Çocukluk - 02

Süzlärneñ gomumi sanı 3738
Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2138
32.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
46.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
54.9 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
ads place
aldığı bir deri parçasını çalımla yere atarak - sanki bu, diyordu. Ben bunların
kimin marifeti olduğunu, bu evde artık neden gerekli olmadığımı biliyorum; evet,
çünkü ben başkaları gibi dalkavukluk edemiyor, her şeye eyvallah demiyorum. Ben
hep, mağrur bir edayla herkese, her şeyi doğru söylemeye alıştım. Tanrı hoş
görsün! Benim bu evde eksilmemle onlar zenginleşmezler, ben de, Tanrı büyüktür,
elbette bir lokma ekmek bulurum, öyle değil mi Nikolay? diyordu.
Nikolay başını kaldırdı ve gerçekten bir lokma ekmek bulup bulamayacağını kesin
olarak anlamak istermiş gibi, Karl İvanoviç'in yüzüne baktı, fakat bir şey
söylemedi.
Karl İvanoviç uzun uzun konuştu; daha önce yanında bulunduğu bir generalin
evinde hizmetine nasıl daha çok değer verildiğinden, (ki bu sözü duymak bana çok
acı geldi) Saksonya'dan, ailesinden, arkadaşı olan terzi Schönheit'den ve bunun
gibi şeylerden söz etti.
Onun üzüntüsünü paylaşıyor ve hemen aynı derecede sevdiğim Karl İnavoniç'le
babamın anlaşamamalarından acı duyuyordum. Yeniden köşeye döndüm, yere çömeldim
ve aralarında iyi geçimi nasıl sağlayabileceğimi düşünmeye koyuldum.
Ders odasına dönen Karl İvanoviç köşeden çıkmamı ve ders için defteri
hazırlamamı buyurdu. Her şey hazırlandıktan sonra, o kurumlu bir biçimde
koltuğuna yerleşti, derinlerden geldiği duygusunu veren bir sesle, şunları
yazdırmaya başladı: Von al-len Lei-den-schaf-ten die grau-sam-ste ist... ''haben
sie geschrieben?'' (17). Burada durakladı, ağır ağır enfiyesini çekti ve yeni
bir güçle yazdırmayı sürdürdü: ''die grausamste ist, die Un-dank-bar-keit''...
''Ein grosses U.'' (18). Son sözcüğü yazdıktan sonra arkasını bekleyerek yüzüne
baktım. Belirsiz bir gülüşle:
- Punktum (19) dedi ve bir işaretle defterimizi istedi.
Duygularının anlatımı olan bu tümceyi büyük bir haz içinde ve türlü türlü
edalarla birkaç kez okudu. Sonra tarihten bir ödev vererek, pencere önünde
oturdu. Yüzü biraz önce olduğu gibi asık değildi, yüzünde aşağılanmanın gereği
gibi öcünü almış, hoşnut bir insan anlatımı vardı.
Saat bire çeyrek kaldığı halde, Karl İvanoviç durmadan yeni ödevler veriyor,
bizi bırakmaya niyeti olmadığı anlaşılıyordu: Can sıkıntımızla iştahımız aynı
derecede artmaktaydı. Yemek zamanının yaklaştığını gösteren bütün belirtileri
büyük bir sabırsızlıkla izliyordum.. İşte hizmetçi kadın, bulaşık bezi elinde
tabakları yıkamak için geçiyor, işte büfenin durduğu odadan gelen tabak
şıkırtısı, masa açılırken sandalyeler yerleştirilirken çıkan sesler. İşte Mimi
ile Lüboçka ve Katenka (Katenka, Mimi'nin on iki yaşındaki kızı) bahçeden
dönüyorlar, fakat Foka -yemeğin hazır olduğunu her zaman gelip haber veren
sofracı Foka- görünürde yok. Ancak o göründüğü zaman kitapları bırakıp Karl
İvanoviç'e aldırış etmeden aşağı koşabiliriz.
İşte merdivenden ayak sesleri geliyor; ama Foka değil bu! Ben onun yürüyüşünü
bilirim, çizmelerinin gıcırtısını tanırım. Kapı açıldı, hiç tanımadığım biri
göründü.



V

DELİ

Odaya, solgun, uzunca yüzü çiçek bozuğu olan, ağarmış uzun saçlı, kırmızımtrak
seyrek sakallı, elli yaşlarında bir adam girdi. Öyle uzun boyluydu ki, kapıdan
girmek için yalnızca başını değil, bütün vücudunu eğmek zorundaydı. Üzerinde hem
kaftanı, hem de papaz cübbesini andıran, lime lime bir şey vardı. Elinde kocaman
bir değnek tutuyordu. Odaya girince, bütün gücüyle değneği yere vurdu, kaşlarını
çatıp ağzını kulaklarına kadar açarak korkunç, garip bir kahkaha attı. Bir gözü
kördü, bu gözün beyazlaşmış gözbebeği durmadan dönüyor, zaten çirkin olan yüzüne
büsbütün iğrenç bir anlam veriyordu. Kısa adımlarla koşarak Valodya'ya doğru
yaklaştı ve:
- İşte yakalandınız! diye bağırdı. Valodya'nın başını yakaladı, dikkatle
incelemeye koyuldu. Sonra, pek ciddi bir tavırla ondan uzaklaşıp masaya yanaştı,
muşambanın altına üflemeye, istavroz çıkarmaya başladı. Valodya'ya dikkatle
bakıyor, gözü yaşlı, titrek bir sesle:, "Vah, vah, yazık! Zavallılar!.. Uçup
gidecekler!" diyor ve gerçekten akan gözyaşlarını koluyla siliyordu.
Sesi kaba ve hırıltılı, devinimleri çevik ve kesik, sözleri birbiriyle ilgisiz
ve anlamsızdı (hiç adıl kullanmıyordu); ama konuşması öyle dokunaklıydı, sarı ve
çirkin yüzü kimi zaman öyle açık bir üzünçle doluyordu ki, onu dinlerken acıma,
dehşet ve üzüntü duymamak olanaksızdı.
Bu, başıboş gezen deli Grişa idi.
Nereliydi? Kimin nesiydi? Böyle nerde akşam orda sabah bir ömür sürmeyi nereden
aklına koymuştu? Bunları kimseler bilmiyordu. Bildiğimiz yalnızca şuydu: Grişa,
yaz kış yalınayak dolaşıyor, on beş yaşından beri ermiş olarak tanınıyordu.
Manastırları geziyor, sevdiklerine azizlerin resimlerini armağan ediyor,
birtakım gizemli sözler söylüyor, kimileri bu sözlerin öte dünyadan bir haber
olduğuna inanıyorlardı; hiç kimse onu başka bir kılıkta görmemişti. Ara sıra
büyükanneme uğrarmış. Kimileri, onun zengin bir ailenin temiz ruhlu, zavallı
oğlu; kimileri de orta halli bir köylü ve tembelin biri olduğunu söylerdi.
Sonunda, çoktan beri beklenen düzensever Foka geldi, biz de aşağı indik. Grişa
içini çekerek saçmalamayı sürdürüyor, sopayla merdivenlere vura vura arkamızdan
geliyordu. Annemle babam salonda kol kola geziniyor, sessiz sessiz bir şeyler
konuşuyorlardı. Marya İvanovna, sedirin iki yanında karşılıklı duran
koltuklardan birine kurulmuş; yanında oturan kızlara sert, ama kısık bir sesle
öğütler veriyordu. Karl İvanoviç odaya girer girmez, Marya İvanovna ona baktı
ve, 'Ben sizin varlığınızın ayrımında bile değilim' der gibi bir davranışla
başını çevirdi. Kızların gözlerinden, bize bir an önce çok önemli bir haber
vermek istedikleri okunuyordu. Ama, yerlerinden sıçrayıp bize koşmaları,
Mimi'nin kurallarını bozmak olurdu. Ancak, ona yaklaşıp, ayaklarımızı birbirine
vurarak, "Bonjur Mimi," dedikten sonra, konuşma izni alınabilirdi.
Bu Mimi, ne çekilmez bir yaratıktı! Onun yanında hiçbir şey konuşulamazdı ki; o,
her şeyi terbiyesizlik sayardı. Üstelik de, tam Rusça gevezelik etmeye can
attığımız bir sırada, "Parlez donc Français!" (20) diye bize askıntı olur ya da
yemek arasında -tam bir yemeğin tadını alıp da, kimse karışmadan yemek
istediğimiz bir sırada,- o kesinlikle, "Mangez donc avec du pain" (21) ya da,
"Comment est-ce que vous tenez votre fourchette?" (22) derdi. 'Bizimle ne ilgisi
vardı sanki! Kendi kızlarına baksa ya! Bizimle ilgilenecek Karl İvanoviçimiz
var,' diye düşünürdüm. Karl İvanoviç haklı; kimi insanlara karşı duyduğu nefret
duygusuna ben de tümüyle katılıyorum.
Büyükler yemek odasına geçtikten sonra, Katenka ceketimden tutarak beni durdurdu
ve:
- Ne olur, anneme rica edin, bizi de ava götürsünler, diye fısıldadı.
- Peki, söylemeye çalışırız, dedim.
Grişa yemek odasında, ama ayrı bir masada yemek yiyordu; gözlerini tabağından
kaldırmıyor, arada bir göğüs geçirerek yüzüne korkunç görünümler veriyor; kendi
kendisine konuşur gibi, "Yazık!... uçtu... güvercin göğe uçup gidecek... vah
mezarlıkta taş!" gibi sözler söylüyordu. Annem sabahtan beri neşesizdi.
Grişa'nın orada bulunması, sözleri ve davranışları onun eskiden beri bozuk olan
sinirlerini, farkedilir bir biçimde daha da bozuyordu. Babama çorba tabağını
uzatırken:
- Senden bir şey rica edecektim, az kalsın unutuyordum, dedi.
- Neymiş?
- Lütfen söyle de şu korkunç köpekleri kapatsınlar. Avludan geçerken, zavallı
Grişa'yı az kalsın parçalıyorlardı. Bağlı olmayınca çocuklara da
saldırabilirler.
Kendisinden söz edildiğini duyan Grişa, bize döndü, giysilerinin yırtık
eteklerini gösteriyor ve ağzındakini çiğniyerek:
- Benim parçalanmamı istiyordu... Tanrı razı gelmedi. Köpekleri insanların
üstüne saldırtmak günahtır! Büyük günahtır! Vurma babacan (23), vurmaktan ne
geçer eline? Tanrı bağışlar... Öyle günlerde değiliz, diye söyleniyordu.
Babam dikkatle, sert bir bakışla onu süzerek:
- Ne söylüyor, hiçbir şey anlamıyorum, dedi.
Annem:
- Oysa ben anlıyorum; bir avcının, köpeklerini özellikle üstüne saldırttığını
anlattı; onun için, "Benim parçalanmamı istiyordu, ama Tanrı razı gelmedi,"
diyor; size de onu cezalandırmamanız için yalvarıyor, dedi.
Babam da:
- Ha, öyle mi? Ama, o avcıya ceza vereceğimi nerden biliyor? dedi ve Fransızca
olarak, "Bilirsin ki, ben öyle kimselerden hoşlananlardan değilim, hele bu hiç
hoşuma gitmedi sanırım," derken, annem bir şeyden korkmuş gibi, onun sözünü
kesti:
- Ah! Öyle şeyler söyleme, ne biliyorsun? dedi.
- Sanırım, bu gibi insanları inceleme fırsatını buldum. Sana öyle çok
geliyorlarki; hepsi de aynı biçimde insanlar. Hep aynı terane...
Annemin bu konuda bambaşka düşündüğü ve tartışmak istemediği anlaşılıyordu.
Annem:
- Bana bir börek uzatır mısın lütfen; nasıl, iyi olmuş mu? dedi. Babam böreği
eline alıp annemin erişemiyeceği bir uzaklıkta tutarak:
- Hayır, beni asıl kızdıran, evet kızdıran nokta, aklı başında, görmüş geçirmiş
kimselerin de bu gibi şeylere inandıklarını görmektir, dedi ve çatalı masaya
vurdu. Annem elini uzatarak:
- Ben bir börek uzatmanı rica etmiştim, diye yineledi. Babam elini geriye çekti:
- Polisler, bu gibi insanları içeri tıkmakla çok iyi ediyorlar, diye konuştu ve
gülümseyerek, onların biricik yararı sinirleri zaten zayıf olan kimselerin
sinirlerini büsbütün bozmaktır, diye ekledi ve bu konuşmanın annemin hiç hoşuna
gitmediğini anlayarak bir börek uzattı.
Annem:
- Sözlerine karşılık ancak şunu söyleyebilirim: Altmış yaşına karşın yaz kış
yalınayak gezen, giysisinin altında hiç çıkarmadan iki pud ağırlığında zincirler
taşıyan, bütün gereksinmelerini sağlayacak rahat bir yaşam önerisini birkaç kez
geri çeviren böyle bir adamın, bunları yalnızca tembellik yüzünden yaptığına
kolay kolay inanılmaz doğrusu.
Biraz sustuktan sonra, göğüs geçirerek şunları ekledi:
- Bilinmezden haber vermeye gelince; je suis payée pour y croire (24). Rahmetli
babamın ölümünü, günü gününe, saati saatine Grişa'nın nasıl haber verdiğini,
sanırım sana anlatmıştım dedi.
Babam ağzını Mimi'nin oturduğu yandan eliyle kapadı ve (babamın bunu yaptığını
ne zaman görsem dikkat kesilir, gülünç bir şey beklerdim), gülümseyerek:
- Vah vah, bana yaptığını gördün mü? Niye onun ayaklarını anımsattın? Onlara
baktım, artık hiçbir şey yiyemeyeceğim, dedi.
Yemek sona eriyordu. Lüboçka ile Katinka durmadan bize göz ediyor,
iskemlelerinde kımıldıyor, kısacası büyük bir coşku gösteriyorlardı. Göz
işaretleriyle, "Bizi de ava götürmeleri için, niye hâlâ yalvarmıyorsunuz?" demek
istiyorlardı.
Ben dirseğimle Valodya'yı dürttüm, Valodya da beni dürttü ve sonunda karar
verdi; önce çekingen, sonra oldukça kesin, yüksek bir sesle, bugün hareket
edeceğimiz için kızların da bizimle arabayla ava gelmelerini istediğimizi
anlattı. Büyükler arasında kısa bir konuşmadan sonra konu bizim istediğimiz gibi
çözümlendi; bizi en çok sevindiren şey de, annemin bizimle geleceğini söylemesi
oldu.



VI

AV HAZIRLIKLARI

Tatlı yenirken Yakof çağrıldı, araba, av köpekleri, binek atları için en ince
ayrıntısına dek, her atın adı söylenerek, buyruklar verildi. Valodya'nın atı
aksadığı için, babam Yakof'a av atlarından birini hazırlamasını söyledi. "Av
atı" sözü annemin tuhafına gidiyordu. O, bu atın bir tür kudurmuş, vahşi hayvan
gibi bir şey olduğunu sanıyor ve ona öyle geliyordu ki, bu at gemi azıya alarak
Valodya'yı kesinlikle öldürecekti. Valodya'nın büyük bir gözüpeklikle, bir
şeyden korkmadığını, tersine, atın gemi azıya almasından çok hoşlandığını
söylemesine ve babamın tüm yatıştırıcı sözlerine karşın, zavallı annem, bütün bu
gezinti süresince çok merakta kalacağını söyleyip duruyordu.
Sofradan kalktık; büyükler, kahve içmek için babamın odasına geçtiler, biz de
dökülmüş sarı yapraklarla örtülü yollarda ayaklarımızı sürte sürte gezinmek ve
konuşmak için bahçeye koştuk. Valodya'nın av atıyla gitmesi, Lüboçka'nın
Katinka'dan daha yavaş koşması ayıp olduğu, Grişa'nın taşıdığı zincirleri görmek
çok meraklı olacağı gibi konulardan söz açıldı; ama ayrılışımızla ilgili tek
sözcük geçmedi. Konuşmamız, yaklaşan arabanın gürültüsüyle kesilmişti. Bu
arabanın yayları üzerinde birer çocuk uşak oturuyordu. Arabanın ardından av
köpekleriyle avcılar, bunların arkasında da Valodya'ya ayrılan ata binmiş olan
arabacı İgnatiy, benim emektar hayvanımın yularından tutmuş geliyordu. Önce,
hepimiz, bu çok meraklı şeyleri görmek için duvara atıldık, ama sonra bağırıp
tepinerek yukarıya, giyinmeye koştuk; giyimimizin avcılarınkine benzemesini
istiyorduk. Bu benzeyişi sağlamak için başlıca yol da pantolonların paçalarını
çizmelerin içine sokmaktı. Zaman geçirmeden hemen bu işe başladık. Bir an önce
avluya koşup köpekleri, atları doya doya seyretmeye, avcılarla konuşmaya can
atıyorduk.
Hava çok sıcaktı. Beyaz, garip biçimli bulutlar daha sabahtan, ufukta görünmeye
başlamıştı. Sonra hafif bir yel onları bir araya toplamaya başladı ve o duruma
getirdi ki, arada bir güneşi kapatıyorlardı. Bu bulutlar, ne denli dönüp dolaştı
ve karardıysa da, bizim son bir kez daha eğlenmemize engel olmak için fırtına
kılığına girmediler; akşama doğru da yeniden dağılmaya başladılar. Kimileri
renklerini yitirerek ufuk yönünde uzayıp gidiyordu; ötekiler, tam başımızın
üstünde, saydam, beyaz balık pullarını andırır biçimlere büründüler; yalnızca
iri bir kara bulut doğuda duraklayıp kaldı. Hangi bulutun nereye gideceğini çok
iyi kestiren Karl İvanoviç, bu kara bulutun Maslovka'ya doğru gideceğini,
havanın yağışlı olmayıp olağanüstü güzel olacağını söyledi.
Foka, ilerlemiş yaşına karşın, hızlı, çevik adımlarla merdivenleri indi ve
"Yanaş!" diye bağırdı. Arabacının, arabayı yanaştıracağı yerle merdiven
arasında, görevini iyi bilen bir adam tavrıyla, ayaklarını açarak, bir yontu
gibi dikildi. Bayanlar aşağı indiler. Kim nereye oturacak, kim kime tutunacak
(oysa, bence tutunmaya hiç gerek yoktu), ufak bir tartışmadan sonra, herkes
yerine oturdu, şemsiyeler açıldı, araba da yola düzüldü. Araba yola çıkacağı
sırada, annem, "av atı"nı göstererek, titrek bir sesle, arabacıya:
- Bu at Vladimir Petroviç için mi? diye sordu.
Arabacının "Evet," demesi üzerine, elini sallayıp başını çevirdi. Bense büyük
bir sabırsızlık içindeydim; atıma binmiş, kulakları arasından bakıyor, avluda
türlü türlü gösteriler yapıyordum. Avcılardan biri bana:
- Sakın köpekleri ezmeyin, efendi, dedi.
Ben gururla:
- Merak etme! Ata ilk kez binmiyorum! diye yanıtladım.
Valodya "av atı"na binerken, bütün gözüpekliğine karşın, bir titreme geçirdi ve
atını okşayarak uslu olup olmadığını birkaç kez sordu.
Bununla birlikte, at üzerinde pek güzel görünüyordu; tıpkı büyük bir adam gibi.
Gergin pantolonu içindeki baldırlarıyla eyer üstünde öyle yakışıklı duruyordu
ki, onu kıskandım. Hele, yerdeki gölgeme bakıp da böyle güzel bir görünüşten
uzak olduğumu anladıktan sonra...
İşte, merdivenlerde babamın ayak sesleri duyuldu; uşaklar çevrede gezinen av
köpeklerini topladı; avcılar tazılarını çağırdı ve atlara binmeye koyuldular.
Seyis, atı merdiven başına getirdi. Biraz önce atın çevresinde, bir resimde
olduğu gibi çeşit çeşit pozlarda yatan köpekler, şimdi babama doğru
koşuyorlardı. Babamın arkasından Milka, boncuklu tasmasıyla demirlerini
şıkırdatarak sevinçli sevinçli seğirtti. O, evden çıkarken, hep öteki köpeklerle
selamlaşırdı: Kimiyle oynar, kimiyle koklaşır, hırlaşır, kiminin de pirelerini
ayıklardı.
Babam atına bindi, yola çıktık.

VII

AV

Görevi köpeklerle uğraşmak olan avcı Turka, başında tüylü kalpağı, arkasında
asılı koca borusu ve belinde bıçağıyla, çıkık burunlu kır atın üstünde, en başta
gidiyordu. Bu adamın çatık yüzlü yabanıl görünüşünden, avdan çok bir ölüm kalım
savaşına gittiği sanılırdı. Atın arka ayakları çevresinde dalgalanan bir renkli
yumak gibi, bir araya toplanmış tazılar koşuşuyorlardı. Birinin aklına esse de
arkada kalsa, o zavallının durumu yürekler acısı olurdu. Çünkü aynı ipe bağlı
olan arkadaşını bütün gücüyle çekerek sürüklemek zorundaydı; bunu yapınca da
arkadan gelen köpekçilerden biri onu kesinlikle kırbaçlar ve "Haydi sürüye!"
diye azarlardı. Kapıdan çıkan babam, avcılarla bize yoldan gitmemizi buyurarak,
kendisi çavdar tarlasına saptı.
Hasadın en yoğun zamanıydı. Uçsuz bucaksız altın sarısı tarlanın yalnızca bir
yanı, o zamanlar bana, en uzak ve gizemli bir yer gibi görünen; arkasında
dünyanın ucunun bulunduğunu ve ayak basmamış diyarlar başladığını sandığım
yüksek, laciverdimsi ormanla çevrilmişti. Tarla, baştanbaşa insan ve tınazlarla
örtülüydü; sık, yüksek boylu çavdar tarlasının biçilmiş bölümlerinde orakçı
kadının sırtı; demet yaparken, parmakları arasında sallanan başaklar; çocuğunun
gölgedeki beşiğine eğilen kadın ve peygamber çiçekleriyle örtülü tarlada
toplanmış ekin demetleri görünüyordu. Öte yanda, ceketsiz, gömlekli köylüler,
kızışmış kuru tarlada toz kaldırarak, araba üstünde ayakta durarak demetleri
yerleştiriyorlardı. Ayağında çizme, elinde çeteleler, omuzunda kaftanı olan köy
muhtarı, babamı uzaktan görünce, başındaki keçe şapkasını çıkardı; sakalını,
kızıl saçlarını havlusuyla silerek ara sıra kadınlara bağırıyordu. Babamın
bindiği al hayvancık, arada bir dizginleri gerip başını göğsüne eğiyor, hırsla
üstüne yapışan sinekleri sık kuyruğuyla kovarak hafif tırıs gidiyordu. Atın
arkasından, gergin kuyruklarını orak gibi tutarak, ayaklarını kaldırıp yüksek
ekinlerin arasından zarif atlayışlarla iki tazı koşuyordu. En önde olan Milka,
başını eğmiş, lokmasını bekliyordu. Halkın konuşmasını; at ve araba gürültüsünü;
kekliklerin neşeli neşeli ötüşünü; havadaki devinimsiz, sürü halinde uçuşan
sineklerin vızıltısını; pelin otunun kokusuyla atların ter kokusunu; açık sarı
tarlada, ormanın lacivert ufkunda ve beyazımtrak eflatun bulutlarda yakıcı
güneşin yaydığı binlerce renk ve gölgeyi; havada uçuşan ve tarlaya yayılan
örümcek ağlarını; bunların hepsini görüyor, işitiyor, duyumsuyordu.
Kalenin ormanına yaklaşınca, yaylıyı, bir de hiç beklemediğimiz, ortasında
sofracıbaşının oturduğu, tek atlı arabayı bulduk. Otların arasından semaver,
dondurma kutusuyla fıçısı ve daha bazı çekici çıkınlar ve kutular görünüyordu.
Artık, açık havada meyve, dondurma yiyip çay içeceğimize hiç kuşku yoktu.
Arabayı görünce, sevincimizi gürültüyle açığa vurduk; çünkü ormanda, çimenler
üzerinde, daha doğrusu kimsenin hiçbir zaman çay içmediği bu yerde çay içmek,
büyük zevk sayılırdı.
Turka, adaya yaklaşınca durdu; babamın nasıl hiza alınacağı, nereye çıkılacağı
konusunda yaptığı uzun açıklamayı dikkatle dinledikten sonra (bununla birlikte,
o hiçbir zaman bu öğütleri hesaba katmıyor, bildiğini okuyordu), köpekleri
çözdü, acele etmeden halkaları topladı, ata bindi ve ıslık çalarak, genç kayın
ağaçlarının arasında yitti. Çözülen köpekler, kuyruklarını sallayarak
hoşnutluklarını gösterdiler, silkindiler, gerindiler, sonra da her yanı koklaya
koklaya, kuyruklarını sallaya sallaya çevreye dağıldılar. Babam bana:
- Mendilin var mı? diye sordu.
Cebimden mendilimi çıkarıp gösterdim.
- Şu kurşuni köpeği mendilinle bağla, dedi.
Ben anlayan bir insan tavrıyla:
- Jiran'ı mı? diye sordum.
- Evet, dedi, yol boyunca koş, çayıra varınca dur ve dikkat et ha, yanıma
tavşansız geleyim deme!
- Ben Jiran'ın tüylü boynunu mendille bağladım ve söylenen yere koşmaya
başladım. Babam gülüyor ve arkamdan:
- Çabuk, çabuk ol, geç kalacaksın! diye bağırıyordu. Jiran ikide bir duraklayıp
kulaklarını dikiyor, avcıların seslerini dinliyordu. Onu yerinden kıpırdatmak
için gücüm yetmiyor, ben de, "Atu! Atu!" diye bağırmaya başlıyordum. O zaman
Jiran, öyle bir hızla ileri atılıyordu ki, onu güçlükle tutabiliyordum; yerimize
varıncaya dek de birkaç kez düştüğüm oldu. Yüksek bir meşenin altında gölgeli ve
düzgün bir yer seçip çimenin üzerine uzandım. Jiran'ı da yanıma oturtarak
beklemeye başladım. Düşlem gücüm, böyle durumlarda hep olduğu gibi, gerçeği
geride bırakacak denli ilerlemişti: Ormanda ancak ilk av köpeğinin sesi
duyulduğu halde, ben kendimi üçüncü tavşanın peşinde sanıyordum. Turka'nın sesi,
ormanda, daha gür, daha canlı yayılıyor, arada duyulan köpeğin keskin sesi
gitgide sıklaşıyor; ona, daha kalın bir sesle birçok başka havlama katılıyordu.
Kimileyin duran, kimileyin birbirini bastıran bu sesler, derece derece daha
güçlü, daha arasız artarak, sonunda sürekli bir uğultu durumunu aldı. Adanın her
yerinden sesler geliyor ve av peşinde olan köpekler de, ormanı çınlatıyorlardı.
Ben bunları duyunca, yerimde donakaldım. Gözlerimi koruya dikmiş, anlamsız
anlamsız gülümsüyordum; alnımdan dolu gibi ter süzülüyor ve çenemden dökülürken
beni gıdıkladığı halde, ter damlalarını silemiyordum. Bundan daha önemli bir
dakikanın olacağını sanmazdım. Hoşuma gitmeyen bu gerginlik, uzun süremezdi.
Köpeklerin sesi kimi zaman koruluğun yanında duyuluyor, kimi zaman yavaş yavaş
benden uzaklaşıyordu. Görünürde tavşan yoktu. Çevreye bakınmaya başladım. Jiran
da aynı durumdaydı. Önce homurdanıyor, atılıyordu; sonra yanıma yattı, başını
dizlerime koydu ve dinginleşti.
Altında oturduğum meşenin dışarıya çıkmış köklerinin çevresindeki boz kuru
toprakta, kurumuş meşe yapraklarının, palamutların ve kuruyup yosunlaşmış küçük
dallarla sarımtırak yeşil yosun ve aralardan fışkıran ince yeşil otların otların
altında karıncalar kaynıyordu. Birbiri ardından yürüyerek açtıkları düzgün
yollardan kimileri boş, ötekiler yüklü olarak hızlı hızlı gidiyorlardı. Elime
küçük bir dal aldım ve yollarını kestim. Kimilerinin tehlikeyi göz önüne alarak
çöpün altından, başkalarının da üstünden nasıl geçtiklerini görmeliydiniz;
kimileriyse, hele yüklü olanlar, büsbütün şaşırıyor, ne yapacaklarını
bilemiyorlardı; duraklıyor, çevrede geçiş yeri arıyor ya da geri dönüyorlardı;
daha da olmazsa dalın üstünden elime çıkarak, sanırım ceketimin koluna girmeye
niyetleniyorlardı. Beni, bu çok meraklı incelemeden ayıran, çevremde alımlı
alımlı dolaşan sarı kanatlı bir kelebek olmuştu. Ona dikkat eder etmez, benden
bir iki adım uzaklaştı, hemen hemen solmuş olan yaban yoncasının beyaz
çiçeğinin çevresinde biraz dolaştı ve çiçeğin üstüne kondu. Bilmiyorum, güneşin
onu ısıtmasından mı, yoksa çiçekten özsuyu emdi de ondan mı, ne olursa olsun
çok hoşnut olduğu belliydi. Ara sıra kanatlarını kımıldatıyor, çiçeğe
yapışıyordu; en sonunda kımıldamaz oldu. Başımı iki elime dayamış, onu zevkle
seyrediyordum.
Birdenbire Jiran ulumaya başladı, öyle bir hızla ileri atıldı ki, az kalsın
düşecektim. Çevreme bakındım. Ormanın ucundan kulaklarının birini indirip
öbürünü kaldıran bir tavşan sıçrayarak gidiyordu. Kan başıma sıçradı, o dakikada
her şeyi unuttum, bar bar bağırarak köpeğimi salıverdim ve koşmaya başladım. Ama
bunu yapar yapmaz da pişman oldum; tavşan bir an durdu, bir sıçrayışta gözden
yitti (bir daha da onu görmedim).
Sesleri duyarak çalıların arasından koşup gelen köpeklerle onların arkasından
seğirten Turka'nın karşısında utancımın derecesini düşünemezsiniz. Yaptığım
yanlışlığın ayrımında olan Turka (yanlışlığım, acele edişimdi) küçümseyerek beni
süzdükten sonra, "Ne yaptın efendi!" dedi. Bunu nasıl söylediğini duymalıydınız.
Bunu duymaktansa, vurulmuş bir tavşan gibi, baş aşağı eyerin yanında asılmayı
yeğlerdim. Aynı yerde uzun zaman derin bir üzüntü içinde kımıldanmadan duruyor,
köpeğimi çağırmıyordum, ancak dizlerime vurarak:
- Aman Tanrım, ne yaptım! diye söyleniyordum.
Tazıların tavşanı kovaladıklarını, ormanın öte yanından gelen gürültüleri,
tavşanın tutulduğunu, Turka'nın kocaman borusunu öttürerek köpekleri çağırdığını
duyuyor, ama yine de yerimden kımıldamıyordum.



VIII

OYUNLAR

Av bitmişti. Genç kayın ağaçlarının gölgesine bir halı serilmiş, bütün kafile
üzerine fırdolayı oturmuştu. Sofracıbaşı Gavrilo, çevredeki gür ve yeşil otları
bastırarak, tabakları siliyor, yapraklara sarılmış erikleri, şeftalileri
kutulardan çıkarıyordu.
Körpe kayın ağaçlarının yeşil dalları arasından güneşin ışıkları sızıyor,
halının üstünde, ayaklarımın üstünde, Gavrilo'nun terli kel kafasının üstünde
yuvarlak, titrek yansımalar yapıyordu. Ağaçların yapraklarını, saçlarımı, terli
yüzümü okşayarak geçen hafif yel, bana olağanüstü bir ferahlık veriyordu.
Dondurmayla meyveleri yedikten sonra, halının üstünde oturmaktan başka yapacak
bir işimiz kalmamıştı; biz de güneşin yakıcı ışıklarına bakmaksızın kalktık,
oynamak üzere yollandık. Güneşten gözlerini kırparak otlar üzerinde sıçrayan
Lüboçka:
- Peki ne oynayalım? dedi. Robinson oyunu olmaz mı?
Ağzındaki yaprakları çiğneyerek, otlar üzerine tembel tembel uzanan Valodya:
- Hayır.... sıkılıyorum, dedi, hep Robinson, hep Robinson! İlle de oynamak
istiyorsanız, "kameriye" yapalım daha iyi.
Valodya adamakıllı böbürleniyordu; sanırım av hayvanıyla geldiğinden
gururlanıyor, kendisini pek yorgun gösteriyordu. Belki de sağduyulu oluşu,
düşlemleme yeteneğinin azlığı, Robinson oyunundan tam bir zevk almasına engel
oluyordu. Bu oyun, bir süre önce okuduğumuz "İsviçreli Robinsonlar" romanından
sahneleri yansılamaktan başka bir şey değildi.
- Rica ediyoruz, bizi hoşnut etmek istemez misin? diye, kızlar onu kandırmaya
çalışıyorlardı. Katenka, ceketinin kolundan tutarak, yerinden kaldırmaya
çabalıyor ve:
- İstersen Charles ya da Ernest, istersen baba rolünü alırsın, diyordu.
Gerinerek, keyifli keyifli gülümseyen Valodya:
- Doğrusu, canım istemiyor, sıkılıyorum! dedi.
Nerdeyse ağlayacak olan Lüboçka:
- Oynamayacaktıysak ne diye geldik, evde otursaydık daha iyi olurdu! dedi.
O, yerli yersiz ağlayan mızmızın biriydi.
Valodya:
- Peki, haydi oynayalım; ama rica ederim ağlama. Hiç hoşlanmam! dedi.
Valodya'nın yumuşamasına karşın pek eğlenemedik; tam tersine onun tembel, can
sıkıcı davranışı, oyunun tadını kaçırmıştı. Biz yere oturup balık avındaki
balıkçılar gibi var gücümüzle kürek çeker gibi yaparken, o, balıkçılıkla hiç
ilgisiz davranarak ellerini kavuşturmuş oturuyordu. Bunun için kendisini
dürttüm, ama o, kollarımızı daha çok ya da daha az sallamakla bir şey kazanıp
yitirmeyeceğimizi, hem uzağa da gidemeyeceğimizi söyledi. Elimde olmadan
sözlerini kabul ettim. Arkama sopayı asıp da ava gittiğimi düşünerek ormana
daldığım sırada, Valodya ellerini başının altına almış sırt üstü yatarken, "Ben
de sizlerle birlikte gitmiş olayım!" diyordu. Bu son derece sıkıcı tavrı ve
sözleriyle bizi oyunumuzdan soğuttuğu halde, Valodya'nın çok mantıklı
davrandığını içimizden kabul etmiyor değildik.
Sopayla kuş vurulmayacağı gibi, ateş etmenin de olanaksız olduğunu ben de
biliyorum; bu ancak bir oyundu. Böyle düşünürsek, iskemlelerle de insan geziye
çıkamaz; uzun kış gecelerinde, koltukları örterek nasıl araba yaptığımızı, üç
iskemleyi üç at yerine koyarak, birimizin arabacı, ötekimizin uşak olup, kızları
ortaya, yani arabaya bindirerek yola nasıl çıktığımızı sanırım Valodya daha
unutmamıştı. Bu yolculukta karşılaştığımız binbir türlü olaylar! Bu kış geceleri
nasıl da çabuk, nasıl da eğlenceli geçiyordu! Ciddi düşünecek olursak, oyun
saçma bir şeydir. Ama oyun da olmazsa elde başka ne kalır bilmem ki!....



IX

İLK AŞKA BENZER BİR ŞEY

Lüboçka, sanki ağaçtan bir tür Amerikan meyvesi koparıyormuş gibi, üzerinde
kocaman bir tırtıl bulunan bir yaprağı kopardı; ama sonra dehşet içinde yere
attı; daha sonra da kollarını yukarı kaldırdı ve tırtıldan üzerine bir şeyler
sıçrayacakmış gibi, korkuyla geriye doğru sıçradı. Oyun durdu, hepimiz
başlarımızı bir araya getirerek bu görülmedik böceği seyretmek için eğildik.
Ben, tırtılı kaldırmaya çalışan ve yolu üzerine bir yaprak tutan Katenka'nın
omzundan bakıyordum.
Birçok kız çocuğunun, açık yakalarından omuzlarına doğru kayan giysilerini
düzeltmek için omuzlarını oynattıklarını biliyordum. Bu devinimlerinden dolayı
Mimi'nin kızlara, "C'est un geste de femme de chambre!" (25) dediğini
anımsıyorum. Tırtılın üstüne eğilen Katenka, işte böyle bir devinim yaptı, o
sırada da, yel beyaz boynundaki eşarbı kaldırdı. Bu devinimi yaparken omzu
dudaklarımdan ancak iki parmak ötedeydi. Ben, artık tırtıla değil, Katenka'ya
bakıyordum; en sonunda bütün gücümle onu omzundan öptüm. O, başını bile
çevirmedi; ama kulaklarının, boynunun kızardığını gördüm. Valodya başını
kaldırmadan küçümseyen bir edayla:
- Bunlar da ne oluyor? dedi.
Oysa benim gözlerim yaşarmıştı.
Bakışlarımı Katenka'dan ayıramıyordum. Çoktan alışık olduğum körpe, sarışın
yüzünü hep severdim; ama, şimdi ona daha dikkatli bakıyor, onu daha çok sevmeye
Sez Törek ädäbiyättän 1 tekst ukıdıgız.
Çirattagı - Çocukluk - 03
  • Büleklär
  • Çocukluk - 01
    Süzlärneñ gomumi sanı 3710
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2069
    30.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    43.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    51.3 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Çocukluk - 02
    Süzlärneñ gomumi sanı 3738
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2138
    32.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.8 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.9 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Çocukluk - 03
    Süzlärneñ gomumi sanı 3625
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2141
    32.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.4 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Çocukluk - 04
    Süzlärneñ gomumi sanı 3701
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2083
    32.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.4 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Çocukluk - 05
    Süzlärneñ gomumi sanı 3775
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2061
    32.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.0 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Çocukluk - 06
    Süzlärneñ gomumi sanı 3821
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2019
    34.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    48.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    56.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Çocukluk - 07
    Süzlärneñ gomumi sanı 3745
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2081
    31.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    44.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    52.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Çocukluk - 08
    Süzlärneñ gomumi sanı 3666
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2081
    30.9 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    44.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    53.4 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Çocukluk - 09
    Süzlärneñ gomumi sanı 3758
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2102
    32.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.7 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    52.9 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Çocukluk - 10
    Süzlärneñ gomumi sanı 3661
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2047
    32.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.8 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Çocukluk - 11
    Süzlärneñ gomumi sanı 3682
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2071
    31.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.2 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    54.0 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Çocukluk - 12
    Süzlärneñ gomumi sanı 3578
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1937
    32.9 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    45.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    52.5 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.