Atatürk ve İnönü - 7

Süzlärneñ gomumi sanı 3643
Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1931
27.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
41.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
49.4 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
yapabileceği şey Batı'yı taklittir; bu taklidi Japonya gibi etkili bir şekilde
başarıp, başaramaması ise, önce liderlerinin güçlü, otoriter ve uyma yeteneğine
sahip olup olmamasına, ikinci olarak da içten içe kaynayan ve esas itibarıyla dini
taassuba dayanan muhalefetin gücüne ve gelişmesine bağlıdır. Birinci noktada,
Ankara'da bulunan herkesin gördüğü gibi, pek azı dışında (örneğin Fevzi Paşa),
bugünkü liderler hep dine karşı ilgisiz kişilerdir. Bazıları kültürsüz, kimileri
görgü ve ahlaki dürüstlükten yoksun, fakat her biri de ülkelerinin birlik ve güç
kazanması, gelişip ilerlemesini tutkuyla isteyen yurtseverlik duyguları ile dopdolu
insanlar. Bu, ulusun manevi ilerlemesini değilse bile, maddi ve politik gelişmesini
sağlayacak... İkinci nokta, yani muhalefetin gelişmesi ve güçlenmesi konusunda
doğruluk ve yanlışlığını ancak zamanın gösterebileceği ayrı ayrı fikirler var;
fakat şurası kesin ki, İslamlığın bir kenara atılması, halkın belki büyük bir
çoğunluğunda, özellikle Anadolu köylüsü arasında ezici derecede ağır olan
vergilerden de çok hoşnutsuzluk uyandırmıştır; bu hoşnutsuzluğa dayanan
muhalefetin, gelecekte kendisini göstermesi mümkündür.
Bu nedenle diplomat arkadaşlarım arasında şimdi de hükûmetin tehlikeli durumda
olduğuna ve İsmet Paşa'nın istifaya zorunlu kılınması ile sonuçlanacak bir kabine
krizinin güçlükle savuşturulmuş olduğuna inananlar var. Bunlara göre İhsan Bey
fiyaskosu hükûmetin durumunu iyice sarsmış ve istifa tehlikesi ile burun buruna
getirmiştir. Bu düşüncede olanların tahminlerine göre, ülkedeki birliği koruma
gücünde olan biricik insan Mustafa Kemal bir gün hayata veda edecek, edince de
kurduğu yapı yıkılacaktır. Öte yandan muhalefetin güç ve tehlikesini çok küçümseyen
ve Gazi şimdi bile sahneden çekilse, arkalarında kendilerini sımsıkı destekleyen
orduya dayanarak İsmet, Fevzi ve Kâzım paşaların duruma hakim olacaklarına
inananlar da var. Ben bu sonuncu fikre katılmakla birlikte, herşeyin orduya bağlı
olduğunu da görüyorum; eğer ordu şefleri bağlı kalırlarsa sorun yok; fakat
generaller arasında ayrılık başgösterirse, sonucun ne olacağını önceden kestirmek
mümkün değildir. Söylendiğine göre bu ayrılık şimdi de varmış. Gazi'nin sağlığı
konusunda, şüphesiz muhalefet kaynaklarından çıkarılan heyecan verici dedikoduların
gerçek olduğuna ilişkin hiçbir belirti yok. Son günlerde kulağıma gelen bir
söylentiye göre, Gazi'ye bir ameliyat yapılarak böbreği alınmış. Bu ameliyatın
nasıl yapıldığı, biri Türk, biri Ermeni,biri de yabancı olmak üzere üç doktorun bu
ameliyatta hazır bulunduğu geniş olarak anlatılıyordu. sonradan anlaşıldı ki bu
ameliyat, Gazi'nin berberince kötü şekilde kesildiği için mikrop kapan bir yüz
sivilcesinin tedavi edilmesiymiş. Gazi sağlıklı bir hayat sürüyor: her gün ata
biniyor, çiftliği ile uğraşıyor.
Gelecekteki iç çatışma ve krizler ne olursa olsun, Türk hükûmetinin komşuları ile
dostane ilişkilerini perçinlemek için her türlü çabayı harcamasını doğal
karşılamalıdır. İtalya ve Yunanistan'la yakında imzalanacak olan saldırmazlık
antlaşmaları, tüm çabalarını yurt içindeki güçlüklerle didinmeye vermesini mümkün
kılacağı ve içerde ciddi bir kriz çıkacak olursa, hiç değilse dışardan bir sıkıntı
gelmesini önleyeceği için, Türk hükûmeti hesabına hayırlı olacak.
8 MAYIS 1928
Bursa okulunun kapanması, öğretmenlerin mahkûm edilmesi olaylarını gözden geçiren
bir insan, tam bir laikleşme durumunda bulunan bir hükûmetin neden bu kadar telaş
ve gürültü çıkardığını sormamazlık edemez. Ancak olayın Türkler için taşıdığı
anlam, birkaç öğrencinin Hıristiyan olması değil, fakat dini bir sorunun
millîyetçiliğe aykırı bir yöneliş olarak yorumlanmasıdır. Hükûmeti o kadar şiddetli
şekilde harekete yönelten de budur. Bunun en iyi ifadesini, 2, 9, ve 16 Şubat
tarihlerinde çıkan Hayat dergisindeki üç yazıda görmek mümkündür. Ana neden, kültür
uygarcılığıdır. Hıristiyanlığın kendisi, dinsiz bir hükûmetin gözünde pek önem
taşımaz. Türk öğrencilerine Hıristiyanlık telkini yapılmasının gerek Türk halkı,
gerek Türk hükûmeti gözünde tehlikeli olan yönü, bu din hakkında yalnız tartışmalar
yapılmasının bile çabuk etki altında kalan gençlerin Türk devletine karşı manevi
bağlarını koparması olasılığıdır.
Mehmet Emin Bey Hayat dergisindeki yazılarının birinde şöyle diyor: ''Yabancı okul,
gençlik üzerinde politik bir etki kaynağıdır. Bu okullar, dersleri ve yetiştirme
şekilleriyle, Türk gençliğini bağlı oldukları toplumdan yüz çevirtip başka
toplumlara sevgi gösterten ve yabancı bir ideale doğru sürükleyen kuruluşlardır.
Yabancı okulların daha az önemli olmayan bir kötülüğü de, ücretlerinin çok yüksek
oluşundan ötürü buraya yalnızca zengin ve yüksek sınıftaki ailelerin çocuklarının
gönderilebilmesidir. Demokrasi için sınıf ahlakından daha şanslı bir şey yoktur.
Zengin sınıf çocuklarının halkın çoğunluğundan ayrı bir eğitim görmesi, sonuçları
çok tehlikeli olan sosyolojik bir hatadır. Ülkenin en büyük liderlerine bakınız:
İçlerinden hiçbiri yabancı okullarının birinde iki saat bile oturmuş mudur?
Karakter büyük ölçüde bir ulusal sorundur. Ancak ulusal bir çevrede şekil alır.
Karakter dışardan getirilemez, çünkü o dışta, maddi bir şey değildir. Yabancı okul,
çocuğun karakterine, yabancı ideallere göre şekil verir. İster dini, ister politik
şekle dökülsün, yabancı idealler içinde yoğrulan karakter, ulusal Türk ideallerine
aykırıdır. Çocuklarını yabancı okullarına veren aileler, evlatlarının ilerde büyük
Türkler olmaları ihtimalini kendi elleri ile saf dışı ettiklerini düşünmeli değil
midirler?''
Türklere göre böyle bir sorunda hiçbir uzlaşma söz konusu olamaz. Kültür
millîyetçiliği. Bütün sorunun özünü meydana getiren şey, en basit deyimi ile işte
budur.
Bunun tamamen tersi olarak, Amerika ve Kuzey Avrupa'da gözde olan öğretim ve genel
eğitim şekillerinden Türkiye'de de yararlanılması için iktidarda bulunanlar
arasında gittikçe artan başka bir yönelim bulunduğu da söyleniyor. Anglo-sakson ve
Töton ülkelerindeki ticari girişim ruhunun ve Türkiye'nin ekonomik refaha kavuşması
bakımından ticaret şekillerinin öğretimini kavramış bulunan bu kişiler, bu öğretim
sistemini kabullenmeye yönelmektedirler. Hem milletvekili hem de gazeteci
olduğundan görüşlerini geniş ölçüde yayabilen Falih Rıfkı Bey'in, geçen yıl Rio de
Janeiro'ya yaptığı ziyaret sırasında, Brezilya'daki Latin ırkından olan yerli
halkın basit usullerine karşılık Amerikalı ve İngilizlerin taşıdıkları ticari
girişim ruhunun güçlü şekilde etkisi altında kaldığı söyleniyor. Bu görüşte
bulunanlara göre Türkiye, Latin kültürü hayranlığını bırakarak, Kuzey Amerika ve
Kuzey Batı Avrupa kültürünü benimsemek yolundadır. Son günlerde Saffet ve Ruşen
Eşref beyler gibi bazı ileri gelen milletvekillerinin İngiliz dilini öğrenmeye
karşı gittikçe daha çok ilgi göstermeleri de bunun bir kanıtı olarak
gösterilmektedir.
3 TEMMUZ 1928
Oscar Straus'un 1922'de Boston'da yayımlanmış olan ''Dört Yönetim Altında'' adlı
eserini okurken hayretle gördüm ki, geçen yüzyılın sonlarında burada elçi olarak
bulunduğu sıralarda kendisini en çok uğraştıran sorun, misyoner okullarının
korunması olmuş, Türkler şimdiki gibi, o devirde de ve aynı nedenlerle okulları
kapatmışlar. O da neşe verici sözler ve sonu gelmez geciktirmelerle karşılaşmış.
Demek memurlar pek fazla değişmemiş.
20 TEMMUZ 1928
Akşam yemeğine oturmadan az önce Ruşen Eşref Bey'i telefona çağırdılar. Gazi
kendisinin hemen gelmesini istemiş. Bunun için yemeğe kalamayacağını söyledi. Başka
hiçbir ülkede görülmeyen bu şekildeki keyfi davranışlar karşısında ne düşündüğümüzü
karımla birlikte kendisine söyledik, milletvekillerinin ziyafet düzenlerini böyle
son dakikada bozmalarının diplomatları hiç de memnun edecek bir davranış olmadığına
işaret ettik. Ben, bizim cumhurbaşkanımızın basit bir işaretle bir misafirin yemeği
bırakmasına asla meydan vermeyeceğini söyledim. Ruşen Eşref Bey'in çok açık ve
içten konuştuğunu bildiğimiz için, ben de bu fırsattan yararlanarak içimi döktüm.
Sözlerimizi anlayışla dinledi ve dedi ki: ''Türkiye bir avuç insanca
yönetilmektedir, kendisi de bunlardan biridir; Gazi sabahları çok geç kalkmakta ve
genellikle geceleri çalışmak istemektedir; işte bu nedenle kendisi çağırdığında
gitmemek mümkün değildir; herhalde Gazi'nin şu anda görüşecek, önemli bir işi
vardır.''
Daha sonra bana anlattığına göre o akşam saat 22'de sarayda yemek yemişler; gece
yarısından başlayarak sabah saat 5'e kadar çalışmışlar. Kendisi pekâla bizimle
yemek yiyebilir ve yemekten hemen sonra Gazi'ye gitmek üzere ayrılabilirdi. Fakat
Gazi çağırdığında, hiç kimse başkalarına verdiği sözü yerine getirmeye cesaret
edemiyor (1).
17 AĞUSTOS 1928
Öğle yemeğinden sonra karımla birlikte elçiliğin yatı ile Suadiye'ye gittik.
Yolumuzun üzerinde bulunan Moda kıyısı donatılmış ve yıllık kürek yarışlarından
ötürü Türk savaş gemileri ve sandallarla dolmuştu. Gazi'nin geniş yatı üzerinde
önceden Arap harfleri ile yazılmış ''Ertuğrul'' kelimesinin şimdi Lâtin harfleri
ile yazılmış olduğu hemen dikkatimi çekti. Lâtin sayıları bir ay önce tramvay
arabaları üzerinde görülmeye başlamıştı. Birkaç gün önce de adı Lâtin harfleriyle
yazılmış bir Türk vapurunun evimizin önünden geçtiğini görmüştük. Ruşen Eşref
Bey'in bana söylediğine göre Dolmabahçe Sarayı'nda yeni alfabeyi öğrenmek için her
gün ders yapılıyormuş, bu derslere Gazi de her zaman geliyormuş. Ruşen Eşref Bey
yeni alfabenin, başlangıçta sanıldığından çok daha erken olarak, bir ya da iki yıl
içinde tutunacağına ve yerleşeceğine inanıyor. Fransızca olarak yayınlanmakta olan
Millîyet gazetesinde hemen her gün yeni harflerle Türkçe yazılar yayınlanmaya
başlıyor. İlgiyi uyandırmak için her çeşit çaba gösterilmekte. Son söylevlerinden
birinde Gazi, Türk halkının yüzde sekseninin okuma yazma bilmemesinin bir rezalet
olduğunu ve herkesin yeni alfabeyi öğrenme ve öğretmeyi bir vatan görevi olarak ele
alması gerektiğini söyledi.
20 AĞUSTOS 1928
Talas'ta bulunan Goodshell'den çok iyi haberler aldım. Millî Eğitim Bakanlığı
sonunda Talas'taki Amerikan okulunu açmaya karar vermiş. Bunun için ileri sürdüğü
beş koşul Mr. Nilson'ca kabul edildi. Ahlâk ve yurt bilgisi, Türkçe ve Türkiye
Coğrafyası, Türk Ticaret Hukuku gibi derslerin Türk öğretmenlerince verilmesi,
müdür yardımcısının bir Türk olması ve öteki koşullar uygun görülüyor. Bu haber
üzerine, Bursa öğretmenlerinin Eskişehir'deki temyizi kazandıklarına ilişkin resmi
olmayan haberleri de alınca, sindirilmemiş bir yemek gibi, aylardan beri zihnimde
oturmuş bulunan bir yükün kalktığını duydum...
8 EYLÜL 1928
Milletvekillerinden bir kısmı yeni harflerin kullanılmasına itiraz etmişlerdi.
Gazi, Dolmabahçe Sarayı'nda 300 kişilik bir toplantı düzenledi; karşı gelen
milletvekillerini kürsüye çıkarttı, itirazlarını açıklattı, sonra da İsmet Paşa
aracılığı ile kendilerine haber salarak, itiraz sevdasından vazgeçerlerse kendileri
için daha iyi olacağını, söyledi. Böylece karşı koyma daha doğarken bastırıldı,
yeniden gözden geçirilmiş olan Türk dili tek adamca düzenlenerek dikte ettirildi.
13 EYLÜL 1928
Verdiğimiz öğle yemeğine Fransız Elçisi Charles, Falih Rıfkı Bey, General de Rond
ve eşi geldiler.
Yeni alfabe komisyonunun başkanı Falih Rıfkı ve parti içinde alfabe hareketini
yaymakla görevli olan Saffet beylerin ikisi de kendilerini tüm bu işe vermişler ve
bütün ülkede bugüne dek sağlanan ilerlemeden coşkun bir heyecan duyuyorlar. Kızlar,
İstanbul'da en aşağı sınıftan insanların bile alfabeye çalıştıklarını gördüklerini
söylüyorlar. Otomobil plakalarında Lâtin harflerini kullanan ilk elçilik biz olduk,
Gazi'nin kararı tüm ülkeye yayılınca, ben de tüm elçilik plakalarına ''U.S.A.'' -
Amerika Sefareti- 359'' yazılması için emir verdim. Bunu da Gazi hemen haber
alabilsin diye Ruşen Eşref Bey'e göstermekten özel bir zevk duydum. Ertesi gün ilk
gümrük beyannamemizi yeni harflerle yazdık: Kavas bunu gümrük memuruna götürünce,
memur şöyle bir göz atmış ve Türkçeye çevirerek, getirmesini söyledikten sonra geri
vermiş. Fakat kendisine bunun zaten Türkçe olarak yazılmış bulunduğunu bildirince
isteksiz bir şekilde beyannameyi kabul etmiş. Adları büyük harflerle yazılmış olan
Türk gemileri, hatta şirket vapurlarının sayısı gün geçtikçe artıyor.
Burası ilerlemeye gerçekten çok yetenekli bir ülke. Bir kararı
gerçekleştireceklerinde hiç vakit kaybetmiyorlar. İkinci adım, hafta tatili olarak
cuma yerine pazar gününün kabulü olacak; eğer buna da Meclisin gelecek oturumunda
kararı verilecek olursa hiç şaşmayacağım. Saffet Bey'in işaret ettiği gibi hafta
tatilinin cumaya rastlaması, yabancı ülkelerle yapılan tüm ticaret işlerinin
haftada üç gün kesilmesine yol açıyor. Çünkü Türklerin hafta tatili bitince
yabancılarınki başladığından, perşembe günü öğleden sonra, cuma, cumartesi öğleden
sonra ve pazar günleri iş yapılamıyor. Pazar tatilinin kabul edilmesi Türkiye'nin
şekil bakımından batılılaşmasının son adımı olacak.
Yalnız bir adım atılmayacak: Yani Kur'anı yeni harflerle yazmaya girişilmeyecek..
Çünkü bu, benim kanımca, çok tehlikeli bir iş olurdu; Saffet Bey'in söylediği gibi,
bunun gereği de yoktur. Ülkedeki din unsuru birbiri arkasından karşılaştığı
darbelere dayanmak zorunda bırakıldı, fakat Kur'an'ın yazısını değiştirmek bu
darbelerin en ağırı olacak.
21 EYLÜL, 1928
Halide Edip Hanımın Türk Mücadelesi (The Turkish Ordeal) adlı kitabını bitirdim.
Kitap 1918'den 1923'e dek meydana gelen olayların baştan başa tek yönlü
açıklamasıdır. İngilizlerin ve Yunanlıların zulümlerini en canlı ve dehşet verici
renklerle tasvir ettiği için, Türk millîyetçilik davasının ve kahramanca
başarılarının çok iyi bir propagandasıdır. Eğer çok satılacak olursa Amerikan halkı
üzerinde çok yararlı bir etki uyandırabilir sanırım; çünkü ''altta kalan''ın
geçirdiği bunalımları, ızdırapları çok dramatik şekilde tasvir etmektedir; iyi
yürekli Amerikalılar genellikle bu gibi kişilere yakınlık duyarlar.
Halide Hanım, Türk millîyetçiliği sorununa tüm kalbiyle bağlı kalmıştır; fakat
Mustafa Kemal aleyhindeki kanılarında çok samimidir. Kitabının son satırlarında bu
kanısını çok zekice özetliyor:
''Bütün istiklâl mücadelesi sırasında Mustafa Kemal'i Türk ulusu kendi sembolü
olarak yüceltmiştir. Bu nedenle her gerçek Türk'ün, hatta onarılmaz derecede
haksızlık ettiği kişilerin bile kalbinde, Mustafa Kemal Paşa'nın tahtı
bulunacaktır." (Halide Edip, The Turkish Ordeal - New-York: The Century Co. 1928,
say. 407)
Gazi, övülür gibi görünerek işte böyle yeriliyor. Devlet Başkanı hakkında derken
anlaşılıyor ki aleyhinde konuşmak büyük suç. Bununla birlikte ben o kanıdayım ki,
Halide'nin bütün kitabında ve Asia dergisindeki yazılarında Gazi'ye yüklediği
özellikler, kendisini ve büyük adamların çoğunu büyük işler başarmaya muktedir
kılmış özelliklerden ibarettir. Kişisel güç, irade gücü, kişisel girişim ve tutku,
hatta acımasızlık, birçok ulusal kahramanın özellikleri olmuştur, öyle ki, bu
özelliklere sahip olmasalardı, hiçbir zaman ulusal kahraman olamazlardı. Belki,
Halide, Gazi'nin özel yaşantısına ilişkin söylediklerinde biraz ileri gitmiştir,
fakat ne olursa olsun bunların tümü doğrudur ve boş şeyler için enerji harcayan tek
güçlü adam Mustafa Kemal değildir.
Önemli olan sonuçlardır ve eğer Gazi daha az acımasız olsa, dinî esaslara dayanan
muhalefete karşı daha uzlaşıcı davransaydı, kurulan eser iskambil kağıtlarından
yapılmış bir yapı gibi çoktan yıkılıp gitmiş olurdu. Bir süre daha millîyetçiler
otokratik ve ultrachauvinistic (bağnazlık derecesinde aşırı millîyetçi) politikayı
sürdürmek zorundadırlar, ta ki bugünkü durum billurlaşsın ve bir kuşak yetişsin.
Basında ve başka yerlerdeki tanrılaştırma davranışı insanı sinirlendirmekle
birlikte, bu ulus için, bu durumda izlenebilecek en akıllıca yolun bu olduğuna
kuşku yoktur.
23 ŞUBAT, 1930
Kişiler arasındaki küskünlük ve kırgınlıkların, Türk politikasında, politik
inançlardan çok daha önemli rol oynamış ve hâlâ da oynamakta olduğunu gittikçe daha
iyi anlıyorum. Anadolu Millî Mücadelesi'nin başladığı tarihten beri, liderler
arasındaki anlaşmazlıklar, birçok durumlarda politik görüş ayrılıklarından çok,
birbirlerinin kişiliklerine karşı duydukları sempati veya antipatilerden doğmuştur.
Bunun en iyi örneğini şimdiki gruplaşmalardan anlamak olasıdır. Bir yanda ayrı
politik görüşlere sahip kişiler işbirliği yaparlarken, öte yanda aynı görüşlerin
sahipleri birbirleriyle geçinemiyorlar. Cumhuriyetin ilk günlerinde geçimsizlik
çıkaran grubun muhafazakârlar olduğu kabul edilmişse de, gerçekte bunlar, Gazi'nin
çevresinde toplanan ve ilerici olduklarını söyleyen birçoklarından daha muhafazakar
değildirler. O zamanki başlıca politik sorun parlamento rejimi ve diktatörlük
tartışması idi; fakat gruplaşmalar yalnız bu sorun karşısında olmuyordu. Örneğin,
Fethi, Hamdullah Suphi, Nusret Sadullah, Edip Servet vb. beylerle İstiklal
Mahkemesi'nin Ali Bey'i, Necati Bey ve ötekileri aynı düşünce okulundan saymak pek
güçtür; buna karşılık birinci tipteki birçok kişinin ayrılıp karşı tarafa
geçtiklerini görmekteyiz. Halide Hanımı ve potilik ideallerini bilmem, fakat
kitabından aldığım izlenime göre, onun bugünkü durumuna yön veren başlıca neden,
kişisel kırgınlık ve küskünlük olmuştur. Bana öyle görünüyor ki... Cumhuriyetin ilk
sahnelerindeki ana aktörlerin kişisel ilişkileri, kendilerinin inaçlarından daha
çok hesaba katılmıştır. Böylece bir grup sürekli olarak güç kazanmış, ötekiler ise
ihmale uğramıştır; bu arada ortaya çıkan ihtiras çatışmaları, grup incinmeleri,
rekabetler ve bunların doğurduğu anlaşmazlıklar, ilginç bir tartışma konusudur...
Bugünkü duruma gelince, işaret ettiğim bakımdan çok bir değişiklik olduğunu
sanmıyorum. Gördüğüm durum şudur ki Gazi, çevresinde bulunanların ve
danışmanlarının kişisel düşmanlıklarını, bunları birbirlerine karşı ileri sürerek
dayanıklı bir denge sağlayabilmesi için, yatıştırmaya değil de, körüklemeye
çalışıyor. Geçenlerde Nuri ile Falih Rıfkı, Vasıf ile Recep Zühtü beyler arasında
birer yumruk kavgası yapıldı (1). Bir söylentiye göre yine geçenlerde Kütahya
milletvekili ve Gazi'nin mahrem arkadaşlarından olan Nuri Bey kabineden özel bir
ricada bulunarak, devlet yapılarındaki kalorifer tesisatı yapımının, temsilcisi
bulunduğu bir firmaya verilmesini istemiş. Anlaşıldığına göre İsmet Paşa, bu işin
ancak en ucuz fiat isteyen firmaya verilebileceği kuralına aykırı olduğunu
söyleyerek bu isteği reddetmiş. Nuri Bey fena halde kızmış ve Başbakan aleyhine,
onun ekonomi politikasını yererek, özellikle demiryolu politikasını budalaca
bulduğunu söyleyerek el altından propagandaya girişmiş. Nuri Bey'in, Gazi ile İsmet
Paşa'nın arasını ne dereceye kadar açabileceği bilinmiyor, fakat İsmet Paşa'nın
istifa edeceğine ilişkin öteden beri ortada dolaşan söylentilerin yeniden ortaya
çıkmasının kaynağı budur sanıyorum. Şüphesiz bu söylentilere kulak asmamak gerek,
fakat ne de olsa bu derece duman çıkan yerde ateş bulunması gerekir. Öyle sanıyorum
ki, Gazi, bu kavgaları gizli bir neşe ile seyrediyor; çünkü kendi güvenliğinin,
kişiler arasındaki geçimsizliklere büyük ölçüde bağlı olduğunu hissediyor. Bununla
birlikte İsmet Paşa ''bir sıkıntılar denizi'' içindeki sessizlikle kendi yolunu
sürdürüyor, zaman zaman ekonomik hatalar yapmakla birlikte, öyle sanıyorum ki
ayaklarının çevresinde gürültü çıkaranlara ve çelme takmaya yeltenenlere pek
aldırmıyor.
6 AĞUSTOS 1930
Öğleden sonra Gillespie heyecanla bana geldi ve birisi milletvekili olan iki Türk
arkadaşından, artık hükûmetin yaptığı hataların sorumluluğunu yüklenmek istemediği
için Gazi'nin Halk Partisi'nden istifa edeceğini ve hiçbir partiden olmayacağını
duyduğunu söyledi. Gazi, Fransa'da elçi olarak bulunan Fethi Bey'i çağıracak ve
Liberal Parti (Serbest Fırka) adı ile yine bir parti kurmasını isteyecekmiş. Bu bir
muhalefet partisi olacak ve şimdi sürgünde bulunan Rauf Bey, Dr. Adnan Bey, Halide
Hanım ve öteki eski liberallerin yurda dönmelerine izin verilecekmiş. Bu son derece
ciddî ve önemli bir haberdi. Eğer doğru ise, izlenen yoldaki bu anî değişmeyi doğru
olarak görmek ve bunun yalnız İsmet Paşa'dan kurtulmak için yapılan bir manevra mı,
yoksa diktatörlükten iyi niyetlerle ayrılıp iki partili normal bir cumhuriyetçi
hükûmete gitmek için gerçek bir girişim mi olduğunu anlamak için elçilikte enine
boyuna düşünmemiz ve tartışma yapmamız gerekecektir. Haber doğru çıkarsa,
Türkiye'ye geldiğimden bu yana ilk olarak en büyük politik gelişmeye tanık olacağım
demektir.
11 AĞUSTOS, 1930
Şüphesiz bütün düşüncelerimiz yeni politik bomba ile dolu. Bunun gerçek anlamını
kavramak ve altında neler yattığını anlamak için kafamızı bir hayli çalıştırmamız
gerekiyor. Bu sabah elçilik erkânı ile bir toplantı yaptık ve bir saat kadar
çalıştık. Dışişleri Bakanlığımıza olayla ilgili şu bilgiyi verdim:
''Burada ansızın önemli bir politik gelişme oldu. Fethi Bey, Fransa Elçiliği'nden
istifa etmiş ve Gazi'ye gönderdiği bir mektupta, muhalefet partisi olarak çalışmak
üzere yeni bir parti kurmak niyetinde olduğunu bildirmiştir. Birbuçuk ay önce
yazıldığı açıkça belli olmakla birlikte ancak şimdi yayınlanan bu mektupta Fethi
Bey, hükûmeti mali ve ekonomik konularda yanlış bir politika izlemiş olmakla
suçlamakta, ülkedeki ekonomik çöküntünün kısmen bu ekonomik hatalardan ileri
geldiğini söylemekte ve dışişlerinin yönetimi kadar, adlî yönetimi de yermektedir.
Düşüncelerini özetleyerek, Türkiye'de işlerin kötü gitmesini; B.M.M.nin tek
partiden kurulmasına, milletvekillerinin Mecliste rahatça tartışamayıp ve kendi
kabinelerini yermekten kaçınmalarına, böylece hükûmetin sorumsuzmuş gibi bir duruma
gelmiş olmasına bağlamaktadır. Bütün bunlardan kurtulmanın çaresi olarak gerek
Mecliste, gerek basında tam politik tartışma özgürlüğüne sahip bir muhalefet
partisi kurulması gereğinden söz edilmektedir.
Bu mektubu almış olduğunu açıklayan Gazi, Fethi Bey'in önerisini uygun bulmuş ve
kurulacak yeni partiyi memnunlukla karşılayacağını bildirmiş; millet işlerinin
rahatça tartışılmasına olanak verecek olan bu partinin kurulmasının cumhuriyetin
ana kurallarına uygun olduğu inancını belirtmiştir.
Yeni partinin doğuşu, herkesçe lâyık olduğu ilgi ile karşılandı. Yalova'daki yazlık
köşkünde verilen baloda, Gazi, Fethi Bey'le birlikte resim çektirdi. Fethi Bey ve
İsmet Paşa halkın karşısına birlikte çıktılar ve İsmet Paşa eski ''arkadaşı''nın
politika sahnesine çıkışını memnunlukla karşılamış olduğunu, hükûmetin ve Halk
Partisinin, Mecliste tartışma anı geldiğinde yeni partinin politikası ve ileri
sürdüğü fikirlere itibar göstereceğini açıkça belirtti. Yarın gazetesinin ateşli
editörü, Fethi Bey'e telgrafla tebriklerini sundu. Kendisine verdiği cevapta Fethi
Bey, henüz programını hazırlamakta olduğunu bildirdi. Fakat ''Yarın'' Fethi Bey'in
çalışmalarının tamamlanmasını beklemedi ve hem partinin programını, hem de buraya
girecekleri söylenen milletvekillerinin adlarını yayınladı. Bu listede politik
idealleri birbirlerine aykırı olan o kadar insan var ki, bunların olumlu fikirlerde
değil de, yalnız olumsuz bazı duygu ve davranışlarda birleştikleri kanısını
uyandırıyor. Önümüzdeki birkaç ay içinde çok daha önemli olaylar geçebilir. Fethi
Bey'in Başbakan olarak İsmet Paşa'nın yerine geçeceği, Gazi'nin Halk Partisinden
istifa ederek politik otoritesini iki parti arasındaki barışı korumaya vereceği
söyleniyor.
Bütün bu olup bitenler bir sürü tahminlere yol açıyor. Ancak bundan sonra baş
gösterecek olaylar ve yeni kanıtlarla durumun içyüzünü kesin olarak teşhis edinceye
kadar, bunları yalnız birer tahmin olarak kabul etmek gerekir. İnsan kendi kendine
soruyor: Bu olayların ne kadarını politik ideallerin gelişmesine, ne kadarını da
İsmet Paşa ve hükûmetinden kurtulmak için başvurulmuş oportünist bir politika
manevrasına bağlamak mümkündür. Yeni parti nasıl bir düzende kurulacak, üyeleri
nasıl seçilecek, şimdiki milletvekillerinden ne kadarı buna girecek; ne gibi doğru
bir yol bulunacak da, mücadeleci bir yaratılışta olan İsmet Paşa ayak diretecek
olursa, Fethi Bey Başbakan olabilecek ve kabinesini kurabilecek? Ve sonuç olarak şu
soru akla geliyor; bütün bunlar ne dereceye kadar sırf bir gösterişten ibarettir,
normal parti hükûmeti beş yıllık diktatörlüğün ne dereceye kadar yerine
geçebilecektir, iktidarda bulunanlar Mecliste ve basında haklı ve serbest tartışma
ve yermelere ne dereceye kadar tolerans gösterecektir?
Sorunun politik ideal cephesini ele alınca, koşullar elverdiğinde iki partili
sisteme geçmenin, bazı Türk liderlerinin zihninde bir süreden beri son amaç olarak
yaşatıldığını kabul etmek gerekir. Gazi, 1925'den beri Türk politik hayatının
taşıdığı anormal karakterin açıkça farkındaydı ve Batı demokrasisi ve parlâmento
kurallarına daha çok yaklaşmak için Türkiye'nin iç ve dış durumunun uygun duruma
geleceği anı büyük bir heyecanla beklemekteydi. Gazi'nin çok yakın bazı
arkadaşlarıyla iki partili sistemi 1928'de tartıştığına inanmak için nedenler
vardır ve Gazi'nin emriyle bir muhalefet partisi kurulmasının, öteki reformların
yapılış şekillerine tamamen uygun olduğunu kabul etmek gerekir.
1924'de ''Genç Türk'' politikacıları, padişahçılar, entellektüeller, dinî mezhepler
temsilcileri ve ''Entente liberale'' tarafından Terakki Partisi adı ile yine bir
parti kurulmuştu. Bu parti Rauf Bey, Refet Paşa, Dr. Adnan Bey ve Kâzım Karabekir
Paşa tarafından, başında Gazi'nin bulunduğu Halk Partisine karşı bir muhalefet
partisi olarak kurulmuştu. Başlangıçta Gazi bir muhalefet partisine izin vermeye
istekli görünmüşse de, Terakkicilerin gittikçe artan gücü ve 1925'de çıkan Kürt
isyanı ile ilgili olduklarından şüphe edilmesi, partinin kapatılmasına ve
liderlerine gözdağı verilmesine yol açmıştır. Terakkicilere sempati duyan Fethi Bey
kabinesi düşmüş, Fethi Bey, Paris'e elçi olarak gönderilmişti. Ancak kabul etmek
gerekir ki, o partinin ansızın doğuşu o sırada hoşnutlukla karşılanmamıştı; oysa
şimdiki yeni partinin durumu hiç böyle değil... Şu noktaya da işaret edebiliriz ki,
geçen yıl hükûmetin politikası ve çalışması hakkında da basında çıkan eleştirilere
tamamen değilse bile -diktatörlüğün ilk yıllarına oranla çok daha fazla- tolerans
gösterilmişti. Söz özgürlüğüne daha çok yer verilmesi için genel bir eğilim
gösterilmiştir; bunun için yeni partinin doğuşunu, bu eğilimin bir sonucu ve
Türkiye'nin batılılaşma isteğinin gerçekleşmesinde yeni bir adım olarak kabul etmek
mümkündür.
Öte yandan bu yeni adım hakkında daha realist açıklamalar yapılmıyor değil. Son
zamanlarda işler pek yolunda gitmemişti; bunun başlıca nedeni ekonomik çöküntüdür;
bu çöküntüden de hükûmet suçlu tutulmaktadır. Pek çok stratejik demiryolu
yapılmıştır, çok daha fazla yabancı malı alınmıştır, yabancı borçlarına karşı aşırı
bir millîyetçilik gösterilmiştir, tarımsal gelişmeye pek az yer verilmiştir.
Türkiye'de bir kamuoyu var olunca, hükûmete karşı çeşitli hoşnutsuzlukların da
bulunması normaldi. Bu hoşnutsuzlar kütlesinin başında bulunan Kürtlerin yeniden
ayaklanmaları, ilerde doğuracağı sonuçları önceden kestirmek mümkün olmayan bir
tehlike havasını pek canlı bir şekilde Türk liderlerinin gözleri önüne koymuştu. Bu
arada şunu belirtmek yararlı olur ki, 1925'deki Kürt isyanı, bu isyanı bastırmak
için genel bir baskı politikası kullanmayı kabul etmeyen Fethi Bey'in düşmesine yol
açmıştı; şimdi Fethi Bey'in yurt içi politikasında önemli bir mevki ve liderliğe
gelişi ile, daha iyi teşkilâtlanmış Kürtlerin tekrar başkaldırmaları da aynı ana
rastlamaktaydı (1).
Sözün kısası bu dönem öyle bir devir ki, Türk liderleri yalnızca kendi omuzlarına
yüklenmiş olan sorumluluktan sevinç ve neşe duyabilecek durumda değiller. Böyle
devirlerde insanlar sorumluluğu başkasının sırtına yüklemekten hoşlanırlar; fakat
Türkiye'de işlerin düzenleniş şekli, sorumluluğu çok merkezileştirmiştir.
Genellikle kabul edildiğine göre Gazi, kendi kişisel prestijini tehdit eden herşeye
karşı çok duyarlık gösteriyor ve yine söylendiğine göre, yapılan her hatanın,
yolunda gitmeyen her işin suçunun kendisine yüklenmesinden artık bıkmıştır. Eğer
durum gerçekten böyle ise, yeni bir başbakanı ve kabineyi kolaylıkla iş başına
getirme olanağını verecek olan yeni bir partiye başvurmak kadar normal birşey
olamazdı. Türk diktatörlüğü, işler yolunda gittiğinde diktatör bakımından fevkâlade
sistem; fakat sıkıntı ve gerginlik anlarında bütün sorumluluk diktatöre yükleniyor,
Sez Törek ädäbiyättän 1 tekst ukıdıgız.
Çirattagı - Atatürk ve İnönü - 8
  • Büleklär
  • Atatürk ve İnönü - 1
    Süzlärneñ gomumi sanı 3497
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1837
    27.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    40.2 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    48.0 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Atatürk ve İnönü - 2
    Süzlärneñ gomumi sanı 3635
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1895
    30.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    43.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    50.4 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Atatürk ve İnönü - 3
    Süzlärneñ gomumi sanı 3568
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1819
    31.1 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    43.7 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    50.9 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Atatürk ve İnönü - 4
    Süzlärneñ gomumi sanı 3593
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1979
    29.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    42.2 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Atatürk ve İnönü - 5
    Süzlärneñ gomumi sanı 3673
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1872
    30.1 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    42.4 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Atatürk ve İnönü - 6
    Süzlärneñ gomumi sanı 3714
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1871
    29.9 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    43.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    51.0 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Atatürk ve İnönü - 7
    Süzlärneñ gomumi sanı 3643
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1931
    27.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    41.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.4 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Atatürk ve İnönü - 8
    Süzlärneñ gomumi sanı 3609
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1947
    29.1 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    43.3 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    50.4 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Atatürk ve İnönü - 9
    Süzlärneñ gomumi sanı 2611
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1553
    30.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    42.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    51.7 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.