Benito Cereno - 1

Süzlärneñ gomumi sanı 3925
Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2207
27.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
38.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
46.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
İngilizceden çeviren:
Lale Eren
75. yıl coşkusuyla...
Hümanizma ruhunu anlama ve duymada ilk aşama, insan varlığının en somut anlatımı olan sanat yapıtlarının benimsenmesidir. Sanat dalları içinde edebiyat, bu anlatımın düşünce öğeleri en zengin olanıdır. Bunun içindir ki bir ulusun, diğer ulusların edebiyatlarını kendi dilinde, daha doğrusu kendi düşüncesinde yinelemesi; zekâ ve anlama gücünü o yapıtlar oranında artırması, canlandırması ve yeniden yaratması demektir. İşte çeviri etkinliğini, biz, bu bakımdan önemli ve uygarlık davamız için etkili saymaktayız. Zekâsının her yüzünü bu türlü yapıtların her türlüsüne döndürebilmiş uluslarda düşüncenin en silinmez aracı olan yazı ve onun mimarisi demek olan edebiyatın, bütün kitlenin ruhuna kadar işleyen ve sinen bir etkisi vardır. Bu etkinin birey ve toplum üzerinde aynı olması, zamanda ve mekânda bütün sınırları delip aşacak bir sağlamlık ve yaygınlığı gösterir. Hangi ulusun kitaplığı bu yönde zenginse o ulus, uygarlık dünyasında daha yüksek bir düşünce düzeyinde demektir. Bu bakımdan çeviri etkinliğini sistemli ve dikkatli bir biçimde yönetmek, onun genişlemesine, ilerlemesine hizmet etmektir. Bu yolda bilgi ve emeklerini esirgemeyen Türk aydınlarına şükran duyuyorum. Onların çabalarıyla beş yıl içinde, hiç değilse, devlet eliyle yüz ciltlik, özel girişimlerin çabası ve yine devletin yardımıyla, onun dört beş katı büyük olmak üzere zengin bir çeviri kitaplığımız olacaktır. Özellikle Türk dilinin bu emeklerden elde edeceği büyük yararı düşünüp de şimdiden çeviri etkinliğine yakın ilgi ve sevgi duymamak, hiçbir Türk okurunun elinde değildir. 23 Haziran 1941.
Milli Eğitim Bakanı
Hasan Âli Yücel
SUNUŞ
Cumhuriyet'le başlayan Türk Aydınlanma Devrimi'nde, dünya klasiklerinin Hasan Âli Yücel öncülüğünde dilimize çevrilmesinin, kuşkusuz önemli payı vardır.
Cumhuriyet gazetesi olarak, Cumhuriyetimizin 75. yılında, bu etkinliği yineleyerek, Türk okuruna bir "Aydınlanma Kitaplığı'' kazandırmak istedik.
Bu çerçevede, 1940'lı yıllardan başlayarak Milli Eğitim Bakanlığı'nca yayınlanan dünya klasiklerini okurlarımıza sunmaya başladık.
Büyük ilgi gören bu etkinliği Milli Eğitim Bakanlığı'nca yayınlanmamış -ancak Aydınlanma Devrimi yarıda kalmasaydı yayınlanacağına kesinlikle inandığımız- dünya klasiklerini de katarak sürdürüyoruz.
Cumhuriyet
HERMAN MELVILLE VE "BENITO CERENO" ÜZERİNE...
1819 - 1891 yılları arasında yaşamış olan büyük Amerikan yazarı Herman Melville'in en güzel öykülerinden biri kabul edilen "Benito Cereno", 1856 yılında çıkan The Piazza Tales (Meydan Öyküleri) albümünden alınmıştır. Aslında, "Benito Cereno" ilk kez 1855 yılında, New York'da basılan Putnam's Monthly Magazine'de (Aylık Putnam's Dergisi) çıkmıştı; yani Melville, 1851 yılında basılmış olan ünlü romanı "Moby Dick"i bu öyküden çok daha önce yazmıştı.
Bir İspanyol gemisinde yaşanan bir köle ayaklanmasını konu alan "Benito Cereno"da Melville, denizcilik ve gemicilik deneyimlerinin yanısıra, insanın kötü güçlere karşı savaşımını sergiliyor, dramatik bir anlatım ve ahlaksal bir öykü kurgusu içinde. Dramatik simgelerle bezenmiş süslü bir edebi dille yazılmış olan öyküde, aslında çoğu yazısında olduğu gibi, "göze görünenin" altındaki asıl büyük gerçeği irdeliyor Melville.
Oyuncaklı dilinden dolayı bir bilmece çözer gibi ince ince uğraşmayı gerektiren, bunun uzantısında, hatırı sayılır ölçüde usul usul ilerleyen, ama gene de çok keyifli bir Türkçeleştirme süreci söz konusu oldu. Çok uzun cümleleri, parantezleri, kendine özgü noktalaması ile bu oyuncaklı, süslü anlatım biçimini bozmadan ve öze sadık kalarak ifade edilmek istenileni koruyarak öyküyü rahat okunabilir kılmaya çaba gösterdim; keyifli çeviri sürecini, keyifli bir okuma sürecine dönüşmüş olarak okurla paylaşmayı diliyorum.
Lale Eren
BENITO CERENO
Massachusetts'den Duxburyli Kaptan Amasa Delano'nun yönetimindeki fok avcılığında kullanılan büyük ticaret gemisi, 1799 yılında, değerli kargosuyla Şili kıyılarının güney ucu yakınlarındaki küçük, ıssız, hiç kimsenin yaşamadığı St. Maria adasındaki koyda demir atmıştı. Kaptan, buraya su almak üzere kısa bir süre için uğramıştı.
İkinci gün, gün ışımaya başladıktan sonra, o daha yataktayken ikinci kaptanı aşağıya gelip, tuhaf bir yelkenlinin koya girmekte olduğunu bildirdi. O günlerde, şimdi olduğu kadar çok gemi yoktu o sularda. Kaptan kalktı, giyindi ve güverteye çıktı.
Bu kıyılara özgü sabahlardan biriydi. Her şey suskun ve dingindi; her şey kül rengiydi. Deniz, iri dalgalarla kıvrımlanmakla birlikte, düzgün yüzeyi, soğutulmak üzere madencinin kalıbına dökülmüş çelik gibi kaygandı. Gökyüzü, upuzun, gri bir palto görünümündeydi. Artık dost oldukları, kendileri gibi tedirgin bulut kümelerinin arasına dalarak bir araya gelen gri kuş kümeleri, fırtınadan önce çayırların üstünde uçuşan kırlangıçlar gibi, huzursuzca sıyırıp geçerek suyun üstünde uçup duruyorlardı. Var olan gölgeler, gelmesi olası daha koyu gölgelerin habercisi gibiydiler.
Dürbünle izlediği yabancının görünürde bayrağı olmaması Kaptan Delano'yu şaşırttı; çünkü kıyılarında hiç kimse yaşamıyor olsa bile, bir limana girdiğinde orada başka bir gemi varsa, her milletin barışsever denizcileri arasında bayrak göstermek gibi bir görenek vardı. Eğer Kaptan Delano, ancak olağandışı durumlar ve ısrarlı kışkırtmalar karşısında, ama gene de, insanın içindeki kötü şeytanı bağışlamaya hazır olarak, birtakım kişisel korkulara kapılabilen, ama bunun dışında, hiç kuşkucu olmamak gibi çok iyimser ve özel bir yapıya sahip olmasaydı, bulunulan noktanın ıssızlığı ve yasa tanımazlığına, bir de o günlerde anlatılan o denizlere ilişkin öyküleri ekleyerek durumu değerlendirip, derin bir şaşkınlığa kapılır, kaygılanırdı. Hızlı, güçlü ve sıradışı bir zihinsel algılamanın yanı sıra, iyiliksever bir yüreğin insanı ne denli çaplı kılabileceği konusunda karar vermek kişinin kendi aklına bırakılabilir.
Ancak her denizcinin zihninde ilk görüşte oluşabilecek güvensizlik duygusu geminin koya girerken pruvasını batık kayalıklara sürtebilecek denli kıyıya yaklaşmasını gözlemleyince hemen dağılabilirdi. Bu görünüm, yabancı geminin yalnızca fok avcısı geminin değil, adanın da yabancısı olduğunu kanıtlıyordu; bu nedenle de bu sulara alışık bir korsan gemisi olamazdı. Kaptan Delano, azımsanmayacak bir ilgiyle gemiyi izlemeyi sürdürüyordu -kamaraya kaçamak doluşan sabah aydınlığında kısmen pusla örtülü gemiyi seçebilmek pek de kolay değildi; aynı biçimde güneş de- ki bu süre içinde yarım daire biçimindeki ufku çevrelemişti ve koya girmekte olan yabancı gemiye açıkça eşlik etmekteydi -alçaktan süzülen aynı bulutlarla örtünmüş olduğundan, uğursuz, meraklı bakışlarını alacakaranlıkta mazgal deliğine uydurmuş tek gözlü bir Limalı dolandırıcıyı andırıyordu.
Pusun bir aldatmacası olabilirdi bu, ama yabancıyı izledikçe manevraları göze daha da garip görünmeye başladı. Çok geçmeden, girmeye mi çıkmaya mı, ne yapmak istediğine ya da ne yapmaya çalıştığına karar vermek iyice güçleşti. Gece boyunca hafif hafif esen rüzgâr artık iyice hafif bir esintiye dönüşmüştü ki, bu şaşırtıcı durum yabancı geminin devinimlerindeki belirsizliği daha da artırıyordu.
En sonunda, yabancının güç durumda kalmış bir gemi olabileceği yolunda tahmin yürüten Kaptan Delano, cankurtaran sandalı niyetine balina avcılığında kullanılan kayığın indirilmesini buyurdu ve ikinci kaptanının daha sakınımlı davranmasını önererek karşı çıkmasına karşın, yabancı gemiye hiç değilse kılavuzluk etmek üzere kayığı borda etmeye hazırlamalarını istedi. Bir gece önce, balık avlamak üzere geminin görüş alanı dışında, epey uzaktaki kayalıklara giden bir grup gemici, gün doğmadan birkaç saat önce hiç de azımsanmayacak bir başarı elde etmiş olarak dönmüşlerdi. Yabancı geminin uzun süredir açıklarda seyretmiş olma olasılığını düşünen iyi yürekli kaptan, armağan olarak kayığına birkaç sepet balık koydurduktan sonra açıldı. Yabancı gemi batık kayalıklara yakınlığını sürdürdüğünden, onun tehlikede olduğunu düşünerek adamlarına bu durumun gemidekilere bir an önce bildirilmesi için acele etmelerini söyledi. Ancak kayık yola çıktıktan kısa bir süre sonra, hafif esmekle birlikte yön değiştiren rüzgâr bir yandan kısmen pusu dağıtırken, bir yandan da kayığı başka bir yana savurdu.
Aradaki uzaklık azalınca, kurşuni renkli dalgaların eşiğinde, orada burada ince sis şeritlerinin öylesine, kürk gibi sarıp sarmaladığı gemi, sanki bir fırtına sonrasında, Pirenelerdeki boz renkli yalçın kayaların ortasına kondurulmuş bembeyaz boyalı bir manastır gibi apaçık bir biçimde gözler önüne serildi. Ancak bir an için Kaptan Delano neredeyse karşısında bir gemi dolusu keşiş olduğunu düşünmenin bir hayal ürünü olmadığı kanısına vardı. Pusun ötesindeki görünüm, meraklı bakışlarla çevreyi görmeye çalışan küpeşteye üşüşmüş keşiş kukaletalarını andıran kara başlıklı bir topluluk, açık lomboz deliklerinden bulanık bir biçimde görünense, manastır avlusunda gidip gelen Dominikan keşişleri gibi dolanmakta olan karaltılardı.
Daha da yakına gelinince bu görüntü biraz değişti ve geminin gerçek karakteri ortaya çıktı -değerli kargosunun yanı sıra sömürgeye ait limanlar arasında Zenci köleleri taşıyan birinci sınıf bir İspanyol ticaret gemisi. O günlerde ara sıra açık denizlerde raslanan, kimi zaman Acapulco hazine gemilerinin yerine geçen veya artık kullanılmaz duruma gelmiş İtalyan sarayları gibi efendileri düşmüş de olsa hâlâ önceki yönetimin işaretlerini taşıyan İspanyol donanmasına ait eski tipte bir savaş gemisini andıran, zamanında çok iyi sayılabilecek büyük bir gemiydi bu.
Kayık daha yaklaşınca, yabancı geminin garip bir biçimde kir pas içindeki görünümünün her yanına yayılmış gevşeklik ve özensizlikten kaynaklandığı görüldü. Uzun süredir zımpara, katran ve fırça yüzü görmemiş olan direkler, halatlar ve küpeştenin büyük bir kısmı adeta keçeleşmiş bir görünüme sahipti. Görünüşe bakılırsa, sanki omurgası havuza yatırılmış, kaburgaları bir araya getirilmiş ve Ezekiel'in (1) Kuru Kemikler Vadisi'nde kızaktan suya indirilmiş gibiydi.
Şimdi tutulmuş olduğu iş için, genel olarak geminin savaşa göre olan özgün düzeninde ve armasında önemli bir değişiklik yapılmışa benzemiyordu. Ancak görünürde hiç silah yoktu.
Üst güverteler genişti ve bir zamanlar sekizgen örgü biçiminde işlenmiş, şimdiyse üzücü bir bakımsızlık içinde olan bu küpeşteyle çevrelenmişti. Bu güverteler, tepede üç yıkık kuşevi gibiydi ve bunlardan birinde ıskalaryanın üstüne konmuş uyuşuk, uyurgezer gibi bir yabani kuş olan ve denizde çoğu kez elle bile yakalanabilen bir tür beyaz deniz kırlangıcı vardı. Hırpalanmış ve küflenmiş, mazgallı bir kule gibi inşa edilmiş baş kasarası, çok önceleri bir saldırı sonucu alınmış sonra da çürümeye terk edilmiş bir küçük kule görünümündeydi. Kıça doğru, her iki yandaki üst güverteler -küpeşteleri orada burada kuruyup kavlamış deniz yosunlarıyla kaplı bir durumda- kimsesiz bir kaptan köşküne açılıyordu ki, buradaki lomboz kapakları yumuşak havaya karşın hava geçirmeyecek biçimde sıkıca kapatılmıştı- işte bu kimsesiz balkonlar, denizin üstünde, sanki Venedik'ten büyük kanala bakar gibiydiler. Ama sönmeye yüz tutmuş görkemin en belirgin kalıntısı, karışık bir düzenleme içinde Castille ve Leon ailelerine ait silahları simgeleyen oymalar, ayağını yüzükoyun yatmakta olan bir yaratığın boynuna bastırmış maskeli bir satir (2) olan mitolojik ya da simgesel resimle bezenmiş, oval biçimli geniş ve kalkansı görünümlü arka kısmıydı geminin.
Ya geminin yeniden elden geçirilmesi sırasında koruma amacıyla, ya da çürümüş bölümlerini gözden saklamak üzere o kısımları yelken bezleriyle sarmalanmış olduğundan, gemi aslanı (3) gibi bir oymalı süs mü, yoksa şatafatsız, sivri madeni bir burnu mu olduğu pek belirgin değildi. Yelken bezinin bitiminde, bir kaide gibi altta kalan kısım boyunca, sanki bir gemici hezeyanı olarak kabaca boyanmış, ya da kireçle yazılmış gibi bir yazı, SEGUID VUESTRO JEFE ("önderini izle") cümlesi, öte yanda baş taraftaki kirlenmiş ahşap kısımda, bir zamanlar iri, gösterişli yaldızlı harflerle yazılmış, ama şimdi, büyük bakır çivilerden damla damla akmış pasın azizliğine uğrayıp yol yol paslanmış bir yazı, SAN DOMINICK -geminin adı- göze çarpıyor ve gemi bir cenaze arabası gibi ileri geri yalpaladıkça, yas tutan yabanıl otlardan oluşmuş bir kabartma süs gibi yapışkan deniz yosunlarının her bir harfi süpürdüğü görülüyordu.
Sonunda, kayık geminin orta kısmındaki iskele tahtasına doğru pruvaya çengel atıp bağlandığında, geminin birkaç santim açığında olmasına karşın, sanki batık bir kayalığın üstündeymiş gibi, sürtündükçe omurgasından çatır çutur sesler çıkıyordu. Buna neden olan, o denizlerde geçirilmiş zaman içinde aldatıcı rüzgârlar ve uzun süren durgunluğun anısı olarak suyun altında salkım salkım toplanıp, bir ur gibi geminin yan taraflarına yapışmış olan deniz hayvanlarıydı.
Tırmanıp yan tarafa çıkar çıkmaz, beyazlar ve siyahlardan oluşan yaygaracı bir kalabalık tarafından salıverdi; ancak koyda belirmiş olan Zencileri taşıyan bir yabancı gemi görünümünden beklenmeyecek kadar fazlaydı siyahların sayısı beyazlara oranla. Ama tek dilde ve sanki tek sesle bir ağızdan hep birlikte ortak bir acı öyküsünü dile getiriyorlardı ki, sayıları pek de az sayılamayacak Zenci kadınların elemli öfkesi diğerlerini geride bırakıyordu. İskorbüt (4) hastalığının yanı sıra humma gemidekilerin büyük bir kısmını, özellikle de İspanyolları silip süpürmüştü. Ümit Burnu açıklarında bir deniz kazasından kıl payı kurtulmuşlardı; sonra günlerce rüzgâr yüzü görmeksizin kendilerinden geçmişlerdi; erzakları azdı; hemen hemen hiç suları kalmamıştı; şu anda dudakları kavruluyordu.
Kaptan Delano, bir yandan anlatmaya hevesli ağızları dinlerken, bir yandan da görmeye hevesli bakışlarıyla bütün yüzleri ve çevresinde ne varsa her şeyi zihnine kaydetti.
Denizde, büyük ve kalabalık bir gemiye, özellikle de Hintli ya da Manilalılar gibi kolay kolay sınıflandırılamayacak tayfası olan yabancı bir gemiye ilk kez girmekle, yabancı sakinleri olan karadaki bir yabancı eve ilk giriş arasında daima bir farklılık vardır. Her ikisi de, ev de gemi de, biri duvarları ve kepenkleriyle, diğeri kale duvarları gibi yüksek küpeştesiyle, son ana dek iç kısımlarını gözden saklarlar, ancak buna ek olarak gemide şu vardır; içerdiği yaşayan görüntü ansızın tümüyle gözler önüne serildiğinde, kendisini çevreleyen uçsuz bucaksız okyanusla karşıt düşmesinden kaynaklanan büyüleyici bir etki yapar. Gemi gerçek dışı gibi görünür, bu yabancı giysiler, hareketler ve yüzler tümüyle taa derinlerden ortaya çıkıvermiş, adeta yansıttığı görüntünün hemen silinivermesi zorunlu, gölgelerden oluşmuş bir tablodur bu.
Belki de yukarıda tanımlanmaya çalışılan böylesine bir etkileşimle, ciddi bir incelemeden sonra Kaptan Delano'nun zihninde gördükleri yüceldi ve özellikle, kafaları kara, titrek söğüt tepelerini andıran ve aşağıdaki kargaşaya saygın bir tavırla ters düşerek, biri sancak tarafından griva palangasının üstünde, bir diğeri geminin yol yanında sfenks gibi uzanmış, geriye kalan çiftiyse ana demir zincirlerinin yukarısında, karşı yandaki küpeştenin dibinde yüz yüze vermiş olarak hemen göze çarpan kır saçlı, dört Zenci ona olağandışıymışlar gibi göründüler. Her birinin elinde, sabırla didikleyerek yanlarında küçük birer üsütüpü yığını haline getirdikleri hurda halat parçaları vardı. Elleriyle sürdürdükleri uğraşa, bir cenaze havası çalan bir sürü kır saçlı gaydacı gibi alçak ve tekdüze bir sesle söyledikleri ezgiyle eşlik ediyorlardı.
Fazlasıyla yüksek bir kasaranın üstündeki kıç güvertenin en uç kısmında tıpkı üstüpü didikleyenler gibi, aşağıdaki güruhun sekiz ayak kadar yukarısında, bacak bacak üstüne atarak düzgün aralıklarla tek sıra halinde oturmuş ve her biri temizleyip parlatan ahçı yamakları gibi ellerindeki paslanmış küçük baltaları birer tuğla ve birer paçavrayla temizleyen başka altı kara adam; her iki kişinin arasında da, paslı uçları ön tarafa çevrilmiş, benzeri bir işlemin yapılmasını bekleyen küçük bir baltalar yığını vardı. Dört üstüpü didikleyicinin ara sıra aşağıdaki güruhtan birine seslenmelerine karşın, tüm dikkatlerini yaptıkları işe vermiş olan altı balta parlatıcı, zaman zaman Zencilere özgü işle eğlenceyi birleştirme aşkıyla yan tarafa dönüp kaba saba gürültüler çıkartarak baltalarını tokuşturmanın dışında kendi aralarında bile ne konuşuyor, ne de fısıldaşıyorlardı. Çoğunluğun tersine bu altı adamda safkan Afrikalılara özgü işlenmemiş bir görünüm vardı.
Ancak genele göz atarken, bakışları bir an için daha az dikkat çeken bu on adama takılı kaldıktan sonra, seslerin yarattığı gürültüden dolayı sabrı taşarak, konuğun gözleri bu gemiyi yöneten kişi kim olabilir arayışı içinde çevrede dolaşmaya koyuldu.
Oysa kendi çileli umutsuzluğunun yanı sıra, sanki doğanın da sorunlarını göstermesine izin vermeye istekliymiş gibi, ya da o an için bundan alıkonmanın umutssuzluğu içindeki, çekingen bir beyefendi görünümlü, yakın zamanda yaşanmış uykusuzluk ve huzursuzlukların izlerini taşıyan tuhaf bir parlak giyim içinde, bir yabancının gözüne oldukça genç görünebilecek, anadireğe yaslanmış uysal uysal durmakta olan adam, bir an, coşkulu adamlarına kasvetli ve ruhsuz bakışlar fırlatıyor, bir an sonra da mutsuz bakışlarını konuğa yöneltiyordu. Yanında, tıpkı bir çoban köpeği gibi, keder ve sevecenliğin birbirine karıştığı kaba saba yüzünü ara ara sessizce İspanyol'a çeviren, ufak tefek bir siyahi duruyordu.
Güruhun arasından kendine zar zor yol açarak İspanyol'un yanına giden Amerikalı, durumunu anladığını ve duygularını paylaştığını belirttikten sonra, elinden gelen yardım ve hizmeti sunmaya hazır olduğunu söyledi. İspanyol buna, sağlığının bozuk olmasından kaynaklanan karanlık bir ruh durumuyla, ama ulusuna özgü göreneklere bağlılıkla ağırbaşlı ve resmi bir biçimde teşekkür ederek karşılık verdi.
Ancak kuru selamlaşmalarla vakit yitirmeyerek, Kaptan Delano, güvertede gemiye uzatılan köprüye dönüp balık sepetini yukarıya çektirtti ve rüzgâh hâlâ hafif esmeyi sürdürdüğüne göre, geminin demirlenmesi için en azından birkaç saat daha geçmesi gerektiğini düşünerek, adamlarına dönüp kendi gemisinden, kayığın taşıyabileceği kadar su, ambar görevlisinin elinde ne kadar yumuşak ekmek ve gemide kalan ne kadar balkabağı varsa, bunların yanı sıra bir kutu şeker ve kendi özel elma şarabından on iki şişeyi alıp gelmelerini buyurdu.
Kayığın uzaklaşmasının üstünden daha birkaç dakika bile geçmeden, sanki herkesin sıkıntısını artırmak üzere, rüzgâr tümüyle durdu ve yön değiştiren akıntı, çaresizlik içindeki gemiyi yine denize doğru sürüklemeye başladı. Ancak bunun fazla uzun sürmeyeceği inancında olan Kaptan Delano, Amerika'nın Karayib Denizi'ne komşu kıyıları boyunca sık sık deniz yolculuğuna çıkmış olmanın kendisine bu durumdaki insanlarla ana dillerinde konuşma özgürlüğü sağlamış olmasından dolayı hiç de küçümsenmeyecek bir doyum alarak, iyi niyetle, yabancıları neşelendirmenin yollarını aramaya koyuldu.
Onlarla yalnız kaldığında, çok geçmeden ilk izlenimlerini destekleyen birtakım şeyler gözlemledi; ancak suyun ve erzağın kıtlığı dolayısıyla uzun süre devam eden sıkıntının uzantısında, görünüşe bakılırsa, Zencilerin daha az iyimserlik içeren nitelikleri ortaya çıkarken, onların üstündeki etkinlikleri zayıflamış olan İspanyollara karşı da aynı ölçüde duyduğu bir acımaya dönüşerek yok oldu şaşkınlığı. Ama bu koşullar altında elbette olayların bu biçimde gelişmesi beklenmeliydi. Ordularda, donanmalarda, kentlerde ya da ailelerde, hatta doğada bile sefalet kadar düzen bozucu bir şey olamaz. Gene de Kaptan Delano, eğer Benito Cereno daha güçlü bir adam olmuş olsaydı, yönetimdeki kötülük bugün bu noktaya gelmezdi diye düşünmeden edemiyordu. Ancak ister yapısal olsun, ister yaşanmış olan koşulların acımasızlığı neden olmuş olsun, İspanyol kaptanda belirgin bir bedensel ve zihinsel yıpranma, bir güçsüzlük olduğu görmezlikten gelinecek gibi değildi. Sıkıntı öylesine yerleşmişti ki, sanki uzun süre boş yere umutlandıktan sonra, artık demir atmak adamları için epeyce su sağlamış olmak ve dost bir kaptandan öğüt alarak onun dostluğuna sığınmak, o gün ya da en gecinden o gece için sahte bir umut olmaktan çıkıp, onu yüreklendirmeye yetecek gibi görünmüyordu. Bundan daha da ciddi bir etkilenme söz konusu değilse bile, sinirleri epeyce bozulmuş gibi bir görünüşü vardı. Bu meşe duvarların arasına kapatılmış, belirsizlik içinde olmaktan usanmışlığın gederek kısır bir döngü içinde dolanıp durur hale getirdiği zincire vurulmuş ve artık hastalık hastası olmuş bir manastır başrahibi gibi, ortalıkta geziniyor, zaman zaman duraklıyor, irkiliyor, dudaklarını ısırıp tırnaklarını yiyerek gözlerini bir noktaya dikip bakıyor ve dalgın bir zihnin ya da dengesiz bir ruh durumunun diğer belirtilerinin yanı sıra kızarıyor, beti benzi atıyor, sakalını çekiştiriyordu. Bu hastalıklı ruhu, daha önce de belirtildiği gibi hastalıklı bir bedende barındırıyordu. Oldukça uzun boyluydu, ancak görünüşe bakılırsa hiçbir zaman gürbüz olmamıştı ve hele şimdi sinirsel bir sıkıntının pençesinde hırpalanmış olduğundan bir iskelete dönüşmüştü. Yakın zaman önce akciğerleriyle ilgili yakınmaları olduğu kanıtlanmış gibi bir görünüşü vardı. Sesi sanki ciğerlerinin yarısı gitmiş gibi kısık ve boğuktu. Böyle bir durumdayken sendeliyor olması ve özel uşağının endişeyle onu izlemesi hiç de şaşılacak bir şey değildi. Zaman zaman, Zenci efendisine kolunu uzatıyor ya da onun için cebinden mendilini çıkarıyordu; sevecen bir çabayla bu ve buna benzer hizmetleri yerine getirmekle, bir uşağa yaraşır biçimde de olsa, bir oğul ya da bir kardeş gibi, bu dünyada hoşa gidecek bir biçimde ün salacak bir Zenci gibi davranıyordu, aynı zamanda bir efendinin bir uşaktan çok, sadık bir dosta karşı gösterilecek bir içtenlikle, yapmacıksız bir karşılık vermesini sağlıyordu.
Genelde siyahların gürültülü yumuşakbaşlılıklarına karşılık, beyazların asık suratlı verimsizliğine dikkat ettiğinde, Babo'nun sadık tavrına tanık olmak Kaptan Delano'ya insancıl bir doyum verdi.
Ancak diğerlerinin tersliklerine karşılık, Babo'nun iyi davranışları, yarı çılgın Don Benito'yu donuk bitkinliğinden alıkoymaya pek de yeterli gibi görünmüyordu. İspanyol'un konuğun zihnindeki izlenimi bununla da kalmıyordu. İspanyol'un kişisel huzursuzluğu, şu an için gemideki genel rahatsızlık havası biçiminde göze çarpan bir özellik olarak da gözlemleniyordu. Gene de Kaptan Delano, o an için çözümleyemeyeceği Don Benito'nun kendisine karşı dostça sayılmayacak ilgisizliğini dikkate almaya kalkışmadı. İspanyol'un tavrı da gizleme çabasında olmadığı bir tür hırçınlık ve kasvetli bir kibir ifadesindeydi. Ancak daha önceki deneyimlerinde, uzun süre fiziksel sıkıntılar çekmiş bazı garip yapılı insanların, toplumsal anlamda her türden iyi duygunun üstüne bir çizgi çekip, yakınlarına gelen her yabancının, dolaylı olarak, hiçe sayılma ya da hor görülme konusunda payını vererek, onları, kendi karanlıklarını kabullenmeye zorlandıklarına dikkat etmiş olan yardımsever Amerikalı, bu durumu, hastalığın dirlik vermeyen etkilerine bağlamıştı.
Ama çok geçmeden, ilk önceleri İspanyol'u hoşgörüyle değerlendirmekle birlikte, Kaptan Delano, onun iyilikseverlikten anlamaz biri olabileceğini düşünmeye başladı. Özde onun hoşuna gitmeyen Don Benito'nun sakınımlı haliydi ki, aynı sakınımlı tavrı kendisine sadık uşaklarına karşı da gösteriyordu. Zaman zaman, denizcilik kuralları gereğince, alt kademede bir görevli tarafından, bir beyaz, bir melez, ya da bir Zenci hakkında kendisine resmen yapılan bir bildirim söz konusu olduğunda bile, anlatılanları hor gören bir hoşnutsuzlukla dinlemek sabrını güçlükle gösterdiği olmuştu. Bu gibi durumlarda takındığı tavır, toplumdan kaçmak üzere krallık tacından vazgeçmiş olan soylu vatandaşı V. Charles'ınkinden pek de farklı sayılmayabilirdi.
Kendi konumuna karşı duyduğu öfke yüklü hoşnutsuzluk, bu konumla ilgili hemen hemen her işlevde açıkça belli oluyordu. Kibirliliğinin yanı sıra saati saatine uymaz hali dolayısıyla, özel buyruklar verme tenezzülünde bulunmuyordu. Gerekli olan özel buyruklar her neyse, bunların dağıtımı, sürekli Don Benito'nun çevresinde dolanıp duran, uşak gibi, çağırılır çağırılmaz koşturan uyanık İspanyol delikanlılar veya köle oğlanlar aracılığıyla, bunları en son erişim noktalarına ulaştıran koruma görevlisi uşağına havale ediliyordu. Duygularını açığa vurmaksızın sessizce ortalıkta süzülen bu hastalıklı adamın suskun ve cansız hali gözlemlendiğinde, hiç kimse onun deniz üstündeyken barındırdığı tek dünyevi çekiciliğin içine yerleşmiş zorbalık olduğunu düşleyemezdi.
Bütün bunlar dikkate alınarak bakıldığında, bütün sakınımı içinde İspanyol, zihinsel karışıklığın istem dışı kurbanı gibi görünüyordu. Ama aslında, sakınımı bir ölçüde, amaçladığı entrikadan ileri geliyor olabilirdi. Eğer öyleyse, toplumun her kademesinde egemenliği ortaya koymayı olanaksız kılan ivedi durumlar dışında, insanları, ateş püskürtmekten başka bir şey istemeyen barut doldurulmuş topa, ya da kelle tahtasına dönüştüren, hemen hemen tüm büyük gemilerin yöneticileri tarafından benimsenmiş, buz gibi soğuk olmakla birlikte hak gözetir tutumun, sağlıksız, donuk noktasına ulaşmışlık açıkça kendini belli ediyordu burada.
Ona bu açıdan bakınca, yolculuğun başlangıcında donanımı yerinde bir gemi olduğu varsayılabilecek San Dominick gibi bir gemiden sonra, gemisinin şu andaki koşullarına dayanamadığını; huysuzluğunu da uzun süre kendini dizginlemek durumunda kalışının doğal bir anısı olarak düşünmek akılcı gibi görünüyordu. Ama belki de İspanyol; tanrılar gibi kaptanlar için de her koşulda sakınımlı olmanın gerekli parola olduğunu düşünüyordu. Ancak büyük olasılıkla, bu uyuklama halindeki yönetim görüntüsü -derin bir politika olmayıp- bilinçli olarak ahmaklık kılığına büründürülmüş yüzeysel bir görüntü olabilirdi. Ama bütün bunlar böyle olsa bile, Don Benito'nun tavrının tasarlanmış olup olmadığı konusunda, bu sakınımlı tutumun ne denli yaygın olduğunu gördükçe, kendisine yöneltilen herhangi bir sakınımlı yaklaşım karşısında huzursuzluğu o denli azalıyordu.
Kafasını kurcalayan yalnızca kaptan değildi. Fok avcısı aile havası içindeki tayfasının huzurlu düzenine alışık olduğundan, San Dominick'deki gürültülü bir karmaşa içindeki güruh sürekli gözlerine meydan okuyordu. Yalnızca düzen konusunda değil, görgü kuralları açısından da bazı önemli gedikler göze çarpıyordu. Bütün bunları Kaptan Delano genelde, böyle kalabalık gemilerde, daha başka önemli görevlerin yanı sıra güvenlik kolu diye adlandırılabilecek bölümün emanet edildiği ikincil güverte subaylarının yokluğuna bağladı. Yaşlı üstüpü didikleyiciler bazen kendi soydaşlarına, siyahlara, düzen sağlayan görevliler gibi görünüp, ara sıra önemsiz kişisel başkaldırıları yatıştırmakta başarılı olsalar da, genel huzuru sağlama konusunda yapabilecekleri hiçbir şey yoktu. San Dominick, okyanusaşırı bir göçmen gemisi durumundaydı; çok sayıdaki canlı yükü arasında, hiç kuşkusuz, pek pek sandıklar ve balyalar kadar az sorun çıkarabilecek bazı kişiler de vardı; ancak, bunların daha kaba saba olan arkadaşlarına karşı dostça sitemleri, ikinci kaptanın dostça olmayan yetkesi kadar işe yaramıyordu. San Dominick için gerekli olan, göçmen gemilerinde olduğu gibi hoşgörüsüz üst dereceli gemi subaylarıydı. Ancak bu güvertelerde, dördüncü kaptan konumunda kimseler görünmüyordu.
Böylesine bir yokluğa neden olan aksilikleri ayrıntılarıyla öğrenmek için gittikçe artan bir merak uyandı konukta, çünkü daha ilk andan kendisini selamlayan haykırışlardan yolculukla ilgili bazı işaretler çıkarmış olmakla birlikte, henüz ayrıntılar hakkında hiçbir fikri yoktu. Kuşkusuz, öyküyü en iyi anlatabilecek kişi kaptandı. Gene de, soğuk bir tavırla reddedilmesine yol açacak bir durum yaratmak istemeyen konuk önceleri bunu istemeye yanaşmadı. Ama sonunda cesaretini toplayıp Don Benito'ya yaklaşarak yardım etme isteğini yineledikten sonra, eğer kendisi (Kaptan Delano) geminin başına gelen talihsizliklerle ilgili ayrıntıları bilirse, bunları giderme konusunda daha başarılı olabileceğini ekledi. Acaba Don Benito ona öyküyü tümüyle bağışlar mıydı?
Don Benito durakladı, sonra, ansızın uyandırılmış bir uyurgezer gibi konuğun yüzüne boş boş baktı ve sonunda gözlerini güvertenin zeminine dikti kaldı. Bu duruşu öylesine uzattı ki, şaşkına dönen Kaptan Delano, elinde olmaksızın, neredeyse kabalığa varan ani bir dönüşle ondan uzaklaşıp, istediği bilgiyi elde etmek üzere İspanyol denizcilerden birine doğru yürüdü. Ancak daha, beş adım atmamıştı ki, Don Benito bir anlık dalgınlığına esef ederek, artık merakını gidermeye hazır olduğunu belirtip, kendine özgü bir şevkle onu yanına çağırdı.
Öykünün büyük bir kısmı anlatıldığı sürece, iki kaptan, yanlarında uşaktan başka kimse olmaksızın, ana güvertenin arka bölümünde, ayrıcalıklı bir noktada durmaktaydılar.
"Tam yüz doksan gün oldu", diye başladı İspanyol boğuk bir sesle, "Gemi, her türlü donanımı yerinde olarak, yeterince tayfası ve kamara yolcularıyla -elli İspanyol kadardılar- Lima'ya bağlı Buenos Aires limanından kargosuyla yola çıktı; birtakım madeni eşyalar ve Paraguay'dan çay ve benzeri şeyler- ve," eliyle ilerisini işaret ederek, "Birtakım Zenciler, şimdi gördüğünüz gibi yüzelli kişi kadarlar, ama o zaman sayıları üçyüzün üzerindeydi. Ümit Burnu açıklarında fırtınaya tutulduk. Bir gece, bir an içinde, en iyi üç subayım ve on beş gemici yok oldular; ana seren direği ve direğin altındaki halatların bağlı olduğu askılarla onları tutan halatlar kopup buz tutmuş yelkenlere çarpınca hepsi aşağıya indi. Kayığı hafifletmek için, Paraguay çayıyla dolu ağır çuvallarla birlikte güverteye bağlanmış su fıçılarının büyük bir kısmı denize atıldı. Ve bu sonuncu zorunluluk, daha sonra yaşanan sorunlar da eklenince, çektiğimiz sıkıntıların başlıca nedeni haline geldi. O zaman..."
Sez Törek ädäbiyättän 1 tekst ukıdıgız.
Çirattagı - Benito Cereno - 2
  • Büleklär
  • Benito Cereno - 1
    Süzlärneñ gomumi sanı 3925
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2207
    27.2 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    38.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Benito Cereno - 2
    Süzlärneñ gomumi sanı 3925
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2088
    29.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    41.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    50.1 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Benito Cereno - 3
    Süzlärneñ gomumi sanı 3956
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2118
    29.3 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    40.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    48.0 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Benito Cereno - 4
    Süzlärneñ gomumi sanı 4034
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2188
    29.1 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    41.3 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Benito Cereno - 5
    Süzlärneñ gomumi sanı 3955
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 2078
    30.4 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    42.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    51.0 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Benito Cereno - 6
    Süzlärneñ gomumi sanı 3487
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1897
    28.1 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    40.3 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    46.4 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Benito Cereno - 7
    Süzlärneñ gomumi sanı 2920
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1612
    28.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    41.0 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    47.3 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.