Atatürk ve İnönü - 5

Süzlärneñ gomumi sanı 3673
Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1872
30.1 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
42.4 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
49.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
bulduğumu sorduktan sonra elçilik erkanını kendisine tanıtmamı söyledi.
Bu görüşmeden sonra Tevfik Rüştü Bey'i ziyaret ettim. Bana Gazi üzerinde çok iyi
bir izlenim bırakmış olduğumu, kendisini şimdiye dek hiç bu derece memnun
görmediğini, Gazi'yi memnun etmenin ise kolay bir şey olmadığını söyledi. Ben de
kendisine Cumhurbaşkanının üzerimde fevkalade bir etki bırakmış olduğunu, özellikle
çehresindeki kudret ve irade ifadesini hiç unutamayacağımı söyledim. Gerçekten de
Gazi'de amacına erişmek için her güçlüğü yenebilecek bir insan çehresi vardı.
Köşkten ayrıldıktan sonra, Başbakanlıktaki odasında İsmet Paşa'yı ziyaret ettim.
Beni büyük bir sıcaklıkla selâmladı, karşı karşıya oturduk ve tercümansız olarak
Fransızca konuştuk. Beni eskisinden daha genç gördüğünü söyledi, ben de üzerinde
taşıdığı ağır sorumluluklara rağmen kendisinin hiç yaşlanmamış olduğuna işaret
ettim. Onu daha ihtiyarlamamış gördüğüm için gerçekten şaşırdım. Yalnız saçları
daha aklaşmış ve az şişmanlamıştı. Fakat Lozan Konferansından bu yana pek
değişmemişti, yüzünde aynı tebessüm ve gözlerinin çevresinde aynı kırışıklıklar
vardı.
Genel konular üzerinde konuştuk. Paşa, Türkiye'nin çabalarından söz etti ve ülkenin
yıkık bir yapıya benzediğini, mali kaynakların pek dar oluşundan, bu yapının pek
yavaş onarılacağını, bununla birlikte inşaatın hızla sürdüğünü söyledi. Ben de
kendisine özel olarak ilgilendiğini bildidiğim demiryolu yapımından söz ettim.
Konuşmamız gerçekten samimi geçti. Sanıyorum ki İsmet Paşa'nın kulakları daha çok
ağırlaşmış. Kelimelerin ne kadarını işitip ne kadarını işitmediği belli olmuyor.
15 EKİM, CUMARTESİ, 1927
Halk Partisinin Kurultay toplantısı sabah 10'da Büyük Millet Meclisi'nde yapıldı.
Mecliste tek parti var. Bir muhalefet partisi kurulmasına izin vermeyi denemişler,
fakat bu partinin taktikleri suikastler ve isyanlar şeklini alınca, pek doğal
olarak daha çok göz yumamamışlar. Muhalefet liderleri İzmir'de asılmış ve böylece
yalnız hükûmet partisi kalmış. Milletvekili adayları hükûmetçe belirleniyor ve gözü
kapalı şekilde seçiliyorlar. Birçokları temsil ettikleri bölgeleri hiç görmemişler.
Bu nedenden Halk Partisi'nin bugünkü toplantısı çoğunluk olarak atanmış
milletvekillerinin bir toplantısı oldu. Bu toplantıyla ilgili olarak uzun süreden
beri haberler yayımlanıyordu. Çünkü Cumhurbaşkanı bu fırsattan yararlanarak
Türkiye'nin 1919'dan sonraki tarihini anlatan 1200 sayfalık bir söylev verecek. Bu
söylevde dramatik açıklamalar yapılacak ve Türkiye Cumhuriyetinin başarıları geniş
şekilde anlatılacak. Söylev Fransızca, İngilizce, İtalyanca ve Almanca olarak
Leipzig'de özel bir firmaca bastırılmış. Sanıldığına göre söylevin okunması altı
gün sürecek ve fevkalâde ilginç bir belge olacak.
Saat 9.40'ta elçilik kâtibimiz İves'le birlikte Meclise geldik ve diplomatlar
locasına çıkarıldık. Loca, on iskemle alacak kadar küçük bir odaydı. Arka sıradaki
iskemleler, ayakta daha çok insan durabilsin diye kaldırılmış. İçerde Polonya,
Çekoslovakya elçileri ve görevlileri vardı. Az sonra diplomatlara yer gösteren
protokol şefi Saffet Bey geldi ve heyecanlı bir sesle Rus Elçisi ve Kordiplomatik
duayeni Suritz Yoldaş'ın gelmekte olduğunu kulağıma fısıldadı ve ''ne yapayım''
diye sordu. ''Beni kendisine takdim ediniz'' dedim. Soğuk bir şekilde takdim
edildik, el sıkıştık ve ben ön sıradaki yerimi yaşlı bir insana gösterilmesi
gereken nezaket gereği ona verdim. Saffet Bey korktuğu şekilde bir ''olay''
çıkmamış olduğunu görmekten ötürü rahat bir soluk aldı.
Saat tam 10'da alkış tufanı içerisinde Gazi ansızın salona girdi, kürsüdeki yerini
aldı ve oturumu açtı.
Kısa bir açış konuşmasından sonra kürsüden inerek milletvekilleri arasında bir yere
oturdu ve bu sırada İsmet Paşa kürsüye gelerek sanırım ad çekme usulü ile
Başbakanlık Divanı üyelerini seçtirdi. Sonra Mustafa Kemal İsmet Paşa'nın oturduğu
kürsünün altında bulunan başka bir kürsüye gelerek söylevini okumaya başladı.
Başlangıçta sesi zayıf çıkıyordu, fakat çok müzikal bir sesi var; iyi okuyor.
Belgelere sıra geldiğinde bunları Ruşen Eşref Bey'e verip okutuyordu. Sık sık
alkışlar yükselmekteydi.
Saat 11.15'te oturuma kısa bir ara verildi. Sigara içmek üzere fuayeye çıktık;
Suritz Yoldaş da yanıma geldi, tatlı bir sohbet yaptık. Az sonra oturumun yeniden
açılacağını bildiren ziller çalmaya başladı. Tam içeri girmek üzere iken Saffet Bey
gelerek beni Meclis Başkanı Kâzım Paşa'yı ziyarete götürdü. Paşa ile kısa bir
görüşme yaptık.
Ben tam Meclis binasından çıkmaya hazırlanıyordum ki, Saffet Bey tekrar göründü ve
Gazi'nin beni özel locasına davet ettiğini bildirdi. Locaya gittiğimde, orada
bulunan zavallı Muhtar Bey dışarı çıkmak zorunda kaldı. Az sonra Suritz Yoldaş da
geldi ve aşağı yukarı dirsek dirseğe oturduk. Buradan tüm kongreyi görüyorduk, elçi
olarak yalnız ikimiz kalmıştık. Durum beni bir hayli eğlendirdi.
Bu locaya davet edilişimizin iç yüzünü daha sonra Muhtar Bey'den öğrendik.
Kendisine bir mektup yazarak, Gazi'nin locasında onu rahatsız ettiğim için özür
dilemiştim. Muhtar Bey de rahatsız edilmenin asla söz konusu olmadığını Gazi'nin
locasına gelmem ve oturmamı kendisinin sağlamış olduğunu söyledi. Meğer Suritz
Yoldaş oturacak yer için sorun çıkarmış ve Türk diplomatlarının oturduğu locada
kendisine yer istemiş. Bu diretişi elbette saçmaydı, çünkü kordiplomatik için ayrı
bir loca ayrılmıştı ve Gazi kendi locasına istediği kişiyi davet edebilirdi. Buna
rağmen Suritz'in kendi yerinde rahat olmadığı ve Gazi'nin locasında rahat bir yere
oturmak konusundaki direnişine ses çıkarılmamış ve oraya davet edilmiş. Ben ilk
oturumda hazır bulunarak görevimi yapmış olduğum, loca kalabalık, ben de Türkçe
bilmediğim için kongrede daha çok kalmakta yarar görmediğimden Meclis'ten
ayrılıyordum, öteki birçok diplomat da ayrılmışlardı. Fakat Suritz Yoldaş, Gazi'nin
locasına geçmekte diretince, eğer ben oradan ayrılırsam herkesin bunu Rus elçisine
özel muamele yapıldığı, benim de bundan ötürü gittiğim şeklinde yorumlanacağını
düşünerek Gazi'nin yanına beni de davet etmek gereğini duymuşlar ve tam zamanında
beni durdurmuşlar. İnsan burada her adımını dikkatli atmak zorunda!
Gazi müthiş şekilde bir belge okuduktan sonra saat 12.30'da öğle yemeği için
oturuma tekrar ara verildi. Merdivenlerden inerken kendi odasına çıkmakta olan Gazi
ile karşılaştım. Yanında bulunan İsmet Paşa durdu ve beni hararetli şekilde
selâmladı. Ruşen Eşref ve Nusret Sadullah beylerle de karşılaştım ve kendileriyle
birkaç kelime konuştum. İkisi de içtenlikten daha ileri bir yakınlık gösterdiler.
29 EKİM, 1927
Türklerin Cumhuriyet Bayramı. Saat 14'te resmî elbiselerimizi giymiş olarak
Gazi'nin resmî kabulünde bulunmak ve geçit törenini izlemek için Meclis'e gittik.
Ön sırada Rus, Japon, Fransız ve İngilizlerin bulunduğu tribüne gitmeden önce karım
ve kızıma Gazi'nin tribünü yanındaki diplomatlar tribününde yer verdiler. Saat
14.30'da elçilik kurulları kıdem sırasıyla ayrı ayrı Gazi tarafından kabul
edildiler. Ben kısa bir kutlama konuşması yaptım ve arkadaşlarımı takdim ettim.
Bundan sonra tribüne gittik.
Ön sırada oturduklarını söylediğim elçiler ve ben pek ciddi şekilde oturuyorduk.
Altın işlemeli elbiseleri ve geleneksel diplomatik monoklleriyle Fransız ve İngiliz
elçileri özellikle göze çarpıyordu. Suritz Yoldaş ve ben de parlak smokinlerimizle
görüntüyü tamamlıyorduk.
Fransız elçisi Daeshner tribünde göründüğünde ''Vive la France; yaşasın Fransa!''
sesleri yükseldi. Onun arkasında ben gelince, sonradan akla gelmiş bir düşüncenin
belirtisi halinde, orada bulunanlardan biri ''Vive L'Amerique aussi; Amerika da
yaşasın!'' dedi.
Kabul resmini tamamladıktan sonra Gazi yürüyerek geldi, bizim tribünün önünden
geçerek yerini aldı. Arkasında İsmet ve Fevzi paşalarla kabine üyeleri bulunmakta
idi. Bundan sonra geçit başladı. Piyade, süvari, topçu birlikleri, erkek ve kız
izciler, sporcular, esnaf birlikleri -bu arada arabalar, taksiler- sıra ile
geçtiler. Bu geçit sırasında sıra ile çeşitli bandolar askerî marş çaldılar; fakat
her bando aynı marşı çalıyordu, öyle ki kulaklarımızı delen bu müziğin hiç
bitmeyeceğinden korktum. Deniz bandosu gerçekten iyi idi.
Gece Cumhuriyet Bayramı şerefine ve Türk Ocağı yararına verilen baloya gittik.
Müthiş kalabalık vardı, çünkü tüm Ankara orada idi.
Bizden az sonra Gazi geldi ve kendisi için özel şekilde hazırlanan yere oturdu.
Herkesten önce karım Alice ve kızım Anita kendisine takdim edildi.
Sonradan öğrendiğime göre Suritz Yoldaş bunu görünce hırsından kıpkırmızı kesilmiş.
Az sonra ben de kendisine yaklaştım ve saygılarımı sundum. Gazi'nin sesi yine
kısılmış, büyük söylevini hazırlamak için yaptığı çok yorucu çalışma bittiği için,
şimdi dinlenmeye çalışıyor...
Birçok Türk memurları ile tanıştım ve Türk Ocağı Başkanı Hamdullah Suphi,
milletvekili ve Devletler Hukuku Profesörü Yusuf Akçura beylerle tatlı bir sohbet
yaptım. Hamdullah Suphi Bey, daha önce Millî Eğitim Bakanı imiş, bana Türkiye'deki
Amerikan okullarına çok içten şekilde taraftar olduğunu söyledi. Ayrıca tüm
Türkiye'de vatanseverlik ve millîyetçilik ruhunu ve entelektüel kültürü yaymak ve
geliştirmek için gençlik grupları kurmak amacında olan Türk Ocağı Teşkilatı
hakkında bilgi verdi. Türk Ocağının, fikir ve ilhamını Halk Partisinden alan bir
ulusal propaganda teşkilatı olduğu 60 bin üyesi bulunduğu söyleniyor.
Daha sonra Türkiye'deki Amerikan okullarının yeniden açılmasına karar verecek olan
bugünkü Millî Eğitim Bakanı Necati Bey'e takdim edildim. Kendisi yalnız bana bir
selam verdi ve hemen arkasını dönerek ayrıldı. Bunu.
1) ya Türkçeden başka dil bilmediğinden,
2) ya kim olduğumu anlamadığından,
3) ya sarhoş olduğundan,
4) veya Türkiye'de tüm yabancı okullarına karşı koyduğu ve bu nedenle benimle
ilişki kurmak istemediğinden yapmış olabilir. Daha sonra geçen olaylara bakarak,
üçüncü olasılığın daha doğru olduğunu sanıyorum.
1 KASIM, 1927
Üçüncü Büyük Millet Meclisi bu sabah saat 9.30'da toplandı. Tüm diplomatik misyon
şefleri, yanlarında birer sekreterle birlikte, Gazi'nin özel locasının sağ ve
solundaki iki locada oturmuşlardı. Gazi'nin locasında Genel Kurmay Başkanı Fevzi
Paşa ve Muhtar Bey oturuyorlardı. Rus Elçisi karısıyla gelmişti.
İlk bir saat kırkbeş dakikada milletvekilleri teker teker kürsüye çıkarak,
cumhuriyet prensipleri ve millet için çalışacaklarına and içtiler.
Daha sonra Meclis Başkanları ve kâtipleri seçildi. Bunun arkasından Cumhurbaşkanı
seçimi yapıldı. Tüm milletvekilleri Ruşen Eşref Bey tarafından adları okundukça
geliyor ve konuşma kürsüsüne yerleştirilmiş olan iki gümüş vazo içersine oylarını
atıyorlardı. Sekiz kişilik bir kurulca oylar sayıldı ve Meclis Başkanı Kâzım Paşa
12.45'de sonucu bildirdi; Gazi Mustafa Kemal Paşa gelecek dört yıl için Türk
Cumhuriyetinin başkanlığına seçilmişti. Herkes ayağa kalktı ve uzun uzun alkışladı.
Alelacele elçilik binasına geldik, yemek yedik ve öğleden sonraki tören için
elbiselerimizi değiştirerek saat 14'de karımla Meclise gittik. Yeni seçilen
Cumhurbaşkanı 14.15'de geldi, kürsüye çıktı and içtikten sonra on dakikalık
söylevde bulundu. Bu söylevde kendisini ikinci kere Cumhurbaşkanlığına seçtikleri
için Türk ulusuna ve Meclis'e sonsuz teşekkürlerini bildirdi. Türkiye'nin içerde ve
dışarda kazandığı başarılara işaret etti ve üçüncü BMM'nin Türk ulusunun lâyık
olduğu ilerlemeleri gerçekleştireceğine güvendiğini söyledi.
Gazi, Meclise girerken hoş bir olay oldu. Karım, o ana kadar locada uyuklamış ve
bir yandan çevreyi seyreder gibi yaparken, bir yandan da rüya görmüştü. Gazi
kürsüye çıkınca, çevresindekiler kendisinin uyuklamakta olduğunu anlamasınlar diye
son derece hararetle alkışlamaya başlamıştı. Ertesi gün yarı resmi Millîyet
gazetesinde şu haber çıktı: ''Gazi Meclis'e girerken, elçiler locasında bulunan
Bayan Grew'ün hararetli alkışları özellikle belirtilmeye değer.''
Söylevini bitirince Gazi, özel bir odada kabine üyelerini ve diplomatik misyon
şeflerini kabul etti. Bir daire şeklinde ayakta durduk, Başkan geldi ve her elçinin
önünde kısa tebrik konuşmalarını dinlemek için az durarak önümüzden geçti. Daha
sonra Kâzım Paşa'yı da aynı şekilde tebrike gittik.
3 KASIM 1927
Önceden randevu alarak saat 15.30'da Tevfik Rüştü Bey'i ziyarete gittim yeniden
Dışişleri Bakanlığına atanmış olmasından ötürü tebriklerimi sundum.
Bundan sonra Amerikan Senatosunun 6 Aralıkta toplanacağını, o süreye dek Lozan'da
imzalanmış, fakat Senatoca reddedilmiş olan Türk-Amerikan Antlaşması karşısında,
bir tavır değişikliği olup olmadığının anlaşılabileceğini, Cumhurbaşkanımızın ancak
o zaman bu antlaşmayı tekrar Senatoya gönderip göndermemek konusunda bir karar
verebileceğini anlattım ve sonucun ne olacağını tahmin etmeye şimdiden olanak
olmadığını söyledim.
Ayrıca şu noktaya işaret ettim ki, benim Türkiye elçiliğim de Senatoda bu
toplantıda onaylanacak; görevimi sürdürebilmem için Senatonun onayı şarttır. Bazı
senatörlerin benim atanmama itiraz edecekleri kesin ise de, muhalefet lideri James
Garard, antlaşmaya karşı koymakla birlikte benim yakın dostumdur ve atanmama karşı
koymayacağı sözünü vermiştir; ben de zaten Türkiye'den çekilmeyi hiç
istememekteyim.
Bununla birlikte Tevfik Rüştü Bey'e açıkladım ki, Senatoda benim atanmam
görüşülürken senatörlerden biri: ''Türkiye'nin Birleşik Amerika sefiri nerede?
Bizim sefirimiz eylül ortasında Türkiye'ye vardı fakat aradan üç ay geçtiği halde
Amerika'ya hiçbir Türk sefiri gelmedi,'' derse, kuşkusuz bu aksi bir tepki
uyandırabilir ve bu tepkinin nasıl bir sonuç doğuracağı kestirilemez.
T. Rüştü Bey'e dedim ki: ''Türkiye'ye geldiğimizde bana Muhtar Bey'in birkaç gün
içinde, pek geç olarak eylül sonundan önce Amerika'ya hareket edeceğini
söylemiştiniz, ben de bunu telgrafla hükûmetime bildirmiştim. Daha sonra Muhtar
Bey'in hareketi 2 Kasım'a bırakıldı, bunu da telle bildirdim. Az sonra hareketi 22
kasıma ertelendi, bunu da üçüncü kere hükûmetime telledim. Oysa şimdi Muhtar Bey'in
aralık ortasından önce yola çıkmasının mümkün olmadığını öğrenmiş bulunuyorum; hem
hayret, hem huzursuzluk içindeyim.''
Bakan, sözlerimi büyük ve içten bir ilgi ile dinledi ve Muhtar Bey'in çok
gecikmeden yola çıkması için direktif vereceğini söyledi. Sonra beni çok yakın ve
içten bir dost olarak kabul ettiğini ve elçinin bugüne dek gecikmiş olmasının
nedenini açıklayacağını ekledi. Meğer, Muhtar Bey'in hareket edemeyişinin nedeni
kendisine Amerika'da ev ve otomobil sağlanması ile ilgili bazı sorunlardan ileri
geliyormuş, yeni kabine kurulmadan bu sorunlar bir karara bağlanamadığı için yola
çıkamamakta imiş. Tevfik Rüştü, şimdi kabinenin kurulduğunu, sorunun hemen ele
alınıp karar verileceğini, bu nedenle Muhtar Bey'in hareket edip, bu kararlardan
yolda iken haberdar edileceğini söyledi. Çok açık konuştuğum için bana teşekkür
etti ve durumu tamamen kavramış olduğunu ekledi. Ben de kendisine Muhtar Bey'in bir
Amerikan gemisi ile gitmesinin çok yararlı olacağını, bunun Amerika'da da çok iyi
bir izlenim yaratacağını, eğer 22 Kasım'da Leviathan gemisiyle hareket ederse,
Senatonun açılış gününden çok önce Washington'a varabileceğini söyledim.
Dışişleri Bakanı, Lozan'da imzalanmış olan Türk-Amerikan Antlaşmasının Senatoda
kabulü sorunu konusundaki görüşünü şöyle ifade etti: ''Benim için senatonuzun bunu
kabul etmesiyle etmemesi arasında hiçbir fark yok.'' Bu tavrın nedeni şu ki,
antlaşma, Türk hükûmetinin öteki ülkelerle yaptığı anlaşmalara oranla Amerika'ya
daha çok haklar tanımaktadır ve yeniden yapılacak görüşmelerde, Amerika aynı
derecede uygun koşullar elde edemez. Ancak Rüştü Bey bunu böyle değil de, şöyle
söyledi: ''Daha ilerde bundan daha iyi bir antlaşma yapabileceğinizi
ummamalısınız''? Ben de cevaben bizim antlaşmamızın öteki müttefiklerle yapılan
antlaşmadan hiç farklı olmadığını söyledim. Bakan, iki veya üç noktadan, özellikle
konsolosluklarla ilgili maddelerde, bu antlaşmanın öteki antlaşmalardan daha çok
Amerika lehinde koşullar içerdiğini söyledi. Bu noktaların neler olduğunu sordum, o
anda hatırlayamadığını, fakat daha önce bunları incelemiş bulunduğu cevabını verdi.
Türkiye, Amerika ile yapılacak olan bu antlaşma, son olarak çözülünceye dek öteki
ülkelerle yapacağı anlaşmaları askıda tuttuğunu, bu ülkelerin Türkiye'den bize
verilen aynı avantajları kendilerine de istemiş olduklarını, Türk hükûmetinin ise
bu avantajları başkalarına tanımamak çarelerini araştırdığını anlattı ve şimdi
benimle tamamen içten ve gizli şekilde konuşmakta olduğunu ifade etti. Dedi ki,
Lozan'da bizimle yaptıkları antlaşma, öteki tüm antlaşmalardan çok iyidir; Türk
hükûmetinin yaptığı ilk antlaşma olduğu için biz bu avantajları elde etmişizdir;
Türk hükûmeti bu antlaşmayı Amerika gibi büyük bir ülke ile dostluğunun sembolü
olarak imzalamış olmaktan memnuniyet duymuştur ve bu nedenden onun manevi etkisine
çok önem vermektedir, fakat teknik bakımdan ele alınırsa bu antlaşmanın hiç imza
edilmemiş olmasından da Türk hükûmeti aynı derecede mutluluk duyacaktır. Dışişleri
Bakanı, Türk hükûmetinin gerçek fikrinin de tamamen bu şekilde ifade
edilebileceğini belirtti.
30 KASIM, 1927
Bugün bizim Dışişleri Bakanlığından aldığım telgrafta, Muhtar Bey'in dün sabah
Washington'a sağ salim vardığını, muhalefet lideri Gerard'ın ise basında, Muhtar
bey'in 30 bin Ermeni'nin öldürülmesinden sorumlu olduğu, Türkiye ile diplomatik
ilişkilerin yeniden başlaması ve notalar alınıp verilmesinin Anayasaya aykırı
bulunduğu yolunda sert bir hücuma geçtiği bildirilmektedir. Fakat Muhtar Bey'in
Washington'a vardığı haberini duymak bile bana rahatlık verdi. Eğer kendisine bir
şey olur, başına bir iş gelirse, Gerard, hiç değilse kendi vicdanına karşı sorumlu
olacak...
6 KASIM 1927
Gerard'ın basında yaptığı hücumlar ve Amerika gazetelerinde Muhtar Bey'in Leviathan
gemisinden New-York'ta silâhlı ve motorsikletli polisler eşliğinde alınıp
Washington'a götürüldüğüne lişkin çıkan haberler, Türk basını tarafından hayret
edilecek bir anlayışla karşılandı. Muhtar Bey New-York'a 28 kasımda varmış olmasına
rağmen buradaki basında 3 Aralığa dek yalnız kendisinin Washigton'a varmış olduğuna
ilişkin kısa bir haberden başka bir şey çıkmadı; çünkü Türk gazeteleri genel olarak
haberlerini Avrupa gazetelerinden alıyor, bunlar ise buraya ancak üç dört gün sonra
geliyor. 3 Aralık'taki olayla ilgili geniş haberler yayınlandı. Bununla birlikte
bugünkü 6 Aralık tarihine dek gazeteler hiçbir yorumda bulunmadılar; yalnız bugün
Cumhuriyet gazetesi Amerika'daki Ermeni ve Yunan propagandasına karşı önlemler
almadığı için Türk hükûmetini suçlayan ılımlı bir yazı yayımladı; yazıda, Amerikan
hükûmetinin bu propaganda ile fikir birliği yapmadığı da belirtilmekte idi.
Dün Amerikan Cumhurbaşkanı Coolidge yeni Türkiye Elçisinin itimatnamesini kabul
ederek kendisine Amerikan hükûmetinin tam güveni olduğunu, resmi Amerikan memurları
ile her an işbirliği yapabileceğini söylemiş.
9 ARALIK, 1927
Hükûmetle ilişki kurmak, Muhtar-Gerard olayı üzerine konuşmak ve Türk basınını
yatıştıracak açıklamalarda bulunmak üzere saat 7.30'da Ankara'ya hareket edeceğim.
Fakat hiçbir iş üzerinde durmayacağım. Ankara'ya her gidişimde amacımın bir şey
istemek olduğu fikrine kapılmalarını istemiyorum.
Kendi konumumdan yararlanarak Amerikan okulları ve öteki kuruluşların her çeşit
haklarını Türk hükûmetinin isteği dışında sağlamaya çalıştığım izlenimlerini
almalarını da istememekteyim. Eğer onlar Amerikan okullarını ve kuruluşlarını
istemiyorlarsa, boğazlarına sarılmayı düşünecek değiliz; kapitülasyonlar devri
geçti...
10 ARALIK, 1927
Önceden aldığım randevuya uyarak Tevfik Rüştü Bey saat 19'da beni kabul etti, bir
saat görüştük. Beni içten selâmladı ve soğuk algınlığından rahatsız olduğu için,
bana da mikrop geçirmemek amacıyla ellerime kolonya döktü. Gerard'ın, Muhtar Bey
Amerika'ya vardığı zaman yaptığı hücumlardan ötürü çok üzüldüğümü ve olayı son
derece üzüntü verici olarak kabullendiğimi, bununla birlikte Gerard'ın hiç bir
şekilde hükûmeti temsil etmediğini ve hükûmet adına konuşmadığını belirttim. Yalnız
hükûmetin fikirlerine değer verilmesini, hükûmetin ise Muhtar bey'i içten
karşıladığını belirttim.
Rüştü Bey yalnız Amerikan hükûmetinin görüş şekline önem verdiğini ve bir azınlık
tarafından yapılmış olan hücumların kendisini hiç üzmemiş olduğunu söyledi ve dedi
ki: ''Dünyanın en güçlü hükûmetlerinden biri olan büyük Amerikan hükûmeti ile Türk
hükûmeti dost kalacak ve hiçbir şey bu dostluğa engel olamayacaktır. Bu dostluğun
manevi etkisi büyüktür''. Bu konuda uzun boylu konuştu.
Bundan sonra ben de Millîyet'te Yakup Kadri'nin yazdığı yazıdan, yalnız ifadesinin
sertliğinden ötürü değil, birçok hatalar ve yanlış haberlerle dolu olduğundan çok
üzüldüğümü anlattım. Yazıda söylediği gibi Lozan'da yapılan antlaşma Senatoda iki
kere reddedilmemiştir. Muhtar Bey'e karşı düşmanca gösteriler ve sokak saldırıları
yapılmamıştır. Böyle olduğu halde yazı sanki Muhtar Bey yolda tartaklanmış ve polis
kendisini hiç korumamış gibi bir hava vermektedir. Bu yanlış izlenimlerin
düzeltilmesi dileğinde bulundum. Tevfik Bey benimle aynı fikirde olduğunu, Muhtar
Bey'e karşı sokak saldırıları ve fiilî tecavüz yapılmadığını bildiğini,
Millîyet'teki yazıyı yayınlanmadan önce görmediğini, bu gibi şeylerin
tekrarlanmaması için dikkat edeceğini ve yanlış haberlerin düzeltileceğini söyledi.
Ben de Bakana, daha önemli Amerikan gazetelerinde Muhtar - Gerard olayına ilişkin
çıkan yazıların kendisini ilgilendirebileceği kanısında olduğumu söyleyerek, New-
York Herald Tribune, New-York World gazetelerinden parçalar okudum ve bu
ikincisinin demokrat ve muhalif gazete olduğuna işaret ettim. Tevfik Bey bu
gazetelerdeki yorumları pek ilginç bulduğunu ve bunları Türk basınına vereceğini,
muhalif basının Amerika'da ne kadar dürüst davrandığını göstererek kendilerine bir
ders vereceğini söyledi. Bu söz bir hayli hoşuma gitmekle birlikte üzerinde
durmadan geçtim. Sözünü ettiğim yazıların Fransızca çevirilerini üzerine
iğneleyerek gazeteleri kendisine bıraktım, fakat bu işi tamamen özel şekilde ve
kişisel isteğim üzerine yapmış olduğumu, bu haberlerin Türk gazetelerinde benim
tarafımdan kesilerek verildiğine işaret edilmesini istemediğimi de belirttim. Beni
güç duruma düşürmeyeceği konusunda kendisine güvenmemi söyledi. Kendisine Baltimore
Sun gazetesindeki yazıyı göstermedim, çünkü bunda Ermenistan ile ilgili olarak
Türkiye aleyhine düşünceler ve belgeler vardı. Yukarıda adı geçen gazetelerden ilki
Gerard'ın saldırılarını ''acınacak derecede gülünç'' olarak nitelendiriyordu.
Muhalif olarak ikinci gazetede ise, Türkiye ile diplomatik ilişkilere yeniden
başlamanın, tamamen hükûmetin hakları ve yetkileri içinde bir iş olduğu
söyleniyor...
Bundan sonra çıkan Türk gazetelerinde Gerard olayından ılımlı bir dille söz
edilmeye başlandı.
14 OCAK, 1928
Tevfik Bey onuruna verdiğimiz ziyafet tam bir başarı oldu... Yemek, saat 20.30'da
idi. Tevfik Bey ve hanımı 9.15'de geldiler. Bir gazinodan ödünç olarak masa ve
iskemleler almıştık, bunları 14 kişinin oturabileceği şekilde yemek odasına güzel
bir şekilde yerleştirdik. İstanbul'dan getirttiğimiz harikulade güller ve
menekşelerle masayı süsledik. İstanbul'daki elçilik memurlarımız, orada bulunan
İtalyan elçisinden o gün Ankara'ya gelirken canlı istakoz getirmek lütfunda
bulunmasını rica etmişlerdi. Fakat o, sırf ricamızı yerine getirmekten kaçınmak
için Ankara'ya hareketini bir gün erteledi ve bu yüzden kendi elçiliğinde yarın
sabah yapılacak bir düğünde bulunmak olanağından yoksun kaldı. Kendisinin daha
cesur olduğunu sanırdım. Türkler ne havyara, ne de pek güzel pişmiş olan istakoza
iltifat etmediler. Dışişleri Bakanlığının siyasi danışmanı olan Ragıp Raif Bey'den
başka bunlara el süren olmadı.
Masaya oturur oturmaz Tevfik Bey bana hitaben karşıdan yüksek sesle konuşmaya
başladı, böylece hiç kimsenin konuşmasına fırsat vermeden, yemek boyunca politik
düşüncelerinin açıklamasını yaptı. Maiyetindekiler ve Nusret Sadullah Bey son
derece perişan ve utanmış bir şekilde bakıyorlardı, fakat ben memnun ve neşeli
idim, çünkü hem Tevfik Bey'in görüşleri her zaman ilginçti, hem de böylelikle ben
yanımda bulunan hanımlarla çocukça konuşmalar yapmak zorunluluğundan kurtulmuş
oluyordum. Kendisi Çin'den söze başlayarak, Çan Kay Şek'in yakında zaferi
kazanacağını ve Çin'in başına geçeceğini, komünistlerin artık davayı kaybetmiş
olduklarını söyledi. Onun görüşüne göre, komünist lider Çan Solin, en sonunda
Mançurya'ya çekilmek zorunda kalacak, Çan Kay Şek Pekin'i ele geçirip millîyetçi
Çin'i sımsıkı birleştirecek. Kendisi, yani Tevfik Rüştü Bey, Çin'deki Türk
Maslahatgüzarı aracılığı ile Çan Kay Şek'e Mançurya, Moğolistan ve Türkistan'ı
millîyetçi Çin'le birleştirmeye çalışmamasını, çünkü bu takıntıların güçten çok
zayıflık yaratacağını söylemiş, nasıl ki Türkiye de bugün Irak ve Suriye kendisine
verilse kabul etmeyecekmiş, çünkü buralardaki halk Türk değilmiş. Yine Rüştü Bey'e
göre, Mançurya her bakımdan bir Japon, Moğol ve Türk ülkesidir. Tıpkı Türkiye gibi,
Çin'in geri kalan bölümü de tüm millîyetçi bir temel üzerine sağlam bir şekilde
kurulabilir. Bugün Türkiye, Osmanlı İmparatorluğu'na oranla çok daha güçlüdür.
Rüştü Bey daha sonra bana, yalnız Gazi, İsmet Paşa ve kendisinin bildiği bir sırrı
açıkladı: Çan Kay Şek, başlangıçta millîyetçi bir kurulla Ankara'ya gelmeyi
tasarlamış, fakat Çin'de olaylar başka yöne dönünce bu plânını gerçekleştirememiş.
Kendisi Çan Kay Şek'ten söz ederken coşkunluğa kapılıyor.
Sonra sözü Avrupa ve Balkanlara getirerek dedi ki: ''Bugün için artık bir Balkan
sorunu yoktur; bu sorun kalkmış ve Akdeniz sorunu durumuna gelmiştir.''
Yakındoğunun sınırı değişmiştir; artık bu sınır İran'ı içine almıyor. Yakındoğu
Türkiye ve Balkanlardan oluşur. Sınırı Türkiye'nin doğu sınırıdır. İran, Rusya,
Irak ve Afganistan Ortadoğu'yu oluşturmaktadır, ondan öteki de Uzakdoğudur. Türkiye
bugün bir batılı devlettir; Balkanlardaki bir köylünün ölümü, Türkiye için
Afganistan'da bir kralın ölümünden daha önemlidir. Boğazlar sorunu sonsuz olarak
çözülmüştür. Çünkü bunlar daimi şekilde açılmıştır; fakat Türkiye Boğazlar yüzünden
Avrupa için sürekli önem taşıyacaktır. Çılgın bir adam bir zaman Boğazlar sorununu
çözmenin en iyi çaresi, iki boğazı da toprakla doldurmaktır, demiş. Ben de Tevfik
Bey'e, ileri sürdüğü fikirlere bakılırsa Akdeniz'i de doldurmanın çok uygun
olacağını söyledim. Masanın öteki ucunda yemeğini yemekte olan Ragıp Raif Bey söze
karışarak, bunun hiç istenmeye değer bir şey olmadığını, çünkü o zaman Ankara'nın
istakoz bulamayacağını söyledi ve önündeki istakoza bir daha bulamayacakmış gibi
saldırdı.
22 OCAK, 1928
Associated Press Ajansı Muhabiri Miss Priscilla Ring, bugün saat 16'da beni ziyaret
ederek, Bursa'daki Amerikan okulunda üç öğrencinin (kız) Hıristiyan olduğu, Türk
makamlarının olay hakkında soruşturma açmış olduklarını, eğer okulda Türk
çocuklarının Hristiyanlaştırma çabası saptanırsa okulun kapatılacağı haberini verdi
(1).
Miss Ring, bu haber bütün sabah gazetelerinde yayınlanmış olduğuna göre, kendisinin
de olayı AP'ye bildirmesinde bir sakınca görüp görmediğimi sordu. Bu çeşitten bir
olayın Senatoda benim elçiliğimin onaylanmasına bir hayli etkisi dokunacağını, bazı
senatörlerin bunları alabildiğine istismar ederek senatonun onayını önlemeye
yarayacağını bilmekle birlikte Amerikan Kültür Kurulu Başkanı Goodshell'in de
fikrini aldıktan sonra Ring'in ajansa tel çekmesinde sakınca görmediğimi söyledim.
Goodshell'i gördükten sonra telgrafını çekti. Goodshell kendisine, soruşturmayı
memnunlukla karşılamış olduğunu, çünkü Amerikan okullarının din propagandasını
yasaklayan kanuna titizlikle uyduklarını, soruşturmanın bunu ortaya çıkaracağını
söylemiş. Bursa okulundaki bazı kızlar, Öğretmen Edith Sanderson'a büyük bir
hayranlık duymakta imişler, onun mutluluk ve ruh sükunetinin Hristiyanlıktan ileri
geldiğini görerek bu dinin pek iyi bir din olduğuna inanmışlar: Öteki kızlardan
bazıları ise, kıskançlıktan ötürü, bunların yataklarının altından anı defterlerini
aşırmış ve Türk Millî Eğitim memurlarına vermişler; bunlar da defterleri Türkçeye
çevirerek Ankara Millî Eğitim Bakanlığı'na göndermişler. Orası da soruşturma
yapılmasını emretmiş. Olayı Dışişleri Bakanlığımıza bildirdim.
İpin ucu Necati Bey'in elinde olduğuna göre, Bursa'daki okulun kapatılacağı bana
kesin gibi görünüyor. Vakit gazetesinde çıkan bir yazıda Bursa'daki öğretmenlerden
Sez Törek ädäbiyättän 1 tekst ukıdıgız.
Çirattagı - Atatürk ve İnönü - 6
  • Büleklär
  • Atatürk ve İnönü - 1
    Süzlärneñ gomumi sanı 3497
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1837
    27.8 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    40.2 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    48.0 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Atatürk ve İnönü - 2
    Süzlärneñ gomumi sanı 3635
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1895
    30.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    43.1 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    50.4 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Atatürk ve İnönü - 3
    Süzlärneñ gomumi sanı 3568
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1819
    31.1 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    43.7 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    50.9 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Atatürk ve İnönü - 4
    Süzlärneñ gomumi sanı 3593
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1979
    29.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    42.2 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.6 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Atatürk ve İnönü - 5
    Süzlärneñ gomumi sanı 3673
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1872
    30.1 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    42.4 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.2 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Atatürk ve İnönü - 6
    Süzlärneñ gomumi sanı 3714
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1871
    29.9 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    43.6 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    51.0 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Atatürk ve İnönü - 7
    Süzlärneñ gomumi sanı 3643
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1931
    27.5 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    41.5 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    49.4 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Atatürk ve İnönü - 8
    Süzlärneñ gomumi sanı 3609
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1947
    29.1 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    43.3 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    50.4 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.
  • Atatürk ve İnönü - 9
    Süzlärneñ gomumi sanı 2611
    Unikal süzlärneñ gomumi sanı 1553
    30.0 süzlär 2000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    42.9 süzlär 5000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    51.7 süzlär 8000 iñ yış oçrıy torgan süzlärgä kerä.
    Härber sızık iñ yış oçrıy torgan 1000 süzlärneñ protsentnı kürsätä.