Çocukluk - 03

Süzlärneñ gomumi sanı 3625
Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2141
32.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
46.4 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
53.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
ads place
başlıyordum. Büyüklere yaklaştığımız zaman, babam bizi pek sevindiren haberi,
annemizin ricasıyla yolculuğumuzun yarın sabaha bırakıldığını bildirdi. Geriye,
arabanın yanından giderek dönüyorduk. Valodya ile ben, birbirimizi yiğitlikte,
binicilik hünerinde geçmek için, arabanın yanında atlarımızı sürüyorduk. Gölgem
daha uzundu, ona bakarak kendimin de oldukça yakışıklı bir atlıya benzediğimi
sanıyordum. Ama, çok geçmeden duyduğum böbürlenme duygusu, bir olay yüzünden
altüst oldu. Arabada oturanları büsbütün şaşırtmak niyetiyle geri kaldım; kırbaç
ve ayaklarımla atıma hız verdim; serbest, zarif bir tavırla, arabanın
Katenka'nın oturduğu yanından ok gibi geçmek istiyordum. Yalnız, bağırarak mı,
yoksa sessizce mi geçmenin daha uygun düşeceğini kestiremiyordum. Ama, aksi
hayvan araba atlarına yaklaşınca, bütün çabama karşın, öyle birdenbire durdu ki
eyerden sıyrılmamla kendimi atın boynunda bulmam bir oldu; az kalsın düşüyordum.


X

BABAM NASIL BİR ADAMDI?

O, geçen yüzyılın adamıydı; kendisinde o zamanın gençliğinin özellikleri vardı:
tanımlanamaz bir efendilik, beceriklilik, kendine güven ve hovardalık...
Bu yüzyılın insanlarına küçümseyerek bakıyor; bu bakış, soydan gelme bir
gururdan doğduğu denli, kendi yüzyılında elde ettiği etkiyi, başarıyı,
zamanımızda da aynı derecede kazanamamanın verdiği üzüntüden ileri geliyordu.
Yaşamda iki şeye tutkundu: kumara ve kadına. Yaşamı boyunca kumardan milyonlar
kazandı ve her tabakadan, sayısı belirsiz kadınla düşüp kalktı.
Uzun, yakışıklı boyu, kısa adımlarla tuhaf yürüyüşü, omuz silkme alışkanlığı,
her zaman gülümseyen küçük gözleri, kocaman gaga burnu, hoş bir devinimle
bükülebilen bakışımsız (asimetrik) dudakları, s'leri ş yapan konuşması ve
cascavlak başı: İşte babamın, benim anımsadığım zamanki portresi.... Bu
durumuyla o, yalnızca à bonnes fortunes (26) adam olarak ün kazanmakla kalmamış,
aynı zamanda herkese, yaşamda, ayrımsız her durumdaki, her düzeydeki insana,
hele kendi istediklerine, kendisini beğendirmeyi başarmıştı. Herkesle olan iş ve
toplum ilişkilerinde, hep üstün durumdaydı.
Hiçbir zaman en yüksek sosyete adamı olmadığı halde, hep o çevrenin insanlarıyla
düşüp kalkmış, onların saygısını kazanmıştı. Gururun, kendisine güvenmenin
ölçüsünü, başkalarını incitmeyecek, kendisini de çevrenin gözünde yükseltecek
derecede kullanmasını bilirdi. Özgün olmakla birlikte, bunu ancak, kimi
durumlarda soyluluk ve zenginliğin kimi boşluklarını doldurmak için kullanırdı.
Dünyada hiçbir şey onun şaşırtamazdı. Ne denli parlak bir durumda olursa olsun,
bunun için doğmuş gibi görünürdü. Yaşamın herkesçe bilinen, ufak tefek
üzüntülerle dolu karanlık yanlarını başkalarından gizlemeyi ve kendisinden
uzaklaştırmayı öyle iyi bilirdi ki, onu kıskanmamak elde değildi. Zevk ve konfor
sağlayan her şeyden iyi anlıyor, bunlardan yararlanmayı iyi biliyordu. En zayıf
yanlarından biri de, biraz annemin akrabaları, biraz da sonsuza dek teğmen
kalması yüzünden kendilerine için için kızdığı, rütbece çok yüksek gençlik
arkadaşları dolayısıyla yüksek sosyetede kurduğu ilişkiler ve dostluklardı.
Bütün emekli subaylar gibi, modaya uygun giyinmesini bilmezdi; bununla birlikte,
giyinişi pek zarif ve özgündü. Her zaman bol, hafif giysiler, en güzel
çamaşırlar giyer, büyük devrik kolluklar, yakalar takardı. Aslında her şey onun
uzun boyuna, güçlü yapısına, çıplak başına, telaşsız, ağırbaşlı davranışlarına
yakışırdı.
İçliydi... Gözleri kolayca yaşarırdı. Çoğu kez yüksek sesle okuduğunda, yazının
dokunaklı yerine gelince sesi titrer, gözleri yaşarır, kendisine kızarak kitabı
elinden bırakırdı. Müziği sever, arkadaşı A...'nın yazdığı romansları, çigan
müziğini ve bazı opera parçalarını piyanoda çalar, söylerdi. Ciddi müziği
sevmez, genel kanıya bakmayarak Beethoven'in sonatlarının insana uyku ve sıkıntı
verdiğini, şan sanatçısı Semonova'nın söylediği "Ben körpeyi uyandırmayın";
Çingene Tanyuşa'nın söylediği "Bir değil" şarkılarından daha iyi bir şey
olamayacağını çekinmeden söylerdi... O yaratılışta insanlardandı ki, iyi bir iş
yapması için yanında birçok insanın bulunması gerekirdi; aslında o da
başkalarının beğendiği şeyi iyi bulurdu. Birtakım ahlak ilkeleri olup olmadığını
Tanrı bilir. Türlü serüvenlerle dolu olan yaşamında, bu gibi şeylerle uğraşmaya
zaman bulamıyordu ve yaşamı o denli mutlu geçiyordu ki, böyle şeylerle uğraşmaya
pek gerek de görmüyordu.
Yaşlılığında kendisine göre sürekli bir dünya görüşüyle değişmez davranış
biçimleri edindi; ama, bunların hepsi de, ancak görgü temelleri üzerine kurulmuş
şeylerdi; kendisine zevk, mutluluk getiren yaşam biçimini iyi buluyor; her
zaman, herkesin bu yolda gitmesini doğru görüyordu.
Hoşsohbetti... Bana bu yeteneğiyle, davranış biçimlerinin esnekliğini artırıyor
gibi geliyordu. Herhangi bir davranışı, hem hoş bir şaka gibi, hem de bayağı bir
alçaklık gibi anlatabilirdi.



XI

SALONDA VE BABAMIN ODASINDA
OLANLAR

Eve döndüğümüzde, artık hava kararıyordu. Annem piyano başına geçti, biz
çocuklar da kâğıt, kalem, boya getirerek yuvarlak masanın çevresine resim yapmak
için yerleştik. Benim yalnızca lacivert boyam vardı; ama gene de av resmi
yapmaya kalkışmıştım. Çabucak lacivert bir atın üzerinde lacivert bir çocuk ve
lacivert köpekler yaptım. Ama, tavşanın lacivert olabileceğinden kuşku duydum;
sormak için babamın odasına koştum. Babam bir şeyler okuyordu, "Lacivert tavşan
olur mu?" diye sorunca, başını kaldırmadan "Elbette olur çocuğum, niçin
olmasın?" dedi. Yuvarlak masanın başına dönerek lacivert tavşanı boyadım, sonra
tavşanı bir çalıya çevirmeye gerek gördüm; çalıyı da beğenmedim, ondan bir ağaç
yaptım. Ağaçtan ot yığını, ot yığınından bulut, en sonra da kâğıdı lacivert
boyayla öyle kirlettim ki, canım sıkılarak yırttım ve biraz kestirmek için geniş
koltuğa kuruldum.
Annem, hocası olan Fild'in ikinci konçertosunu çalıyordu; ben uyukluyordum,
kafamda birtakım hafif, aydınlık ve duru anılar beliriyordu. Annem, Beethoven'ın
Patetik Sonatı'nı çalmaya başlayınca, ben ağır, karanlık ve üzücü birtakım
duygulara daldım. O, bu iki parçayı sık sık çalardı; bundan dolayı da, bunların
içimde uyandırdığı duyguları çok iyi anımsıyordum. Bu duygular, anılara benzer
şeylerdi; ama, neyin anısı?.. Sanki, hiçbir zaman yitmeyen şeylerin... Karşımda,
babamın odasının kapısı vardı. Ben oraya Yakof'un ve birtakım kaftanlı, uzun
sakallı kimselerin girdiğini gördüm. Kapı arkalarından hemen kapanmıştı. 'Eh...
işler başladı,' diye düşündüm. Bana dünyada babamın odasında olan işlerden daha
önemli iş olmaz gibi geliyordu; herkesin bu kapıya fısıldaşarak ve parmaklarının
ucuna basa basa yaklaşması, bu düşüncemi haklı çıkarıyordu. Odadan, babamın
yüksek sesi ve bilmem neden beni hep çeken puro kokusu geliyordu.
Uykumun arasında, birdenbire hizmetçi odasından gelen pek iyi tanıdığım bir
çizme gıcırtısı beni şaşırttı.
Karl İvanoviç parmaklarının ucuna basarak ciddi ve azimli bir yüzle, elinde
birtakım notlar olduğu halde kapıya yaklaştı, hafifçe vurdu. Onu içeri aldılar,
kapı yeniden kapandı.
"Bari kötü bir şey olmasa... Karl İvanoviç her şeyi göze almış gibi çok
öfkeli..." diye düşündüm.
Gene uyuklamaya başladım.
Ama, hiçbir kötülük olmadı. Bir saat sonra, aynı çizme gıcırtısı beni yeniden
uyandırdı. Karl İvanoviç kapıdan, yanaklarında ayrımına vardığım gözyaşlarını
mendiliyle silerek; kendi kendine mırıldanarak yukarı gitti. Onun arkasından
çıkan babam da salona girdi. Annemin omuzuna elini koyup neşeli bir sesle:
- Şimdi neye karar verdiğimi biliyor musun?
- Neye canım?
- Karl İvanoviç'i çocuklarla birlikte götürüyorum. Arabada yer var, çocuklar ona
pek alışık; o da gerçekten onlara bağlı gibi; senede 700 rubleyse bizim için bir
hiçtir; et puis au fond c'est un bon diable (27).
Babamın Karl İvanoviç'e niçin sövdüğüne (28) bir türlü akıl erdiremiyordum.
Annem:
- Hem çocuklar, hem de onun için çok sevindim, bu yaşlı adam iyi bir insandır,
dedi.
- Hele o, 500 rublenin armağanımız olarak kendisinde kalmasını söylediğim zaman,
minnettarlığını bir görseydin... Ama en garibi, bana getirdiği hesap pusulası.
Karl İvanoviç'in eliyle yazdığı pusulayı ona uzattı, gülümseyerek:
- Olağanüstü! Görülmeye değer, diye ekledi.
İşte pusulanın içindekiler:
"Çocuklar için iki olta: 70 kapik (29).
Renkli kâğıt, yaldızdan şerit, kutuyu tutkal, tokmak, hediyesi 6 ruble 55 kapik.
Kitap ve yay, çocuğa, hediyesi, 8 ruble 16 kapik.
Nikola'nın pantolon, 4 ruble.
18** yılında Petro Aleksandroviç'in Moskova'dan getirilmesi söz verilen altın
saat için, 140 ruble."
Böylece Karl Mayer'in, maaşından başka 159 ruble 79 kapik alacağı kalıyor.
Karl İvanoviç'in armağanlara harcanan paraları, dahası, söz verilen armağanların
bedelini isteyen pusulasını okuyan herkes, onu katı yürekli, iki yüzlü, bencil
bir insan sanır... ve aldanır.
Babamın odasına girdiğinde, elinde pusula, kafasında hazırladığı parlak sözlerle
evimizde gördüğü haksızlıkları büyük konuşma yeteneğiyle anlatmaya
niyetleniyordu; ama, konuşmaya başlayınca, genellikle bize yazı yazdırırken
kullandığı o dokunaklı sesinin duygulu dokunaklılığı, daha çok kendisine
dokundu; öyle ki, "Çocuklardan ayrılışım beni çok üzüyor," dediği zaman büsbütün
şaşırdı, sesi titremeye başladı ve cebinden damalı mendilini çıkarmak zorunda
kaldı; gözyaşları arasında:
- Evet Petro Aleksandroviç, (hazırladığı sözler içinde bunların yeri yoktu) ben
çocuklara o denli alıştım ki, onlarsız ne yapacağımı bilemiyorum, dedi. Bir
eliyle gözlerini silerek öbürüyle pusulayı uzatırken babama, "Size aylık almadan
bile hizmet etmeye hazırım," demişti.
O dakikada Karl İvanoviç'in sözlerinde içten olduğunu kesin olarak
söyleyebilirim. Çünkü, onun sevecen yüreğini biliyorum; ama sözleriyle pusulada
yazdıklarının nasıl bağdaşabildiği benim için sır kalıyordu. Babam, Karl
İvanoviç'in omzunu okşayarak:
- Siz üzgünseniz, ben de sizden ayrılmakla daha çok üzülürüm! Artık düşüncemi
değiştirdim, dedi.
Akşam yemeğinden biraz önce, odaya Grişa girdi. Evimize gireli beri durmadan
ağlıyor, sızlıyordu ve onun kerametine inananlara göre, bu davranışları evimize
bir yıkım yaklaştığını bildiriyordu. O, esenleşiyor, yarın sabah yoluna
gideceğini söylüyordu. Valodya'ya göz ettim, dışarı çıktı:
- Ne var? dedi.
- Grişa'nın zincirlerini görmek istiyorsanız, yukarı çıkalım; Grişa ikinci odada
yatıyor, aralıkta rahatça oturup her şeyi görebiliriz!
- Çok iyi! Biraz bekle, kızları çağırayım, dedi.
Kızlar koşarak geldiler, yukarı çıktık. Karanlık aralığa ilk kimin gireceğini
tartışıp kararlaştırdık, oraya yerleşip beklemeye başladık.



XII

GRİŞA

Karanlıkta korkudan tüylerimiz ürperiyordu; birbirimize sokuluyor, hiçbir şey
konuşmuyorduk. Hemen bizim arkamızdan sessiz adımlarla Grişa girdi. Bir elinde
sopasını, ötekinde şamdanı tutuyordu. Soluğumuz kesilmişti.
Derin derin soluk alıyor, farklı seslerle, ancak aynı şeyi çok yinelemiş
insanların alışkanlılığıyla, sözcükleri kısaltarak şu sözleri söyleyip
duruyordu:
- Ya Tanrım!.. Ya İsa!.. Ya Hazreti Meryem!..
Duaları mırıldanarak sopasını köşeye dayadı, yatağını gözden geçirdikten sonra
soyunmaya başladı. Eski, siyah kuşağını çözdü; yavaş yavaş eski yırtık zıbınını
çıkardı, dikkatle götürüp sandalyenin arkalığına koydu. Şimdi yüzünde, çoğu kez
olduğu gibi, telaş ve aptallık anlatımı yoktu, tersine, pek uysal ve
ağırbaşlıydı. Devinimleri ağır ve düşünceliydi.
Soyunduktan sonra, karyolaya usulcacık oturdu, dört yanına istavroz çıkardı ve
açık bir çabayla (çünkü yüzünü buruşturmuştu) gömleği altındaki zincirleri
düzeltti. Biraz oturup kimi yerleri yırtık çamaşırlarını dikkatle gözden
geçirdikten sonra ayağa kalktı, dua ederek şamdanı kutsal resimlerin bulunduğu
rafın hizasına kaldırarak istavroz çıkardı. Tersine çevirdiği mum, çıtırdayarak
söndü.
Ormana bakan pencereden, hemen hemen dolun durumundaki ay vuruyordu. Delinin
uzun, beyaz vücudu, bir yandan ayın soluk, gümüş rengi ışıklarıyla, öte yandan
pencere çerçevesinden düşen gölgeyle birleşip, yere, duvara, ta... tavana dek
uzanan kendi gölgesinin siyahlığıyla çevrilmişti. Dışarıdan bekçinin tunç
levhaya vuruşları işitiliyordu.
Kocaman ellerini göğsünde kavuşturan ve başını önüne eğip durmadan derin derin
soluk alan Grişa, kutsal resimlerin karşısında sessiz sessiz duruyordu; sonra
güçlükle diz çökerek duaya başladı.
Önce yavaş yavaş, bazı sözcükleri uzatarak, sonra daha yüksek, daha coşkun bir
sesle, bilinen duaları yineliyordu.
Binbir güçlükle eski kilise diliyle isteğini anlatmaya çalışıyordu. Sözleri
birbirini tutmuyordu ama dokunaklıydı.
Bütün "velinimetlerine" (kendisini koruyanlar için bu sözü kullanırdı) dua
ediyordu. Bu arada annemin, bizim günahlarımızı, kendi günahlarını bağışlaması
için Tanrı'ya yalvarıp şunları söylüyordu: "Tanrım, düşmanlarımı bağışla!" Yere
değince kuru, sert sesler çıkaran zincirin ağırlığına bakmıyordu; ıkınarak
kalkıyor, aynı sözcükleri söylüyor ve gene eğiliyor, yeniden kalkıyordu.
Valodya ayağımı pek kötü çimdikledi; ama ben başımı bile çevirmedim, ancak
çimdiklenen yeri elimle ovdum, çocuklarda görülen şaşma, acıma, saygı
duygularıyla Grişa'nın bütün sözlerini, devinimlerini izliyordum.
Aralığa girerken beklediğimiz kahkaha, neşe yerine, bir titreme ve soluğumun
kesildiğini duyumsuyordum.
Grişa bu dinsel coşkunluk içinde daha uzun uzun, türlü türlü dualar uyduruyor,
arka arkaya birkaç kez, her kezinde de yeni bir güç, yeni bir anlatımla,
"Tanrım, bağışla!" diyordu. Kimi zaman söylediği sözcüklerin hemen yanıtını
bekler bir durumda, "Tanrım, beni bağışla... doğru yolu göster ya Tanrım!.."
diyor, kimi zaman da, ancak acı hıçkırıkları duyuluyordu... Eğilme durumundan
doğrulunca dizüstü ellerini bağladı ve sustu.
Usulcacık kapıdan başımı çıkardım, soluk alamıyordum. Grişa kımıldamıyor,
göğsünden derin ahlar, oflar çıkıyordu; kör gözünün donuk bebeğinde, dökülemeyen
bir gözyaşı damlası ay ışığında parlıyordu.
Birdenbire, anlatılmaz bir davranışla, "Sen bilirsin, Tanrım!" diye bağırarak
yere kapandı. Çocuk gibi hıçkırmaya başladı.
O zamandan beri, neler geldi geçti, geçmişle ilgili birçok anının bence anlamı
kalmadı; onlar silindi, düşlem oldu gitti. Deli Grişa bile, son yolculuğunu
tamamladı, öldü.
Ama, benim üzerimdeki etkisiyle içimde uyandırdığı duygular belleğimden asla
silinmez.
Ey büyük Hıristiyan Grişa!.. Senin inancın öylesine güçlüydü ki; Tanrı'yı
yüreğinde duyabiliyordun; aşkın öylesine büyüktü ki ağzından dökülen sözcükleri,
bilincin izlemekten aciz kalıyordu. Dua sözcüklerini bulamayınca gözyaşlarıyla
coşarak secdeye kapandığında, Tanrı'nın gücüne ve büyüklüğüne nasıl da büyük bir
minnettarlıkla yüreğini bağlamıştın.
Grişa'yı dinlerken duyduğum hayranlık, uzun sürmedi: ilk önce merakım
giderilmiş, sonra da sürekli oturmaktan ayaklarım uyuşmuştu; arkamda karanlık
aralıktan fısıltıları, kımıldanışları duyulan kafileye katılmak istiyordum.
Birisi elimden tutarak fısıltıyla:
- Bu el kimin? diye sordu. Aralık çok karanlıktı, bu dokunmadan ve kulağımın
dibinde fısıldayan sesten hemen Katenka'yı tanıdım.
Tümüyle istemimin dışında bir devinimle, kısa yenli kolunu yakalayıp dudaklarıma
götürdüm. Sanırım Katenka bu davranışa şaşırmış olacak ki, elini çekti ve
aralıktaki kırık sandalyeyi düşürdü. Bunun üzerine Grişa başını kaldırdı,
yavaşça arkaya çevirdi; dualar okuyarak dört yana istavroz çıkarmaya başladı.
Biz gürültü ve fısıltıyla aralıktan kaçtık.



XIII

NATALYA SAVİŞNA

Geçen yüzyılın ortalarında, Habarofki köyünde, yamalı giysili, yalınayak, ama
şen ve şişman, al yanaklı bir kız olan Nataşka, öteye beriye koşup duruyordu.
Babası, klarnetçi Savva'nın hizmetlerini göz önünde tutarak bu yoldaki ricasını
kabul eden büyükbabam, onu ninemin hizmetçileri arasına vermek üzere, yukarı
almıştı. Oda hizmetçisi olarak Nataşka, uysal ahlakıyla, çalışmasıyla kendisini
göstermişti. Annem doğduğu zaman, dadıya gereksinme duyulunca, bu görevi ona
yüklemişler. Bu alanda da çalışkanlığı, küçük hanımına bağlılığı yüzünden beğeni
ve ödül kazanmıştı. Görevi dolayısıyla, Natalya ile sık sık konuşan genç,
becerikli garson Foka'nın pudralı saçları ve tokalı çorapları, onun kaba olmakla
birlikte seven yüreğini tutsak etmiş. Dahası, o, Foka ile evlenmesi için
büyükbabama doğrudan doğruya rica etmeye karar vermiş. Büyükbabam, onun bu
isteğini iyilik bilmezlik sayarak kızmış, ceza olsun diye zavallı Natalya'yı
bozkırdaki bu köye, hayvanlara bakmak üzere göndermiş. Ancak onun yerini kimse
tutamadığı için, Natalya altı ay sonra yeniden, eski görevine getirilmiş.
Dağınık kılığıyla sürgünden dönen Natalya büyükbabamın huzuruna çıkarak
ayaklarına kapanmış, eski çılgınlıklarını unutmalarını, bunların bir daha
olmayacağını söylemiş; ant içerek, eski sevgi ve ilgilerini esirgememelerini
dilemiş; gerçekten, sözünde de durmuş.
O zamandan beri Nataşka, başına başlık geçirmiş, Natalya Savişna adını almış;
içinde beslediği bütün aşkını küçük hanımına vermiş.
Annemin yanındaki yerini, eğitmene bıraktığı zaman, kendisine kilerin
anahtarları verilmiş. Bu yeni görevi de aynı çalışkanlık ve aşkla yapıyormuş.
Efendilerinin çıkarını korumakla yaşıyor; her yerde savurganlık, zarar, yağma
görüyor, her şeye başvurarak bunların önüne geçmeye çalışıyormuş.
Annem evlendiğinde, Natalya Savişna'nın yirmi yıllık hizmet ve bağlılığını
ödüllendirmek amacıyla, onu yanına çağırmış, gönlünü hoş eden sözleriyle
kendisine olan sevgi ve şükranını bildirerek, Natalya Savişna'nın köleliğinin
kaldırıldığını gösteren özgürlük belgesini eline vermiş, evlerinde çalışsın
çalışmasın ömrü oldukça yılda üçyüz ruble nafaka alacağını bildirmiş. Natalya
Savişna bunları ses çıkarmadan dinlemiş, sonra eline aldığı kâğıda sert sert
bakmış, dişleri arasından bir şeyler söyleyerek, kapıyı çarpıp dışarı çıkmış.
Çok garip olan bu davranışın nedenini anlayamayan annem, biraz sonra Natalya
Savişna'nın odasına girdiği zaman, onu ağlamaktan gözleri şişmiş bir durumda,
sandığın üstüne oturup elindeki mendili didik didik ettiğini ve yerde parça
parça olan özgürlük belgesine gözlerini ayırmadan baktığını görmüş. Annem onun
elinden tutarak:
- Size ne oldu kuzum Natalya Savişna? diye sormuş.
- Hiç bir şey, hanımcığım; sanırım, hoşunuza gitmeyen bir davranışta bulunmuş
olacağım ki, beni evden kovuyorsunuz... Ne yapayım, giderim... Elini hızla çekip
gözyaşlarını zorla tutarak odadan çıkmak üzereyken, annem bırakmamış, ona
sarılmış, ikisi de ağlaşmaya başlamışlar.
Kendimi bildim bileli, Natalya Savişna'yı sevgi ve sevecenliğiyle anımsarım.
Ama, onun değerini ancak şimdi anlayabiliyorum. O zamanlarsa, bu yaşlı kadının
ne eşi bulunmaz, ne olağanüstü bir insan olduğu aklımdan bile geçmezdi. Hiçbir
zaman kendisinden söz etmediği gibi, sanırım kendisini düşünmezdi de. Bütün
yaşamı, sevgi ve özveriden oluşmuştu.
Onun saf, sevecen sevgisine öyle alışıktım ki, bunun başka türlü olabileceğini
düşünemezdim; ona hiç bir zaman minnet duymadığım gibi, aklıma acaba mutlu mu,
hoşnut mu diye bir soru da gelmezdi. Kimileyin, dersten dışarı çıkmak
bahanesiyle odasına koşa koşa girip, orada bulunmasına aldırmadan yüksek sesle
düşlemlerimden söz etmeye başladığım olurdu. O, hep bir şeylerle uğraşır; ya
çorap örer, ya odasını dolduran sandıklardan birini karıştırır, ya çamaşırları
kaydederdi; "Büyüyüp de general olduğum zaman, olağanüstü bir güzelle
evleneceğim; bir al at alacağım, camdan bir ev yaptıracağım ve Karl İvanoviç'in
Saksonya'daki akrabalarını getirteceğim," vb. gibi saçmalarımı dinler, onaylar
gibi:
- Evet babacık, evet, derdi. Çoğu kez kalkıp gitmeye hazırlanırken, iç bölümünde
-şimdi anımsadığıma göre biri renkli bir atlı, biri Volodya'nın yaptığı, biri
de pomat kavanozundan çıkarılmış - üç resmin yapışık olduğu mavi sandığın
kapağını açar, içinden bir parça günlük çıkarır, yakar, dumanını eliyle
savururken:
- Bu, yavrucuğum, Oçakof'tan gelen tütsüdür; Allah rahmet eylesin, büyükbaban
Türk savaşına gittiğinde, oradan getirmişlerdi, der; içini çekerek, bu sonuncu
parçası, diye eklerdi.
Odasını dolduran sandıkların içinde neler yoktu. Bir şeyler gerekince, çoğu kez,
"Natalya Savişna'ya sormalı..." denirdi; gerçekten de o, biraz karıştırıp,
gereken şeyi çıkartır, "İyi etmişim de saklamışım," derdi. Bu sandıklarda
kimsenin bilmediği, kendisinden başka kimsenin ilgilenmediği bir sürü öteberi
vardı.
Bir kez ona kızmıştım. Bu olay şöyle olmuştu: yemekte kendime kvas (30)
doldururken sürahiyi düşürüp masa örtüsünü kirlettim. Annem:
- Çağırın bakalım Natalya Savişna'yı, sevgilisinin yaptığını görsün de sevinsin,
dedi.
Natalya Savişna içeri girdi, masadaki koca lekeyi görünce başını salladı; sonra
annem ona bir şeyler fısıldadı, o da bana parmağını sallayarak dışarı çıktı.
Yemekten sonra en neşeli bir ruh durumuyla zıplaya zıplaya salona geçiyordum,
birdenbire Natalya Savişna elinde masa örtüsüyle kapıdan fırladı; beni tuttu.
Bütün çabalamama karşın, örtünün ıslak yerini yüzüme sürtüyor, "Örtüleri
kirletme, örtüleri kirletme," diye söyleniyordu. Bu, beni öylesine incitti ki,
hırsımdan ağlamaya başladım. Salonda gezinerek, boğulurcasına hıçkırarak, kendi
kendime, "Nasıl olur! Natalya Savişna; Natalya dediğimiz kadın, bana, sen diyor
ve uşak çocuğu döver gibi, yüzüme ıslak örtüyü çarpıyor. Hayır, bu çekilmez bir
şey!" diye söyleniyordum.
Ben çığlığı basınca Natalya Savişna o anda kaçtı. Hem geziniyor hem de küstah
Natalya'dan gördüğüm aşağılamanın acısını nasıl çıkaracağımı düşünüyordum.
Birkaç dakika sonra Natalya Savişna döndü; sıkılarak yanıma yaklaştı ve beni
avutmaya başladı:
- Yeter yavrucuğum, ağlamayın... Benim gibi akılsızın kusuruna bakmayın. Suç
bende, haydi bana darılmayın, çocuğum. Bak size ne getirdim, dedi, atkısının
altından titrek eliyle kırmızı bir kâğıt külah içinde iki tane karamela, bir
tane incir çıkarıp bana verdi. Bu iyi yürekli, yaşlı kadının yüzüne bakmak için
kendimde güç bulamıyordum. Başımı çevirip armağanımı aldım, gözyaşlarım daha bol
akmaya başladı; ama bu kez hırsımdan değil, sevgimden, utancımdan...





XIV

AYRILIK

Bu anlattığım olayın ertesi günü, sabahın saat on ikisinde araba kapıda hazırdı.
Nikolay yolcu kılığında, yani paçalarını çizmeleri içine sokmuş; kuşağını eski
setre pantolonu üstünden sıkıca bağlamış, arabada ayakta duruyor, kaputları,
yastıkları koltuklara yerleştiriyordu. Bunlar yüksekçe gözükürse, yastıkların
üzerine oturup yaylanıyor, bastırıyordu. Babamın odacısı soluk soluğa faytondan
başını çıkarıp Nikolay'a:
- Tanrı aşkına Nikolay Dimitriç, beyefendinin çekmecesini arabanıza koyabilir
miyim? Küçüktür..." dedi.
Nikolay arabanın dibine var gücüyle bir bohçayı fırlattı; hırsla, ivedilikle
kasketini kaldırıp güneşten yanmış alnındaki iri iri ter damlalarını silerek:
- Daha önce söyleseydiniz ya Mihail İvanoviç. Zaten başım dönüyor. Üstelik bir
de siz, çekmece filanla kafamı şişiriyorsunuz, diye yanıtladı.
Kapının önünde gömlekli, kaftanlı, ceketli, başları açık hizmetliler; çizgili
başörtülü, iş giysili, çocuklarını kucaklarına almış kadınlar, yalınayak
çocuklar arabalara bakıyor ve birbirleriyle konuşuyorlardı. Başında kışlık
kalpak, hırkalı, iki büklüm yaşlı arabacılardan biri, arabanın okunu tutmuş,
yokluyor; düşünceli düşünceli arabaya bakıyordu; öteki, kırmızı, küçük basma
cebi olan, beyaz gömlekli, genç, gösterişli delikanlı, sarı saçlarını kaşırken,
giydiğinde bir sağ kulağına, bir sol kulağına doğru kayan kıvrık kenarlı siyah
kepçe şapkasıyla kaputunu yemliğe koymuş, dizginleri de oraya atmış, örme
kamçısını şaklatıyor, bir çizmelerine, bir araba yağlayan arabacılara bakıyordu.
Onlardan biri ıkınarak arabayı biraz kaldırıyor, öteki eğilerek tekerleğin
dingilini, yatağını dikkatle yağlıyor, artan katran ziyan olmasın diye,
tekerleğin çevresini de şöyle bir çeviriyordu. Türlü renkte çevik posta atları,
demir parmaklıklar önünde sineklerini kovuyorlardı. Kimi tüylü, ıslak ayaklarını
önüne dikerek gözlerini kapıyor, uyukluyor; ötekiler sıkıntıdan birbirini
kaşıyor ya da kapının önündeki eğrelti otlarının koyu yeşil, sert yapraklarını,
saplarını koparıyorlardı. Tazılardan kimileri güneşte yatarak zorla soluyor;
ötekiler arabanın çevresinde gölgede dolaşıyor; dingillerdeki yağları
yalıyorlardı. Havayı bir tür toz bulutu kaplamıştı, ufuk, kurşuni eflatun
rengindeydi; ama gökte tek bir bulut bile yoktu. Güçlü batı rüzgârı,
tarlalardan, yollardan sütun halinde toz kaldırıyor, yüksek ıhlamur ve kayın
ağaçlarının tepelerini eğiyor, dökülen sarı yaprakları uzaklara götürüyordu. Ben
pencere önünde oturuyor, sabırsızlıkla hazırlıkların sonunu bekliyordum.
Son bir kez, birkaç dakika daha birlikte bulunmak üzere, salondaki yuvarlak
masanın çevresinde toplandığımız zaman nasıl da acı dakikalar geçireceğimiz
aklıma bile gelmiyordu. Anlamsız, boş şeylerle kafam doluydu. Arabayı hangi
arabacı, faytonu hangi faytoncu sürecek? Babamla kim, Karl İvanoviç'le kim
oturacak? Ve niçin boynuma bir yün atkı sarıp sırtıma pamuklu hırka giydirmek
istediklerini bir türlü anlamıyordum. 'Ben öyle nazlı bebek değilim ki, sanırım
donmam. Aman, çabucak bunlar bitse de yola koyulsak,' diye düşünüyordum.
Ağlamaktan gözleri şişmiş, elinde pusulayla içeri giren Natalya Savişna, anneme
dönerek:
- Çocukların giysileriyle ilgili listeyi kime vermemibuyurursunuz? diye sordu.
Annem:
- Nikolay'a verin, sonra da çocuklarla esenleşmek için siz de gelin, dedi.
Yaşlı kadın bir şeyler söylemek istedi, ama birdenbire durdu, yüzünü mendille
kapadı, ellerini silkip odadan çıktı. Bu davranışını görünce yüreğim biraz
burkuldu; ama çocukluk sabırsızlığı bu duygudan daha güçlüydü ve ben, ilgisizce
annemle babamın konuşmalarını dinliyordum. Onlar, eve alınacak şeylerden,
Prenses Sofi'ye, Madam Jüli'ye neler söyleneceğinden, yolun iyi olup
olmadığından, her ikisini de ilgilendirmediği anlaşılan şeylerden
konuşuyorlardı.
Foka girdi, eşikte duraklayarak, her zaman yemeğin hazır olduğunu haber veren
sesiyle, bu kez de atların hazır olduğu haberini verdi. Annem, bunu duyunca bu
haberi sanki beklemiyormuş gibi ürperdi ve sarardı.
Foka'ya, odanın bütün kapılarının kapanması söylendi. Bu, beni çok
eğlendiriyordu. Sanki hepimiz birinden gizleniyorduk.
Herkes oturduktan sonra, Foka da bir iskemlenin ucuna ilişti; biraz sonra kapı
gıcırdadı, hepimiz başlarımızı çevirdik, odaya ivedi adımlarla Natalya Savişna
girdi, gözlerini kaldırmadan Foka'nın oturduğu iskemlenin bir köşesine ilişti.
Foka'nın kıpırtısız, buruşuk yüzü, dazlak başı ve yanında oturan Natalya'nın,
altından kır saçları görülen başlığı, cana yakın hali, iki büklüm vücudu hâlâ
gözümün önünde... İkisi bir iskemleye ilişmişler, bundan sıkıldıkları belli.
Ben, gene gamsız ve sabırsızdım. Kapılar kapalı olarak kaldığımız on saniye,
bana tam bir saat gibi geldi. Sonunda herkes ayağa kalktı, istavroz çıkardı ve
birbiriyle esenleşmeye başladı.
Babam, annemi kucakladı ve birkaç kez öptükten sonra anneme:
- Yeter yavrum, sonsuza dek ayrılmıyoruz ya! dedi.
Annem gözyaşları arasından, titrek bir sesle:
- Gene de zor! dedi.
Bu sesi duyunca, onun titreyen dudaklarını, yaş dolu gözlerini görünce her şeyi
unuttum. İçim öylesine sızladı, öylesine korktum ve üzüldüm ki, onunla
esenleşmektense kaçmayı yeğlerdim. Valodya'yı çok çok öpmesi ve istavroz
çıkarması öyle uzun sürdü ki, artık, beni kucaklayacak düşüncesiyle sokuluyor,
ileri atılıyordum; ama o durmadan hayır duaları edip Valodya'yı kucaklıyordu.
Sonunda ben kendisini kucaklayıp sarıldım, üzüntümden başka bir şey düşünmeyerek
ağladım, ağladım.
Arabaya yerleşmek için girişten geçerken, usanç verici adamlarımız esenleşmek
için yaklaştılar. Onların, "Elinizi öpelim," demeleri, insanı omuzlarından
şappadak öpmeleri, başlarından yayılan yağ kokuları, bütün sinirli insanlarda
olduğu gibi bende de tiksinmeye benzer bir duygu uyandırdı. Gözyaşları içinde
benimle vedalaşan Natalya Savişna'yı da, bu duygunun etkisiyle olacak,
başlığından pek soğuk bir tavırla öptüm.
İşin tuhafına bakın ki, bütün adamlarımızın yüzlerini, gözlerimle görüyormuşum
gibi en ince çizgilerine dek anımsayabildiğim halde, annemin durumu ve yüzü
düşlemimden tümüyle uzaklaşıyor. Belki de o dakikalarda kendimi toparlayıp
yüzüne bakamadığımdan olacak. Bana öyle geliyordu ki, bunu yapmış olsaydım,
sanırım, onun ve benim üzüntülerimiz dayanılmaz olurdu.
Sez Törek ädäbiyättän 1 tekst ukıdıgız.
Çirattagı - Çocukluk - 04
  • Büleklär
  • Çocukluk - 01
    Süzlärneñ gomumi sanı 3710
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2069
    30.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    43.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    51.3 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Çocukluk - 02
    Süzlärneñ gomumi sanı 3738
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2138
    32.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.9 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Çocukluk - 03
    Süzlärneñ gomumi sanı 3625
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2141
    32.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.4 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Çocukluk - 04
    Süzlärneñ gomumi sanı 3701
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2083
    32.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.4 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Çocukluk - 05
    Süzlärneñ gomumi sanı 3775
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2061
    32.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.0 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Çocukluk - 06
    Süzlärneñ gomumi sanı 3821
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2019
    34.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    48.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    56.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Çocukluk - 07
    Süzlärneñ gomumi sanı 3745
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2081
    31.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    44.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    52.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Çocukluk - 08
    Süzlärneñ gomumi sanı 3666
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2081
    30.9 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    44.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.4 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Çocukluk - 09
    Süzlärneñ gomumi sanı 3758
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2102
    32.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.7 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    52.9 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Çocukluk - 10
    Süzlärneñ gomumi sanı 3661
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2047
    32.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Çocukluk - 11
    Süzlärneñ gomumi sanı 3682
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2071
    31.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.2 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.0 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Çocukluk - 12
    Süzlärneñ gomumi sanı 3578
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1937
    32.9 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    52.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.