Hercule Poirot Iz Üzerinde - 10

Süzlärneñ gomumi sanı 3836
Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1945
34.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
48.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
55.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
ads place
"Sizin teoriniz nedir, Bay Fitzroy."
Fitzroy omuzlarını silkti.
"Ne olup bittiğini bilen birinin dışarda uygun bir fırsat beklediğine şüphe yok. Pencereden içersini görebiliyordu, benim odadan çıktığımı görünce hemen içeri süzüldü. O gölgenin dışarı çıktığını gördüğü zaman Lord Alloway'in onu kovalamayışı yazık olmuş."
Poirot aksini ileri sürmedi. Bunun yerine, "Fransız hizmetçinin bir hayalet görmüş olması iddiasına inandınız mı?" diye sordu.
"Sayılmaz, Bay Poirot!"
"Yani öyle düşünmüş olabileceğine de mi inanmadınız?"
"Orasını bilemem. Gerçekten şok olmuş gibi gözüküyordu. Elleriyle başını kavramıştı."
Poirot bir keşifte bulunmuş biri tavrıyla, "Aha!" dedi. "Demek öyle. Ve bu hizmetçi hiç kuşkusuz güzel bir kızdı, öyle mi?"
Bay Fitzroy omuzlarını silkti. "Doğrusu dikkat etmedim."
"Hanımını da mı görmediniz?"
"Aslında gördüm. Merdivenin üst başındaki sahanlıktan sarkmış, Leonie!' diye sesleniyordu. Sonra beni gördü ve tabii ki geri çekildi."
Poirot kaşlarını çattı. "Demek yukardaydı."
"Bütün bunların benim için çok tatsız olduğunu ya da Lord Alloway adamın odadan çıktığını görmemiş olsa çok daha tatsız olacağını anlıyorum. Bununla birlikte, odamı -ve de üstümü- ararsanız çok sevineceğim."
"Bunu gerçekten istiyor musunuz?"
"Kesinlikle."
Poirot'nun bu sözlere nasıl bir karşılıkta bulunacağını bilemem. Çünkü Lord Alloway tam o sırada gelerek iki hanımla Bay Leonard'ın salonda olduklarını haber verdi.
Hanımlar kendilerine çok yakışan sabahlıklarla salona inmişlerdi. Bayan Conrad altın saçlı ve tombulluğa meyili olan otuz beş yaşlarında güzel bir kadındı. Lady Juliet Weardale ise kırk yaşlarında görünüyordu. Uzun boylu, esmer ve çok zayıftı. Hâlâ güzeldi ve özellikle nefis elleriyle ayaklarının olduğu göze çarpıyordu. Nedense bitkin ve huzursuz bir hali vardı. Oldukça efemine görünüşlü bir genç adam olan oğlu, tok sözlü ve babacan tavırlı babasıyla tam bir çelişki sergiliyordu.
Poirot üzerinde anlaşmaya vardığımız küçük komedyayı oynayarak o gece bize yardımcı olabilecek bir şey görüp görmediklerini duyup duymadıklarını oradakilere sordu.
Önce Bayan Conrad'a dönerek ondan, bu gece ne yaptığını en ufak ayrıntısına kadar anlatmasını rica etti.
"Bakayım... Yukarı çıktım, zile basıp hizmetçimi çağırdım. Sonra gözükmemesi üzerine odamdan çıktım ve ona seslendim. Merdivende konuştuğunu duyabiliyordum. Saçlarımı fırçalamasından sonra odasına yolladım. Çok garip duruyordu. Sinirli olduğu belli oluyordu, Ben bir süre kitap okuduktan sonra yattım."
"Ya siz Lady Juliet?"
"Doğru yukarı çıkarak yattım. Çok yorgundum."
Bayan Conrad tatlı bir gülümseyişle, "Kitabınızı okumadınız mı, şekerim?" diye sordu.
"Kitabım mı?" Lady Juliet kıpkırmızı kesildi.
"Evet, Leonie'yi odasına yolladığım sırada siz merdivenden çıkıyordunuz. Bir kitap almak için oturma odasına indiğinizi söylemiştiniz."
"Ha evet, aşağı inmiştim. Unutmuşum."
Lady Juliet sinirli bir tavırla ellerini kavuşturdu.
"Bayan Conrad'ın hizmetçisinin bağırdığını duydunuz mu, hanımefendi?"
"Hayır... Hayır, duymadım."
"Ne kadar garip. Çünkü o sırada oturma odasında olmanız gerekir."
Lady Juliet daha kararlı bir sesle, "Hiçbir şey duymadım," dedi.
Poirot bu kez genç Leonard'a döndü.
"Mösyö?"
"Hayır. Doğru yukarı çıkıp odama çekildim."
Poirot çenesini kaşıdı.
"Ne yazık ki bize yardımcı olabilecek bir şey öğrenemedim. Bu kadar az şey için uykunuzu böldüğüm için çok üzgünüm. Lütfen bağışlayın."
Poirot nazik hareketlerle konukları odadan çıkardı. Hemen arkasından Fransız hizmetçiyle geri döndü. Küstah tavırlı güzel bir genç kızdı. Alloway'le Weardale hanımlarla birlikte odadan çıkmışlardı.


Poirot, "Evet, matmazel," dedi. "Şimdi gerçeği öğrenelim. Bana masal anlatmaya kalkışmayın. Merdivenlerde niçin haykırdınız?"
"Beyazlar içinde bir siluet görmüştüm, beyefendi. Uzun boyluydu
Ama Poirot işaret parmağını sallayarak onu susturdu.
"Bana masal anlatmayın demedim mi? Gelin, bir tahmin yürüteyim. sizi öptü, değil mi? Bay Leonard Weardale'den söz ediyorum."
Kız içini çekti. "Hani düşünülürse, bir öpücükten ne çıkar?"
Poirot, "Bu koşullar altında çok doğal," diye karşılık verdi. "Siz yalnız ne olduğunu bana anlatın."
"Arkamdan sokulup beni yakaladı. O kadar şaşırdım ki haykırdım. Bilmiş olsaydım, bağırmazdım. Ama adam kedi gibi sessiz davrandı. O sırada Bay Sekreter ortaya çıkınca Leonard ok gibi yukarı kaçtı. Ne diyebilirdim ki? Leonard efendi bir çocuktu -iyi bir ailenin oğlu. Ben de bir hayalet hikâyesi uydurdum."
Poirot, "Böylece her şey açığa çıktı," diye atıldı. "Siz de bundan sonra hanımınızın odasına çıktınız. Sahi, onun odası hangisi?"
"Koridorun sonundaki, mösyö. Şu taraftan."
"Öyleyse çalışma odasının hemen yukarsında. Peki, matmazel, sizi daha fazla alıkoymayayım. Bir daha da sakın bağırmayın, emi?"
Genç kızı kapıya kadar geçiren Poirot gülümseyerek yanıma döndü.
"İlginç bir olay, değil mi, Hastings?" dedi. "Kafamın içinde bazı küçük fikirler oluşmaya başladı. Ya senin?"
"Leonard Weardale'in merdivenlerde ne işi vardı? O genç adamdan hiç hoşlanmadım, Poirot. Pis zamparanın teki."
"Ben de aynı fikirdeyim, mon ami."
"Fitzroy dürüst birine benziyor."
"Lord Alloway bunda ısrar ediyor."
"Öyleyken tavrında bir acayiplik var."
"Yani doğru olamayacak kadar dürüst mü gözüküyor? Bunu ben de hissettim. Öte yandan, dostumuz Bayan Conrad hiç de fazla dürüste benzemiyor, değil mi?"
Gözlerimi Poirot'dan ayırmadan, "Üstelik de odası çalışma odasının hemen üstünde," diye fikir yürüttüm.
Dedektif dostum hafif bir gülümseyişle başını salladı.
"Hayır, dostum. O bakımlı hanımın şömineden aşağı kaydığını veya balkondan aşağı indiğini gözümün önünde canlandıramıyorum."
O böyle konuşurken kapı açıldı ve Lady Juliet Weardale içeri süzülerek beni şaşırttı.
Soluk soluğa, "Bay Poirot, sizinle yalnız olarak konuşabilir miyim?" diye sordu.
"Hanımefendi. Yüzbaşı Hastings en yakın dostum ve sırdaşımdır. Onun yanında, o sanki orada değilmiş gibi konuşabilirsiniz. Oturun efendim, lütfen."
Genç kadın, bakışını hâlâ Poirot'dan ayırmadan oturdu.
"Söylemek istediğim şey çok nazik, Bay Poirot," diye başladı. "E. olayı siz çözümleyeceksiniz. Demek istediğim -o belgeler iade edilirse sorun böylece kapanır mı? Yani soru filan sorulmadan yapılabilir bu?"
Poirot bakışını kadının yüzüne dikti.
"Bakalım, doğru anlamış mıyım, hanımefendi? Yani o belgeler elime verilecek, öyle mi? Ve onları nasıl bulduğuma dair soru sormaması koşuluyla ben onları Lord Alloway'e iade edeceğim?"
Lady Juliet başını eğdi. "Demek istediğim buydu. Ama olayın duyulmayacağından emin olmalıyım."
Poirot dudak büktü. "Lord Alloway'in de olayın duyulmasını isteyeceğini sanmıyorum."
Lady Juliet heyecanla atıldı. "Demek kabul ediyorsunuz?"
"Bir dakika, hanımefendi. Her şey o belgeleri ne kadar çabuk bana teslim edebileceğinize bağlı."
"Hemen şimdi yapabilirim."
"Hemen şimdi mi?"
Genç kadın, "On dakika diyelim," diye fısıldadı.
"Kabul ediyorum, hanımefendi."
Lady Juliet koşar adımlarla odadan çıktı. Elimde olmayarak bir ıslık çaldım.
"Durumu benim için açıklığa kavuşturabilir misin, Hastings?"
Hemen, "Briç," diye atıldım.
"Ah, amiral hazretlerinin dikkatsizce ağzından kaçırdığı sözleri hatırladın demek! Ne müthiş bellek! Seni kutlarım, Hastings."
Başka bir şey konuşmamıza vakit kalmadı. Lord Alloway odaya girerek Poirot'ya merakla baktı.
"Başka fikirleriniz var mı, Bay Poirot? Sorularınıza aldığınız yanıtlar korkarım beklediğiniz gibi olmadı."
"Hiç de değil, beyefendi. Yeterince aydınlatıcı oldular. Burada daha fazla kalmama gerek kalmadığına göre, izninizle hemen Londra'ya döneceğim."
Lord Alloway donakalmıştı.
"İyi ama ne öğrendiniz? Planları kimin aldığını biliyor musunuz?"
"Evet, beyefendi, biliyorum. Planların size isim verilmeden geri verilmeleri durumunda kovuşturmayı devam ettirmeyeceğinize söz verebiliyor musunuz?"
Lord Alloway, Poirot'ya bakakalmıştı.
"Karşılığında para mı istiyorlar?"
"Hayır, beyefendi, karşılıksız iade edilecekler."
Lord Alloway, "Tabii ki planların geri gelmesi her şeyden önemli," dediyse de Poirot'ya hâlâ bir şey anlayamamış gibi şaşkın şaşkın bakıyordu.
"Şu halde o şıkkı seçmenizi öneririm. Uğradığınız kayıptan yalnız sizin, amiralin ve sekreterinizin haberi var. Planların iade edildiğini de yalnız onların bilmeleri yeter. Ve benim de size her şekilde destek olacağıma güvenebilirsiniz. Benden planları bulup size iade etmemi istediniz, ben de bunu yaptım. Daha fazlasını bilmiyorsunuz." Poirot kalkıp Lord Alloway'e elini uzattı. "Sizi tanıdığıma sevindim, beyefendi," dedi. "Size ve İngiltere'ye bağlılığınıza güvenim tam. Vatanınızı güçlü bir şekilde ve güven içinde yöneteceksiniz."
"Elimden gelenin en iyisini yapacağıma yemin ediyorum, Bay Poirot. Bu belki bir kusur ya da belki bir erdem, ama kendime güveniyorum."
Poirot, "Her büyük adam öyledir. Örneğin ben de!" diye böbürlenerek karşılık verdi.


Otomobil birkaç dakikaya kalmadan kapıya geldi, Lord Allowayla kapının önündeki basamaklarda övgü dolu sözlerle vedalaştı.
Araba yol alırken Poirot, "İşte bu büyük bir adam, Hastings,"
"Zekâ, yetenek ve güç sahibi. Bu yeniden yapılanma günlerinde rehberlik etmesi için İngiltere'nin gereksindiği güçlü adamın ta kendisi. "Bu söylediklerinize aynen katılıyorum, Poirot, ama Lady Juliet’in bu işteki rolü ne? Planları doğrudan Alloway'e mi iade edecek? Hem tek kelime söylemeden gitmenize ne diyecek?"
"Hastings sana küçük bir soru soracağım. Benimle konuşurken planları niçin hemen oracıkta bana teslim etmedi?"
"Planlar yanında değildi."
"Doğru. Ama öyle de olsa onları odasından ya da evin başka bir yerinde sakladığı yerden getirmesi ne kadar sürerdi? Sana söyleyeyim. Olsa olsa iki buçuk dakika. Öyleyken on dakikalık bir süre istedi Niçin? Belli ki planları başka bir kimseden alacağı, almak için de o kim şeyle tartışması gerekeceği için. Peki, o kimse kim olabilir? Bayan Conrad değil, olsa olsa kendi ailesinden biri, yani kocası ya da oğlu. Sence hangisinin olması daha kuvvetli bir olasılık? Leonard Weardale doğru odasına çıkıp yattığını söylemişti. Bunun yalan olduğunu biliyoruz. Farz et ki annesi odasına gidip orada olmadığını gördü ve büyük bir korkuya kapıldı. Oğlunun sağlam ayakkabı olmadığını biliyor çünkü. Onu bulamıyor, sonra da Leonard'ın odasından çıktığını inkâr ettiğini duyuyor. Bu durumda hırsızın o olduğu sonucuna varması kaçınılmaz. Gelip benimle konuşması o yüzden.
"Ama biz, Lady Juliet'in bilmediği bir şeyi biliyoruz, mon ami. Oğlunun, çalışma odasında olamayacağını biliyoruz. Çünkü delikanlı merdivenlerde o güzel Fransız hizmetçi kıza asılıyordu. Kendisi bunu bilmese de Leonard Weardale'in suçsuzluğu böylece kanıtlanmış oluyor."
"Öyleyse planları çalan kim? Herkesi -Lady Juliet'i, oğlunu, Bayan Conrad'ı. hizmetçisini devre dışı bıraktık."
"Doğru. Küçük gri hücrelerini kullan, dostum. Çözüm gözünün önünde sana bakıyor."
Donuk bir yüzle başımı salladım.
"Biraz düşün, dostum. Fitzroy çalışma odasından çıkıyor, çıkarken belgeleri masanın üstünde bırakıyor. Bir, iki dakika sonra Lord Alloway odaya giriyor, masanın başına gidiyor ve belgelerin ortadan kaybolduğunu görüyor. Bu durumda mümkün olan iki şey var: ya Fitzroy belgeleri masanın üstünde bırakmamış, onları cebine atmıştır, ki bu hiç mantıklı değil. Alloway'in de belirttiği gibi, kendisince uygun bir zamanda onun kopyalarını çıkartabilirdi. Ya da Lord Alloway odaya girdiği vakit belgeler masanın üstündeydi, bu takdirde ise Lord'un cebine girdiler."
Donakalmıştım. "Yani hırsız Lord Alloway mi?" diye geveledim. "İyi ama niçin? Niçin?"
"Bana geçmişteki bir skandaldan söz etmemiş miydin? Lordun aklandığını da söylemiştin. Ama ya söylentiler doğruysa? İngiltere'de devlet işleriyle ilgili kimselerin hayatında en küçük bir skandalın izi olmamalıdır. Geçmiş karıştırılıp söylentinin doğruluğu kanıtlanırsa adamın politika hayatı biter. Ona şantaj yapıldığını, istenilen bedelin ise denizaltının planları olduğunu varsayacağız."
"Öyleyse adam en berbatından bir vatan haini!" diye bağırdım. "Değil işte. O, zeki ve yetenekli biri. Onun planları kopya ettiğini, yetenekli bir mühendis olduğu için de her bir parçasında küçük bir değişiklik yaparak onları uygulanamaz hale getirdiğini varsayalım. Değiştirilmiş planları düşmanın ajanına teslim ediyor -ki bunun Bayan Conrad olacağını tahmin ediyorum- ama doğruluklarına şüphe düşmemesi için planlar çalınmış görünmelidir. Adamcağız, kimsenin şüpheye düşmemesi için elinden geleni yapıyor, bir adamın terasın penceresinden çıktığını gördüğünü iddia ediyor. Ama burada amiralin inadı engeliyle karşılaşıyor. Bunun üzerine Fitzroy'dan şüphelenilmesinden endişeleniyor."
"Bütün bunlar tahminden ibaret, Poirot," diye itiraz ettim. "Bu psikolojidir, mon ami. Gerçek planları birine teslim etmiş olan bir adam, başkasından şüphelenmesinden böylesine kaygı duymaz. Ayrıca, neden hırsızlığın Bayan Conrad'a duyurulmaması için çırpınıyordu? Çünkü değiştirilmiş planlan akşamın daha erken bir saatinde kadına vermişti ve hırsızlığın ancak daha sonra gerçekleştiğini onun bilmesini istemiyordu."
"Haklı olabilir misiniz?" diye mırıldandım.
"Tabii ki haklıyım. Alloway'le bir büyük adamın bir başka büyük adamla konuşabileceği şekilde konuştum... ve o beni çok iyi anladı.


Kesin olan bir şey var, Lord Alloway'in başbakan olduğu gün bir çekle imzalı bir fotoğraf geldi. Fotoğrafta Alloway'den ağzı sıkı dost Hercule Poirot'ya diye yazılıydı.
Z tipi denizaltının donanma çevrelerinde büyük sevinç uyandırdığını sanıyorum. Modern deniz savaşımında bir devrim oluşturacağı söyleniyor. Yabancı bir ülkenin aynı tip bir denizaltı inşa etmeye çalıştığını, fakat sonucun tam bir fiyasko olduğunu duydum. Ama ben Poirot'nun yine de tahmin yürüttüğüne inanıyorum. Günün birinde bir işi yüzüne gözüne bulaştırmasından korkarım.


DENİZDE BİR SORUN VAR





General Forbes, "Albay Clapperton!" dedi.
Bunu homurtuyla burun çekiş arası bir sesle söylemişti.
Bayan Ellie Henderson öne eğildi. Yumuşak gri saçlarının bir perçemi bu arada yüzüne düşmüştü. Keskin bakışlı kara gözlerinde hain bir ışıltı dikkati çekiyordu.
Kötü niyetle, "Tam bir asker!" diyerek saçının perçemini arkaya itti ve sözlerinin uyandıracağı tepkiyi bekledi.
General Forbes, "Tam bir asker ha!" diye patladı. Yüzü kıpkırmızı olmuştu. Bıyığını çekiştiriyordu.
Bayan Henderson, "Muhafız alayındandı, değil mi?" diye mırıldanarak yıkıcı sözlerini tamamladı.
"Muhafız alayı ha? Saçma. Herif müzikhol sahnesindeydi! Gönüllü olarak gittiği Fransa'da konserve kutularını sayarak görev süresini doldurmaya bakmış. Almanların attığı serseri bir bomba yüzünden kolundan bir yara alarak yurda dönmüş. Ve nasıl olduysa kendini Lady Carrington'un hastanesinde bulmuş."
"Demek o şekilde tanışmışlar."
"Aynen öyle! Herif yaralı kahraman rolü oynamış. Lady Carrington'da fazla akıl yok, ama tonlarla para var. İhtiyar Carrington savaş levazımı işindeymiş. Kadıncağız altı aydır dulmuş. Herif onu kaşla göz arasında avlamış. Lady ona Savunma Bakanlığı'nda bir iş koparmış. Albay Clapperton ha! Pöf!" General yine kişner gibi bir ses çıkardı.
Bayan Henderson, "Savaştan önce de bir müzikhol sahnesindeydi ha," diye mırıldandı. Bu arada kibar görünüşlü ve kır saçlı Albay Clapperton'un dinleyicilerini güldürmek amaçlı şarkılar söyleyen kırmızı burunlu komedyen imajıyla bağdaştırmaya çalışıyordu.
General Forbes, "Aynen öyle!" diye tekrar etti. "Bunları ihtiyar Bassington-ffrench'den duydum. O ise 'Porsuk' Cotterill'den, Cotterill de 'Muhbir' Parker'dan duymuş."
Bayan Henderson başını salladı. "Böylece sorun çözümlenmiş görünüyor!" dedi.
Yanlarında oturan ufak tefek bir adamın yüzünden hafif bir gülümseme gelip geçti. Bayan Henderson gülümseyişi gözden kaçırmadı Dikkatli bir insandı. Bayan Henderson'un son sözlerindeki alayı beğendiğini anlatıyordu bu gülümseyiş. Oysa bu alayı general fark etmemişti bile.Aslında gülümseyişlerin bile farkında değildi. Saatine baktıktan sonra yerinden kalkıp, "İdman zamanı," dedi. "İnsan formunu korumalı." Bundan sonra açık kapıdan güverteye çıktı.
Bayan Henderson kendisine az önce gülümseyen adama baktı. Bu kibar bakış, kendisiyle aynı şekilde yolculuk yapan biriyle konuşmaya hazır olduğunu anlatıyordu.
Ufak tefek adam, "General enerjik biri, değil mi?" dedi.
Bayan Henderson, "Günde kırk sekiz kere güvertede tur atıyor," dedi. "Ne dedikoducu adam, değil mi? Bir de biz kadınların dedikoducu olduğumuzu söylerler."
"Ne büyük nezaketsizlik!"
Bayan Henderson, "Fransızlar daima naziktirler," dedi. Sesinde bir soru nüansı seziliyordu.
Ufak tefek adam, "Belçikalılar, hanımefendi," diye hemen düzeltti.
"Ya! Belçikalısınız demek."
"Hercule Poirot emrinizde, hanımefendi."
Bu ad kadının kafasının içinde bir çağrışım yaptı. Onu mutlaka daha önce duymuştu? "Bu yolculuktan hoşlanıyor musunuz, Bay Poirot?" diye sordu.
"Doğrusunu isterseniz hayır. Gelmeye nasıl razı edildiğime hâlâ şaşıyorum. Denizden nefret ederim. Hiç sakin kalmaz, bir dakika bile."
"Ama itiraf edin ki şu anda tamamen sakin."
Bay Poirot bunu isteksiz bir tavırla doğruladı. "Şu anda evet. Onun için canlandım. Yine etrafımda olan bitenle ilgilenebiliyorum. Örneğin, sizin şu General Forbes'i idare ediş tarzınıza bayıldım."
"Nasıl yani..." Bayan Henderson duraklamıştı.
Hercule Poirot açıkladı. "O skandali ona anlattırma yönteminize bayıldım."
Bayan Henderson arsız arsız güldü. "Hani şu Muhafız Kıtası öyküsü mü? Bunun yaşlı adamı çileden çıkaracağını biliyordum." Orta yaşlı kadın eğilerek fısıldadı. "Skandallardan hoşlandığımı itiraf ederim, hem ne kadar zalimce olursa o kadar iyi!"
Poirot ona düşünceli bir yüzle baktı; bakımlı, ince vücuduna, keskin bakışlı kara gözlerine, kır saçlarına. Yaşını göstermekte bir sakınca görmeyen kırk beşlik bir kadındı.
Ellie birden atıldı. "Şimdi hatırladım! Siz şu ünlü dedektifsiniz, değil mi?"
Poirot kadının önünde bir reverans yaptı. "Çok naziksiniz, matmazel." Ama alçakgönüllülük göstererek söyleneni yalanlamadı.
Bayan Henderson, "Ne kadar ilginç!" dedi. "Kitaplarda denildiği gibi burada da 'iz mi sürüyorsunuz?' Yani aramızda gizli bir cani mi var? Ya da fazla mı gevezelik ediyorum?"
"Hiç de değil. Sizi düş kırıklığına uğratacağım için üzgünüm, ama ben de herkes gibi eğlenmek için buradayım."
Bunu o kadar zayıf bir sesle söyledi ki Bayan Henderson elinde olmayarak güldü.
"Neyse ki yarın İskenderiye'de karaya çıkabileceksiniz. Daha önce Mısır'a gelmiş miydiniz?"
"Hiç gelmemiştim, matmazel."
Bayan Henderson birden ayağa kalktı.
"Ben de yürüyüşünde generale katılayım."
Poirot da nazik bir tavırla ayağa kalkmıştı.
Bayan Henderson onu hafif bir baş hareketiyle selamlayarak güverteye çıktı.
Poirot'nun yüzünde bir an şaşkın bir anlam dolaştı, ama sonra dudaklarını büzen hafif bir gülümseyişle ayağa kalktı ve kapıdan dışarıyı başını uzattı. Bayan Henderson küpeştenin başında asker görünüşlü, uzun boylu bir adamla konuşuyordu.
Poirot'nun gülümseyişi yayılarak bütün yüzünü kapladı. Tıpkı bir kaplumbağanın kabuğunun içine çekilmesi gibi özenli hareketlerle sigara içenlere mahsus salona geri çekildi. Salonda şimdilik yalnızdı ama bunun uzun sürmeyeceğini tahmin ediyordu.
Gerçekten de öyle oldu. Özenle taranmış platin rengindeki saçları bir fileyle emniyete alınan masaj ve perhizle formunu koruyan Bayan Clapperton barın kapısında belirdi. Üzerinde çok şık bir tayyör vardı Gereksindiği her şey için en yüksek fiyatı vermeye alışık bir kadının kararlı tavrıyla, "John?" diye seslendi. "Ah, günaydın Bay Poirot. John'u gördünüz mü acaba?"
"Kendisi sancak güvertesinde, hanımefendi. Onu çağırmamı ister miydiniz?"
Fakat kadın Poirot'yu bir el hareketiyle durdurdu. "Şurada bir dakika oturayım." Bir kraliçenin azametiyle Poirot'nun karşısındaki koltuğa oturdu. Uzaktan bakılınca yirmi sekiz yaşında görünebilirdi. Ama şimdi ustaca makyajı ve özenle kırpılmış kaslarıyla gerçek yaşı olan kırk dokuzdan da çok, elli beş yaşında gözüküyordu. Uçuk mavi renkli gözleri ve minik gözbebekleri vardı.
"Sizi dün akşam yemekte görmeyişime üzüldüm," dedi. "Ama deniz oldukça çalkantılıydı tabii."
Poirot içini çekti. "Çok doğru."
Bayan Clapperton, "Neyse ki mükemmel bir denizciyimdir," dedi. "Böyle diyorum çünkü, kalbim zayıf olduğundan deniz tutması belki de ölmeme neden olurdu."
"Demek kalbiniz zayıf, hanımefendi?"
"Evet. Çok dikkatli olmak zorundayım. Kendimi fazla yormamalıymışım. Bütün uzmanlar öyle söylüyorlar!" Bayan Clapperton, o bayıldığı sağlığı konusuna kendini kaptırmıştı. "Sevgili John, kendimi fazla hırpalamamı önlemek için perişan oluyor. Oysa bilmem anlayabilir misiniz, o kadar yoğun yaşıyorum ki, Bay Poirot."
"Evet, anlıyorum."
"Bana her zaman, 'Bir çiçek gibi köşende oturmaya çalış, Adeline, diyor, ama ben yapamıyorum. Hayat yaşanmak içindir. Savaş sırasında genç bir kız olarak kendimi hayli yordum. Hastanemi duymuşsunuz herhalde. Orada emrimde hemşireler, başhemşireler vardı, ama hastaneyi asıl idare eden bendim." Kadın derin bir göğüs geçirdi.
Poirot konuyu kapatmak isteyen birinin ses tonuyla, "Canlılığınız insanda hayranlık uyandırıyor, hanımefendi," dedi. Bayan Clapperton cilveli bir gülüşle karşılık verdi.
"Herkes ne kadar genç olduğumu söylüyor! Ne kadar saçma halbuki." Kadın yalancı bir açıksözlülükle devam etti. "Kırk üç yaşımdan bir gün bile daha genç olduğumu iddia etmek aklımdan geçmez. Ama bir çok kişi bana inanmakta zorlanıyor. 'Ne kadar hayat dolusun, Adeline' diyorlar. Ama insan canlı olmazsa ne olur, Bay Poirot?"
"Ölü olur," dedi Poirot.
Bayan Clapperton kaşlarını çattı. Bu yanıt hiç hoşuna gitmemişti. Adam herhalde komik olmaya çalışıyordu. Yerinden kalktı ve soğuk bir tavırla, "John'u bulmalıyım," dedi.
Kapıdan geçerken çantasını yere düşürdü. Çantanın içindekiler dört bir yana dağıldı. Poirot bir centilmenden bekleneceği üzere kadının imdadına koştu. Dudak rujlarının, pudriyerlerin, sigara tabakasının, çakmağın ve başka öteberinin toplanması bir, iki dakika sürdü. Bayan Clapperton dedektife nazikçe teşekkür ettikten sonra güvertede kocasına doğru yürüdü. "John?"
Albay Clapperton'un Bayan Henderson'la konuşması sürüyordu. Kendisine seslenildiğini duyunca hızla dönüp karısına doğru yürüdü. Kusursuz bir koruyucu tavrıyla onun üzerine eğildi. Adeline'in şezlongu olması gereken yerde miydi? Başka yerde olmasını yeğler miydi? Son derece nazik ve ilgili görünüyordu. Görünüşe göre, Bayan Clapperton, onu taparcasına seven bir koca tarafından şımartılan ve tapılırcasına sevilen bir kadındı.
Bayan Ellie Henderson, tiksindiği bir şeye bakamıyormuş gibi gözlerini ufka dikmişti.
Salonun kapısında duran Poirot, bu sahneyi seyrediyordu.
Arkasında boğuk olduğu kadar titrek bir ses, "Kocası olsam bu kadını resmen öldürürdüm," dedi. Gemideki genç yolcular arasında saygısızca Bütün Çay Ekicilerinin Dedesi olarak adlandırılmış yaşlı centilmen ayaklarını sürüyerek içeri girmişti. Barmene, "Delikanlı, bana viski soda getir," diye seslendi.
Poirot eğildi ve Bayan Clapperton'un çantasından dökülenlerin arasında gözden kaçmış yırtık bir kâğıt parçasını yerden aldı. Bunun digitalis içeren bir reçetenin parçası olduğunu fark etti. Kâğıdı Bayan Clapperton'a vermek düşüncesiyle cebine attı.
Yaşlı yolcu, "Evet," diye devam etti. "Bu kadın zehirli bir örümcekten farksız. Poona'da buna benzer bir kadın gördüğümü hatırlıyorum '87'deydi."
Poirot, "Birisi onu öldürmüş müydü?" diye sordu.
Yaşlı centilmen üzgün bir tavırla başını salladı.
"Kocasını üze üze bir yıla kalmadan mezara soktu. Clapperton kendini tanıtmalı. Dizginler karısının elinde."
Poirot dudak büktü. "Paralar da karısının kesesinde."
Yaşlı centilmen, "Hah hah," diye güldü. "Durumu ne kadar güze! özetlediniz. Paralar kadının kesesinde ha. Hah hah!"
O sırada iki genç kız salona daldılar. Bir tanesinin çillerle beneklenmiş yuvarlak bir yüzü ve rüzgârda dağılmış siyah saçları vardı. Öbürü de çilliydi, ama kıvırcık saçları kestane rengiydi.
Kitty Mooney, "Pam ve ben Albay Clapperton'u kurtarmaya gidiyoruz!" diye bağırdı.
Pamela Cregan, "Karısından kurtarmaya," diye soludu.
"O çok şeker bir adam..."
İki genç kız, "Kadın ise tam bir felaket -zavallının bir tek şey yapmasına izin vermiyor," diye bir ağızdan atıldılar.
"Zavallı, karısının yanında olmayınca da Henderson denen kadın onu tekeline alıyor..."
"O aslında hoş biri. Ama korkunç ihtiyar..."
"Kurtarıcılar geliyor!" İki arkadaş kıkırdayarak dışarı koştular.


Albay Clapperton'u kurtarma projesinin sözde kalmayacağı, aynı günün akşamı on sekizlik Pam Cregan'ın Hercule Poirot'nun yanına sokularak, "Gözünüzü bizden ayırmayın, Bay Poirot. Albay, karısının kollarından koparılıp filika güvertesinde bir mehtap gezintisine çıkarılacak," diye mırıldanmasından belli oldu.
Albay Clapperton tam o sırada bir kıyaslama yapıyordu. "Fiyatı ortada, ama Rolls-Royce insana hayatı boyunca hizmet eder. Oysa benim arabam..."
"Benim arabam desek daha doğru olur, John." Bayan Clapperton'un sesi yanındakilerin kulak zarlarını yırtacak kadar tiz çıkmıştı.
Albay karısının bu kabalığından etkilenmiş görünmedi. Ya şimdiye kadar bu gibi durumlara alışmıştı, ya da...
Poirot, ya da diye düşünerek çeşitli olasılıklar üzerinde kafasını çalıştırdı.
"Tabii sevgilim, senin araban." Clapperton hiçbir tepki vermeyerek karısının önünde eğildi.
Poirot, işte tam bir pukka sahib*, diye düşündü. Oysa General Forbes onun hiç centilmen biri olmadığını söylüyordu. Bu şıkların acaba hangisi doğru?
Briç oynanması önerildi. Bayan Clapperton, General Forbes ve keskin bakışlı bir çift, masa başına geçtiler. Bayan Henderson oyuna katılmak istememiş ve güverteye çıkmıştı.
General Forbes, "Ya kocanız?" diye sordu çekinerek.
Bayan Clapperton, "John oynamaz," dedi. "Ne kadar sıkıcı, değil mi?"
Dört briççi kartları karıştırmaya başlamışlardı.
Pam'la Kitty, Albay Clapperton'a yaklaştılar. Her biri adamın bir koluna girdi.
Pam, "Bizimle geliyorsunuz!" dedi. "Haydi filika güvertesine. Mehtap var."
Bayan Clapperton, "Aptallık etme, John," diye sesini yükseltti. "Kendini üşüteceksin."
Kitty, "Bizim yanımızda üşümez," dedi. "Biz birer kor parçasıyız!"
Albay gülerek kızların arasında salondan çıktı.
Poirot, Bayan Clapperton'un ilk deklarasyonu olan iki Trefl'e pas dediğine dikkat etti.
Arkasından gezinti güvertesine çıktı. Bayan Henderson küpeştenin başında duruyordu. Ayak seslerini duyunca umutla döndü, gelenin kim olduğunu görünce de suratının asıldığı Poirot'nun dikkatinden kaçmadı.
Bir süre gevezelik ettiler. Sonra, Poirot'nun bir ara susması üzerine kadın, "Ne düşünüyorsunuz?" diye sordu.
Poirot, "İngilizce bilgimi sorguluyordum," dedi. "Bayan Clapperton, 'John briç oynamaz,' dedi. Bununla 'oynamasını bilmez' mi demek istiyordu?"
"Kocasının briç oynamamasını kendisine hakaret olarak algılıyor," dedi. "Albay onunla evlenmekle büyük bir aptallık etmiş."
Poirot karanlığın içinde gülümsedi. "Bu evliliğin belki de başarılı olmasının mümkün olduğunu düşünmüyor musunuz yani?"
"Böyle bir kadınla olan evliliğin mi?"
Poirot omuzlarını silkti. "Birçok iğrenç kadınların onlara çok bağlı kocaları vardır. Bu da doğanın gizemlerinden biri. Karısının hiçbir söylediğinin ya da yaptığının albayı kızdırmıyor göründüğünü itiraf edersiniz." Bayan Henderson buna vereceği cevabı tasarlarken, Bayan Clapperton'un sesi salon penceresinden dışarıya yansıdı.
"Hayır, başka bir el oynamayacağım. Burası çok boğucu. Yukarı çıkıp filika güvertesinde biraz hava alacağım."
Bayan Henderson, "İyi geceler. Ben yatmaya gidiyorum," dedi ve bir anda ortadan kayboldu.
Poirot salona yürüdü. Burada Albay Clapperton ve iki genç kızdan başka kimse yoktu. Albay onlara kart hileleri gösteriyordu. Adamın kartları karıştırmasındaki beceriye dikkat eden Poirot, onun müzikhol sahnesindeki geçmişine dair generalin anlattıklarını hatırlamaktan kendini alamadı.
"Briç oynamamanıza rağmen, kartlarla oynamaktan hoşlandığınızı görüyorum," dedi.
Clapperton, "Briç oynamamak için kendime göre nedenlerim var," dedi. Sevimli bir gülümseyişle devam etti. Size göstereceğim. Bir tek el oynayacağız."
Albay kartları hızla dağıttı. "Kartlarınızı açın. Ne dersiniz?" Kitty'nin yüzündeki şaşkın anlam albayı güldürdü. Kendi kartlarını açtı, öbürleri de onu taklit ettiler. Bütün trefller Kitty'nin elindeydi. Kupalar Poirot'da, karolar Pam'da, pikler ise Albay Clapperton'daydı.
Albay, "Görüyor musunuz?" dedi. "Kendine ve hasımlarına istediği kartları dağıtabilen bir adamın, dostlar arasındaki bir oyundan uzak durması daha doğru değil midir? Şans pek fazla yüzüne gülerse, aleyhinde kötü şeyler söylenebilir."
Kitty, "Aaa!" diye soludu. "Bunu nasıl yapabildiniz? Her şey o kadar normal gözüküyordu ki."
Poirot, "Elin çabukluğu gözü aldatır," diye anlamlı bir şekilde konuştu ve bu arada albayın yüzündeki anlam değişikliğini dikkatinden kaçınmadı.
Bir, iki saniye süresince hazırlıksız yakalandığını fark etmiş gibiydi.
Poirot gülümsedi. İngiliz centilmeni maskesinin arkasından, hokkabaz kendini göstermişti.


Gemi ertesi sabah gün doğarken İskenderiye'ye vardı.
Poirot kahvaltıdan sonra güverteye çıkınca iki genç kızı karaya çıkmaya hazır buldu. Albay Clapperton'la konuşuyorlardı.
Kitty, "Artık karaya çıkmalıyız," diye ısrar ediyordu. "Pasaport memurları neredeyse gemiden ayrılacaklar. Bizimle geleceksiniz, değil mi? Herhalde yalnız başımıza gitmemizi istemezsiniz. Başımıza korkunç şeyler gelebilir."
Sez Törek ädäbiyättän 1 tekst ukıdıgız.
Çirattagı - Hercule Poirot Iz Üzerinde - 11
  • Büleklär
  • Hercule Poirot Iz Üzerinde - 01
    Süzlärneñ gomumi sanı 3830
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1912
    32.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Hercule Poirot Iz Üzerinde - 02
    Süzlärneñ gomumi sanı 3944
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2018
    34.3 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    52.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Hercule Poirot Iz Üzerinde - 03
    Süzlärneñ gomumi sanı 3843
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2059
    33.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    47.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.3 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Hercule Poirot Iz Üzerinde - 04
    Süzlärneñ gomumi sanı 3982
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1994
    33.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.3 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Hercule Poirot Iz Üzerinde - 05
    Süzlärneñ gomumi sanı 3939
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2040
    35.3 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    48.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    55.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Hercule Poirot Iz Üzerinde - 06
    Süzlärneñ gomumi sanı 3896
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2005
    35.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    48.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    55.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Hercule Poirot Iz Üzerinde - 07
    Süzlärneñ gomumi sanı 3959
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2145
    31.3 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    43.3 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    50.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Hercule Poirot Iz Üzerinde - 08
    Süzlärneñ gomumi sanı 3901
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2068
    33.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Hercule Poirot Iz Üzerinde - 09
    Süzlärneñ gomumi sanı 3957
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1942
    34.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    47.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Hercule Poirot Iz Üzerinde - 10
    Süzlärneñ gomumi sanı 3836
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1945
    34.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    48.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    55.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Hercule Poirot Iz Üzerinde - 11
    Süzlärneñ gomumi sanı 1931
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1096
    40.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    52.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    59.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.