Dinde Siyasal Islam Tekeli - 03

Süzlärneñ gomumi sanı 3560
Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1977
23.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
36.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
43.4 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
yorumlarla yapılanmayı sürdüren dinin, köktendinci görüşlere geçit
vermesinden en fazla yara alan yine yaşayan İslam olmaktadır. İnsan aklının,
din adına yapılan yorumların altında bir değere sahip kılınması,
köktendincilere alabildiğine geniş bir hareket alanı yaratmaktadır.
Din ve Devrim
Şeriat zorla gelmez, o Allahı Lütfudur. Şeriat, ancak ona layık olan
topluma gelir... Bu sözler, Siyasal İslamcılarca sık sık
söylenmektedir. Bu gerçekten doğru mudur? Yakın tarihe bir göz atanlar,
din ve devrim sözcüklerinin birlikte kullanılır olduğunu göreceklerdir.
20. yy'ın son çeyreği, İslam Devrimlerinin İslam şeriatının yolu olduğunu
ortaya koymaktadır.
İslam ve devrim arasındaki ilişki, İslamın siyasal bir din oluşundan
kaynaklanmaktadır. Siyasal iktidarın dini esaslara göre yapılanmasını amaç
bilen ulemanın planlı gayretleri İslam devrimi olgusunu ortaya koymuştur.
İslam Devrimi, Humeyni ile başlayan ve İran'ın önderliğinde yükselen bir
siyasal harekettir. Dolayısıyla kendiliğinden değil, uzun yıllar süren
kadrolaşmalar, eğitim faaliyetleri ve halkın dini yönden bilinçlendirilmesinin
bir ürünüdür.
Devrime hizmet eden şartlar ise, en az devrimi hazırlayanların
planlı çalışmaları kadar önemlidir. Çünkü halkın bir ayaklanmaya razı
edilmesi, onun yaşadığı koşullara duyduğu tepki ile bağlantılıdır. Ekonomik
şartların devrime giden yolda en önemli faktör olduğu inkar edilemez.
Gelir dağılımındaki adaletsizlik, halkın yoksullaşması, azınlığın refah ve
sefahati, yönetenlerle yönetilenler arasındaki güveni zedeleyen ve halkta
yönetenlere karşı kin ve nefret duyguları uyandıran önemli sebepler
arasında yer alır. Bunun en tipik örneğini İran'da görmek mümkündür. Şah
rejiminin halkta uyandırdığı tepkiyi, İran Devriminin yaratıcısı olan
koşullar içinde önemsememek mümkün olamaz. Ülkede kişi başına düşen gelir
4000 doları aştığı halde, toplam milli gelirin yarıdan fazlasının ülke
nüfusunun yüzde 1'inin elinde toplanması ve petrolden kazanılan milyarlarca
doların Şah ailesi ve yakınlarının hizmetine ayrılması yolundaki iddialar,
(İntişarat-ı Nida-yı Ehli Beyt; İran İslam İnkılabı, Ankara 1993, s.282)
halkın rejime duyduğu güvensizliğin önemli sebeplerini oluşturmuştur.
Devrimi hazırlayan diğer bir faktör, yönetimin despotik karakteri olmuştur.
Halkı karşısına alan, ayaklanmaları silahla önlemeye çalışan, baskın,
tutuklama, sürgün gibi yıllara başvuran iktidarın, dökülen kanların
bedelini kendi varlığı ile ödemek durumunda kaldığı açıkça ortadadır.
Burada çok dikkat çekiçi olan husus, halkla devlet, halkla ordu arasındaki
çatışmaların daima devrimi planlayanların işine yaramış olmasıdır: Hatta
denilebilir ki halk-devlet güçleri arasındaki çatışma, devrime giden
yolda beklenen, istenen, planlanan bir çatışmadır. Büyük halk yığınlarını
harekete geçirmek için, kendi aralarından birilerinin öldürülmesi kadar
işe yarayan hiçbir şey yoktur. Devrimi planlayanlar, yüce bir ideal
uğruna mücadeleye girecek kitleleri ölmeye ve öldürmeye şartlamakta,
hatta bunun şerefi konusunda ikna ederek, göğüs, göğüse bir çatışmanın
yaşanacağı ortamı önceden hazırlamaktadırlar. İran Devrimine giden yolda
halkın cihad konusunda şuurlandırılmasında Humeyni'nin mesajları büyük
rol oynamıştır. Humeyni, Keşf ul Esrar adlı kitabında İslam devrimi
için silahlı mücadeleyi desteklemiş, hatta müslümanları buna katılmaya
çağırmıştır. Bu kitabında Humeyni, Bazen İmam'ın ya da onun vekili
temsilcinin yokluğunda savaş, savunma için vacip olur. Mesela bir
insan, düşman saldırısına uğrayan bir grubun içindeyse veya düşman akını
İslam şehirlerini ele geçirmek veya müslümanları tutuklamak veya onların
mal ve mülklerini soymak için yapılıyorsa böyle durumlarda ve bütün bu
şartlarda kendi canlarını ve mallarını savunmaları ve yabancılarla
savaşmaları vaciptir. diyerek ve(age., s.28-29) Kuran da Onlar sizinle savaştıkları
gibi hepiniz müşriklerle savaşmalısınız ayetini de vurgulayarak halkı
savaşa psikolojik yönden hazırlamıştır. İlahiya| öğrencilerine yaptığı
bir başka konuşma da yukarıda anlatılanları doğrular mahiyettedir.
Öğrencilere hitaben Humeyni, Kendinizi öldürülmeye, hapsedilmeye ve
mecburi askerliğe hazırlayın. Dövülmeye, işkence görmeye, hakaretlere
uğramaya kendinizi hazırlayın. İslamı ve bağımsızlığı savunma uğrunda
zorluklara katlanmaya hazırlanın. Güçlü ve metin olun. Allah'ın kendilerinin
hakimi olduğunu beyan edenler metin olurlar. Allah onların üzerlerine
meleklerini indirir. Onların korkacakları, kaygılanacakları bir şey yoktur.
diyerek gençliği yeni başlayan bir mücadeleye zihnen hazırlamaktadır.
Bu sözlerle şartlanan kitlelerin Allah adına iş yaptıkları inancı ile
devlet güçlerine gösterecekleri tepki, elbette çatışmayı teşvik edici olacaktı.
Oldu da. Sonuçta rejim, halkı ezen, öldüren, tutuklayan, işkence eden ve
en önemlisi Allah'ın yolu önüne set çeken bir düşmanla eş değer hale gelmiş,
halkın gördüğü eziyet, halk hareketine duyulan sempatiyi ve katılımı
artırmıştır.
Din devrimi, hiç de halkın içinden fışkıran, kendiliğinden oluşan bi
hareket olmamıştır. Bu konudaki çalışmalar, adım adım bu devrimi
hazırlamıştır. Devrimi yaratan ana fikir, Kuran ve dinin bir tehditle
karşı karşıya olmasıdır. Böyle bir durumda müslümanların Şah'a bağlılık
göstermeleri ya da en azından takiyye yaparak canlarını korumaları,
hareketin hızını kesmektedir. Bu nedenle Humeyni, içinde bulunulan
şartlarda takiyye yapmayı haram ilan ederek, müslümanları Şah ile açıkça
mücadeleye davet etmiştir. Şah'a bağlılık felaket demektir. İslam'a
hakaret, müslümanların haklarına tecavüz ve ilim ve öğretim kurumlarına
saldırı demektir. Şah'a bağlılık demek, İslam vücuduna ve Kuran'a darbe
indirmek, İslam'ın sembollerini yakmak demektir... Şah'a itaat demek İslam
yasalarının hiçe sayılması, Yüce Kuran'ın yasalarının değiştirilmesi
demektir. Şah'ı sevmek demek din adamlarına zulmedilmesi ve peygamberliğin
bütün işaretlerinin yok edilmesi demektir. İslamın ilkeleri tehlike
içindedir.(age,s.80-81) diyen Humeyni artık kutsal dinle şeytani Şah yönetimi arasında
halkı bir tercihe zorlamaktadır.
Humeyni'nin halkı adım adım devrime götüren faaliyetleri sürerken
Şah, Ak Devrim'i yürürlüğe sokmuş, halkın iktidara karşı ayaklanmasındaki
ekonomik sebepleri ortadan kaldıracağı yolundaki taahhüdü ile derebeylik
sistemine son vererek, işçilere fabrikalardan hisse verdiğini, toprak
reformunun yapılmaya başlandığını, seçim reformları yasasının yürürlüğe
konulduğunu duyurmuştu. Ancak bu reformlarda geç kalınmıştı. Hareket
artık sadece gelir adaletsizliğinden değil, dinin yok edilme kaygısından
güç alır hale gelmişti: Kaldı ki Şah'ın Ak Devrimini karartan başka
basiretsizliklere imza atması, İran'ı en hassas dönemde derinden etkilemişti.
1967 de yapılan son Anayasa değişikliği ile Şahbanu ve Veliahd Prense
Anayasa içinde uygun bir yer aranmış, Veliahd Prensin 20 yaşına gelince
devlet işlerinin başına geçmesi, Şah öldüğünde 20 yaşına gelmemişse ve Şah
bir naib tayin etmemişse, bu görevi Şahbanu'nun devralması kararlaştırılmıştı.
Böylece Veliahd'a ve Şahbanu'ya da taç giydirilmesi kararı alınmaktaydı.
Taç giyme töreni, bütün dünyada geniş yankılar uyandırmıştı. Halkın
sefaletine karşı sergilenen ihtişam ve sefahat, yöneticilerin akıl
almaz duyarsızlıklarının bir göstergesi olmuştur. 13 Ekim 1967 de başlayan
törene Yunan Kralı, Etopya İmparatoru, İngiliz Hanedanı, Körfez Emirleri,
Mareşal Tito, Çin temsilcileri ve daha pekçok devlet reisi katılırken,
merasimlerin yapılacağı sahanın 100 km. yarı çapındaki alanda yaşayan
halkın evleri boşaltılmış, Tahran'daki tüm okul ve üniversiteler
kapatılmıştır. Kutlamalar için harcanan para, 300 milyon dolardır.(age; 202)
İran İslam Devriminin oluşumunda bu ve benzeri uygulamaların katkıları
ihmal edilemez. Ancak Devrimin en büyük gücünü oluşturan iki kurum vardır.
Bunlar camiler ve eğitim kurumlarıdır. Rejimin din adamları üstündeki
baskısı arttıkça, camiler ve din eğitimi veren okullar rejime karşı
sürdürülen savaşın açık üsleri haline gelmiştir. Üniversite ve diğer
yüksek öğrenim kurumlarında İslam Birlikleri ve İslami Eğitim Merkezleri
kurulmuştur. Bu kurumlar aracılığıyla süren eğitim faaliyetlerinde
dersler, hükümete ve mevcut rejime karşı mücadeleyi amaçlamaktaydı. İslamın
mesajını ülkenin genç insanlarına iletmek için büyük bir seferberlik
başlatılmıştı. İslami hareketin önde gelenleri yalnızca okulların bilinen
sınıf düzenini kullanmıyor, aynı zamanda camileri de donatıp, onlara
ihtişam kazandırıyor, talebeleri daima güçlü ve kararlı tutmak için gayret
gösteriyorlardı. Ayrıca halk arasında sürekli toplantılar düzenliyorlardı.
Bu dönemde Humeyni'nin çizgisinde ilerleyen pekçok ulema ve mücadeleci(age; s.262)
müslüman uzun süreli hapiste cezalandırılmıştı. Bunların hapiste uğradıkları
işkenceri bilmeyen yoktu. Bütün bunların sonucunda halk rejimin insafsız
yüzünü görerek, harekete daha da yaklaşıyordu.
İran Devrimi yaklaşık 18 yıl süren bir sürecin ürünü olmuştur. Ancak
devrime son noktanın konulmasında, ordunun harekete katılımı büyük önem
taşımaktadır. Zira 500 bin kişilik, iyi bir donanımlı İran ordusu ile
50 bin kişilik Savak Askeri gücü karşısında hiçbir halk hareketinin ayakta
kalması mümkün değildi. Ordu, bu hareketi ne pahasına olursa olsun
bastırmakta kararlılık göstermiş olsaydı, bugün İran Devriminden söz etmek
mümkün olmayacaktı. Bu nedenle Humeyni'nin bir biçimde orduyu yanına alması
gerekiyordu. Bunun ilk adımını ise halkı, ordu ile yakınlaştırmak
ve aslında halkın ta kendisi olan askeri, harekete katmaktı. Bu
nedenle Devrimin başında, halk-ordu çatışmasını teşvik ederek, devrim
lehine kullandığı orduyu, devrimin sonunda ikinci kez kullanmıştır. İkinci
kez kullanımı ise ilkinin tamamen tersi yönde olup, halkla bütünleştirici
mahiyettedir.
Humeyni, 9 Eylül 1978 deki hitabında orduya şu mesajı gönderiyordu:
İran'ın vatansever Silahlı Kuvvetleri, siz de gördünüz ki, halk
size dostça davranıp sizi çiçeklere boğmuştur. Biliyorsunuz ki rejim
haydutları kendi zalim hakimiyetlerini sürdürebilmek için kardeş kanına
elinizi bulayarak sizi alet ettiler. Silahlı Kuvvetler de Şah'dan ayrılarak,
halkın yanında düşmana karşı birleşen kardeşlerinize katılınız. Ayağa
kalkınız ve ülkenizin mahvolmasına seyirci kalmayınız. Kardeş ve bacılarınızı
kana boyamalarına izin vermeyiniz. Adınızı bir an önce tarihin sayfalarına
yazdırınız. Baskı ve hıyaneti köklerinden çıkarıp atınız.(age;s. 355) Bundan yaklaşık
dört ay sonra Şah ülkeyi terketti. Onun ayrılışı ile birlikte, ordunun
harekete olan gizli desteği daha açık biçimde ifade edilir hale geldi,
önce Hava Kuvvetleri daha sonra da Silahlı Kuvvetler Devrimi desteklemeye
başladı. Kuvvet komutanlarının asker ve subaylar üzerindeki kontrolü
kaybettikleri, halkla dayanışma içine girdikleri artık açıkça görülmekteydi.
Humeyni'nin İran'a dönüşünden sonra Hava Kuvvetlerinden bir kısım subay,
Humeyni'yi ziyaret etmiş, Muhafız Kuvvetlerinin halkla çalışması sırasında
da halka silah ve cephane dağıtarak Muhafız kuvvetleriyle çatışmaya
girmişlerdi. Artık İran Devrimi, karşısındaki en büyük güç olan Orduyu da
yanına almıştı. Böylece yıllar süren kanlı mücadele İran'da Humeyni iktidarı
ile sonuçlanıyordu.
İran Devriminin önemini sadece İran'daki değişimle sınırlı tutmak
mümkün değildir. Çünkü bu hareket, İslam Alemi için adeta bir yeniden
doğuş hareketi olarak mütalaa edilmekte ve diğer İslam ülkeleri
açısından da bir model oluşturmaktadır. Devrim ve Din sözcüklerini bir
araya getiren ve yeni bir mücadelenin kapısını açan bir hareket olarak,
tüm İslam ülkelerini etkilemeye devam etmektedir.
Bu etkileyişde, İran'ın devrim ihracı modelinin de hatırı sayılır bir
önemi bulunmaktadır. İran'ın devrim ihracı modelini benimsemesinin çeşitli
sebepleri vardır. Ancak bu sebeplerin başında, İslamın evrensel niteliği
gelir. İslam, belli bir kavim ve topluluğa gelmiş bir din değildir. Tüm
insanlığa hitap etmekte ve bütün dünyayı İslamlaştırma amacı taşımaktadır.
Bu nedenle devrim ihracı, İslam kültürünün yayılmasını ve İslami
bağımsızlığın gerçekleşmesini ifade eder. İslamın hakimiyeti,
İslami dayanışma kuralları olmaksızın gerçekleşemeyecektir. Bu da bir devrim
olmadan mümkün değildir. Devrim, İslam ile Allah yolunda doğru bir
yönelime girmektir.(Faik Bulut; İslamcı Örgütler, İstanbul,
l993, s.479.)
İran Devriminin, İran'la sınırlı kalmayacağı, İran Anayasasının 154.
maddesinde de şu şekilde ifade edilmektedir. İran İslam Cumhuriyeti,
beşeri toplumların tümünde, insan mutluluğunu kendi gayesi bilir.
Binanaleyh, diğer milletlerin iç işlerine her türlü müdahaleden kaçınmakla
beraber, mazlumların zalimlere karşı haklı mücadelelerini, dünyanın
neresinde olursa olsun himaye eder. Bu maddeye göre, mazlum ve
zalimi takdir etmek ve mücadelenin haklılığı konusunda hüküm vermek yetkisi
İran İslam Cumhuriyetine bırakılmış ve bu çerçevede diğer ülkelerin iç
işlerine karışılabileceği açıkça ortaya konulmuştur. Nitekim Humeyni'nin
Necefte verdiği derslerde söylediği şu sözler de devrim ihracı
modelini teyid eder niteliktedir. Siz İslam'ı, İslami devletin programını
tanıtınız. Dünyanın bilgisine sununuz ki, İslam ülkelerinin sultan ve
başkanları da belki duyar, gerçeği kavrar ve uyar. İslam'a tabi olup,
güvenilir kişi olanları da makamlarında bırakır, ellerinden almayız.(Önder
Güngör; Siyasal İslamda Bölünmeler, İstanbul, 1997, s.113)
Devrim ihracında izlenecek yöntemin ne olduğu da Humeyni tarafından
ortaya konulmuştur: Tebliğ ve davet.
Tebliğ, dini yayma, kendi dinine çevirme ve propaganda yolu ile
ikna etme anlamına gelmektedir. Davet ise, İslama çağrıdır.
Bu yöntemle başlayan hareket, temelde İslamın dört esasına dayanmaktadır.
Bunların ilki, tevhid ilkesidir. Humeyni'nin düşüncesinde tevhid, İslamın
yorumlanış tarzıdır. Allah'ın otoritesini kabul eden, fakat dünyevi otorite
ile mücadele etmeyen bir din anlayışı, Humeyni'nin kabul edebileceği bir
anlayış değildir. Bu nedenle İslamiyetin tevhid, yani birlik ilkesi hayata
geçirilerek, amaçları müslümanları ezmek olan her türlü yönetim ile mücadele
etmek gereklidir. Tevhid, Müslümanların birleşmesi ve güçlenmesini
beraberinde getirecektir.
İkinci ilke, cihad ilkesidir. Mücadelenin yolu, devrimci bir
başkaldırıyı simgeleyen cihaddır. Gerek kitleler, gerek din alimleri
siyaset sahnesinde aktif bir rol almak zorundadır. Ancak kitlelerin
siyasette seslerini duyurabilmesi, din adamlarının bilinçlendirme
görevlerini yapmaları ile mümkün olacaktır. Başka bir deyişle müslüman,
doğuştan itibaren devrimci yetişmek zorundadır.
Üçüncü ilke, ümmet boyutudur. İslam ümmetinin birliği esastır. Aksi
halde devrimin gerçekleşmesi mümkün olamaz. Dünyanın hangi köşesinde
olursa olsun, müslümanlar dayanışma içinde olmalıdırlar. İslam ümmetçiliği,
tevhid ve cihad boyutlarını bir arada yürütüp ayrılıkları ortadan
kaldırmak anlamına gelir.
Dördüncü ilke ise musta'zafın boyutudur. İslam aleminde halk yoksuldur.
Egemen sınıfların baskısı ve sömürüsü altındadır. Politik baskı ve
ekonomik sömürü çok boyutludur. O halde ezilenlere karşı özel ilgi
gösterilmelidir.(Faik Bulut; age, s.481-482)
Humeyni'nin devrim ihraç modelini uygulamaya sokacak bir teşkilatlanmayı
da başlattığı bilinmektedir. Burada açıkça görülen, İran İslam
devriminin, bir son değil, İslam alemi için bir başlangıç olarak
kabul edildiği ve devrim fikirlerinin tüm müslüman ülkelere ihraç edilme
yolundaki gayretlerin aralıksız sürdüğüdür.
Dinin dünya siyasetinde üstlendiği bu devrimci misyon, dine bakışı da
tüm dünyada önemli biçimde etkilemiştir.
Din ve devrim sözcüklerini bir başka biçimde de olsa dünyanın gündemine
sokan ikinci ülke ise Cezayir olmuştur.
İslamcı hareket, uzun yıllar bir Fransız sömürgesi olan bu ülkede,
Hıristiyan Batı kültürüne karşı gelişen Arap-İslam kültürüne sahip çıkılması
ve kimlik mücadelesi şeklinde başlamıştır. Ancak uzun yıllar boyunca hemen
bütün siyasetçiler, aydınlar ve din adamları çifte kültüre sahip
olarak yaşamış, hiçbir silahlı ayaklanma görülmemiştir. Zaman içinde
İslami söylemi daha çok kullanan bir aydınlar grubunun ortaya çıkması ile
islahatcı İslamcılar, 1931'de Müslüman Alimler Cemiyetini kurmuşlardır. Bu
ekip, gelenekçi ve kır kökenli İslamcılarla sert mücadelelere
girmiştir.
1954 de Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN)'nin kurulmasıyla daha da
güçlenen İslami hareket, cihad kavramında ısrarlı olmaya başlamış ve
nihayet Cezayir Anayasasına Bu ülkenin resmi dini İslamdır. Tüm kanunlar,
kaynağını İslam şeriatından alır. ibaresi konulmuştur. Kültürel devrim
adı altında başlatılan bu dini yapılanma sürecinde camiler, eğitim kurumları
ve vakıflar İslamcıların denetimine girmiş, devletin en üst makamlarında
kadrolaşma faaliyetleri sürdürülmüş ve dini eğitim devletçe teşvik edilmiştir.
Bu dönemde ülkedeki ekonomik, toplumsal ve siyasal başarısızlıklar da
İslamcı düşüncenin gelişimine katkıda bulunmuştur. 1980'lerde üniversite
gençliği ve esnaf arasında çok yaygınlaşan İslamcı düşünce, 1988 de patlama
noktasına gelerek, siyaset sahnesine tüm gücü ile girmiştir.
İslamcı gelişmenin bu döneme kadar geliştirdiği karakter incelendiğinde,
Cezayir bağımsızlık hareketi döneminde İslamcı ulemanın yaptığı iki
hatadan söz edilir. Bunların ilki, siyasi özerkliğini bir dönem
FLN'ye kaptırması, ikincisi ise, birinci hatanın sonucu olarak İslami
ideoloji ile bağdaşmayan, ulus devlet projesinde FLN'ye destek olmasıdır.
Daha sonraki dönemde ise İslamcılar örgütlenerek, sokak hareketlerini
başlatmışlar ve hareket kitlesel bir özellik kazanmıştır. (Faik Bulut; age, s.32-33)
Halkın yönetime karşı ayaklanması ile tek partili yönetimden çok partili
hayata geçilmiş ve Cezayir Anayasasının 243. maddesi din ve dil esasına
dayalı herhangi bir partinin kurulmasını yasakladığı halde, 1989 da İslami
Selamet Cephesi (FIS) kurulmuştur.
Aslında İslamcıların mevcut düzenle ilgili sorgulamaları iki ana
noktada toplanmaktaydı. Bunların birincisi, ulus devlet projesine karşı
geliştirilen ümmet projesiydi. Bir yandan bağımsızlık hareketi ile Arap
milliyetçiliği canlandırılmaya çalışılırken, diğer yandan Arap-İslam
sentezi içinde ümmetçilik cereyanları, Cezayir için zorlukların başında
geliyordu. İkinci olarak sorgulanan, rejimin Anayasa ile teminata alınan
İslamcı yapısı idi. Anayasada devletin resmi dininin İslam olduğu ve
yasaların şeriata ters düşmeyecek biçimde yapılması kabul ediliyor, diğer
yandan yasama ve yürütme erki, bundan bağımsız yapılanıyordu. Bu konuda
İslamcılar şunu soruyordu. Yargı erki şeriata uygun olunca, yasama ve
yürütmenin yargıdan bağımsız kılınması nasıl mümkün olabilir? Böyle bir
düzene şeriat düzeni denilebilir mi? Gerçekten de bu garip bir durumdu.
Bu nedenle devletin güdümünde olan dini, devlet mekanizmasından
ayırıp, bağımsız bir İslami hareketin doğuşunu gerçekleştirmek
gerekiyordu. Bu amaçla resmi olanların yanında resmi olmayan yüzlerce cami,
medrese ve binlerce Kuran kursu açıldı. Okullarda mescid kampanyaları
başlatıldı. İslamın tebliğ hükmü uyarınca İslama uymayanları uyarmak,
olmazsa zor kullanıp yola getirmek için faaliyetler başaltıldı.
Çok sayıda eğlence yeri basılıp, kapatıldı. Modern giyinen kadınların
örtünmeleri sağlandı.(age, s.34) Erkeklere birden fazla kadınla evlenme hakkı
verildi. Boşanma şeriata uygun biçime getirilerek, mirasta erkeklerin
kadınların iki katı pay alacakları hükme bağlandı. FLN iktidarı,
giderek daha dini bir kisveye bürünürken, ülkede güçlenen dini muhalefet
gruplarını yanına çekmeyi amaçlıyordu. 1989-1991 arasında başbakanlık
yapmış olan FLN lideri Mevdut Hamruş, erkeklerin eş ya da eşleri namına oy
vermesine izin veren yasayı onaylayarak, belediye toplantılarının camilerde
yapılmasına izin vererek (Halide Mesudi; Cezayir'de Kadın Olmak, İstanbul,
1996, s.110) siyasi yatırımlarını sürdürüyordu.
İslami fikirler kısa sürede üniversite gençliği arasında yaygınlaştı.
Klasik dini cemaatler, gençlerin katılımı ile gençleştikçe siyasi
örgütlere dönüştüler. Cemaatler, camileri sokağa dökerken, kullanılan
sloganlar daha çok halkın maddi talepleri ile ilgiliydi. 1984-88 arasındaki
pekçok ayaklanma ekmek ayaklanması diye adlandırılan türdendi. Ancak bu
ayaklanmalar, ordu tarafından bastırılmış, asker halka kurşun sıkmış ve
çok sayıda insan ölmüştür. Tek partili dönemde İslamcıları sosyalist ve
komünist muhaliflere karşı kullanmak amacıyla yasaklanan İslami akımların
serbestçe örgütlenmelerine izin verilmiş olması, İslamcıların sokağa
dökülmelerini kolaylaştırıyordu.
Cezayir'de çok sayıda eylemci silahlı örgüt mevcuttu. FIS'in içinde
ise birbirinden farklı yedi İslami akımın temsilcileri bulunmaktaydı.
FIS, 1991 yerel seçimlerinde ezici bir çoğunlukla seçimleri aldı.
1991 sonunda yapılan genel seçimlerin birinci turuna kayıtlı seçmenlerin
yüzde 24,79'u katıldı. FIS, geçerli oyların yüzde 42'sini alarak birinci turu
kazandı.
FIS sözcüsü, ikinci tur öncesi sürdürülen seçim kampanyasında, kendilerine,
oy vermeyenlerin ülkeyi terk etmeleri yönünde demeçler verdi.
Ancak ikinci tur seçime geçilmeden, 11 Ocak 1992 de ordu bir darbe yaparak
duruma el koydu. (Halide Mesudi; age, s.134) Bin Cedid istifaya zorlandı. Millet Meclisi
dağıtıldı. Seçimlerin ikinci turu iptal edildi. Eski sosyalist lider Muhammed
Budiyaf 25 yıllık sürgünden getirilerek devlet başkanı yapıldı. Ancak 29
Haziran 1992 de Annaba kentinde, televizyon kameraları önünde bir konuşma
yaparken öldürüldü.
Ordunun müdahalesi Cezayir'de sorunları çözemedi. FIS'in 1991 yılında
seçim yasası ile ilgili iki kanun taslağının meclise sunulması
sırasında başlattığı sivil isyan, ordunun müdahalesinden sonra da devam
etti. FIS başkanının İslamcı belediye başkanlarına verdiği gerilimi tırmandırmada
talimatları, İslami terörün sürdürülmesinde etkili oldu.
Böylece Cezayirde hala devam eden iç savaş can almayı sürdürüyor.
İran örneğinden farklı olarak Cezayir'de ordu, İslamcılara karşı olan
katı tutumunu sürdürmektedir: İslamcıların orduya sızamayacağı yolundaki
kesin kanıya karşılık, NewYork Times'in yorumcusuna göre, ordudan
firar edip, İslamcı gerillalara katılanların sayısı her geçen gün
artmaktadır.(Faik Bulut; age, s. 54) Sonuçta Cezayir olayında perde henüz
kapanmamıştır.
Ancak her iki ülkede yaşanan İslamcı hareketin temelde benzer motifler
taşıdığı ortadadır. Her iki harekette de ülkenin ekonomik şartlarındaki
istikrarsızlıklar, gelir dağılımındaki bozukluklar etkili olmuştur.
Halkın memnuniyetsizliği, dini ideolojiye çekilmesini kolaylaştırmıştır.
Her iki ülkede de halk hareketini durdurmaya yönelik üslup, acımasız,
sert ve kan dökücüdür. Bu üslup aslında devrim önderlerinin amaçlarına
hizmet eden ve halkı devrimcilerle birleştiren bir sonuca ulaşılmasında
yardımcı olmaktadır.
Her iki ülkede de İslamcıların izlediği yöntem aynıdır. Siyasal İslam
önce din adamları, Ulema aracılığı ile yapılanmaya başlamıştır. Halkın
Siyasal İslama yönelişinde, dini duyguların uyandırılmasında din
adamlarının ve din bilginlerinin büyük rolü olmuştur. Dini ve Allah
inancını mevcut rejime alternatif olarak sunmanın halk üzerindeki etkisi
tartışılmaz biçimde ortadadır.
Yine her iki ülkede de iki kurumun Siyasal İslamcıların etkileri attına
girmesi, hareketin can damarını oluşturmuştur. Bunlar eğitim kurumları
ve din kurumlandır. Eğitim kurumları içinde din eğitimi veren
okullar ve üniversiteler en önemli fonksiyonu görmüşlerdir. Üniversite
gençliğinin Siyasal İslama yönlendirilmesi, siyasal örgütlenmenin
hızlanmasında büyük rol oynamıştır. Dini fikirlerin üniversite gençliği
arasında yayılması ile dini cemiyetler, siyasal örgütler şekline dönüşerek,
siyasi hareketlere önderlik etmeye başlamışlardır. Dini kurumlar içinde
camiler, hareketin halka ulaşması ve halkın sokağa dökülmesinde kilit
kurumlar olarak görev yapmışlardır. Ancak siyasi cemiyetlerin, cami
cemaatlerini harekete geçirmede büyük rol oynadığı da açıktır. Bu alandaki
yapılanmayı kısaca formüle etmek gerekirse, cemiyet + cemaat = halk hareketi
olarak özetlenebilir. Dini vakıfların faaliyetleri de gerek üniversite
gençliğine gerek halka maddi ve bilimsel destek bakımından büyük önem
taşımıştır.
Her iki harekette de silahlı eylem gruplarından yararlanılmıştır. İran
Devrimi, Filistinde eğitim gören militanları kullanırken, Cezayir halk
hareketinde İslam Bekçileri, Cezayirli Afgan Grubu, El Tekfir ve'l Hicra
ve Cezere Akımı gibi örgütlerden yararlanılmıştır.
Her iki ülkede de ordu, büyük önem taşımaktadır. Ordu hareketin karşısında
olduğu sürece devrimlerin başarılı olamayacağı görülmüştür. Nitekim İran
Devrimi ordunun halkla bütünleşmesi ile sonuca ulaşabilmiş, Cezayir'de ise
ordu Siyasal İslam'a geçit vermediği için hareket sonuca ulaşamamıştır.
2
Siyasal İslam ve Demokrasi
Türkiye'de Siyasal İslamın Yükselişi
Türkiye, cumhuriyetten bu yana laik bir müslüman ülke olarak yaşamıştır.
Dinin inanç ve ibadetle sınırlı olarak kabul edildiği ve dinle devlet
işlerinin birbirinden ayrıldığı bu uygulamadan, Siyasal İslama kayışında
rol oynayan sebepler üzerinde kısaca durmakta yarar vardır.
Siyasal İslamın yükselişini toplumun tabanından gelen bir baskı olarak
kabul etmek mümkün değildir. Bugün dahi bu hareketin tabanla bütünleşmiş
olduğu iddia edilemez.
Siyasal İslamın yükselişinde Türkiye'de uzun yılların planlı birikimi
ile oluşan din eliti'nin büyük bir önemi vardır. Esasen laiklik ve İslam
konusunda süregelen tartışmaların da muhatabı bunlardır. Din elitinin
özellikle son on yılda ortaya çıkışı, Türkiye'de dinin doğal akışı dışına
çıkarak yeniden yükselen bir değer olmasına yol açmıştır.
Hemen tüm toplumlarda sanayileşme sürecinin hız kazanması ile dine
olan bağımlılık azalmaktadır. Tarım toplumlarının doğa ile iç içe
sürdürdükleri yaşam mücadelesinde, inançtan güç alarak yaşanılan zorluklara
göğüs germek yaygın bir davranış biçimidir. Tarım toplumunun örgütlü
bir yapıya sahip olmayışı, bireyi yaşamın zorlukları ile tek başına
mücadeleye mahkum bırakırken, manevi bir güce sığınma ihtiyacını da
artırmaktadır. Yağmuru, bereketi Tanrı'dan beklemek, doğal afetlere karşı
O'na yakarmak ve bunları yaparken de dinin emrettiği ibadet
kurallarına uymak, yaşam koşullarının doğal bir sonucu ve insan doğasının
gereğidir.
Ancak sanayileşme ile birlikte doğaya olan bağımlılık azalmakta, yaşam
mücadelesinde başvurulacak merci, göklerden yere inmektedir. Sanayi
toplumunun muhatabı Tanrı değil, insan; bireye iş ve aş sağlayacak
olan işveren, doğadan bağımsız olarak çalışmaya imkan sağlayan makinelerdir.
Çalışma yaşamındaki sorunlarının çözümünde ise mesleki örgütler
ve devlet yani tamamiyle dünyevi kurumlar söz sahibi olmaktadır.
Bunun sonucunda sanayileşmenin, dinin gücünde bir zayıflamayı da
beraberinde getirmesi doğaldır.
Türkiye'de bu sürecin farklı biçimde yaşanmasında rol oynayan üç temel
faktör vardır. Bunlar; din elitinin ortaya çıkışı, demokratikleşme
sürecindeki yasal düzenlemeler ve tarikatlardır.
a. Din eliti:
Geçmişte din gücünün en önemli iki kaynağı, Ulema sınıfı ile tarikatlar
olmuştu. Ancak Atatürk, 1924 de çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile
eğitimi tek merkezde toplayarak, dini eğitimi yasaklamış, din bilginlerini
yetiştiren Süleymaniye Medresesini İ.Ü. bünyesinde oluşturulan İlahiyat
Fakültesine, daha sonra da İslami Araştırmalar Enstitüsü şekline
dönüştürmüştü. Dini eğitimin diğer bir kolu olan Kuran Kursları ise
devletin resmi bir organı olan Diyanet İşleri Başkanlığına bağlanmıştı.
Böylece dini eğitim, devletin resmi ideolojisi tarafından güdülenen ve
kontrol altında tutulan bir özelliğe bürünmüştür.
Dinin ikinci büyük güç kaynağını teşkil eden ve ulemanın yetişmesi
açısından da önem taşıyan tarikatlar ise 2 Eylül 1925 de türbe, tekke ve
zaviyelerin kapatılması ile önemli bir darbe yemişlerdir. Bu uygulamalar,
İslamın siyasi vechesini de içeren dini eğitimi kontrole alırken,
ulema sınıfının oluşumunu uzunca bir süre engellemiş, bu konudaki
faaliyetleri yer altına iterek etki alanını daraltmıştır.
Türkiye'de din elitinin oluşumu ile ilgili ilk adımlar çok partili
yaşama geçişle birlikte başlamış ve özellikle 1. ve 2. MC Hükümetleri
döneminde hız kazanmıştır. Din elitinin oluşumu açısından büyük önem taşıyan
İmam Hatip Liselerinin sayılarında meydana gelen büyük artışlar söz konusu
kurumların mesleki eğitimden öte amaçlarla açılmakta olduğunu şüphe götürmez
bir gerçek olarak ortaya koymaktadır. Bu okulların 1960 yılında sayılan
19 iken, bu sayı 1970'de 72'ye, 1980'de 374'e, 1990'da 384'e ve 1995'de
560'a ve 1997'de 601'e ulaşmıştır. Okul sayılarındaki en büyük artışların
MSP'nin koalisyon ortağı bulunduğu dönemlere denk gelmesi ise, tesadüf
Sez Törek ädäbiyättän 1 tekst ukıdıgız.
Çirattagı - Dinde Siyasal Islam Tekeli - 04
  • Büleklär
  • Dinde Siyasal Islam Tekeli - 01
    Süzlärneñ gomumi sanı 3609
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1937
    24.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    36.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    42.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Dinde Siyasal Islam Tekeli - 02
    Süzlärneñ gomumi sanı 3620
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2048
    24.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    37.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    44.4 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Dinde Siyasal Islam Tekeli - 03
    Süzlärneñ gomumi sanı 3560
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1977
    23.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    36.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    43.4 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Dinde Siyasal Islam Tekeli - 04
    Süzlärneñ gomumi sanı 3529
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1965
    22.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    35.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    42.9 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Dinde Siyasal Islam Tekeli - 05
    Süzlärneñ gomumi sanı 3649
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1914
    25.6 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    37.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.3 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Dinde Siyasal Islam Tekeli - 06
    Süzlärneñ gomumi sanı 3629
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1958
    26.1 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    37.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Dinde Siyasal Islam Tekeli - 07
    Süzlärneñ gomumi sanı 3562
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1858
    22.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    33.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    40.9 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Dinde Siyasal Islam Tekeli - 08
    Süzlärneñ gomumi sanı 3510
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1895
    22.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    33.4 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    40.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Dinde Siyasal Islam Tekeli - 09
    Süzlärneñ gomumi sanı 3594
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1891
    23.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    34.4 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    41.3 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Dinde Siyasal Islam Tekeli - 10
    Süzlärneñ gomumi sanı 3619
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1932
    24.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    36.4 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    43.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Dinde Siyasal Islam Tekeli - 11
    Süzlärneñ gomumi sanı 3590
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1902
    24.3 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    35.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    43.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Dinde Siyasal Islam Tekeli - 12
    Süzlärneñ gomumi sanı 128
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 109
    35.6 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.3 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    60.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.