Hercule Poirot Iz Üzerinde - 06

Süzlärneñ gomumi sanı 3896
Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2005
35.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
48.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
55.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
ads place
Genç Bayan Oglander bizi holde karşıladı. "Bir dakika salonda beklerseniz, annem sizinle konuşmak istiyor," dedi.
Odaya hâlâ el sürülmemişti. Poirot iş olsun gibilerden iskambilleri toplayarak onları bakımlı elleriyle karıştırdı.
"Ne düşündüğümü biliyor musun, dostum?" diye sordu."
"Hayır."
"Genç Bayan Oglander sanzatu oynamakla bence hata etmiş. Üç maça oynamalıydı."
"Olur şey değilsin, Poirot!"
"Tanrım! Daima cinayetlerden söz edemem ya!"
Dostum birden irkildi. "Hastings. Hastings baksana! Destede sinek papazı eksik!"
"Zara!" diye bağırdım.
"Ne?" Poirot neden söz ettiğimi pek anlayamamıştı. Mekanik hareketlerle kartları toparladı ve kutularına koydu. Yüzünde ciddi bir anlam vardı.
"Hastings," dedi sonunda. "Ben, Hercule Poirot büyük bir hata, çok büyük bir hata yapmama ramak kalmıştı."
Etkilenmiş, fakat anlamsız gözlerle ona baktım. "Yeniden başlamamız gerek, Hastings. Evet, yeniden başlamamız şart. Ama bu kez yanılmayacağız."
Orta yaşlı hoş bir kadın Poirot'nun konuşmasını yarıda kesti. Elinde bazı defterler vardı. Poirot kadının önünde eğildi.
Anne Bayan Oglander doğrudan konuya girdi. "Anladığım kadarıyla Bayan Saintclair'in dostusunuz?"
"Onun bir dostu tarafından geliyorum, hanımefendi."
"Anlıyorum. Düşündüm ki..."
Poirot birden pencereyi işaret etti. "Dün gece jaluzileriniz kapalı değil miydi?"
"Hayır -işte bu yüzden Bayan Saintclair ışığı bu kadar net olarak gördü."
"Dün gece mehtap vardı. Pencerelere bakan koltuğunuzdan Bay Saintclair'i görmeyişinize şaşıyorum."
"Herhalde oyuna dalmıştık. Daha önce başımıza hiç böyle bir şey gelmemişti."
"Buna inanabilirim, hanımefendi. Neyse, içiniz rahat etsin. Bay Saintclair yarın gidiyormuş."
"Öyle mi!" Kadıncağızın yüzü güldü.
"Ve size iyi günler hanımefendi."
Ön kapıdan çıktığımız sırada bir hizmetçi basamakları yıkamakla meşguldü. Poirot ona sordu. "Yukardaki genç hanımın iskarpinlerini siz mi temizlediniz?"
Hizmetçi hayır gibilerden başını salladı. "Temizlendiklerini sanmıyorum, efendim."
Poirot ile birlikte yolda yürüdüğümüz sırada, "Öyleyse o iskarpinleri kim temizlemiş?" diye sordum.
Poirot. "Hiç kimse," dedi. "Temizlenmeleri gerekmiyordu ki."
"Güzel bir gecede yolda ya da bahçe patikasında yürümenin iskarpinleri kirletmeyeceğini tahmin ederim. Ama bahçe otlarının arasından geçildikten sonra kirlenmiş ve lekelenmiş olmaları gerekirdi."
Poirot yüzünde garip bir gülümsemeyle, "Evet," dedi. "O zaman kirlenebileceklerini ben de kabul ediyorum."
"İyi ama..."
"Yarım saat sabret sevgili dostum. Mon Desir'e geri dönüyoruz."


Uşak bizi tekrar gördüğüne şaşırmış göründüyse de kütüphaneye dönmemize itiraz etmedi.
Poirot'nun araba yoluna bakan pencereye yönelmesi üzerine, "İyi ama bu yanlış pencere," diye seslendim.
"Sanmıyorum, dostum. Şuraya bak." Poirot mermerden aslan kafasını işaret etti. Üstünde solmuş bir leke seçilebiliyordu. Poirot yerdeki benzer bir lekeyi gösterdi.
"Birisi Reedburn'ün iki gözünün arasına yumruk atmış," dedi. Adam arkaya doğru giderek bu mermer çıkıntısının üstüne düşmüş, oradan da yere kaymış. Sonra, yerde öbür pencereye doğru sürüklenmiş ve oraya bırakılmış. Ama doktorun ifadesinden de anlaşıldığına göre, aynı açıyı oluşturacak biçimde değil."
"İyi ama niçin? Bunun yapılması bana gereksiz görünüyor."
"Aksine bu zorunluydu. Aynı zamanda, katilin kimliğine işaret ediyor. Hoş, Reedburn'ü öldürmek niyetinde olmadığına göre, adama katil demek yersiz. Çok güçlü bir adam olmalı!"
"Cesedi yerde sürüklediği için mi?"
"Sayılmaz. Bu çok ilginç bir olay. Ve ben ise az daha her şeyi yüzüme, gözüme bulaştırıyordum."
"Yani her şeyin bittiğini, sizin ise her şeyi bildiğinizi mi söylemek istiyorsunuz?"
"Evet."


Birden bir şeyi hatırlamam üzerine, "Hayır," diye atıldım. "Bilmediğiniz bir şey var!"
"Neymiş o?"
"Kayıp sinek papazının nerede olduğunu bilmiyorsunuz!"
"Öyle mi? işte bu komik, hem de çok komik dostum."
"Niçin?"
"O kart cebimde olduğu için!" Poirot böyle diyerek kartı abartılı bir hareketle ortaya çıkardı.
Bozularak, "Ya!" dedim. "Peki, onu nerede buldunuz? Burada mı?"
"Bunda şaşılacak bir taraf yok. Sadece öbür kartlarla birlikte dışarı çıkarılmamış, kutunun içinde kalmıştı."
"Bu da size bir fikir verdi, öyle mi?"
"Evet, dostum. Ve majestelerine saygılarımı sunarım."
"Madam Zara'ya da mı?"
"Ha evet... o hanıma da."
"Peki, şimdi ne yapacağız?"
"Londra'ya döneceğiz. Ama önce Daisymead'deki bir hanıma söylenecek bir çift sözüm var."
Aynı hizmetçi bize kapıyı açtı.
"Hepsi yemekteler efendim. Ama görmek istediğiniz Bayan Saintclair'se o da dinleniyor."
"Anne Bayan Oglander'i bir, iki dakika görsem olur. Geldiğimi kendisine haber verir misiniz?"
Beklememiz için salona alındık. Geçerken yemek odasındaki aile gözüme ilişti. Bu kez kilolu ve güçlü kuvvetli görünüşlü iki erkek hanımlara katılmıştı. Biri bıyıklıydı, öbürünün ise bıyıktan başka bir de sakalı vardı.
Birkaç dakika sonra Bayan Oglander odaya girdi. Poirot'ya merak la bakması üzerine dostum hafifçe eğildi.
"Hanımefendi, benim ülkemde annelere büyük saygımız vardır. Ailenin annesi bizim için her şeydir!"
Bu başlangıç Bayan Oglander'i büsbütün şaşırtmış görünüyordu
Poirot, "Ben de bu maksatla geldim," dedi. "Bir annenin endişelerini gidermek için geldim. Bay Reeburn'un katili bulunamayacak. Bu yüzden korkmayın. Bunu ben Hercule Poirot size söylüyorum. Haklıyım, değil mi? Ya da bir eşi mi rahatlatmam gerekiyor?"
Araya bir sessizlik girdi. Bayan Oglander, Poirot'nun aklından geçenleri gözlerinden okumaya çalışıyordu. Sonunda sakin bir sesle konuştu. "Nasıl bildiğinizi bilemiyorum ama evet, haklısınız."
Poirot ciddi bir yüzle başını salladı. "Hepsi bu kadar, hanımefendi Ama telaşlanmayın. Sizin İngiliz polislerinde Hercule Poirot'nun gözleri yok." Böyle derken duvardaki aile portresine parmağının ucuyla vurdu.
"Bir zamanlar bir kızınız daha vardı, hanımefendi. Yoksa öldü mü?'
Yine bir sessizlik oldu. Kadıncağız bakışını Poirot'nun gözlerinden ayırmıyordu. Sonunda yanıt verdi: "Evet, öldü."
Poirot sadece, "Yaa!" dedi. "Neyse, artık Londra'ya dönmemiz gerek. Şu sinek papazını iskambil destenize yani yerine koymama izin verir misiniz? Yaptığınız tek hata buydu. Bir saatten uzun süre elli bir kartla briç oynadığınızı ileri sürdünüz. Bu oyun hakkında en küçük bir fikri olan buna bir dakika bile inanmaz. Neyse, size iyi günler!"
İstasyona yürüdüğümüz sırada Poirot, "Artık her şeyi görüyorsundur, dostum!" dedi.
"Hiçbir şey gördüğüm yok! Reedburn'ü kim öldürdü?"
"Oğul John Oglander. Öldürenin baba mı, oğul mu olduğuna pek emin değilim, ama ikisinin içinde daha kuvvetlisi ve daha genci olduğu için oğulun üzerinde durdum. Pencere dolayısıyla ikisinden birinin olası gerekiyordu."
"Niçin?"
"Kütüphaneden dört çıkış vardı; iki kapı ve iki pencere. Ama bunların sadece biri söz konusu olabilirdi. Üç çıkış doğrudan veya dolaylıyla binanın ön yüzüne açılıyordu. Valerie Saintclair'in bir rastlantı soncu Daisymead'e gelmesi için trajedinin arka pencerenin önünde gerçekleşmesi gerekiyordu. Genç kadının bayıldığı doğruydu, bunun için de John Oglander'in onu evine kadar omuzlarında taşıması gerekmişti. O yüzden kuvvetli bir adam olması gerektiğini söyledim."
"Yani oraya beraber mi gitmişler?"
"Evet. Yalnız başına gitmekten korkup korkmadığını sorduğum zaman Valerie'nin durakladığını hatırlarsın. John Oglander de onunla beraber gitmişti -bu da Reedburn'ün öfkesini artırmıştı sanırım. Kavga ettiler, adamın Valerie'ye savurduğu hakaret de Oglander'in ona vurmasına yol açtı. Ben böyle düşünüyorum. Bundan sonrasını sen de biliyorsun."
"İyi ama niçin briç oynadıklarını ileri sürdüler?"
"Briç oyunu dört oyuncu gerektirir. Bütün akşam o odada yalnız üç kişinin bulunduğunu kim tahmin edebilirdi?" Hâlâ pek anlayamamıştım.
"Akıl erdiremediğim bir şey var," dedim. "Oglander'lerin dansçı Valerie Saintclair'le ne ilgileri var?"
"Bunu göremeyişine şaşıyorum. Oysa duvardaki o resme uzun süre -benden de uzun süre- bakmıştın. Bayan Oglander'in öbür kızı ailesi için ölmüş olabilir, ama dünya onu Valerie Saintclair olarak tanıyor!"
"Ne?"
"İki kız kardeşi bir arada görünce aralarındaki benzerlik dikkatim çekmedi mi?"
"Hayır," diye itiraf ettim. "Sadece ne kadar farklı iki kadın olduklarını düşünmüştüm."
"Bu, aklının yüzeysel romantik izlenimlere bu kadar açık olmasından kaynaklanıyor, sevgili Hastings. İki kızın yüz çizgileri hemen hemen birbirinin aynı. Renkleri de öyle. İşin ilginç yanı, Valerie'nin ailesinden, ailesinin de ondan utanç duyması. Öyleyken bir tehlike anında genç kadın ağabeyinden yardım istedi, işler sarpa sarınca da hepsi birbirlerine destek oldular. Aile bağı müthiş bir şeydir. Bu ailenin bütün bireyleri rol yapabiliyor. Valerie drama yeteneğini onlardan almış. Prens Paul gibi ben de kalıtıma inanıyorum. Beni aldattılar! Benim için şanslı bir rastlantı ve bir test sorusu olmuş olmasa Oglander'ler Hercule Poirot'yu kandırmalarıyla övünebileceklerdi. Hatırlıyor olmalısın: Bayan Oglander'e, masanın etrafında ne şekilde oturduklarını sorarak kızını yalancı çıkarmasını sağlamıştım."
"Prens'e ne söyleyeceksiniz?"
"Valerie'nin cinayeti işlemiş olamayacağını ve serserinin bulunabileceğine hiç ihtimal vermediğimi. Aynı zamanda Zara'yı da kutlamak isterim. Ne garip rastlantı bu, değil mi? Bu olaya Sinek Papazının Serüveni adını takmayı düşünüyorum. Ne dersin, dostum?"


LEMESURİER MİRASI





Poirot ile pek çok garip olayı kovuşturmuşumdur, ama hiçbiri yıllar boyunca ilgi odağımız olan, sonunda da çözümlemesi için Poirot'ya getirilen olağanüstü olaylar dizisiyle kıyaslanamaz. Lemesurier ailesinin tarihçesi ilk kez savaş sırasında bir akşam dikkatimizi çekmişti. Poirot ile kısa zaman önce tekrar buluşmuş, Belçika'daki eski arkadaşlığımızı yenilemiştik. Poirot Savaş Bakanlığı'yla ilgili küçük bir sorunu başarıyla çözümlemişti ve biz Carlton'da fırsat buldukça Poirot'ya övgüler yağdıran yüksek rütbeli bir subayla yemekteydik. Subay sonunda birisiyle olan randevusuna yetişmeye koşunca Poirot ile ben rahat rahat kahvelerimizi bitirdik ve gitmek üzere kalktık.
Salondan çıkacağımız sırada bana seslenildiğini duydum, başımı çevirince de sesi bana hiç de yabancı gelmeyen kişinin, Fransa'da tanışmış olduğum yüzbaşı Vincent Lemesurier olduğunu gördüm. Genç adam, aralarındaki benzerlikten dolayı aynı aileden oldukları sonucunu çıkardığım daha yaşlı bir adamla beraberdi. Yanılmamıştım. Yaşlı adamın, yüzbaşının amcası Bay Hugo Lemesurier olduğu meydana çıktı.
Oldukça dalgın görünen hoş bir genç adam olan Yüzbaşı Lemesurier ile fazla bir ahbaplığım yoktu, ama Northumberland şehrinin çok eski, soylu bir ailesinden olduğunu duymuştum. Orada tarihçesi Anglikan Reformu'nun daha öncesine dayanan büyük bir malikânenin sahibiydiler. Poirot ile benim fazla acelemiz yoktu; genç adamın daveti üzerine bir masaya oturduk ve iki yeni ahbabımızla çeşitli konularda hoş bir sohbete daldık. Kırk yaşlarında gözüken amca Lemesurier, hafif çökük omuzlarıyla bir bilim adamı izlenimi bırakıyordu. Çok geçmede hükümet adına kimyasal bir araştırmayla meşgul olduğunu öğrendik
Telaşlı görünen uzun boylu ve esmer bir genç adam o sırada hu adımlarla masamıza yaklaşarak konuşmamızı kesti.
Yüksek sesle, "Tanrı'ya şükür, ikinizi de buldum!" dedi.
"Ne var, Roger?"
"Baban, Vincent. Attan düştü."
İki dostumuz bizimle alelacele vedalaştılar. Vincent Lemesurier'in babası genç bir atı eğitmeye çalışırken ciddi bir kaza geçirmişti. Sabaha çıkacağına ihtimal verilmiyordu. Vincent'in yüzü bembeyaz olmuştu. Bu kötü haber onda şok etkisi yapmışa benziyordu. Bir bakıma hayrete düşmüştüm -Fransa'dayken aramızda geçen bir konuşmadan Vincent'le babasının arasının iyi olmadığı sonucunu çıkarmıştım. Öyle olunca da şimdi duyduğu üzüntü şaşkınlık vericiydi.
Bize kuzenleri Roger Lemesurier olarak tanıtılan esmer genç adam öbür Lemesurier'lerle gitmediğinden üçümüz otelden birlikte çıktık.
Genç adam, "Bu çok garip bir olay," diye fikir yürüttü. "Sanırım, Bay Poirot'yu ilgilendirecektir. Sizden söz edildiğini çok duydum, Bay Poirot. Higginson'dan." -Higginson subay dostumuzdu- "Sizin psikoloji konusunda bir deha olduğunuzu söyledi."
Ufak tefek dostum biraz çekinerek, "Evet, biraz psikoloji okudum." diye itiraf etti.
"Kuzenimin yüzünü gördünüz mü? Donup kalmıştı. Nedenini biliyor musunuz? Modası geçmiş bir şeyin: bir aile lanetinin yüzünden! Bu öyküyü dinlemek ister misiniz?"
"Anlatırsanız çok sevinirim."
Roger Lemesurier saatine baktı. "Bol vaktim var. Onlarla King’s Cross istasyonunda buluşacağım. Evet, Bay Poirot, Lemesurier'ler çok eski bir ailedir. Ortaçağlarda bir Lemesurier karısından şüphelenmiş ve genç hanımı yakışıksız bir durumda yakalamıştı. Bayan Lemesrier suçsuz olduğuna yemin etmişti, ama ihtiyar Baron Hugo onu dinlememişti bile. Kadıncağızın bir çocuğu vardı, bir oğlu -adam kendisinden olmadığına ve mirasından hiçbir şey alamayacağına yemin etmişti. Bunun üzerine ne yaptığına emin değilim herhalde anne ve oğulu bir duvarın içine gömmek gibi bir ortaçağ eziyetine başvurmuştur. Her neyse, ikisini de öldürmüş, kadıncağız da suçsuz olduğuna yemin ede ede ölürken Lemesurier'leri sonsuza dek lanetlemişti. Buna göre bir Lemesurier'in ilk dünyaya gelen oğlu asla aile mirasına konamayacaktı. Aradan zaman geçti ve hanımın suçsuzluğu hiçbir şüpheye yer bırakmayacak biçimde ortaya çıktı. Öyle sanıyorum ki Hugo at kılından gömleği giydi ve hayatının kalan kısmını bir keşiş hücresinde dizlerinin üstünde geçirdi. Fakat işin en garip yanı şu ki o zamanın beri ailenin ilk doğan hiçbir oğlu aile mirasına konamamıştır. Miras kardeşlere, yeğenlere ve ikinci oğullara geçmiş, ama hiçbir büyük oğula nasip olmamıştır. Vincent'in babası beş oğulun ikincisiydi; ailenin büyük oğlu bebekken ölmüştü. Vincent bütün savaş boyunca kendisinin ölüme mahkûm olduğuna inanmıştı. Fakat garip değil mi, kendisinden genç iki erkek kardeşi ölmüş, ama o hiçbir zarar görmeden bütün tehlikeleri atlatmıştı."
Poirot, "İlginç bir aile tarihçesi," dedi düşünceli bir tavırla. "Ama şimdi babası ölmek üzere olduğuna göre, Vincent, ailenin en büyük oğlu olarak onun yerine geçince ne olacak?"
"Olacak olan şu: bu lanet de modern yaşamın baskısına karşı koyamayarak geçmişte kalacak."
Poirot, genç adamın alay dolu ses tonunu protesto eder gibi başını salladı. Roger Lemesurier tekrar saatine baktı ve gitme zamanının geldiğini bildirdi.
Bu öykünün devamını Yüzbaşı Vincent Lemesurier'in trajik ölümünü öğrendiğimiz ertesi gün öğrendik. İskoç posta treniyle kuzeye doğru yolculuk ediyordu, gece bir ara kompartımanının kapısını açarak rayların üstüne atlamış olmalıydı. Babasının ölümünün yol açtığı şoka, savaşın ruhsal çöküntüsüde eklenerek geçici bir deliliğe yol açtığına karar verildi. Lemesurier ailesini etkisi altına alan garip hurafeden Vincent'in amcası Ronald Lemesurier'nin yeni vâris oluşuyla ilgili olarak kısa bir süre söz edildi. Onun biricik oğlu da savaşta Somme'da ölmüştü.
Öyle sanıyorum ki genç Vincent'le hayatının son akşamındaki rastlantısal karşılaşmamız Lemesurier ailesine ilişkin her şeye duyduğum merakı kamçıladı. İki yıl sonra Ronald Lemesurier'nin ölüm haberini de merakla okuduk. Adam zaten Lemesurier ailesinin mirasına konduğu sırada hastalıklı biriydi. Kardeşi John onun yerini aldı. Bu Lemesurier, bir oğlu Eton Koleji'nde okuyan, sağlıklı ve güçlü kuvvetli bir adamdı.
Ama Lemesurier'lerin karanlık bir yazgılarının olduğu artık kesindi. Eton Koleji'nde okuyan delikanlı bir sonraki okul tatilinde kendini kazara vurdu. Babasının, bir eşekarısının sokması sonucundaki ani ölümü mülklerin beş kardeşin en küçüğüne geçmesiyle sonuçlandı -bu Lemesurier, Carlton'daki o uğursuz geceden hatırladığımız Hugo'ydu.
Lemesurier'lere başlarına gelen şaşılacak felaketler dizisi dışında bir ilgi duymuyorduk, ama onlarla ilgileneceğimiz zaman yakındı.


Bir sabah bir "Bayan Lemesurier" bizi görmeye geldi. Yaklaşık otuz yaşlarında gözüken, uzun boylu ve enerjik bir kadındı; davranışlarında kesin bir kararlılık ve sağduyu seziliyordu. Hafif bir Amerikan şivesiyle konuşuyordu.
"Bay Poirot? Sizinle tanıştığıma sevindim. Kocam Hugo Lemesurier sizinle uzun yıllar önce tanışmıştı, ama onu hatırladığınıza emin değilim."
"Kendilerini çok iyi hatırlıyorum, hanımefendi. Carlton'da beraberdik."
"Size hayranım, Bay Poirot. Her neyse, çok endişeliyim."
"Ne hakkında hanımefendi?"
"Büyük oğlum -iki oğlum var. Ronald sekiz, Gerald altı yaşında."
"Devam edin, hanımefendi. Niçin küçük Ronald için endişe duyuyorsunuz?"
"Bay Poirot, son altı ayın içinde ölümden üç kez kıl payı kurtuldu. Bir keresinde az daha boğuluyordu. Bu yaz hep birlikte Cornwal’da tatildeyken oldu. Bir keresinde çocuk odasının penceresinden düştü; bir başka sefer de ptomain zehirlenmesinden ölüyordu."
Poirot'nun yüzü belki de düşüncelerini çok açık olarak ele veriyordu. Bayan Lemesurier aralıksız devam etti.
"Biliyorum, beni pireyi deve yapan kaçık bir kadın zannediyorsunuzdur."
"İnanın ki hayır, hanımefendi. Bu gibi olayların bir anneyi telaşlandırması çok normal, ama size nasıl yardımcı olabileceğimi anlayamadım. Tanrı değilim ki dalgaları kontrol altında tutabileyim. Çocuk odası için sadece pencereye demirler koydurmanızı önerebilirim. Yiyeceğe gelince, bir çocuğa kim annesi kadar iyi bakabilir?"
"İyi de bütün bunlar niçin Gerald'ın değil de Ronald'ın başına geliyor?"
"Şans, hanımefendi, sadece rastlantı!"
"Öyle mi düşünüyorsunuz?"
"Ya siz, hanımefendi, siz ve kocanız ne düşünüyorsunuz?"
Bayan Lemesurier'nin yüzünde üzüntülü bir anlam belirdi. "Hugo'ya gitmemin bir yararı yok -beni dinlemez bile. Belki siz de duymuşsunuzdur, bu aile sözde lanetli -hiçbir büyük oğul babasının mirasına sahip olamazmış. Hugo buna inanıyor. Aile tarihçesi onu sanki ipnotize etmiş. Yanlış inanlara körü körüne inanıyor. Gidip ona endişelerimden söz ettiğim zaman, ailece lanetli olduğumuzu, bu lanetten kurtulamayacağımızı söylüyor. Ama ben Amerikalıyım Bay Poirot, biz Amerikalılar ise lanetlere falan fazla inanmayız. Ama bu tür yanlış inanlar eski ailere bir tür özgün hava veriyor. Hugo'yla tanıştığım sırada bir müzikal komedide küçük bir rolüm vardı ve aile lanetini çok romantik buldum. Bu gibi şeyler bir kış akşamı şöminenin karşısında anlatılmak için çok güzel, ama söz konusu insanın kendi çocukları olunca iş değişir -ben çocuklarıma tapıyorum, Bay Poirot. Onlar için yapamayacağım bir şey yoktur."
"Demek aile efsanelerine inanmayı reddediyorsunuz, hanımefendi?"
"Bir efsane -ya da bir hayalet diyelim- bir sarmaşığın gövdesini testereyle kesebilir mi? Cornwall hakkında bir diyeceğim yok. Hangi çocuk olsa fazla uzağa yüzebilir ve başını derde sokabilir. Ronald dört yaşından beri yüzme bilir, ama bunu tartışmıyorum. Ne var ki sarmaşık hikâyesi farklı. Oğlanların ikisi de fazla yaramazlar. Sarmaşık yoluyla pencerelerine kadar tırmanabileceklerini ve aynı yoldan aşağı inebileceklerini keşfetmişler. Bunu hep yapıyorlardı. Ama Gerald'ın evde olmadığı bir gün Ronald bunu yine yaptı ve bu kez sarmaşığın kopması üzerine düştü. Neyse ki önemli bir yara almamıştı. Ama ben gidip sarmaşığı inceledim. Testereyle kesilmişti, Bay Poirot, kasten kesilmişti."
"Bu bana anlattığınız çok ciddi bir şey, hanımefendi. Demek küçük oğlunuz o sırada evde değildi?"
"Değildi."
"Ya ptomain zehirlenmesi sırasında? Küçük oğlunuz yine evde yok muydu?"
"Hayır, o zaman ikisi de evdeydiler."
Poirot, "Tuhaf şey," diye mırıldandı. "Söylesenize, hanımefendi, evinizde sizlerden başka kimler var?"
"Çocukların mürebbiyesi Bayan Saunders ve John Gardiner. Kocamın sekreteridir..."
Bayan Lemesurier sıkılmış gibi bu noktada konuşmasına kısa bir ara verdi.
"Başka kim var, hanımefendi?"
"O gece tanıştığınız Binbaşı Roger Lemesurier de sık sık bizde kalmaya gelir."
"Ha evet -o da kuzenlerinizden biri, değil mi?"
"Uzak bir akrabamız. Ailemizin bu kolundan değil. Ama öyle de olsa şimdi kocamın en yakın akrabası sayılır. Çok hoş bir insandır. Hepimiz onu çok severiz. Hele çocuklar ona bayılıyorlar."
"Sarmaşığa tırmanmayı onlara öğreten o mu acaba?"
"Olabilir. Onları türlü muzırlıklara teşvik ediyor."
"Hanımefendi, daha önce söylediklerim için sizden özür dilerim. Sözünü ettiğiniz tehlike çok gerçek, ama ben size yardım edebileceğimi zannediyorum. İkimizi de evinizde kalmaya davet etmenizi öneririm. Kocanız itiraz etmez, değil mi?"
"Oh hayır. Ama bir işe yaramayacağını düşünecektir. Hiçbir şey yapmadan oturup oğlunun ölmesini beklemesi beni deli ediyor."
"Sakin olun, hanımefendi. Biz sadece usulüne uygun şekilde hazırlıklarımızı yapalım."


Gerekli hazırlıklarımızı tamamladık, ertesi gün de kuzeye doğru yola çıktık. Poirot hayale dalmıştı. Sonra birden canlanarak, "Vincent Lemesurier bunun gibi bir trenden mi düşmüştü?" diye aniden sordu.
"Düşmüştü" kelimesini hafifçe vurgulayarak konuşmuştu.
"Umarım, o olayda da cinayetten şüphelenmiyorsunuz?" dedim.
"Lemesurier ölümlerinden bazılarının pekâlâ düzenlenmiş olabilecekleri hiç aklından geçmedi mi, Hastings? Örneğin, Vincent'inkini ele alalım. Sonra Etonlu öğrencininkini -bir tüfekle kazara vurulmak bazı olasılıkları akla getiriyor. Şu çocuk da çocuk odasının penceresinden ölüme uçmuş olabilirdi, görünürde kuşku uyandırmayan doğal bir ölüm. Ama niçin daima o çocuk da öteki değil? Büyük erkek çocuğun ölümünden kim yararlanıyor? Küçük kardeşi, yedi yaşında bir çocuk! Saçma!"
"Öbür çocuğu da sonra halletmeyi düşünmüş olabilirler," diye fikir yürüttümse de, 'onlar'ın kim olabileceği hakkında en küçük bir fikrim yoktu.
Poirot bu açıklamayı beğenmemiş gibi başını salladı. "Ptomain zehirlenmesi," diye yüksek sesle düşündü. "Atropin aşağı yukarı aynı belirtileri verir. Evet, bizim orada olmamız şart."
Bayan Lemesurier bizi sevinçle karşıladı. Sonra bizi kocasının çalışma odasına götürerek adamla yalnız bıraktı. Hugo Lemesurier onu son görüşümden beri çok değişmişti. Omuzları daha da çökmüş, yüzüne soluk gri bir renk gelmişti. Poirot eve geliş nedenimizi anlatırken dikitle dinledi.
"Tam Sadie'nin sağduyusundan beklenecek bir davranış!" dedi sonda. "Tabii kalın, Bay Poirot, geldiğiniz için de size ayrıca teşekkür ederim. Ama yazgımız önceden belirlendi. Biz Lemesurier'ler ne yapsak lanetten kurtulamayacağımızı biliyoruz."
Poirot testereyle kesilen sarmaşıktan söz açtıysa da, Hugo fazla etkilenmedi.
"Dikkatsiz bir bahçıvanın marifetidir," dedi. "Evet, birinin alet olduğu kesin, ama amaç belli. Ve size şu kadarını söyleyebilirim, Bay Poirot kaçınılmaz sona az kaldı." Poirot ona dikkatle baktı. Niçin öyle söylüyorsunuz?"
"Ben kendim de yok olmaya mahkûm olduğum için. Geçen yıl bir doktora gitmiştim. Şifası olmayan bir hastalığa yakalandım ve sonum giderek yaklaşıyor. Ama benim ölümümden önce Ronald gidecek ve miras Gerald'a geçecek."
"Peki, ya ikinci oğlunuzun da başına bir iş gelecek olursa?"
"Ona hiçbir şey olmayacak; o tehlikede değil."
Poirot ısrar etti. "Ama buna rağmen bir şey olursa?"
"Kuzenim Roger sıradaki vâris."
O sırada elinde bir deste kâğıtla içeri giren uzun boylu ve kızıl kestane renginde kıvırcık saçlı bir adam konuşmamızı yarıda kesti.
Hugo Lemesurier, "Bunların acelesi yok, Gardiner," dedi. Bize dönerek ekledi. "Kendisi sekreterim Bay Gardiner'dir."
Sekreter eğilerek nazik birkaç söz söyledikten sonra odadan çıktı. Yakışıklılığına rağmen, adamda itici bir yan vardı. Çok geçmeden derece bakımlı bahçelerde birlikte dolaştığımız sırada bunu Poirot’a da söyledim ve o da her nasılsa bana katıldığını belirtti.
"Evet, haklısın. Hastings," dedi. "Ondan ben de hoşlanmadım. Adam fazla yakışıklı. Daima kolay işlerin peşinde koşacak birine benziyor. Ah, çocuklar geliyor."
Bayan Lemesurier, yanında iki oğluyla bize doğru geliyordu. İkisi de güzel çocuklardı: Küçüğü annesi gibi esmerdi, büyüğünün ise kızıl kestane bukleleri göz alıyordu. Bizimle el sıkıştılar, hemen sonra da bütün dikkatlerini Poirot'ya verdiler. Arkasından kafileyi tamamlayan Bayan Saunders'la tanıştırıldık. Dikkati çekmeyen çok sıradan bir kadındı.


Birkaç gün boyunca malikânede hoşça vakit geçirdik -dikkatimizi çeken üzerinde durulmaya değer herhangi bir şey olmadı. Çocuklar mutlu ve normal bir yaşam sürüyorlardı. Görünürde ters giden hiç bir şey yoktu. Gelişimizi izleyen dördüncü gün Binbaşı Roger Lemesurier de kalmaya geldi. Pek az değişmişti; eskisi gibi tasasız ve şendi. Olayları fazla önemsememeyi sürdürüyordu. Çocukların onu çok sevdiği belliydi. Kuzenlerini sevinç çığlıklarıyla karşıladılar ve onu bahçede onlarla kızılderili oyunu oynamaya sürüklediler. Poirot'nun da belli etmeden onları izlediği dikkatimden kaçmadı.


Ertesi gün çocuklar dahil hepimiz, malikânesi Lemesurier'lerinkine komşu olan Lady Claygate'e çaya davet edildik. Bayan Lemesurier bizim de gelmemizi önerdiyse de, Poirot, evde kalmayı yeğleyeceğini söyleyince nedense rahatlamış göründü.
Herkes yola çıktıktan sonra Poirot işe koyuldu. Bana zeki bir teriyeri hatırlatıyordu. Sanırım, evin araştırmadığı köşesi kalmadı, ama öylesine sessiz ve sistematik biçimde çalışıyordu ki hareketleri kimsenin dikkatini çekmedi. Çalışmalarının sonunda pek hoşnut gözükmüyordu. Çayımızı terasta diğerlerine katılmayan Bayan Saunders'le birlikte içtik.
Kadıncağız her zamanki silik tavrıyla, "Çocuklar hoşça vakit geçirecekler," dedi. "Ama umarım fazla yaramazlık edip çiçek tarhlarına zarar vermezler ya da arıların yakınına gitmezler..." Fincanını dudaklarına götürmekte olan Poirot'nun eli havada kaldı. Hayalet görmüşe benziyordu. "Arılar mı dediniz?" diye gürledi.
"Evet, Bay Poirot, arılar. Malikânede üç kovan var. Lady Claygate arılarıyla gurur duyar."
Poirot yine, "Arılar mı?" diye bağırdı. Sonra yerinden fırladı ve elleri tepesinde olduğu halde terasta bir aşağı, bir yukarı yürümeye başladı. Arı lafının ufak tefek adamı niçin bu kadar heyecanlandırdığına akıl erdiremiyordum.
O sırada arabanın döndüğünü duyduk. Ev halkı arabadan inerken Poirot kapının eşiğindeydi.
Gerald, "Ronald'ı arı soktu," diye heyecanla bağırdı.
Bayan Lemesurier, "Önemli bir şey değil," dedi. "Arının soktuğu yer şişmedi bile. Üstüne amonyak sürdük."
Poirot, "Bakayım, delikanlı," dedi. "Arı nereni soktu?"
Ronald kendine havalar vererek, "Şuramı, boynumun yanını," dedi.Ama acımıyor. Babam, 'Kıpırdama -üstünde bir arı var,' dedi. Ben durdum, babam da arıyı kovdu, ama uçmadan önce beni hafifçe soktu. İğne batışı gibi bir şey. Tabii ki ağlamadım, çünkü artık büyüdüm, gelecek yıl da okula gideceğim."
Poirot çocuğun boynunu inceledi, sonra beni kolumdan tutarak bir kenara çekti ve, "Bu gece küçük bir işimiz olacak, mon ami. Sakın kimseye bir şey söyleme!" dedi.
Daha fazla bilgi vermeye yanaşmadı, ben de bütün akşamı meraktan kıvranarak geçirdim. Poirot erkenden odasına çıkmak üzere harekete geçti; ben de onu taklit ettim. Yukarı çıktığımız sırada fısıltıyla bana direktiflerini sıraladı.
"Soyunma. Biraz bekledikten sonra lambanı söndür ve buraya yanıma gel."
Dediğini yaptım, zamanı gelince de onu söylediği yerde buldum.Poirot ses çıkarmamam için beni uyardı, böylece, çocukların dairesine doğru süründük. Ronald burada kendisine ait küçük bir odada kalıyordu. Oraya girerek odanın en karanlık köşesinde beklemeye koyulduk. Çocuğun soluklarının fazla ağır olduğu dikkatimi çekti.
"Uykusu fazla derin, değil mi?" diye fısıldadım.
Poirot başının hareketiyle doğrulayarak, "İlaçla uyutulmuş," diye fısıldadı.
"Niçin?"
"Zamanı gelince çığlık atmaması için."
"Ne zaman çığlık atacakmış?" diye sordum.
"Enjektörün iğnesi battığı zaman, mon ami. Sus artık, daha fazla konuşmayalım -hoş, birkaç zaman daha bir şey olmasını beklemiyorum ya."


Ama Poirot bu kez yanılmıştı. Aradan on dakika geçmemişti ki kapı usulca açıldı ve biri odaya girdi. Hızla alıp verilen bir soluk sesi kulağıma geldi. Ayak sesleri yatağa yaklaştılar, sonra hafif bir çıt sesi kulağımıza geldi. Küçük cep fenerinin ışığı uyuyan çocuğun üstüne tutuldu. -ama feneri tutan kişi karanlıkta kaldığından görülmüyordu. Karaltı feneri elinden bıraktı. Sağ eliyle bir şırıngayı meydana çıkardı, sol eliyle de çocuğun boynuna dokundu.
Poirot ile ben sözleşmiş gibi aynı anda ileri fırladık. Fener yere yuvarlandı. Karaltıyla karanlıkta dövüşüyorduk. Adam olağanüstü kuvvetliydi. Ama iki kişi sonunda hakkından geldik.
Poirot, "Işığı yak, Hastings," dedi. "Adamın yüzünü görmeliyim, hoş, kiminle karşılaşacağımı biliyorum ya."
Feneri el yordamıyla bulmaya çalışırken kendim de bildiğimi sanıyordum. Adama duyduğum antipatinin etkisiyle bir ara sekreterle karşılaşacağımı düşünmüştüm. Öyle yada böyle, iki küçük kuzeninin ölümünden kârlı çıkacak adamın izini sürdüğümüz canavar olduğuna artık emindim.
Ayağım fenere çarpınca eğilip onu yerden aldım ve düğmesine bastım. Işık anında o canavarın yüzünü aydınlattı. Bu, oğlanın babası Hugo Lemesurier idi!
Fener az daha elimden düşüyordu.
"Olamaz!" diye boğuk bir sesle söylendim. "Olamaz!"


Lemesurier baygındı. Poirot ile ben kuvvetimizi birleştirerek onu odasına taşıdık ve yatağına yatırdık. Poirot eğilip adamın sağ elindeki cismi çekip aldı. Onu bana gösterdi. Bir enjektördü. Ürperdim.
"İçinde ne var?" diye mırıldandım. "Bir zehir mi?"
"Sanırım, asit formiktir."
"Asit formik mi?"
"Evet. Herhalde karıncaların damıtılmasıyla elde edilir. Bay Lemesurier'in kimyager olduğunu belki hatırlıyorsundur. Çocuğun ölümünün arının sokmasından kaynaklandığı düşünülecekti."
"Aman Tanrım!" diye inledim. "Adamın öz oğlu! Sen bunu bekliyordun, öyle değil mi, Poirot?"
Poirot ciddi bir tavırla bunu doğruladı.
Sez Törek ädäbiyättän 1 tekst ukıdıgız.
Çirattagı - Hercule Poirot Iz Üzerinde - 07
  • Büleklär
  • Hercule Poirot Iz Üzerinde - 01
    Süzlärneñ gomumi sanı 3830
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1912
    32.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Hercule Poirot Iz Üzerinde - 02
    Süzlärneñ gomumi sanı 3944
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2018
    34.3 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    52.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Hercule Poirot Iz Üzerinde - 03
    Süzlärneñ gomumi sanı 3843
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2059
    33.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    47.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.3 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Hercule Poirot Iz Üzerinde - 04
    Süzlärneñ gomumi sanı 3982
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1994
    33.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.3 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Hercule Poirot Iz Üzerinde - 05
    Süzlärneñ gomumi sanı 3939
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2040
    35.3 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    48.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    55.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Hercule Poirot Iz Üzerinde - 06
    Süzlärneñ gomumi sanı 3896
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2005
    35.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    48.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    55.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Hercule Poirot Iz Üzerinde - 07
    Süzlärneñ gomumi sanı 3959
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2145
    31.3 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    43.3 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    50.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Hercule Poirot Iz Üzerinde - 08
    Süzlärneñ gomumi sanı 3901
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2068
    33.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Hercule Poirot Iz Üzerinde - 09
    Süzlärneñ gomumi sanı 3957
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1942
    34.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    47.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Hercule Poirot Iz Üzerinde - 10
    Süzlärneñ gomumi sanı 3836
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1945
    34.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    48.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    55.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Hercule Poirot Iz Üzerinde - 11
    Süzlärneñ gomumi sanı 1931
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1096
    40.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    52.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    59.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.