Yılanların Öcü

"YILANLARIN ÖCÜ" ÜSTÜNE MECLİSTEKİ TARTIŞMA

Bizim sanatçılarımız yıllardır, devletin ve devlet organlarının sanata, sanatçıya ilgi
göstermediğinden yakınır. Son zamanlarda bakıyorum bu tutumda bir değişiklik var.
Sayıları az da olsa bazı milletvekili ve senatörler komisyonlarda, Meclis ve Senato genel
kurullarında, bazı roman ve oyunların sözünü ederek, bunlar üstüne tartışma açıyorlar, bu
tartışmalara geniş zaman ve emek harcıyorlar. "Yılanların Öcü" romanımdan dolayı ben de
böyle bir ilginin konusu oldum.

Ama nasıl bir ilgidir bu?

Ve tartışmaların düzeyi, değeri ne?

Bir yazarın kendi yapıtı hakkında konuşmasını, hele yazmasını sevmediğim halde, bu yıl
Cumhuriyet Senatosu genel kurulunda ve Bütçe Karma Komisyonu'nda yapılan "Yılanların
Öcü" tartışması hakkında düşüncelerimi açıklamak zorunluğu duyuyorum. Söyleyeceklerim,
hem bu tartışmalarda bana ve yapıtıma saldıranlara karşılık olacak, hem de Türkiye'de
sanatçıların hangi koşullar altında yapıtı üretmeye çalıştığını belirtecektir. Yaşadığımız
yıllarda birçok sanat alanı ve sanatçı ilgisizlikten kavrulurken, birtakım sanatçılar da ters bir
ilgi ile tedirgin edilmektedir. İnsanlığın ilk çağlarından beri kullanmaya ve korumaya çalışıp
geldiğimiz "yaratma özgürlüğü" şimdilerde alabildiğine daraltılmakta, ülkemiz boğucu bir
havanın içine gömülmek istenmektedir.

Ben bu "Yılanların Öcü"nü yazdığım zaman 28 yaşındaydım. Doğup büyüdüğüm ve
çalıştığım köyleri, çalıştığım kasaba ve şehirleri incelemiş, toplumsal yapılan hakkında az
çok bilgi edinmiştim. Türk ve dünya edebiyatının önemli yapıtlarını okumuş, anlatım sanatı
hakkında yazı yazacak kadar bilgi öğrenmiş; hatta bazı denemeler de yapmıştım. Sanat
yapıtında "öz ve biçim" konusunda bir görüşe varmış, yeni ve doğru bir özün, yeni ve güzel
bir biçime dökülmedikçe, sanat yapıtının yaratılamayacağını anlamıştım.

Olimpos'taki tanrıların macerasını destan biçiminde anlatan Ho-meros'tan bu yana
edebiyat; şövalyelerden, beylerden, Adana kahvele-

rinde işsiz bekleyen "Küçük adam"a doğru kalınca bir çizgi ile inip gelmekteydi. Bu çizgiyi
bir de 80 evli Karataş köyüne götürsem, bu köyün toprağında tırnaklarıyla tutunmaya
çalışan Kara Bayram ailesini roman kahramanları arasına katsam kıyamet mi kopardı?

Molyer "Harpagori'u hangi sanatsal kaygı ve ilkelerle ele aldıysa, Gogol "Müfettiş" \ hangi
duygularla yazdıysa, ben de Kara Bayram ailesini ve çevresindekileri aynı kaygı, ilke ve
duygularla ele alıp yazmak istiyordum. Amacım, her biri birer Karataş olan köylerimizi,
günümüzün öz ve biçimiyle dile getirmek, sanatın gücünden yararlanarak teknik ve
uygarlığın bunca ilerlediği çağda alabildiğine geri, alabildiğine sefil yaşayan bu insanlar
üstüne dikkatleri toplamaktı.

Kara Bayram ailesi, bana göre, Türkiye'deki topraksız, yada az topraklı aileler çokluğunun
bir tipiğiydi. Bayramgil, yedi yıl önce satılan bir Bey çiftliğinden borçla 40 dönüm kadar
toprak almış, yüklendikleri borcu yeni bitirmişler. Boyunduruğun bir,yanına öküz, bir yanına
inek koşuyorlar. Kır bayır topraklarının ancak üç evleği, yani 750 metrekaresi sulanabiliyor,
üst yanı yanıyor. Üst yanı çorak, kurak topraklar. Ama Kara Bayram, karısı, üç çocuğu ve
anası Irazca umut içindedir: Gelecek harmandan sonra bir öküz alacaklar, ineği temelli
sağımlık yapacaklar. Eğer bir sel, bir bela, yeni bir köy belası gelmezse, daracık evlerine
yeni bir oda ekleyecekler...

Birden bir "heykel" işi çıkar. İlin valisi, Türkiye halkının nasıl bir "mutluluk" içinde
yaşadığını sembolize eden bir anıt dikme sevdasına kapılmıştır. Bu sevdayı
gerçekleştirebilirse Ankara'nın gözüne girecektir. İlçelere, köylere salma yapar. Karataş
Muhtarı, salınan parayı, hiçbir başka çaresi olmadığı için, köy içindeki alandan bir "evyeri"
satarak bulmayı düşünür. Köy içinde 20 ailenin evi vardır. Hiç kimse evinin önüne ev
yapılmasını istemez. Hela ve gübrelik köyde evlerin ardına verildiği için, yeni evin ardı, eski
evlerden birinin önü olacaktır. Bu "hakaret"e katlanacak "arkasız" bir aile seçmeli ki, hiç
tepkisi olmasın. Bu aile, Kara Bayram ailesi olabilir. Böylece Muhtar, Bay-ram'ın ev önünü,
yeni bir eve gereksinimi olan kurul üyesi Deli Hace-li'ye satar. Haceli gelir, temel açmağa
başlar.

Bayram'ın anası yaşlı Irazca, "Bu iş olamaz!" diye dikleşir. Bir kızılca kıyamettir kopar.
Irazcagil geceleyin kalkıp temeli doldurur. Ötekiler gelip yeniden açarlar. Irazcagil,
Haceli'nin kerpiçlerini kırar.

Haceli gelip Bayram'ın karısına saldırır. Haçça gelin, çocuğunu düşürür. Muhtar da Bayram'ı
odasına çağırıp dövdürür. Kara Bayram ailesinin mutluluk düşü, kimseye zararı olmayan o
küçücük düş, yıkılıve-rir. İş işten geçtikten sonra kaymakam gelir, Irazca'nın evi önüne ev
yapılmasını önler. Düşürülen çocuk için de savcılığa gitmeyi öğütler. Bundan sonra Muhtarla
Bayram arasında bir "barış konferansı" başlar. Muhtar, Bayram'a: "Gitme mahkemeye!"
der. Bayram gidecektir. O zaman Muhtar, bir "kıssa" anlatır. Biçim olarak biraz "açık"
görünen bu on iki satırlık "kıssa" öz olarak şunu deyimler: "İster burda kal, bizimle barış,
ister mahkemeye git; ipin bir ucu bizim elimizdedir. Eninde sonunda senin ananı belleriz!"
Fırdolayı dağlarla çevrili Karataş'ta bu gözdağı korkunçtur. Kara Bayram gibi yoksulların ipi,
gerçekten, sırtını ilçedeki kodaman particilere ve yöneticilere dayamış Muhtarın ve Deli
Haceli'nin elindedir. Eğer sinmezse, pundunu bulup daha hesaplı bir sille ile temelli
yıkabilirler onu. Bundan dolayı Bayram duraklar. Fakat Irazca direnmesini sürdürmektedir:
"Davacıyız! Düşün yollara!.." der.

Görülüyor ki yapılmak istenen, "açık" sahneler çizerek okuyucunun cinsel duygularını
gıdıklamak değil; Türkiye gerçeğinin bir kesitine ışık tutmak, bu gerçeğin içindeki insanları
ak ve kara yanlarıyla tanıtmak, yerli dille, yerli gerçeklerle, yerli bir roman dokusu
çıkarmak, böylece halkın düşüncesini, yakınmalarını, isteklerini sanat ve politika alanına
getirmektir. Yazar, bunu başarmış mıdır, başaramamış mıdır? Ortaya koyduğu bu denklem
doğru mudur, değil midir? Bu noktalarda her zaman tartışma ve eleştiri yapılabilir, yazar
verilebilir. İlgi duyan herkes istediğini söyleyebilir, yazabilir... Ama bizim Meclis'te yapılan
bu değil ki!

"Yılanların Öcü"nü bitirdiğim zaman, Yunus Nadi Roman Armağanı yarışması açılmıştı.
Temize çekip yolladım. "Cumhuriyet" gazetesi kurduğu "küçük jüri" ile yarışmaya katılan
romanları eledi, dörde indirdi. Bu işi yapan "jüri'de kimler vardı? Nadir Nadi, Burhan Felek,
Hamdi Varoğlu, Yaşar Kemal, Selmi Andak, Vahdet Gültekin, Cahit Tanyol ve Tevfik
Sadullah gibi Cumhuriyet yazarları. Bunlar, "büyük jüri"ye sunulacak dört roman arasına
benimkini de kattılar. Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Sabahattin Eyü-
boğlu, Vâlâ Nurettin, Orhan Kemal, Azra Erhat, Cevat Fehmi Baş-

kut, Haldun Taner ve Bahçet Necatigil gibi Türkiye'nin tanınmış sanatçı ve
eleştirmenlerinden kurulan dokuz kişilik "büyük jüri", yedi oyla "Yılanların Öcü"nü birinci
seçti. İstanbul'a gidip ödülümü aldım. Roman, "Cumhuriyet" te günbölük yayımlandı. Sonra
kitap oldu. O zaman jürinin yetkisi, yetkisizliği hakkında kimsenin kuşkusu yoktu. Daha
önce verilmiş bazı roman ve şiir armağanlarının jürileri hakkında "yetkiliydiler,
yetkisizdiler..." yol u çok tartışma olmuş, çok yazı yazılmıştır. " Yılanların Öcü"nü "birinci"
seçen jüri hakkında, ne seçimden önce, ne seçimden sonra bir tartışma olmamış, yazı
yazılmamıştır. Tersine, yazılan birkaç yazıda, jürinin "yetkili", "güçlü" ve kararının "yerinde"
olduğu belirtilmiştir.

Senato'daki son tartışmalar dolayısıyla Milli Eğitim Bakanı, Türkiye'de savcılar bulunduğunu
söylemiş. Sözünü dinletebildi mi, bilmiyorum. "Yılanların Öcü"nün günbölük yayımı bittikten
sonra "Cumhuriyet" gazetesi ve benim hakkımda, yukarda sözünü ettiğim "kıssa"dan dolayı
bir "müstehcen yayın" koğuşturması açıldı. Gazete ve ben, ayrı ayrı savunmalarımızı yaptık.
Roman, bilirkişiye inceletildi. İnceleme sonunda "suç" bulunmamış olacak ki, 9412 numaralı
Cumhuriyet Savcısı Müfit Birsen, verdiği 17.11.1958 gün ve 1958/ 1347 sayılı "takipsizlik"
kararını gazeteye ve bana bildirdi.

Bir sanat yapıtının "müstehcen" olup olmadığı konusunda geçerli söz elbette yetkili
adliyecilerindir. Onlar "Müstehcen değildir!" demişse, akıllı insanlar, bu konudaki tartışmayı
hemen keser. Oysa " Yılanların Öcü" konusunda böyle olmamıştır. Adliye'nin kararından
sonra 1959 yazında, o zamanki Milli Eğitim Bakanıyla, İstanbul Milli Eğitim Müdürünün
odasında, oturduk yeniden tartıştık. Bakan, romandan iki sayfa okumuştu. Ona göre, bir
insanı tanımak için iki saat, bir romanı anlamak için de iki sayfa yeterdi. (Bugün 1959'dan
1962'ye geldik. Şu geriliğimize bakın ki, bana saldıran senatörler, şimdi o iki sayfayı da
gerekli bulmuyor, okumuyorlar!) İstanbul'daki tartışmada verdiğim karşılık Bakanı kızdırdı.
Eski özel kalem müdürü ve o zaman Talim ve Terbiye Kurulu üyesi olan Cahit Okurer'i
çağırdı: "Yılanların Öcü"nü oku, bir rapor hazırla!" dedi. Bugün bir senatör olarak romanı ve
beni suçlayanlardan biri olan Okurer, Bakanın istediği raporu hazırlayıp, "Roman, hem
müstehcendir, hem de sol propaganda yapmaktadır!" buyurdu. Hemen öğretmenlikten
çıkarıl-

mamı önerdi. Adliyeciler ve bilirkişiler yanılmışlardı demek! Milli Eğitim Bakanı, kurt bir
politikacıydı herhalde, elinde sağlam bir belge bulundurmak için Okurer'in raporunu bir de
Talim ve Terbiye Kuru-lu'na onaylattı. Hepsinin günahını almak istemem, ama o zamanki
üyelerden pısırık olanlar, sıkıştırıla sıkıştırıla onayladılar raporu. Ben de, suçum
açıklanmadan 27 Mayıs 1960'a kadar öğretmenlikten uzak tutuldum. Haksızlık ancak 27
Mayıs'ta düzeltildi. İşte şimdi sık sık başıma kakılan "Talim Terbiye Raporu" bu.

Bizim Meclis'teki akıllılar, ellerinde bu rapor, ama daha önceki "takipsizlik" kararını
çiğneyerek, şimdi bu tartışmaları yapıyorlar. Yeniden öğretmenlikten çıkarılmamı,
cezalandırılmamı öneriyorlar.. Bunun için yeni Milli Eğitim Bakanını sıkıştırıyorlar.
Sıkıştıradursun-lar... Bu arada "Yılanların Öcü"nün bir senaryosu yapıldı. İçişleri
Bakanlığının sansür komitesi, senaryoyu inceledi, çekimine izin verdi. Filmin çekimi yapıldı.
Sonra, o güne kadar yüzcek tanımadığım genç bir rejisör, Devlet Konservatuvarı'ndan Ergin
Orbey, bana bir tomar müsvedde getirdi: "Yılanların Öcünü oyun yaptım, bir okuyalım"
dedi. Oturup okuduk. Atılacak yerleri attık, katılacak yerleri kattık, oynayıp
oynamayacaklarını bilmeden Devlet Tiyatroları Genel Mü-dürlüğü'ne verdik. Devlet
Tiyatroları Edebî Kurulu, oyunu inceledi, oynanmasına karar verdi. Oyuncular provaya
başladı. Senatörler çıngar çıkarmasa, Karataş köyünden Bayram'ın anası, ak filik saçlı
Irazca, Devlet Tiyatrosu sahnesinde de konuşmaya başlamış olacaktı.

Şimdi bana saldıran, cezalandırılmamı, işten çıkarılmamı, romanımdan yapılan oyunun
yasaklanmasını isteyen senatörler düşünsünler, yasadışı yol arla bir yapıtı ben bu kadar
elemeden geçirtebilir miydim? Kendileri geçirtebilir miydi? Yasa yollarıyla elenmiş,
incelenmiş, bu kadar süzgeçten geçmiş, sağlam çıkmış bir yapıttan niçin korkuyorlar?
Beklesinler, yapıt halkın karşısına çıksın, konuşacaklarsa ondan sonra konuşsunlar. Madem
romanı okumamışlar, bari oyunu görsünler. Suçu var mı, yok mu, o zaman tartışsınlar.
Şayet savcı gö-remezse, ona da göstersinler!

Belirteyim ki, "Yılanların Öcü" hakkında, yayımlandıktan bugüne kadar, yetkili organlarca,
halkımızın zararına propaganda var diye bir kovuşturma yapılmadı. Herkes bilir ki,
mahkemelerden başka hiç kimse, hatta mil etvekili ve senatörler, bir yazara, bir yapıta bu
konu-

da damga basamaz. Devletin yargı gücünü Büyük Millet Meclisi değil "bağımsız
mahkemeler" kullanır. Böyleyken romanı okumamışlar, oyunu görmemişler, Devlet
Tiyatrosu'na oyun seçme yetkileri, hatta bilgileri yok, —çünkü, yetkiye ve uzmanlığa
dayanan ayrı iştir, herkes bilmez!— kalkmış konuşuyorlar: " Yılanların Öcü aşağılık; yazarı
tefessüh etmiş; lak lak lak lak!.." Böyle uluorta söz ediyorlar. Bana suç ar-dıyorlar...

Milletvekili yada senatörler, üçü beşi birleşip: "Biz Adliyenin kararını dinlemeyiz, biz İçişleri
Bakanlığının Sansür Komitesini, Devlet Tiyatroları Edebî Kurulunu takmayız, biz 27 Mayıs
kararlarına kulak asmayız, biz sanat yapıtı yaratanları düşüncelerinden ve tutumlarından
dolayı boğarız, onları işlerinden atarız!.." diye yeni bir yasa çıkarsınlar, ondan sonra
kendileriyle uğraşalım. Bunu yapmadan, sanata karışamazlar. Herkes yetkisini ve sınırını
bilmelidir. Hele oynanmamış oyunlar hakkında ileri geri hiç konuşamazlar. Yapmak
istedikleri işin adı, sansürdür. Türkiye'de kitaplar ve oyunlar sansür edilemez. Biz
sinemadakini kaldırtalım diye çabalıyoruz, onlar bütün sanatlara, yayınlara sansür
getirmeğe çalışıyorlar, bunu yaptırmayız. Anayasayı korumak, onu saymak, kendilerinin ilk
görevidir. Bu görevi onlar yapmazsa biz yaparız. Alanı uzun süre kendilerine bırakmayız,
boşuna umutlanmasınlar.

"Duvarları hiçbir kötü sözle kirlenmemiş olarak kendilerine teslim edilen o çatının altında",
yapıtım ve kişiliğim hakkında kullanılan sözler, Senato'da bile, yüksek düzeyli bir tartışma
geleneği kuramadığımız noktasında beni çok düşündürmüştür. Sözümona, "müstehcen
yayın" yapmakla suçladıkları " Yılanların Öc«"nde o kastı gütmediğim için "müstehcen" bir
roman yazmadım. Ama şimdi vaktim olursa böyle bir roman düşünüyorum: "Bari hakkımda
bu çirkin sözleri söyleyen senatörleri yazayım da millet bir müstehcen roman görsün!"
diyorum.

Kızıl Çin sefiri ve eşiyle resim mi çektirmişim? Tartışmaları bazı gazeteler böyle yansıttı.
Zavallı Mc Carthy taslakları! Sanıyorum ki Çin Halk Cumhuriyeti'nin henüz bizde elçiliği
yoktur. Resim çektirmek istersem, onu ancak ben bilirim, ama işin doğrusu şudur: Bugüne
kadar hiçbir elçilikle ilişkim olmadı. Halktan yana her sanatçı gibi polis beni de izlemektedir.
Raporlara baksınlar. Benim yalnız bir kay-

nakla ilişkim olmuştur ve sık sık olmaktadır. O kaynak, Türkiye'nin halkıdır. Bu ilişkiyi de
kesemezler.

n Yılanların Öcü", Türkiye gerçeklerini dile getirmeğe çalışan mütevazı bir romandır. İçi boş
değildir. Hepimizi rahatsız edecek acı bir dille yazılmıştır. Birçok bölümlerinde halkın
bilinçaltı konuşmaktadır. Şimdi bir "ortaçağ" kafasıyla benim kişiliğimde bu sesi boğmak
isteyenler, lütfen söylediklerimi anlamaya çalışsın. Ben, halktan yana sanatçıların çok
suçlandığını, çok daha ağır çile çektiğini biliyorum. Gülünecek kadar kafasız olanların ve
burnuna kadar çıkarına batmış işbirlikçilerin yönettiği ülkelerde daha neler neler olur, bunu
da biliyorum. Ama yapıtlar çürütülemez, insanların düşünceleri öldürülemez. Bu türlü
politikacıların sonunu da iyi biliyorum. Onlar, sanata ve sanatçıya saldırmaya devam etsin;
asıllı asılsız her saldırıdan böyle sağlam çıktığı için ben, bu romanı şimdi daha çok seviyor
ve öpüp başıma koyuyorum.

Bu akıllılar, ülkemizde güç halle ilerlemeye çalışan sanatın havasını kesmeye, güneşine
perde olmaya özeniyorlar. Sanatçıyı yıldırıp kendi buyruklarına almak istiyorlar. Ama
sanatçı, onların dediği yere gelmez! Bir oyunun oynanmasına engel olabilirler. Türkiye'de
onlardan yılacak bir tiyatro genel müdürü, Bir Millî Eğitim Bakanı çıkabilir ve çıkmıştır. Ama
sanatçı çıkmaz. Tek başıma da kalsam, bir sanatçı olarak ben onları dinlemem. Onların
sözüne bakip yazacaklarımdan geri kalmam. Onların keyfine göre tek satır yazmam, fırlatır
atarım elimden o kalemi!

Ankara, 8 Şubat 1962

Fakir BAYKURT

Bu Kara Bayram 'in, seksen evli Karatas köyünde kimsenin gözüne batmayan bir yaşamı
vardı.

Babadan kalma, ahırlı, samanlıklı, toprak damlı bir evi, bir kağnısı; bir öküzü, bir ineği, bir
eşeği, üç koyunu, iki ası kuzusu, üçü yumurtlayan on bir tavuğu ve yedi yıl önce satılan
Necip Bey çiftliğinden boğazına kadar borca batarak aldığı kırk beş dönüm kadar toprağı...

Bu toprakların ancak üç evleği sulanabiliyor, bir dönümü bile değil. Ama onu yarıcılıktan,
kır bayır da olsa, bu topraklar kurtardı. Hele bu yıl borcunu da paklayınca, Karataş 'ta
komşu katarına girecek. Artık kendinin de bir varlık olduğunu duymaya başlıyor yavaş
yavaş...

Evliydi. Üç çocuğu var. Babası, on dört yıl askerlik yapmış, Yemeni, Yunanı, sonra da
Cumhuriyet'igörmüş Kara Şali, daha Bayram tüysüz bir delikanlıyken, anlaşılmaz bir köy
ağrısından eyvallahı çekip gitti. Bayram 'a hemen her işte söz geçiren anası Irazca sağ.
Ocağın başkanlığı onun elinde. Anasıyla karısı arasında, belli bir gelin-kaynana anlaşmazlığı
sezilmiyor.

Kapısında bir de köpek var, korkusuz, ürküşüz günler geçip gidiyordu. Bir uçtan da işleri
yoluna giriyordu aklı sıra.

Bu romandaki olaylara kadar...

Bundan önce, kendi karısından başka bir kadınla yatma dalgası da yoktu. Kafasının
altındaki bu ateş de romandaki olayların akışı sırasında parladı.

Click or select a word or words to search the definition