Çocukluk - 10

Süzlärneñ gomumi sanı 3661
Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2047
32.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
46.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
54.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
ads place

XI

KÖTÜ NOT

Büyükannem bir yıl süren yasından sonra, kendisini çok sarsan acılarından biraz
kurtulmuş gibiydi; ara sıra, çoğu bizimle aynı yaşta olan kız ve erkek çocuklar
olmak üzere, konuk kabul etmeye başlamıştı.
Lüboçka'nın doğum günü olan 13 aralık günü, Prenses Karnakova ile kızları, Bayan
Valahina ile Soniçke, İlinka, Grap, küçük İvinlerin ikisi, daha yemekten önce
bize gelmişlerdi.
Çağrılıların toplandığı aşağı salondan yükselen konuşmalar, kahkahalar,
gürültüler bize kadar geldiği halde, sabah derslerimizi bitirmediğimiz için
onlara katılamıyorduk. Ders çalıştığımız odada asılı duran izlencemizde: Lundi
de 2 à maitre d'histoire et de geographie yazılıydı. İşte bu maitre d'histoire'ı
bekledikten, dinledikten, uğurladıktan sonra ancak özgür kalabileceğiz. Saat
ikiyi yirmi dakika geçtiği halde, tarih öğretmeninden hâlâ bir ses çıkmadığı
gibi, her zaman geçtiği sokakta da görünmüyordu; görünmesini de istemiyordum.
Volodya, dersini hazırladığı Smaragdof'un kitabından bir dakika başını
kaldırarak:
- Lebedyev galiba bugün gelmeyecek, dedi.
- Aman umarım gelmez, çünkü hiçbir şey bilmiyorum, dedim, üzgün bir sesle: ama
geliyor işte, diye ekledim. Volodya yerinden kalktı, pencereye yaklaştı:
- Hayır, dedi. O değil, bir başkası.
Çalışmadığı, dinlendiği dakikalarda yaptığı gibi gerinip aynı zamanda başını da
kaşıyarak:
- Saat iki bucuğa kadar bekleriz, o zamana kadar yine gelmezse, St. Jérôme'a,
kitapları toplayacağımızı haber verebiliriz, diye ekledi.
Ben de gerindiğim sırada Kaydonov'un iki elimle tuttuğum kitabını başımın
üstünde titrettikten sonra:
- Derse gelmekten ne zevk alıyor, anlamıyorum... dedim.
İşsizliğin verdiği sıkıntıdan kitabımı açarak dersimi okumaya başladım. Ders hem
uzun, hem de zordu; bense hiçbir şey bilmiyor, ne kadar okusam
yetiştiremeyeceğim gibi, aklımda da bir şey kalmayacağını anlıyordum. Hem öyle
heyecanlıydım ki, bu anda kafamı bir konu üzerinde toplamama olanak yoktu.
Bana çok sıkıntılı, çok ağır gelen tarihten önceki derste, Lebedyev beni St.
Jérôme'a şikâyet etmiş; ders notu defterime de çok kötü sayılan "2" numara
atmıştı. Daha o gün St. Jérôme, gelecek derste de numaram "3"ten aşağı düşerse
cezalandırılacağımı söylemişti. İşte gelecek ders geldi, doğrusu çok da
korkuyorum.
Bilmediğim dersime o kadar dalmıştım ki, dışardan gelen ayaktan çıkarılan lastik
sesi beni şaşırtmıştı. Başımı çevirdiğimde kapıda, bana çok soğuk gelen
Lebedyev'in çiçek bozuğu yüzü, çok iyi tanıdığım, önü iliklenmiş lacivert fraklı
hantal vücudu görünmüştü. Öğretmen ağır ağır şapkasını pencereye, defterini de
masanın üzerine koyduktan sonra, sanki çok gerekliymiş gibi, iki eliyle frakın
kuyruklarını kaldırarak derin bir soluk aldı, yerine oturdu. Terli ellerini
ovuşturdu:
- Baylar, dedi. Önce geçen dersimizi yineleyelim, sonra da ortaçağda geçen
olaylar üzerine size bilgi vermeye çalışacağım.
Bu, dersinizi anlatın demektir.
Volodya, dersini iyi bilen kimselerde görülen bir tavırla, çok rahat ve güven
içinde anlatırken ben de iş olsun diye merdiven başına çıktım, aşağı inmemize
izin verilmediği halde, nasıl oldu bilmiyorum, kendimi aşağıda buldum.
Her zaman gözetme noktası olan kapının arkasına yerleşmek üzereydim ki, her
zaman başıma bir dert açan Mimi, birdenbire bana çarptı, korkunç bir bakışla bir
bana, bir de kızların kapısına, yine bana baktıktan sonra:
"- Siz burada mısınız?" dedi. Bir kez sınıfta olmadığım, sonra hiç yakışık
almayan bir yerde bulunduğum için kendimi her bakımdan suçlu buluyor, bunun için
de başımı önüne eğip susuyor, kendimi pişmanlığın en açık örneği olarak
görüyordum. Mimi:
- Bu kadarı da fazla, burada ne yapıyordunuz?, diye sordu. Ben susuyordum. O,
bükülmüş parmağını tırabzana vurarak: "Bunu böyle bırakmam. Hepsini Kontes'e
anlatacağım" diye sürdürdü.
Sınıfa döndüğüm zaman saat üçe beş vardı. Öğretmen, ne girdiğimin, ne de
çıktığımın farkında değilmiş gibi Volodya'ya yeni dersini anlatıyordu. Dersini
bitirip defterleri topladığı, Volodya da ders kuponunu getirmek için başka odaya
gittiği zaman, birdenbire, beni unuttuklarını, artık hiçbir sorun kalmadığını
düşünerek sevinmiştim ki, öğretmen gaddarca bir gülümsemeyle bana döndü ve
ellerini ovuşturarak:
- Umarım ki dersinizi hazırladınız, dedi.
- Evet hazırladım, yanıtını verdim.
İskemlesinde sallanıp düşünceli gözlerle ayaklarına bakarak:
- Kutsal Louis'nin haçlı seferlerinden bir şeyler anlatmak sıkıntısına katlanır
mısınız? Kaşını kaldırıp parmağıyla hokkayı gösterdikten sonra:
- Evvela Fransa kralının bu sefere çıkmasının nedenlerini söyleyin, sonra da;
havada bir şey tutuyormuş gibi ellerini sallayarak:
"- Bu seferin özel yanlarını anlatın"; elindeki defterleri masanın sol yanına
vurarak: - "Bu seferin Avrupa devletleri üzerindeki etkisini anlatın." Başını
sağ yana eğerek defterleri de o yana vurduktan sonra: "-Hele Fransa'ya olan
etkisini söyleyin..." diyerek sorunusu bitirdi.
Birkaç kez yutkundum, başımı bir yana eğerek yanıt veremedim. Sonunda masada
duran kaz tüyü kalemi elime aldım... Şimdi de kalemi koparıyor, susmayı
sürdürüyordum. Öğretmen elini uzattı:
- Kalemi alabilir miyim?, dedi. Gerekebilir. Şimdi buyurun.
- Louis, şey Kutsal Louis... İyi ve şey... akıllı bir çardı.
- Kim?
- Çar. O Kudüs'e sefer yapmayı kurdu, Fransa'nın yönetimini annesine bıraktı.
- Annesinin adı neydi?
- Bı... bı... lanka.
- Nasıl ? Bılanka mı?
Dudaklarımı yana bükerek tuhaf bir biçimde gülümsedim. Öğretmen alaylı alaylı:
- Peki efendim. Daha başka şeyler biliyor musunuz? dedi.
Benim için artık yitirecek bir şey kalmamıştı. Bir kez öksürdükten sonra yalan
yanlış aklıma ne geldiyse sıraladım.
Öğretmen susuyor, elimden aldığı tüy kalemle masanın tozlarını temizliyor, arada
bir: "- Güzel, çok güzel!" diyordu. Hiçbir şey bilmediğimi, söylemek istediğimi
gereği gibi anlatamadığımı anlıyor, öğretmenin de beni susturarak yanlışımı
düzeltmemesine çok üzülüyordum. Öğretmen bir az önce söylediğim:
- "Kudüs'e hangi amaçla sefer yapmayı düşündü?" tümcesini yineledi:
- "Çünkü onun için... Çünkü o..."
Ben tümüyle şaşırdım, bir sözcük daha söyleyemedim. Hatta bu cani öğretmen soran
bir susuşla bir yıl yüzüme baksa, yine yanıt vermek gücünü kendimde
göremeyeceğimi anlıyordum.
Üç dakika kadar yüzüme baktıktan sonra öğretmenin yüzü derin bir üzüntüye
büründü, bu sırada odaya giren Volodya'ya dokunaklı bir sesle:
- Lütfen defterlerinizi getirin, not atacağım, dedi.
Volodya defteri verdi, ders fişini de usulca önüne koydu.
Hoca defteri açtı, kalemini dikkatli dikkatli mürekkebe batırarak güzel
yazısıyla Volodya'nın ders ve davranış bölümlerine beşer numara yazdı. Sonra
kalemi benim numara hanelerimin üzerinde durdurdu, silkeledi, düşünmeye başladı.
Birdenbire, elinin güç fark edilir hafif bir deviniminden sonra, ders bölümünde
güzel bir "bir" rakamıyla bir nokta; ikinci bir devinimiyle davranış bölümünde
de ikinci bir "bir" rakamıyla bir nokta belirdi.
Öğretmen not defterimizi dikkatle kapattı, ayağa kalktı, yalvarış, korku,
pişmanlık dolu bakışlarımı görmüyormuş gibi kapıya doğru yürüdü. Arkasından:
Mihayıl Larinoviç diye seslendim.
Ne söyleyeceğimi anlayan hoca:
- Hayır, dedi. Derse böyle çalışılmaz, boşuna para almak istemiyorum.
Lastiklerini, kalın paltosunu giydi, atkısını titizlikle bağladı. Demek benim
başıma gelen yıkımdan sonra, başka şeylerle uğraşabiliyordu. Onun bir kalem
oynatışı benim için ne büyük bir yıkım...
St. Jérôme odaya girerek:
- Ders bitti mi? diye sordu.
- Evet.
- Öğretmen hoşnut kaldı mı?
Volodya:
- Evet, dedi.
- Kaç numara aldınız?
- Beş.
- Ya Nikola?
Ben susuyordum. Volodya:
- Galiba dört, dedi.
Kardeşim, hiç değilse bugün için olsun beni kurtarmanın gerektiğini anlıyordu.
Varsın cezalandırsınlar ama konukların olduğu sırada değil. St. Jérôme:
- Voyons, messieurs. (Her tümcenin başında bu sözcüğü kullanmayı severdi.)
Faites votre toilette et descendons.(19)








XII

KÜÇÜK ANAHTAR

Aşağıya indiğimizde konuklarla görüşecek kadar vakit geçmiş geçmemişti ki bizi
sofraya çağırdılar. Babam bu sırada kumarda çok kazandığından olacak çok
neşeliydi. Lüboçka'ya değerli bir gümüş takımı armağan etti. Yemekteyken Lüboçka
için hazırladığı bir kutu şekeri dairesinde unuttuğunu anımsayarak bana:
- Koko, başkasını göndereceğime sen git. Anahtarlar büyük masanın üzerindeki
midye kabuğu içindedir. Anladın mı? Alır, en büyüğüyle sağdaki ikinci çekmeceyi
açarsın. Orada bir kutuyla kâğıda sarılmış şekerler göreceksin, alır getirirsin.
Yemeklerden sonra sigara için hep birini gönderdiğini bildiğim için:
- Sigaralarınızı da getireyim mi? dedim.
- Getir ama bir şeye ellemek yok ha... diye arkamdan bağırdı.
Söylediği yerde anahtarı buldum, çekmeceyi açmak üzereydim ki aynı dizide asılı
duran minimini anahtarın nereyi açacağını merak ederek durdum.
Masanın üzerindeki binlerce eşya arasında, masanın kenar parmaklığına dayanan
işlemeli, asma kilitli bir çanta duruyordu. Küçük anahtarın kilide uyup
uymayacağını anlamak istedim, denemem başarıyla sonuçlandı. Çanta açıldı, içinde
bir yığın kâğıt buldum. İçimdeki merak, bu kâğıtlarda neler olduğunu anlamam
için o kadar direniyordu ki, vicdanımın sesini dinlemeye vakit bulamadan okumaya
başladım.
...................
Büyüklere, hele babama karşı beslediğim çocuk saygısı o kadar güçlüydü ki, aklım
okuduklarımdan herhangi bir sonuç çıkarmayı bilinçsizce geri çeviriyordu.
Babamın, benim için erişilmez, anlaşılmaz, güzel, bambaşka bir dünyada
yaşadığını seziyor, yaşamının gizlerine girmek isteğimin, kutsal şeyleri ayak
altına almak gibi bir davranış olduğunu anlıyordum.
Babamın çantasını açarak rasgele ortaya çıkardığım şeyler; içimde, kötü bir
davranışta bulunduğumdan başka hiçbir iz bırakmadı. Bir tür rahatsızlık duyuyor,
kendimden utanıyordum.
Bu duygunun etkisi altında, çantayı olabildiği kadar çabucak kapatmak
istiyordum. Ama bu uğursuz günde türlü türlü yıkımla karşılaşmam alnıma
yazılmış: Anahtarı deliğe soktuktan sonra kapıyı kilitledim diye anahtarı
çektim, ama işe bakın, gereken yana değil, tersine çevirmiş olacağım ki, elimde
anahtarın sapı kaldı. Kırılmış anahtarı, kilit içinde kalan parçaya yapıştırmak
istiyor, o parçayı çıkarmak için boşuna bir mucize bekliyordum. Sonunda,
babamın, odasına döner dönmez ortaya çıkaracağı yeni bir suç işlediğim
hakkındaki korkunç düşünceye kendimi alıştırmaktan başka umarım kalmadı.
Mimi'nin yakınması, kötü not, anahtar... Başıma, bunlardan daha büyük yıkım
gelemezdi... Büyükanneme, Mimi'nin şikâyetinden dolayı; St. Jérôme'a, kötü not
için; babama, anahtar için hesap verecektim, hem de bu akşam. Yazı odasında
yumuşak halı üzerinde gezinerek kendi kendime:
- Acaba ne olacak? Neler yaptım neler... diye söyleniyordum.. Biraz sonra
şekerleri, sigaraları aldım: "- Başa gelen çekilir" diyerek eve doğru koşmaya
başladım.
Çocukluğumda Nikolay'dan duyduğum bu (uğursuz) sözler, yaşamımın en güç
dakikalarında beni avutuyordu. Salona girerken heyecanlı, doğal değil, ama çok
neşeliydim.



XIII

VEFASIZ KIZ

Yemekten sonra coşkuyla katıldığım çocuk oyunları başladı. "Kedi-fare oyununda
benimle birlikte oynayan, Karnakovların eğitmenine doğru beceriksizce koşarken
elimde olmayarak eteğine basıp yırttım. Eğitmenin, yırtılan eteğini dikmek için
üzüntülü bir yüzle hizmetçilerin odasına doğru yürümesinin; kızların, hele
Soniçka'nın pek hoşuna gittiğini anladım, bu eğlenceyi kendilerine bir daha
sunmaya karar verdim. Bu güzel kararımdan sonra eğitmen odaya girer girmez türlü
devinimlerle çevresinde koşmaya başladım, topuğum yine eteğine takılıp
yırtıncaya kadar, bu devinimlerimi sürdürdüm. Soniçka ile Prenseslerin, gülmemek
için kendilerini zorlamaları gururumu okşuyordu. Ama St. Jérôme, yaptıklarımın
farkına varmış olacak ki, kaşlarını çatarak -bu halini hiç sevmezdim- bana
yaklaştı, neşemin iyi bir sonuç vermeyeceğini, daha ciddi olmazsam, bayram
olduğuna bakmayarak beni pişman edeceğini söyledi.
Ama ben sinirleri bozulmuş, cebindeki paradan çoğunu yitiren, borçlarının
tutarını hesaplamaktan korkarak zararını kapatmak için değil, içinde bulunduğu
durumun korkunçluğunu anlamaya vakit kalmasın diye bilinçsizce oynayan bir
kumarbaza benziyordum. Küstahça gülümseyerek uzaklaştım.
"Kedi-fare" oyunundan sonra birisi, "Lange Nase" oyunu oynayalım, dedi. Oyun,
karşılıklı dizilmiş sandalyelerde yine karşılıklı oturan kızlarla erkeklerin
birbirlerini seçmeleri biçiminde oynanıyordu.
Prenseslerin küçüğü her seferinde İvinilerin küçüğünü, Katinka, Volodya'yı veya
İlinka'yı; Soniçka da Seryoja'yı seçiyor, şaşılacak şey değil mi, Seryoja'nın
kendisine doğru ilerleyerek her defasında karşısına geçip oturmasından
sıkılmıyordu. Soniçka şakrak, sevimli bir gülüşle gülüyor, Seryoja'nın
davranışının doğruluğunu başıyla onaylıyordu; beni kimse seçmiyordu. Onurumu en
çok kıran şey de, fazla, gereksiz olduğumu anlamamdı. Her defasında benim için:
"- Seçilmemiş kim kaldı? Ha... Nikolinka. Sen de onu al." derlerdi. Bunun için
de sıra bana geldiği zaman doğruca ya kızkardeşime yahut çirkin prenseslerden
birine yaklaşır, yazık ki bunda asla yanılmazdım. Soniçka'ya gelince; Seryoja
ile o kadar çok ilgileniyordu ki, orada olduğumun bile farkında değildi. İçimden
ona vefasız dememin nedenini anlamıyorum, çünkü o, Seryoja'yı değil beni
seçeceğine hiçbir vakit söz vermemişti. Bununla birlikte bana karşı vicdansızca
davrandığına inanıyordum.
Oyundan sonra nefret ettiğim, ama bir türlü gözlerimi ayıramadığım vefasızın,
Seryoja ve Katinka ile birlikte bir köşeye çekilip gizli gizli bir şeyler
konuştuklarının farkına vardım. Sırlarını anlamak için saklandığım piyanonun
arkasından şunları gördüm: Katinka ince bir mendilin iki köşesinden tutarak
Soniçka ile Seryoja'nın başlarını gizliyordu. Seryoja: "Madem ki yitirdiniz,
borcunuzu ödeyin" diyordu. Soniçka, yüzü kızarmış, ellerini aşağıya bırakmış,
suçlu gibi önünde duruyor: "- Hayır ben yitirmedim. Öyle değil mi Matmazel
Katharine" yanıtını veriyordu. Katinka da "-Ben doğruyu severim, bahsi
yitirdiniz ma chère" yanıtını veriyordu.
Katinka bu sözcükleri söyler söylemez Seryoja eğildi, Soniçka'yı öptü. Düpedüz
kızın pembe dudaklarından öptü. Soniçka da; bu hiç bir şey değil de çok neşeli
bir şeymiş gibi güldü. Ne korkunç şey... Gidi hain vefasız...



XIV

TUTULMA

Birdenbire bütün kadınlardan, özellikle de Soniçka'dan nefret etmeye
başlamıştım. Kendi kendime bu oyunların hiç de eğlenceli olmadığını, ancak
kızlara yaraştığını söylüyor, kavga çıkarmak istiyor, herkesi şaşırtacak şeyler
yapmak istiyordum. Beklediğim fırsat da gecikmedi.
St. Jérôme, Mimi ile bir şeyler konuşduktan sonra odadan çıktı. Ayak seslerinin
önce merdivende, sonra da sınıfa doğru ilerlediği işitildi. Aklıma, Mimi'nin
beni derste nerede gördüğünü söylediği, St. Jérôme'un da not defterine bakmak
için gittiği, geldi. O sıralarda St. Jérôme'nun bana ceza vermekten başka bir
düşüncesi olmadığını sanıyordum. Çocukların on iki ile on dört yaş arasında yani
çocukluktan gençliğe geçtiği dönemde yangın çıkarmaya, hatta cinayet işlemeye
çok fazla eğilimleri olduğunu bir yerde okumuştum; yeniyetmeliğimi, hele o
uğursuz gün içinde bulunduğum ruh durumunu anımsadıkça, hiçbir amaç güdülmeden,
kimseye zarar vermeden yalnızca merak duygusuyla, bilinçsizce davranmak
isteğiyle, en korkunç cinayetlerin işlenebileceğini açıkça anlıyorum. Kimi zaman
ilerisi o kadar karanlık görünüyor ki, insan, düş kurmaktan bile korkuyor,
aklının çalışmasını durduruyor, ne geçmişin, ne de geleceğin olmadığına kendini
inandırmaya çalışıyor. Düşüncenin isteme egemen olmadığı, insanca olmayan
duyguların egemen olduğu dakikalarda deneyimsiz bir çocuğun, hiçbir korku
duymadan, hiç duraksamadan çok sevdiği anne, baba ve kardeşlerinin içinde
yattığı kendi evini yakmak için hazırladığı ateşi, merakla gülümseyerek
üfleyebileceğini anlıyorum. Bunun gibi düşüncenin durduğu bir sırada on yedi
yaşındaki bir köylü çocuğun, babasının yattığı sıranın yanında az önce bilenen
baltayı incelerken, birdenbire babasının boynuna indirdiği ve sıranın altına
doğru akan kanları bön bön seyrettiği işitilmemiş değildir. Yine aynı duyguların
etkisiyle; şöyle düşünüyordum: bir uçurumun kıyısında durup kendimi buraya
atarsam, yahut dolu bir tabancayı şakağıma dayayıp beynime sıkarsam, yahut da
toplum içinde herkesin sevgi ve saygısını kazanan orun sahibi bir kişiye
yaklaşıp burnundan tutarak: "Haydi bakalım" dersem acaba ne olur?
Hiçbir şey düşünemediğim ve heyecanlı olduğum bir dakikada aşağı inen St.
Jérôme: bugün çok yaramazlık ettiğim ve dersimi bilmediğim için burada bulunmak
hakkımın olmadığını, yukarı çıkmam gerektiğini söyledi. Kendisine dilimi
göstererek hiçbir yere gitmeyeceğimi bildirdim.
St. Jérôme ilk dakika şaşkınlık ve öfkesinden bir sözcük bile söyleyemedi, sonra
arkamdan yetişerek:
- C'est bien, büyükanneniz engel olmasaydı sizi çoktan cezalandıracaktım; fakat
görüyorum ki sizi dayaktan başka yola getirecek bir şey yoktur, siz bugün bunu
hak ettiniz.
Bunları o kadar bağırarak söyledi ki, herkes duydu. Kanım, tanımlanamaz bir
güçle beynime yürüdü. Yüreğimin şiddetle çarptığını, yüzümün sarardığını ve
elimde olmadan dudaklarımın titrediğini duyumsuyordum. O dakikada çok korkunç
bir durumda olacağım ki, St. Jérôme yüzüme bakmaktan çekinerek bana yaklaştı ve
kolumdan yakaladı; fakat elinin dokunuşunu duyar duymaz birdenbire kötüleştim,
hırsımdan kendimi yitirdim ve kolumu kurtararak çocukluğumun bütün gücüyle onu
ittim. Yaptığımı korku ve şaşkınlık içinde seyreden Volodya bana yaklaş-tı ve:
"- Sana ne oluyor?" dedi. Ben gözyaşları arasında "- Bırak beni!
Hiçbiriniz beni sevmiyor, ne kadar mutsuz olduğumu anlayamıyorsunuz!" dedim ve
odadakilere dönerek kendimden geçmiş bir durumda: "Hepiniz kötü, iğrenç
insanlarsınız", diye haykırdım.
Bu sırada St. Jérôme, kararlı bir anlatımı olan, sararmış yüzüyle yine yaklaştı,
savunmama vakit bırakmadan güçlü elleriyle kelepçe gibi bileklerimden yapıştı ve
sürüklemeye başladı: Heyecandan başım dönüyordu. Gücüm kesilinceye kadar
dizlerimi ve kafamı savurduğumu, burnumun birisinin bacaklarına çarptığını,
ağzıma bir ceketin süründüğünü, her yandan ayak sesleri işittiğini ve toz
kokusuyla St. Jérôme'un kullandığı menekşe kokusunu duyduğumu anımsıyorum.
Beş dakika sonra karanlık odanın kapısı üstüme kapanmıştı:
St. Jérôme'nun:
- Vasiliy! sopayı getir diyen, utku kazanmış, iğrenç sesi duyuldu.


XV

DÜŞLEMLERİM

Başıma gelen bunca yıkımdan sonra ölmeyeceğimi, bir gün bunları dinginlikle
anımsayacağımı o sıralarda bilebilir miydim?
Yaptıklarımı anımsadıkça ne olacağımı kestiremiyor, büsbütün yok olduğumu
seziyordum.
Önceleri çevremde ve aşağıda tam bir dinginlik egemendi. Belki de içimdeki
heyecanın gücünden böyle sanıyordum. Bununla birlikte yavaş yavaş sesleri ayırt
etmeye başladım: Yukarıya çıkan Vasiliy, pencerenin içine süpürgeye benzer bir
şey attıktan sonra sandığın üzerine uzandı. Aşağıdan August Antonoviç'in gür
sesi duyuldu. (Sanırım benden söz ediyordu.) Arkasından çocuk sesleri,
gülüşmeler, koşuşmalar ve karanlık odada kapatıldığımdan kimsenin haberi yokmuş,
kimse beni düşünmüyormuş gibi, birkaç dakika sonra evin her zamanki canlılığı
geri döndü.
Ağlayamıyordum ama, yüreğimde taş gibi bir ağırlık vardı. Düş kurduğum,
düşündüğüm şeyler, karmakarışık olan kafamda büyük bir hızla birbirini
kovalıyordu. Fakat yıkımımı her anımsayışım düşlemimin bu sürükleyici zincirine
ara veriyordu, ben yine bilinmeyen yazgımın içinden çıkılmaz dehlizine,
umutsuzluğuna ve korkuya dalıyordum.
Bazen, herkesin bana karşı beslediği soğukluğun, hatta nefretin bilinmeyen bir
nedeni olduğu aklıma geliyordu. Filip'e kadar herkesin, nefret ve acımdan zevk
duyduklarına inanıyordum. Kendi kendime, annemin babamın oğlu, Volodya'nın
kardeşi değil, Tanrı rızası için alınan, atılmış yoksul bir öksüz olduğumu
düşünüyordum. Bu saçma düşünce, bana bir tür üzünçlü avuntu verdiği gibi, doğru
olduğuna da inanıyordum. Talihimin kötülüğünü suçlarıma bağlamıyor, zavallı Karl
İvanoviç'in talihsizliği gibi doğuştan olduğunu düşünerek ferahlık buluyordum.
Keşfettiğim bu gizi bundan sonra saklamanın ne anlamı vardı? Hemen yarın babama
giderek: "- Baba doğuşumun gizini benden boşuna saklıyorsun, ben biliyorum"
diyeceğim. O bana: "- Ne yapalım kuzum, er geç bunu öğrenecektin. Oğlum
değilsin, fakat seni oğul edindim... Eğer sevgime layık olursan hiçbir vakit
seni bırakmam", yanıtını verecek. Ben: "- Baba, seni böyle çağırmaya hakkım
yoksa da son kez baba diye sesleniyorum, seni her zaman sevdim ve seveceğim.
İyiliklerini hiçbir vakit unutmayacağım; fakat artık senin evinde de
kalamayacağım. Burada kimse beni sevmiyor. St. Jérôme beni yok etmeye kararlı.
İkimizden birinin bu evden gitmesi gerek, çünkü kendime egemen değilim ve her
kötülüğü yapabilecek kadar ondan nefret ediyorum. Kendisini öldüreceğim, evet
baba, ben onu öldüreceğim" diyeceğim. Babam bana yalvaracak, fakat ben elimi
sallayarak: "- Hayır dostum, velinimetim, birlikte yaşamayacağız, bırak
gideyim", dedikten sonra onu kucaklayacak ve niçin olduğunu bilmiyorum
Fransızca: "Oh, mon père, oh mon bienfaiteur, donne-moi pour la dernière fois ta
bénédiction et que la volonté de Dien soit faite!" (20) diyeceğim. Karanlık
odada oturduğum sandığın üzerinde bunları düşündükçe hıçkıra hıçkıra ağlıyordum.
Birdenbire beni bekleyen yüz kızartıcı cezayı anımsıyorum, gerçek gözlerimin
önüne geliyor ve bir anda düşlemim dağılıyor.
Bazen kendimi evden uzakta, özgürlüğüme kavuşmuş görüyorum. Süvari alayına
giriyor ve savaşa gidiyorum. Düşman her yanımı sarıyor, kılıcımı savuruyorum.
Bir...iki...üç... derken hepsini yere seriyorum... Yorgunluktan ve aldığım
yaralardan bitkin olarak yere yuvarlanıyor: "Zafer!" diye bağırıyorum. General
bana yaklaşıyor: "Nerede bizim kurtarıcımız?" diyor. Beni gösteriyorlar.
General, sevinç gözyaşları içerisinde sarılarak: "Zafer!" diye bağırıyor.
İyileşiyor, kolum siyah bir sargıyla asılı olarak Tverskoy Bulvarı'nda
geziyorum. Artık general oldum. Bir gün Çar benimle karşılaşıyor: "Bu yaralı
delikanlı kimdir?" diyor. Ona "Bu, ünlü kahraman Nikolay'dır" yanıtını
veriyorlar. Çar bana yaklaşıyor: "Teşekkür ederim. Benden ne dilersen yerine
getireceğim." Saygıyla eğilip kılıcıma dayanarak: "- Vatanım uğruna kan döktüğüm
için mutluyum. Hatta uğrunda ölmeyi bile isterdim. Ama mademki senden her şey
isteyebilme iznini bana bağışlıyorsun; düşmanım olan St. Jérôme adındaki
yabancıyı öldürmeme izin ver. Bu düşmanımı öldürmeliyim..." yanıtını
veriyorum... Korku içindeki St. Jérôme'un karşısına geçiyor: "-Benim yıkımıma
neden oldun, à genoux.!!" diyorum. Fakat birdenbire gerçek St. Jérôme'un elinde
sopayla her dakika odama girebileceğini anımsıyor, yurdunu kurtaran general
değil, güçsüz, acınacak bir yaratık olduğumu görüyorum.
Kâh Tanrı'yı düşünüyor ve küstahça ona beni niçin cezalandırdığını soruyorum.
"Sabah akşam dua etmeyi de unutmuyordum. Öyleyse bu acılar niçin?" Gençliğimin
ilk dönemlerinde beni rahat bırakmayan dinle ilgili düşüncelerimin kesin olarak
bugün başladığını söyleyebilirim. Bu kuşkularım, başımdan geçen yıkımların beni
inançsızlık ve başkaldırıya yöneltmesinden doğmuş değildir. Bir günlük
tutukluluğumda, tümüyle bozuk bir ruh durumu içindeyken aklıma gelen Tanrı'nın
adaletsizliği düşüncesinin, yağmurdan sonra verimli bir toprağa düşen kötü bir
tohum gibi çabucak büyüyüp kök salmasındandır. Bazen herhalde öleceğimi
düşünerek benim yerime cansız bir vücut bulacak olan St. Jérôme'un şaşkınlığını
canlı olarak gözümün önüne getiriyordum. Natayla Savişna'nın: "Bir ölünün ruhu
kırk gün kadar evinde dolaşır" dediğini anımsıyor ve düşlemimde ölümümden sonra
evimizin bütün odalarında görünmeden dolaşıyor, Lüboçka'nın içli gözyaşlarını,
büyükannemin üzüntüsünü, babamın August Antonoviç'le konuştuklarını gizlice
dinliyorum. Babam yaşlı gözleriyle: "O, çok iyi bir çocuktu" diyor. St. Jérôme
da: "Evet, ama çok yaramazdı" yanıtını veriyor. Babam "Ölülere saygı göstermeniz
gerekir, diyor, ölümüne siz neden oldunuz. Onu siz korkuttunuz. Onu
korkutmanıza, alçakça davranışlarınıza dayanamadı... Çekil buradan katil!"
St. Jérôme diz çökerek ağlayacak, af dileyecek. Kırk günden sonra ruhum göklere
yükseliyor. Orada olağanüstü güzel, beyaz saydam, uzunca bir şey görüyorum,
annem olduğunu anlıyorum. Beyaz şey beni sevecenlikle kucaklıyor. Fakat ben
heyecan içindeyim ve sanki onu tanımıyorum. "Gerçekten annemsen, bana daha iyi
görün ki seni kucaklayabileyim" diyorum. "Burada hepimiz böyleyiz, seni daha iyi
kucaklayamam, bu kadarından hoşnut değil misin?" diye yanıt veren sesini
işitiyorum. "Hayır, hoşnutum, ama sen beni gıdıklayamıyorsun, ben de senin
ellerini öpemiyorum." "-Bu gibi şeylerin burada yeri yoktur. Burası böyle de
güzeldir" diyor, ben gerçekten bu güzelliği duyuyorum, onunla birlikte daha
yükseklere uçmaya başlıyoruz. Bu sırada uyanır gibi oluyorum, karanlık odada bir
sandığın üstünde, yüzüm gözyaşlarımla ıslanmış bir durumda bilinçsizce: "Uçuyor,
daha yükseklere uçuyoruz" diye yineleyerek kendime geliyorum. Durumumu anlamak
için bir süre türlü çabalar harcıyorum, fakat düşlemimde anlayamadığım uzak ve
karanlık uçurumlar görünüyor.
Gerçeğin dağıttığı ferah, mutlu düşlemlerime yeniden dönmek için çalışıyorum,
ama bu kadar yorulduktan sonra kavuştuğum düşlemleri uzatmanın olanağı
olmadığını, daha garibi, bunlardan artık haz duymadığımı görüyorum.



XVI

ALDIRMA, BU DA GEÇER

Geceyi hücrede geçirdim, kimse beni aramadı. Ancak ertesi pazar günü beni
sınıftan yanındaki küçük odaya geçirdiler, yine kilitlediler. Yalnızca kapatma
cezasını yeterli göreceklerini düşünerek umutlanmaya başladım. Tatlı ve
dinlendirici bir uykunun, donuk camlarda oynayan güneş ışığının, dışarıdan gelen
her zamanki gürültülerin etkisiyle sinirlerim yatıştı. Bununla birlikte
yalnızlıktan çok sıkılıyordum: bir şeyler yapmak, içimde biriken duyguları
başkasına anlatmak istiyordum, ama çevremde canlı bir yaratık yoktu. Odasında
gezinen St. Jérôme'un tiksindiğim ama işitmemek elimden gelmeyen dingin, neşeli
ıslıkları durumumu büsbütün ağırlaştırıyordu. Şuna inanıyordum ki, canı ıslık
çalmak istemediği halde yalnızca bana işkence olsun diye böyle yapıyordu.
St. Jérôme ile Volodya saat ikide aşağı indiler, Nikolay yemeğimi getirdi.
Kendisiyle konuşmaya başlayıp da yaptıklarımı ve bana yapacaklarını anlatınca:
"Aldırmayın bayım! bu da geçer" dedi.
Sonraları da birçok kez azmimi destekleyen bu atasözü, beni biraz avuttu. Fakat
ekmekle su yerine, yemeğimin hem de gül tatlısıyla gelmesi, beni epeyce
düşündürmüştü. Eğer bana bu tatlıyı göndermemiş olsalardı, cezamın kapatmayla
biteceğini düşünebilirdim. Fakat şimdi öyle anlıyordum ki, ben henüz
cezalandırılmış değildim, yalnızca zararlı bir insan gibi başkalarından
uzaklaştırılmıştım. Asıl cezam ileridedir. Bu sorunun çözümüne daldığım bir
sırada tutuklu odamın anahtarı kilit içinde döndü. Gayet asık ve resmi bir yüzle
odaya giren St. Jérôme yüzüme bakmadan:
"- Büyükannenize gideceğiz" dedi.
Odadan çıkmadan önce, ceketimin tebeşir tozuyla kirlenen kolunu temizlemek
istedimse de, St. Jérôme sanki ahlak bakımından pek düşmüş bir durumda olduğum
için dış görünüşümle ilgilenmeme hiç gerek yokmuş gibi, bunun tümüyle yararsız
olduğunu söyledi.
St. Jérôme elimden tutup beni salondan geçirirken, Katinka, Lüboçka ve Volodya,
pazartesi günleri penceremizin önünden geçirilen tutuklulara baktığımız gibi
bana bakıyorlardı.
Elini öpmek için büyükannemin koltuğuna yaklaştığımda, başını çevirerek elini
pelerininin altına sakladı. Uzunca süren bir sessizlikten sonra beni öyle bir
bakışla süzdü ki, gözlerimi ellerimi nereye saklayacağımı bilemiyordum, sonra:
- Evet güzelim, size karşı olan sevgime çok değer verdiğinizi, benim için gerçek
bir avuntu olduğunuzu söyleyebilirim, dedi, sözcükleri uzatarak: ricalarımı
kabul edip eğitiminizi üzerine alan St. Jérôme, artık evimde kalmak istemiyor.
Neden? Sizin yüzünüzden şekerim, diye ekledi, biraz durduktan sonra ne
söyleyeceğini önceden hazırlamış olduğunu anlatan bir sesle: Size ettiği
hizmetten ve sizi gözetmesinden dolayı kendisine minnet duyacağınızı sanıyordum.
Ama siz bacak kadar boyunuza bakmadan ona el kaldırmaya cüret ettiniz. Çok
Sez Törek ädäbiyättän 1 tekst ukıdıgız.
Çirattagı - Çocukluk - 11
  • Büleklär
  • Çocukluk - 01
    Süzlärneñ gomumi sanı 3710
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2069
    30.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    43.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    51.3 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Çocukluk - 02
    Süzlärneñ gomumi sanı 3738
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2138
    32.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.9 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Çocukluk - 03
    Süzlärneñ gomumi sanı 3625
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2141
    32.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.4 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Çocukluk - 04
    Süzlärneñ gomumi sanı 3701
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2083
    32.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.4 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Çocukluk - 05
    Süzlärneñ gomumi sanı 3775
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2061
    32.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.0 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Çocukluk - 06
    Süzlärneñ gomumi sanı 3821
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2019
    34.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    48.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    56.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Çocukluk - 07
    Süzlärneñ gomumi sanı 3745
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2081
    31.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    44.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    52.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Çocukluk - 08
    Süzlärneñ gomumi sanı 3666
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2081
    30.9 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    44.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.4 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Çocukluk - 09
    Süzlärneñ gomumi sanı 3758
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2102
    32.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.7 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    52.9 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Çocukluk - 10
    Süzlärneñ gomumi sanı 3661
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2047
    32.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Çocukluk - 11
    Süzlärneñ gomumi sanı 3682
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2071
    31.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.2 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.0 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Çocukluk - 12
    Süzlärneñ gomumi sanı 3578
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1937
    32.9 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    52.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.