tek kere güldü; gözleri bir tek kere parladı.
Günün birinde şamatacı bir topluluk geldi harman yerine; genç
kadınlar, kızlar, cepheden dönmüş yiğitler... yonca yolmuş, evlerine
dönüyorlardı.
Yiğitler, şakacıktan üstümüze yürüyerek, Hey, ağalar! Buğday
ekmeğini bir siz mi yiyeceksiniz'? Bize de verin, yoksa hepinizi
ırmağa atarız! diye bağırdılar.
Neşeyle, Adam mı korkutuyorsunuz? diye cevap verdi Cemile.

Kızlara bir şeyler veririz ama siz kendi başınızın çaresine bakın!
Eh, madem öyle, hepinizi suya atalım da görün siz!
Delikanlılarla kızlar başladılar güreşmeye. Çığlıklar atarak, gülerek,
birbirlerini suya itmeye çalışıyorlardı.
Cemile, kendisini kovalayanlardan kaçarak,
Tutun şunları! Hepsini suya atın!diye bağırıyordu. Herkesten çok
onun sesi çıkıyordu.
Yiğitlerin hepsi Cemile'ye göz dikmişti. Onu yakalamak, sımsıkı
sarmak istiyorlardı. Ansızın delikanlılardan üçü Cemile'ye yetiştiler;
tutup ırmak kıyısına götürdüler onu.
Ya bizi öpersin, ya da seni suya atarız! Hadi, atalım!
Cemile kıvranıyor, kahkahalar atıyor, arkadaşlarını yardıma
çağırıyordu; ama öteki kızlar da ırmak boyunca koşuşmakta, suya
düşen yazmalarını yakalamaktaydılar. Cemile, yiğitlerin şen
kahkahaları arasında ırmağı boyladı. Sırılsıklam saçlarıyla, her
zamankinden daha güzel, doğruldu. Pamuklu entarisi bedenine
yapışmıştı, yuvarlak kalçaları, ufacık göğüsleri ortaya çıkmıştı şimdi;
ama farkında değildi o, boyuna gülüyordu; al al olmuş yanaklarından
sular süzülüyordu.
Öp bizi!diye üsteledi yiğitler.
Cemile onları öptü; sonra suyu boyladı yine, örgülerini arkaya atarak
gülmeye devam etti.
Harman yerinde kim varsa gülmekten kırılıyordu; delikanlıların
oyununa bayılmışlardı. İhtiyar hasatçılar, oraklarını yere bırakmış,
gözlerinden akan yaşları siliyorlardı. Esmer yüzlerindeki kırışıklıkları
neşe kaplamıştı; gençlikleri gelmişti akıllarına. Cemile'yi yiğitlerden
koruma görevimi, o kutsal görevimi bir an için unutmuş, ben de katıla
katıla gülüyordum.
Bir tek Daniyar sessizdi. Ansızın ona ilişti gözüm, sustum.
Bacaklarını iki yana açmış, harman yerinin kenarında, tek başına
duruyordu. Bana öyle geldi ki, kendini tutmasa fırlayacak, Cemile'yi
yiğitlerin elinden çekip alacaktı. Yengeme bakıyordu; gözlerinde hem
hayranlık, hem hüzün vardı hem mutluluk, hem acı vardı. Evet,
Cemile'nin güzelliği bir mutluluk ve acı kaynağıydı Daniyar için.
Yiğitler Cemile'ye sarılıp kendilerini zorla öptürdükçe, başını önüne
eğiyordu Daniyar çekip gidecek gibiydi, ama gitmedi.
Bu arada, Cemile de Daniyar'ı fark etmişti. Gülmeyi bırakıp başını
önüne eğdi.
Taşkınlıklarını sürdüren yiğitlere, Yeter artık!diye bağırdı ansızın.
İçlerinden biri, Cemile'yi kucaklamak istedi.
Yengem, delikanlıyı iterek, Çekil başımdan! dedi. Suçlu suçlu
Daniyar'a baktı sonra, entarisini sıkmak için çalıların ardına koştu.
Anlayamadığım çok şey vardı ilişkilerinde; doğrusu, bu konu
üzerinde düşünmeye korkuyordum. Cemile, Daniyar'dan kaçıyordu,
üzüntülüydü; onun üzüntüsü tedirgin ediyordu beni. Keşke eskisi gibi
kahkahalar atsaydı, Daniyar'a takılsaydı... Ama geceleri köye
dönerken Daniyar türküsüne başlamaya görsün, içim ikisi adına garip
bir mutlulukla dolardı.
Cemile, boğazdan geçerken arabasına biner, bozkırda ise yürürdü.
Ben de öyle yapardım. O türküyü yürüyerek dinlemek daha güzeldi
çünkü. Önceleri ikimiz de kendi arabalarımızın yanında yürürdük;
zamanla, farkına bile varmadan, garip bir gücün bizi Daniyar'a
çektiğini gördük. Yüzüne, gözlerine bakmak istiyorduk onun bu
türküyü söyleyen, gerçekten Daniyar mıydı, kederli, küskün
Daniyar?..
Her seferinde büyülenmiş gibi olurdu Cemile, elini usulca Daniyar'a
uzatırdı, ama Daniyar görmezdi onu, elleri ensesinde, uzaklara bakardı
hep; Cemile, çaresizlik içinde, arabanın kenarına tutunurdu. İrkilirdi
ansızın, olduğu yerde kalakalırdı. Yolun ortasında, yıkık, düşünceli,
Daniyar'ı bir süre gözleriyle izlerdi; yine yürümeye başlardı sonra.
Zaman zaman Cemile de, ben de, aynı erişilmez duygular
içindeymişiz gibi gelirdi bana. Belki de uzun süredir yüreklerimizde
taş gibi yatan bir duyguyu canlandırmanın sırası gelmişti.
Cemile çalışmaya koyulunca her şeyi unuturdu gerçi, bu alışkanlığını
hala yitirmemişti; ama harman yerindeki o dinlenme saatlerinde hep
Sez Törek ädäbiyättän 1 tekst ukıdıgız.
Çirattagı - Cemile - 3
  • Büleklär
  • Cemile - 1
    Süzlärneñ gomumi sanı 3891
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2243
    30.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    43.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    51.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Cemile - 2
    Süzlärneñ gomumi sanı 3816
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2027
    29.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    44.4 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    51.7 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Cemile - 3
    Süzlärneñ gomumi sanı 3840
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2080
    28.9 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    44.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    52.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Cemile - 4
    Süzlärneñ gomumi sanı 3896
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2114
    33.1 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    47.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    55.0 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Cemile - 5
    Süzlärneñ gomumi sanı 3923
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2083
    31.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.2 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.7 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Cemile - 6
    Süzlärneñ gomumi sanı 3232
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1875
    32.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    47.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.