Yılanların Öcü - 11 - 20

11 "HAYHAAAYL"

Kahveci Nuri "şekeri dışarda çay"ını getirir getirmez sağ elindeki tespihi sol eline devredip
bardağı kavradı Karataş'ın Muhtarı:

"Bu şehirlinin işleri de çok yaman canım!" diye söylendi. "Öteberi fiyatları yükseldikçe bir
akıl düşünüyor mutlaka: İşte şimdi de çay bardaklarını küçülttü!.."

Nuri:

"Bülbül yuvası derler buna ağam!" dedi. "Tiryakiler küçük bardaktan içer, yordamı
böyledir!"

"Git ulan!" dedi Muhtar. "İçine tüküreyim böyle bülbül yuvasının! Şuna bak, tehhoo, iş mi
şu?.."

Köy Kurulunun birinci üyesi İbrahim sol yanına oturmuştu:

"Zaman değişiyor zaman! Biz de zamana uyduracağız kendimizi. "Ulülemre itaat!" demiş.
Herhalde bu sözün bir hikmeti olsa gerek. Şimdiki zamanda buyruk hep şehirden geliyor.
Sen de şehire uyacaksın. Küçük bardaktan mı iç dediler? İçeceksin. Hiç içme derlerse, o da
kabul, hiç içmeyeceksin!"

Muhtar, dönüp Haceli'ye baktı. Haceli oralı değildi. Kafasını eğmiş, düşünüyordu. Gözleri
dalgındı. Muhtar bardağı bırakıp ellerini kucağında kavuşturdu. Bir kurt kafasını andıran
kafasını ileri geri salladı:

"Eveeet komşular!" diye bağırdı. "Şimdi beni dinleyin bakalım! Oyun oynayanlar bıraksın
oyunu! Tamam mı? Birinci Kurul üyesi saygıdeğer İbrahim arkadaşımız: "Ulülemre itaat!"
diyor. Siz ne dersiniz? Nedir buna cevabınız?"

"Hayhaayy!" diye gürüldeştiler.

Beytul ah Hoca'dan az mı dinlemişlerdi bu türlü öğütleri? İliklerine işlemiş, kanlarına
karışmıştı âdeta. Bir kısmı, Muhtarın kendilerinden hangi konuda itaat isteyeceğini bilmediği
için bu "hayhay"lı gürüldeşmeye katılmadı.

Muhtar:

"Komşular!.." diye sürdürdü sözünü. "Biliyorsunuz, ortalıkta

neler olup bitiyor. Kaymakam Beyimiz muhtarları topladı. Dedi ki: "Muhtarlar, kardaşlarım!
Mesele böyle böyle... Şimdi önümüzde bir büyük cenaze var. Biliyorsunuz, cenaze cemaatle
kalkar. Şimdi biz de beraberce bu cenazeyi kaldıracağız!" Böyle dedi. Biz de: "Hayhay
efendim, emredersin!" dedik. İyi demiş miyiz arkadaşlar? Tabii iyi demişiz. Elin içinde başka
türlü diyemezsin ki! Kırk yedi köyün muhtarı orda. Eller hangi sözden konuşuyorsa, sen de
o sözden konuşacaksın. Bahusus, şimdi ortalıkta bir demokratçılar var. Dikkat edin, cilik
değil, cılık! Malum ya, cilik başka, cılık başka. Demokratcılıktan amaç, herkes nerde, sen de
orda olacaksın demektir. Şimdi bir işe başladın mı çoğunluk diyorlar. Çoğunluk hayhayı
bastı mı, "Hayır" deyenin hali harap. Anlaşıldı mı arkadaşlar? Bundan böyle muhaliflik,
münafıklık yoktur. "Hayır" demek yasak edilmiştir. Devam edelim arkadaşlar, ne diyordum?
Kaymakam Beyimiz bizi topladığında ne dedi biliyor musunuz? "Muhtarlar, kardaşlarım!.."
dedi. "Bu cenaze mühimdir. Aslen hökümetin her işi mühimdir, ama bu daha mühimdir.
Nazarı dikkatinizi celbederim, iyi dinleyin!.." dedi. "Aynen benim sizi topladığım gibi Vali
Beyefendi de bizi topladı Vilayette!" dedi. Yani arkadaşlar, kısacası, bu toplantıda, şehirdeki
çarşının ortasına bir büyük heykel dikmeğe karar vermişler. Bunun için derhal teşebbüse
geçmişler. Cenaze bu heykel işidir işte. Tevatür büyük bir şey olacak. Nedenine gelince, on
yıldır hökümet ölüm cezalarını, mapus cezalarını artırdı. On yıldan bu yana, adam
öldürmeler, ırza geçmeler, ev soymalar, kafa yarmalar yok oldu. Gerçekten yok olmuştur.
Radyo bile öyle söylüyor. Küslükler kalmamıştır. Millet barışıktır. Korku kalkmıştır.
Gerçekten arkadaşlar, şimdi kimse kimseden korkmuyor. Kanlar kocalarından, oğullar
babalarından, kimse kimseden korkmuyor! Bir büyük özgürlük içinde yaşadığımızdan,
vilayet çarşısının ortasına, çok büyük ve çok yüksek bir heykel dikmeğe karar vermişler. Ne
kadar gözel bir fikir değil mi komşular? Barışıklık için, güvenlik için, özgürlük için heykel
dikecekler! Kaymakamlar: "Hayhay" demiş Valiye. Tabii biz de Kaymakama "Hayhay"
dedik. Ortada demokratcıhk olduğu için itiraz olmaz. İtiraz bozgunculuktur. Meşhur cevaptır
yani, ön teker nere giderse arka teker de oraya gider. Biz de zorunluyuz Kaymakamın
dediği yere gitmeye. Elindeyse gitme. Zorla götürürler. Şimdi arkadaşlar, bu benim sözüm
için cevabınız nedir? "Hayır" mı, yoksa "Hayhay" mı?"

Top gibi bir ses çıktı kahveden:

"Hayhaaayyy!.."

"Aferin komşular!" dedi Muhtar. "Dışa karşı dirlik, içe karşı birlik! Bu böyle sürüp gittikçe,
bizim Ömer pehlivan her güreşte yenilse de Karataş köyünün sırtı yere gelmez arkadaşlar!
Ewelallah, milletin sırtı da yere gelmez! Tabii "hayhay" demekten geri kalmadığımız
müddetçe! Ulülemre itaat ettiğimiz müddetçe!.. Şimdi arkadaşlar, tabii bilen var, bilmeyen
var, gören var, görmeyen var, bu heykel denen şey nedir? Bunu biraz anlatayım size:
Heykel dedikleri bir taştır arkadaşlar. Yada tunçtur. Askerliğinde Konya'yı görenler bilir.
İzmir'e koyun sürenler de görmüştür. Konya'da büyük bir taş. Taşın üstünde bir kaputlu
adam. Bir elinde arpa tutuyor, bir elinde kılıç. İzmir'de bir büyük taş. Taşın üstünde bir
büyük at. At şaha kalkmış. Üstünde tunçtan bir adam. Günahı vobalı söyleyenlerin
boynuna, bu tunçtan adamları Gazi Paşa Hazretlerine benzetirler, bilmem aslı var, bilmem
yok! Bizim vilayetin çarşısına dikilecek heykelin Gazi Paşa Hazretleriyle bir ilgisi yok.
Bizimki başka türlü bir şey olacak! Bir şehirli karı, bir köylü herif, bir gece bekçisi, bir
taşocağı işçisi, bir hastane hemşiresi, bir kundura dikicisi, bir okul çocuğu, bir çocuk
emzikçisi ve bir horoz; daha bissürü bir şeyler; bunlar birbirine yanaşmış... Köylü herif
diyor ki şehirlinin karısına: "Korkma, ben adam yemem, adam adamı yemez!" Gece bekçisi
diyor ki taşocağı işçisine: "Selbessin, ister çalış, ister çalışma!" Kundura dikicisi diyor ki
okul çocuğuna: "İster oku, ister okuma! Hökümet seni dairesine yazıcı almazsa bana çırak
olursun!" En yukardaki horoz da sabah sabah durmadan ötüyor: "Sabah oldu, işte
ötüyorum, benden ötmesi, ister uyanılın, ister uyan-mayı ıın!.." Yani, anlaşılıyor değil mi
arkadaşlar? Her iş selbes. Bunların hiçbirinde tabanca, tüfek, kama, bıçak, el bombası yok.
Çünkü bu iş hökümet işi. Sözüm mencilisten dışarı, bir adam gelse de köyün ortasında
ağzına patır patır sıçsa, bir şey yapamayacaksın. Çünkü yasak! Diyeceksiniz ki: "Bu iş söker
mi? Bu millet heykelle filan uslanır mı?.." Haa bakın, orasını bilmem! Ben dört tane
dönemin değiştiğini gördüm. Bu beşincisi. Biri gelir böyle, böyle der! Der oğlu der! Bugün
de heykel diyorlar. Siz bugünkü denene bakın. Bugün bizden bu heykel için külliyetli para
isteniyor. Heykel taşı büyük olacağı için

para da çok gidecek. İtalya'dan yada Yunan'dan yontucu getirecekler-jniş. Vali demiş ki
Kaymakama: "Senden şu kadar bin lirayı mevcut isterim!" Kaymakam da benden 1600
lirayı mevcut istiyor. Köyümüz seksen hane arkadaşlar. Salma yapsak düz hesap, hane
başına yirmi lira düşer. Tabii bunu da verecek var, vermeyecek var. Kaymakam diyor ki:
"Paranın yarısı köy sandığından, yarısı köylüden sağlanacak!" O dürzü orda oturur, sadece
sağlanacak demeyi bilir! Bizim sandığımızda heykele verilecek beş kuruş para yoktur
arkadaşlar! Bütçeye bunun için para koymadık ki olsun! Bir evin bile harcına güç yetmiyor!
Koca köy bu, bütçesinde para olur mu? Neyse, orasını kapatalım. Bu iş için ne cevabınız
varsa söyleyin. Acele beklerim..."

Muhtar, sağ elinin işaret parmağıyla alnının terini sıyırdı:

"Haydi, bekliyorum arkadaşlar! Haydi Abdullah dayı, Taşkelle Mehmet, Bakkal Hüseyin,
Halil İbiş, Melek Hasan, Ağali, Koşa... Konuşun!"

Üyelere döndü:

"Siz de düşünün Ekiz İsmail, Ali İzzet: Ne yapalım?"

Kimsede ses seda yok. Az önce, "Hayhay" çekenler, işin içine para sözü girer girmez dilini
yuttu. Kara Bayram, zaten konuşmak istemez; ama varsıllara şöyle bir göz attı, hiçbirinde
kıpırtı yoktu. Muhtarın sorusuna içinden bir cevap düşünmeğe başladı: "(Çarşının ortasına
dikilecek heykelin ne faydası var bana? Ben evimin önüne Deli Haceli'nin yapacağı evi
bilirim! Dürzünün başıma sardığı belayı düşünürüm!..)" dedi.

Muhtar sokurdandı:

"Ulan diliniz mi tutuldu? Niçin konuşmuyorsunuz? Haydi bakalım Melek Hasan!.."

Melek Hasan, iskemlesinde ırlandı:

"Valla Muhtar, ben ne bilirim? Komşular daha iyi bilir. Onlara sor. Komşuların dediğine ben
uyarım iyi kötü..."

"Komşuları bırak şimdi!" dedi Muhtar. "Zaten uyacaksın! Hepimiz uyuyoruz. Zorunlu! Sen
kendi cevabını söyle!.."

"Benim cevabım... Bana kalırsa..."

"Evet, sana kalırsa?.. Söyle, söyle! Senin dilinin altında bir bakla var, çıkar onu!.."

"Hane başına yirmi lira çok!"

"Ne dedin, ne dedin, ne dedin?"

"Hane başına yirmi lira çok!"

"Ne dersiniz komşular?"

"Çok! Çok! Çok! ÇooooookL"

"Çok çok!" sesleri yatışınca Yirik Abdullah dayı söz aldı:

"Bu parayı tenzil etmeli!" dedi. "Yolu yok muydu?"

"Valla..." dedi Muhtar. "Valinin bütün Kaymakamları toplayıp salma yaptığını, Kaymakamın
da muhtarları toplayıp ayrıca salma yaptığını size anlattım. Gözel gözel dinlediniz. Aynı
sözleri bir daha söyletmeyin bana! Otuz lira aylığa bu kadar eziyet fazladır. Mebbusla-rınız
bile size bu kadar konuşuvermiyor! Biz bu parayı ödeyeceğiz, bunu aklınıza iyi koyun!
Tenzili menzili yoktur. Buyruk vilayetten verilmiştir, söz geçmez. Karakoldan verilseydi
neyse!.."

Ağali:

"Taşı biraz ufbjk dikseler olmaz mı?" diye sordu.

"Orasına bizim aklımız ermez!" dedi Muhtar. "Çünkü Vali Bey, "Baktın mı Ankara'dan
görünsün!" diyormuş!"

"Heykelin parasını hep köylüler mi verecek acaba, bunu iyice öğrendin mi?"

"Şehirlisi köylüsü, hepsi! Amiri memuru hatta! Memurlar birer maaşını verecek. Esnafa da
salma salınmış. Tabii hepsinin durumuna göre. Daha ziyade varsıllar, fabrikacılar...
Vilayetin bütün ahalisi verecek. Zorunlu!.."

"Öyleyse bu parayı bizden ossurta ossurta alırlar!" dedi Ağali. "Çünkü, bilumum herkes
veriyor!"

"Aferin Ağali!" diye bağırdı Muhtar. "Gözel anladın! İyi söyledin hemi de! Ama bir de ne
yapacağımızı söyle. Bu parayı nerden bulalım? Ben diyorum, köylüyü dörde ayıralım: On
beş, yirmi, yirmi beş, otuz... Buna göre bir salma yapalım. Bir kısım komşular, on beşer
versin, öne gelir komşular da otuzar. Ötekiler de durumlarına göre..."

Birkaç kişi bağırdı:

"Yok canım! Yok canım! On beş değil, on salsan gene çıkmaz! Bu sıra ne sıra, bilmiyor
musun? Güze kalsa belki bir çaresine bakarız. Ama "şimdi" diye dayatırsan, bunun hiç oluru
yoktur Muhtaaar!"

"Öyle, tam öyle!.." diye bağırdı ötekiler.

Muhtar:

"Güze kalmasına izin yok komşular! Kaymakam Orhan parayı hemen istiyor! Bu Karataş
köyüne Amerikan yardımı yok ki alıp da kapatalım desek. Ne yapacağımızı ben de şaşırdım.
Bir hafta içinde bu parayı sağlayıp yatıracağız, bunun başka yolu yoktur komşular!.."

Ağali:

"Bu işte biraz da senin kabahatin var!.." dedi Muhtara. "Neye itiraz etmedin? Neye, "Bu
para bize çoktur! demedin? "Şu sıra milletin elinde metelik yoktur!" demedin. Neye "Hiçbir
zaman köylü milletinde para olmaz, varsa sen daha köylüye ver, köylü tütün parasına
kurşun atar!" demedin? Hiç olmazsa, "Güzün verelim!" deseydin. Şimdi çoklar azaldı, azlar
tükendi köylüde! Para olur mu?"

"Bilir bilmez laf konuşma!" dedi Muhtar. "Onun orasında itiraz edilmez. Ne dedim söze
başlarken? "Millet nerde, sen de orda olacaksın!" dedim. "Çoğunluk var!" dedim.
"Demokratcılık var!" dedim. Dedim de dedim. Millet, "Hayhay" dedikten sonra, sen itiraz
etmişin yararı olur mu? Hökümet anlar mı senin parasızlığından? Hökümet diyor ki: "Şimdi
sen paralısın!" Tamam öyleyse, itiraz yok, paralısın-dır! Paralı olmasan heykel parası ister
mi senden? Hem beri bak, yahu sende hiç kafa çalışmaz mı? Biraz düşünsene: Bu heykel işi
hökümete lazım olmasa kendi öpöz köylüsünü durduğu yerde sıkıntıya sokar mı? Belki
yabancı devletlere karşı bir gösteriştir. Siyaset işi bu! Bakarsın altından derin anlamı
çıkar..."

Ağali duramadı:

"Bırak yahu!" dedi. "Hiç itiraz etmeyince olur mu? Herkes "Hayhay" demiş, sen de onlara
uymuşsun! İtiraz edersem ortada kalırım demişsin. Herkes böyle düşünmüş. Ee, neye
varacak bunun sonu böyle? Siyaset diyorsun, ne siyaset, ne bir şey! Kupkuru bir heykel b. !
Ne yararı var heykelin hökümete, millete? Ne yararı var ölüye diriye? insan buna itiraz
etmez mi?"

"Etmez!" dedi Muhtar. "Çünkü, hiç kimse etmiyor. Çıkıp bir sen edecek olsan, sipsivri
kalırsın ortada! Onun orasında Kaymakam var, Şube Reisi var, Savcı var. Kırk yedi köyün
muhtarı var..."

"Hep beraber itiraz etseydiniz!.. Benim de sözüm bir sana değil ki zaten!.."

"Canım Ağali, olmazına olmazına konuşma arkadaş! Nerde buldun öyle milleti? Karganın
alayı olur mu? Bizim insanımız tıpkı

karga! Kaymakamın önünde herkes "Hayhay" diye bağırdı, dışarıya çıkınca bir de ne
görelim? Hep homurdanmağa başlamazlar mı? Ben de buna kızarım işte! Ee; ulan eşşek
oğlu eşek, sözüm yabana hayvan oğlu hayvan, homurdanma dediğin, içerde, Kaymakamın
yamacında olacak! Yani, senin dediğin gibi! Ama benim de dediğim gibi, nerde o millet?"

Ağali sustu. "(Nerde o millet?)" dedi kendi kendine. "(Kavat oğlu kavat, sen de o milletten
değil misin? Sen neye itiraz etmedin? Sen önden bir itiraz etsen belkim ardından ötekiler
gelirdi. İtiraz edenin boynunu furacak değil er ya!..)" Sustu, sonra gene konuştu:

"Dediğim gibi bu parayı alırlar bizden! Madem itiraz edilmemiş, madem şehirli de veriyor,
alırlar kardaşım! Bari, bir çözüm düşünelim, savalım başımızdan gitsin!"

"Aferin Ağali!" dedi gene Muhtar. "Böyle konuş; itiraz etmekte fayda yok! Böyle konuş da
komşuların aklını erdir!" Sonra sordu: "Nasıl bir çözüm düşünelim sence?"

Ağali:

"Bu parayı hemen şimdi verebilecek on kişi ya çıkar, ya çıkmaz içimizden. Onun için çabuk
yönünden para getirecek bir çözüm düşünelim!" dedi.

"Çabuk yönünden para?.." diye mırıldandı Muhtar.

Halil İbiş:

"Hemen eşkıyalığa çıkalım mesela!" dedi. "Şöyle Burdur üstüne doğru, köycek! Yada
Denizli yanına! Eski yeni bütün varsılları soyalım şöyle! Ne çırpabilirsek, birleştirip bir
kaleme furalım. Taşın parasını ayırıp üstünü bölüşelim. Çoluk çocuğa temiz birer üst baş
düzelim mahanayla, pabuç mabuç alalım... Bilmem ne dersiniz bu aklıma?"

Muhtar huysuzlandı:

"Matrağa alma bizi yahu Halil İbiş!" dedi. "Matrağın sırası mı? Akla sığar bir söz konuş da
hisse kapalım!.."

Halil İbiş:

"Valla bu işin akla sığar yanı yoktur Muhtar!" dedi. "Yoğa ne çözüm varsa sen söyle, biz de
öğrenmiş olalım sayende!.."

"Meradan bir yer satalım!" dedi Muhtar.

Ali İzzet "mera" sözünü duyunca korkulu bir düşten uyanır gibi

sıçradı kalktı. Bastı itirazı:

"Satıla satıla mera mı kaldı? Habire satıyoruz! Bir uçtan da, bu yetmiyormuş gibi, bir kısım
açıkgöz komşular, ha babam, de babam, ucundan kıyısından kapıp tarla yapıyor! Kuzu
güdecek yer kalmadı Muhtaaar! Sen nerenin sözünü ediyorsun arkadaş? Kalbinde hiç
insafın, hiç din imanın yok mu senin?"

"Madem öyle, çayır satalım korudan!"

İtirazlar birleşti:

"Olmaz, olamaaaazü!"

Muhtar:

"O olmaz, bu olmaz!" diye bağırdı. "Ne yapalım öyleyse? Ha bakın, biz bunun çözümünü
bulduk arkadaşlar!.. Geçen gün döktük düşündük. "Bir köy belası gelirse elimizde metelik
yok, köy içinden üç adımlık evyeri satalım, elimizde bulunsun" dedik. Sattık da nete-kim!
Bizim Kuruldaki Haceli aldı. Bu evyerini heykel için sattık deyelim..."

"Olmaz, olmaaazL"

"Olmaz!" diyenler, köy içinde evi olanlardı.

Ağali:

"Haceli'ye satılan evyerinden hiçbirimizin bilgisi yok!" dedi. "Komşuya danışmadan yaptın
bunu!"

Muhtar, Ağali'ye ters ters baktı:

"Her iş komşuya danışılmaz Ağali!" dedi. "Danışacaksın da ne olacak? Kimi razı olacak,
kimi razı olmayacak. Uzatacağımıza, biz kısaca hallediverdik! Dört aydır yazıcı aylığı
verdiğimiz yok. Dahi ben de almıyorum. İmam da almıyor. Ziraat'tan habire boğa parası
istiyorlar. Bir de bu heykel davası geldi çattı! Karataş'ta özel darpanemiz var da para mı
basıyoruz komşular? Helbet köy içinden yer satacağız! Eğer bir itirazı olan varsa, gider
Kaymakam Beyimize şikât eder! O kadar!.."

Hiç konuşan yok; susuyorlar.

"Kurul buna bu çözümü buldu arkadaşlar!" dedi Muhtar. "Yeter gayri, bu fasıl kapansın!
Gelelim ikinci fasıla..."

"(Şimdi sıra bizde!)" dedi Bayram, titredi.

"İkinci fasıla geliyorum arkadaşlar! Birkaç güne kadar Kaymakam Beyimiz köyümüze
gelecek. Hem milleti bir teftiş edecek, hem

de bu heykel işini görüşecek. Bana dedi ki: "Ben varana kadar parayı hazırla!" Para faslını
Kurul düşündü diyelim. Bir de Kaymakamın gelişi var. Öyle ya, bu adam gelecek, inecek
konacak, bir tedarik görmek gerekmez mi? İlahiyle karşılayıp ilahiyle uğurlamak olmaz
koskoca Kaymakamı! Kaymakam dediğin bizim gibi kuru ekmek yemez, kuru yerde
oturmaz, bizim gibi sidikli yatakta yatmaz! Kaymakam karşılamanın yöntemi neyse, biz de
ona uyacağız zorunlu!.."

"İyi ya! Madem bunu da Kurul düşünsün!" dedi beş on kişi.

"Peki Kurul düşünsün!" dedi Muhtar. "Peki komşular! Öyleyse işimiz tamamdır! Herkes
evine gidip yatabilir. Bu akşam bir görevi olanlar görevine başlayabilir. Yalnız, bir sözü
unuttum, onu da söyle-yim: Herkes yarın erkenden evinin önünü, avlusunu, sokağını
süpür-sün! Kaymakam Beyimiz titizdir. Köyün pisliği nazarı dikkatine çarparsa fena olur.
Duyduk duymadık demeyin. Karıların kafalarına furun, süpürsünler. Bakarsınız ceza yazar,
tekdir eder. Durduğumuz yerde söz gelmesin üstümüze. Ben sözden çok korkarım...
Anlaşıldı mı komşular? Sabah erkenden, her yakayı tertemiz göreceğim!.. Haydin bakalım,
şimdi selbessiniz!.."

Millet, iskemlesinden kıpırdadı. Çıkmağa başladılar.

"Bekçi! Gel aslanım buraya!" dedi Muhtar.

Kapının dibinde dikilip durmaktaydı Mustafa. Hemen koştu. Muhtarın önünde askerce duruş
aldı. "El içinde saygılıca duruşunu al da, başka yerde ne halt edersen et!" derdi Muhtar.
Mustafa böyle yapar kalabalıkta. Toparlanır, koşar. Eğilir ister istemez.

"Söyle Kara Bayrama gitmesin! Konuşacaklarım var!" .

12 YILANIN BAŞI

Kara Bayram oturduğu yerden kalkmadı zaten. Nuri'yle birlikte on kişi ancak kaldı
kahvede.

"Siz de oturun!" dedi Muhtar üyelere.

Bayram iskemlesini Kurulun yanına getirdi.

Muhtar bir sigara çıkardı. Nuri hemen koşup ateş sundu. Bir iki çektikten sonra:

"Eee Bayram!" dedi Muhtar. "Yahu, biz seni akıllı makıllı bir kimse bilirdik be! Şöyle iyi bir
komşu bilirdik biz seni! Uysal, sessiz, temiz, kendi halinde!.."

"Siz gene öyle bilin!" dedi Bayram. "Ben öyledirim!"

"Biz bu dünyaya kazık kakıcı değiliz. Bizden sonra, Muhtar ol-masan da, Kurul üyesi filan
yaparız seni diyorduk..."

"Olanlara kutlu olsun!" diyecekti, demedi. "Daha akıllı komşular var!" dedi. "Bir benim kötü
çıkmamla Karataş üyesiz mi kalır?"

"Bak!" dedi Muhtar. "Öyle kaharli konuşuyorsun ki!.. Ne olsa senin yaşın ufak daha! Hem
de aklının ermediği çok iş vardır! Büyüklerin ne derse onları dinle sen! Cevap verme
bakalım..."

Bayram: "Dinliyorum!" deyip sustu.

"Ama iyi dinle! Şimdi bu Haceli'nin temel kazmasına gönlün razı olmuyormuş, öyle mi?"

"Haceli temel kazarken, ananı gönderip kazmasının önüne yatır-tıyormuşun! Böyle şeylerin
bu köyde görülmesini istemem Bayram! Kan mı çıkarmak istiyorsun Karataş'ta?"

Bayram:

"Benim kanla manla bir ilgim yok!.." dedi. "Anamı da gönderip kazmanın önüne
yatırtmıyorum. Kendi gidip yatıyor. Haceli'nin temel işine şimdilik ben karışmıyorum!"

"Sen dururken dişeyli halinde anayın çıkması doğru mu? Niçin engellemiyorsun? "Dur!"
demiyorsun?"

"Nasıl "Dur!" diyeyim? Altmış yaşındaki kocakarının ayağına

duşak mı furayım?"

"Onu yarın odaya çağırırız. Bu kadar erkeğin içinde sorguya çekeriz. Sen bundan utanmaz
mısın?"

"Neye utanacağım? Bir eksik işi mi var anamın?"

"Bu eksik iştir! Kadın kısmı ne karışır erkeğin işine? Bak, sonra karakola yollarım ikinizi de!
Candarmaların kulağına fıslar, dayak at-tırım! Gözaltına kapatırım!.."

"Evinin önüne ev yapılmasını istemeyen bir kadına dayak atarlarsa attır! Senin şanına
yakışırsa, hayhay, yol a bizi karakola!"

"Evimin önü" diyorsun ulan, nasıl evinin önüymüş? Onun orası köyün ortak malı be! Kurul
kararıyla sattık köyün ortak malını! Ne var bunda yadırganacak?.."

"Köy içinde yirmi kişinin evi var ama!"

"Var!.."

"Yirmi evin önünden sade benim evin önünü mü satmaya karar veriyor Kurul?"

"Kara Bayraaam, Kara Bayram! Oğlum Kara Bayram!.. Bak sen çok ileri gidiyorsun
aslanım! Ulan, Haceli'nin yapacağı evin senin eve ne zararı var?"

"Manzaramızı kapatır..."

Muhtar güldü:

"Şunun düşündüğü şeye bak! Bir de akıllıyım diye gezersin köy içinde he mi? Aklını
köpekler yesin naha!.. Ulan senin neyine manzara be? Sen bir çarıklı köylüsün. Köylü herif
götüne mi sokacak manzarayı? O senin dediğin şehirliye mahsus. Hani bir adam ev
yaparken tutturur: "İl e denizi görsün!" Görür denizi. Başka biri gelip bunun önüne ev
yaptıracak olursa, sesinin çıktığı kadar bağırır: "Manzaramı kapatma! Manzaramı kapatma!"
O hesap oluyor seninki de. Bizim köyümüz bir kuru köydür. Ne manzarası vardır, ne bir
şeyi! Kapansa ne olur, kapanmasa ne olur? Ayıptır bunlardan ötürü kavga çıkarmak. Bırakın
gürültüyü, barışık yaşayın. Hırlaşmaktan ne çıkar? Bakın hö-kümetimiz heykel bile diktiriyor
bu işler için! Utanmıyor musunuz?"

"Bunda utanacak bir şey yok!" dedi Kara Bayram. "Bir adam gelsin, senin evin önüne koca
bir haney yaptırsın. Üstüne kendi oturup keyfine baksın, altına öküz, eşşek taksın, gübresini
de senin evin önüne atsın! Ona ayıp olmasın da bize ayıp olsun, öyle mi Muhtar?

Hey gidi hey!.. Verandır has bahçenin gülleri veran!.."

"Konuşuyor... Ulan amma kalın kafaymışsın be!.."

"Ben kalın kafayımdır! Onun için evimin önüne ev yaptırmam! Yaptırıp gübre attırmam!"

"Ulan şimdi memlekette kanun var. Her iş kanunla. Kanunsuz bir şey görüyor musun sen?
Gübrenin bile kanunu var. Aklını başına topla Kara Bayram, köylü milleti kendi keyfine
yaşamayacak bundan sonra. Kanun diyor ki: "Köy içine gübre dökülmeyecek!" Dök de
göreyim!"

"Ne olacak gübre, nereye dökülecek?"

"Tarlaya dökülecek!"

"Bir gün döktün, iki gün döktün tarlaya; üçüncü gün?"

"Her gün!" {

"Karda, kışta?"

"Her zaman!"

"Olmayasıya!" dedi Bayram. "Karataş'ın adamı kışın kağnı koşup tarlaya gübre dökmeye
gitmez!"

"Farz et ki gitmedi. Haceli de senin evin önüne attı gübreyi. Ne sakınca var bunda?"

"Ne sakınca var olur mu? Koku yapar!"

"Sen köylü müsün, yoksam Burdur kibarı mısın ulan? Köylü adam gübre kokusundan kaçar
mı?"

"Ben gelip senin evin önüne gübre atsam, sen onun kokusundan kaçmaz mısın?"

"Kaçmam valla!"

"Ben kaçarım!"

"Ben kaçarımmış!.. Senin burnun peygamber burnu mu Kara Bayram! Ne var da gübre
kokusundan kaçıyorsun?"

"Peygamber burnu olmasın benim burnum, gübre kokusu istemiyorum!"

"Madem gübre kokusu istemiyorsun, bak sana bir söz. İyi dinle. Dedim ki: "Köy Kurulu
karar verdi, burası satıldı!" Haceli almasa başkası alır. Gel aynı fiyata sen al!"

Bayram biraz düşündü:

"Nasıl alayım ben?"

"Baya satın al! Haceli yedi yüz verdi, aynı parayı ver, sen al!

Daha ne deyim sana!"

"Ah be Muhtar!.." dedi Bayram. "Neye hep benim üzerime geliyorsun? Herkes evinin
önünde ev yaptırmak istemediği zaman, orasını satın mı alıyor? Boş toprağı satın alayım,
boş bırakayım, ne biçim akıl bu? Koca Erle Çukuru'nda gülünç mü edeceksin beni? Yedi yüz
lira ver, toprak al, o da bomboş yatsın!.."

"Boş yatırma! Harım yap! Çevir dört yanını!"

"Suyu yok, bir şeyi yok, orda harım mı olur kupkuru?"

"İçine kuyu kaz! Bunu da mı ben deyivereyim sana?"

"Eğlen bakalım! Çok alçak buluyorsun beni değil mi?"

"Alçak bulmak değil oğlum! Sandığın ihtiyacı var! Gördün ya demin, 1600 lira heykele
yatacak. Beş kuruş çıkıyor mu milletten? Ben bunları keyfimden mi diyorum sana?"

"Keyfinden demiyorsun ama, ben de meteliğe kurşun atıyorum. Güz gelince bir tosun
alayım diyorum. Yedi yıldır borç ödeye ödeye imanım gevredi. Çoluk çocuğun ağzına bir
kaşık yağ girmeden kış, bir kaşık yoğurt girmeden yaz gelip geçiyor. İki koyun daha alıp
sağı-nayım diyorum. Sen de tutmuşun: "Köy içinden toprak al!" Sen Ka-rataş Muhtarısın,
sadece sandığı, Deli Mehmet'in Haceli'yi değil, biraz da beni düşünsene! Yoksa ben Karataşlı
değil miyim?"

"Bak, ne gözel söyledin! Madem halin iyi değil, bırak hali iyi olan alsın! Ama sen buna da
razı olmuyorsun!"

"Olmam! Herkesin evinin önüne birer ev yapılacak denirse, belki olabilirim! Ama bir benim
evin önüne, asla razı olamam! Son cevabım budur!"

"Demek böyle?"

"Evet! Böyle!.."

Muhtar usulca Haceli'ye döndü:

"Sen işine bak Haceli!" dedi. "Bunlardan biri gelir tebelleş olursa, deral haber ver! Bekçiyi
müsellah yollarım! Daha olmazsa haber salar karakoldan candarma isterim. Candarmanın
himayesinde yaparsın evini!" Bayram'a döndü: "Sen de duydun mu dediklerimi Bayram
Efe?"

"Duydum!" dedi Bayram. "Duydum, ama bunları bana söylerne, anama söyle!"

"Anana da sen söyle!"

"Ben söylerim, ama aldırmazsa karışmam!"

"Karışma! Biz karıştırırız! Hem de köyün içinde ayağını denk al bundan sonra!"

"Pekâlâ!" dedi Kara Bayram. "Pekâlâ bakalım!" Kalktı, evine doğru yürüdü.

Haceli'nin "evyeri"nden geçerken ayakları yumuşak toprağa saplandı. Gündüzden kazılan
temeller dümdüzdü. Ama Bayram ayırdına varmadı. Dalgın dalgın yürüdü. "(Pekâlâ! Köyün
içinde ayağımı denk alayım cımbıldak Hüsnü!)" dedi.

"Yılanın başını küçükken ezmeliymiş!" dedi Muhtar. "Biz bilememişiz! Bu Kara Bayram'ın
böyle bokun biri olacağı daha ufacıkken belliydi!" Haceli'ye döndü: "Korkma ulan!" dedi.
"Hiç korkma, kaz temelini! Ardında Koca Dumlu gibi ben varım!.."

Küt küt öksürdü, gırtlağına geleni yuttu Haceli:

"Yarın taş çekeceğim!" dedi. "Kerpicimin yarısını kestirdim. Temelleri kazdırdım. İşim
yürüyor..."

"Yürüt!" dedi Muhtar. "Kaşla göz arasında kondur evini. Elini biraz çabuk tut da bitiriver
vaktiyle! Yapılmış bir evi kolay kolay yıkamazlar! Hökümet bile diş geçiremez!" Sinirlendi:
"Lakin şu Kaymakam da tam gelecek zamanı buldu! Ne yapalım şimdi buna? Bu adam kuzu
ister, rakı ister. Hem de Candarma Kumandanıyla gelecek. Yanına Nüfusçu Osman'ı da
alırsa, kuzu yemeden, rakı içmeden dünyada gitmez! Kendi söylemez, Osman'a söyletir.
Âlem iyice kurnazlaş-mış! Taze kuzular da yenir mi bilmem ki?"

Üçüncü üye Ekiz İsmail:

"Bir ası kuzu bulalım!" dedi. "Ası kuzu bulursak yenir!"

"Ası kuzuyu nasıl bulalım?" dedi Muhtar. "Yanına tatlı ister. Rakı şarap ister. Rakı şarap için
Ortaköy'e adam mı salalım? Peki, tatlı için ne yapalım arkadaşlar?"

"Bal bulabilsek?" dedi İbrahim. "Çakır dayıda yok mudur acaba?"

"Bir sorarız. Eğer yoksa başka bir şey düşünürüz. Şimdi bunlar için kül iyetli para lazım. En
aşağı yüz lira. Kuzusu, rakısı, tatlısı...

Bunu da mı salma yapalım?"

"Öyle ya!" dedi üyeler. "Salma yaparız..."

"Peki! Seksen komşu, düz hesap birer liradan seksen lira! On komşu ikişer lira verse, eder
doksan lira. Yirmi tanesi de birer buçuk verdi mi mesela tamam olur. Ben yarın kimlerin
kaçar lira vereceğini benim Cemal'e yazdırır, teslim ederim Bekçinin eline. Siz bir ası kuzu
arayın. Paralı parasız, gönüllü gönülsüz, gözünün yaşına bakmayın. Tedarikli davranıp
namusumuzu paklayalım arkadaşlar, anlaşıldı mı?"

Muhtarın "arkadaşlar"ı ses çıkarmadı. Esniyorlardı.

"Vakit geç oldu!" dedi Muhtar. "Gidip şimdi yatalım! Fakat şu Kara Bayram'ı gördükçe bir
iki söz söyleyin. Köy namına rica ediyorum sizlerden. Gidişatı gidişat değildir. Çok dikkat
edin!.."

13 HAÇÇA

Kağnıyı koştu Bayram. Her şeyi hazır etti. "Kağnı, kağnı!.." diye düşündü. "Tekerleklerini
bir yağlamak senin!" Karısının ve oğlunun gelmesini bekledi. Başında hafif bir ağrı var.
Gözlerinde bir ağırlık. Akşam geç yattı. Uykusunu alamadı. Esneyip duruyor. Geceleri geç
yatan adam, sabahları geç kalkmalı, gün ışığı köyü köşeyi saranaca uyumalı. Bu saatte
kalkacak adam da tavuk gibi ilk akşamdan tüne-meli. Bayram'ın düzeni ilk akşamdan
tünemekti. Erken yatar, erken kalkar. Bütün köylünün düzeni buydu aşağı yukarı.

Haçça azık torbasıyla göründü:

"Sen kağnıyı çıkar avludan, ben yetişeyim!"

Karısı canlı, çevikti bu sabah. Acıkmış da yemeğe gider gibi gidiyor işe. Üşenmeden...

Bayram sordu: "Ahmet hani?"

"O, bugün evde kalacak. Ninesi "Akşamdan çok yoruldu, yatıp dinlensin, hemi de bana
lazım olur!" diyor."

Irazca, ak filik saçlarım dastarının altına alıp bağladı, sonra merdiven başına kadar geldi:

"Siz ikiniz gidin, yapabildiğiniz kadar yapın, yapamadığınız kalsın! Burda bir iş çıkarsa
Ahmet bana lazım olur. Size haber filan salmak gerekir belki. Lazım olmazsa öğleye
gönderirim!"

Bayram:

"İyi!.." dedi. "Ben bentleri topraklarım, Haçça öküze ineğe bakar. Malları boş bırakmak
olmaz. Ahmet'in öldürdüğü yılanın eşi de sağ daha! Yüreği yaralı! Hem de bize kızgın!.."

"Öyle yapın..." dedi Irazca.

Kağnıyı avludan çıkardılar. Haçça'yi yanı başına aldı Bayram. Sürdü köy içinden. Haceli'nin
evyerinden geçerken tekerlekler az daha çukura batıyordu. Akşamdan doldurdukları kaba
toprak un gibi oyulup gidiyor.

"Bu senin anan kuru muru, ama hepimizden diri!" dedi Haçça Bayram'a. "Akşam biz
yorulduk, o yorulmadı. Hemi de korkmuyor.

Sana bir şey desem: İnip bir de sıçmasın mı temelin içine? İnsanın gü- ! leşine gidiyor.
Ahmet oğlan, bir güldü, bir güldü... Çok bitirim bu ] senin anan! Çatlatacak Deli Haceli'yi
çatır çatır..."

"Bakalım bugün ne yapacak? Keşke biz gitmeseydik harıma..."

Haçça:

"Bizim gitmemiz iyi bence. Anama bir şey yapamazlar. Seninle ben köyde kalsak öyle bir
bela kopar ki!.. Delidir bu Haceli! Ben Aşağı Mahalleliyim. Aşağı Mahalle'nin suyundan içen
biraz öyle olur. Kardaşlarını toplar gelir. Ne yapacaksın? "Aman arkadaşlar gelmeyin!" mi
diyeceksin? Yoksa kaçacak mısın tabanları kaldırıp?"

""İcabında kaçmak lâzım!" derdi babam. Yiğitliğin dokuzu kaçmak, biri karşı varmak!.."

Bayram göz ucuyla karısına baktı. Diziyle dizine dokundu.

Haçça da dokundu. Sıcak diz...

"Biz onu bunu bırakalım da..." dedi Haçça. "Güzün şu sayvanın üstüne bir küçük oda
yapalım. Taktuku taşıyalım içine. Anamı da boşalacak yan odaya alalım. Ben utancımdan
kahroluyorum. Anamın önünde soyunup yatağa girmek bana ölüm geliyor her gün. Hırsızlık
yapar gibi çekine çekine..."

Bayram, gözlerini karısından ayırmadan:

"Demek Aşağı Mahalle'nin suyundan içen deli olur?" dedh

"Öyle olur!" dedi Haçça. "Biraz..."

"Ulan imanı yok, sen de deli misin yoksa?"

"Belli olmaz!" dedi Haçça. "Belki biraz delidirim..."

"Sen öyle olmaz şeyler istiyorsun ki, hemi de hepsini bir arada: Tosun alalım, ev yapalım,
harım alalım, şal kuşak alalım, pencereye cam alalım, ayaklarımıza pabuç alalım, leğen
alalım, bir küçük oda yapalım..."

"Alalım, yapalım tabii... Kötü mü?"

"Kötü değil, ama hepsi birden olmaz..."

"Birer birer alırsak olur. Neden olmasın? Sayvanın üstüne bir oda yapmaya ne var? Zor
mu? Eğer sayvanın üstüne bir oda yapmazsak, hayatın ucuna yapalım. Bak bir yandan
Ahmet büyüyor. Her şeye aklı erer gayri. Uyur gibi yapar da uyumaz yorganın altında.
Senin soluk alıp verişini, yüreğinin vuruşunu dinler valla... Hele geceleri kapının ardında o
saklı saklı su dökünmelerimiz yok mu? Ölüm ondan iyi şart olsun!.."

14 FATMA

Irazca, ekmek etmek için ateşi hayattaki ocağa yaktı bu sabah. Unu dışarda eledi. Hamuru
dışarda yoğurdu.

Ahmet, Osman, Şerfe, içerde uyuyor.

Sığır sıpa köy içine toplandı. Irazca zor şer aşağı inebildi. Eşeği, düveyi çıkardı ahırdan.
Hergeleye sürdü. Merdiven, her inip çıkışında yüreğine korku veriyor. İşler kızışmadan bir
çözümüne bakmalı ne yapıp edip.

Elini durulayıp yeniden oturdu hamurun başına. Yönü camiye doğru. Haceli'nin evyeri
tümüyle gözünün önünde. Olup bitenin ayirdına varınca acaba ne yapacak Deli Haceli?
Kudurur. Belki çekilir gider korkudan.

Saçtan ilk ekmeği indirdi. Bunu yağlayıp Ahmet'e dürmeyi düşündü. Sonra vazgeçti:
"İkinciyi yesin!" dedi. "Birinci uğurlu sayılmaz. Karısı ölür!" İkinci, üçüncü ekmekleri indirdi
saçtan. "Hem de uykusunu bölmeyeyim çocuğun!" Dördüncü, beşinci, onuncu ekmekler...

Apışarasını kaşıya kaşıya geldi Ahmet:

Kaçırdım nine!" dedi. "Harımın orda öldürdüğüm yılanın eşini gördüm düşümde. Taşı
kavrayıp koştum, ama yetişemedim! Aktı gitti kofaların içine! Furup öldüremedim!.." Sonra
güldü çocuk: "Yarın babamla dağa gideceğiz değil mi nine? Güroluk çamlığını göreceğim
değil mi?.."

"Gideceksiniz!"

"Yarın beni erken uyandır!"

Olur... Haydi sen şimdi elini yüzünü yıka gel de ekmeğine yağ süreyim!.. Haydi çabuk!.."

Ahmet, istemeye istemeye kalktı.

Irazca:

"Haydi, yağ gövecini de getir delikten!" dedi. "Ama dur!.." dedi sonra. "Ben getireyim. Sen
yetişemezsin!.."

"Yetişirim!" dedi Ahmet. Fırladı.

«# .-VS

I

"Hele şimdi dur; biraz daha büyü de öyle..."

"Gı nine, yetişirim!"

"Yetişemezsin dedim ya!"

"Yetişirim!"

"Eh haydi getir madem!"

Ahmet, içeriye deliğin dibine vardı.

Az durdu, Irazca da gitti. Ardından baktı. Ahmet, ayağının altına bir yastık koymuş,
yetmemiş, bir yastık daha koymuş, yetişmeğe çalışıyor gövece. Irazca, torununu
utandırmamak için çekilip geriden gözledi. Ahmet, bir yastık daha aldı ayağının altına.
Tırmandı. Yetişti en sonunda. Güveci aldı. Yere koydu. Yastıkları yerine götürdü. Gö-veci
kucakladı, yürüyecekken ninesi girdi.

"Yetiştim nine!" diye bağırdı Ahmet.

"MaşaallahL" dedi Irazca. "Büyümüşün gayri! Babana söyleyim de nişanlasın seni!"

"Çizme alsın!" dedi Ahmet.

"Alsın!"

"Bıçak alsın!"

"Alsın!.. Haydi göveci götür! Sonra gel ekmeğini ye!.."

Ahmet göveci götürdü.

Haceligil görünmüyor daha.

Irazca gene kalktı. Kapının ardındaki nacağı aldı. Bir de çapa sapı çıkardı. Götürüp yanı
başına koydu, ocağın yanına. "(Size dulu, dul karıyı göstereceğim, durun siiiz!..)" dedi,
baktı köy içine.

"O nacak ne olacak nine?" dedi Ahmet.

"Odun parçalayacağım!" dedi Irazca. Güldü.

"O çapa sapını niye çıkardın?"

"Onu da sana vereceğim, Deli Haceli birazdan evi basarsa, merdivenin başına durup
kafasına furacaksın!"

Sevindi:

"Kafasına mı? Bununla mı?"

"Bununla, kafasına!.."

"PekeyL"

"Haydi şimdi ekmeğini ye, kollarına can gelsin. Deli Haceli gelirse hiç korkmayacaksın!
Merdivenin başına oturacaksın. Çapa sapını eline alacaksın. Tam dengine geldi mi, gözünü
yumup kafasına indi-

receksin! En beğinle indireceksin! Ne kadar kuvvetin varsa toplayıp indireceksin!.."

"Öldüreyim mi nine?"

"Yılanı öldürdüğün gibi öldür!.."

"PekeyL"

Haceli şimdi gelecek gibi ivedi tıkıştırıyordu. "Nine be!" dedi bir ara. "Niçin öldüreceğim
Deli Haceli'yi?"

"Düşmanımız bizim!.."

"Nasıl düşman?"

"Gelmiş evimizin önüne ev yapıyor, görmüyor musun? Akşam gidip doldurduk ya
temelini!.. Serseri!.. Deli!.. Bizim evin önüne ev yapacakmış! Biz de düşman olduk... Tabii
oluruz... Gitsin bizim evimizin önünden!.."

"Gitsin nine!.." dedi Ahmet.

"Ne işi var bizim evin önünde?"

"Ne işi var? Gitsin!.." dedi Ahmet.

Irazca, senidin üstündeki hamuru bitirdi. Tekneden hamur kesiyordu. Haceli, taş dolu
kağnıyla göründü. Ta Eski Kale'ye gitmiş, ordan doldurmuş. Karısı da yanında. Kağnıyı,
doldurulmuş temellerin yanında durdurdu. Kötü kötü homurdanıyor. Yüksek sesle sövüyor.
Ağız dolusu...

"Amanın, amamın!" dedi Irazca. "Gözü döndü!.."

Ahmet çapa sapını kapıp merdiven başını tuttu.

Irazca söylenenleri hep duyuyor.

"Düşmanlık buuu!" diyor Haceli. "Adam olan adam, bunu yapmaz! Etek etek para verdim
işçilereeee! Kolaydan eşilmedi bu topraa-ak! Böyle bok yenmez asla!.. Bir Müslüman bir
Müslümana bunu ya-pamaaaz!.."

Güya ekmek ediyor Irazca. Aklı fikri Haceli'de. Bir gözüyle saçtaki ekmeğe bakıyor, bir
gözüyle de Haceli'nin hareketlerini gözlüyor.

Haceli, elindeki övendereyi bırakıp Irazcagilden yana yöneldi birden.

Irazca yavaşça kalktı, nacağı aldı, merdiven başına geçti:

"Sıkı dur Ahmet!" dedi. "Önce ben konuşurum! Eğer dönüp gitmezse hemen indirirsin
başına! Gene gitmezse nacakla ben fururum! Vurdum mu uçururum kafasını! Merdivenin
dibine yıkarım geberesi-

yi!.. Hem de yıkalım!"

"Yıkalım nine!" dedi Ahmet.

Haceli yel gibi geliyor. Avlu kapısını açtı. Girdi. Hızla merdivene yürüdü. "Anasını avradını!..
Babasının mezarını!.." Bağırıp geliyor.

Irazca:

"Duuur!.." dedi.

Ahmet: "Dur, duuur!.."

Haceli merdivenin üç ayağını çıktı.

Irazca: "Olduğun yerde dur Deli Haceli!" dedi. "Yoksa iş bildiğin gibi değil! İki şak ederim
beynini!.." Kaşlarını iyice çattı.

Ahmet, yaylanıp ayağa kalktı. Çapa sapını kaldırdı.

"Haceli!.." dedi Irazca. "Ben şimdi şu merdivenin dibinde senin her parçanı kulağın kadar
ederim! Benim kılıma bile zarar gelmez! Çünkü evimin önündesin! İyisi mi, o durduğun
yerde dur! Ne diyeceksen ordan de! Sakın bir ayak daha çıkayım deme yukarı! Dur orda!.."

Haceli ter içinde kaldı birdenbire:

"Hala!" diye inledi. "Iraz hala!.."

"Hah şöyle!.. Ne diyeceksen ordan de!.."

"Iraz hala, konuşalım Iraz hala! Konuşalım belki anlaşırız! İnsanlar dille anlaşır Iraz hala!
Ben dövüşmeğe, kan çıkarmaya gelmiyorum Irazca hala!.."

"Kan çıkarmağa gelmiyorsun da ne sövüp süpürüyordun demin? Benim senle konuşacak
sözüm yok, defol burdan! Defol, yoksa dağıtırım beynini! Burdan gözelce çekilir gidersen,
evimin önüne ev yapmayı bırakırsan, ancak o zaman konuşurum seninle! Yoksa bir tek
sözcük konuşmam!"

"Hala, bu temelleri ne zaman doldurdunuz? Bayram bu kadar kancık mı Irazca hala?"

"Bayram'ın eli yok onda! Ahmet'le ben doldurdum. Siz odada konuşma yapıyordunuz,
gece!.."

"Hiç acımadınız mı hala? Emek diye düşünmediniz mi?"

"Sen hiç düşünmedin mi "ev önü" diye?" "Komşu olurduk hala! Neye düşman olduk böyle?"
"İstemiyorum senin komşuluğunu! Daha fazla konuşma, defol git yüzün suyuyla! Biraz daha
durursan, kafana nacağı yersin bak!"

ndı. "Haydi! Daha duracak mısın?"

Ahmet de hışındı.

Haceli baktı baktı. Irazca'nın elindeki nacağın çeliği parlıyor. Ahmet oğlanın gözleri
yuvalarından dışarı oynamış, bekliyor. Döndü gitti. Kağnısının başında durdu. Düşündü.
Döndü düşündü oralarda. Sonra taşlarını boşaltmağa başladı.

Irazca teknenin başına yeniden otururken:

"Bu da kâr etmedi!" diye söylendi. "Bu da kâr etmediiii!.. İşlemiyor kafası! Beyni buz
dolu!.."

Ahmet:

"Bir daha gelirse furacağım nine!" dedi. "Kafasının tam ortasına

furacağım!"

"Gelmez gayri!.. Taşı boşaltıyor baksana!.." "Boşaltsın!" dedi Ahmet. "Gece olunca biz de
dereye dökeriz onun taşlarını! Bir bir taşırız... Ben kucağıma alırım hepsini... Hepsini
Körkuyu'ya atarız nine..."

Irazca güldü. Sonra ayağa kalkıp Haceli'ye doğru bağırdı:

"Boşaltma o taşları HaceliiiL Boşuna boşaltma! Oraya ev yaptırmam sana! Boşuna
direnme! Mezar olur sana orası, çek kağnının!.. Dövüş kavga olmasın. Kan akıtmayalım.
Gözellikle çekil git evimin önünden. Kavga etmeyelim, yarın gene yüz yüze bakarız!.."

Haceli kağnısını boşaltmayı sürdürdü. Karısıyla da bir şeyler konuştu.

Birkaç komşu kapılara çıkmış bakıyor. Yoldan gelip geçenler, işe gidenler, kadınlar
erkekler, durup bakışıyor.

"Oraya senin ölünü gömerim gene ev yaptırmam Haceliii!.." diye yüksek sesle, bir daha
bağırdı Irazca.

Fatma":

"Bir de ben gideyim Irazca'ya!" dedi kocasına. "Gidip bir de ben konuşayım!"

"Git!" dedi Haceli.

Fatma yürüdü usulca.

"Nineee, geliyor!" dedi Ahmet. Çapa sapını kavrayıp koştu merdiven başına.

Irazca baktı Fatma yürüyor: "Gelsin!" dedi. "Dokunma gelsin!

Sen biraz otur yerine!"

Ahmet oturdu, ama çapa sapını bırakmadı.

Fatma'nın yüreği güm güm vuruyor merdivenden çıkarken. Iraz-ca'nın suratında
karmakarışık bir fırtına kopuyor. Ama, kalkıp Fatma'ya saldıracak gibi de görünmüyor. Hele
şu Ahmet oğlana bakın!.. Boynunu iki omuzu arasına çekmiş, bir tazı gibi sorutuyor...

Atak bir sesle: "Bereketli olsun Iraz hala!" dedi.

"Hoş geldin!" dedi Irazca. "Geç bakalım!"

Teknenin önüne oturdu Fatma.

"Hala, ister kov, ister döv, elimi kaldırmam sana!.."

"Otur bakalım şöyle! Neye kovayım?"

"Kov, öldür, kanım sana helal olsun!"

"Yok kızım, ben katil değilim, neye öldüreyim seni?.."

"Oturup konuşacağım seninle hala!"

"Konuş kızım..." dedi Irazca.

Fatma, Irazca'nm sağ yanındaki aktaracı aldı. Saçtaki ekmeği aktarmağa başladı.

Irazca önce kuşkulandı: Acaba bu kokar kancık, aktaracı alıp bir oyun mu çevirecek
kendisine? Yoksa saflığından mı böyle yapıyor?

"Kocan orda taş boşaltsın, sen burda otur bize ekmek aktar! Aferin sana kızım!" dedi.

Fatma'nın dili dolaşıyor:

"Ahmet ne bakıyor öyle kötü kötü Iraz hala? Biz söz söyle de yüzünü doğrultsun!..'

İçinden: "(Bu taş bana!..)" dedi Irazca. "Ne yapalım kızım?" dedi sonra. "Zorla güzellik
olmaz ki!.."

"Söyle de azıcık ayrılsın yanımızdan. Sana saklı bir diyeceğim var. Onun yanında
konuşamam..."

"(Gördün mü başıma geleni?..)" dedi Irazca kendi kendine. Aktaracı verdiğine pişman oldu.
Bir yolunu bulup alsa bari elinden. Bütün gücünü toplar da bir dayanırsa karnına, deler mi
deler Fatma! Yada bir atılırsa, boğar mı boğar. O kollarda ne kuvvet vardı kimbilir!

Irazca:

"Ekmek yanıyor!" dedi, aktaracı kaptı birden. Kapınca bir parça rahatladı. Ekmeği
çevirmeğe başladı gelişigüzel. Göz ucuyla karıyı _ kolluyor. Önce hiç kötülük ummamıştı
ama, sonra kalbi çürüklen-mişti. Bir ara Ahmet'e baktı, iyi, o da tetikte...

"Savmayacak mısın Ahmet'i hala?" diye üsteledi Fatma.

"Nereye savayım? Otursun burda çocuk! Ne söyleyeceksen söyle, yoksa çek çabuk
arabanı! İşimden alıkoyma beni!.."

"Sen işini gene işle kadın halam! Ekmeğini aç, ben pişireyim! Yalnız şu çocuğu sav da iki
söz diyeyim sana!"

Ne olur savsa? Eğer çok kuşkulanırsa ekmeği bırakır. Eli boşalınca teke tek kalırlar. Durur
dinler. İsterse saldırsın o zaman. Elinde oklava var. Karşılar. Daha olmazsa bağırır. Ahmet
yetişir.

"Ahmet! Haydi kardaşlarının yanına git biraz! Uyanırlarsa al getir buraya. Ekmekçiklerini
yedirelim, kalk ninem!.." Ahmet kalkmak istemedi. "Kalk ninem!" dedi Irazca.

Ahmet kalkıp gitti istemeyerek. Çocuğun gözü arkada. Dönüp dönüp bakıyor.

Fatma, top top saçlı başını öne eğdi. Elini, Irazca'nın tekneyi sımsıkı sarmış dizlerine
koydu. Şimdi duru sular gibi yeşildi gözleri. Derin derin bakıyor. İnilmez denizlerin dipleri
gibiydi... Ağlayacak mı, gülecek mi, belli olmuyor...

"Hala!.." dedi. "İster kına, ister ayıpla beni. Bir sözüm var. Yıllardır hep içimde. Demezsem
öleceğim... Öldürsen de diyeceğim bunu sana, hala! Yiyor içimi. Deyip kurtulacağım!"

Irazca, Fatma'nın bu çırpınışından anlam çıkaramadı:

"İyi ya, de de kurtul madem!" dedi.

"Yürek var mı sende Iraz hala?"

"Olmaz olur mu? Elde olandan bende neye olmasın?"

"Öyleyse söyleyeceğim hala... Ben senin gelinin olmak istedim, olamadım, bari şimdi
komşun olayım Iraz hala! Tekine dememişler: "Bir şeyi çok isteme, olmaz!" Alanlı Ayşe'nin
kızı Haçça benden baskın çıktı, geldi oturdu evinize. Ben Aşağı Mahalle'nin kötüsüne
düştüm. Deli Haceli çıktı kaşığıma. Kaderimmiş. Çekiyorum şimdi. Çekiyorum, ama pek zor
Iraz hala. Etme eyleme, komşu olalım da, karşılardan baka baka, yüreğimin tüm yağları
erimesin! Bağlandım kaldım bir kötüye, kopamıyorum. Tadı yok, tuzu yok ömrümün.
Isırgan otu gibi yapıştı yakama, koparıp atamıyorum. Gönlüm baharını alamadı. Günler
geçip gidiyor. Gençlik gidiyor. Dünya gidiyor. Ge-limli gidimli dünya, ahir son ucu ölümlü
dünya! Ölümlü, ama dö-nümlü değil Iraz hala!.."

"Kadın kızım!.." dedi Irazca. "Gönlün varsa, bugünden tezi yok, gel hemen otur benim eve!
Evelallah, Bayram'ım seni de idare eder inşaallah! istersen hiç gitme, hazır gelmişken!.."

Fatma şaşırdı. Bozuldu. Salkım saçak bir ağlama tutturdu sonra: "Öldürürler beni Iraz
hala!" dedi. "Çentik çentik ederler etimi! Parçalayıp köpeğe atarlar!.."

"Öyleyse çek arabanı!.. Benim oğlumun dirliğini bozma! Bu sözü de dememiş ol bana! Hem
kimsin sen? Benim düşmanımın karısı! Eğer hayırlı komşu olmak istiyorsan, söyle kocan
olacak soysuza, evimin önünden çekilsin! Yanımızda yöremizde yıkıklar var, alsın birini,
temizlesin, oraya yapsın evini! Sen de oğluma göz koyma. Yamyormu-şun,
tutuşuyormuşun, var mı yararı? İş işten geçmiş bir kez... Dişini sık, gönlünü susturmaya
bak iyi kötü! Dünyada herkesin vardır bir gönlünün yanıp tutuştuğu, yanıp tutuşup
alamadığı, varamadığı... Ama ne yapacaksın, düzeni kurup gidenler işin bu yanını
düşünmemiş. Anlaşıldı mı kızım?"

Fatma, ak üzüm tanesi gibi döküyor gözlerinden:

"Bu dediklerimi kimseye deme hala! Halamsın. Anamdan ilerisin. Yazım bu benim. Benim
yazım kötüymüş. Aşağı Mahalle' nin de-lisiyle günler tükeniyor mu ay halam? Bu sözümü
deme kimseye. Bay-ram'a bile deme. Haçça'ya hiç deme. Kavga dövüş olursa Haceli'ye de
deme. "Karın kokar Fatma geldi de böyle böyle dedi!" deme öfkene uyup. Beni düşün hala!
Beni yerler sonra. Ben bu kadar kötü müy-düm? Ben âlemin ednası mıydım? Hu hu hu!.."

Fatma dolu dolu ağlıyor. Irazca, Fatma'nın sulu gözlerini görmemek için başını çevirdi,
Haceli'den yana baktı:

"Kocan kağnıyı boşalttı, kalk! Buraya ayak basma bir daha! Söyle Haceli'ye; direnip
durmasın. Çeksin ayağını!.."

Kalkmadan, gözyaşını dastarının ucuyla sildi iyice. Dolgun göğüslerinin gerdiği sıkması,
tam oralarından erişmişti. Yuvarlak omuz başlarıyla, iri gövdesiyle Fatma, Haçça'dan daha
alımlıydı. "(Ama neyleyim?)" dedi Irazca. "(Oğlanın başına bir de bunu dert etmeyim!)"

Fatma ağır ağır kalkıp gitti:

"Bu dediğimi kimselere deme kurban olduğum halam! Ben bir
garibim bu Karataş'ta. Kimse halimi anlamıyor, sen anla, gözel

halam..." Bir selvi dalı gibi sallanarak süzüldü gitti.

Irazca: "(Garip Fatma, kadersiz Fatma!..)" dedi içinden. Fatma'nın hali dokunmuştu.
Ağlayacak gibiydi. "(Ne suçu var şu Müslümanın? Ne suçu var da Deli Haceli'ye tutsak ettin
bunu ay eözel Allahım?)"

Haceli, kağnıyı boşalttıktan sonra öküzleri döndürdü:

"Dertli Irazca ne cevap veriyor?" dedi karısına.

Fatma yutkundu:

"Ne cevap versin? Akıl sır erdiremedim ben bu işlere! Irazca'da demir gibi bir inat var.
Döndürmenin çaresi yok! "Yakarım evinizi!" diyor. "Benimle komşu olacaksanız, işte surda
yıkıklar var, alın birini, yapın bir ev!" diyor. "Adam olan adam, gelip ev önüne ev yapmaz!"
diyor."

Haceli, avucunda sıkıp durduğu toprağı savurdu yere:

"Sen bin kağnıya!" dedi. "Övendereyi al, yollan taşocağına! Ben dünkü işçileri getireyim!
Açsınlar temelleri yeniden. Son haddine kadar uğraşacağım ben de! Dönersem eşşeğim!
Nesine güveniyor da "Yaptırmam!" diyormuş dertli Irazca? Nasıl yaptırmazmış? Benim
kardaşlarımın her biri birer çam yarması! Benim kardaşlanma ben demiyorum da ondan!
Gidip bir anlatayım, "Mesele bu şekilde!" diye, bir de o zaman görsün Irazca! Haydi şimdi
sür kağnıyı!.."

Fatma:

"Sen açarsın, geceleyin gelip gene doldururlar!" dedi. "Boşalt doldur, doldur boşalt; yazık
değil mi emeciklerinize? Bir işçi kaç ban-nota geliyor? Gel bu çıkmaz işten vazgeç. Bulalım
şuralardan bir yıkık, kendimiz açıp paklayalım, yapalım bir ev. Ben paklayıp açayım, gene
gündüz çalışayım, bu belanın üstüne varmayalım!.."

Haceli köpürdü:

"Bin ulan şu kağnıya, geçmişi boklu! Köpek eniği gibi yenileyip durma karşımda! Yoksam
itaat etmiyor musun? Etmiyorsan haber ver! Haber ver de bir dakikanın içinde görüvereyim
hesabını!.."

Fatma kağnıya binip sürdü. Köy içinden aşağı, yıkılmış gibi çekilip gidiyor. Öyle bir ağlamak
istiyor, bağıra bağıra, sesini dağların ardındaki köylere duyura duyura... İçinde çöreklenen
bir acı var. On gün ağlasa bitmeyecek. Acısı içinden çıkıp gitmeyecek. "(Kör şeytanından
bulasıca! Her şeyin bir yolu yordamı var. Düşünmeden danış-

madan gelip kazma furulur mu elin evinin önüne? Karıncanın bile canı var. Nalet herif, elin
insanı bırakır mı seni kendi keyfine? Kalka-bilirsen kalk bakalım şimdi bu belanın altından!
Yanı başlarında gözel yıkıklar var işte. Kadın ne gözel söyledi! Nasıl olsa parayı veriyorsun,
buraya vereceğine, oraya ver! Gözelce temizleyelim. Kazalım temelimizi. İstediğin biçimde
bir ev yap, otur içine. Kavgaya ne hacet, kırgınlığa ne hacet!)"

Söylenip gidiyordu.

Akşam olup da ıslak odaya kapandığında, kara çalı gibi elleri, kurumuş bedeniyle Haceli,
üstüne kartallar gibi çullandığı zaman duyduğu sıkıntıyı duyuyor içinde: "(Bir koku var bu
Haceli'de, bir koku! Kötü! Çürük biber kokusu gibi bir koku! Ağzıma burnuma çaput
tıkmışlar gibi bunalıyorum. Boğulacak gibi oluyorum. O kendi işinde çalınıp çırpınırken,
titrerken, ben, "Kurtar Allahım beni!" diye haykırmak istiyorum. Mapuslar gibiyim. Daracık
bir demir sandıkta kapalıyım. Havamı kesmişler, boğuluyorum. Yelimi kesmişler,
yanıyorum. Susadım su isterim! Bana pınar gösterin! Ben pınardan kanmam! Bayram'ın
tatlı göl suları gibi parlak gözleri var. Bayram'in diri kol arı var... Bol sulardan isterim...
Bayram'ın kollarını isterim...)"

Aah; Bayram da bir istese onu! Haçça da istese, olur. O ister Haçça'yı. Kulu kölesi olur.
Ama ne onlar ister, ne ötekiler bırakır. Haçça'nın istemesi hiçbir işe yaramaz. "(Haçça
yumuşaktır. Haçça... Haçça'nın ne günahı var, benim ne günahım var?)"

15 ALA KERPİÇ

Torunları iki yanında.

Irazca merdivenin başında.

Irazca, Haceli'nin evyerinden gözünü ayırmadan bakıyor, düşünüyor: Yasılmağa gelmez
köylük yerinde. Bu mil et, millet değil, illet! Bir sezdiler mi adamın yasıldığını, binerler
dalına. Bir daha belini doğrultamaz o adam. Ne yapıp, Haceli'yi söküp atmalı!

"Nişledin ana?" dedi Bayram.

"Yok bir şey!" dedi Irazca.

"Demek gene açtırıyor ha?"

"Açtırıyor!"

"Bu gece gene dolduracak mıyız ana?"

" Dolduracağız!"

"Dövüş kavga lüzum ederse?"

"Edeceğiz!"

"Kardaşlarıyla gelirse?"

"Biz de hepimiz varacağız! Evcek!.. Ahmet, Osman, Şerfe, sen, ben... Hepimiz!.."

"Ölmek var ana..."

"Dönmek yok!.."

"Ana!.."

"Sussss! Anasını köyün köpeği parçalayasıca! Sus!.. Sus eşşek herifin dölü! Sus babalar
deviresiL Sus boynu altında kalası!.."

Habire, "Sus!" çekiyor. Birdenbire değişiyor, halden hale geçiyor. Ağılı, acılı anılara geçiyor.
Yukarı Mahalleden görümcesini görmüş, geliyor. Üye İbrahim'in babası Barnik Hamdi
muhtardı. Şimdiki Halil İbiş de bekçi. Melek Hasangilin köşeye kıvrıldı: "Dur bakalım!" dedi
iki jandarma. Terlemişler. Şişmişler karakolda. Omuzlarında birer tüfek. Çekti kasaturasını
biri: "Dur, kıpırdama bakalım!.."

"Önce bir yalvarayım dedim jandarmalara. Halil İbiş'in yüzüne baktım. Geri baktım, acap
Muhtar filan çıkar gelir mi? Acap Melek

Hasan'ın babası, biladeri bir yandan bir imdat eyler mi? Çıkmadı kimse, ben de
yalvarmadım. Göbeğimin üstünden salladı elini. Önül-ceğim kolanla bağlıydı belime. Çekti,
ama kopmadı. Kürt müydü, Laz mıydı ne bileyim? O yanlardan gelir jandarmalar. Bu
yandan da o yanlara gider. "Hiç kıpırdama!.." dedi, kasaturayı soktu, içten dışa doğru
savurdu. Kesti kolanı. Küçük Çardak'ta Sahan Eyse rahmetliye dokutmustum; kolandı bu!
Kökboyalı, karalı, kırmızılı, aklı... Önül-ceği Gökçeyaka'da Hafız Ahmet'in anası dokumuştu;
ince kuzu yününden eğirmiştim: Kara, mor! Mor kuzunun yününden, kara kuzunun
yönünden, ak kuzunun... Kesti doğradı. Verdi elime. Bekçi Halil İbiş'e sordum: "Neyin nesi
bu ceza?" "Aman Iraz bacı, olmaz olsun, Kıyafet Kanunu, önülcek yasak! Fes yasak!" dedi.
"Peki kolanı neye kesti devrilesi?" Baktı yüzüme bön bön: "Heralda önülcek kolanı diye!"
dedi. "Biliyorsan söyle bana Halil İbiş, kim çıkarmış bu kanunu?" "Ankara..." dedi. Dedim
ona: "Yemen, Yunan bitti, şimdi de Ankara mı başladı? Ne istersiniz benim önülceğimden,
önülcek kolanımdan yıkılasılar?" Neyin bekçisiydi Halil İbiş? Elini salladı jandarmalara
göstermeden, yürüdü yanlarından..."

Böyle bir anı, daha dün olmuşçana akıp gidiyor.

"Kara Şali, yukarı köylere ava gitti. Ulupınarlı Habil'in iyi arkadaşı. Üç gün sonra bulunup
geldi. "Benim önülceğimi kestiler Şali!.." dedim. Baktı baktı, sustu. Taş konuştu, Kara Şali
konuşmadı. Yemen'i, Yunan'ı bildiği gibi Ankara'yı da biliyordu belki...

"Eski Bağ'da ev içi kadar bir yere haşhaş ektim. Pekmezle tepside dondurmasını severdi
benim avcı. Bağlara floksera gelmemiş daha. Bol üzüm kırıyoruz. Üzümü küfeler almıyor.
Kağnılara atıyoruz, öküzler çekmiyor. Hıdırellez geçti. Gündönümüne varıyoruz. Haşhaşı
çizmeğe gittim tek başıma. Bayram oğlan ufak. Kabakuşluk oldu geçti. Sıcaklar bastı iyice.
Yoldan yanda kuru örü bir temel var. Yanı sıra bardak erikleri, Arvallı erikleri, karanfil
armutları var. Ayvadanı otlarının arasından yürüdü ala çilli bir yılan! Boğazının altında
küpeler! Gözleri de ne gözel oluyor hey Allahım! Özenip bezenip kendin mi yaratıyorsun
bunları meleklerine havale etmeden? Yılanı bile sevesi geliyor insanın!.. Savaş var ya
aramızda. Armudun dibindeki sırığı kaptım, çekildim iki üç adım. İnsan gibi başını kaldırıp
yarı beline kadar dikiliyor. Sırık elimde üzerine yürüyorum, kaçmıyor. Furuyo-

rum, biraz sakınıyor, ama temelin içine sıvışmıyor. O zaman düşündüm, bunların hepsi
düşman değil mi yoksa? Böyle bir kuşkuyu kafadan içinde buldum. Ama tür tür, bin türlü
yılan; hangisi düşman, hangisi değil, nasıl bileceksin? Onun için furdum sırığı boynuna,
beline! Kaçmadı. Furdum... Erkek gücü yok bende ama alışkınım, salladığım değiyor.
Değince de koca sırık yakıyor canını. Hâlâ kaçmıyor. "Dur bakalım, şimdi saldıracak bana
bu!" dedim, saldırmasına kalmadan furdum başına, boynuna, yaraladım. Kaçıp gitse,
bırakacağım yaralı maralı. İlerde daha çok iş açacak başımıza; bile bile bırakacağım! Ama
kaçmıyor. Kara Şâli'nin Yemen'de kalan kardeşi Kadir'e benziyor. Ne severdim Kadir
rahmetliyi. On yedi yaşında gitti köyden. Onu Selimiye kışlasına tıkmışlar. Bitlendirmişler
biraz. Sonra bindirmişler Pendik iskelesinden. Mektuplar oradan atılırdı. Duyardık Pendik
iskelesi, Pendik iskelesi... Bir mektubu geldi Kadir'in, yıllarca kendi gelmedi, sesi ünü yitti
gitti. Yitik dediler. Sonra bulunup geldi, Yunan zamanı gene gitti. Hiç gitmez siması
gözümün önünden. Şimdi yılanın suretinde görünmesinin nedeni ne ola Allahım? Yılan gözel
diye mi? Kaçıp gitse sevineceğim, gitmiyor. Ne yapayım, ne edeyim? Bunda bir tuzak var
dedim, furdum sırığı. Tozuttum oraları. İyice yaralandı, acıyı aldı bu. İşte o zaman başladı
saldırmaya! Uçuyor havada, uçup sarp sarp furuyor! Kaçıp armudun dibinden dolanıyorum.
Boş yanını bulup bir daha furuyorum. Uçan yılan çok gördüm. Birini Necip Bey'in Körebe
tarlasında orak biçerken. Hiç unutmam, uçtu geldi, görür görmez yere yattık, geçti gitti!
Şındıllı Hörü'nün eşeğin kulağını kırpmış! Ortaköy'de Alimecikgilin duvarı delip yitmiş. Bu da
öyle uçacak yarası ağır olmasa! Demek iyi yaralamışım. Ama hâlâ sarp sarp furuyor. Sırığın
ucunu dürttüm boynundan bastım. Toprağa girdi yarısı. Yarısı havada, kayış gibi furuyor
dala yaprağa. Bana da rasgetiriyor arada. Acısı her acıdan ağır, yakıcı! Yaralı halinde
yıkacak beni. Kerimoğlu, Arap Değirmeni'nden geliyormuş, o yetişti. Elbirliği edip öldürdük
de kurtuldum. Hemen çalıdan çırpıdan bir ateş becerip attım içine, yaktım! Ertesi gün de
dedim: "Irazca gitme! Haşhaşı batsın!" Çok severdi tepside pekmezle dondurmasını.
Önüme yılan çıktığını duyunca baltayı alıp gitti Kara Şali. Derlerdi de inanmazdım. Aynı o
kuru örünün içinden çıkıp gelmiş eşi. Canını dişine takıp uğraşmış, öldürmüş zor şer. Kabul
ettim yılan milleti eşli

gezer. O gün bugün çok yılanın hakkından geldik eşli meşli. Şimdi bir Muhtarın, bir
Haceli'nin hakkından mı gelemeyeceğim?.."

Öyle dalıyor, düşünüyor. Bir ırmak geliyor, ateşi söndürüyor, içindeki çörü çöpü silip
süpürüyor. Tutup ırmağı Haceli'nin üstüne püskürtüyor. İçerisinden gök gürlemeleri gibi bir
şeyler yuvarlanıp geliyor. Jandarmalar geliyor, değişmiş giysileri. Seller geliyor köpürerek.
Çildede yanından yılanlar geliyor, küpeli, ayakta... Su yılanı gibi bü-küle büküle, öterek...
Sonra bir el geliyor. Tanımadığı, bilmediği bir el, tutup yüreğini sıkıyor. Göğsünde bir
azman köpek. Neyin nesi, kimin fesi ise, bir de körük bulunup geliyor. Bir ses, "Kalk bağır,
kalk!" diyor. Dizleri yaylanıp duruyor. Gözleri Haceli'nin işçilerde; yolunu bulmuş bir mekik
gibi gidip geliyor. Gözleri, Halil İbiş'in kollarıyla iniyor, oğlu İsmail'in kollarıyla kalkıyor.
Küreği onlarla birlikte dolduruyor, onlarla birlikte boşaltıyor.

Bayram:

"Askeriyede bir usul vardır ana!.." diyor. "Komutanlar, "Asker boş durmasın!" der.
Komutanlar, "Asker boş durdu mu kötülük düşünür!.." der. Bir yeri gösterip, "Kaz bakalım
burasını!" der. Kazdırır... Tam karavana zamanı başka bir komut: "Doldur bakalım
burasını!" Bu sefer doldurtur. Haceli'ninki de o hesap ana! O kazdırıyor, biz dolduruyoruz. O
gene kazdırıyor..."

"Kazdırsın!.." dedi Irazca. "Aklı yoksa elli gün kazdırsın, serseri; biz de elli gün
dolduracağız!.."

İçi çalkalanıyor. Uzun kavaklar, selvi kavaklar, selvi de kavaklar!.. Kavaklar kadar uzun bir
sopa düşünüyor. Kaldırıp Haceli'nin beline indiriyor sopayı. On bin sekiz yüz otuz sekiz!..
Sekizler bir sepet yumurta gibi yuvarlanıyor önünden. Haceli'nin dilsiz ağızsız yoksul kağ-
aısı, Haceli'nin ölüsünü kendiliğinden kaldırıp götürüyor. Taşlar yas tutmuyor, kerpiç
çukurunda ala kurumuş kerpiçler ağıt düzmüyor. Sıcaktan çatlayan çaresiz taşlar, deliler
gibi boşanıyor, peş peşe dizilip ırmağa koşuyorlar. Taşlar, taşlar, hey taşlar!.. Hey
Karataş'ın taşları!.. ' Dev boyutlu zebella bir köprü üstünde Irazca, korkuluğa tutunmuş,
salınıp giden sulara tükürüyor. Her soydan, boydan tür tür yılan, suya doluşmuş, oynuyor,
akıyor. Öte öte akıyorlar. Çayır çimen bir bahçenin içinde Fatma... Bayramın götürdüğü
bulamaçtan içiyor, kulaklarını ısırıyor, etini, orasını burasını dişliyor oğlanın! Kurşun

gibi bir at, ön ayakları sekili, rüzgârda yitiyor, torunu Ahmet, koşara-dım büyüyor.
Önündeki çapa sapı, tavuk tüylerine karışmış, görünmüyor. Gözleri görmeyen pembe bir
kedi, et istiyor. Haceli'nin ala kurumuş kerpiçleri, ker...piç...ler, piçoğlu piçler!.. Kerpiç
olduklarına pişman kerpiçler! Taş olmayı, toprak olmayı severlerdi, sevmediler.
Sevdirmediler...

"Haceli'nin kerpiçleri kurudu mu acap?"

"Haberim yok ana!"

"Anaan Allah belasını versin! Allah senin de belanı versin! Kerpiçlerin de belasını versin!
Haceli'nin de belasını versin! Benim de belamı versin! Muhtarın da, imamın da, üyenin de
belasını versin!.. Kerpiçler, ker...piç...ler!.."

"İster kurusun, ister kurumasın, söyle ne fark eder? Ne fark eder? Söyle devrilesi Kara
Bayraam! Ne fark eder?"

"Sen bilirsin ana!" dedi Bayram. "Sen nerde, ben de orda! Karar verdim, sen nerde, ben de
orda!.."

Çapalar, kürekler, dişler, tırnaklar, dirsekler, topuklar... Uyku!.. İyi kerpicin çamuru, kerpiç
olmadan önce hiç olmazsa bir gece yatıp uyumalı, dinlenmelidir. Toprak yorgundur. İyi
kerpicin çamurunu en az üç kez aktarmalıdır. Bey konağının kerpicini yedi gün yatırdılar,
yirmi kez aktardılar. Niçin aktarılmasın? Tüm Karataş işçisiydi!.. Kerpiç!.. Uyku!.. Para!..
Ev!.. Komşu!.. Ev değil, komşu!.. Fatma!.. Fatma ile Bayram mı?..

Bekçi Mustafa avlu kapısına gelip yaslandı: "Kara BayraaaamL"

Uykusunda bıçaklanmış bir ineğin sesine benziyor sesi: "Aaay Kara Bayram!.." Irazca
belinledi. Bayram silkindi:

"Yukarı gelsene Mustaf ağa, yukarın!.."

"İşim acele Kara Bayraam!.." dedi Bekçi. "Koca köyü bir daha dolaşacağım akşam akşam!
Çok işim var gene!.." Bir uçtan da kapıyı

açıp içeri girdi. "Davran bakalım keseye! Bu sabah köye salma salındı Yarın, yada öbürgün
Kaymakam geliyor. Cafer Onbaşı karakoldan haber salmış. Belkim yarın öğleye burda
olacak. Parayı toplayıp acele tedarik görecekler. Rakı şarap için Ortaköy'e adam salacaklar.
Hazırlık büyük olacak. Haydi bakalım, aç kesenin ağzını!.."

"Kaç para vereceğiz Mustaf ağa?" dedi Bayram.

"İki lira!"

"Herkes iki lira mı?"

"Herkese ne bakarsın? Senin herkesle ilişkin kalmadı gayri! Üç boya ayırdılar köyü: Bir lira,
bir buçuk, iki lira!.."

"Bizi birinci boydan saydılar demek?"

"Birinci boydan saydılar; iyi bildin!.."

"???.."

"Elimde liste yok, ama kafam listeden sağlamdır. Muhtar iki sefer okuttu, ben de baştan
sona belledim. Evet, şimdi iki lira vereceksin Kara Bayram! Birinci boydan oldun bugünden
başlayarak!"

"Salmayı üçüncü boydan verirdik..."

"Eee; insanın hali her zaman bir olup durmaz! Bazen iner, bazen çıkar. Demek ki şimdi sen
çıkmışın. Diyeceksin ki, üç günün içinde insan çıkar mı? Çıkar kardaşım! İşini uydurursa üç
saatin içinde bile çıkar. Sen de çıkmışın! İşini ilerletmişin! İki tane karı almışın. Tarlaların
büyümüş. Subasarın çoğalmış. Çifti atla sürüyormuşun. Kız gibi bir Eskişehir arabası
almışın. Yarın öbürgün bir de motor alacakmı-şın. Ardında römork. Bir de patos...
Karılarının boynu sarı altın. Birinci boydan salmayı sen vermeyeceksin de ben mi vereceğim
bu köyde? Ben, dört çocuk babası, kendisi bekçi, karısı gündelikçi, Burdur ilinin, Yeşilova
ilçesinin, Karataş köyünden, 1338 doğumlu, ayağı çarıksız, sırtı gömleksiz, Osman oğlu
Mustafa Değneksiz mi vereceğim, sen vermeyeceksin de Kara Bayram?.."

Irazca, Bekçi Mustafa'ya baktı baktı:

"Öyle ya!" dedi. Dudaklarına yaprak gibi bir gülümseme geldi. Geldiği gibi de uçup gitti o
incecik gülümseme. "Biz vereceğiz bugünden sonra birinci boy salmayı!.."

Bayram kalkıp içeri gitti geldi:

"Al sana bir buçuk lira!" dedi. Çıkıdan çıkarıp uzattı. "Üstü yok! Muhtara, "Birinci boydan
olmayı kabul etti, ama parası çıkışmadı!"

dersin!"

"Öyle dersin!" dedi Irazca da. "Eğer çok zor ederse, gelir söylersin, ben veririm! Birinci
boydanız az çok! Bizim elimizden hiçbir iş kurtulmaz kolay kolay! Muhtar mızırdanır ederse,
hemen gel bana, vereyim elli daha!"

"Evet!.." dedi Bayram.

Mustafa:

"Ben Muhtara anlatırım..." dedi.

"Anlat!" dedi Bayram. "Ne dersen de..."

"Ne dersen de..." dedi Irazca da.

Mustafa gitti.

Irazca:

"Biz sofrayı hazır edene kadar, Ahmet'le ikiniz Sultan teyzene bir daha bakıp gelseniz!"
dedi Bayrama. "Ne yapıyor, ne halt ediyor? Geçimi iyi mi yılanıyla? Arayıp soramadık..."

"Gidip bakalım!" dedi Bayram.

Irazca:

"Fazla oyalanmayın haa!.." dedi.

Bayram: "Oyalanmayız!" dedi.

Ahmet, babasının ardına takıldı. Avludan çıktılar.

Koşaradım gidiyorlar.

"Yarın Güroluk çamlığına gidiyor muyuz baba?"

"Ne var Güloluk çamlığında?"

"Ağaç getireceğiz ya merdivene!.. Ninem diyor ki: "Bıktım şu merdivenden!" diyor. "Senin
baban çok tembel!" diyor. "Şunu bir yenilemedi!" diyor..."

"Yenileriz!." dedi Bayram.

"Yarın gidecek miyiz baba?"

"Bilmem!"

"Niye bilmezsin yahu?"

"Bilmem, bir düşünürüz. Hele bir sabah olsun..."

"Sabah olunca mı düşünceksin?"

"Sabah olunca!"

"Niye şimdi düşünmüyorsun?"

"Şimdi olmaz."

"Neden?"

Bayram durakladı:

"Bak Ahmet!" dedi. "Biz şimdi Sultan teyzeye gidiyoruz!" "İnsan giderken düşünemez mi?"
Bayram gene durakladı: "Yarın düşünürüz! Sabah erken kalkarız..." "Şimdi düşün, şimdi!.."
"Şimdi kafam karışık..." Ahmet, babasının elinden tuttu: "Kim karıştırdı kafanı?" Kara
Bayram bir daha durakladı: "Haceli dürzüsü karıştırdı!" dedi. "Niye karıştırdı Haceli
dürzüsü?" "Ne bileyim ben? Evimizin önünü kazıyor baksana!.." "Kazsın! Biz de
doldururuz... Karanlık basınca, ninemle kalkarız!.. Anamla sen de gelirsin! Bir doldururuz,
bir doldururuz, değil mi baba?"

"Doldururuz!"

"O zaman kafan düzelir mi?"

"Düzelir!"

"Kafan düzelince düşünür müsün?"

"Düşünürüm!"

"Öyleyse hemen dolduralım!"

"Dolduralım!"

"Ekmeği de çabuk yiyelim!"

"Yiyelim!"

"Sultan teyzenin evinde çok oturmayalım!"

"Oturmayalım!"

"Çabuk bakıp hemen dönelim!"

"Dönelim!"

Ahmet, babasının önüne geçti. Adımlarını iyice açtı. Sultanca'run avlu kapısına yaklaşırken
de koşmağa başladı. Koştu koştu, kapıda durdu. Daha babası yetişmeden kapıyı açtı, girdi
içeri.

Sultanca, kapının önünde abtest alıyordu. Ahmet'i böyle soluk soluğa görünce şaşırdı.
Abtestini tamamlamadan sordu:

M>'e var ulen? Evinizde yılan mı çıktı yoksa?"

"Yok be!" dedi Ahmet. "Ne yılanı! Asıl senin yılanı sormağa gel-

dik biz: Ne oldu seninki?"

"Nasıl benimki?"

"Baya gııı! Evinde çıkan yılan! Babamla bakmağa geliyoruz! Çabuk söyle ne oldu?
Geçiminiz iyi mi, kötü mü?"

"Yılan yok!" dedi Sultanca. "Görünmüyor..."

"Görünmez tabii!"

Kadın abtestine devam etti:

"Niye görünmezmiş?"

"Görünmez tabii! Bütün delikleri tıkadık. Bir baca deliği kaldı açık. Başka hiçbir delik
kalmadı. Babam hepsini tıkadı. Benim babam öyle delik tıkar ki..."

"İyi ya!.." dedi Sultanca. "Nalet nalet konuşup durma! Nerde baban?"

"Geliyor! Şimdi gelecek!"

Bayram kapıda göründü. Yorgundu:

"Nasılsın teyzeciğim?" dedi.

"İyiyim..." dedi Sultanca.

"Yılandan ne haber?"

"Yok bir haber..."

"Çok güzel! Biz adamakıllı tıkadık delikleri filan canım! Görünmez gayri! Asla görünmez!.."

Sultanca, elini yüzünü dastarıyla kuruladı:

"Beytullah Hoca'ya danıştım bugün. "Hiç korkma!" dedi. Bugün En'âmı Şerifi koyup
yatacağım başımın altına..."

Ahmet: "İyi!" dedi ordan.

Sultanca: "İçeri girin oturun!" diye yol gösterdi.

Ahmet: "Oturmayacağız, hemen gideceğiz biz!" dedi.

"Ne yapacaksın hemen gidip?" diye çakıştı Sultanca.

"Haceli'nin temeli dolduracağız!" dedi Ahmet.

"Ne zaman?"

"Ekmeği yedikten sonra, karanlık çökünce!.."

Bayram baktı kaldı oğluna.

Sultanca:

"Bayram!" dedi. "Ne oluyor sizin işler böyle?"

"Bizim işler kötü Sultanca teyzeciğim!" dedi Bayram. "Dün beni odaya çağırdılar, gittim.
Ben odaya gidince anam da bunları ardına

düşürüp doldurmuş Haceli'nin temelini! Haceli, sabah bizim eve gelip kavga etmiş. Sonra
yeniden eştirmiş. Anam diyor ki: "Bu gece gene dolduralım!" Onlar eşecek, biz dolduracağız
teyze. Sonunda kan akacak. Büyük bir dövüş gözüküyor bize. Ama evimizin önünde ev
yapacaklar, insan buna göz yumar mı Sultan teyzeciğim?"

"Göz yummayın!" dedi Sultanca. "Kim dedi göz yumun diye? Deli Mehmet'in çocukları
korkaktır. Ne Haceli'de yürek vardır, ne de kardaşlarında. Onlar eşsin, siz doldurun!"

Ahmet: "Dolduracağız!" dedi.

Bayram:

"Dolduracağız ama Sultan teyze..." dedi. "Doldururken doldururken başımıza bir bela
gelmesin?"

"Hiç korkmayın!"

"Haydi baba!" dedi Ahmet. "Geç kaldık!"

"Gidelim!" dedi Bayram. "Haydi teyzem, hoşça kal!.."

"Bu senin Ahmet!.." dedi Sultanca. "Yer yemesin bu Ahmet'i! Otursanız da akşamı burda
savsak olmaz mı?.."

"Başka bir gün Sultan teyzeceğim!" dedi Bayram. "Sen gücenme de biz gidelim!"

"Siz bilirsiniz! Madem öyle, uğurlar olsun! Selam söyleyin Iraz abama!"

"Olur!" dedi Bayram. "Hoşça kal!.."

Ahmet, çıkmıştı bile kapıdan. Bayram, Sultanca'ya dönüp güldü. Sultanca da güldü:

"Yükü öküz çeker..." dedi. "Bağırmağa gelince kağnı bağırır! Bu senin Ahmet öyle..."

Bayram çıkıp giderken: "Öyle teyzeciğim..." diye teyzesini onayladı. Ahmet'in koşup
zıplamasıyla, bu benzetme arasında ilgi bulamadı. Bulmak için de uğraşmadı.

Adamlar akşam namazından çıkıyor. Yanık yağ kokusu, bulgur kokusu, köyün yoksul
havasım doldurmuş. Bayram iyice acıktı. Yoruldu da. Ahmet'e yarı yolda yetişti. Yana yöne
bakmadan yürüdü baba oğul. El ele gidiyorlar. Ahmet'in içinde kanatlanmış bir rüzgâr, ak
köpüklü bulutları toparlamış götürüyor. Babasını alıp götürüyor.

Haceli'nin evyerine gelince, Bayram durdu:

"UlaaanL Bu ne?.."

Evyerinin ortasında bir kat yatak duruyor. Getirip bir çulun üstüne atmışlar. Üstünde alı
yeşili uçuşan bir kilim dürülü. Haceli çulun ucuna oturmuş. Kucağında bir "tektüfek"
tutuyor. Alnı yüzü Jcırış kırıştı. Derin gözlerinde sis... Düşünüyor... Dirliksiz...

Bayram, temeli kesip geçmedi. Kıyısından dolandı. Haceli, göz ucuyla Bayram'ın adımlarını
bir bir sayıyor. Dudaklarından varla yok arası bir gülümseme geçti Bayram'ın. "(Şuna bir
selam atayım!)" diye düşündü. Sonra vazgeçti. "(Eşşekleşir!)" dedi. "(Selamı mahana eder,
vakitsiz bir çıngar çıkarır!)"

Haceli: "(Gel de konuşalım!)" dedi içinden. "(Yada ananı yolla ananı! Karın da beraber
gelsin!..)"

Bayram, Haceli'nin mırıldandığını duydu. Ama ne dediğini anlamadı. İyi söylemediğini
biliyordu. "(Helbet iyi söylemez! Benim temelimi doldursalar ben iyi söyler miyim? Gene
bravo! Sabırlı adam!..)"

Bayram eve geldi.

Irazca dikilip duruyor:

"Seninki bir tektüfek kucaklayıp oturdu bakalım!"

"Otursun!" dedi Bayram.

"Bizi furup öldürecek!"

"Yapar!" dedi Bayram.

Irazca, gidip geldi evin içinde:

"Korkudan..." dedi.

Bayram: "Belki!"

"Büsbütün korkudan! Ekmeği yedikten sonra ben gideceğim yanına! Beni fursun öldürsün
bakalım. Gönlümle gideceğim. Fursun erkekse! Oturacağım önüne. Sabaha kadar
oturacağım, fursun ağzına sıçtığım köpeği!.."

"Dürzüyü bacağından sürümeli çaya!" dedi Bayram. "Bir saat sonra uyur kalır, ölü gibi...
Asla uyanmaz! O zaman tektüfeğini alıp sokmalı götüne..."

"Bugün akşama kadar taş çekti!" dedi Irazca. "Leş gibi yorulmuştur! Taş çeken bir, giysi
yuyan iki! Bir uyudu mu uyanması olursuz! işte o zaman tut bacağından sürü! Haggaten
haberi olmaz..."

Haçça geldi başuçlarına:

"Bugün sofrayı dışarıya kuracağım, hayata!" dedi. "Ne dersiniz?

I

Kurayım mı?"

Ana oğul bakıştı.

"Kur tabii!" dedi Bayram. "Çabuk kur!"

Haçça: "Gel Ahmet, yardım et anam!"

Ahmet suratım ekşiterek kalktı ninesinin yanından.

"Bak ana, Fatma geliyor!" dedi Bayram. ||

Irazca köy içine baktı...

"Elinde kalbur var!" dedi Bayram.

"Kocasına akşam azığı getiriyor!"

"Bu Fatma'da çok iş var ana!.."

"Fatma'nın da adı batsın, senin de!.."

"Benim neden adım batsın ana?.."

"Anaan da adı batsın Kara Bayram!.."

Fatma, Haceli'nin yanına geldi. Çulun bir kanadını açtı. Yönü Bayramgil'den yanaydı.
Haceli'nin sırtı dönük.

Bayram da yönünü onlardan yana dönüp oturdu. Sofra hazırdı az sonra. Yufka ekmekleri
parça parça ağızlarına tıkıp bulguru kaşıklamağa başladılar. Bayram, her başını kaldırıp
bakışta, Fatma'yı kendisine bakar görüyor. Fatma, kadın gözleriyle uzaktan uzağa bir şeyler
söylüyor. Ekmek yemiyor, durup sürekli Bayram'a bakıyor. Gözleriyle bir şeyler söylüyor
sanki.

"Bu gece bunlar burasını beklesin!" dedi Irazca. "Gözünüzü açın bizimkiler! Biz de sergi
yerine gidip kerpiçleri kıralım! Hep beraber! El ayak çekilince tam! Millet yatıp uykuya
varınca! Un ufak edelim erişiklinin iki bin kerpicini! Bakalım ondan sonra ne yapacak?"

"İyi akıl!" dedi Bayram. Gözü gene Fatma'ya gitti. Fatma, hep bu yana bakıyor. Ekmek
yemiyor da kocasına karşı yiyor gibi yapıyor sanki. Bayram, başını eğip bekledi biraz,
birden kaldırdı baktı, Fatma da bakıyor. Hiç yanlışı yok. Gülümsüyor gibi bir hali var.

Haçça:

"Bizim komşular daha temeli atmadan evyerine taşındılar ana!" dedi. "Bizi çok
sevdiklerinden mi acaba?"

Irazca:

"Kimse kimsenin içini bilmez kızım!" dedi. "Onlar ölüyor şimdi bizim yolumuza! Yıllardır
bize özlem çekiyorlar. Ama biz kötüyüz. Onlar geliyor on ayak, biz varmıyoruz bir ayak. Biz,
asıyız biz..." 4

"Bizim neyimizi seviyorlar acaba ana?" dedi Haçça.

"Kara kaşımızı, kara gözümüzü... Evimizin önünü... Ama biz onları sevmiyoruz. Evlerini
yanı başımızdaki yıkıklardan birine yapsalar belki severdik. Şimdi yapsınlar, gene severiz..."

"(Severiz ulan!)" dedi Kara Bayram içinden.

Haçça, Bayram'a döndü usulca: "Sever miyiz Bayram?"

"Bilmem valla!.." dedi Bayram.

Irazca:

"Sevmeliiii, sevmeli!.." dedi. "Dünyada insan birbirini sevmeli! Sevmezse günler tükenmez!
Sevmezse dünya zindan olur. Sevmezse yaşadığının farkına varamaz. Sen somurt, komşun
somurtsun, ne olacak sonu? İnsan dediğin dünyada sevişmeli kızım!.."

Sofranın yanı başına uzanmış Tornan da Haceligilden yana bakıyor.

"Çok çirkin demir attılar; bu işin tadı olmaz!" dedi.

"Onları buraya geldiklerine pişman ederiz!" dedi Irazca. "O zaman, kendi gönülleriyle
giderler..."

Bayram, başını kaldırıp baktı: Haceli ekmeğini yemişti. Fatma sofrayı topluyor. Ortada ne
varsa kalbura dolduruyor. Kalburu bir yere koydu sonra. Oturdu çulun kanadına. Yavaş
yavaş karanlık çöküyor. Köy, kopkoyu bir çarşafa giriyor. Fatma'nın yüzü gözü kayboluyor.

16 GECE İŞİ

Havana'nın Sivri'den doğru bir sis geliyor köyün üstüne. Ağır ağır geliyor sis...

Haçça sofrayı toplarken, Bekçi Mustafa'nın sesi duyuldu:

"Halaaa!.. Aay Irazca halaa!.."

Bayram karşılık verdi:

"Ne o gene Mustaf ağa? Yukarı geeel!.."

"Geliyorum, köpeğinizi tutun bakalım!.."

"Çok gacara bir köpek gibi!.." dedi Bayram. Kalkıp merdiven başında yatan Tornanın
boynuna bastı. Yeniden: "Yukarı gel!" dedi Bekçiye. "Buyur gel!.."

Mustafa çıkıp geldi:

"Iraz hala!" dedi. "Önce şu elli kuruşu ver! Sonra da seni Muhtar çağırıyor, evine! Seni de,
Haceli'yi de... Ekmeğini yedinse düş hemen ardıma!.."

"Hemen şimdi mi çağırıyor?"

"Hemen şimdi çağırıyor!"

"Haceli'yi de mi şimdi çağırıyor?"

"Haceli'yi de şimdi çağırıyor!"

"Gidelim!" dedi Irazca.

Bayram: "Ona da haber verdin mi?"

"Verdim!" dedi Bekçi. "Belki gitti şimdiye..."

"Kalk bakalım ana!" dedi Bayram. "Seni götüreyim!"

Irazca: "Yok lüzumu! Ben yalnız giderim."

"Ortalık zindan gibi ana! Göz gözü görmüyor!..'

"Görmesin! Ne olacak bana?"

Mustafa: "Siz çabuk karar verip kalkın, benim işim pek çok daha! Çakır dayıya
uğrayacağım, bal için! Kaymakam Efendimize bal çıkacak yarın..."

Irazca: "Kaymakam Efendiniz hava alır bal yerine!"

"Neden imiş o? Söyle bakalım!"

"Neden olacak? Şu sıra hiç kovan açar mı adam?"

"Doğru!.. Çakır dayı, Çakır dayı olalı, buğday orakları başlamadan kovan açmamıştır..."

Mustafa: "Ama emir emirdir. Gidip söyleyeceğim. Sen çabuk ol Iraz hala! Muhtar bana
dellenir sonra! Hemi de Haceli gideli epey oldu. Senden önce varır, davayı hak eder! Geç
varırsan kaybedersin..."

Bekçi gitti.

Ardından Irazca ile Bayram merdivenleri indiler.

Bayram: "Gördün mü Muhtarın irezilliğini ana? Hem bizi salmada birinci boya geçirdi, hem
dişeyli halinde seni odaya çağırıyor! Hemen Haceli'den yana geçti dürzü!.."

"Geçsiiin!" dedi Irazca. "Bildiğini yapsın..."

"Köylük yerinde namustur bu!"

"Namus olsun! Yüzümün alını alacak değiller ya!

Temellerin ortasında bir karaltı oturuyor. Üç adım kala durdular. Karaltı kıpırdadı:

"Iraz hala!.." diye fısıldadı. "Siz misiniz?"

Fatma idi. Irazca seslenmedi.

"Hala! Aaay Iraz hala!.. Ahmet!.."

Irazca, Bayram'a bir işaret çaktı dürterek. Sonra:

"Biziz Fatma!" dedi. "Yalnız mısın?"

"Yalnızım Iraz hala..." dedi Fatma. "Haceli'yi Muhtar çağırtmış, gitti!.. Sis de geliyor köyün
üstüne..."

"Bizi de çağırtmış bakalım!" dedi Irazca. "Ne diyecekse?.. Gidip bakalım dedik biz de!.."
Sonra, birdenbire: "Aaah!.." dedi Irazca. Bağırdı: "Gördün mü başımıza geleni Ahmeet?
Muhtarın elli kuruşunu unuttuk ay ninem! Bekçi daha demin söyledi! Dönüp alalım şunu..."

Döndüler. Bayram'ın yüreği hızlı hızlı vuruyor. Avluya girip durdular.

"Çök Bayram!" dedi Irazca. Yakasından tutup Bayram'ı çöktür-dü. Eli ayağı titriyor
koskocaman adamın.

"Bayram, dinle beni! Bu kancık ne zamandır cayır cayır yanıyor aslanım! Alaf almış gibi
yanıyor ne zamandır? Söndürüver şunu Bayram! Nasıl olsa temelleri gene açtırdı kocası!
Anladın mı koçum, sevaptır!.."

"(Sevaptır!)" dedi Bayram içinden. Yüreği davul gibiydi. Oturdu kaldı yerine. "(Çukurları
açtırdı! Ay yok; sis de geliyor! Ortalık zindan

gibi...)"

Irazca: "Ben gidip Ahmet'i alayım yanıma! Sen kal, söndürüver anam şunun ateşini!.."

Ses soluk çıkmadı Bayram'dan. Yüreği deli gibi vuruyordu. Bendini yarmış sel suyuydu,
dünyanın ateşini söndürmeğe yeterdi yüreği.

Irazca kalktı usulca. Merdivene yöneldi. Tornan hırladı. "Sus!" dedi, susturdu usulca.

Hemen Haçça dikeldi karşısına:

"Sen misin ana?"

"Benim kadın kızım!"

"Bayram nerde?"

"Bayram gitti! Ahmet'i de götüreceğim. Muhtar onu da istiyormuş! Nerde çocuk?"

"Burdayım!" dedi Ahmet.

Haçça: "Beni de isterse ana?" dedi.

"İstemez! İsterse gitmezsin sen de! O kadar uzun değil gayri! Hele şimdi biz bir gidelim
de..."

"Çabuk gelin ana!" dedi Haçça. "Ben korkarım..."

"Korkulur mu kızım? Kuş kendi yuvasından korkar mı? Sen merak etme, biz çabuk
geliriz..."

Ahmet'i alıp gitti Irazca. Ayak sesleri yaklaşıp uzaklaşırken Bayram duvara yaslandı. Ayak
sesleri gitti. Irazca ile Ahmet konuşarak geçti. Bayram yavaşça doğruldu. Yüreği güm! güm!
vuruyor durmadan.

Temelden geçerken Irazca:

"İyi bas!" dedi Ahmet'e. "Önün çukur!"

"Basıyorum!' dedi Ahmet. "İyi basıyorum işte nine! Düşmedim ki ben!"

Irazca bağırıyor; Fatma duysun geçip gittiklerini:

"Düşmedin ama düşersin!.. İyi bas dedim! Önün çukur, dikkat et dedim!.."

Yürüdüler.

Ahmet: "Bu gece bu çukurlar dolacak mı nine?"

"Baban dolduracak!" dedi Irazca.

"Nerde şimdi babam?"

" Suuuuuuuuuss!

Ahmet susmuyor: "Nerde şimdi babam?"

"Baban çukurların içinde! Saklandı ki, kimse görmesin! Birazdan kalkıp dolduracak. Haceli
de oda'ya gidecek. Gidince dolduracak..."

"Yalnız başına doldurabilir mi?"

"Doldurabilir!"

"Kocaman çukurlar gı nine!"

"Olsun! Senin baban..."

"Benim babam?.."

"Senin kör şeytanından bulası baban!.."

Adımlarını aça aça, Muhtarın Yukarı Mahalle'deki önü kuyulu evine doğru yürüdüler.

Fatma büzüldüğü yerden doğruldu. Dört yanına bakındı karanlıkta. Göremedi bir şey.
Nuri'nin Kahve'nin ışığında tek tük adamlar seçiliyor. Ses soluk yok köy içinde.. Bayram'ın
evden yana dönüp baktı. Kapalıydı kapıları. Kıyıdan köşeden ancak kör ışıklar sızıyor..
Çömeldi. Kuvvetli kolları elma fidanları gibi tazeydi. Kolları elma fidanları gibi taze bir erkek
tarafından sıkılmayı ne kadar istemişti! Niçin Haceli öyle değil? Niçin Haceli hiç oralarda
değil? Niçin yatağa yattıkları zaman işini çabuk bitiriyor? "(Yarım yarım!..)" diye söylendi
Fatma. "(Tepesine yıldırımlar düşsün erişildi köpeğin! Başıma koca olacağına, Çildede'ye
koca taş olsa ne vardı bunun böylesi?)" Kollarını Bayram'ın evden yana uzattı. Gerdi, açtı
kollarını, kapadı karanlıkta. Gerneşti iyice. "(Çıldırır benim yerimde olan, öldürür
kendini!..)"

Bayram temele doğru yürüdü. Kapının çıkardığı gıcırtı Fatma'yı titretti. Bir akım geçti
bedeninden. Başını uzatıp beklemeğe başladı. Gözünün ışıkları kurumuş mu? Niçin bir
şeycikler göremiyor? Koyu bir karanlık.

Bayram yürüdü ağır ağır. Kararlı. Temele yanaştı. Başını, bacaklarını, tekmil gövdesini bir
ateş sardı. Yüreği eski deliliğinde vuruyor. Sanki hiç kadınla yatmamış şimdiye kadar. "(Bu
haram! Haram tatlı olur derler!..)" diye düşündü. "(Fatma'nın da tadına bakalım bir kez-
cik!..)" Başka karılarla yatmış erkekler, uzun uzun övünürdü yolda belde. Bayram hiç
övünmeyecek.

Temelin başında durdu. Karanlık havayı kokladı. Genzine ağır bir gübre kokusu doluyor
havadan. Temelin içinden doğru bir kıpırdanma işitti. Başını uzatıp dinledi. Bir adımda
temeli geçti. Durdu. Fatma bir adım önünde titriyor. Delirecek gibiydi; eliyle kafasını
yukardan bastırdı. Aklı çıkıp gidecekti sanki. Ağzının içi kurudu. Hızlı hızlı soluk alıp verirken
kurudu dili damağı. Fatma'nın yürek gümbürtüsünü duyuyor. Sis gelip çöküyor köyün
üstüne.

Bir adım daha atsa eli eline değecek. Attım atmadım demeden, Fatma ile kucak kucağa
geldi. Dizleri titriyor her ikisinin. Sarılmasa düşecekler. Kendini saldı Fatma. Bayram,
ayaklarını açtı düşmemek için. Fatma kaydı indi. Dermanı kesiliverdi. Çöktü. Belinden tutup
çukura çekti Bayram onu. Fatma çabuk yürüdü. Hazır bir yer var sanki; oraya gidiyorlar.

Çukura uzandılar. Konuşamıyorlar. "(Tam boy siperi! İki kişilik avcı boy siperinde harama
uçkur çözüyorum!)" Sonra, "Haram!" dedi usulca.

"Helal!.." diye inledi Fatma. "Benim kendi gönlümle verdiğim bir meyva sana!.. Haram mı
olur?" Sarıldı. Fatma'nın öpüşlerinden, gözyaşlarından. Bayram'ın yüzü gözü ıpıslak oldu.

Fatma: "Bugün benim kemiklerimi kır! Bugün öldür beni burda! Çıkar canımı tenimden!
Canım sana helal! Helalların en helali!.."

İlerde, Ali İzzet'in evin oralarda bir köpek ürüyor. "(Ürüsün!)" diye düşündü Bayram. Gece
bekçilerinin düdükle birbirlerine işaret vermesi gibi, Aşağı Mahalleden öteki köpekler de Ali
İzzet'in evin oralardakine karşılık veriyor. Başka ses soluk yok. Sessizlik gitgide köyün
kanına karışıyor. İn, cin... İn...

İnlik cinlikti köyün içi. Sis, köyü köşeyi sarıyor.

Bayram kalkıp temelin öteki ucuna gitti. Yattıkları yerin iki adım ötesine uzandı. Fatma
kaldı yerinde. "(Çok tatlıymış?)" dedi içinden. Gerneşti. Neden sonra toparlayabildi kendini.
Yattıkları yeri düzledi ayağıyla.

Yan yana uzandılar. Sırtlarını temelden çıkan toprağa dayadılar. Fatma başını Bayram'ın
başına yanaştırdı:

"Olmayacak!" dedi. "Komşu olabilseydik aah!."

"Zararı yok!" dedi Bayram.

Fatma sustu.

Bayram: "Senin Haceli temele kan akıtmadı?"

"Akıtmadı!" dedi Fatma. "İçine girerken akıtacak!.."

"İki türlü kan olur!" dedi Bayram. "Ak kan, kara kan. Kara kan dediğin, baya bildiğin kan.
Seninki kara kanı akıtmasın, biz ak kanı akıtıverdik!.."

Fatma sürtündü:

"AmaaanL Allah onun belasını versin!" dedi. "Ama bu işin, o işle ne ilgisi var? Bu iş başka iş
Bayram! Bu iş tatlı iş! Dünyada en tatlı! Aaah, komşu olabilseydik!.."

"Söyle kocana, bir yıkığa yaptırsın evini!"

"O zaman tez tez, sık sık; haa?.."

Bayram: "Beü"olmaz!.."

"Niye bell'olmuyor?"

"Yetmez mi bu kadar? Doymadın mı?"

"Şimdi doydum, ama sonra?.."

"Ne yapalım?.."

"Sen doydun mu?"

"Hiç doyulur mu, delili?"

Fatma ağlıyor: "Hiç sana doyulur mu Bayram?"

"Sana da doyulmaz, ama, insanın saydığı yerler var! Bir saymadın, iki saymadın; sonra
sayman gerekir..."

"İnsanın canı..."

"İnsanın canıysa! Kocan var!"

"Onu değil de, canım seni isterse?"

"Sabır."."

"Sabır... Sabrın ardı kabir..."

"Sayacaksın..."

"Sayacağım sayacağım, ne geçecek elime?"

"Çare yok..."

"Tutsak gibi! Elin kolun bağlı gibi..."

"Doğru söylüyorsun ama..." dedi Bayram.

"Aması ne?"

Bayram sustu.

Fatma sordu: "Sen bu Haçça'yı seviyo'r musun?" "Seviyorum tabii!.. Haçça o!.." "Çok mu
seviyorsun "Haçça o"yu?.." "Az yada çok! Ne yapacaksın?.." Fatma sürtündü: "Beni de sev!
Az yada çok..." "Olur!" dedi Bayram. "Her zaman sev!.." "Olur!.. Hayhay!.."

"Götür ahırına kapat! Hiç ziyanım olmaz "Haçça o"ya!.." "Olmaz dedik ya!.."

"Kölesi olurum "Haçça o"nun! Senin de olurum!.." ""Haceli o"yu ne yapacaksın?" ""Haceli
o"nun ağzına sıçayım!.." "Kardaşları var!.." "Kardaşlarının da ağızlarına!.." "Fururlar seni!.."
"Furmalarının da!.." "Öldürürler!.." "Öldürmelerinin de!.." "Keserler kıtır kıtır!" "Hiç çıkmam
senin evinden!" "Benim evimin bir göz odası var..." Gene sürtündü: "Ahırına kapat dedim
ya!.." "Kandır herifini, yıkığa gelin..." "İnatçıdır, dönmez inadından." "İnatçı..." "İnat..."
"İn..."

Çukura bir daha indiler. Bir daha bir oldular... Ayak sesleri geliyor. Sis var.

Fatma sıçradı. Bayram yattı yere. Ahmet'in fısıltısını işitti. Bayram gömüldü sisin içine...

"Babam çukurları dolduramamış gı nineee!" Irazca: "Yürüü!" diye bağırdı. Tutup kolundan
çekti. Ayak sesleri uzaklaştı. Sis kalkmağa başladı. Fatma kalktı, gene yanaştı Bayram'a.

I

Bayram silkinip doğruldu.

"Demek burayı bu gece de dolduracaktınız?"

"Dolduracaktık!" dedi Bayram.

"Biz yatakları getirince vaz mı geçtiniz?"

"YoooL" dedi Bayram, çömeldi. "İşte doldurduk ya!" Fatma'yı kendine çekip uzun uzun
öptü.

Fatma büzüldü: "Soluk alacak canımı koymadın Bayraaam! Çok tatlısın! Ben gelir senin
evine otururum yarın! Oturur kalkmam! İsterse ucunda ölüm olsun!.."

Bayram silkindi: "Ben gidiyorum!" dedi. "Şimdi seninki gelir! Toparlan çabuk! İrezil kepaze
oluruz sonra... Kalk bu halde görmesin seni!.."

Fatma boyuna, "Oh!.." çekiyor. "Oh, öleceğim!.."

Çekip yürüdü Bayram. Çıt yok çevrede. Avlu kapısına geldiği zaman durdu. Kalkıp gitmiş
deminki sis. Ay doğmuş. Parlayıp çıkmış Koca Dumlu'nun başı...

Haceli, ayağını sürüyüp geldi evyerindeki yatağın yanına. Bayram durup dinledi.

"Gı Fatma!" diye bağırdı Haceli önce.

Fatma'nın sesi çıkmadı. Karşılık alamayınca daha çok bağırmaya başladı Haceli: "Uyudun
mu kahpe soyu?"

Fatma, zor güç toparlandı: "Uyumadım, uyumadım!" dedi. "Ne bağırıyorsun deli deli,
emecek misin?"

Beride Bayram'ın yüreği yeniden vurmağa başladı.

"Nerdesin gıu?" diye bağırıyor Haceli.

"Çukurdaaaa!" dedi Fatma. "Çukurda, cehennemin dibinde!" Ayağa kalkıp yürüdü.
"Ayakyoluna oturdum. "Fatma! Fatma!" Söyle, ne var?"

"Ulan soysuz! Temelin içine ayakyoluna mı oturulur?"

"Ne yapacaktım? Nereye gidecektim?"

"Vay namussuz! Vay dinikırık!.."

Bayram, avlu kapısını açıp girdi. Anasıyla burun buruna geldi girince.

"Nerdesin, Allanın ördeği?" dedi Irazca. "Nerdeyse Deli Haceli üstünüze geliyordu! Çıldırdın
mı sen?"

"Çıldırmadım, çıldırttım!" dedi Bayram. Karanlıkta yüzü kızar-

di. Böyle dediğine pişman oldu.

"Az daha üstünüze varıyordum vallaL O kadar taş attım, hiç haberin olmadı mı?"

Bayram sustu.

Irazca: "Hiç haberin olmadı mı?" dedi yeniden.

"Olmadı!" dedi Bayram.

"Haydi çabuk, yukarı gel! Haçça sorarsa, 'Ayakyoluna kaldıy-dım!' dersin. Ben, Ahmet'i
kandırdım: 'Baban bizi gözetlemek için bekledi dışarda!' dedim."

" 'Çukur dolduruyor' diyordun demin ya?"

"Avluya gelince anlattım: 'Bize görünmeden bekledi bizi!' dedim. 'Ayakyoluna da oturur,
şimdi gelir!' dedim."

"İyi akıl!.." dedi Bayram. "İyi akıl, ama karışık!"

Irazca:

"Kaymakam yarın geliyormuş, işe gitme!" dedi. "Şikât edelim! Çok kötü çullanmaya başladı
Muhtar üstümüze! Şikât edelim de bir tanıyalım bakalım!'

"Kaymakam, Onbaşıya havale eder..."

"Edemez havale! Ettirmeyiz! 'Kendin, kendi gözünle bakacaksın bizim davaya!' derim.
'Hazır ayağımıza kadar çıkıp gelmişin!' derim."

"İyi ya..." dedi Bayram.

Irazca: "Çapaları nere koyduk? Çapaları, küreği?.."

"Ne bileyim?"

Yukarı çıkarken Bayram Toman'ı hırlattı. Irazca kızdı: "(Hep bana inat yapıyorsun değil
mi?)" dedi içinden.

İçeri girdiler. Çocuklar serilmiş yatıyor. Haçça maçça yerlere serilmiş. Baktı Bayram,
kendisi de esnedi.

Irazca, ayağının ucuyla Haçça'ya dürttü:

"Kalk gelin! Kalk yorgun HaççamL Kalk kızım! Çapaları, küreği bul çabuk..."

Haçça kalktı. Düşüp dökülüyor. Kendinden geçip gitmişti. Uyku gözlerini bürümüş, akıyor.

Hayata çıkıp çapayı küreği buldu.

"Ahmet yatsın!" dedi Irazca.

Haçça: "Biz üçümüz mü gideceğiz?" diye sordu.

Irazca: "Üçümüz gideceğiz kızım! Yetmez miyiz?"

Haçça: "Yeteriz! Ama biraz çabuk olalım!"

Gelin kaynana yürüdü. Bayram arkalan sıra geliyor. Avlu kapısını çıktıktan sonra, Irazca:
"Sen öne düş Bayram!" dedi. "Ben en arkadan geleyim! Seyrek seyrek gidelim!"

"Askeriyenin gece talimi gibi!" dedi Bayram, öne düştü. Elinde kürek, yürüdü.

Köy içinden Haceli'yle Fatma'nın bıdırtıları geliyor. "Hâlâ tartışıyorlar!" dedi Bayram.

Irazca, arkada, hem yürüyor, hem sokurdanıyor:

"Ağzına sıçtığım! Bu yaştan sonra benim elimi kana bulayacak! Muhtarım diye geçmiş
köyün başına, işi gücü fırıldak! İşi gücü adam kayırmak! Deli Haceli'yi almış kanadı altına,
durmadan şımartıyor miskini: "Haceli Efendi temel kazdı! Haceli Efendi taş kırdı! Haceli
Efendi kerpiç kesti! Emecikleri boşa gitmesin Haceli Efendinin!.." Kerpiç kesmiş!.. Kerpicini
başında parçalarım ben onun! O Haceli Efendi de, Kara Bayram babanızın kölesi mi ulen
ırzıkırıklar!. Durun siz! Siz beni bilmiyor musunuz yoksa? Bana Karataş köyünde adı
üstünde Kara Irazca derler. Ben sizin hepinizi sulu dereye götürür, susuz getiririm! Ben
sizin kerpiçlerinizi başınızda parçalarım! Ben bu evyeri-ni size mezar ederim, mezar!.."

Çapalarla, küreklerle giriştiler. Vur ha vur! Vur ha vur! Un ufak ettiler Haceli'nin ala
kurumuş kerpiçlerini... Vur ha vur! Ay dolanıp Koca Dumlu'yu aşasıya...

17 DENGİ DENGİNE

Şafak söküyor.

Haceli, köy içindeki evyerinde uyandı.

Günün doğacağı yanda dünya tutuşuyor.

Ortalıkta ince bir ayaz var. Donduruyor.

Haceli, uykusunun içinde yataktan çula kaymıştı. Üstünde yorgan yok. Çımkışıp kalmıştı.
Uyanınca: "(Kazık gibiyim!)" dedi kendi kendine. Toparlanıp yatağa girmek istedi. Fatma
serilmiş. Kolunu bacağını açmış. Saçını başını dağıtmış. Doldurmuş yatağı. Uyuyor. Haceli
sokuldu. Ateş gibi yanıyor karısı. Uykunun sersemliği dağıldı birden. Gözünü iyice açtı. Baktı
karısına. Fatma'nın dolgun yüzü tanda pembeleşiyor. "(Ferik elması gibi ulan!)" dedi
içinden. Elini yorganın altından sokup Fatma'ya sürdü. Göğüslerinde gezdirdi. Uçlarını sıktı.
Fatma gerindi. Uzata uzata, "HelaaaaL" dedi. İnledi: "En helali!.." Haceli titredi. Sarılıp öptü
karısını. Sakalını yastığa sürdü. Belki yirmi gündür tıraş olmadığını düşündü. Sakallı
vakitlerinde öpmek isterse, Fatma yüzünü ekşitirdi. Görürdü gözlerinin kuyruğuyla.
Göğüsleri okşamayı sürdürdü. Fatma döndü, "Bu en helali!.." dedi, mırıldandı yeniden.
Sonra delirmiş gibi sarıldı kocasına. Haceli şaşırdı: "İlk!.." dedi. İlk görüyor Fatma'nın bu
halini. Ne kadar istiyordu bunu? Sarılıp öptü. Sakallan battı, kolları acıttı.

Fatma, nerde olduğunu, ne yaptığını bilmeden, silkinip gözünü açtı, açtı kapattı: "A'aa!.."
dedi birden. "Sabah olmuş!.." Kendini kurtarmak istedi. "A'aaa!.."

Haceli bırakmadı. Sıktı karısını.

Fatma çırpındı: "Sabah olmuş dedim Haceli!" Kurtuldu, yatağın öte başına kaydı. "Gören
olur!.."

Haceli yanaştı: "Kaçmasana gııı!" dedi.

Fatma: "Sabah olmuş! Beytullah Hoca görür..."

"Suuus! Sus!.." çekti Haceli. "Başlatma hocasından!.."

Fatma, itti kocasının kolunu:

"Sen delirdin mi? Yoksa aklını mı oynattın?.."

f|£ "Suuuss!.. dedim..."

"Sus! Sus!.. Sabah olmuş diyorum sana! Şafak geçip gider... Şimdi Beytullah Hoca ezan
okumağa çıkacak! Şimdi millet sokaklara dolacak! Sen hâlâ Sus! Sus!.. Deli misin, zırdeli
misin? Yoksa zırzırdeli

mi?»"

Haceli bir hamle daha yaptı: "SussL"

"Hiç üstüme gelme bu sabah Deli Haceli!" dedi Fatma. "Kıl kadar canım istemiyor?"

"Akşam?" diye sordu Haceli.

"İyi ya!" dedi Fatma. "Akşam..."

Haceli boşverdi çaresiz. Kızdı...

Fatma yüzünü ekşitti adamakıllı.

"Bugün bu sakalı kazıtmalı! Kaymakamın da huzuruna çıkacağız. Berber Melek Hasan'ın
önüne oturmalı sabahtan!.. "Köpürt sabununu, kazı arkadaş!" demeli..."

Fatma yan döndü. Bütün bedeni "keşkek gibi"ydi. Kar kaplı kayalık bir dağdan
yuvarlamışlar da aşağılara düşmüş gibiydi. İçinde yağmur sonu çimenlerinin ılık hali
olmalıydı; aahL On gün dokun-masalar. Burda, köyün ortasında serile serile yatsaydı!
"Nedir bu hoşnutluğun nedeni kız deli? Köyün içinde neden yatıyorsun utanmadan?" diye
soranlara, "Kara Bayram!.." demeliydi. Yatmalıydı. Bir ılık su akmalı yanı başında. Girip
uzanmalı içine. Tüm köylü çokaşmalı. Dostu düşmanı birikip bakmalı. Derin denizlerdeki su
kızları gibi çimmeli, çırpınmak. Akşamki Bayram'ı düşündü. "(İlk kez Fatma oldum dün
akşam!)" diye geçirdi içinden. "(İlk kez... Fatma...)" Bayram gözünün önünden gitmiyor.
"(Çatır çatır kır kemiklerimi Bayra-aam!)" dedi içinden. Sarıldı, öptü hayalinde. Yüzünü
yastığa sürdü. Üşümüş gibi yaparak kolunu kendi gövdesine sardı. Güldü sonra. Sonra ah
çekti. Ağlayacak gibiydi. İçindeki harman yangını alttan alta işliyor. Yel estikçe yangının
yalımları parlıyor.

Haceli gene yanaştı. Elini kabalarında gezdirdi. Göğüslerine doğru çıkıyor. Eli, derisini çize
çize gidip geliyor. Bir umutla karısını okşuyor.

Fırladı kalktı Fatma:

"Bir dalgamı bozuyorsun ki ulen erişildi!.." dedi. "Kalk gayri sen de! Yatakları götürelim!
Yada sen biraz daha yat, ben gideyim! Köyün

diline düşüreceksin beni! Hakkımızda türkü yaktıracaksın! "Almış da karıyı koynuna, köy
içine yatırmış!.." dedirteceksin! Akşam ben sana o kadar söyledim ekmeği yer yemez:
"Bırak beni, eve gideyim!" Bırakmadın! Muhtarın evine gitmelerin tuttu. Köy içinde karıyla
yatmayı sende gördü KarataşL Erişildi deli!.. Zırzırdeli, hınzır deli!.."

Saçını başını düzeltti. Dastarım örtündü. Tahta nalınları geçirdi ayağına. Yatağın ayakucuna
çöktü:

"Sen yatacak mısın daha?" dedi.

Haceli gerneşti. Esnedi. Tam yutacağı sıra lokmayı düşürmüştü ağzından. Sinirliydi.

"Cevap versene be!" dedi Fatma. "Yatacaksan adam gibi "Yatacağım!" de, ben gideyim!
Yok, yatmayacaksan yatakları götüreyim!.."

"Defol surdan gm!" diye bağırdı Haceli. Parladı birden. "Yatağını, yatmasını, sülalesini!.."
Okudu.

Fatma doğruldu: "Gideyim, pekey!" dedi hışımla.

" 'Gideyim, gideyim!' Git gidersen!"

Çekip Kara Bayram'ın evine gidebilmeli!..

Kendini gitmeğe karar vermiş saydı. Çok güçlü bir masal insanıydı şimdi. Masalın içinde
Kara Bayram'ın evine gidiyor. Doğrulmuş o yana yukarı. Haceli fırlayıp karşısına dikildi:
"Niyetin ne yana Fatmaa?" diye soruyor. Elinin tersiyle itiyor onu: "Ne yana mı? Canımın
istediği yana!" "Canın kimin yanına gitmek istiyor Fatmaa?" Çalımla karşılık veriyor:
"Canım, Kara Bayram'ı istiyor!.." Adım adım yürüyor. Ağır adımlarla... Tok tok!..

Ağır adımlar, masalın merdivenlerini çıkıp Bayram'a, Haçça'ya ulaşıyorlardı. İki kadın,
Bayram'ı ortalarına alıp, Haceli'ye karşı, dosta düşmana karşı, Karataş'a karşı, dünyaya
karşı canlarına sarıyorlar. Sararken masal bitiyor. İyi bitiyor. Üçü de sevişmenin tadını
çıkarıyor.

"Hani, ne gitmiyorsun?" diye bağırdı Haceli.

Fatma sıçradı kalktı birden. Masalsız kaldı. Güçsüz, dermansız kaldı! Kendine güç verecek
bir dost, bir destek yok çevresinde. Tutunacak bir dal yok. Yapayalnızdı Karataş'ta,
dünyada... Bir dalı olmalı... Yada, Haceli'yle yapacağı teke tek bir dövüşle ayırt etmeli her
şeyi, kendisi...

Irazca, her günkünden biraz geç uyandı bugün. Uyanır uyanmaz yorganı fırlatıp kalkamadı.
Düşten türeden yatamamıştı. On üç yılan birden aktı düşünde evin içine. Ayağına bacağına
saldırdı tür tür yılanlar. Cımbıldak Hüsnü oh çekti, güldü karşıdan. Zor düşlerdi, yoruldu
sabaha kadar... Bayram, Haçça, Ahmet, Şerfe, Osman, hep uyuyorlar. Baca deliğiyle küçük
camdan giren ışığın azlığında yüzlerini seçemiyor daha. Haçça'nın yönü Bayram'a doğru.
Yüzü uzamış gitmiş. Bayram da yüzyukarı yatıyor. Başı Haçça'ya dönük. Akşam, Bayram'ı
"çok kötü" bir işe sürdüğünü düşündü Irazca. Üç çocuktan sonra, gönlünü Fatma'ya
akıtmanın sorumuyla sarsıldı. "(Soğutmalı oğlanı çabuk!)" dedi. Ama erkekti. Erkeğin
yanmasına soğumasına güven olur mu? "(Kötü ettik, kötüüü!..)" dedi. Sonra, "Kötü ettik,
ama düşmandan da hıncımızı aldık. Allaah, evelallah, ahir Allah, daim Allah!.. Oh olsun!..
Aşağı Mahalle'nin delisi, karısını düzdürme-ğe gelmişmiş buraya! Ooooooh olsun!..)"
Haceli'nin komşu olduğunu düşünüyor. Yeni evin arkasında pencere olur. Fatma çıkıp çıkıp
oturur? Haçça bir sezinlemesin! Olgundu, iyi pişmişti, sabredilecek yeri bilirdi ama, alt yanı
bir kancıktı o da. Kancıklığı bir tutarsa!..

Baktı, nefes alıp veriyorlar birbirlerine karşı. Bir karış aralık yok ikisinin ağzı arasında.
Haçça biraz kıpırdadı. Kolunu Bayram'ın boynuna uzattı, çekti, "Uuuuuuhhh!" etti, soludu.
Oynattı dudaklarını.

"(Bunları baş başa bırakmalı!)" diye bir daha düşündü Irazca. Ne olursa olsun hayatın
ucuna bir göz ev çevirmeli bu güz. Yapmalı bunu. Bir daha zorlayacak oğlunu. Bu kez yüzde
yüz yaptıracak.

Haçça bir daha kıpırdadı. Bayram'ın yüzünü okşadı. Öper gibi yaptı." Gözünü açtığı zaman
kaynanasının uyanık olduğunu gördü. Toparlanıp kalktı.

Irazca: "Bugün iş yok ay kızım, niye kalktın? Yatıp dinlenseydin biraz..."

Haçça: "İyice sabah olmuş anacığım!"

Eli ayağı titriyor utançtan. Dastarım tartınıp dışarı çıktı. Tornan merdivenin başına
uzanmış. Köy içi ıpıssız. Cami taşında Beytullah Hoca ezan okumağa hazırlanıyor. Haceli'nin
evyerinde bir yatak. Üstünde bir kilim alarıyor. Haçça, kilime bakıp güldü. Sonra, hayat
oca-

ğındaki ibriği alıp ahıra indi. Ayakyoluna oturacak. Ahır sıcacık. Mallar sağı solu batırmış.
Yol bulup gübre deliğinin dibine vardı zor güç. Çömeldi. Çelik Paşayla Aymelek ayağa
kalkmış, yalaşıyor. Aymelek'in boyunduruk vurulan boynundan tüyler dökülmeğe başlamış.
Yavaş yavaş Çelik Paşanın boynuna benzeyecek onun da boynu. Memeleri gün geçtikçe
küçülüyor. Tam iki buçuğunda olan düvesi gelişemiyor bir türlü. Ne anasının memesinde
süt, ne kırlarda ot bulabilmişti zavallı.

"(İnek dediğin çifte koşulmayacak!)" dedi. "(Danasını emzirecek! Sağılıp süt verecek!..)"

Çelik Paşa, yaşını başını almış gidiyor. Sabanda, kağnıda kayış onun sırtında dönüyor.
Payına düşenden daha çok yük götürüyor Çelik öküz. "(Dengi dengine derler bu söz asıl
öküz milleti için. Zavallı Çelik öküz!..)"

Kağnıyı koşamadım Gedikten aşamadım Yanıveriri komşularım Dengime düşemedim...

"(Bu türkü senindir Çelik öküzüm!.. Yarı ömrün Aymelek'le geçti. Güz gelende bir tosun
aldık mı kalan ömrün onu yetiştirmekle geçecek: İnek dedik, boyunduruğu sana yıktık.
Tosun deyip gene sana yıkacağız. Tosun da senin sırtından yetişecek. Ama tam o yetişecek,
sen farıyacaksın. Ödenmez senin hakkın, hukukun!..)"

Kalkıp ibriği kapının dibine koydu. Samanlık kapısını açtı. Seleye saman doldurdu. Önce
Çelik Paşa'nın, sonra Aymelek'in, sonra Dorukız'ın, ötekilerin önüne saman koydu. Getirip
biraz da yeşil ot serpti samanların üstüne. Çelik Paşa'ya biraz çok koydu. Okşadı, kulağının
dibinden öptü öküzü. "Aslanım!.." dedi. "Göğe salmanın zamanı geliyor sizin hepinizi! Yavaş
yavaş alıştırmalı. Birden çıkarırsak, bozulur mallar. Bir parça saman, bir parça gök ot,
ondan sonra salıver, korkma!.." Aymelek'in sırtını sıvazlayıp döşünü dövdü: "Kızzım!" dedi.
"Has kızım, dorumum!.."

Çıkacaktı, aklına geldi: Deliğin dibindeki pislik öyle kaldı. Küreği aradı. Birdenbire vazgeçti
aramaktan. Anımsadı: Akşam Haceli'nin

kerpiçleri kırıp geldikten sonra yukarı çıkardılar küreği.

Kapıyı kapatmadan çıktı. Yukarıya, hayata koştu. İbriği bıraktı, küreği aldı. Yeniden indi.
Pisliği attı. Haceligil evi yaptığı zaman, evin önüne böyle pislik atacaklar. Kaynanası buna
dayanamıyor. Dayanılır mı? "(Biz de pisliğimizi dışarı atıyoruz işte!)" Durup düşündü:
(Bizim evin ardında ev yok ki!)" dedi sonra. "(Ev yok ya, yol geçiyor!)" Dört kürek gübre
atmayı düşündü üstüne. "(İnsanın pisliği görünmesin dışarda!)" Atmağa başladı. Küreği
doldurup deliğe doğru savuruyor. Savurdukça, kol arı bir erkeğin kolu gibi uzayıp geriliyor.
"(Ele almışken birikmiş gübreyi hep çıkarayım!)" dedi. "(Tavuklar dağıtır bunları dışarda! Bir
kağnı çalı getirip çevirmeli gübreliğin çevresini. Yola pislik olmaz hem! Ooof; işler üst üste
binmeye başladı! Gece çalış, gündüz çalış!..)" Ne kadar kerpici varsa ufaladılar Haceli'nin.
Haberi olduğu zaman burda durulmaz gayri. Kıyamet kopar. Ama kopar mı acaba? Haceli'de
kursak yok. "(Kıyamet koparmak istese, temeli doldurduğumuz zaman koparırdı. Haceli
pısırık! Haceli miskinin biri! Yazık o Fatma'nın çektiklerine!.. Al ahı var şimdi, Bayram dünya
değer. Kollan kuvvetli. Ah, bir ayrı odamız olsa. Sıcak suyumuz, leğenimiz olsa! Bayramın
ayağına pabuç bile olamaz o Deli Haceli! Meymenetsiz herif!.. Şu odayı, ne yapıp yapıp
çevirmeli bu güz! İçine bir duş yaptırsa Bayram, aaah, ikimiz orada yatsak!..)"

Kendi kendisiyle konuşuyor: "Ben ne isterim biliyor musun Bay-raam?" diyor yanında
Bayram var gibi. "Herkesin gözel bir evi olsun isterim! Şövle selaaaametçe!.. Hiç daraşık
çektirmeyen! Her karı kocaya birer oda. her karı kocaya birer duş; duşlara su!.. Su olmasa
bile ben tenekeyle kendim çekerim!.. Bir kuyucuk kazsak evin önüne! Amaaa!.. Kuyuyu
kazdık diyelim, ya pis sular nereye akacak? Ahırı samanlığı göl mü edelim? Yada sokağa!..
O zaman millete şan oluruz! Öğrenirler ne gün yatıp kalktığımızı!" Güldü. "(Şimdi anam
öğrenmiyor mu sanki? Daracık yerde su dokunuyoruz! Sular sağa sola çirpi-yor. Sabah
kalkıp bir bakıyor, her yan ıpıslak! Anlamazlığa furuyor kocakarı. Sanki dünyada kız oğlan
kız yaşamış! Bilmez mi hiç? O da sıkılıyor zavallım! Sıkılıyor ama, benim de canım
burnumdan çıkıp gidiyor. Bayram'la yatarken canım Bayram'a bir şeyler demek istiyor,
diyemiyorum! Öperken şap şap ses çıkarmak istiyorum, çıkaramıyorum! Dünya haram gibi!
Kayıtlı kocam haram gibi! Hırsızlık gibi

I

tıpkı!.. İnsan utanıp duruyor her gün! Ne olacak böyle utana utana?..)"

Küreği ahırda bırakıp çıktı: "(Hele ki uyanmışım demin! Az daha boynuna sarılacağım
adamın, kaynanam uyanıkmış! Görecek her şeyi! Yerin dibine geçtim valla!..)"

Haceli, hâlâ yatıyor köy içinde. "(Bunlar bizimle komşu olsa, Fatma, Bayram'a göz kor mu
acaba? Zavallı Fatma! Kadersiz!» O çapar herifle gün tükenir mi Allahım?)" Haceli
kerpiçlerin halini gördükten sonra ne olup biteceğini düşündü. Bir kızılca kıyamet kopar
mutlaka! Kaynanası, boş böğrüne bir taş vurup yıkar Haceli'yi. Yıkıyor. Sonra Fatma, "Al,
ne yapacaksan yap beni!" diye atıyordu kendini Bayram'ın üstüne. Bayram ne yapar? Atar
mı atardı bu deli Fatma! O da Aşağı Mahalle'nin suyundan içiyor. Nefsi olan her kancık Bay-
ram'ı ister! Onlar komşu olmasın. "(Fatma'nın yüzü çok yuvarlak! Dudakları iri! Memeleri,
butları yuvarlak! Tatlı!.. Birinci gün çelmese, ikinci gün çeler benimkinin aklını!..)" Durdu.
"(Ama sevmediğin bir herifle yatmak da ne azaptır kimbilir! Fatma nasıl sevsin bu Deli
Haceli'yi? Gözü gönlü olan bir kancık Haceli'yi sevemez! Valla sevemez! Ah, yanıyorum
Fatma'ya! Elimde bir çare olsa...)"

Haceli'nin yataktan doğrulup oturduğunu gördü. Hart hart kaşınıyor köyün içinde.
Kaşınmasını bitirdikten sonra, dirseğinin üstüne yan geldi.

Haçça içeri girdi. Kaynanası kalkmış. Bayram uyanmış.

"Ahıra indin mi?" diye sordu Bayram. Yüzüne bir tuhaf baktı.

Haçça: "İndim..." dedi usulca. Şaşırdı. Adam ne biçim bakıyor? Canı birden bir şey mi
istedi acaba?

"Irbık dışarda mı?"

ÖyL istekle soruyor ki...

"Dışarda, hayatta..."

Bayram kalktı. Kapıyı açtı, dışarı çıktı, ahıra gitti. "Gel!" mi demek istedi acaba? Bir yolunu
bulup gitse mi? "Oğlanın ardına düştü gitti!" der miydi kaynanası?

Fakat adamın hali de ne kadar belliydi!

Kalktı. "Tavukları salmayı unutmuşum ana, gidip salayım!" dedi, çıktı. Yürüdü hayattan,
indi merdivenden.

Gitti, avlunun köşesindeki kümesten tavukları saldı. Hemen

ahıra girdi. Kocası telaşla toparlandı. Sonra, baktı gelen Haçça'dır, bıraktı toparlanmayı.

Haçça, gidip boş yemleçlerden birine oturdu. "Çabuk!.." diye fısıldadı kocasına. Bayram
işini bitirip geldiğinde gene telaşlıydı. "Çabuk geldin..." dedi.

Bayram:

"Bir şey mi var Haçça?" diye sordu. Karısının gözlerinin içine baktı. Yoksa tartışacak mı?

Haçça seslenmiyor.

"Bir şey mi var gııı?" diye ikiledi Bayram.

"Yok bir şey canım!" dedi Haçça. "Bana, "Gel!" der gibi baktın, onun için geldim!.." Elini
kocasının ellerine uzattı. "Öyle sandım..."

Bayram ibriği bıraktı. Zaten ne yaptığını bilmiyor: "(Zavallı ömrümüz!..)" diye geçirdi
içinden. "(Biz de yaşıyor muyuz bu dünyada acaba?)"

Evin içinde anası var. "(Anamı geç, çocuklar var yahu!)" dedi içinden. "(Burda da hiç rahat
olmuyor!)"

18 ASI KUZU

I

Karataş'ın Muhtarı Hüsnü, sabahın erken saatinde işbaşı yaptı. Akşam görevlendirdiği
adamların hepsi şimdi işlerin peşine düşmüş olmalılar. İlk olarak bunu denetlemeli.

Mustafa'yı çağırıp tekmil aldı: "Anlat bir bir!" dedi.

"Her iş tamam!" dedi Mustafa. "Yalnız, bir tanesiyle bir tanesi olmuyor ağam!"

"Neymiş o bir tanesiyle, bir tanesi?"

"Çakır dayı, "Ben bu mevsimde asla kovan açmam!" diyor. (Adam haklı!)"

"Bak dürzüye! Onu da birinci boydan salmaya dahil etmeli! Martta hatırlat! Bu namussuzu
da azdırdık. Sivrelttiğimiz kazıklar götümüze batar zaten bizim! Kabahat bizde!.. Neyse...
Peki, bir tanesi

ne.'

"Bir tanesi de, ası kuzu bulamamış üyeler!.."

Muhtar düşündü. Neşesi kaçtı, sonra:

"Deli Haceli'yi çağır bana!" dedi sertçe.

Çabuk çıkıp gitti Mustafa. Haceli'yi hâlâ köy içindeki yatağında yatar buldu. Varıp başına
dikildi:

"Gece burda mı yattın Haceli Efendi?" dedi.

Haceli dönüp baktı:

"Oooo, sen misin Bekçi? Burda yattım..." dedi.

"Üşümedin mi?"

"Allah kahretsin yahu! Bir gecelik hovardalığa çıkalım dedik, ay akşamdan doğdu derler, o
hesap, bir ev yaptıralım dedik, dertli Irazca çıktı karşımıza, onunla başa çıkmaya çalışıyoruz
şimdi! Ana oğul bir olup bizim temeli doldurmağa kalktılar yahu Mustafa! Güya Kara
Bayram karışmıyor bu işe! Ama anasının fendi! Mahsus böyle gösteriyor! Çekip furacaksın
kır domuzu! Valla bak, burası benim tapulu, toprağım sayılır. Bir etek para verdim köy
sandığına. Bu para benim etimden. Tam yedi yüz! Kolay mı? Para mı var şimdi? Benim
toprağıma ne karışıyor bunlar? Para benim, keyf benim! İster temel kazar ev

yaparım, istersem çeker satarım! İrademe kalmış. Acaba hiç bunu düşünmüyor mu bu
çılbak köpekler? Akılları ermiyor mu? Fakat daha fazla sabredemem artık!.. Ayağıma
dolaşıp durmaları fazla oldu!.." Tektüfeği kavrayıp kucağına koydu. "Eğer bir daha
dolduracak olurlarsa, tetiği çekip kurşunu boşaltacağım! Boşaltmazsam adam değilim!
Leşini sereceğim! Upuzun! Ocaklarını... Yani öyle fitil oluyorum ki şu dertli Irazca'yla oğlu
Bayram'a!.. Çekeceğim tetiği, göbeklerine... Valla göbeklerini kurşunla dolduracağım,
göreceksin!.."

Bekçi Mustafa, Haceli'ye göstermeden güldü:

"Analı oğullu ikisini bir hizaya getir!" dedi. "Hem de gayet dikkatli nişan al! Çünkü senin
tüfeğinde tek kurşun var. Furdun furdun, furamadın mı yandın! Bir atarsın. İkinciyi
atamazsın. Bu tektüfeğin doldurması uzun iş. Atıp birini furur da birini furamazsan, gittin
gürültüye! Diri kalan, bir kudurgan canavar olur, yer seni! Çünkü nacakla, kürekle gelir
onlar. Furdular mı, ortasından ikiye bölerler adamı. Bunlarla başa çıkmak zordur yani...
Nacakla..."

"Kabil mi ulan?" diye bağırdı Haceli. "Domuz kurşunu koymuşum sıkıya: "Tırtıklı! Afat bir
kurşun! Dedim Muhtara: "Bugün temelde yatacağım, gene doldurmağa gelirlerse tüfeğimde
kurşun yok!" dedim. "Al bunu boşalt kursaklarına!" dedi. Ona Ziraat'tan vermişler!.."

Yastığın altından bir çıkı çıkardı. Çözüp kurşunları gösterdi. "Bizim Muhtar gibi var mı?"
Gelişigüzel kesilmiş iri kurşun parçalarıydı bunlar. Üç tane. Avucunda hoplattı: "Bunlar bir
girdi mi adamın karnına! O adam iflah olmaz! Doktorlar çare bulamaz! İstanbul'un
doktorları cem olsa, Necip Bey kalkıp gelse kurtaramaz! Çünkü domuz kurşunu! Ve bak...
Yani..."

"Demek furacaksın Irazca'yı, Bayram'ı?"

"Vallahi gelsin, hemen furacağım o dertli karıyı! Güm!.. Oğlunu da furacağım!.."

"Bu gece gelmemişler..."

"Sıkı mı? korktular! Tüfeği elimde gördüler akşam! Zaten yüreksiz millettir bunlar! Çünkü
yoksuldurlar. Çünkü çılbaktırlar. Köylük yerinde bir adamın ötebilmesi için cebi
şıngırdamak. Kara Bayram, çiftlikten üç binlik aldı, işte yeni yeni palazlanıyor."

"Yarın da, öbürgün de, hep yatacak mısın burda?"

"Evi yapıp bitiresiye!"

Bekçi Mustafa: "Sabah oldu gayri ağa! Şimdi de gelip temeli dol-duramazlar! Kalk Muhtarın
yanına git. Seni istedi. Kaymakam geliyor biliyorsun..."

Haceli doğruldu: "Helbet gideyim!.." dedi. "Gidip bakayım! Kurulda bulunuyoruz! Bize de iş
düşer tabii! Kalkıp bakmalı... Aslında Kurul üyesi demek... Sonra bizim bu Muhtar Hüsnü
Ağa... Bu evye-rini yok pahasına verdi bana... Ben de adamlığımı göstermeliyim..."

Çarığını çorabını alıp giymeğe başladı:

"Hazırlık ne âlemde Bekçi Efendi? Sofra tedariği filan?"

"Rakı şarap için Ortaköy'e adam gitti. Taşkelle'yle dört kişi Ulu-yol'un köprülerine,
bentlerine şöyle bir bakmağa çıktı. İl e velakin, Çakır dayı, kovan açıp bal vermiyor!"

"Bak şu dürzünün yaptığına! Nasıl karşı gelebilirmiş koskoca köyün Muhtarına? Aç dedi mi
açacaksın!."

""Arı benim, bal benim, ister açarım, ister açmam!" diyor."

"Böyle söz olur mu? Fakat boşver! Ben gene kabahati bizim Muhtara bulurum. Böyle
dürzülere cevap hakkı veriyor. Nemelazım, yolla iki adam, açsınlar kovanı, alsınlar balı,
tamam!.. Ondan sonra da Çakır dürzüsü, "Balımı çalmışlar, balımı!" diye sana gelip
başfursun! Gelip gitsin, kapını aşındırsın. Kandığı kadar aşındırsın dürzü!."

"Birinci üye ibrahim de ası kuzuyu bulamamış, iyi mi? Şimdi seni bunun için çağırıyor
Muhtar!.."

Haceli çarığını bağlamıştı:

"Koca köyden bir ası kuzu bulunmasın! Pes! Ulan bu Karataş'ı dağıtsınlar öyleyse! Vay
anasını yahu! Vay anassını avradını be! İyi ama ne yapacağız şimdi? Ulan bu Karataş
köyünün adamı..."

Tektüfeği yatağın içine uzattı. Çulu toparlayıp örttü. İyi kötü bir düzene soktu yatağı.
Sonra: "Haydi! Yürü bakalım Bekçi Mustafa!.." dedi. "Haydi bir varalım, ne buyuracaksa
buyursun!.."

Yürüdüler. Berber Melek Hasan'ın evin ordan geçerken Haceli düşündü:

"(Kuzu işi biraz uzarsa, bizim tıraş geç kalır! Sakallar... Ustura... Bizim deli Fatma
kancığı!.. Kuzu işini biraz acele tutmalı...)" Elini yüzüne götürüp gezdirdi. "(İşi gücü yok mu
bu sakal milletinin? Hep büyüyor, büyüyor! Halbuysa insan milleti meşgul! Köylü milleti
daha

çok meşgul! Şehrin içinde iki güne bir tıraş olan adamlar var! Kendi kendilerine! Hey
Allahım hey!..)" İki güne bir tıraş olup Fatma'yı öptüğünü düşündü. Yüzü ekşimezdi elbet.
Karılar tatlı canlarını ne çok düşünüyor! "(Dümdüz bir karı yüzü! Yuvarlak!.. Ama şu sakal
işine bir çare bulabilse gâvurlar! Çok iyi bir iş yapmış olurlar! Çok hayırlı

bir iş!-)"

Söz olsun diye Bekçiye sordu: "Bu sakal işine bir çare bulamadı gitti gâvurlar, değil mi
Mustafa?"

Bekçi, "(Damdan düşer gibi!..)" diye düşündü. Sonra: "Alman'ın kiralı bulmuş!" dedi.
"Tahsildar Yunus Efendi, anlatır durur. Öyle bir ilaç bulmuş ki kıral, sürdün mü hiç sakal
çıkmıyor. Adamın yüzü, yumurta gibi! Karşıdan bakan kız sanır. Ama kıral bir de bakmış ki
ne görsün: Bu kez de ağzının içinden çıkmaya başlamasın mı sakallar? Kıral, "Aman
kardaşım sakal efendi, ben ettim, sen etme!" demiş, geri almış ilacını!.."

Bu Bekçi Mustafa laf küpü. Ne istersen sor. Bulur bulur söyler. Her şeyi bilir. "(Geleni
gideni dinleye dinleye, dünyayı katmış karnına!)" diye düşündü Haceli. "(Duyduğunu
tutmuş hem de!)" Mustafa-yı bir sınava çekmek isterdi ama, sırası değildi. Peki, sırası olsa
ne soracak? İlçedeki Kaymakamın mı, yoksa Yargıcın mı daha yüksek olduğunu? Hangisinin
daha fazla aylık aldığını? Hangisinin daha fazla karı zapturaptına girdiğini?.. "(Memur adam
yılar karıdan! Ne olsa tabansızdır. Halbuysam karı dediğin soykanın yeri kapı ardıdır.
"Höyt!" dedirtmeyeceksin. Gemini sıkı tutacaksın!..)"

Muhtarın karısıyla büyük kızı avluya ateş yakıyor. Duvarın dibine çalı çırpı yığmışlar. Kuzu
gelmemiş ama sıcak suyu hazır edecekler. Muhtarın büyük kızı Naile kuyudan su çekiyor.
Kıçı başı ırlamyor durmadan.

Haceli, doğruca merdivene yürüdü. "(Bu Muhtarın büyük kızı da kız olacak valla! Olacak ki
bir suna olacak! Alanlar öğünsün! Yavru!.. Yavru balaban bakışlı... Düz yolda giderken
keklik sekişli... Göğsü gerdanı benli... Ve en baştan, bakımlı kız tabiii.)"

Mustafa aşağıda kaldı.

Muhtarın karısı:

"Eğer Kaymakam öğlene bastırırsa bu yemekler dünyada yetişmez, Mustafa!.. Daha kuzu
bulunacak, kesilecek, yüzülecek, yıkana-

cak da... haşlanacak! Suyuna pilav pişecek! Yağıyla helva yapılacak!.. Hey gidi heey!.."

"Üzme tatlı canını Atiye abıla!" dedi Mustafa. "Belki öğlene gelmez, akşama gelir
Kaymakam. Malum ya, büyük adam kısmı biraz uykusever olur. Gün tepeye çıkasıya
kalkmaz yataktan. Karıları da bir vakit çayını, kahvesini getirmez. Geç davranır adamlar.
Evden çıktım çıkıyorum, köye geldim geliyorum diyesiye ikindin oluverir! Eee, arada bu
kadar da köy var. Bahusus, koca ilçenin Kaymakamı. Oralarda hiç oyalanmasın mı? Oturup
bir yemek yemesin mi? Hiçbir köyde yemese, Dereköy'de Hacı Veli'nin yemeğini yer! (Hacı
Veli'de yeni bir karı var, atlıyı atından indirir...) Yahu, Atiye abla, Hacı Veli'nin..."

Muhtarın karısı:

"İnşaallah inşaallah!.." dedi. Eli, yüzü, boynu, kulağı kızınınki gibi bir sürü ben. Hem de
bütün alımıyla duruyor daha. Kulluk çekmemiş. Ezilmemiş yoksullukla... "İnşaalah biraz
gecikir de, ben de hazırlığımı tamam ederim! Nasıl yemek yaptığımı hem Kaymakam
Efendimize, hem de Kurulun açgözlü üyelerine bir gözel gösteririm inşaallah!.."

"Geçen güz Yörüklerden aldığımız yağdan var mı daha?"

"Var, ama az kaldı. Utanılacak bir misafir çıkar gelir diye saklıyorum. Al ah o Yörüklerin
yolunu bir daha uğratsa, iki fıçı da peynir yaptırsak. Yoksam bu Karataş'ın bayırında her
şeyi unutacağız Muşta-fa!.."

"Muhtar Ağam, o Yörükler olmazsa başka Yörüklerden işini becerir! Sen bunun için merak
etme Atiye abla! Yol nasıl olsa bizim yaylımdan geçer. Karataş Muhtarının kapanına biri
düşmese, biri düşer! Fıçılara peyniri bastırdığın gibi, iki karın da yağ yaptırırsın!.. (Sen
yaptırırsın, biz gemimizi geveriz yaz kış, o başka!) Sen hiç gamlanma Atiye abla! Benim
Hüsnü Ağam kan alınacak damarı bilir. Tilki gibi adamdır!.."

"Şu kuzuyu, kuzuyu, Mustafa!" dedi Muhtarın karısı. "Çabuk şu kuzuyu!.. Şayet
bulunmayacak gibiyse, dört beş tavuk kesip namusumuzu paklayalım! İrezil oluruz sonra!..
(Karataş'ın adamları, ellerini defter kalem, eksik yazar durmadan!.. Diker gözünü
dürzüler...)"

Bekçi Mustafa:

"Köylüden parayı da topladık!" dedi. "Rakı, şarap, şeker, pi-rinç... Her şey bol, ama velakin
kuzu yok!.. Ah bir ası kuzu, ah bir ası

kuzu!.."

Muhtarla Haceli, hayata çıktılar, yan yana.

"Bu iş çabuk olacak, bak!.." dedi Muhtar. Elini Haceli'nin omu-zuna koydu. "En geç bir
saate kadar. Bilemedin iki saate! Yoksa canım çok sıkılacak yani! İstersen Bekçiyi de götür
yanında! (Ödlek herifin birisin çünkü!)"

Haceli ivedi ivedi merdivene yürüdü:

"Yok canım!" dedi. "Ne lüzumu var? İstemez! Hacı'nın sürüyü Kayardı'nda bulursam bir
saate kalmam! Orda yoksa biraz gecikirim, ama gene erken gelirim. Üzülme! (Şimdi biz
senin dolaşık işlerine kul oluyoruz ya, tabi sen de bize karşı adaletini gösterirsin günü
gelin-

ce...

Muhtar: "Haydi göreyim seni Haceli! Anlattığım şekilde hallet bu işi! Hacı'ya sordun mu
hemen gösterir! Gösterdiğini kapar getirir-

sin!..

Haceli, aşağıdan:

"Getiririm!.." diye bağırdı. Avlu kapısından çıkıp gitti. Ayakları kıçına değiyor giderken. O
kadar hızlı. "(Köylük yerinde, biraz palazlanabilmek için, böyle işlere "He" diyeceksin.
Ondan sonra, hoooop, birinci üyesin Haceli! Ondan sonra da hooop Muhtar!..)"

Karısı, Muhtarın gözüne umutla baktı.

"Bu ifi olmuş bitmiş say Atiye!" dedi Muhtar. "Kara Bayram'ın iki tane ası kuzusu olduğunu
haber aldım! Çabucak birini tutup getirecek Deli Haceli. Yarım saatin içinde tamam bu iş!
Öyle yapacağız. Ne yapalım başka? Biz kendimiz mi yiyeceğiz?" Sonra Bekçiye dönüp yeni
buyruğunu söyledi: "Git, bir kurban bıçağı bul Mustafa! Kosagil-den filan iste! Söyle,
masatlasın da versin!.."

Bekçi selam verip gitti.

Muhtar: "Ben bu köyün temeline!.. Temelinin içine tüküreyim!" dedi. "Akşamdan beri bir
ası kuzu aratıyorum, bulduramıyorum! Ne biçim iş ulan bu? "Sağınacağız" diye vermiyorlar!
Bedava alacağız

sanki! Alt başından bir ateş ver de yak ulan bu köyü! Baya yak,;

valla!.."

Muhtarın karısı Yılık Atiye:

"Irazca'nın Kara Bayram, kuzudan ötürü bir çıngar çıkarmasa

bari?" dedi.

"Yok canım!" dedi Muhtar. "Kolay mı? "Yanlışlık olmuş! der çıkarız Daha olmazsa veririz
eline üç kuruş! Ne demiş herifçioğlu? "Yeri geldi mi parayı sarf et! Paran gittiğine bakma,
ışın bittiğine bak!" Bu da öyle..."

19 YOLLAR BAYIR

Haçça:

"Ana!" dedi Irazca'ya. "Eğer bugün iş yoksa, bir kazan su furup iki giysi yuyalım!
Çocukların sırtı başı kirlendi. Ahmet oğlan hart hart kaşınıyor!.."

Irazca, bereket okuyup kalktı sofradan:

"İyi ya!" dedi. "Bir kazan su fur. Yuyuver gözelce çocukların sırtını başını. Kendiniz de
yıkanın! (Kocan mundar mundar dolaşıp durmasın ortalarda!..)"

Ahmet ayağa kalktı, şiş karnını tıpılattı.

Irazca sordu: "Doydun mu?"

Ahmet: "Doydum nine!"

"Doydun da neye bereket okumuyorsun? Bak, büyüdün gayri! Dam kadar oldun! Haydi
bakalım!.."

Her zaman unutuyor çocuk:

"Allaaah soframıza Halil İbrahim bereketleri versiiiin! Anama babama uzun ömür versiiiiin!
Babama Hazreti Ali Efendimizin kuvveti versiiin! Nineme Fatma Anamızın ömrünü versiiin!
Öküzümüze ineğimize derin boylu derman versi iin! Düşmanımıza yenilmez zahmetler
versiiiin! Tarlalarımıza bereketli rahmetler versin! Soframıza gene gene bereketler versin!..
Kadim Allah, daim Allah!.. Evvel Allah, ahir Allah!.. Âmin!.."

Irazca: "Aferin!" dedi. "Düşmanlarımızın gözü kör olsun! Aferim tosunumaa!.." Haçça'ya
döndü: "Geliiin! Bunun sırtını hemen değiştir kızım! Çelik Paşa'yı alıp harıma doğru
götürsün. Aymelek'le Doru-kız'ı sığıra katalım bir havalansınlar! Ama öğlene doğru dönüp
gelsin, bir de yıka oğlunu, adamakıllı!" Ahmet'e döndü: "Tamam mı Ahmet? Öğleye
geleceksin!.."

Ahmet mızırdanmaya başladı:

"Öğleye değil, akşama geleyim! Ekmek katın torbama!.."

"Yıkanacaksın ama nineşim?"

"Yok, yıkanmayacağım işte!" Oldu bitti hoşlanmazdı yıkanmak-

tan. Küllü sudan yılmıştı. "Yılana bakacağım ben!" dedi. "Hem Çelik Paşa'yı güderim, hem
yılana bakarım! Bulursam öldürürüm..."

Irazca sözü uzatmadı: "İyi ya! Şunun sırtını soyuver madem kadın Haçça'm!.. Soyuver
gitsin!.."

"(Kazandık!)" dedi Ahmet içinden. Güldü.

Götürsün öküzü! Ben de ekmeği katayım!"

Bayram, koyu koyu düşünüyor:

"(Bir sağlam tabanca! Bir algın bıçak olmalı şimdi! En iyisi bir tabanca! Tutuksuz! Köylük
yerinde çok lazım adama. Düşmanı kazanmalı, ama gütmesini bilmeli! "Ya paran olmalı,
yada arkan!" demiş elin oğlu. Boşa dememiş yani. Bu benim anamın akılları havaya! Kalktı
gidiverdi, bir de kerpiçlerini kırdı! "Deli Haceli'nin bir alay kardaşı var!" dedik. "Zebella"
dedik. Ama kendimiz de düşüp gittik ardına! Üç kardeş bir olup geçtiler bir dar yerde
önüne, buyur ne yapacaksan yap? Çık nasıl çıkacaksan belanın içinden! Anam karakola
güveniyor. Hökümete güveniyor. Sen dövüldükten sonra hökümet ne yapacak sana?
Furulmuş yumrukları geri mi alacak hökümet?.. Deli Haceli'yi atacak mı Türkiye'den dışarı?
Köydeki düşmanlığa hökümet nasıl çare bulabilir? İnsanı tanıksız tapıksız döver elin adamı.
Tutar elini kolunu bağlar, bir kocaman taş sarar sırtına, "Yürü!" der. "YürüüL" Götürür
karakola kadar! Gayri, ister yürü, ister öl orda! Kardaşları... Eee; ama... Bir de yüksek bir
haney yükselt bakalım evin önüne! Kapatsın senin önünü! Hayata oturup baktığın zaman üç
adım önünü göreme! Bir ay değil, bir yıl değil, sonuna kadar! Ev değil cezaevi sanki! Adam
olan buna razı olamaz! Ne yapıp etmeli, ölmeli düşmeli, evin önüne ev yaptırmamalı! Kağnı
geçecek yol da kalmıyor... Sonra samanı nerden taşıyacağım? Taşıyıp bitirdikten sonra
kağnıyı nereye koyacağım? Zahireyi, unu, bulguru hangi yoldan geçirip eve koyacağım?..
Üstelik, bir de kokusu var bunun! Pisliği var! Başa çıkılmaz bunlarla!.. Fatma... Fatma aslan
ama, Haceli deli... Kardaşları... Muhtar Cımbıldak Hüsnü var... Şu yıkıklardan birine
yapsalar evlerini! Yanıbaşımıza! Düşmanlık, zıtlık girmese araya! Evlerimiz yanyana olsa!
Bir göz etsem, Fatma inse! Bir göz etse ben çıksam! Hiç olmazsa haftada bir! Helva yemiş
gibi! Bir bayramdan bir bayrama et yemiş gibi! Sıcacık, tazecik ve sağlam! Dirice ve istekli,
ve alaflı bir karı bu Fatma, maşaallah!..)"

I

Irazca; "Ne düşünüyorsun, oğlum derin derin?" diye sarstı Kara Bayram'ı.

"Yok bir düşündüğüm ana! Biraz hülya kurdum: Öküzü iki ettim. Harıma çit ettim.
Merdiveni düzelttim..."

"Avradı iki edemedin mi?" dedi Irazca.

Bayram karşılık vermedi. "(Ah ana aah!..)"

"Vazgeç tosun oğlum! Dibini mi bulacaksın düşünüp düşünüp? Baban Kara Şali de elini
senin gibi çenesine kor, düşünürdü. Ama öldü gitti, o da bulamadı dibini! Deryada gemilerin
batmadı ya aslanım! Her şeyin bir çözümü bulunur. Yeter ki kalbine korkuyu uğratma!
Karataş'ın Topal Pehlivan'ı gibi, tutuşur tutuşmaz ayaktan pes deyiverme!.."

"(Sen kerpiçleri kır... Deli Haceli, kardaşlarıyla, kudursun gelsin üstüne de gör olanları!..
Kaçsan kaçmaya yaramaz, karşı dursan durmaya!.. İki ucu da bulaşık bir değnek, ne
yandan tutsan elin batıp çıkıyor...)" Eli çenesinde birden, "Asla pes etmem ana!" dedi. "Asla
etmem! Fakat düşman kazandık, gütmesini bilelim! Benim demem bu! Bunun dibi de, derini
de bu ana! Adamın belinde tutuksuz bir tabanca bulunacak böyle zamanda! Canını
kurtarmak için havaya sıksa faydadır! Hiç olmadı bacağına sıkar, yıkar dürzüyü, canını
kurtarır!.."

"Korkma! O yürek nerde Deli Haceli'de? Üstüne yürümek şöyle dursun, karşıdan karşıya,
"Höyt!" diyemez sana! Ancak tektüfeğini kucağına alıp, köy içinde karıyla yatmayı bilir o!
Başka iş gelmez elinden! Hiç korkma!.."

"Oooof ana! Korkumdan değil, sen korkumdan mı sanıyorsun? Hiçbir şey yapamaz
diyorsun ama, kerpicinin kırıldığını duyunca daha pek delirir dürzü! İki bin kerpiç! O kadar
emek! O kadar para! Ben olsam, ben de deliririm! Buna kim delirmez ana?"

"Sus aman Bayram! Bir şey yapabilecek olsa temeli doldurduğumuz zaman yapardı! Ne
yaptı? Sen beni dinle: Söve siye merdivene kadar geldi de yukarı çıkamadı! Ahmet oğlan,
çapa sapını kucaklayıp durdu: "Bir adım daha atarsan, kafanı patlatırım!" dedi, ondan bile
korktu! Atamadı bir adım!.."

"Atamamış!.. Ama bu kez atar!.. Kerpiç bu! Kerpiç başka ana!.. Duydu mu kudurur!.. En
korkak adam kudurur! Öfkeyle yürür üstüne! Evinin önüne ev yapmağa kalktılar da sen bile
kudurdun bak!

Kendin pek mi yüreklisin? Yüreğe bakmaz o! Yürek diye bir şey yok. tur! Damarına bastın
mı herkes yüreklenir, Bolu Beyine kafa tutan Köroğlu kesilir. Sen yalnız damarına bas. Biz
şimdi Haceli'nin damarına bastık. Onun için önlem almalıyız!.."

"İyi ya!.." dedi Irazca. "Madem öyle, kapanır, evden çıkmazsın oğlum! Deli Haceli gelir,
kapıyı döver döver, sonra gider kerpicini yeniden kestirir. Haney'i de diker senin evin
önüne. Olan bana olmaz, sana olur ölene kadar, çocuklarına olur! Benim günüm tamam! Ya
dört yılım var, ya beş! Altı değil! On altı hiç değil! Sen bilirsin..."

Haçça içeri girdi. Irazca, sözünü tamamladı:

"Siz bilirsiniz!.."

Haçça: "Ahmet'i yolladım! Aymelek'i, Dorukız'ı, ötekileri sığıra saldım!" Orda hâlâ serili
duran sofrayı toplamağa başladı. Osman'la Şerfe, üstlerini iyice batırmışlar. "(Nasıl olsa
giysi yuyacağız!)" diye düşündü Haçça. Üstünkörü silip ikisini de birer köşeye oturttu. Bir
parça çıra, bir parça ateş aldı, gene gitti: "Ateşi yakayım aşağıya! Sonra Ağali dayıgilin
kuyudan su getireyim!" dedi giderken. "İşler işlenmek istiyor. Hem de hepsi benim
boynumda.."

Bayram, "Kızma ana!" dedi. "Kahırlı kahırlı konuşma hem de! El gibi söz söyleme adama!
Başladığımız işi sonuçlandıralım! Sepette mi, selede mi, bir belbıçağım olacak. Nerdeyse bul
da ver onu! Takayım şurama! Korkulu düş görmektense uyanık yatmak en iyisidir, ana..."

Yılık Atiye; Haceli'nin bir ası kuzuyu boynuna vurmuş, kocaka-pıdan giriverdiğini görünce,
derin bir "Oh!" çekti:

"Az daha merakımdan çatlıyordum! Nerde kaldın bre Haceli? Yoksa Karataş'ın caddelerinde
yolunu mu şaşırdın? Şimdi öğleye yetişir mi bu yemek? Allahtan bir şey engel olsa da,
Kaymakam akşama gelse. Sofrayı akşam koysak. Allahtan olsa da.... Şuna bak! Ne vakit
oldu?.. Tüüüüh!.."

Haceli kuzuyu yere indirip kocakapıyı kapattı:

"Bir haftadır çobanlar yatıda yatıyormuş Atiye abla! Bizim Hacı olacak akıllı da Yazyurdu'na
çıkarmış sürüyü. Kayardı'ndan oraya geçtim. Sermiş bayırın yüzüne! Yayık yayık kuşluk
vakti inecek köye!

j>4e bilsin senin burda evip kıvradığını? Gidiver geliver, epey sürdü tabii! Ama telaş etme;
yetişir! Daha vakit erken. Kuzu eti tazedir, çabuk pişer. Kesmesine yüzmesine de yardım
ederim..."

Muhtarın karısı, kuzuya şöyle eğreti bir göz atıp söylenmeyi sürdürdü:

"Ne bileyim gayri!.. İki ayağımı bir pabuca soktunuz benim! Çırpınıp durayım artık akşama
kadar..."

"Muhtar ne yapıyor?" dedi Haceli. "Yukarda mı?"

"Yukarda! Yanında Ağali var. Epeydir oturuyorlar..."

"Zoru neymiş Ağali'nin sabah sabah?"

"Ne bileyim? Bizimki kendi çağırttı. Böyle bir ağır misafir gelecek oldu mu kirişi kıvrar. Bir
onu çağırtır, bir ötekini..."

"Bir bakayım, ne yapıyorlar? hem de haber vereyim kuzuyu getirdiğimi. Bekçi nerde?
Kesse hemen şunu!.."

"Ne bileyim? Çıktı gitti. Bir yere yollamıştır..."

"Öyleyse ben keseyim! Vakit geçirmeyelim bari! Keskince bir bıçak var mı?"

"Var! Bekçiye buldurttu sen gittikten sonra. Yukardadır. Git kendisine sor. Sor da kesiver
aman Haceli!.."

"Benim de acele işim var, ama tabii bu daha önemli! Tıraş olacağım. Gayri, kesmesini
keserim de yüzmesine Bekçi yetişir inşaallah!.."

"Gözünü seveyim Haceli, tıraşını sonra ol! (Güvey girecek değilsin ya dürzü!) Bir tikim
kuzunun kesilip yüzülmesinden ne olacak? Haydi aslan Haceli!.." ¦

Haceli, kıvrak kıvrak yukarı çıktı. Daha kapıdan bağırdı:

"Heey Muhtaaaar! Kuzuyu buldum geldim! Kalk da bir göör! Bakalım beğenecek misin?"

Kapıyı açtı, girdi ses beklemeden.

Muhtarla Ağali baş başa vermişler.

Haceli selamladı: "SelaaamL"

"Aleykümselam Haceli!" dediler.

"Getirdim kuzuyu, kalk da gör!"

"Tamam canım!" dedi Muhtar. "Görüp ne yapacağım? Dedim ya ben sana! Çoban gösterdi,
sen tuttun getirdin..."

"Ama öyle yoruldum ki yani! Az yol değil ha! Ta Yazyur-du'ndaymış! Araya araya gücüle
buldum!.."

"Der demez hemen bildi Hacı, değil mi?"

"Bilmez olur mu? Adamın zenaatı kaç yıldır!"

"İyi bir şey mi, topluca mı bari?"

"Fena değil... Topluca..."

"Ağır mı?"

"Çok ağır! Alacalı da bir şey! Tam yenecek kuzu!.."

"Aferin Haceli!" dedi Muhtar. "Az önce de Bekçiyi Birinci Kurul üyesi İbrahim'e saldım. Belki
geç gelir. Surda bıçak var, al da kesiver! Becerirsin değil mi?"

"Ben de bıçak almağa çıktım zaten! İşim de var ama gayri bu iş daha önemli! Tıraş
olacağım..."

Geldi geleli Muhtarın sonu gelmez sözlerini dinlemekten usandı Ağali. Usulca çiğnini çekti:

"Valla!.. Bana şimdi evyerinin fazla lüzumu yok! Ama madem sandığa, hem de şu heykel
belasına para lazım, ben size vereyim istediğiniz kadar. Siz bana meradan bir yer gösterin,
ekip biçeyim! Eğer ki muradın bana iyilik yapmaksa bunu yap!.."

"Oooo!.." dedi Muhtar. "(Bak şu oropsu avratlıya) Ben senin meramını anlıyorum Ağali!
Sen mera satın almak istiyorsun bizden!"

"Hayır!" dedi Ağali. "Mera satın almak değil bu! Ben size para vereceğim, siz parayı geri
getirene kadar meradan bir yeri ekip biçeceğim. Kuru boşa borç olur mu şu zamanda?
Olursa sen bana» versene biraz! Hem beri bak, kimbilir ne zaman geri vereceksiniz benim
para-

yl?"",,

"Bırak!" dedi Muhtar. "Kalsın!.. Köy sandığı senden bir senetle

borç parayı alacak, onu bir daha nasıl geri verecek? Sandık aldığını geri vermez! Kervanı
mı var sandığın? Bir adam mıdır sonra köy sandığı? Parayı nerden kazanıp sana verecek?
Böyle lastikli, lügatli konuşma benimle Ağali. Düz konuş arkadaş! Düpedüz! "Ben köy
içinden evyeri değil, meradan tarla satın almak istiyorum Hüsnü!" de. Ve bak, ben sana
kısaca cevap vereyim: Bu iş olmaz Ağali! Komşular mera satılmasını istemiyor. Köylünün
ayranını kabartmağa gelmez kardaşım. Merada herkesin hakkı var. Götiçi kadar bir yer
sattın mı başlıyorlar ayaklamaya! Halbuysam köy içi öyle değil. Köy içiyle, sade evi olan
ilgilenir. Burdan bir evyeri satarsam sade evi olan ciyaklar. Onu da susturmak kolaydır. İşte
şimdi şu Irazca'nın Kara Bayram! Bizim Üye

Haceli'ye evinin önünden bir evyeri verdik diye biraz çen çen ediyor ama kulağasma! Dün
değil önceki akşam Haceli'nin kazdırdığı temeli doldurmuş. Çağırıp konuştum. "Ben
yapmadım, anam yaptı!" diyor. Ama yalan! İsterse anası yapsın! Ne ayırdı var? İyice kafam
kızdı, çağırttım. Gözelce dört tokat sallayacaktım suratına, vazgeçtim. Kabadayılığı var
dedim. Öğüt verip savdım. Narkını kırmak istemedim komşu içinde..."

"İşittik!" dedi Ağali. "İşittik ama Muhtar, bak, kimse razı olmuyor bu işe! Sen de diyorsun
ki: "Sade evi olan ciyaklar!" Diyorsun ki: "Ötekiler ciyaklamaz!" Öyle değil. Herkes
homurdanıyor! Sığır hergele nerede toplanacak Muhtar? Köy içi daralıyor!.."

"Vay gidi medeniyetsizler vaayL Ulan bir kez resmi köy içinde sığır hergele toplanması
kanuna uygun değil! Sonra ahlaka uygun değil. Dine de uygun değil. Caminin kulağı dibinde
sığır hergele toplanır mı Ağali? Düşün de konuş! Sen vaktinde Kurul üyeliği yapmış
adamsın! Mallar gözelce sıçsın sıvasın, sen o pisliğin yanı başında namaz kıl! Ne gözel
Müslümanlık bu be? Ayıptır ayıp! Gelene gidene karşı da ayıptır. Buna bir son vermek
görevimizdir arkadaş! Sen şimdi bana açık cevap ver: Bu gösterdiğim yere altı yüz bannot
verip alıyor musun, almıyor musun?.."

Ağali iki dizinin üstüne doğruldu:

"Almıyorum, alana kutlu olsun!.."

"Almıyorsan kalk kardaşım! Seninle konuşmamız bitmiştir! Köy Kuruluna dahil olmadığın
halde sana bu kadar da indirim yaptım. Bilene bu da büyük bir iyiliktir. Haydi uğurlar olsun
kardaşım! Güle güle..."

Ağali kalktı: "Eyvallah!" dedi.

Muhtar: "Kaymakam geldiği zaman buralarda ol gene! Ne de olsa köy eşrafından sayılırsın!
Büyük hazırlık yapıyoruz! Rakılı makı-lı!.. Sen de bulun... Kaymakama iki söz de sen
söylersin köy namı-

na...

"Sağ ol!" dedi Ağali. "Bulunmaya çalışırım... Şayet bulunamaz-sam, ve de bir şey lüzum
ederse eve haber salıver. Kaç kişi geliyor? Yatak filan gerekir mi?"

"Bizde yatak var, ama kalabalık gelirse sana haber yollarım. Senden memnundurum Ağali!
Memnundurum ama bu evyerini alsan

iyiydi! Böyle aykırı aykırı konuşmanı beğenmedim!.."

"Neyse!.." dedi Ağali. "Boşver! Başkasına satarsın! Köy içini, "babam hasta" diyen alır..."

"Millette para yok Ağali, sen iyi düşün bunu!.."

"Ben düşündüm Muhtar! Kararımı da verdim, almam! Haydi eyval ah!.."

"Güle güle Ağali!.. (Güle güle boklu avradı dürzü, cımbıldak herif, güle güle!..) Güle güle
kardaşım!.."

Ağali'yle birlikte Muhtar da çıktı dışarı. Avluya indi. Haceli, eli kolu sıvamış, çalışıyor.
Yüzmüş olmuş kuzuyu. Ak pembe eti, taze. Muhtar kendi kendine: "Çiğken yiyesi geliyor
insanın! Şuna bak!.." dedi. "Haggaten iyi kuzuymuş! Rakıyla iyi gider! Kaymakamın
sayesinde yaşadın gene Nüfusçu Osman! Haydi bakalım tilki bacaklı dürzü!.." Sesini
yükseltti: "Kolay gelsin Haceli! Nasıl kuzu, yağlı mı? Aferim! Yüzmüş tamam etmişsin
maşaallah!.."

Haceli, kuzunun sırtından çıkardığı deriyi götürüp iğdenin dalına astı. İçini temizlemeğe
başladı bu kez. Bir yandan Muhtarın karısının çenesi, bir yandan işi, tıraş olup Kaymakamın
önüne -ille de "akşam"a- temiz çıkma isteği, akşam Fatma'ya temiz bir yüzle sarılma
özlemi, elini ayağına dolaştırıyor. "Nasıl oldu?" diye sordu, bir yandan da Muhtara.
"Uyuşabildiniz mi Ağali dürzüsüyle?"

Muhtar, "Yok be Haceli!" dedi. "Ağali'nin kafasında bir ton buz yatıyor daha! O buzlar
erimeyince gelip köy içine ev yapabilir mi? Köy içine ev yapmak kolay mı? Çay Mahallesi'
nin deresinde, Kara Bayram'in evinin ardında paslanıp duracak! İnsanca yaşamak
istemiyor! Meradan yer vermeliymişiz kavata! Yetmiyor sanki ekip biçtiği yer!"

Bekçi çıktı geldi:

"Birinci üye İbrahim'i bulamadım!" dedi. ""Kaymakam gelene kadar varıp gelivereyim!"
diye değirmene gitmiş!"

Söve söve döşeli odaya doğru çıktı Muhtar: "Cehenneme gitsin yabanın ayısı! Ben burda
köy işi için çırpmayım, o çeksin değirmene gitsin! Lüzumu kalmadı Mustafa! Zaten de
lüzumundan değildi. Laf olsun diye bir danışacaktım! Şöyle usulen! Yoksa ondan hayır
gelmeyeceğini, onun ne yontulmadık bir kavat olduğunu ben bilmiyor muyum? Hele sen
dur! Şu yazıcı bir gelsin! Sırp

bir tutanak, "İstifa etmiştir"; tamam! Defedeceğim ayıyı! Kalkar Kaymakamın geleceği gün
değirmene gider! Bugün değirmene gidilmez! Bugün görev günü! On iki ay yat, fakat böyle
günde kendini göster! Bak Haceli'ye! Herifçioğlu ev yaptırıyor, kerpiç kesiyor, taş çekiyor,
ama görevi de savsaklamıyor! Çağırdım mı eli kolu sıvayıp koşuyor. Niçin? Çünkü görev!
Vatan millet görevi!.. Kaymakama hazırlık yapmak ne demek? Çok önemli! Bir Kaymakam,
bugüne kadar koca bir ilçenin başıdır. Cumhurbaşkanını temsil eder. Cumhurbaşkanı da
vatanı milleti temsil ettiğinden, Kaymakama hazırlık, vatana millete hazırlık yapmaktır.
Bunun için bizim şimdiki yaptığımız da bir vatan millet görevidir. Kaymakam deyip geçme,
Kaymakam çok önemli! Kaymakamdan sonra, rütbe sırasıyla Onbaşı gelir, o da önemli!
Onbaşıdan sonra da Muhtar gelir!.. Bunları ne bilecek bu dürzüler?"

Döşeli odaya girip "Vatan millet görevi için çırpınma" sini sürdürdü.

20 KÖR GELİŞ

Haceli, Muhtarın avludaki "görev"i bitirdikten sonra hemen koy içine geldi. Gün iyice kuşluk
yerine ağmış. Sığır hergele çoktan dağılmış kıra bayıra. Kopan gitmiş işine kaydına. Temelin
başındaki yatak, bırakıp gittiği gibi duruyor. Sabah sabah köy içinde toplanan mallar,
temelin orasını burasını batırmış. Yatağa ziyan yok şükür! "Ulan bu karı da amma pasaklı
ha!" diye söylendi. "İnsan gelir de bir bakar şu yataklara!" Toplayıp sırtına aldı. "Akşam
gene getireceğiz ama akşama kadar burda durması ayıp! Götür eve at ulan katırın kızı!"
Sırtında yatak, Aşağı Mahal e'deki eski evine doğru yürüdü. "Ama bir tek karı ne yapsın
canım? Tonla işi var evin! Gider gitmez oturmuştur ekmek teknesinin başına! Her gün, her
gün!.. Fakat elini çabuk tutsa ya eşşek sıpası!.."

Hüseyin Çavuş'un köşede Kerimoğlu'nun karısı Zeynep geldi karşısından. Kerimoğlu'nun
karısı yalınayaktı. "(Yoksul milleti hep yalnayak!..)" dedi Haceli. "(Çarık bulup giymek
mesele bu dünyada çarııık! Dünyada herkes çarık giyse, o zaman gön yetişmez! Helbet bir
kısmı da yalnayak olacak!.. Ohhoo!..)"

Kerimoğlu'nun yalınayak karısı, bir tuhaf bakıyor Haceli'nin yü-

züne.

Haceli: "(Sırtımızda yatak taşıdığımızdan alay ediyor besbelli!)" dedi. "(Çılbak köpeğin
karısı, ulan sidikli irezil, ne varmış bunda alay edecek? Bak şuna! Ulan hâlâ bakıyor be!
Ulan toprağımı bekledim, toprağımıııı!.. Yattım köy içinde! Var mı diyeceğin?..)"

Kadın durdu: "Haceli ağam..."

Haceli durdu: "Ne o? Bir şey mi diyeceksin?"

"Haceli ağam, bir şey diyeceğim, ama..."

"Desene madem! Ne eğip büküyorsun?"

"Diyeceğim ama Haceli ağam, bana darılma!"

"(Bak şu soykaya!)" Hafifçe öksürdü Haceli.

"Kerpiç çukurundaki kerpiçler senin miydi Haceli ağam?"

Yüreği "cızz" etti: "(Senin miydi? —miydi?)"

"Kerpiçler ezilmiş bre Haceli ağam! Git bir bak! Bir bak ama bana darılma haber verdim
diye! Demin anamgile gittiydim. Dönerken gördüm. Ezilmiş, un ufak olmuş sergideki
kerpiçler!.."

Ne yaptığını bilmeden, sırtındaki yataklan atıverdi! Yatak, yorgan, çul yarımı, alacalı kilim,
yorganın arasındaki tektüfek, serilip gitti sokağın ortasına...

Haceli, var hızıyla kerpiç çukuruna koşarken, Kerimoğlu'nun karısı dökülen öteberiyi
topladı, sardı sarmaladı, vurdu sırtına, alıp götürdü Haceli'nin evine doğru. Tektüfeği eline
aldı. "Hele ki patlayıp etmedi!" dedi götürürken. Namlunun ağzını aşağıya tuttu.

Zeynep kadın:

"Kerpiçlerine oyun oynamışlar Haceli'nin!.."

Haceli yel gibi koşuyor. Her şey kalbine doğdu. "(Allahtan kalbime doğan gibi olmasa!)"
diye dua etti bir an. Olup biteni daha geç öğrenmek için koşuyu yavaşlattı biraz.
"(Kerpiçlerin dörtte biri ezilmiş olaydı da, gerisi sağlam kalaydı bari!)" diye dua etti bir an.
Bir an da yarısının sağlam kalmış olmasına dua etti. Sonra; "(Y°k, yok!)" dedi. Bir teki bile
ezilmiş olmasın! Emek çekmiş, ter dökmüş, para dökmüştü. Dereden mi topladı o paralan?
Madem öyle, ne yapsa az bu Kara Bayrama! "(Tektüfeği kucaklayıp varmalı karşısına. İki
bir demeden tetiği çekip karnını doldurmalı it dölünün! ulan bu iş midir? Ulan bu insanlığa
sığar zenaat mıdır? Ulan bu gâvurluk değil midir? Ulan bu kanıbozukluk değil midir? Bu
Moskofluk, bu komünistlik değil midir? Harman yakmaktan geri kalır mı bu yaptığın ulan?
Ama dur! Dur Kara Bayram! Bir de ben senin pundunu yakalarım! Ee bakalım! Öhho!.. Ulan
dürzü, sen benim evimden su çıktığını bilmiyor musun? Sen benim gece gündüz
öksürdüğümü, kolumun belimin ağrıdığını bilmiyor musun? Alacağın olsun! Unutma
bunları!..)"

Vardı kerpiç sergisine: Hepsi, hepsi mahvolmuştu!..

Dizleri titriyor. Her şey tasarladığından daha kötü. Un ufak olmuş koca serginin kerpici! Bir
bir elden geçirmişler. "(Kalbinde biraz insanlık olan, üste para versen yapmaz bunu!
Baaak!. Bak!.. Ulan biz bu kerpiçlerle önü turalı bir ev yaptırmayacak mıydık köy

içine? Kocaman bir öküz başı gömdürmeyecek miydik duvarına? Sakız gibi çam tahtalarıyla
kapılarını işletmeyecek miydik? Sülün gibi "Maşaallah" yazdırmayacak mıydık alnına? Gözel
tahtalardan dolap oydurmayacak mıydık odalarına? Sayvanına bir döşek atıp dostumuz
düşmanımıza karşı oturmayacak mıydık akşamüstleri?.. Ulan orospu analı! Ulan babasının
mezarına sıçtığımın dürzüsü!.. Şuna bak, toz toprak olmuş çekilen emekler! Rezil olmuş
paramız, alın terimiz!..)"

Döndü durdu bozulmuş kerpiç sergisinin arasında. Yüksek sesle bağırdı: "Tüüüüüüüühh!.."

Sövüyor öyle yüksek sesle...

Birden aklına gelmiş gibi, köy içine doğru koşmağa başladı. Bastığı yeri görmüyor.
"(Davranın düşman geliyor!)" diyen bir telaşın içinde. Köy içine o hızla girdi. Taş toplamağa
başladı kucağına. "(Kapısını bacasını, sülalesinin kafasını sağlam bırakmak caiz değildir
bunların! Yapana yapacaksın! Etini didik didik edeceksin o kır domuzunun! O Moskof
dölünün başından pekmezini akıtacaksın!.. Kan kokuyor gözüme, kaan!.. Kaan, kan!.. Dur
ulan Haceli! Akıllı ol! Şimşek gibi dal dürzünün evine!.. Bir bir hakla köpeklerin soyunu!..)"

Gözü, yeri göğü görmüyor. Onu böyle yüzü sapsarı, ağzı köpük içinde, gözleri kana
kesmiş, titrek görenler ürperdi. O, kimseyi görmüyor. Halindeki kötülüğü kavrayıp,
takıldılar ardına. Görmüyor. "İnsanlık dışı acayip bir hal!" diyorlar.

Doğruca Kara Bayram'ın avluya koştu. Çatma kapıyı bir itti, kapı yıkıldı. Irazca avludaydı.
Elinde bir tarak, bitli buzağıyı güneşe çıkarmış, tarıyor, bitini kenesini kırıyor. Köşede bir
kazan tütüyor.

Haçça, çamaşır teknesinin başında.

"Yedi sülalesini, kökünü kökenini, dökenini dökeceğini, gelmişini geçmişini, dinini
imanını!.." AbooooovL

Daldı içeri, ilk taşı, kazana doğru savurdu. İkinciyi savurdu! İkinci taş, Haçça'yı belinden
yıktı.

"Anam!.." dedi, kapandı kadın. Az daha soluksuz gidiyordu. Kapandı yere.

Haceli bir daha, bir daha savurdu. Taş bitti elinde. Bu kez de tekmeyle tokatla girişti
vurmağa.

Irazca geç ayıktı. Birdenbire neye uğradığını anlayamadı. Zelzele sandı. Habire de vuruyor
eşkıya! Boğacak, öldürecek gelini! "Amanınun, amanıııın!.." diye bağırdı var gücüyle.

"Amanın imdat!.. Toman'ım imdat!.."

Kaşla göz arasında merdivenden Tornan saldırdı. Irazca: "Tut Tornan!.." dedi. Sonra koştu,
kendisi de saldırdı. Yakasından yapıştı. Haceli, kolundan tutup fırlattı Irazca'yı. Kadın üç
adım öte sendeledi. Bağırıyor: "Bakın görün, tanık olun komşular!.. Amanıııın komşular!..
Güpegündüz adam öldürüyorlar!.. Ulen Bayram yetişsene!.. Ölü müsün, diri misin, ne
boksun ulen BayraaamL Ne yapıyorsun evin içinde? Yetişsene!.."

Tornan yetişip Haceli'yi paçasından aldı.

Bayram, elinde pelit odunuyla göründü yukardan. Haceli, Haçça'yı bırakmış, köpeğe girişti
şimdi. Taşla, tekmeyle... Yumrukla bile vuruyor. Köpek yırtınıyor.

Irazca davrandı, yeniden saldırdı. Yakasını yırttı, yüzünü gözünü tırmaladı:

"Öldürdü gelinimi, öldürdü ceylanımı!.. Gitti gelinim, gitti sunam, gitti kadın Haçça'm!.."

Bayram yanaştı Haceli'ye. Atıldığı gibi yıktı yere. Vurmağa başladı. Kaşıdır gözüdür
demiyor. Orasına burasına, neresine gelirse vuruyor elindeki odununu.

Irazca, varıp Haçça'nın üstüne kapandı. Haçça'nın üstünde ağlamaya, ara sıra Kara
Bayram'a doğru bağırmaya başladı:

"Fur, fuuuur! Öldür beyni soğuğu! Hazır evin önüne gelmiş, fur öldür! Fur da kanı sefil
olsun soysuzun! Huuuu hu!.. Gitti gelinim, gitti sunam!.. Huuu, huuu!.."

Komşular doluştu. Doluştu ama, karıdan kızdan başkası yoktu! Bayram'ı tutmağa çalıştılar.
İki üç kadın, elinden odunu zor aldı. Haceli zor hallere düştü. Bayram'ı zor güç çekip aldılar
üzerinden. Toman'ı ittiler. Tutup kaldırdılar yerden adamı. Yüzü gözü şişmiş o an. Mosmor
kesilmiş. Ayakta durmaya canı kalmamış. Tuttular. Ağzından köpük saçıyordu hâlâ.
Sövüyor. Basıyor dolu dolu. Bayram da kuduruyor o böyle sövdükçe! Haceli kekeliyor:
"Sizin kökünüzü, kökünüzü ulan sileceğim bu köyün içinden!.." Bacağından kan akıyor.
Tornan parçalamış.

"Ulan kahbe karılın!.. Ulan boynuzluuu!.."

Bayram, Fatma'ya da sövüyordu... Utandı.

Haçça, yığılıp kaldığı teknenin başında: "Aman AllaaahL" diye bağırıyor. İnliyor. "Bellerim
anacığım, bellerim!.."

Irazca çırpınıyor:

"Gittiii, gitti gelinim!.. Kadın gelinim gittiii!.. Gitti güpegündüz! Güpegündüz can almağa
geldiler, can, caan, caaaaan!.. Görün halimizi, görün komşular, görün ne perişan!.."

Haceli habire: "Kökünüzü sileceğim!.." diyor.

Kara Bayram'ı üç kişi zor tutuyor.

"Nasıl gelir bu evin önüne! Hâlâ duruyor! Salın beni!.. Tutmayın!.." Tartıp yıkıyor kolunu
tutan karıları.

Haçça inliyor: "Belim, kadın anacığım beliiiiim!.. Kopuyor belim!.. Bana bir derman verin
kadın anacığım! Ne olursunuz, bir derman verin!.."

Haceli'yi alıp avludan çıkardılar. Aşağı Mahalle'ye kadar gidecek halde değil. Bakkal
Hüseyin Çavuş'un eve taşıdılar.

Birkaç kadın da Haçça'nın başına toplandı. Kaldırıp yukarı götürdüler.

Köyün gürültüsü bir zaman kesilmedi. Köpekler ayaklanmış havlıyordu. Kavganın dalı
budağı yüksek sesle yayılıyordu ağızdan ağıza.

Az sonra Haceli'nin kardeşleri sökün etti. Mevlüt, Muharrem, Boz Ömer koşar adım, kama
düzeni geliyor. Köy içine bakan evlerden adamlar peydahlandı. Koştular. Koşup tuttular.
Kara Bayram'ın avlu kapısını kapadılar.

Bu kadar gürültü patırtı arasında başına bir tek yumruk değmeyen Irazca, şimdi, yüksek
sesle Deli Haceli'nin sülalesini sayıp döküyor.

Tornan, Aşağı Mahalle'ye doğru ürüyor. Hem de ağzında, dudaklarında kalmış Haceli'nin
kanlarını yalıyor.