Devlet - 08

Süzlärneñ gomumi sanı 3954
Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1845
30.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
40.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
47.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
ads place
"Biri müziğin, onu flüt sesleriyle mest etmesine, demin saydığımız tatlı, yumuşak, hüzünlü ezgileri kulaklarından bir huni gibi ruhuna akıtmasına izin verir de, bütün yaşamını türkü mırıldanmakla, türkülerin tadını almakla geçirirse, en önce, içindeki ruh gücü, demirin ateşte yumuşadığı gibi yumuşar, işe yaramaz kaba bir şeyken, kullanılır bir hale gelir. Ama bıkmaz sürdürür, tersine mest olursa, ruhunun gücü büsbütün yumuşar, erir, sonunda da cesareti eriyip yiter; bir sinir gibi ruhundan kopar, o artık 'yumuşak bir asker' (107) olur."
"Tam öyle olur" dedi.
"Ve doğa ona doğuşundan korkak bir ruh vermişse, çabucak etki altında kalır, ama güçlü bir ruha sahipse, cesareti kırılır, ruh fazla hassas olur, küçücük nedenlerle çabucak ateşlenir ama gene söner. Cesaret kaybolur, alıngan, öfkeli, hırçın olur."
"Tabii öyle."
"Peki, tersine bütün çabasını spora ve iyi yemeye içmeye verir de, müzik ve felsefeye hiç ilişmezse, ne olur? İlkin bedeni güçlü olduğundan, kendine güven duyup cesareti artmayacak mı?"
"Herhalde."
"Peki ama spordan başka şey yapmaz da, hiç bir zaman Musa (108) ile ilişkiye geçmezse? Ruhunda, bir öğrenme isteği olsa da, öğrenmenin tadını almadığı, hiç bir araştırmaya dalmadığı için, ne düşünceden, ne de müzikten pay aldığı için, bu istek gitgide zayıflar, körleşir, susar; çünkü uyandırılmıyor, beslenmiyor, duyumları da aydınlanmıyor."
"Öyle" dedi.
"Böylece bu adam söze düşman, müziğe yabancı biri olur; sözle inandırma yoluna artık hiç baş vurmaz, bir hayvan gibi her şeyi zorla, kaba güçle elde eder ve yaşamını bilgisizlik ve sapkınlık içinde uyum ve inceliklerden yoksun olarak geçirir."
"Tam böyle olur" dedi.
"O halde anlaşılıyor ki tanrı insanlara bu iki sanatı, müzik ve beden eğitimini iki hedefle, yani ruh gücü ve bilim sevgisi için verdi denebilir; ruh ile vücut için değil, ruh gücüyle bilim sevgisi için verdi ki, iki saz teli gibi gerilip gevşetilerek bir uyum oluşturacak kadar denkleşsinler."
"Böyle anlaşılıyor, doğrusu" dedi.
"Demek ki, bir sazın tellerini akort eden adama değil de, sporla müziği güzel bir şekilde birbirine katıp ruhuna en mükemmel ölçülerle sindiren kişiye müzik ve uyum ustası adını haklı olarak verebiliriz."
"Tabii verebiliriz, Sokrates" dedi.
"Öyleyse, Glaukon, kurduğumuz devletin korunması gerekliyse kentimizde, böyle bir adamı her zaman gözetmen olarak bulundurmalıyız (109), değil mi?"
"Bulundurmalı, tabii, son derece gerekli bu ."
"Eğitimimizin, yetiştirme yöntemimizin temelleri işte bunlardır. Ama yetiştirdiğimiz gençlerin danslarından, avlarından, sürek avlarından, spor yarışmalarından, at yarışlarından söz etmek gerekir mi? Aşağı yukarı belli ki bu etkinlikler de koyduğumuz ilkelere uymalı. Bunun nasıl olacağını bulmak da artık zor değildir. (110)
"Belki zor değil" dedi.
"Peki," dedim, "bundan sonra inceleyecek daha ne kalıyor? Herhalde bunlar arasında kimlerin yöneteceğini, kimlerin yönetileceğini saptamak, değil mi?"
"Kuşkusuz evet."
"Yaşlıların yönetmesi, gençlerin de yönetilmesi gerek besbelli."
"Tabii."
"Yaşlılar arasında da en iyilerinin."
"Öyle."
"Çiftçiler arasında en iyiler, çiftçilikte en üstün olanlar değil midir?"
'Evet."
"Peki, madem ki yöneticilerimiz bekçilerin en iyileri olmalıdır. Bunlar aynı zamanda kentin bekçileri olarak da en üstün olanlardır, değil mi?"
"Evet."
"Bu iş için akıllı, yetenekli , üstelik de kentle ilgili olmaları gerek, değil mi?"
"Öyle gerekir."
"Ama insan en çok sevdiği şeylerle ilgilenir."
"Şüphesiz."
"Peki ama insan en çok kimi sever? Biriyle kendi arasında çıkar birliği var diye düşünüyorsa, onun gönencini kendi gönenci, yoksunluğunu kendi yoksunluğu sayıyorsa, en çok onu sever (111)."
"Bekçiler arasından, yaşamları boyunca devletin çıkarına olacağını bildikleri işlere sarılan, zararına olacakları asla yapmak istemeyecekleri sınanarak kesinleşenleri seçmeliyiz."
"İşte en uygun adamlar bunlardır" dedi.
"Öyleyse onları her yaşlarında denemeli, bu kuralı ruhlarında tutabiliyorlar mı, bir büyü ya da bir zor onlara, devlete en yararlı olanı yapmak gerektiği düşüncesini unutturup bıraktırıyor mu diye bakmalı bence."
"Bırakmadan ne anlıyorsun?"
"Sana söyliyeyim," dedim. "Görüyorum ki, bir düşünce ya isteyerek ya istemeyerek zihnimizden çıkar; yanlış düşünceden, yanlış olduğu bize gösterilince isteyerek vazgeçeriz, bütün doğru düşüncelerden de istemeyerek."
"İsteğimizle olanı anlıyorum," dedi, "istemeyerek olanı çıkaramıyorum."
"Ne," dedim, "benim gibi sen de insanların iyi şeylerden istemeyerek, kötü şeylerden isteyerek ayrıldıklarını düşünmüyor musun? Gerçek üzerinde yanılmak kötü bir şey, gerçeği tanımak iyi bir şey değil midir? Gerçeğe uygun düşünmek sence gerçeği tanımak değil mi?"
"Evet , hakkın var," dedi, "bence de insanlar doğru düşünceden istemeyerek yoksun kılınırlar (112)."
"İnsanlar ya aldatıldıklarında, ya gözleri kamaştığı zaman ya da zorlandıkları zaman buna uğrarlar, değil mi? (113)."
"Gene anlamıyorum" dedi.
"Anlaşılan tragedya şairleri gibi konuşuyorum," (114) dedim. "Düşüncesini değiştiren ve unutan adama aldatılmış diyorum, çünkü birinde zaman, ötekinde akıl yürütmesi, onu hiç farkına varmadan düşüncesinden döndürür. Anlıyor musun şimdi?"
"Evet."
"Bir ağrı ya da bir acı onlara düşünce değiştirtirse, bir zorun etkisi altında kalmışlardır diyorum."
"Bunu da anladım," dedi, "doğru söylüyorsun."
"Gözleri kamaşmış olanlara gelince, kanımca, bir zevkin sihri ya da bir korkunun etkisi altında düşünce değiştirenlere sen de öyle dersin."
"Gerçekten," dedi, "aldatan her şey insanın gözlerini kamaştırır."
"O halde demin de dediğim gibi ruhlarındaki kuralların, yani daima devlete en yararlı olanı yapmak gerektiği kuralının en iyi bekçileri hangileridir diye araştırmalı (115).
Demek ki onları daha çocukken denemeli, bu kuralı unutturmaya, gençleri aldatmaya en elverişli sorunlarla karşı karşıya bırakmalı ve aralarından unutmayanı, aldatılamayanı seçmeli, unutanı, aldananı da seçmemeli, değil mi?"
"Evet."
"Onları zorluklarla, acılarla, savaşımlarla karşı karşıya bırakmalı ve bu koşullarda da gene aynı denemeleri yapmalı."
"Doğru" dedi.
"Üçüncü türden, yani onları birbiriyle karşılaştırarak gözlerini kamaştırıcı şeyler karşısında bırakma denemesi de yapmalı ve korkak olup olmadıklarını denemek için, onları da daha gençken korkunç şeylerle karşılaştırmalı, sonra da zevke daldırmalı, böylelikle altının ateşle sınanmasında gösterilen dikkatten daha büyük bir dikkatle, her türlü baştan çıkarıcılığa dayanabiliyor mu, uygun davranıyor mu, kendi kendine ve gördüğü müzik eğitimine bağlı kalıyor, kente bekçilik ediyor mu, bütün bu denemelerde ritim ve uyum kurallarına bağlılığını koruyor mu, kısacası hem kendilerine, hem devlete en yararlı olabilecekler mi, diye bakmalı. Çocukken, delikanlıyken, olgun adamken denenmiş ve bu sınavları sarsılmadan başarmış olanı devletin önderliğine, koruyuculuğuna getirmeliyiz. Onu yaşarken de onurlandırmalı, ölümünden sonra da onun için gömütler, anıtlar diktirerek en büyük armağanları sunmalıyız. Ama sınavı başaramayanları atmalıyız. İşte, Glaukon," dedim, "ayrıntıya girişmeden ilke olarak önderlerin ve devletin koruyucularının seçimi ve saptanması böyle olacaktır."
"Bence de böyle olmalıdır" dedi.
"Peki, devleti dışarda düşmanlara karşı, içerde dostlara karşı tam anlamıyla korumasını bilen, böylece dostlarda kötülük etmek isteğini uyandırmayan, düşmanlara kötülük etmek olanağını vermeyen kimselere, örneğin demin koruyucu adını verdiğimiz gençlere, önderlerin koyduğu kuralların korunmasında yardımcı demek gerçekten doğru değil midir? (116)"
"Bence doğrudur" dedi.
"Demin sözünü ettiğimiz gerekli yalanlar (117) arasında bir güzel yalan bulup, bu yalana bizzat önderleri ya da salt öteki yurttaşları inandırmak için bir çare var mıdır acaba?"
"Nasıl bir yalan olacak bu?" dedi.
"Hiç yeni bir şey değil," dedim, "bir Fenike masalı (118). Şairlerin dediğine göre aslında çok yerde olmuş, ama bizde olmamış ve belki de hiç olmayacak; zaten insanları buna inandırmak için de büyük bir hüner gerek ."
"Anlaşılan bunu açıkça söylemekten çekiniyorsun," dedi.
"Söyledikten sonra, çekinmekte haklı olduğumu göreceksin" dedim.
"Korkmadan söyle" dedi.
"İşte söylüyorum; söylemeye nasıl cüret edeceğimi, hangi sözlerle anlatacağımı bilmediğim halde söylemeye başlıyorum: En önce önderleri ve askerleri, sonra da geri kalan yurttaşları; bizim onlara okuttuklarımızın, öğrettiklerimizin etkisi altında olduklarına, aslında içinde yaşadıkları her şeyin bir düş olduğuna, gerçekte bir zamanlar, daha çocukken silahlarıyla ve bütün kişisel eşyalarıyla birlikte kendilerinin de yerin altında biçimlendirildiklerini, sonra baştan aşağı işlendikten sonra, toprak ananın onları yeryüzüne çıkardığına, şimdi de içinde yaşadıkları ülkeyi anaları ve sütnineleri saymaları ve ona saldıran olursa, onu savunmaları, yurttaşlarına da aynı anadan, yani topraktan doğma kardeşler gibi bakmaları gerektiğine inandırmaya girişeceğim."
"Bu yalanı söylemeye öteden beri çekinmen boşuna değilmiş," dedi.
"Pek tabii," dedim. "Ama ne olursa olsun masalın sonunu da dinle. Anlatmayı sürdüreceğiz ve kentteki bütün insanlar kardeştir, diyeceğiz, Ama tanrı sizi yaratırken önder olmak için yarattıklarına, doğdukları zaman altın katmıştır; bu yüzden en değerlileridir; yardımcılara gümüş, çiftçilere ve öbür zanaatkârlara da demir ve tunç karıştırmıştır. Hepiniz aynı soydan olduğunuz için, çoğu zaman kendinize benzer çocuklar yapacaksınız. Ama ola ki altından gümüş, gümüşten altın doğar, öbür madenler arasında da böyle değişmeler olabilir. Bu yüzden tanrı, önderlere her şeyden önce ve büyük bir ısrarla, doğan çocuklara iyice bekçilik etmelerini, ruhlarına bu madenlerden hangisinin katılmış olduğunu büyük bir dikkatle araştırmalarını buyurur; kendi çocukları tunçla veya demirle karışmış olarak doğarlarsa, onlara asla acımayıp bedenlerine uyan görevler seçerek, onları ya zanaatkârlar ya çiftçiler arasına atmalarını, yok işçi ya da çiftçi çocuklarından altın veya gümüşle karışmış olarak doğan olursa, onlara değer vermelerini ve kimini bekçiliğe, kimini de yardımcılığa çıkarmalarını söyler. Çünkü demirden ya da tunçtan yapılmış olmasına karşın biri devlete koruyuculuk ettiği gün, kentin yok olacağını haber veren bir tanrı sözü varmış. Şimdi, yurttaşları bu masala inandırmak için bir çare biliyor musun?"
"Bunların kendilerini nasıl inandıracağız, hiç bilmiyorum" dedi. "Ama oğulları, gelecek kuşaklar ve daha sonraki insanlar için bir çare bulunabilir."
"Ama bu bile onların devletle ve birbirleriyle daha yakından ilgilenmelerine yarar," dedim. "Çünkü ne düşündüğünü aşağı yukarı anladım.
Fakat bırakalım masalımızı, talih nereye götürürse, oraya gitsin (120). Biz, topraktan doğmuş bu gençleri silahlandırarak, önderlerinin yönetimi altında ileri sürelim. Gelip kentte ordugâh kurmak için en güzel yeri seçsinler, oradan içerdekileri, yurttaşlardan yasalara uymayanları kolayca önleyebilsinler, dışardakiler yani düşman, sürüye dalan bir kurt gibi saldıracak olursa, karşı koyabilsinler. Orada konakladıktan, gereken tanrılara kurban kestikten sonra, yatacak yerlerini hazırlasınlar, öyle değil mi?"
"Öyle olmalı, dedi."
"Konakladıkları bu yerlerin, onları kışın soğuktan, yazın sıcaktan koruması da gerekir, değil mi?"
"Tabii öyle" dedi, "konutlardan söz ediyorsun herhalde."
"Evet," dedim, "ama bunlar askerlere uygun olacak, tüccarlara değil."
"Aralarında ne fark var, sence?"
"Sana söylemeye çalışacağım," dedim. "Çobanlar için en feci, en çirkin şey sürüleri beklemekte kendilerine yardımcı olarak yetiştirdikleri köpeklerin küstahlık, açlık veya başka bir kötü huy yüzünden kuzulara kötülük etmeye kalkışmaları ve köpekten çok kurda benzemeleridir."
"Feci bir şey olurdu." dedi.
"Yardımcılarımızın yurttaşlara böyle bir şey yapmalarını, onlardan üstündürler diye iyi niyetli dostlara değil de, zalim hükümdarlara benzemelerini önlemek için her çareye başvurmalı değil mi?"
"Başvurmalı" dedi.
"Gerçekten iyi eğitim görmüşlerse, bu duruma düşmemek için en etkili silahı edinmiş olurlar, değil mi?"
"Eğitim gördüler ya" dedi.
Ben de dedim ki: "Bunu ileri sürmek doğru değil, (121) sevgili Glaukon. Ancak, kendi kendilerine ve koruyuculuklarını üstlendikleri kişilere iyi davranmaya en büyük değeri biçmeleri gerekiyorsa, onlara az önce dediğin gibi, hangisi olursa olsun doğru bir eğitim verilmesi gerekir demek yanlış olmaz."
"Hakkın var" dedi.
"Aklı başında bir adam der ki, bu eğitimin yanı sıra , onların bir de konutları ve olabildiğince iyi bekçilik etmelerine engel olmayacak, onları öbür yurttaşlara kötü davranmaya yöneltmeyecek başka varlıkları da olmalı."
"Doğru söylemiş olur" dedi.
"Bak bakalım," dedim, "böyle olmaları için, onlara şu yaşama ve oturma yöntemini benimsetmemeli mi: Önce zorunlu gereksinimlerinden başka, hiç kimsenin tek başına sahiplendiği bir şeyi olmayacak; kimsenin, herkese açık olmayan evi veya kileri olmayacak; yiyecekleri de aklı başında ve gözüpek savaşçılara yaraşan besinler olacak; miktarı saptandıktan sonra, bekçilik ücreti olarak öbür yurttaşların bir yıllık gelirlerinden ne fazla, ne eksik alacaklar; ortak yemeklere gidip gelerek, savaş sırasındaki askerler gibi hep birlikte yaşayacaklar. Gümüş ve altına gelince, onlara diyeceğiz ki, ruhlarında tanrıların koyduğu tanrısal gümüş, tanrısal altın her zaman vardır, insanlarınkine gereksinimleri olamaz; kendi altın varlıklarını insanların altınıyla karıştırarak kirletmek haramdır, çünkü herkesin kullandığı para yüzünden cinayetler işlenmiştir, halbuki ruhlarındaki altın tertemizdir; kenttekiler arasında yalnızca onlara altınla gümüşe dokunmak, onları kullanmak, onlarla aynı çatı altında oturmak, süslenmek ve altın veya gümüş bardaktan içmek yasaktır; böylece kendileri korunacak ve kenti koruyacaklar. Ama toprağa, evlere, paraya sahip olurlarsa, bekçiyken ev sahibi ve çiftçiye, öbür yurttaşların dostlarıyken düşmanlarına ve zalim efendilere dönüşürler ; bütün yaşamlarını nefret ederek ve nefret edilerek, tuzak kurmak ve tuzağa düşmek, dışardaki düşmanlardan çok içerdeki düşmanlarından korkarak geçirecekler ve kendileri de, devlet de yok olmaya doğru gidecektir. İşte bütün bu nedenlerden," dedim, "koruyuculara, konutları ve sahip oldukları öbür şeyler hakkında bu ilkeleri koymaları gerektiğini söyleyelim; bunları bir yasayla da saptayalım mı ? (122)"
Glaukon da, "Kesinlikle yasalaştırmalıyız" dedi.




YUNAN SES SİSTEMİ (*)

Systema teleion (ametabolon):
a' g' f' e' d' c' h a g f e d c H II A.
1. e' d' c' h II a g f e dorios
2. a g f e d c H II A hypodorios (aiolios)
3. h' II a' g' f' e' d' c'h hyperdorios (miksolydios)
4. d' c' h a II g f e d phrygios
5. g f e d c H A II G hypophrygios (ionios)
6. a' II g' f' e' d' c' h a hyperphrygios (lokrios) = hypodorios
7. c' h a g II f e d c lydios
8. f e d c H A G II F hypolydios
9. g' II f' e' d' c' h a g hyperlydios (syntonolydios) = hypophrygios.

Yunan ses sistemi dört tetrakorttan (kvart) oluşuyordu. Bunların iki üst ile iki alt tetrakordu aralarında ortak bir sesle (synaphe) bağlıydı, oysa iki orta tetrakort bir tam sesle (diazeuksis) birbirinden ayrılmıştı. İki oktavın tamamlanması için en alta A sesi (proslambanomenos) eklenirdi. Asıl tetrakort iki tam, bir yarım sesten oluşan ve yukardan aşağı inen dor tetrakorduydu. Birbirine bağlı olmaksızın yanyana getirilen bu tetrakortlardan ikisi dorios makamını oluşturur.(1) Üst tetrakordun alt oktava getirilmesiyle hypodorios makamı (2), alt tetrakordun üst oktava getirilmesiyle hyperdorios makamı (3) ortaya çıkar.
Phrygios makamı d' -d-ye (4) kadar uzanır; hypophrygios (5) ile hyperphrygios (6) makamları da hypodorios ve hyperdorios makamları gibi oluşur. Aynı biçimde Iydios makamından (7) da hypolydios (8) ile hyperlydios (9) makamları yapılabilir.
Platon'un reddettiği hüzünlü makamlar şunlardır: Miksolydios (3) ile hyperlydios (9) ve bunlara yakın olan 2, 6 ve 8 numaralı makamlar. Ionios (5) ile Iydios (7) makamları gevşek oldukları için reddediliyorlar. Yalnızca dorios (1) ve phrygios (4) makamları kabul ediliyor.
Bu iki makam birden yalnız 9 ses (e' - d-ye) üzerine uzandığına göre, bu makamlarla bestelenmiş şarkılara eşlik etmek için 9 telli Lyra (Lir) ya da Kithara (Gitar / mandolin) yeterliydi. Bu nedenle Platon "arp"lara benzer çok telli sazları safdışı bırakabiliyor. Platon aynı biçimde aulos'u da reddeder. Aulos değişik büyüklükte ve değişik akortlarla yapıldığı için Platon'un reddettiği makamları da vermeye elverişliydi. Çobanlar içinse birkaç düdüğün bir araya getirilmesinden oluşan syrinks (çoban flâvtası) yeter sayılıyor.


DEVLET
IV

SOKRATES (anlatmayı sürdürüyor) :

Sonra Adeimantos söz alarak: "Peki, Sokrates;" dedi. "Ama biri çıkar da senin bu adamları pek de mutlu kılmadığını söylerse (1), kendini nasıl savunacaksın? Hem de kendi yanlışları yüzünden mutlu olmayacaklarmış. Çünkü aslında kente (2) egemen oldukları halde kentten hiçbir nimet elde edemeyecekler (3); başka hükümdarlar gibi toprak sahibi olmayacaklar; güzel, büyük evler kurdurup bu evlere yakışır biçimde dayayıp döşeyemeyecekler; tanrılara kendi adlarına kurban kesemeyecekler, kimseyi evlerinde konuk edemeyecekler; demin saydığın nimetleri, altın ve gümüşü, bahtı açık sayılanların kullandıkları şeyleri ellerinde bulunduramayacaklarmış. Bu durumda, demek ki koruyucular, kentte oturan ve kenti korumaktan başka hiçbir işi olmayan ücretli askerler gibi olacaklar, denebilir."
"Evet'' dedim. "Üstelik bunlar boğazı tokluğuna çalışan, ötekiler gibi besinden başka ücret bile almayan kimselerdir. Öyle ki, kendi keyifleri için yolculuk etmek, yosmalara para yedirmek veya bahtlı sayılanların harcadıkları gibi, her hangi bir yere para harcamak isterlerse, onlara izin verilmeyecektir. İşte bunları ve bunun gibi birçok şeyleri iddianamenin dışında bıraktın.''
"Peki'' dedi, "Bunlar da iddianameye katılsın bakalım.''
"Nasıl savunacağız mı diyorsun?''
"Evet.''
"Benim düşünceme göre'' dedim, "neler söylememiz gerektiğini aynı yoldan yürüyerek bulacağız. Onlar bu durumlarında çok mutluysalar, bunda şaşılacak bir şey yok, diyeceğiz. Ama biz kentimizi, bütün kente olabildiğince büyük bir mutluluk sağlamak için kuruyoruz (4), bir sınıf diğerlerinden daha mutlu olsun diye değil. Çünkü, böyle kurulmuş bir kentte adaleti (5), en kötü biçimde yönetilen bir kentte ise adaletsizliği kolayca belirleyebileceğimizi ve bunları gördükten sonra, uzun zamandan beri üzerinde durduğumuz konu hakkında bir yargıya varabileceğimizi sandık. Ama şimdi, sanırım, düşlemimizde mutlu bir kent kuruyoruz; istemimiz, birkaç kişiyi ayırıp mutlu etmek değil, tüm kenti mutlu etmektir. Biraz sonra tam karşıt bir durumu gözden geçireceğiz (6). Nasıl ki bir yontuyu boyarken (7), biri gelip vücudun en güzel yerlerine en güzel renkleri koymadığımızı, örneğin yüzün en güzel yeri göz olduğuna göre, gözü erguvan rengine boyayacak yerde siyaha boyadığımızı söyleyerek kusur bulursa, ona: 'Ey garip insan (8), sakın gözleri °ya da başka bir uzvu, göz biçiminden çıkaracak, kendine benzemeyecek kadar güzel boyamak gerektiğini sanma! Sen asıl, her organa yakışan renkleri koyarak, yontunun bütününü güzel yapıp yapmadığımıza dikkat et' derdik. Bunun gibi, şimdi de koruyuculara (9), onları koruyucudan başka her şey yapacak bir mutluluk sağlamamız için bizi zorlama. Örneğin çiftçilere de bayramlıklar giydirip altınlar takar, toprağı diledikleri kadar işlemelerine; öte yandan çömlekçilerimizin de yan gelip ateş çevresinde kadeh tokuşturarak yiyip içerken, tornalarını yanlarına alıp istedikleri kadar çömlek yapmalarına izin verebilirdik. Yine tüm kent mutlu olsun diye, diğer bütün yurttaşları da bu biçimde mutlu kılabilirdik. Ama sakın böyle bir şeyi aklımıza koyma. Çünkü seni dinledik mi, ne çiftçi çiftçi olur, ne çömlekçi çömlekçi; ne de devletin varlığı için gereken bu mesleği yapacak bir kimse bulunur. Ama koruyuculardan başkası için bu o kadar önemli değildir; çünkü eskiciler kötü olurlarsa, eskici olmadıkları halde eskici geçinirlerse, bunda kent için korkulacak bir şey yoktur. Ama yasaların ve kentin koruyucuları olan kişiler aslında koruyuculuk yapmadıkları halde koruyucu yerine geçerlerse, kuşkusuz, bütün kenti baştan aşağı mahvederler. Öte yandan kentin iyi durumda ve mutlu olması da yalnızca onların elinde olur(10). Ancak, biz gerçek koruyucular, yani kente hiç kötülüğü dokunmayan koruyucular yaratıyoruz; ama bizi eleştiren kişi, kente her kötülüğü yapabilecek olan (11), sanki bir devlet işinde değil de bir halk eğlencesinde bulunuyormuşcasına şölenler veren mutlu kimseler düşlüyorsa, büyük bir olasılıkla kentten değil de, başka bir şeyden söz etmektedir. Öyleyse şu nokta üzerinde durmalıyız: Acaba kente koruyucular koymaktaki amaç, onları olabileceği kadar mutlu etmek midir? Yoksa kentin tümünü göz önünde tutup, tümünde mutluluk olup olmadığına mı dikkat etmeli; bu yardımcı ve koruyucuları da onlar için koyduğumuz düzeni uygulamaya mı zorlamalı? Hem onları, hem diğerlerini, üstlerine düşen görevleri en iyi biçimde yapmaya ikna ederek, bütün kent gelişip iyi yönetilmeye başlayınca, her sınıfın doğanın nasip ettiği mutluluk payını almasına izin mi vermeli, işte üzerinde durulacak nokta budur.''
"İşte, sanırım iyi konuştun''dedi.
"Peki'' dedim, "bakalım, buna benzeyen şu konuda da gereği gibi konuştuğumu kabul edecek misin?"
"Hangi konuda?''
"İki şeyin, tüm çalışanları işlerini yapamaz duruma getirecek kadar bozup bozmadığını gözden geçir.''
"Hangi iki şey?''
"Zenginlik ve yoksulluk.''
"Nasıl?''
"Şöyle: Çömlekçi zengin olunca zanaatıyla uğraşmak ister mi?''
"Hiçbir biçimde.''
"Gittikçe daha tembel ve ahlâksız olmayacak mı?''
"Evet, olacak.''
"Öyleyse çömlekçi kötüleşmez mi?''
"Hem de çok'' dedi.
"Öte yandan, yoksulluğu yüzünden değişik araç veya zanaatı için gerekli başka şeyleri sağlayamadığından, hem çıkaracağı iş kötü olacak, hem de, örneğin zanaatını çocuklarına ya da başkalarına öğretirse, onlar da kötü zanaatçı olacak.''
"Başka türlü olabilir mi?''
"Öyleyse her iki durumda da, hem yoksulluk hem zenginlikte, o zanaatın durumu kötüleşecek, bu zanaatlarla uğraşanların durumu da.''
"Apaçık.''
"Demek ki, koruyucuların ne yapıp yapıp kente gizlice sokulmasını kesinlikle önleyecekleri ikinci bir şey bulduk.''
"Hangisi bu?''
"Zenginlik ve yoksulluk'' dedim. "Çünkü biri sefahat, tembellik, değişiklik sevdasını doğurur; öteki, değişiklik sevdası doğurduğu gibi insanı küçültür, kötü iş çıkarmasına neden olur.''
"Çok doğru'' dedi. "Ama, Sokrates, şu noktayı da düşün: Kentimiz, parası olmazsa nasıl savaşacak? Hele güçlü ve zengin bir kentle savaşmak zorunda kalırsa?''
"Gayet açık ki'' dedim "tek bir kente karşı savaş biraz güç olurdu, ama böyle iki kente karşı daha kolaydır.''
"Bu nasıl olur?'' dedi.
"Önce'' dedim "olur da savaşa tutuşmak gerekirse, savaş için yetişmiş birer atlet olan bu kişiler zengin insanlarla savaşmayacaklar mı?''
"Orası öyle'' dedi.
"Öyleyse ne istersin, Adeimantos?'' dedim. "Yalnızca bu iş için hazırlanmış bir yumruk dövüşçüsü, yumruk dövüşçüsü olmayan iki kişiyle, hem de zengin ve yağlı iki kişiyle, kolayca başa çıkamaz mı sanırsın?''
"İkisiyle birden, belki güç olur'' dedi.
"Kaçar gibi yapıp birden geri dönerek hep kendini en yakından izleyene vuran ve bunu çoğunlukla güneşin alnında ve boğucu sıcaklarda yineleyebilen bir sporcu, bunun gibi birkaç adamla başa çıkamaz mı dersin?''
"Kesinkes başarabilir", dedi, "bunda şaşılacak bir şey yok.''
"Peki, sence zenginlerin savaş bilgisi, savaş deneyimleri de yumruk dövüşçülüklerinden daha üstün değildir, değil mi?''
"Evet, değildir'' dedi.
"O halde bizim atletlerimiz, sayısı iki üç kat fazla olan insanlarla kolayca savaşabilecekler.''
"Bunu teslim ederim'' dedi, "bana haklısın gibi geliyor.''
"Ne dersin? Öteki kente bir kurul gönderip gerçeği söyletseler: Biz ne altın, ne de gümüş kullanırız; zaten bunlar bizim için önemli değil, ama sizin için önemli; o halde bizimle birlikte savaşıp karşı tarafın zenginliklerini siz alın'' dedirtseler, bu sözleri işitenlerin semiz ve gevşek koyunlara karşı köpeklerle birleşmek yerine, dinç ve kaslı köpeklere karşı savaşmayı yeğleyeceklerini sanır mısın?''
"Sanmam'' dedi, "ama bir kent, ötekilerin bütün zenginliklerini kendinde toplarsa, sakın bu zenginlik zengin olmayan için tehlikeli olmasın, dikkat et.''
"Şimdi kurmakta olduğumuz kentten başka türlüsünün kent denmeye layık olduğunu sandığın için ne mutlu sana'' dedim.
"Peki, ama ne diyelim?" dedi.
"Kentimizden başka kentlere daha büyük adlar vermeli'' dedim. "Çünkü her biri, oyuncuların dediği gibi (12), bir kent değil, birçok kenttir; hiç değilse birbirine düşman iki kent, yoksulların ve zenginlerin kenti. Bunların her birinde de birçok kent vardır. Şimdi bunlara bir kent diye saldırırsan, belki kaybedersin; ama birçok kent diye saldırırsan, bir bölümünün servetini, gücünü, hatta kendilerini öteki bölüme vermekle, birçok yandaş kazanacaksın, düşmanın da az olacak. Senin kentin de, demin konulan düzene göreï usluca yönetildiği sürece, büyük olacak, hatta binden fazla savaşçısı olmasa bile. Çünkü ne Yunanlılarda, ne barbarlarda bu anlamda büyük olan tek bir kente kolay kolay raslayamayacaksın. Ama görünüşte büyük, hatta kentimizden çok daha büyük çapta olan kentlere çok sık raslayacaksın. Böyle düşünmüyor musun yoksa?''
"Zeus hakkı için'' dedi, "hiç böyle düşünmez olur muyum?''
"O halde'' dedim, "yönetenlerimiz kenti ne büyüklükte tutmalı, başka topraklardan vazgeçmek koşuluyla, kentin büyüklüğüne oranla ne büyüklükte bir toprak ayırmalılar, bu konuda, yöneticiler için en güzel sınır şu sınır olacak, değil mi?''
"Hangi sınır ?'' dedi.
"Bence şöyle bir sınır'' dedim. "Kent genişlerken bir tek kent olarak kaldıkça, büyüsün; ama daha fazla değil."
"Çok güzel'' dedi.
"O halde koruyuculara şu buyruğu da verelim: her çareye başvurarak, kentin ne çok küçük, ne de görünürde büyük bir kent olmamasına, kendine yeter ve tek kalmasına dikkat etsinler.''
"Demek ki onlara basit bir ödev vereceğiz'' dedi.
"Yukarıda (13) sözünü ettiğimiz buyruk bundan da basitti'' dedim. "Koruyucuların işe yaramaz çocukları doğarsa, onları öteki sınıflara; başka sınıflardan yetenekli bir çocuk doğarsa, onu koruyuculara göndermek gerektiğini söylemiştik. Bununla, yurttaşlardan kim, hangi iş için yaratılmışsa yalnızca o işi, herkesin yalnızca kendi işini yapması gerektiği gösterilmek isteniyordu. Öyle ki, herkes kendi göreviyle uğraşıp birçok değil, bir tek insan olur ve böylece kent de birçok kent değil, doğal olarak tek bir bütün olur.''
"Gerçekten bu, ilk söylediğimizden de basit bir iş'' dedi.
"Benim iyi Adeimantosum'' dedim, "gerçi birileri, onlara verdiğimiz görevlerin ağır ve güç olduğunu düşünebilir, ama aslında bu görevler basittir; yeter ki koruyucular Büyük, büyük yerine uygun diyeyim, bir tek şeyi (14) korusunlar.''
"Hangisi bu ?'' dedi.
"Öğretim ve eğitim" dedim; "çünkü onlar iyi bir eğitim sayesinde aklı başında kimseler olurlarsa, bütün bunları kolayca anlayacaklar. Şimdi bir yana bıraktığımız başka işlerin de, kadın almak, evlenmek, çocuk yapmak işlerinin de olabildiği kadar 'dostlar arasında ayrı gayrı olmasın' diyen ata sözüne göre yapılması gerektiğini kavrayacaklar (15).''
"Çok doğru olur'' dedi.
"Kuşkusuz," dedim, "devletin edimi bir kez iyi bir yola yöneldi mi, bir daire gibi genişleye genişleye ilerler. Çünkü yetkin bir öğretim ve eğitim iyi varlıklar yaratır. Bu yetkin varlıklar da o eğitimle yoğrularak hem her bakımdan, hem doğurma yeteneği bakımından birincilerden daha iyi olurlar. Tıpkı diğer yaratıklarda olduğu gibi.''
"Öyle olmalı'' dedi.
"Yani iki sözcükle söylersem: Kentle ilgili olanlar, bir ilkeyi her şeyden önce korusunlar, farkına varılmadan bozulmamasına dikkat etsinler, yani idman ve müzik alanında usule aykırı hiçbir yenilik yapılmasın. Olur da 'İnsanlar en çok şarkıcıların söylediği en yeni şarkılardan hoşlanıyorlar' (16) denirse, belki biri şairin yeni bir şarkı söyleme usulünü kastettiğini düşünür ve bunu över korkusuyla, bu ikisi olabildiği kadar iyi korunsun. Bu düşünceyi ne övmeli, ne de şairin bunu söylemek istediğini sanmalı. Çünkü yeni bir müzik yöntemi benimsemekten, her şeyi tehlikeye düşürmek korkusuyla kaçınmalı. Çünkü Damon'un sözüne (17) ve benim kanıma göre, müzik usulü, hiçbir yerde devletin en temel yasalarına dokunmadan değiştirilemez.''
"Haydi beni de buna inananların arasına koy.''
"Anlaşıldığına göre'' dedim, "koruyucuların kalesi burada, müzik alanında kurulmalı.''
"Herhalde'' dedi, "bu alanda yasalardan sapma, kolayca, sinsi sinsi olur.''
"Evet'' dedim, "sanki oyun oynanıyormuş ve bu sapmadan hiçbir kötülük gelmezmiş gibi.''
"Gerçekten de'' dedi, "müzik yasalarından sapma, azar azar yerleşip sinsi sinsi göreneklerimize ve çalışma biçimlerimize sokulur; buradan, daha da güçlenerek insanlar arasındaki ilişkilere iner. Bu ilişkilerden de büyük bir küstahlıkla, Sokrates, yasalara ve devlet işlerine yayılır, sonunda da özel ve genel yaşamda ne varsa, hepsini alt üst eder (18).''
"Peki'' dedim, "gerçekten bu böyle midir?''
"Sanırım'' dedi.
"O halde, baştan söylediğimiz gibi, çocuklarımız küçük yaştan yasalara daha uygun (19) oyunlar oynamalılar, değil mi? Çünkü oyunlar ve çocuklar yasalardan ayrılırsa, bu çocuklar, yasalara bağlı, ciddi insanlar olarak yetişebilirler mi ?''
"Hiç olabilir mi?'' dedi.
Sez Törek ädäbiyättän 1 tekst ukıdıgız.
Çirattagı - Devlet - 09
  • Büleklär
  • Devlet - 01
    Süzlärneñ gomumi sanı 3906
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1877
    31.3 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    50.7 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Devlet - 02
    Süzlärneñ gomumi sanı 3956
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1568
    32.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.3 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Devlet - 03
    Süzlärneñ gomumi sanı 4000
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1630
    32.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.4 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Devlet - 04
    Süzlärneñ gomumi sanı 3927
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1857
    30.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    41.7 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.3 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Devlet - 05
    Süzlärneñ gomumi sanı 3707
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1902
    28.9 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    41.2 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    47.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Devlet - 06
    Süzlärneñ gomumi sanı 3791
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1875
    29.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    42.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.4 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Devlet - 07
    Süzlärneñ gomumi sanı 3855
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1855
    29.3 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    41.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    47.0 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Devlet - 08
    Süzlärneñ gomumi sanı 3954
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1845
    30.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    40.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    47.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Devlet - 09
    Süzlärneñ gomumi sanı 4120
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1688
    31.3 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    43.4 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    50.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Devlet - 10
    Süzlärneñ gomumi sanı 3916
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1682
    29.6 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    41.3 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    47.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Devlet - 11
    Süzlärneñ gomumi sanı 3714
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2041
    24.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    36.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    42.0 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Devlet - 12
    Süzlärneñ gomumi sanı 398
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 289
    35.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    44.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    48.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.