Uzayda Büyük Sıçrayış

Dünyalar arasında, Güneş Sisteminin bir ucundan diğer ucuna, tarihi titreten bir haber dolaşıyordu. Birisi Büyük Sıçrayışı yapmıştı. Birisi geri dönmüştü.
Binlerce hava limanlarındaki barlarda uzay adamları konuşuyorlardı. Sayısız şehirlerin caddelerinde halk konuşuyordu. «Birisi Büyük Sıçrayışı başarmış, birisi geri dönmüş. Şu son grup... Ballantyne'in takımı. Söylediklerine göre... a
Birbirine zıt, garip, mümkün olmayan, üzücü şeyler söyleniyordu. Fakat bütün bu sözlerin arkasındaki gerçek sadece söylentilerdi ,ve söylentilerin arkasında derin sessizlik vardı. Öyle bir sesizlik ki, Güneş Adasının çevresindeki sessizlik gibi. Çok fazla sessizlik vardı. Haberi duyduğa zaman Arch Comyn'in dinlediği de bundan başka bir şey değildi. Söylentilerin çoğu da Pluto'nun yörüngesinden Merih'e kadar uzanan çizgi üzerinde güçlüydü ve Sassizlik Merih'in çevresinde çok daha yoğundu.
** Ana kapıdaki nöbetçi:
— özür dilerim. Geçig iznini zolmah, dedi. Comyn sordu.
— Ne zamandan beri?
— iki haftadan beri.
— Öyle mi? Cochrane Şirketine birdenbire ne oldu böyle?
— Sadece bizim şirket değil, Merih üzerindeki bütün
uzay hatlarında da durum aynı. Gizli gizli yanaşan herkes bir sürü saçma soruy acevap verilmesini istiyor. Burada işiniz varsa, normal kanallardan izin almanız gerekiyor. Aksi takdirde, hiç yaklaşmayın.
Comyn, kilitli aha kapımn. yüksekliğine ve büyüklüğüne, sonra çelik ve cam karışımı nöbetçi, kontrol kulübesine seri bir göz attı.
— Pekala, dedi. Kaba davranmanız için bir sebep yok.
Geriye döndü ve kiralık arabasının beklediği yere giderek, arabasına bindi. Beton yoldan dört mil kadar ilerde olan dünya yapısı şehire doğru ağır ağır gitti. Bu a;ık Çölde Merih'in soğuk rüz-gçn hafif bir toz tabakasını havaya takıyordu. Yıldızsız koyu mavi gökyüzünde görünen uzak ufuk kızıl bir renk almıştı.
Comyn, biraz gittikten sonra üzerinde bulunduğu yoldan ayrılan başka bir yola saptı. Uzay Limanına giden kamyonların kullandığı bir yoldu ve kamyonların giriş kapısı sol tarafında sessiz bir karaltı halinde duruyordu. Cochrane'lerin, kontrol kulesi üzerindeki dokuz-kub-beli arması bulunduğu yerden bile görülüyordu.
Comyn, ana yolla kamyon kapısı arasına gelince kimseye görünmeyeceğinden emin olarak arabasını hehndeğin içine sürdü ve durdu. Arabasıın kapısını açık bırakarak dışarı çıktı ve tozların içine oturdu. Bu yol şirketin kamyonlarından başka vasıta tarafından kullanılmadığı için beklemekten başka çaresi yoktu.
Rüzgâr» yürürken zorluk çeken yaşlı bir adam gibi İnleyerek hafif hafif esiyordu. Comyn'in ayaklarının etrafına kırmızı kumlardan küçük birer yığmak meydana gelmişti. Comyn, oturduğu yerden kımıldamadan sabırla. bekliyor ve düşünüyordu...
«îki gün ve iki gece buradaki pis barlarda dolaştım. Kulaklarım rüzgârın sesinden başka bir şey duymuyordu.
Yalnız sarhoş çocuğu dinlemişti, tabiî çocuk doğru söylüyorsa...»
Yolda bir ses vardı. Şehirden gelen kamyonun üstünde Cochrane'in adı yazılıydı. Comyn, sessizce tozların üzerine uzandı.
Kamyon gürleyerek geldi, Comyn'i geçti, sonra acı bir frenle durdu ve geri geri geldi. Şoför hemen yere atladı. Şoför genç} iri yarı, kuvvetli bir adamdı, yüzü Merih rüzgârından yanmış bronz rengini almıştı. Yolun kenarında yatan Comyn'in üzerine doğru eğildi.
Comyn, yerinren fırladı ve adamın çenesine kuvvetli bir yumruk attı.
Şoför kolay kolay bayılacak insan değildi ve çok öfkeliydi. Comyn, onun öfkesini hoş görüyordu. Şoförün bayılması için ikinci, sert bir yumruk lazımdı. Comyn, şoförü arabanın arkasına çekti ve aceleyle ceplerini araştırdı. Adamın izin kâğıdı vardı. Comyn, şoförün tulumunu çıkartıp sırtına geçirdi ve yeşil, geniş viziyerli kasketini başına oturttu. Sonra şoförü kendi arabasının içine kilitledi. Buradan ancak başkası tarafından bulunduğu tkadirde kurtulabilirdi. Comy, kısa bir tereddütten sonra cebinden çıkardığı bir avuç dolusu buruşuk kâğıt parayı şoförün cebine tıkıştırdı.
Şoförün işitmeyen kulaklarına:
— Kendine bir içki ısmarlarsın, dedi. Benim tarafımdan.
Şirketin tulumunu giymig, basma geniş viziyerli kasketi geçirmiş olan ve şirketin kamyonunu kullanan Comyn, kapıya gelip durdu ve geçiş kâğıdını gösterdi. Nöbetçi büyük kapıyı açıp geçmesi için işaret etti.
Cochrhane'in sülün gibi gemilerinden biri bindirme rampasında duruyor ve yolcu alıyordu. Dokların çevresinde, hangarlarda, atelyede yoğun 'bir çalışma vardır. îşçi tulumu giymiş insanlar oraya buraya koşuşup duruyordu.
Comyn, ügisiz bir tavırla baktı, sonra kamyonu idare binasına doğru sürdü.
Ambarlar. Büro binaları. Küçük bir şehir yapabilecek kadar çok bina vardı. Comyn, işaretlere dikkatle bakarak ilerledi, fakat aradığını göremiyordu. Direksiyonu tutan elleri terliyordu. Ellerini- sık sık tulumuna silmek zorunda kalıyordu. Midesinde sanki yumru gibi bir şey vardı.
«Şu çocuk Allahtan ki doğru söylemiş olsun», diye düşündü. «Ben de haklı olmalıyım. İşin burasına kadar suçluyum ve suçumu bağışlatacak bir şeyler yapmalıyım.»
Kamyonun camından uzanarak geçmekte olan bir memura seslendi.
— Hastaneye nerden gidilir? Buralarda yeniyim.
Memur yolu tarif ettikten sonra, Comyn, birkaç köşe döndü dar bir yola girdi. Sadece şirket personeline bakan, küçük hastaneyi buldu. Hastane tenha bir yere inça edilmişti. Hastane binasının arka kısmında üzerinde «Teslimat Bu Kapıdan Yapchr» yazısı bulunan bir kapı vardı.
Comyn, kamyonu yanaştırdı, motoru durdurdu ve yere atladı. Kapı kendisinden ancak birkaç adım ötedeydi, fakat kapıya erişmeden önce kapının önüne bir adam çıktı.
Comyn gülümsedi. Midesindekı yumru birden kaybolmuştu.
Neşeyle: ................................................
— Merhaba dedi.
Sonra içinden «Seni seviyorum, küçük adam», dedi. Ceketin altında bir tabanca bile bulunsa senden hoşlandım.
Kapıda duran adam sordu.
— Kamyonda ne var? ,
Kamyonda muhtemelen bir gemiye verilecek olan bavullar vardı, ama Comyn:
— Hastane için maizemef dedi. Bozulabilen malzeme. Faturası var.
Gülümseyerek elini cebine soktu. Kapıdaki adam kuşkuyla:
— Neden bu kadar erken geldin. Teslimat için normal saat...
Comyn yumuşak sesle:
— Teslim edeceğim malzeme her zaman teslim edilebilir, dedi. Hayır, ellerini yine eski yerinde tut. Cebimde bir şey var, harekete geçtiği zaman ne olduğunu anlarsın, fakat hoşuna gideceğini sanmam.
Adam, birden donup kaldı, gözlerini Comyn'in sağ eline dikmişti. Dokuz değişik dünyada becerikli kimseler tarafından yapılan ve geliştirilen -kanunsuz silâh çeşitlerini düşünüyordu. Düşüncelerinden hiç hoşlanmadığı yüzünün ifadesinden belliydi.
Comyn:
— îçeri girelim, dedi.
Adam tereddüt etti. Bakışları Camyn'in bakışlarıyla karşılaştı, bu bakışların anlattığı ifadeyi çözmeye çalıştı. Sonra boğazlanan bir hayvan gibi bir ses çıkartarak arkasını döndü ve kapıyı açtı,
Comyn:
— Sessizce girelim, dedi. Eğer birisiyle karşılaşacak olursak benim yerime sen konuşursun.
Depo odalarıyla dolu arka koridorda kimseler yoktu. Comyn, nöbetçiyi odalardan birine soktu ve kapıyı topuğu ile kapadı.
— Şu silâhı alacağım, dedi.
Nöbetçinin silâhını aldı. Silâh en son model şok ta-bancasıydı. Comyn tabancayı sağ eline geçirerek bir adım geriledi. *
Şimdi daha iyi dedi. Bir dakika kadar blöfüme cevap vereceğini sanmıştım. Nöbetçinin yüzü öfkesinden kıpkırmızı oldu.
— Yani sende var.
— Şimdi var.
Comyn baş parmağı ile tabancanın ayar sürgüsünü öldürücü voltaja getirdi.
— Öfkeni sonraya saklarsın. Eallantyne nerede?
— Ballantyne mi?
— Şu halde kim Strang? Kessel? Vickrey? Comyn sustu, sonra sert sesle:
— Paul Rogers mi?, dedi. Cochraneler buraya kimi getirdiler?
— Bilmiyorum.
— Ne demek, bilmiyorum? Birisini koruyorsunuz, Kim olduğunu da bilmelisiniz.
Adamın yüzünde ter tanecikleri belirmişti. Car korkusundan Öfkelenecek durumda değildi ve bütün dikkati ile Comyne bakıyordu.
— Evet, buraya birini getirdiler. Nöbetçilerle koruyorlar. Sari hastalıklı, kendi adamlarımızdan biri olmalı. Buna belki inamrım belki inanmam. Fakat bütün bildiğim sekiz saat arka kap:da oturmaktır. Cochrane'ler yaptıkları işleri bana söylemezler. Sadece bana değil kimseye söylemezler.
Comyn:
— Evet, dedi. Odanın nerede olduğunu biliyor musun?
— Orası da korunuyor.
— işte sen orada işe yarayacaksın.
Comyn aceleyle anlattı. Nöbetçi, Comyn'in eliodeki kendi tabancasına bakarak mutsuz bir tavırla dinledi.
— Söylediklerini yapmak zorunda olduğumu biliyorum, dedi.
Nöbetçi, Comyn'in söylediklerini yaptı, onu ana koridorlardan geçirip üst kata çıkardı ve biri dışında diğer bütün odaların boş olduğu özel, küçük bir bölüme götürdü, Odanın önünde iri yarı, şişman, yarı uykulu bir adam oturuyordu.
Barda konuşmuş olduğu çocuğun öfkelendiği de bu durumdu- Onu bu özel odaların birinden sepetlemişler ve koğuşa koymuşlardı. Bu kattaki odalarda bulunan tek hasta olmasına rağmen onu neden gece yarısı koğuşa atmışlardı?
Kapının önündeki iri yarı adam hemen ayağa fırladı, bütün uykusu bîrden dağılmıştı.
Comyn'in yanında yürüyen nöbetçi:
— Endişe etmene lüzum yok, dedû Bu adam benim dostumdur.
Nöbetçinin sesinde inandırıcı bir ton yoktu. Diğer nöbetçi ileri doğru bir adım atarken:
— Sen delimisin, buraya yabancı„. Hey... hey, ne oluyoruz ?
Nöbetçinin refleksi son derece iyiydi, fakat Comyn zaten hazırdı. Elindeki şok tabancası hafif bir vızıltıyla çalışınca nöbetçi kalıp gibi yere serildi. Bir saniye sonra Comyn*in yanındaki nöbetçi de bilincinin yanında yatıyordu. İki nöbetçi de bayılmıştı, çünkü Comyn, gelirken çaktırmadan şok tabancasının voltajım düşürmüştü.
Genç doktor duyduğu hafif gürültülerin sebebini anlamak için başını odasının kapısından uzatıp baktığı zaman koridorda kimseler yoktu.
— Joe?
Doktorun sesinde sinirli bir ifade vardı. Cevap alamayınca kaşları çatıldı. Doktor, yandaki koridora bakmak üzere arkasını dönünce Comyn, son odanın kapısını açarak sessizce içeri süzüldü ve tapıyı arkasından kapadı.
Kapmın üstünde yepyeni bir kilit ve sürgü vardı. Comyn, böyle şeylerin hastane kapılarına konmadığını çok iyibiliyordu. Kapının sürgüsünü yuvasına oturttuktan BOnra yataktaki adama doğru döndü. Kalbi hızlı hızlı çarpıyordu, çünkü yataktaki adam başkası olabilirdi...
Bütün söylentiler doğruydu. Ballantyne başarmıştı. Büyük Sıçrayışı yapmış ve güneşin ötesindeki karanlıktan tekrar geri gelebilmişti. Yıldızlardan dönen ilk insandı.
Comyn, yatağın üstüne doğru eğildi. Elini hafif bir şekilde kemikli omza dokundurdu.
— Ballantyne, diye fısıldadı. Ballantync uyan. Paul nerede?
Comyn, parmaklarının altında sadece deri, kemik ve kalınlaşmış kan damarlarını hissediyordu. Damarlarda. akan kanın belli belirsiz hissedilmesi, adamın hâlâ hayatta o'duğuna bir işaretti. Adamm yüzünde hâlâ geçirmiş olduğu korkulu dakikaların izleri vardı... Bu yüzden ölümden korkan bir insanın ifadesi yoktu...
Comyn, garip bir korkuyla sarsıldığım hissetti. Birden kaçmak, bu odadan kurtulmak arzusuna kapıldı. Çünkü, adamın yüzünde başka yıldızlardan getirdiği şeytanî bir korkunun izleri vardı.
Fakat kaçmadı. Doktor kapının önüne geldi, kapıyı kurcaladı, vurdu, seslendi, sonra koşarak uzaklaştı. Comyn, yatağın üzerine eğilmiş fısıldıyor, içindeki korkuyu yenmeye çalışıyor, fakat adamm dudakları bile kıpırdamıyordu.
Kapının önüne daha fazla adam gelip bağırmaya, kapıyı yumruklamaya başladı. Bu sefer yanlarına aldıkları elektrikli matkapla kapının kilidini parçalayacaklardı.
— Ballan tyne! Paul'a ne oldu? Paul... duyuyor musun? Paul nerede?
Elektrikli matkap plâstik kapmın 'kilidini delmeye başladı.
Comyn sabırla:
— Paul, dedi. Paul nerede?
Matkabın sert sesi odanın bütün keçelerini doldum-yordu. Ballan ty ne başını kımıldattı.
CoCmyn, kulağı adamın mavi dudaklarına değecek kadar eğildi. Mavi dudaklar kımıldadı ve çok hafif bir ses duyuldu:
— ... çok dinledim. Çok uzun, çok uzak.,.
— Paul nerede?
— ... çok uzak, çok yalnız. Niyetimiz böyle değildi. Issızlık... karanlık... yıldızlar...
Comyn sertçe sordu. "r [
•— Paul nerede?
— Paul...
Matkabın ucu metale dokundu. Vınlama, şiddetli bir cızırtıya döndü.
Ballantyne adındaki nefes alan iskelet birden kasıldı. Dudakları Comyn'in kulaklarında kımıldadı, sanki acelesi varmış gibi konuştu.
— Dinleme, Paul! Geriye yalnız dönemem, yapamam! Onların seslenişine aldırma... Oh, Tanrım, neden transu-ranik oluyor, neden?
Matkabın sesi biraz daha inceldi ve yükseldi. Acık fısıltı da gittikçe yükseliyordu.
— Transuran! Paul, hayır! Paul, Paul, Paul... Ballantyne birden haykırmaya başladı.
Comyn birden geriye sıçradı, duvara yaslandı. Yüzünde soğuk ter damlacıkları vardı. Ballantyne sadece korkuyla haykırıyordu. Gözleri kapalı, ruhunun derinliklerinde hissettiği bir acıyla haykırıyordu.
Comyn elini kapmın koluna uzattı ve birden açtı. Matkabın ucu gürültüyle kırıldı.
Comyn odaya dolan adamlara haykırdı.
— Tanrı aşkına şunu susturun!
Kısa bir süre sonra Ballantyne'in çığlıkları kesildi, kalp atışları durdu.
Ballantyne ölmüştü.
Jmim
Zaman hafif hir sis tabakasının içinde kaybolmuş gibiydi, Comyn nerede olduğundan artık emin değildi. Ağzında, kavga ettiği zaman hissettiği kekremsi bir tat vardı. Ama kimseyle kavga etmiyordu. Görmeye çalıştığı zaman kuvvetli bir aşık altında hareket eden şekillerden başka bir şey göremiyordu.
Sorular birbirini izliyordu. Bu sorular evrenin bir parçası, var olmanın bir parçası gibiydi. Sorulardan nefret ediyordu. Yorgundu, çenesi ağrıyordu ve cevap vermekte güçlük çekiyordu. Fakat cevap vermek zorundaydı, çünkü cevap vermediği zaman birisi ana vuruyordu. Kendisine vurana yetişip onu öldüremiyordu ve dayak yemek hiç hoşuna gitmiyordu.
— Bunu yapman için sana para veren kim, Comyn? Ballantyne'ı bulmak için seni kim gönderdi ?
— Hiç kimse.
— Ne iş yaparsın?
— tnşaat âmiri, şantiye şefi.
Kelimeler dudaklarından zorlukla ve acıyla dökülüyordu. Aynı şeyleri söylemekten sanki dilinin üzerinde yaralar açılmış gibiydi.
— Kimin hesabına çalışıyorsun?
Of t soru. Hileli soru. Fakat »cevap yine aynıydı.
— Kimsenin hesabına çalıümayorum.
— Kimlerle çahşton?
— Dünyalar Arası Mühendislik Firması köprüler... barajlar... Uzay Limanları. İşi bıraktım,
— Neden?
— Ballantyne'i bulmak için.
— Ballantyne olduğunu sana kim söyledi?
— Kimse, Söylemedi. Herhangi biri de olabilirdi. Paul... da olabilirdi.
— Paul kim?
— Paul Roger3. Arkadaş.
— Ballantyne'in gemisinde uçuş mühendisiydi, değil mi?
Bu sorunun cevabı güçtü.
Hayır. Astrofizikçi... Yıldızlarla ilgili.
— Birleşmiş Ticaret Yolları Ballantynel bulman için kaç para verdi?
— Hiç bîr şey. Kendi fikrim.
— Paul Rogers'm öldüğünü mü öğrendin?
— Hayır.
Ballantyne hayatta olduğunu mu söyledi.
— Hayır,
îşin en zor kısma mirasıydı. En kötüsü buydu. Önce, İçgüdüsü ağzını sıkı tutmasını ihtar etmişti. Emin olmadıkları takdirde korkmana sebep kalmaz, seni öldüremez-ler. Ama şimdi sadece körleme bir içgüdüyle cevap veriyordu, Gomyn başını şiddetle sallayıp kurtulmaya, ayağa kalkmaya çalıştı, ama başaramadı, çünkü bağlıydı,
— Ballantyne sana ne söyledi, Comyn?
— Hiç bir şey.
Beyni hafifçe yoklanırmış gibi oldu,
— Onunla beraber yirmi dakika kadar aynı odada kaldın. Sesini duyduk. Ne söyledi, Comyn?
— Haykırdı, hepsi bu.
Kulağının üstüne yediği sert darbe sanki kafasını ikiye ayırdı, •
— Ne söyledi> Comyn?
— Hiç bir şey!
Birden nazik bir ses duyuldu.
-— Bak, Comyn, hepimiz yorulduk. Saçmalıkları bırakalım. Ballantyne'in ne söylediğini anlat, hepimiz evlerimize gidip yatalım. Rahat bir yatakta yatmak istersin herhalde, Comyn. Sadece söyle.
— Bir şey söylemedi, yalnız haykırdı. Başka bir metot denendi.
— Peki, Comyn, iri yarı bir adamsın. Yumruklarında yaptığın kavgaların izleri var. Sert bir insan olduğjınu düşünüyorsun... sertsin de... Ah, evet, güçlü kuvvetli kaim kafalı bir adamsın. Fakat yumuş atılamayacak kadar sert insan gok azdır, Comyn.
Bu sefer yumruk ya da her ne kullandılarsa, Yüzünün kenarından sızan kan ağzına doluyordu, gözlerine hücum ediyordu. Midesinde şiddetli acılar duyuyordu.
— Ballantyne ne söyledi?
Comyn'in dudaklarından hafif bir fısıltı döküldü.
— Hiç bir şey...
Sesler duyuldu. «Bırakın dinlensin, bayılmak üzere.» Başka bir ses duyuldu. «Dinlenmek mi... yok canım, şu amonyağı verin.»
Amonyağın yakıcı dumanlan... Öksürük,..
Sonra tekrar başladı.
— Ballantyne'in burada olduğunu kim söyledi? Ki* min hesabına çalışıyorsun? Ballantyne ne söyledi?
Comyn bir kapının açıldığını zannetti. Yeni bir ses duyuldu. Ses otoriterdi. Comyn, bir değişiklik olduğunun farkına vardı, içgüdüsü ellerinin çözüldüğünü söyledi. Ayağa kalktı ve bir şeye vurdu. Vurduğu gey haykırdı. Ellerinin arasına alıp parçalamak istedi, fakat karanlık her tarafını sarmıştı. Birden kendisini karanlıkların Ve büyük bir sessizliğin içinde buldu....
Sanki çok fazla uyumuş gibi yavaş yavaş uyandı. Çok rahat bir yatak odasındaydı. Üzerine doğru eğilmiş bir yabancı sabırla ona bakıyordu. Adam sarı saçlı, genç biriydi. Sanki bütün dünyanın yükünü omuzlarında tutuyormuş gibi duruyordu. Comyn, sanki fazla bir yüktü ve ondan bir an önce kurtulmak istiyordu.
Comyn, kımıldamadan yattı. Bütün gücünü ve düşün-çelerini toplamak istiyordu. Sonra dikkatle ağır ağır yerinde doğruldu.
Yabancı konuştu.
— îç zedelenme ve kırık kemik yok, Bay Comyn. Yaralarınız için elimizden geleni yaptık. îki günden beri buradasınız.
Comyn homurdandı. Hafifçe yüzünü yokladı.
— Doktorlarımız ellerinden geleni yaptılar. Yüzünüzde hiç bir yara izi kalmayacağına dair teminat verdiler.
Comyn boğuk sesle:
— îyi, dedi. Çok teşekkür ederim. Sonra başını kaldırıp baktı.
— Kimsiniz?
— îsmim Stanley, William Stanley. Cochrane Şirketinin Merih'teki işletme müdürüyüm Bakın, Bay Comyn...
Stanley, kaşlarını çatarak yatağın üstüne doğru eğü-di.
— Size yapılandan idarenin haberi yok. Bir iş İçin buradan ayrılmıştım, burada olsaydım bunların hiç biri olmayacaktı.
Comyn:
— İnanırım, dedi. Cochrane'ler ne zamandan beri merhamet duygularına sahip oldu?
Stanley içini çekti.
— iki asır önce bile olsa eski söylentilerin silinmesi çok güç oluyor. Bizim hesabımıza çalışan çok adam var,
Bay Comyn. Onlardan bazıları hata yapabiliyor. Bu hata -da onlardan biri Cochrane'le özür diliyor.
Sustu, sonra söylediklerinin iyice anlaşılmasından emin olmak istiyormuş gibi kelimelerini dikkatle seçerek:
— Oldukça cıdd îsayılabilecek bazı şeyler hakkında sizden davacı olmamakla en büyük özürünü dilemiş oluyor, dedi.
Comyn:
— Eh, demek ki ödenmiş oluyoruz, dedi.
— îyi. Kâğıtlarınız, pasaportunuz ve cüzdanının yanınızdaki komodinin üstünce duruyor. Şu kutularda, tamirine imkân bulamadığımız elbisenizin yerine alınan yeni elbise bulacaksınız. Dünyaya dönmek için Cochrane gemilerinden birinde yeriniz ayrıldı. Hepsi bu kadar sanıyorum.
Comyn, kemikleri ve adeleleri uyuşmuş bir halde yataktan kalkarken:
— Hepsi bu kadar değil, dedi.
Bütün oda gözlerinin önünde bir kere döndü, sonra her şey yerli yerini aîdı. Stanley'e bakarak bir kahkaha attı.
-— Oyundaki ikinci adım, ha? Beni döverek bir sonuca varamadınız, şimdi başka yönden harekete geçiyorsunuz. Kimi kandırdığınızı sanıyorsunuz?
Stanley'in dudakları gerildi.
— Sizi anlayamıyorum.
Comyn eliyle garip bir işaret yaptı.
— Bildiklerimle beni serbest bırakamazsınız ki, Stanley, meraklı bir tavırla ve nezaketle sordu. —Peki, ne biliyorsunuz, Bay Comyn?
— Ballantyne. Onu buraya aldınız, sakladınız, oysa bütün evren onun dönüşünü bekliyordu. Siz, Cochrane, onun bulmuş olabileceği şeyi Öğrenmek istediniz. Gemisi nerede? Onunla beraber giden adamlar nerede? Onları nereye sakladınız?
Comyn'in sesi öfkeliydi. Yanakları hırsından kızarmış-ti. Elleriyle garip hareketler yaparak konuşuyordu.
— Ballantyne, Büyük Sıçrayışı yaptı. O ve yanındakiler. İnsanlığın şimdiye kadar yapamadığ; şeyi yaptılar-Uzanıp yıldızları tuttular. Başardıkları zaferi kutlamalarına fırsat vermeden bunu saklamaya çalıştınız öğrendiklerini ondan çalmaya kalktınız. Demek ki, beni serbest bırakacaksınız ve ben bunları bütün sisteme yayacağım, öyle mi? Adam kandırmayın yahu! Çocuk mu aldatıyorsunuz?"
Stanley, uzun süren bir dakika karşısında yarı çıplak duran iri yarı, öfkeli adama baktı. Comyn'in yüzünde henüz iyileşmemiş. yaraların izleri vardı.
Stanley merhamet akan bir sesle:
— Hevesinizi kırdığım için özür dilerim, dedi. Ballantyne Ölür ölmez haberi hemen verdim. Onun bilgilerini çalmak istemediğimiz gibi hayatını kurtarmaya çalışıyorduk . Onu gazetecilerin ve sizin gibilerin elinden kaçırılmak istiyorduk. Herkes bize karşı büyük bir saygı besliyor,
Camyn yavaşça yatağına oturdu. Bir şeyler söyledi, ama söyledikleri anlaşılmıyordu. Stanley başım sallayarak:
— Diğer adamlarına gelince..., dedi. Gemisinde Ballantyne yalnızdı, Kontrollar hep otomatik olduğu için tek başına idare edebilirdi. Gördüğünüz gibiydi... Geri geldiğini hiç bîr zaman anlayamadı.
Comyn sakin sesle:
— Amma da iş ha!, dedi. Peki, geminin kendisinden ne haber... günlük defteri ne oldu? Ballantyne'in bületin defteri ne oldu? Bu defterde Paul Rogers için ne yazıyor?
— Bütün toplumun haberi var. Hangi gazeteyi okursan bunu öğrenebilirsin,
— Bilmek istiyorum. Paul Rogers'a ne oldu? Stanley, Comyn'i merakla süzdü.
— Böylesine ilgilendiğine ve her şeyi göze aldığına göre bu adamın senin için değeri büyük olmalı.
Comyn kısaca:
— Bir keresinde hayatımı' kurtarmıştı, dedi. Çok iyi arkadaştık.
Stanley omuz silkti.
— Size yardımım dokunamaz. Güneş sistemi dışına yapılan yolculuk ta f Eernard gezegenine yaklaştıkları zaman bületin defteri ve toplanan değişiklik bilimsel ayrıntıların hepsi çok açcktı, Ondan sonra... hiç bir çey yoktu.
— Hiç bir şey mi yoktu?
Comyn'in damarlarındaki kam hızla akmaya başla-di. Eğer adamm söyledikleri doğruysa, Ba.Ilantyne'den duyduğu şeylerin bir anlamı vardı, ama ne? Krallık, imparatorluk... muhakkak ki, Arch Comyn'in hayatından çok da.ha Önemliydi.
Stanley:
— Hayır, dedi. Ondan sonra olanlar hakkında en küçük bilgi dahi yok. Günlük defterin tutulmasına son verilmiş.
Comyn'in gözleri, bir kedinin bakışı kadar soğuk bakışlarla Stanley'i inceledi.
— Yalan söylediğini sanıyorum.d
S'anley'in dudaklarının kenarı çirkin bir ifadeyle büzüldü.
— Bakın, Bay Comyn, dedi. Son olarak ilgilendiğiniz her şey dikkatle incelendi sanıyorum. Sizin yerinizde olsam, kimsenin sabrını taşırmadan sükûnetle buradan çeker giderdim.
Comyn:
— Evet, dedi. Zannedersem.
Sandalyenin üzerinde duran kutulara doğru yürüdü ve kutuları açmaya başladı.
— Ballantyne yolculuğunda*n söz edecek olursam
sabrınızı taşıracağım, değil mi? Geliştirdiği gezegenler arası yolculuk, bcçarıya ulaşan tek teşebbüstü. Bunun derinliklerine indiniz mi hiç?
Stanley, birden Comyn'e döndü. Sözleri sert ve kesindi.
— Evet. Daha Öteye de gittik. Be.ni şaşırtıyorsun, Comyn. işin olmadığı bir yere zorla girmen ve herkesin başını belâya sokman beni hasta ediyor, midemi bulandırıyor. Bir Cochrane olarak, aileye girmiş bir insan olarak, şöyle açıklayacağım. Senin gibi iki paralık heriflerin firma hakkındaki düşüncelerinden bıktığım için bu aileye dahil oldum. Ballantyne'in gemisinin burun üstü Pluto'ya çakılmasına engel olduk. Tabiî, haftalarca devriye gemileri çıkarmıştık, başkalarından Önce davrandık. Gemiyi, asteroid kuşaktaki Cochrane Beta üzerinde bulunan, ani tehlikelerde kullanılmak üzere hazırlanmış olan alana götürdük ve Ballantyn'e gezintisini inceledik. Sonra Ay üzerindeki Cochrane Malikânesine gittik, ki orada bizi kimse rahatsız edemezdi. Neden olduğunu da söyleyeceğim.
Stanley derin bir nefes alarak konuşmasına devam etti.
— Büyük Sıçrayışı başarmak için denemeye kalkışan bütün teşebbüsler, ya bizim tarafımızdan, ya başka firmalar tarafından, ya da yatının yapabilecek bir hükümet tarafından desteklenmiştir. Özel kişiler böyle bir teşebbüse kalkışamazlar. Ballantyne bu teşebbüse Cochranc'in yatırımıyla atıldı, O parayla gemisini inşa etti, yolculuğu yaptı. Her şey satın alınmış ve ödenmiştir. Başka sorulacak bir sorun var mı?
Comyn kelimeleri teker teker söyleyerek:
— Hayır, dedi. Hayır, bir gün için yeterü olduğunu düşünüyorımı.
Elbisesini ve diğer giyeceklerini kutulardan çıkarma-
ya başladı. Stanley topuklarının üzerinde döndü ve kaptıya doğru yürüdü. Gözlerinde garip parıltılar vardı. Tam kapıya ulaştığı zaman Comyn:
— Benim de yalan söylediğimi düşünüyorsun, değil mi?, diye sordu,
Stanley omuz silkti.
— Söyleyecek bir şeyin olsa konuşabileceğini düşünmüştüm. Bütün doktorlar başarısızlığa uğradığına göre Ballantynel konuşturabîldiğini sanmıyorum.
Stanley odadan çıktıktan sonra kapıyı çarparak kapadı,
Comyn, işte kapı yüzüme kapandı, diye düşündü. Coch-rane'Ie kanunlara uyan kimseler, Ballantyne Öldü. günlük defterde bir şey yazılı değil... Peki, buradan sonra nereye gideceğim?
Muhtemelen eve gidecekti. Dünyadaki evine dönecek* ti. Kulaklarında Ballantyne'in «transuranik» fısıltısı, ruhunun derinliklerinde çığlıkları, evine dönecekti. Gezegenlere yetişen, yıldızlara ulaşan beş kişi oralarda ne bulmuştu ? însan bu güneşin al tında ne görebilir, Ballantyne'in yüzündeki korku izlerine sebep ne olabilirdi?
Ballantyne'in söylediği kesikli cümleyi ve bu cümlenin altındaki anlamı düşündü. Ballantyne, Barnard yıldızlarında bir yere inmişti. Orada S frang, Kessel, Vickrey ve Transuran denen bir şeyle beraber Paul Rogers'i de terk etmişti.
Comyn titredi. Derisinde bir karıncalanma ve ağzında kekremsi bir tat vardı. Birden, Ballantyne'i aramaya geldiğine ve kendisini zor duruma soktuğuna pişman oldu. Eğer Ballantyne baykırmamış olsaydı,,.
Ve şimdi Cochrane kendisini bir müddet serbest bırakıyordu. Ballantyne'in bir şey söjflemediğine inanamazlardı. Böyle bir tehlikeye giremezlerdi. Yıldızlar için onlar gîbi
daha bir sürü aç vardı, ve Comyn, bildiğini en yüksek fiât veren şirkete satarak çok zengin olabilirdi.
Comyn, kafasında şekillenen düşünceyi iyice tarttı. Aldanmıyorsa, akla uygundu. Diğer taraftan, Cochrane*-lerin Comyn'in ne bildiğinden haberleri yoktu: Comyn'in bildiklerini öğreninceye kadar onun yaşamasına izin vereceklerdi. Dayak yemesi ve böyle birdenbire serbest bırakılmasının başlıca nedeni buydu.
Comyn, başının belâda olduğunu biliyordu. Zaten Cochrane'lerin bölgesine gelmekle belâyı kendi kendisine v satın almış oluyordu. Fakat olayların gelişimi tahmin ettiği gibi çıkmamı, sonunun ne olacağını bilmediği bir çok-maza girmişti. Başına gelebilecekleri tahmin büe edemeyecek durumdaydı. Yıldızlar üzerine bir oyuna girişmişti ve elinde tuttuğu koz çok küçüktü...
Fakat, Cohrane'ler ne yaparlarsa yapsınlar Paul Ro-gers'in başına gelenleri öğrenmek amacındaydı.
3.
Dünyada heyecan almış yürümüştü. Comyn, üç günden beri Ne w York'taydı ve çevresinde heyecan büsbütün ateşeenmesine sebep oluyordu.
Kimse uyumuyordu. Kimse çalışır görünmüyordu. Hatta, kimse artık evine bile gitmiyordu. Barlarda, caddelerde ve video-ekran bulunan binalarda oturuyorlardı. Toplum haberleşme çıkışlarının Önüne yığılıyorlar, maksatsız bir karışıkhğa sebep oluyorlardı. Sanki New York'-un nüfusu birdenbire artmış gibi görünüyordu.
Büyük Sıçrayış yapılmıştı, insanlar nihayet yıldızlara erişmişlerdi, insanlığın bu büyük başarısını en küçük kâtipten en büyük 13 adamma kadar herkesi kıskandırıyordu. Herkes dikkatini haber merkezlerine çevirmiş, yeni bir şeyler öğrenebilmek umuduyla bekleşiyordu.
Konuşmalar vardı. Herkes içiyor, gülüyor, gruplar halinde kiliselere giderek dua ediyordu. Sanki birdenbire önlerinde kuşku kapıları açılmış gibiydi.
Comyn, New York'a adımını basar basmaz dört gününü caddelerde dolaşarak geçirmişti. Herkes gibi, Comyn de edasında kalamamış, huzursuz bir tavırla caddelerde dolaşmayı tercih etnikti. Fakat onun başka sebepleri vardı. Kalabalığın arasına karışarak onların gittiği yerlere sürüklenmiş, canı istediği zaman yolunu omuzlayarak açıp bir bara dalmış ve içmişti. Fakat fazla içmiyor ...Sadece* düşünüyordu.
Düşünecek çok şeyi vardı; hayat ve Ölüm, bir adamın son sözleri, Cochrane*ler ve yıldızları piyon gibi oynanan satranç oyunu.
Comyn, yıldızlar ve ben, liye düşündü. Herkesin önündeyim ve sıçrayacak doğru yönü bulamadığım takdirde devrilmek üzereyim.
Bunun için de bazı hesaplara girişmesi gerekiyordu* Dişlerini yıkarken bile yalnız olmadığı gerçeğiyle yüz yüzeydi. Kapıdan çıkar çıkmaz, her nereye giderse gitsin peşindeki gölge kendisini bir an için bile yalnız bırakmıyordu. Odasında, rahat mobilya döşeli odasında bile dinleyiciler, teypler ve bir sürü elektronik cihazlar vardı. Bunu biliyordu, ama aramak lüzumunu hissetmiyordu, çünkü, Cochrane'leri ne kadar kuşkuda bırakırsa kendisi için o kadar iyi olacaktı.
Bekliyorlar, diye düşündü.. Atacağım adımın ne olacağını izleyerek bekliyorlardı.
Peki, nasıl bir adım atacaktı? Cochrane'lerin dokuz gezegende yerleri vardı ve yıldızların idaresini ellerine almak istiyorlardı. Comyn, onların işlerinden sadece birine burnunu sokmuştu. Bütün arzusu Paul Rogers'in basma gelenleri öğrenmekti.
Akıllıca bir iş yapılmamıştı. Fakat Rogers da, parlak zekâlı bir kimse sayılamazdı. Comyn gibi deli dolu bir adamın başını belâya sokabileceğini düşünmesi gerekmez miydi? Böyle olmakla beraber Rogers, uzun zaman Önce Comyni'le beraber elma çalıp caddelerde dolaştığı zaman nasıl düşünmemişse, yine düşünmeden hareket etmişti,
Fakat düşünceli olsun veya olmasın bir kere ok yaydan çıkmıştı ve dönülmesi imkânsızdı. Yapacak tek şey Cochrane'leri tahrik etmekten ibaret olmalıydı.
Ballanıyne'in gemisinin nasıl bulunduğu hakkında yazdan yazıların hepsini iyice okudu, en küçük bir ayrıntıyı büe gözden kaçırmamaya dikkat* ederek verilen haberleri
inceledi. Yazılan her şey, Ballantyn'e günlük defterinin yazılmasının Barnard yıldızına erişilmesinden sonra kesildi* ğinı gösteriyor. Bu da demekti. ki> ya Cochrane'le başka bîr defter bulmuşlar kendileri için saklıyorlardı, ya da gazetede yazılanlar gerçekti, onların da bir şeyden haberleri yoktu. Ballan tyne'in yıldıza inip inmediğini veya birşey bulup bulmadığını bilmiyorlardı.
Eğer düşündükleri doğruysa, durumu bilen sadece Comyn'dL Bu takdirde, Cochrane'lerin karşısında durabilecek kadar güçlü bir silaha sahip demekti. Ya da bildikleri ölüm fermanını imzalamış olacaktı.
Her iki halde de, belirli bir sözün anlamını biraz daha araştırmasında fayda vardı. Araştırma yapması çok kolaydı. Dünyalar Arası Mühendislik Firmasının, merkez binasında bir araştırma laboratuvan vardı. İşini tekrar almak üzere müracat ettiği takdirde asıl amacının ne olduğundan kimse kuşkulanmaydı»
Oraya gittiği zaman, peşindeki gölge de mümkün olduğu kadar onu yakından izledi. Comyn, gölgesini binanın dışında bıraktı. Fakat asansörü beklerken bütün tüylerinin diken diken olduğunu hissetti, çünkü peşindeki gölge bir değil ikiydi.
Dünyalar Arası Mühendislik Firmasının bulunduğu kata çıktığı zaman içinde bilmediği, adlandıramadığı bir his vardı. Peşindeki Cochrane gölgesine aklı eriyordu, ama başka kim olabilirdi? ve... neden?
Ana Bürolardan Özel laboratuvara giden merdivenleri tırmandı ve Venüs Uzay limanı inşaatında tanımış olduğu Fizikçi Dubman'ı aradı.
Dubman, ufak tefek zeki bir adamda ve karaciğeri kaldırmadığı için içkiyi bırakmış olduğundan her şeyden elini eteğini çekmişti.
Comyn: .
— Transuranik elementleri hakkında bir şeyler söy-leyebüir misin?
Comyn*in Jm sorusu üzerine Dubman, dik dik ona
bakmıştı.
— Sanki işim azmış gibi bir de lisede fizik dersleri veriyorum. Fizik kitapları bulunan bir kitaplık vardır. Allaha ısmarladık.
Comyn hemen itiraz etti.
— Acele öğrenmek istiyorum ve çok da önemli.
— Şantiye şeflerinin nüktear fizik hakkında bilgi edindiklerini söyleme sakın!
Comyn gerçeği söylemeye karar verdi... Hiç değilse bir kısmını söyleyebilirdi.
— Düşündüğün gibi değil. Etkilemek istediğim biri var, bu bakımdan bastığım yeri tutabilmem için yeteri karlar bilgi sahibi olmalıyım.
Dubman alay etti.
— Artık münevver kızların peşinden mi koşacaksın? Benim için yeni bir şey, KahramanUklannı duyduğumu hatırlıyorum ve asla...
Comyn, sabırla Dubman'ı tekrar konuya döndürdü. Dubman:
— Transuranik elemanlar, doğal kanunlarımıza göre olmaması gereken elementlerdir.
Sustu, bulduğu açıklama tarzından gururlanmış görünüyordu. Comyn:
— Peki, dedi. Anlamı? Dubman şaşkınlıkla:
— Anlamı mı?, dedi. Güneş Sistemimizdeki her şeyi meydana getiren doksan iki kimyasal eleman vardı. Hid-rojen'den başlar ve ağır, karışık, doksan ikinci eleman olan Uranium*a kadar gider.
Comyn:
— Bu kadarını okulda öğrenmiştim, dedi.
— Öyle mi? Bunu tahmin edemezdim, Comyn. Bin
dokuz yüz kırk beş yılında başka bir ilâve de yaptalar. Uranium'dan daha ağır doksan üçüncü eleman Neptuni-um'u, doksan dördüncü eleman plutonium'u yaptılar* Transuranık elemanlar dünyamızda ve diğer gezegenlerde bulunmaz, ama sun'î olarak yapılabilirler. Sadece bir başlangıçtır. Gittikçe karıcık Transuranik elemanlar yapmaya başladılar ve nihayet Petersen ispat etti ki..,
Comyn, kaba bir tavırla sözünü kesene kadar adamcağız teknik ayrıntılara girdi,
— Başlangıç için bana yeterli. Yalnız öğrenmek istediğim Transuranik elemanların paraca değeri var mı?
Dubman, Comyn'e daha dikkatle baktı.
— Demek ki sordukların saçma değil. Nasıl bir oyuna kalkmıyorsun, Comyn?
— Söyledim. Birisine blöf yapmak istiyorum, o kadar.
— Eh, biraz öğrenimi olan bir kimse blöfünü kolay* lıkla yutmaz. Fakat soruna cevap olarak, atom gücümüzü daha ağır elemanlar olan uranium, radium, thorium ve bunlara benzer elemanlardan temin ediyoruz. Transuranik elemanlar bunlrdan çok daha ağırdır. Bzılarım yapmak mümkün değildir. Diğerleri de oîduüça pahalı sayılır ve küçük miktarlarda elde edilebilir. Bunlar sorunun cevabı olabilir mi?
Comyn:
— Evet, dedi. Yeteri kadar cevap aldan. Asık suratla Bubmamn yanından ayrıldı.
Evet, aldığı cevap yeterliydi. Kısıtlı bilgisine rağmen, doğal transuranik elemanların bulunmasının, bulan kimseye ve kimselere büyük imkânlar sağlayacağını kavrayabiliyordu. Dünyada bulunabileceği miktardan çok miktarda transuranik elemanlara sahip olan ve bunları kontrolü altına alan bir kimsenin artık Önüne geçilemezdi. Uranium-dan daha güçlü bir elemanın bulunması, pahalı laboratuvarçalışmalrın
son verecekti. Muhtemelen dha başka bilinmeyen elemanların var olması da mümkündü...
Comyn, asansörden çıktığı zaman kafası atom, elektronlar ve güneşi soldurabilecek güçte parlak elemanlarla fıldır fıldır dönüyordu. Düşünceleri ve tasavvurları belirsiz o.makla beraber zihnini etkileyebiliyordu. Aynı zaman* da, içine büyük bir korku veriyordu.
Her zaman peşinde bulunan gölgesini buldu ve sigara yakmak bahanesiyle diğer gölgesini araştırdı. İkinci gölgesi, birincisinden çok daha dikkatli ve tecrübeliydi, çünkü, birincisi görülüp görülmeyeceğinin üstünde durma2 görünüyordu. Eğer tesadüfi bir görüntü Comyn'İ uyarmış olmasaydı, Comyn onun varlığından hiç bir zaman haberdar olamazdı.
Gri elbiseli, uzunca boylu gölgesini buluncaya kadar üç kibrit harcamak zorunda kaldı. Comyn, adamın yüzünü görebiliyordu, fakat adamın kararlı hareketleri tüylerinin diken diken olmasına sebep oluyordu. Comyn, belki nükle-ar fizikten anlamazdı, ama insanları tanırdı. Bu adam da işini başarmak niyetindeydi.
Acaba bu adam, diğerinin işe yaramadığı zaman kendisini ortadan kaldırmak için yine Cochrane'ler tarafından mı gönderilmişti ? Yoks bu işe burnunu sokan başka birisi mi vardı?
Ballantyne'in ölü sesi kulaklarında çınlıyordu: Tran-suranik.., sonra attığı çığlıklar.
Comyn, caddenin köşesindeki bara girdi. • îki sert içki içinin ürpertisini gidermeye yetti. Sert içkiyi keserek bira içmeye ve yine düşünmeye başladı. Ar€ kasından kimsenin yanaşamayacağı bir keçeye oturmuştu. Bar kalabalık olmakla beraber peşindeki gölgeleri kolay-fikla görebiliyordu. Her iki adam da birbirinden habersiz ve Comyn'e aldırmaz görünerek alelade müşteriler gibi davranıyorlardı.
Peşindeki adamları barın yoğun sigara dumanlan arasından seyrederken bir şeyden emindi. Birinci gölgenin, ikinci gölgeden haberi yoktu. Eğer Cochrane'ler ikinci adamı pis işlerini halletmesi için gönderdiyse, birincisine bundan söz etmemişlerdi.
Öğleden sonra ağır ağır geçiyordu. Barın öbür ucundaki video ekranında Büyük Sıçrayış hakkında yeni yeni haberler veriliyor, fikirler yürütülüyor ve değişik düşünceler ortaya atılıyordu. Kalabalık bu haberleri dinliyor, ağızlarında geveliyor, tartışıyor ve içkilerini tazelemek zorunda kalıyordu. Comyn, düşünceli bir tavırla bardağında meydana gelen bira köpüğüne dikkatle bakıyordu.
Akşam üstü oldu... nihayet hava karardı. Kalabalık devamlı olarak değiştiği halde Comyn yerinden kımıldamıyordu. Tabiî, peşindeki iki adam da bardan çıkmıyorlardi. Comyn, bu arada çok bira içmiş ve çok düşünmüştü. Adamlara bakarken gösterinde garip pırıltılar görünüyordu.
Video ekranında Cochrane ismi, Ballantyne*in adı kadar sık tekrarlanıyordu. Bu ismin tekrarlanması Comyn'in içindeki bir şeyleri harekete geçiriyor ve bilinmeyen nefret duygularını galeyana getiriyordu.
«Cochrane Şirketinin başkanı Bay Jonas Cochrane, bugün yaptığı açıklamada şirketinin, Ballantyne'in yıldız yolcuuğunu toplumun hizmetine sunacağını söyledi...»
Comyn, bira bardağının içine doğru bir kahkaha savurdu. İhtiyar haydutun Ay'daki sarayında oturup yıldız yolculuğunu toplumun hizmetine sunacağını düşünmesini tasavvur ediyordu.
«Cochrane Şirketi, ilk yıldız uçuşunu gerçekleştiren ;ve sağ dönenecek beş kahramana yüzer bin dolar ikramiye vermeyi tasarlamıştı...»
Eh, güzel bir gösteri, iyi bir reklâmd.
«Bayan Sydna Cochrane, ailesinin imkân dahiline getirdiği bu tarihi olay hakkında birkaç kelime söyledi. Meş-
hur Rocket Room'a çevirdiğimiz kamera ve mikrofonlarımızdan Bayan Sydna Cochranel dinleyeceksiniz...»
Sahne birden değişti ve çok- rahat döşenmiş, Roket biçimi bir gece kulübünün büyük salonu göründü. Kamera» masalardan birinde oturan gençlerden meydana gelmiş bir grubu aldı ve genç bîr kadının üzerinde durdu. Comyn, dikkatle kadına bakarken birasını unutmuştu,
Kadının üzerinde, gerekli yerlerini meydanda bırakan-ve görülmeye değer, vücuduna sımsıkı yapışan beyaz, düz bir elbise vardı. Derisi ancak Ay'ın aldığı güneş ışınlarıyla yanacak kadar bronzlaşmıştı. Ve saçları.., Comyn, muhtemelen boyanırçş olduğunu düşündü... elbisesinin rengine-yakın, beyaz sayılabilecek kadar sarıydı ve at kuyruğu şeklinde sırtına doğru sarkıyordu. Yüzü son derece güzel,. hatları muntazam, elmacık kemikleri biraz yüksekçe, burnu küçük ve kalkıktı. Ağzı biraz büyükçe, dudaları etliydi ve gözleri pırıl pırıl yanıyordu. Üzerinde normal bir adının çekingen tavırları yoktu, bir erkek kadar serbest görünüyordu.
Spikerin sesi, barın gürültüsünü bastırmak istercesine kuvvetli duyuldu. Bayan Sydna Cochrane, kuvvetli ve ince parmaklarıyla şampanya kadehini kavradı ve muntazam bronz renkli omuzlarını ileri doğru uzatarak gülümsedi.
Genizden gelme, tatlı bir sesle:
— Para, sadece paradır, dedi. Cesaret ve Ballantyne gibi büyük yetenek sahibi kimseler olmadıktan sonra işe yaramaz. Fakat ondan söz edecek değilim. Milyonlarca insan da onun yaptığını yapmaya çalışıyor. Şu veya bu şekilde unutulmuş zannedilen kimselerden söz edeceğim.
Eayan Sydna Cochrane'in bakışları sanki ekranı delmek istermiş gibi dikkatle kameraya dikildi, birini görmeye çalıştığı düşünülebilirdi.
Comyn, nedense damarlarındaki kanın akışının hızlandığını hissetti.
Kadının tatlı sesi tekrar duyuldu,
— Büyük Sıçrayış'ta Ballantyne'in yanında bulunan dört kişiden so zedeceğim. Bu dört kişi hayatlarını Büyük Sıçrayıp uğruna verdiler. Ne bizim paramız ne de Ballan tyne bu dört kişi olmadan hiç bir şey yapamazdı.
Tatlı bîr tebessüm ve samimiyetle şampanya bardağını kaldırdı.
— Bu dört adamın şerefine içiyorum. Strang'in Kes-sel'in Vickery'nin ve...
Acaba özellikle mi durmuştu yoksa dördüncü ismi hatırlamaya mı çalışıyordu.
— ... ve Paul Rogers'in şerefine. Eğer beni şu anda dinliyorsa, hiç değilse birisinin daha benimle beraber kadeh kaldıracağını biliyorum.
Birinci gölge, bar m üzerindeki aynadan Comyn'e baktı. Diğer adam, gözlerini diktiği yerden ayırmadı, fakat oturduğu tabureden yılan gibi döndü ve gülümsedi. Comyn, yine heyecanlanmıştı ve artık ne yapacağını çok iyi biliyordu.
Hiç acele etmedi. Bayan Sydna Cochrane'in söylediklerini duymamış yada ne demek istediğini anlamamış göründü, Bir müddet sonra kalktı ve sarsak adımlarla tuvalete gitti.
Tuvalet boştu. Birden sarhoş numarası yapmaktan vazgeçti. Kapının yanındaki duvara yapışıp bekledi. Alçak pencerenin demir parmakhkian olduğu için kapıdan başka çıkış yoktu, fakat yeteri kadar beklediği takdirde dışar-daki adamlar endişelenmeye başlayacaklardı...
Kapının dışından gelen; hafif adım sesleri duyuldu. Sonra birinin durup dinlemesinden doğan bir sessizlik oldu. Comyn, nefesini tuttu. Kapı ağır ağır açıldı.
Kapıdan giren zararsız görünüşlü birinci gölgeydi,
*Comyn bir adımda adamın yanına gidip çenesine yumruğu yapıştırdığı zaman adam hayret edecek azman bile bulamadı. Comyn, adamı tuvaletlerden birine soktu ve ceplerini aceleyle araştırdı» Adamın ismi Lawrence Hannay'dı ve özel dedektiflik acentalanndan birinde çalışıyordu. Silâhı yoktu.
Comyn tekrar kapının yanındaki yerini aldı.
Bu sefer biraz daha fazla beklemek zorunda kaldı. Tuvalete giren yabancı bir adam gidene kadar Comyn so-:ğuk soğuk ter döktü. Sonra tekrar derin bir sessizlik oldu.
Adım sesleri duyulmadı. Uzun boylu adam sessizce yürüyordu, Comyn, adamın kapının dışından içeriyi dinlediğini hissedebiliyordu. Sonra kapı yavaş yavaş açıldı; adamın sağ eli cebindeydi ve adımlarını dikkatlo atıyordu* Başı omuzlarının arasına gömülmüştü.
Comyn, bütün gücüyle adamın kulak arkasına vurdu.
Sanki Comyn'nin yumruğunun çıkardığı rüzgâr uyarılmasına sebep olmuş gibi kıvrıldı ve döndü. Yumruk tam •olarak yerini bulamadı. Adam yere doğru yıkılırken dönmesine devam etti. Comyn kendisini yana attı; sanki yanından bir böcek geçmiş gibi keskin bir vızıltı duydu. Sonra sıçradı.
Adam yarı baygındı. Daha doğrusu sersemlemiştî, Vücudu Comyn'in bacakları arasında şiddetle kıvranıyordu. Adamın daracık bir yüzü vardı. Comyn'in koluna getirdiği dişleri koyu sarı renkteydi. Sağ elini kurtarıp kendisine zarar vermeden Comyn'i vurmak istiyordu. Comyn,. adamın karnında oturuyor ve sağ bileğini bırakmıyordu. Elinin ısırılması üzerine acıyla inledi yumruğu birkaç kere kalkıp adamın suratına indi. Adamın kafası fayansların üzerinde tok bir ses çıkartıyordu. Üçüncü yumruktan .sonra Comyn, adamın gevşediğini hissetti.
Comyn, adamın sırtını duvara dayayarak başını bacaklannın
arasm soktu. Onu gören birisi, adamın sarhoş olduğuna karar verecekti. Comyn, çirkin silâhı adamın cebinden dikkatle aldı. Sil^h, Comyn'in Merih'teki nöbetçiyi tehdit ettiği şok tabancasının aynısıydı. Silâhı sepetteki tuvalet kâğıtlardın altına soktu, sonra adamın üstünü aradı.
Hiç bir şey bulamadı. Ne ismini belirten bir kart ne de kimlik cüzdanı yoktu. Dikkatli bir adam olduğu belliydi.
Comyn, avucuna doldurduğu soğuk suyu adamın yüzüne çarptı. Sonra tokatladı. Adamın renksiz ve ifadesiz gözleri açıldı, Comyn1 nin yüzüne baktı.
— Dedektif değilsin, ama kimsin?
Uç kısa kelime adamın dudaklarından döküldü.
Comyn bir yumruk patlattı. Aynı durumla kendisi karşılaşmıştı, şimdi, hiç değilse başka birine bunun karşılığını verebildiği için memnundu.
— Haydi, yobaz herif, beni öldürmen için sana kim para verdi?
Comyn'in yumruğu yine kalktı. Adamın sarı, pis dişleri göründü.
— Haydi, durma, bakalım beni söyletebilecek misin? Comyn, adamı süzdü.
— Benim için zevk olacaktı, ama hanımın bütün gece bekleyemez ve burası da böyle şeylerin konuşulabileceği bir yer değil.
Sonra sırıttı.
— Na&ilsa, parasını neden kazanamadığını patronuna anlatmak zorunda kalacaksın.
— Yine döneceğim. Bu sefer sebep de vr. Comyn:
— Offf, dedi. Sakin duramadığım için seni kızdırdım, değil mi? Ne fena !
Yumruğunu şiddetle indirdi. Adanı duvarın dibine Çöktü* Comyn, dışarı çıktı, borcunu Ödedikten sonra bardan
ayrıldı. Artık peşinde kimse yoktu.
Bir taksi buldu ve Rocket Room'a doğru hareket etti. Takside giderken iki şeyi merak ediyordu. Bunlardan biri, acaba Bayan Sydna Cochrane, temize havale edilmesi için böyle garip bir işareti kullanmayı mı tasarlamıştı? ikincisi, acaba kadının bacakları da vücudu kadar güzel miydi? Yanılmıyorsa, kadının bacakları da kendisi ve vücudu kadar güzel olmalıydı.
4.
Güneşlerinin yumuşak parıltılarla yanan yörüngesinde ağır ağır hareket eden dokuz, güzel ve küçük dünya vardı. Tavanda sessizce dönüp duruyorlardı, fakat gürültülü bile olsalar, Rocket Room'un gürültüsü arasında duyulmaları imkânsızdı.
Çeşitli konuşmalarda geçen isim hep aynıydı. Comynr barın önünden geçerken. Taburelerin uzay gemisi koltuklarının eşi olduğunu ve barın üstüne ayna yerine küçük pencereler olduğunu gördü.
Çığlık atan adamı düşündü ve aklından şöyle bir düğünce geçti.
«Memnun musun, Ballantyne? Büyük sıçrayışı yap* tın ve öldün, ama bütün bu adamların yanında bir kahramansın. Değer miydi?*
Comyn'in önünden geçmekte olan garson nezaketle sordu.
— Bayan Cochrane'in masasuıd*an birini mi görmek istiyordunuz, efendim?
Makat bu adam garson değildi. Comyn, daha dikkatle bakınca bu adamın burada tesadüfen bulunmadığını anladı.
Yorgun sesle:
— Evet, dedi. Birini görmek istiyorum. Kraliyet
Prensesine btı haberi kendiniz mi verirsiniz, yoksa nöbetçi yüzbaşısı vasıtasıyla mı haber gönderilmesi gerekir? Garon, Comyn'i inceledi,
— Bazı koşullara göre değişir ve.,.
— Peki. Sorun bakalım hâlâ Paul Rogers'in gererine içmek istiyor mu?
Garson keskin bir bakış fırlattı.
— Adınız... ?
— Comyn.
— Zaten sizi bekliyonlardı, Bay Comyn.
Garson geriye döndü ve salonun en iyi bir yerinde olan masaya doğru yürüdü. Bayan Sydna Cochrane onların yaklaşmasını beklermiş gibi görünüyordu.
Garson kılığmdaki nöbetçi kadının kulağına birkaç kelime fısıldadı, kadının bağını olumlu bir şekilde sallaması üzerine tekrar yerine döndü. Sydna, geriye doğru yaslandı ve göğsünü gerip dişlerinin güzelliğini göstererek gülümsedi.
— Nihayet tanışabildik, dedi. Bu işi kıvıracak bir insan olduğun muhakkak. Onları hâlâ fıldır fıldır döndürdüğünü bilmen hcguna gider mi?
— Kimi?
— Cochrane'Ieri.
Baş parmağı ile dairesel hareketler yaptı.
— tşte böyle! Tabiî benim dışımda herkesi. Oturmaz mısın? Kendini evinde hissedebilirsin.
Sandalye, şampanya ve garsan sanki birden türedi. Comyn oturdu. Masada bulunan bir düzine kadar insan Comyn Mn kim olduğunu soruyor, öğrenmek istiyordu. Sydna onlara aldırmadı. Uzun boylu bir delikanlı Sydna'-nra omzu üzerinden uzandı, ama Sydna ona da aldırmadı. — Çok akıllıca hareket ettiğimi sanıyorum. Yani, şu demeç sırasında demek istiyorum.
— 37 _
— Çok akıllıca bir hareket, Bayan Cochrane. Öyle akıllıca ki neredeyse beni öldürüyordu.
— Nasıl?
— Paul Rogers hakkında konuşmanızı takiben üzerime ateş edildi*
Sydna'nın kaşları çataldı, gözlerine, Comyn'in anlayamadığı karanlık bir bakış geldi. Comyn, yumuşak sesle:
— Eu senin fikrin miydi?, diye sordu. Sydna:
— Dostum, dedi. Suratıma bir kamera dayadılar ben de konuştum. Böyle modern bir dünyada yaşadığımla halde video olmayan binlerce yer var. O yerlerden birinde olabilirdin.
Sesine öfkeli bir ifade geldi.
— Ve dahası da, eğer düşünüyorsan ki... Comyn:
— Hooop, dedi, Sonra sırıttı.
— Pekâlâ. Söylediklerimi geri aldım. Şu içkiden ne haber?
Sydna, dik' dik bakmaya devam etti. Ağzında somurtkan bir ifade vardı ve kaşları çatılmış ti. Masadaki gürültü dayanılmaz bir hal almıştı. Comyn arkasına yaslanmış, şampanya bardağının uzun sapıyla oynuyor, beyaz elbiseye bakıyor, meydanda kalan kısımları seyrediyor ve görünmeyen kısımları tahayyül etmeye çalışıyordu. Acaleaİ yoktu. Sydna'yı bütün gece hiç sıkılmadan seyredebilirdi-
Sydjna'mn gözlerindeki öfke izlerinin yerini neşeli parıltılar almaya başladı.
— Senden hoşlanacağımı sanmıyorum, ama öğrenmek amacındayım. Haydi gel.
Oturduğu sandalyeden kalktı. Comyn de onunla beraber kalktı. Uzun Ökçeli ayakkajnlarıyla hemen hemen Comyn'in boyunu buluyordu.
Comyn:
— Nereye gidiyoruz?, diye sordu.
— Kim bilir? Belki Ay'a. *
Bir kahkaha atarak itiraz eden konuklarına elini salladı.
— Sevimli insanlarsınız, ama fazla gürültülüsünüz, îyi akşamlar.
Uzun boylu delikanlı ayağa fırladı.
— Kavalyen benim, yerimi kimse...
— Johnny.
— Böyle elini kolunu sallayarak şu... şu karakterle gece yarısı beni terkedemezsin!
Sydna sâk'.n sesle:
— Johnny, dedi. îyi bir insansın, fakat Comyn senin hakkından ko7aylıkla gelebilir. Eğer işime karışmaya de-vam edersen, kendisinden rica etmek zorunda kalacağımı sanıyorum.
Comyn *in koluna dokundu, ona sürtün erek geçti ve yüksek ökçelerine aldırmadan uzun adımlarla yürüdü. Comyn aceleyle Sydna'nın arkasından yürüdü. Sydna'nm söylediği gibi istese de istemese de Johnny ile çatışmak zorunda kalmak istemiyordu.
Sydna'nın sırta beline kadar çıplaktı ve broz zengindeydi, Comyn, kadının yürürken sırtında oynayan yumuşak ad e 1 elere baktı, Johnny'yi onun bile haklayabileceğim düşündü. Sydna'nm sportmen bir ka&m olduğu her halinden belliydi.
Kapıya çıkar çıkmaz, kaldırıma yanaşan büyük arabaya kurulurken biraz yan oturup Sydna'ya baktı. — Evet, dedi. Şimdi ne olacak? Sydna. bacak bacak üstüne attı, başını yumuşak koltuğun üstüne dayadı, sonra kedi gibi esnedi. -— Henüz karar vermedim, * Böyle durumlara alışık olan şoför arabayı yavaş yavaş
Sürüyordu. Sydna, bir köşeye çekilerek yan kapalı kirpiklerinin arasından Comyn'e baktı. Caddeleri aydınlatan sokak lâmbaları ( beyaz elbisesinde »sağlarında, brona renkli omuzlarında pırıldıyordu.
— Uykum var.
— Benden ne istediğini söyleyemeyecek kadar mı uykun var?
— Merak. Cochraneln tutmayı başaramadığı adamı görmek istemiştim,
Birden gülümsedi.
— Willy*i küçük düşüren adamın nasıl bir kişiliği olduğunu görmek istedim.
— Will kim?
— Küçük kuzenimin sevgili kocası. Stanley. Heri doğru eğildi.
-— Stauîey'den hoşlandın mı?
— Onun için deli divane olduğumu söyleyemiyeoe-ğim.
Sydna:
— Pis herifin biri, dedi.
Sonra tekrar köşesine büzüldü ve göförle konuşmasını sağlayan telefona uzandı,
— "Karar verdim. Bizi Uzay limanına götür.
— Emredersiniz, Bayan Cochrane. Comyn:
— Bizi mi?, diye sordu.
-— Bu konu hakkında söz sahibi değil miyim?
— Benimle alay etme, Comyn. Coehrane'in kalesinde ini? Oraya gitmek için deli olmalısın*
Comyn uzanıp elini Sydna'rnn boynuna koydu. Parmaklarının altındaki adeleler oynayınca parmaklarını sıkta.
— Benim yerime karar verilmesinden hoşlanmam, Hem de çabuk olarak karar verilmesinden.
Sydna:
— Ben de, dedi.
Ellerini Comyn'in başının iki yanına koydu. Tırnakları birden Comyn'in boynuna gömüldü ve bağını aşağıya doğru çekti. Kahkahalarla gülüyordu.
Bir müddet sonra Comyn başını kaldırdı,
— Oyunlarını sert oynuyorsun, dedi.
— Uç erkek kardeşin orasında büyüdüm. Ya sert oynarım ya da hiç oynamam,
Arabanın yarı karanlığında birbirlerine baktılar: Her ikisinin de gözlerinde öfke ve şaşkınlığın verdiği karma bir ifade vardı.
Sydna yavaş fakat hırçın sesle:
— Geleceksin, dedi. Çünkü orada görmek istediğin bir şey var.
— Ne?
Sydna cevap vermedi. Hiç sebep yokken ellerini kenetleyerek titremeye başladı.
— Bana bir içki ısmarla, Comyn.
— Yeteri kadar içmedin mi?
— New York'ta bana yetecek kadar içki yok.
— Ay'da ne işler çeviriyorsunuz şimdi?
— Gelişim. Zafer. Yıldızlar. Hâlâ titriyerek küfür etti.
— Ballantyne şu Allanın cezası yolculuğu neden yaptı acaba, Comyn. Dokuz dünya yeteri kadar belâ değil mi? Sıkıntı. Orada sahip olduğumuz tek şey. Zaten bu nedenle Dünyaya geldim .
— Fakat şimdi geri dönmek istiyorsun. Sydna geniş omuzlarım silkti.
— Ben de Cochrane'ün ve bu işe dört elle sarılmam gerekir.
Dikkatle Comyn'e baktı.
"L
I
— Sen de benim gibisin. Dışarda kaüp hedef mi olmak istersin yoksa içeri girip kurtulmayı mı?
— Hedef olmak mı?
— Sana hiç bir husus hakkında garanti veremem.
— Hımmm.
— Oh, istiyorsan kaçabilirsin> Comyn.
Sydna ellerinin titremesine engel olmuçtu. Comyn, bu titreyişin şampanyadan ileri gelip gelmediğini merakla düşündü. Belki de sorudan kaçınmak için rol yapıyordu.
— Uykum var, sen ne yaparsan yap.
Sydna, başını Comyn'in omuzuna dayayarak uykuya daldı, ya da uyur göründü. Cocyn, kolunu kadının çıplak omzuna atmıştı. Sydna, sıska bir kadın değildi, ama vücudunun dolgunluğu da şişman sayılmazdı. Hatlarını elbisenin üstünden bile seyretmek zevkti. Comyn, bunun bir tuzak olabileceğini defalarca düşünüp durdu. Yoksa Bayan Sydna Coehrane deli miydi? Söylentilere hık^acak olursa bütün Cochrane'lerde biraz delilik vardı. Gidecekleri sarayın Ay'da, Jonas tarafmdan kurulmasından beri bu söylentiler ağızdan ağıza dolaşıyordu,
Araba süratle uzay limanına doğru yol alıyordu. Comvn, halen geri dönebilirdi, ama çabuk karar vermesi gerekirdi.
Hayır, geri dönemem, diye düşündü. Şimdi geri dönemem.
Paul Rogershakkmda bilgi alabilmesi için tek fırsat buydu ve mümkünse istediklerini Cochrane'lerden öğrenecekti. Belki başka fırsat bulmayabilirdi,
Comyn, küçük bir kuzu aslanların arasına gidiyor, diye düşündü, Eh mademki aslanın inine giriyorum, yanımdaki dostum fena sayılmaz. Arkasına rahatça yaslandı ve Sydna'ya. daha rahat bir şekilde sarıldı. Mademki iki şeyi öğrenmek istiyordu: Dişleri bozuk adama kendisini
öldürmesi için para veren kimdi? Acaba Cochrane'Ierde yapacağı blöf sökecek miydi?
Uzay limanına geldikleri zaman ince, uzun bir Coch-rane yatma bindiler. Sydna, uykulu bir sesle değişeceğini söyleyip uzaklaşınca Comyn, gittikçe yaklaşan Ay'm yüzeyine bakarak sessizce durdu.
Akla olan hangi insan bu kafatasma benzeyen gezegen üzerinde saray yaptırırdı?
Söylediklerine göre, Cochrane'Ier zenginliklerinin dünyalılar tarafından görülebilmesi için Ay'a yerleşmişlerdi, ihtiyar korsanın kafadan sakat olduğu muhakaktı.
Yat, AyTın büyük kraterleri üzerine süzülürken, Comyn, Ay*ın en çirkin manzaralı bir gezegen olduğunu düşündü.
Sydna:
— Şu gördüğün büyük kubbe, dedi. Neredeyse inmek üzereyiz.
Sydm'nın sesinde mutlu bir ifade yoktu. Comyn, kaçamak bir bakış fırlattı. Sydna, nihayet gelebilmişti. Arkasında bsyaz pantolon ve ipek bir buluz vardı. Elindeki pamukla makyajım silmekle meşguldü.
Comyn:
— Eğer burasını sevmiyorsan neden geliyorsunu?, diye sordu.
Sydnı omuz siîkti.
— Jonas buradan ayrılmıyor. Ar3da sırada buraya gelmek zorunda kalıyoruz. Halen ailenin en büyüğü.
Comyn, Sydna'ya daha dikkatli baktı.
— Korkuyorsun, dedi. Buradaki bir şeyclcn korkuyorsun.
Sydna bir kahkaha attı.
— Kolay ko^ay korkmam.
— İnanırım. Fakat şimdi korkuyorsun. Neden korkuyorsun? Neden New York'a kaçmak ihtiyacını duydun?
Sydna endişeyle baktı.
— Belki öğreneceksin, dedi. Belki'de seni katliama eürüklüyorum.
Comyn, sert bir hareketle parmaklarını Sydna'niû ince boynuna geçirdi.
— Sahi mi?
— Olabilir, Comyn.
— içimde bir his var. Boynunu şu anda kırmadığıma pişman olacağımı sanıyorum.
— îkimiz de pişman olabiliriz.
Comyn, dudaklarını Sydna'mn dudaklarına yapıştırdığı zaman kadının, vücuduna yaptığı baskı karşısında şaşırdı.
Büyük yat, Ay'm soğuk yüzüne yaklaştıkça durum Conıyn'in hiç hoşuna gitmiyordu. Kocaman kubbe, güneşin ışıkları altında cam gibi parıldıyordu. Sanki altlarında camdan bir dağ varmış gibi görünüyordu. Kubbeye doğru alçaldıkları zaman menyetik bir çengel yata bağlandı ve kuvvetle kubbenin hava hücresine doğru çekmeye başladı. Kaim kapılar üstlerine kapandığı zaman Comyn, işte buradayım, diye düşündü. Buradan ayrılıp ayrılmamam Cochrane'Ierin elinde artık.
Bir kaç dakika sonra Sydna'yla beraber resimlerini birçok defa görmüş olduğu bahçelerin arasından büyük binaların bulunduğu bölgeye doğru gidiyordu. Ölü bir dünyadaihtiyar, inatçı bir adam tarafından küçük bir diktatörlük kurulmuştu. Büyük bina, Ay taşlarından yapılmış ve iyi bir mimar tarafından planlanmıştı.
Arabadan indikten sonra Sydna*yı takip ederek büyük mermer basamaklardan çıkmaya başladı. Sydna, alaşım bir madenden yapılmış büyük kapının kanadını iterek içeri girdi. •
Girdikleri holün tavanı çok yüksekti ve güneşten pırıl pırıl yanıyordu. Sydna uzun koridorda yürürken adımları gittikçe yavaşlıyordu. Birden geri dönüp kaçmak istermiş gibi durunca Comyn, kadının çıplak omuzuna yapıştı.
— Neden korkuyorsun? Öğrenmek istiyorum!
Sesi, büyük duvarların arasında fışıltılı bir ekoyla kulaklarına çarptı. Sydna, Comyn'e bakmadan omuz silk-
Konuştuğu zaman sesinde umursamaz bir ifade vardı.
— Her şatonun kilerinde bir «Şey» olduğunu bilmiyor musun? Burada da bir tane vardı ve fevkaladeydi. §imdi ise...
— Nasıl bir «şey»?
— Zannedersem... zannedersem... Ballantyne.
5.
Yüksek duvarlar binlerce küçük Baltontyne kelimesiyle çınladı. Comyn'in parmaklan Sydna'mn omuzlarını acıtmaya başlamıştı.
— BaJlantyne ne demek? Ballantyne öldü. Öldüğünü gözlerimle gördüm!
Sydna'mn gözleri Comyn'in gözlerine dikildi. Uzun müddet bakıştılar. Comyn, bütün vücudunun buz gibi kesildiğini hissediyordu. Sanki uzayda, yıldızlar arasındaki bokluğun soğuk karanlıklarına terkedilmiş gibiydi.
Sydna:
— Oraya inmem için izin vermediler, dedi. Onun hakkında konuşmuyorlar bile, ama burada sır saklanamaz, Eko çok güzel. Sana başka bir şey daha söyleyebilirim, Korkan sadece ben değilim.
Comyn'in kalbini bir şey kavradı ve şiddetle sarstı. Birden kendisini Merih'teki hastane odasında, ölmek üzere obn adamın yanında zıannetti. O adamın yüzünde de şimdi Sydna'mn yüzünde gördüğü korku izleri vardı.
Sydna, iğneli bir ifadeyle ve soğukkanlılıkla:
-— Şaşırdın mı?, dedi. Bir dostunu getirdim.
Comyn birden arkasına döndü. Willam Stanîey holün ucundaki bir kapının. önünde duruyordu. Gülümseyişi son derece iğrençti. Comyn, ellerini ağır ağır Sydna'mn omuzlarından çekti.
Stanley, sert bir bakışla Comyn'e baktı, sonra Sydna1-ya döndü.
— Kadm akht dedi. Ne zaman büyüyeceksin Sydna? dünyanın sonu geldiği zaman mı?
Sydna, saf bir ifadeyle gözlerini iri iri açarak baktı.
— Hatalı bir şey mı yaptım, Willy? Stanley'in yüzü şimdi bembeyaz olmuştu,
— Hayır, dedi*
Sydna'ya cevap vermekten çok kendisine cevap vermişti.
— Dünyanın sonu da gelse sen akıllanmayacaksın. Ne kadar akıllı olduğunu göstermek için bir sürü saçmalık yapmaya devam edeceksin. Bu hareketinin komik olduğu mı düşünmeyecekleri muhakkak.
Eaşıyla Comyn'e işaret etti.
— Geri dön, Dünya'ya gidiyorsun!
Sydna gülümsüyor du, fakat gözlerinde garip parıltılar vardı. Sta.nley le fazla ilgiliymiş gibi görünüyordu.
— Tekrar söylesene, şu son cümleni. Stanley ağır ağır tekrarladı.
— Bu adam Dünyaya dönüyor dedim. Sydna başını salladı.
— Gittikçe iyilegiyorsun, Wüly, fakat henüz yeteri kadar iyi değilsin.
— Ne bakımdan yeteri kadar iyi değilim?
— Eir Cochrane gibi emir vermek bakımından iyi
değilsin.
Sırtını Stanley'e döndü. Bu hareketi hakaret etmek için değildi. Sanki Stanley orada yokmuş gibi davranmak istemiş olmalıydı,
Stanley, yüzü kıpkırmızı, boğuk sesle:
— Göreceğiz, dedi.
Uzun adımlırla uzaklaştı. Ne Sydna ne de Comyn adamın arkasından bakmadı Comyn, Stanley'i unutmuştu
biîe. Kafası başka şeylerle meşguldü, Zannedersem Bal» lantyne, diye düşündü.
Bir olay .nasıl olur da böylesine uzayıp giderdi.
Sert sesle sordu.
— Bana söylemek istediğin nedir?
— Kabul etmesi zor, değil mi? Belki şimdi New York'a neden gittiğimi anlıyorsundur.
Comyn:
— Bak, dedi. Ballantyne'in yanındaydım, kalbi durmuştu. Kalbini çalıştırmaya çalıştılar, ama bir başarı: sağlayamadılar. Onu gözlerimle gördüm. Ölmüştü.
Sydna:
— Evet, dedi. Biliyorum. Zaten meselenin asıl kancık tarafı da bu. Kalbi hâlâ çalışmıyor. Ölü, fakat tam
değil.
Comyn, müthiş bir korkunun pençesi altında Sydna'ya küfür etti.
— Bir insan hem Ölü olur hem de... Ner'den biliyor* sun ? Onu görmek için sana izin verilmediğini söylüyorsun. Nasıl...
Yeni bir ses:
— Anahtar deliklerinden dinliyor, dedi.
Comyn'in hiç tanımadığı bir adam onlara doğru yürüyordu. Adımlarını atıcından bile adamın çok öfkeli olduğu anlaşılabiliyordu.
— Dinliyor, sonra da konuşuyor. Ağzını sıkı tutmasını Öğrenemeyecek misin? Başımıza belâ açmaktan vaz geçmeyecek misin?
Adamın yüzü, Sydna'mn yüzünün aynıydı, ama güzellikten eser yoktu. Gözlerinde ayni parıltılar vardı, ama bu gözlerde şimdi öfke kıvılcımları parlıyordu. Ağzının* kenarındaki çizgiler oldukça derin görünüyordu. Sanki Sydna'yı yakalayıp elleriyle paralayacakmış gibi öfkeliydi.
Sydna, adamm sözlerine aldırmadı. Onun da gözleri alev alev yanıyordu.
— Beni azarlaman bir şey değiştirmez, Pete, bu bakımdan beni azarlamaktan vazgeçsen iyi edersin, Comyn, bu adam Peter Cochrane, ağabeyim. Pete, bu...
Karanlık bakışlı gözler kısaca Comyn'in üzerinde durdu.
— Biliyorumt onu daha önce görmüştüm.
Sonra dikkatini Sydna'ya verdi. Arkalarından bir yerden Stanley'in Comyn'in gitmesi gerektiğini söyleyen sesi duyuldu, ama kimse ona aldırmadı,
Comyn:
— Nerede?, diye sordu.
— Merih'te. Hatırîayamazsm. O saman kendinde-değildin.
— Comyn, kanla dolu gösterisin üresinden gü-rmeyt* çalışırken duyduğu sesi hatırladı.
— Demek ki partiyi dağıtan sendin, ha?
— Çocuklar yaptıkları isten fazlasıyla memnundu^ lar. Konuşmana fırsat kalmadan ölebilirdim
Birden Comyn'e döndü.
— Şimdi konuşmaya hazır mısın? Comyn, bir adım yanaştı,
— Ballantyne öldü mü ?
Peter Cochrane tereddüt etti. Gözlerinde bakış büsbütün kararmış, yanağında tik belirmişti. Sydna'ya:
— Ah, sen ve gevezeliğin, diye çıkıştı. Sen... Sydna öfkeyle:
— Pekâlâ, dedi. Anladık çok kızgınsın. Canın cehenneme. Sen ve bütün Cochrane kabilesi bu işte bir adım ilerleyemediniz. Bunu sen de biliyorsun. Comyn'in aradığımız cevabı verebileceğini düşünmüştüm.
Comyn tekrarladı.
.— Ballantyne öldü mü?
Bir dakika kadar düşünen Peter:
— Bilmiyorum, dedi.
Comyn yumruklarını sıkarak derin bir .nefes aldı.
— Şu halde başka bir ifade kullanalım, dedi. Ölü olsun veya olmasın onu görmek istiyorum.
— Hayır. Hayır, göremezsin... fakat sonradan öğreneceksin.
Sert bakılarla Comyn'i süzdü.
— Ne istiyorsun, Comyn ? Ortak olmak için bir fırsat mı arıyorsun?
Comyn, Stanley'i işaret etti.
— Ona 2aten söylemiştim. Merih'teki adamlarınıza da söylemiştim. Paul Rogers'in b^ına gelenlerin ne olduğunu öğrenmek istiyorum.
— Sadece dostluk hatırı için mi? Çok zayıf bir sebep r değil mi, Comyn ?
Comyn:
Comyn:
— Dostluktan da ileri bir sebep, dedi. Paul Rogers, bir kere hayattmı kurtarmıştı. Gerekmediği ve zorunlu olmadığı halde benim yerime Ganymede'de karşı oynadı. Daha sonra ne olduğunu anlatabilirim. Asıl mesele, borcumu ödemek istiyoram. Cochrane'leri darmadağınık etmem bile gerekse onun taşma gelenleri öğreneceğim.
— Anladığım kadarıyla Cochmne'lerden pek haşlanmıyorsun ?
Comyn öfkeyle:
— Onlardan kim hoşlanıyor ki?, dedi. Ballantyne'le bir futbol topu gibi oynamakla kötülüğünüzü ispatlıyorsunuz. Gemisine, günlük defterine el koymakla her şeyinizi ortaya koyuyorsunuz. Büyük Sıçrayışı sanki küçümsüyor-sunuz.
Peter de öfkeyle cevap verdi.
— Bir şey hususunda anlaşalım. Gemi ve yıldızlara
yapılan yolculuk tamamen bize ait. Günlük defterin yazılması söylediğimiz yerde kesilmiş. Ballan tyne'i buraya hayatını kurtarabilmek amacıyla" getirdik...
Sanki, hatırlamak istemediği anılarmın etkisiyle birden sustu.
Comyn buz gibi bir sesle:
— Onu bana gösterecek misiniz?, diye sordu.
— Neden göstereyim? Neden seni tekrar Dünyaya göndermiyorum ?
Comyn asık suratla ve ciddî bir ifadeyle:
— Çünkü, dedi. Bir şey bildiğimi biliyorsunuz ve bunu öğrenmek istiyorsunuz.
Stanley, heyecanla Peter'e:
— Bir şey bildiği yok, dedi. Nasıl bilirki? Ballantyne komadaydı ve konuşacak durumda değildi. Blöf yaparak işe karışmak, hisse almak istiyor.
Peter Cochrane:
— Belki, dedi. Öğreneceğiz. Pekâlâ, Comyn. Bir şey bildiğine beni inandırdın ve Ballan tyne'i göreceksin. Fakat bunun ötesinde başka bir söz vermiyorum. Ben Cochratte'-lerden sadece birisiyim, durum bütün Cochrane'Ieri İlgili endirir. Diğerleri bu akşama kadar buraya gelecek ler. O zaman konuşup anlaşabiliriz. Tamam mı?
Comyn başıyla evetledi.
— Tamam, anlaştık,
— Ne biliyorsun? -Comyn:
— Fazla bir şey değil, dedi,
Elindeki küçük kozu çok iyi oynaması ve gerisinin kuvvetli olduğu kanısını uyandırması gerekiyordu.
— Fazla bir şey değil. Fakat, uzayda transuranik bir dünya olduğunu öğrenmek bütün insanları son derece ilgilendirecektir.
Bir dakika kadar süren bir sessizlik oldu. Peter'in yüz ifadesi değişmemişti, ama Stanley'in yüzü gri bir renk almıştı.
Sydna sessizliği bozdu.
— Biliyor. Ve bu sebeple birisi onu öldürmeye teşebbüs etti.
Peter Cochrane keskin bakımlarını kız kardeşine çevirdi.
— Saçma! Ölüsü kimsenin işine yaramaz ki! Comyn:
— Şimdi Ballantyne'i görecek miyim?, diye sordu. Cochrane, Comyn'e döndü.
— Evet. Sen kendin kaşındın. Sydna, sen burada kal, bir gün için yeteri kadar karışıklık çıkardın.
— Benim de niyetim bu. Ayrıca, içkiye ihtiyacım var.
Comyn, Peter Cochrane'in peşinden koridorda yürüdü. Koridorun sonunda kayarak açılan demir bir kapı vardı ve bu kapının ardında aşağı doğru inmek için kullanılan bir asansör bulunuyordu. Comyn, terlemeye başlamıçu bile. Gömleği sırtına buz gibi yapışıyordu. Kalp atışları hızlanmıştı, ama düzensiz çırpınışlar yaptığı için nefes almayı güçleştiriyordu. Peter Cochrane'in yüzündeki hatlar derinleşmişti. Sanki bir müddetten beri hiç uyumamış gibiydi. Stanley, düşüncelerine gömülmüş bir tavırla onlardan fciraz uzakça duruyordu. Bakışları Comyn'le Peter arasında dönenip duruyordu. Çenesin deki bir adele nabız gibi atmaya başlamıştı.
Asansörün durması üzerine dışarı çıktılar. Cochrane'-lerin büyük malikânelerinin altındaki bu hücreleribilmeyen yoktu. Büyük kubbenin havasını ve aydınlatmasını temin eden makineler hep burada bulunuyordu. Hücrelerden bazıları yiyecek depoları haline getirilmişti. Yürüdükleri taş zemin, büyük pompalarm çalışmasıyla hafif hafif titriyordu.
t
Cochrane, yapılacak bir katliamı tanık olarak görmeye zorlanan bir adam gibi yürüyordu, öomyn, adamın buraya çok sıkı gelmekte olduğunu tahmin etti. Stanley, iki adamın arkasından ayaklarını taş zeminde sürüyerek yürüyordu.
Peter Cochrane bir kapının önünde durdu. Kimseye bakmıyordu.
— Sen neden burada kalmıyorsun, Bili? Stanley:
— Hayır, diye cevap verdi.
Comyn'in ağzı kurumuştu. Ağzında kekremsi bir tat vardı. Bütün sinirleri sanki kopacak gibi gerilmişti.
Peter Cochrane elini kapının tokmağına koyduğu halde hâlâ tereddüt ediyordu.
Comyn:
— Haydi, haydi!, dedi.
Sesi fısıltı halinde ve boğuk çıkmıştı.
Cochrane kapıyı itip açtı.
Oda kayaların içine uyulmuştu. Kısmen hastane kıa-mende laboratuvar olarak döşenmişti. Tavanda kuvvetli bir ışık yanıyordu. Odada iki kişi ve bir «Şey» vardı.
Comyn, genç doktoru Merih'te görmüştü. Şimdi Merih'teki kadar genç görünmüyordu. Diğer adamı tanımıyordu, ama onun yüzünde de yorgun bir ifade vardı. Sinirli bir tavırla kapıya doğru döndüler. Kapının aniden açılmasında şaşırdıkları belliydi. Genç doktor, Comyn'e bakınca gözleri büyüdü,
— Yine mi sen, dedi. Nasıl oldu da... Cochrane, aceleyle:
— Nasıl geldiğine boş ver doktor, dedi.
Doktora bakıyor, bakışlarını odadaki her şeyde dolaştırıyor, fakat beyaz karyolaya bakmaktan kaçmıyordu. Karyolanın kenarlarına demir korkuluklar konmuştu.
— Durumda bir değişiklik var mı?
Comyn, görüşünü kaybettiğini zannetti. Birkaç adım atmış, doktorların, laboratuvar âletlerini Ötesindeki beyaz karyolaya doğru bakmıştı. Işık gözleri kamaştıracak parlak ve kuvvetliydi. Işık doğrudan doğruya yatağın üstünü aydınlatıyordu. YaYtak haricinde her şey karanlıkta kalmış gibiydi,
Doktorların sesi sanki başka dünyalardan geliyordu.
— Değişiklik yok. Roth'la beraber son olarak.,.
Comyn düşünüyordu.
«Hayır. Merih'te zaten kötüydü. Onun haykırdığım sonra öldüğünü görmüştüm. Kimse buna bakmamak.»
Başka bir ses duyuldu.
— Buluşumun ne olduğunu daha önce söylemiştim, Kimse yapamadığına göre görüşümü ispatladım. Âletlerimin, sınırı -dışına çıkamam. Bunun yeni bir ilim bulunana kadar beklemesi gerekiyor.
Ses, son derece heyecanlıydı. Cochraneln cevabı duyuldu.
— Buluşumun ne olduğunu daha önce söylemiştim. Kimse yapamadığına göre görüşümü ispatladım. Âletlerimin sının dışına çıkamam. Bunun yeni bir ilim bulana kadar beklemesi gerekiyor,
Ses, son derece heyecanlıydı. Cochrane'in cevabı duyuldu.
— Biliyorum, Roth. Biliyorum.
Sesler, insanlar, gerginük, korku... bütün bunların hepsi sanki ışığın aydınlatmadığı yerlerde kayboluyordu. Comyn, ne yaptığının farkında olmadan karyolanın üst demirine yapıştı. Bir müddet olduğu yerde kaldıktan sonra içini büyük bîr korkunun sardığını hissetti.
Kenarlarına demir korkuluklar konmuş olan karyolada yatan «Şey» Ballan t yne'den başkası değildi. Adamın ölü olduğu kuşkusuzdu... Ballantyne'in Ölü yüzünü saklayacak bir örtü yoktu; göğüs kafesi kımıldamıyordu; derisinin altından
görünen damarlarında hiç bir hareket yoktu ve yüz.„
Ölüydü, ama kımıldıyordu.
Bailanıyne'i ilk gördüğü zamanki gibi .yüz adeleleri seğiriyordu. Şu andaki görünüşüyle sanki Ballantyne kalıbını terketmiş, başka bir kalıba bürünmüştü. Beyinsiz, kör, kupkuru bir iskelet halindeyatıyordu. Sadece parmakları açılıp kapanıyor ve başı iki tarafa sallanıyordu.
Sebepsiz kımıldamalardı. Yatak çarşafının hışırtısı olmasa insan karyolanın sallandığını düşünebilirdi,
Conıyn boğuk bir ses duydu. Konuşmak istiyor fakat sesi boğazında düğümlenip kalıyordu. Karyolanın demirini bıraktı. Ondan sonra ne bir şey gördü ne bir şey duydu. Sert bir şeye çarpınca kendisine gelir gibi oldu. Soluk soluğa nefes alıp titreyerek olduğu yerde durdu. Yavaş yavaş cdanm dönmesi durdu ve tekrar düşünmeye başladı.
Peter Cochrane:
— Gelmek ve görmek istemiştin, dedi.
Comyn cevap vermedi. Mümkün olduğu kadar çabuk yatağın yanından uzaklaştı ve arkasını döndü. Yatak çarşafının hışırtısını hâlâl duyuyordu.
Cochrane, doktora döndü.
— Bilmek istediğim şu, dedi. Ballantyne tekrar hayata dönebilir mi? Yani insan olarak?
Doktor eliyle kararlı bir hareket yaptı.
— Hayır. Ballantyne ölmüştür. Kalp yetersizlğinden ölmüştür. Fizyolojik standardlara göre ölmüştür. Beyin hücreleri canlılığını kaybetmek üzere. Fakat vücudunda bilmediğimiz fizyolojik bir canlılık var. Ben de buna... canlılık diyemem.
— Ne çeşit bir canlılık var, doktor, bilim adamları olmadığımızı biliyorsun ?
Doktor tereddüt etti.
— Ballantyne öldüğü zaman vücupttaki hücrelerde
normal metabolizma faaliyeti durdu. Fakat bazı artıklar var ki canlıliğını koruyor. Bizim için tamamen yeni bir şey. Hücrelerdeki canlılık biyoşİmik metabolik enerji değil. Belirli transılranik elemanların verdiği bir canlılık gibi görünüyor.
Comyn birden başını kaldırıp doktora baktı.
Coehrane tane tane:
— Yani, bir çegit radyoaktif zehirlenme mi geçirdi?, diye sordu.
Doktor başını sallarken Roth kesin bir ifadeyle:
— Hayır, radyoaktif zehirlenme olmadığı muhakkak, dedi. Ballantyne'in vücut hücrelerinin emdiği kimyasal elemanlar bizim kimyasal bilgimizin dışında. Hattâ, transu-nanik laboratuvarımız bile bir sonuç alamadı. Transuranik elemanlar radyoaktif etki yapmazlar, enerjiyi boşaltırlar.
Hep beraber karyolada yatan iskelete baktılar. Coehrane:
— ŞŞu halde, dedi. Onun hareketleri sadece refleks mi?
Doktor başım «evet» anlamında salladı,
— Evet. Yapıcı hücrelerin citoplazması, kas lifleri gibi, enerji akımıyla devamlı olarak hareket ediyor.
— Fakat gerçekten de öldü mü?
— Evet, ölü.
Stanley, birden sessizliği bozdu.
— Ballantyne'i ne yapacağız? Onu topluma gösteremeyiz. Büyük bir gürültü kopacak, incelemek isteyecekler ve her şey açıklanmış olacak-
Coehrane:
— Hayır, onu topluma gösteremeyiz, dedi. Sonra Stanley'e:
— Dünya Haber Servisini telefonla ara, dedi. Bal-lantyne'i gerektiği gibi gömeceğimizi ve törenin bütün dünyaaa izlenmesini arzu ettiğimizi bildir.
— Bütün Dünya mı? Peter, sen delisin,..
— öyle miyim? Belki de. Ballantyne'in yakın akrabası olmadığına göre bize kimse engel olamaz. Bir saate kadar Mare Imbrium'un Kuzey-Batı köşesine bakmalarını söyle.
Comyn, derin bir nefes aldı ve öne doğru bir adım attı. Cochrane, Comyn'e baktı, sonra bakışları karyolada ,yatan adama gitti.
— Nasıl hissettiğini anlıyorum, dedi. Ayrıca, uzun bir yolculuktan döndü, istirahat etmek hakkıdır.
Hep beraber çıktılar. Asansörle tekrar koridora geldiler. Serin havada bahçede çiçeklerin hoş kokusu vardı.
Comyn'in kulaklarında hafif bir fısıltı dolaşıyordu.
«Tanrım, neden transuranik'e rastladık...»
Bîrden hastalandığını hissetti. Yaşadığı müddetçe bu fısıltı kulaklarından gitmeyecekti.
Sydna bekliyordu. Cochrane ve Stanley tasarladıkları -cenaze töreninin ayrıntılarıyla uğraşıyorlardı. Sydna*nm, Comyn'in koluna girerek onu bahçenin üstündeki günegli terasa çıkardığını fark bile etmediler.
Sydna, Comyn'in eline bir içki kadehi tutuşturdu ve Tjekledi,
Comyn, yeni yeni kendisine geliyordu. Konuşmak üzere ağzını açarken Sydna engel oldu.
— Sakın bana söyleme, hayır!
Bir dakika sonra Comyn'e yaklaştı ve mırıldandı.
— Şaşırmış görünme sakın, çünkü bizi pencerelerden görebilirler. Comyn, buradan şimdi gider misin? Seni götürebilirim.
Comyn, genç kadının yüzüne dikkatle baktı.
— Ne oldu?
— Uzun müddetten beri aşağıdaydınız, Aüe efradı .gelmeye başladı. Comyn...
— Fazlaca içmişsin.
— Keşke daha fazla içseydim! Beni dinle, seni burayla ben getirdim. Ballantyne'in durumuna deli oluyordum ve seni buraya kadar sürükle dim. Halen imkân varken seni buradan götürebilirim.
Comyn'in bakımları sertti.
-— Kazanca ortak olacağımı mı düşünüyorsun?
— Koca sersem! Sen Cochrane'Ieri tanımıyorsun. Bu mesele çok büyük ve incinen kimseler çok olacak.Gidecek misin ?
* Comyn, başını şiddetle salladı.
— Gidemem.
Sydna gözlerini kısarak Comyn'e baktı, sonra merhametsiz bir sesle:
— Arkadaşın Paul Rogers'i hâlâ bulmak istediğinden emin misin ?, diye sordu.
Comyn, bu soruya cevap vermek zorunda olmadığına memnundu. Çünkü, hava sızdırmayan bir kamyon büyük Ay ovasında ileri geri dolaştıktan * sonra oldukça uzağa gitti. Şimdi bir nokta halinde görünüyordu. Bir müddet kaldıktan sonra tekrar geri döndü.
Sonra, gözlerinin önünde, bütün Dünyanın gözü önünde, Mare îbrium üzerinde büyük atom mantarı parladı, alevler uzandı, sonra tıslayarak buhar halinde kayboldu* Bütün dünyanın bakışı altında kahramanlara özgü tören bitmişti. Comyn, yumruklarını gevşetti. Sydna, eline bir şey sıkıştırdı.
Bu, hâlâ kaimin vücut sıcaklığım taşayan bir şok tabancasıydı.
Sydna:
— Haydi bakalım, dedi. Gsl de ailemle tamg.
6.
Girdikleri salon hayatında gördüğü en garip salondu. Her şeyden önce oldukça küçük sayılabilirdi, içindeki mobilya sanki birbirain üstüne yığılmış gibiydi ve en azından üç asırlıktı. Koltuklar, büyük kanepe ve sandalyeler hep eski tipti. Duvarlardan biri üzerinde küçük delikler bulunan camdandı; diğer üç duvar, çiçekli duvar kağıdıyla kaplanmıştı. Üzerinde mermer bir raf olan şömine, Aydaki bu süper model yapıda çok eski kalıyordu.
Altı veya yedi kirşi oturmuş konuşuyorlardı, fakat Comyn'Ie Sydna'nın edaya girmesi üzerine sustular ve gözlerini Comyn'e diktiler. Comyn, kendisini hoşnutsuz karşılayan bu kimselerin tuzağına düştüğünü hissetti. Stanley, odanın bir köşesinde, yuvarlak yüzlü bir kadının yanında oturuyordu. Şöminenin önündeki büyük bir koltuğa gömülmüş oturan yaşlı adam bütün dikkati üzerinde topluyordu.
PePter Cochrane:
— İşte bu adam, Büyükbaba, dedi.
Peter Cochrane, sanki imkânsızlıklarla uğraşan bir insan gibi çökmüş görünüyordu.
Büyük koltuğa gömülmüş oturan yaşlı adamın ses] duyuldu.
— Sen, buraya gel.
Comyn, koltuğun önüne gitti ve yaşlı adamın iki kor parçası gibi parlayan gözlerine baktı.
— Sen, Jonas Cochrane'sin, dedi.
Adamın çok yaşlı olduğu yüz hatlarının derinliklerinden belliydi. Yüzünün derisi kırışıktı .Sanki hayatta olan sadece gözleriydi. Üzerinde yünlü bir sabahlık vardı. Sabahlığın ön kısmındaki sigara külü izleri göze çarpıyordu.
Başının üzerindeki mermer rafta, küçük bronz papuç-lar, Cochrane Firmasının iki gemisinin küçük bir modeli, eski tip bir evi gösteren bir resim ve Sioux Kabilesinden Kızılderili bir şefin minyatür büstü vardı.
İhtiyar Jonas gururla:
— Atından-Korkan-îhtiyar-Adam, dedi. Anne tarafından, akrabam.
Bir an sustu sonra ses tonunu değiştirmeden konuşmasına devam etâ.
— İşime karışılması hoşuma gitmez, özellikle amatörler tarafından. Başımıza belâ oldun, Comyn.
Comyn yumuşak sesle sordu.
— Beni öldürtmeye karar verecek kadar mı belâ oldum?
Jonas Cochrane'in gözleri parıldadı ve çizgi halinde kısıldı.
— Cinayet »aptallıktır, dedi. Şimdiye kadar hiç düşünmediğim bir konu. Neden söz ediyorsun?
Comyn anlattı.
Jonas, ileri doğru eğildi ve Comyn'in arkasına baktı. — İçinizden biri sorumlu olabilir mi? Peter? Peter ters sesle:
— Böyle bir şey düşünmem, dedi. Hannay'ı çağırayım.
Dışarı çıktı. İki kişi daha gelmişti. Comyn, yeni gelenlerin kim olduklarını tahmin edebileceğini düşündü. Sydna'nın diğer iki kardeşi. Biri, Peter'e son derece benzemekle
beraber sert bir görünüşü yoktu. Diğeri, daha yuvarlak yüzlü, neşeli tavırlı bir adamdı. Kır saçlı bir adam vardı. Dudakları çelik kadar sert görünüşlü ve inceydi. Comyn, bu adamın Jonas'ın oğlu olduğunu tahmin etmekte güçlük çekmedi. Adamın asık suratının anlamı açıktı. Jonas fazla yaşamıştı.
Başka Cochrane'ler de vardı. Bunlardan biri Stanley*-in yanında oturan genç kadındı. Kaçamak bakışlarla Comyn'e bakıyordu. Bu kadın, Sydna'nın kuzeni olmalıydı. Stanley, Blllontyne'den kurtulduğuna memnun görünmüyordu. Karısının fışıltılı konuşmasına ters tere- cevaplar verdiği açıkça belli oluyordu. Onların yanında orta yaşlı bir kadın oturuyordu. Kadının yüzü Sioux'Iu şefi andırmakla beraber, Kızılderili şefin yüzü daha dostça bir ifade taşıyordu.
Sabırsız görünüyordu. Nihayet:
— Baba, dedi. Neden bu adamla vakit kaybediyoruz? Bu kadar yolu iş tartışması yapmak için geldim ve hiç bir sebep göremiyorum ki...
Jonas ekşi sesle:
— Bir sebep görmediğin muhakkak, dedi. Aptalsın. Her zaman aptallık edersin, Sally. Oturduğun yerden kımıldama ve beni rahatsız etme.
Birisi kıkırdadı. Jonas'ın karısı ayağa fırladı.
— Babam ol veya olma, dedi. Böyle konuşmalara tahammül edemem! Ben...
Jonas, kızının söylediklerine aldırmadan bir sigara yaktı. Ellerinin titrediğini görmek mümkündü. Kadının yanında oturan kılından başka herkes memnun görünüyordu.
— Anne, sen büyükbabama aldırma ,diye fısıldadığı-duyuldu.
Jonas, yorgun bakışlarını kadınların üzerinde dolaştırdı.
— Kadınlar, diye bağını üzüntüyle salladı. Peter Cochrane geldi.
— Comyn, dedi. Hannay, onu bayıltıp tuvalette bıraktığım söylüyor. Bütün bildiği bu kadar. Seni takip eden Jtimseyi görmediği gibi sana ateş edildiğini de görmemiş.
Comyn omuz silkti.
— Görmemesi normal. Baygındı, Ayrıca, diğer adam Hannay'dan çok daha ustaydı.
Stanley:
— Üzerine ateş edildiği hususunda sadece Comyn'in sözüne güvenmemiz gerekiyor, dedi.
Peter:
— Seni susturmak isteyen bir kimse olamaz ma, Comyn; dedi. Düşmanların muhakkak vardır ve.-.
Comyn:
— Tabiî, dedi. Fakat adam onlardan biri değildi. Ayrıca,, düşmanlarım beni öldürecek kadar benden nefret etmezler.
Stanley omuz silkti.
— Nerden biliyorsun? Her neyse, senden başka kimse için önemli olduğunu sanmıyorum.
Jonas yumuşak bir sesle:
— Oh, önemli olduğu muhakkak, dedi. Sen de aptalın birisin, Stanley, aksi takdirde tahmin edebilirdin. Eğer doğru söylüyorsa, birisi onun Cochrane'Ierle konuşmasını istemiyor demektir. Birisi, bildiklerini bize söyîemektense Comyn'in ölmesini tercih ediyor. Bu da demektir ki,..
Sözünü yarıda kesti ve keskin gözlerini Comyn'e dikti.
— Cesaretlisin, fakat bu basit bir yetenektir, insanın kafası çalışmazsa cesaretinin değeri yok demektir, Kafrm da çalışıyor mu? Benim söylemek istediğim şeyi devam ettirebilir misin?
Comyn:
— Kolay, dedi. Kendi kampınızdan biri tarafından atlatılmak üzeresiniz veya aldatılıyorsunuz,
Odada gürültülü konuşmalar oldu. Jonas'ın kır saçlı oğlu ayağa kalktı, yüzünü Comyn'in yüzüne yaklaştırdı ve haykırdı.
— Sadece bu konuşmandan yalan söylediğin belli! Hiç bir Cochrane, kendisinden olan bir şeyi satmaz!
Bu söz üzerine Comyn kahkahayı bastı. Peterln yüzüne vahşi bir ifade geldi: Gözleri tehlikeli parıltılarla yanıyordu.
— Korkarım ki George amca.nın fikrine iştirak ediyorum. Comyn'in söylemek istediği içimizden bir hainin çıkması ihtimalidir. Bildiği baz: şeyler var. Comyn'i öldürmek isteyen bildiklerini bize anlatmasını istemiyorlar. Fakat özel, yani bmra bilmediğiniz şeyler olduğunu sanmıyorum. Eallantyne'm gemisini, günlük defterini, jurnalini, her şeyi inceledim. Stanley de benimle beraberdi. Sonra George amcayla Sim on geldiler.
Peter'in kardeşi Simon neşeli bir sesle atıldı.
— Evet, Peter doğru söylüyor. Hepimiz bir anadaydık. İşimiz bitene kadar da gemiye giren olmadı. Kimseyi ilgilendirebilecek bilgi de yokta. Peter'in söylediklerini her zaman kabul ederim. Ayrıca, çok saçma olurdu. Bütün Cochrane'Ier eşit Ölçüde pay alırlar.
Simon, Comyn'e yan yan baktı. Bakışlarında eğlenen bir insanın ifadesi vardı.
Comyn:
— Aranızda geçenler beni ilgilendirmez, dedi. Bütün ilgim, Paul Rogers'in sağ olup olmadığını Öğrenmek ve sağsa onu geri getirmek.
İhtiyar Joros'a döndü.
— İkinci Büyük Sıçrama, yapılacağı muhakkak. Ben de gitmek istiyorum.
fete, kafasHidakileri birden ortaya atmıştı. Nihayet, günlerden beri kafasında kurduğu plânı açıklamıştı. Peter Cochrane öfkeyle:
— Sen mi gideceksin?, dedi. Kendini ne sanıyorsun, 'Comyn... Beyaz Şövalye mi? Eğer Eogers veya diğer üç Jrişi sağaa ,onları biz bulup getiririz.
Comyn başım salladı.
— iş yok. Cochrane'Ier daima önlerinin açık olmasını, yollarının üzerinde kimsenin bulunmasını istemezler. Daha kabaca söylemek gerekirse, sizlere itimadım yok,
Yine gürültülü konuşmalar oldu. SaJîy Cochrane'in sesi herkesten çok çıkıyordu, ihtiyar Jonas elini kaldırdı.
— Susun, dedi. Hepiniz susun.
Parlak gözlerini Comyn'e dikti. Bakışları çok keskindi.
— İstediğin şeyin ücretini Ödemen gerekir, Comyn. tJcret de oldukça kabarıktır.
— Biliyorum.
Odada çıt çıkmıyordu, Sally Cochrane ileri doğru uzandığı zaman kolundaki kaim bileziklerin sesi açıkça duyuldu. Odada bulunanların hepsi Comyn*in söyleyeeekle-riyle Hgilİydİ, özellikle ihtiyar Jonas bütün dikkatini Comyn'e yöneltmişti.
Jonas:
— Ballantyne ölmeden önce... konuştu mu?, diye sordu.
— Evet, konuştu.
— Fakat ne kadarını söyledi, Comyn? Ne kadarını? Transuranik yeterli değil.
Jonas yerinde doğruldu. Kemikli vücudunda hâlâ enerji kırıntıîan vardı.
. — Bana şantaj yapmaya kalkma, Comyn. Beni, baş-ıkalarana gitmekle de tehdit etme. Burada, Ay üzerindeki
bir bava kabarcığı içindesin ve çıkamazsın. Anladın mı? Arzu ettiğim sürece burada kalacaksın, bu bakımdan kimseyle konuşamazsın. Burasını daha önce de böyle amaçlar için kullanmıştık. Şimdi, anlat bakalım.
Odada bulunanlar nefes almaktan bile kaçmıyorlardı. Herkes hoşnut olmayan bakıglarla Comyn'e bakıyor, bekliyordu.
Comyn ağır ağır:
— Hayır, dedi, Transuranik yeterli olmaz. Zaten bu kadarını Ballantyne'in vücut hücrelerinden Öğrendiniz. Fakat dahası da var.
Sessizlik. Çevresinde gözlerden kurulu bir çember, bakışlar sert ve arzulu...
— Balla.ntyne, gezegenden ayrıldığı zaman Rogers sağdı. Diğerlerinin de sağ olabileceğini düşünüyorum. Kendisini terk etmemesi için Paul'a yalvarmış... Geriye yalnız dönemeyeceğini söylemiş.
Soluk renkli dil, soluk dudakları yaladı.
— Şu halde inmiş. Vücudunda transuranik elemanlar bulduğumuz zaman bunu tahmin etmiştik. Devam et, devam et!
— Yanılmıyorsam Ballantyne'i körükleyen, kapının kilidini açmak için kullandıkları matkabın sesi oldu. Diğer sesleri de hatırlamasına sebep oldu. Yıldız yolculuğu hakkında konuştu.,. Cehennem asabı olmalı. Ve sonra...
Ballantyne'in sesini, yüzünü ve yüzündeki ifadeyi hatırlayın Comyn'in içi titredi.
— Bi rşey veya birisi Paul'e sesleniyor muş ve Bal-lantyne, dinlememesi için ona yalvarmış.
Joan, haşin bir ifadeyle sordu.
— Kim? Ne?
— Transuran dediği bir şey. Onlardan korkuyordu. Zannedersem diğerleri gitmişti ve PaPul da gitmek üzereydi. Onlardan korkuyordu ve korkusundan haykırdı.
Jonas:
— Ve hepsi bu kadar, dedi,
Gözleri buğulandı; perdeleri kapalı pencereyi andırıyordu.
— Zaten Öldüğü zaman haykırıyordu. Comyn, konuştuğu zaman sesi normaldi.
— Oh, hayır. Hepsi bu kadar değildi.
Sessizlik. Comyn bekledi. Jonas da bekliyordu Sanki çok derindi. Comyn, kalp atışlarının duyulduğunu düşünüyordu. Sanki bütün Cochrane'Ierin kalp atışlar im duyduğunu ve yalan söylediğini zannetti. Birden hepsinden nefret ettiğini düşündü. Hepsi çok büyük, çok kuvvetli ve kendilerinden çok emindi. Çok fazla şey istiyorlardı. Şu anda Paul'un ve diğerlerinin Ölmüş olduğunu bilse de Cochrane'lerle sırf plânlarını bozmak için mücadele edecekti. Başkalarını dama taşı gibi kullanmakta çok usta insanlardı .
Onlardan birinin kendisini öldürmek istediğinden emindi.
Jonas hâlâ, bekliyordu.
Comyn gülümsedi.
— Gerisini de anlatacağım, ama Barnard yıldızına indiğim zaman.
Stanley patladı.
— Blöf. Sadece aldatıyor. Cehenneme kadar yolu olduğunu söyleyin.
George Amca öfkeli öfkeli konuşuyor, Peter lâfa karışmaya çalışıyordu. Fakat koltuklta oturan yaşlı adam üç kelimeyle hepsini susturdu.
— Bir dakika durun.
Gözlerini Comyn'den ayırmamıştı...
— Bir dakika durun. Düşünülecek bir durum. Eğer blöf yapmıyorsa, orada faydalı olabilir. Eğer blöf büe yap-mcs olsa, onu da beraber götürmemiz doğru olur.
Aile efradı Jonas'm söyledikleri üzerinde düşündü. Stanley'den başka herkes tarafından olumlu kargılanmıg.
Comyn, Jonas'a baktı ve ağır ağır:
— Yaşlı kurtsun, değil mi?, dedi. Jonas güldü.
— Barnard yıldızına gitmek istiyor musun istemiyor musun?, diye sordu.
Comyn dişlerinin arasından:
— Pekâlâ, dedi. TeTklifini kabul ettim..
— Dünyaya gitmeyeceksin. Çevresinde oturanları teker teker süzdü.
— George dışında hiç biriniz buradan ayrılmayacaksınız. Yapacağımız her şeyi burada, Ay üzerinde yapmalıyız. İkinci gemi yola çıkmadan hiç bir aksaklık istemiyorum.
Stanley itiraz etti.
— Peki, kurul kararı ne olacak? United ve Trans-WorId uzaya açılmak için karar almak üzereler. Eğer elimiz kolumuz bağlanacak olursa...
Jonas:
— Kimse bize engel olamaz, dedi. George ve avukatlarımız onlara mani olacaklardır. Peter, hazırlıklara bağla. İşin sorumluluğunu sana veriyorum.
İhtiyar adam yorgunlukla gözlerini kapadı.
— Şimdi beni yalnız bırakın, hepiniz gidin. Yorgunum.
Comyn de diğerleriyle bsraber büyük hol a çıktı. Okul çocukları gibi teneffüse çıkmış olduklarını Öfkeyle düğündü,
Diğerleri ona aldırış bile etmediler. Hepsi yüksek sesle konuşuyordu. Stanley hâlâ itiraz ediyor, Sall Hatâ cırlak sesle yakınıyordu. Peter Cochrane'in otoriter sesi hepsinin susmasına sebep oldu.
— Hazırlığa başlasak iyi olacak. îşi burada yapacağımıza göre atelyenin kurulması ve teknik personelin bulunması gerekiyor. Nielsen ve Feîder işin bu yönünü hallederler. Onları buraya çağır, Bili.
Stanley yine itiraz etti.
— Fakat Eallantyne'in sürvitesini başka bir gemiye burada koymamız imkânsız...
Feter Cochrane, Stanley'in konuşmasını yarıda kesti.
— Burada çalışmamız şart. Yeni Pallar sınıfımızdan biri. Buradaki hücreler onu alabilecek durumda. Haydin çalışmaya başlayalım.
Comyn, arkasını döndü ve daima tartışa.n gürültülü gruptan uzaklaştı, Sydna'nın seslendiğini duyduğu halde dönüp bakmadı. Artık Cochrane'lerden usanmıştı. Cochra-ne'lerin arasına karışmış olması içini korkuyla- dolduruyor, tüylerini diken diken ediyordu. Bu işin içine gömülmüş olduğunu inkâr edemezdi.
Koridorların tavanları yüksekti. Adım sesleri sanki kendisiyle alay edermiş, gibi yankı yapıyordu. İstediği kadar yürüyebilir, bahçede dolaşabilirdi, ama. yine de Ay'ın üzerindeki bu kubbenin altından kurtulamazdı. Aynı zamanda, bu kubbenin altında kendisini ölüm bekliyordu. Daha önce öldürmeye teşebbüs eden kimse yine deneyecekti, hem de ölümünü garanti etmek üzere harekete geçecekti, yani Arch Comyn'in Bernard yıldızına gitmemesini garanti etmek isteyecekti.
Eğer oraya gidecek kadar yaşarsa, Ballantyne'in nereye inmiş olduğunu soracaklardı, O zaman ne cevap verecekti?
îşte, bu sorunun cevabını bilmiyordu.
7.
Comyn, tahammülünün son haddine geldiği zaman olaylar birden patlak verdi.
Sydna ile bahçede, kendilerini dünyanın yeşil ışıkla* nndan koruyan büyük bir ağacın altına uzanmış yatıyorlardı.
Uşaklardan birinin özür dilereesine Öksürmesi ile kendilerine geldiler.
— Bay Peter, sizi hemen görmek istiyor, hanımefendi.
Sydna:
— Kızgın mı?, diye sordu.
— Korkarım ki, evet, Bayan. Yattan bir mesaj geldi,..
Sydna:
— Tahmin ediyordum, dedi.
Uşak uzaklaşırken ekledi.
— Eh, varsın kızsm bakalım. Bu kadar haftayı can sıkıntısı içinde geçirmiştik.
Comyn:
— Benim için çok güzel bir kompliman, dedi*
— Oh, Comyn, bizi kastetmedim. Fevkalâde vakit geçiriyorduk.-
Comyn;
— Evet, dedi. Özellikle Stanjey'in bizi görmesine îm>
kân verdiğin zaman. Onu iğnelemek için beni kullanmanı çok iyi anlıyorum.
Comyn, Sydna'nın vuracağını düşündü, fakat Sy&na bir dakika Comyn'e baktıktan sonra kahkahayı bastı,
Comyn:
— Senin için deli oluyor, değil mi?, diye sordu.
— Pis bir yılan.
— Senin için deli olduğundan mı?
— Böyle konuştuğu için. Hiç değilse bir kere yaptı... Badece bir kere. Kuzenim Claudia berbat, fakat benim ku-eenimdir ve Stanley'in fevkalâde olduğunu düşünüyor*
Beyaz elbisesini düzeltti,
— Şuraya bak, koca maymun, fermuarımı berbat etmişsin! Stanley, canımı sıkan ve hoşlanmadığım tek erkek. Bu bakımdan seviştiğimiz zaman bizi birkaç kere görmesine fırsat verdim.
Birden ses tonu öfkeli bir" ifadeyle yükseldi.
— Aramızda geçenler bizim için hep bugün, belki yarınımız olmayabilir, Comyn. Gemi seni de beraber götürdüğü zaman... her şey bitmiş olacak. Peter*i görmeye gidecek miyiz?
— Yine ne halt karıştırdın?
— Anlarsın. Haftaların can sıkıntısı içinde geçtiğini eöylemiştim.
Comyn, Sydna'nın peşinden yürüdü. Sydna ile geçirdiği haftalar kendisi için hiç de sıkıcı olmamıştı. Fakat bu haftaların yorucu olduğunu kabul etmek zorundaydı,
Ay'da yapılan hummalı çalışmalara hiç karışmamıştı. Kimse onunla ilgilenmiyor, ondan hiç bir yardım istemiyordu. Bütün çalışmalar, bahçenin evden, büyük ağaçlarla ayrılmış bir kısmında yapılıyordu.
Elektrik jeneratörleri ve ısıtma kazanı için yakıt getiren büyük yük gemilerinin inmesine mahsus büyük hücreler vardı. Bu gemiler, büyük kubbenin suyunu, yakıtım,
yiyeceğini, oksijen tüplerini ve suyun arıtılması için gereken baz ıkimyasal maddeleri getiriyordu. Küçük atelyeler büyütülmüştü ve bu atelyelerde yüzlerce makinist, usta, işçi çalışıyordu.
Ballantyne'in gemisinde kullanılan sürvites yeni ve büyük bir gemiye monte edilmişti. Gemi, Ballantyne'in gemisinden ço kdaha büyük, sağlam ve moderndi. Atölyelerde üç vardiye birden çalkıyor, çalışmalar gece gündüz deva mediyordu. Kimse şikâyet etmiyordu. Verilen ücretler astronomik rakamlardı. Bütün işçiler, geminin gidişine kadar burada tutulu olduklarını biliyordu, fakat kimse hayatından şikâyetçi değildi.
Fyakat onlar, Peter Cochrane, Sim on ve Stanley başka bir şeyin parçacıydılar, başka bir iş görüyorlardı. Hattâ George Amca bile Dünyada gerekli çatışmalarını sürdürüyordu.
Bütün bu insanlardan sadece Comyn hiç bir iş yapmıyordu.
Bahçenin atelyeler kesimine yerleştirilmiş nöbetçilere gerekli emirler verilmişti. Atelyelere sokulmayan başkaları da vardı, Comyn de bunların arasındaydı. Uzaktan, geminin gümüş rengindeki parıltılar mı görüyor, atom ma-kinelerininçaîışmasını izliyor, perçin makinelerinin gürültüsünü duyuyor, fakat daha ileri gidemiyordu.
Peter Cochrane'e:
— Ben inşaatçıyım, hem de en iyisinden. Nihayet bu gemiyle ben de gideceğim ,demişti.
— Evet, fakat gitmeye hazır olduğumuz zaman gemiye bineceksin. Ondan önce, hayır. Başımaza nasıl belâ olabileceğin hakkında yeteri kadar bilgimiz var, Comyn.
— Fakat gemi işlerinin dışında başka şeyler yapabilirim.
— Hayır, Comyn, Gemiye yaklaşanlarsın ,Büyükba-bamın emri böyle.
Comyn, o zamandan beri ihtiyar adama küfür edip duruyordu.
Geminin ilk deneme iğin Ayın karanlık yüzünden uzaya doğru süzüldüğünü görmüştü. Zamanı gelince aynı geminin içinde olacağını düşününce midesinde bir şeyin düğümlendiğini hissediyordu.
Beklemek zorundaydı. Gemi nihayet Ay'ın yüzeyine konmuştu. Peter Cochrane'in yüzünde ter damlacıkları vardı ve Stanley onun arkasından sarsak adımlarla yürüyordu.
—• ... robot vardiye iyi işlemiyor* Röleler fazla yüke gelmiyor. Hepsini çıkartıp yeniden yapacaksınız.
Comyn, bundan başka bir şey öğrenememişti. Sydna ile dolaşması, beklemesi, sabretmesi gerekiyordu, ancak gu veya bu şekilde günün birinde patlayacağını çok iyi biliyordu.
Ancak, Sydna daha önce patlak vermişti. Sydna'nut peşinden eve girerken kadının yüzünün ifadesinden onun bir kasırgaya dalmak üzere olduğunu hissediyordu.
Peter, terasta bekliyordu. Yüzü, öfkesinden olacak, eimsiyah bir renk almıştı. Stanley ve Claudia da onun yanında duruyordu.
Peter öfkeyle:
— Yat yirmi dakika sonra buraya inmiş olacak:, dedi. Kaptan Moore, radyo ile Ay'a inip inemeyeceğini öğrenmek istedi, çünkü, sonuçtan endişe ediyordu. Yat*ta yirmi arkadaşın varmış, Sydna.
Sydna, neşeyle:
—- Ah, sahi, dedi. Sana söylemeyi unutmuştum. Vereceğimiz bir partinin iyi olacağını düşünmüştüm. Peter:
— Burada ne yapmak çabasında olduğumuzu biliyorsun, dedi. Buradaki çalışmalarımızı da gizli tuttuğumuzu çok iyi büiyorsun! Bununla beraber sen...
— Bu kadar kötümser olma, Peter! Dostlarımdan hiç birisi casus değil... ayrıca fazla akıllı da sayılmazlar. Her ne olursa olsun onların eğlenceden başka düşünceleri yoktur.
Peter müthiş öfkelenmişti.
— Tabiî, sen gülerek geçiştir. Yıldızlara yolculuk yapacak bir geminin uçuşa hazır olduğu haberi yayılacak olursa, ne olacağım biliyor musun? Bir saat içinde mahkeme kararım yüzümüze çarpacaklardır! Bugüne kadar serbest çalışabilmemizin sebebi, böylesine süratli hareket edebileceğimizi tahmin etmedikleridir, Allah kahretsin ki, Sydm...
— Bana küfür etmekten vazgeç ve biraz kendine hakim ol. Nöbetçilerin onlar latelyelerin bölgesine sokmayacaklardır. içki evde içileceğine göre kimse o tarafa gitmeyecektir.
Claudia:
— Parti fikri fena değil, dedi. Sonra susup kocasına baktı. Stanley:
— Yat geriye dönüp dünyaya gidecektir, dedi.
Comyn, StanleyTin son gördüğünden beri biraz daha yaşlanmış olduğunu düşündü. Yüzünün pembeliği tamamen kaybolmuş, yanakları çökmüştü. Peter gibi o da Büyük Sıçrayışa dahil olacaktı. Yolculuk için İsrar etmiş ve Sally'nin desteğini görmüştü. Böyle olmakla beraber çıkacağı yolculuğa gönüllü olmadığı belli oluyordu.
Sy&na:
— Yat geri dönemez, dedi. Geri çevirdiğiniz takdirde burada bazı işlerin döndüğünden kuşkul anacaklardır.
Sydna'nm haklı olduğunu kabul etmek zorunda kalıyorlardı.
Peter terslenerek:

— Peki, Sydna, dedi. Fakat ters giden bir şey olursa, yemin ederimki boynunu koparırım.
Ters giden hiç bir şey olmadı. Tabiî ilk zamanlar. Yat, büyük kubbenin hava hücresine indi. Comyn, kadınlı erkekli gençlerin gülüşerek eve doğru yürüdüklerini gördü. Bütün bahçe ve evin büyük salonu neşeyle doldu, her tarafı tatlı müzik sesi kapladı. Dans etmeyen hemen hemen yok gibiydi.
Comyn, terasta oturmuş içiyordu. Önce birkaç kadehle başladı, sonra kadehlerin sayısı sürekli olarak artmaya başladı. Herkes eğleniyordu, ama Comyn pek neşeli sayılmazdı. Ayık olmamakla beraber içkiyi kesmesine imkân yoktu. Neden olduğunu da biliyordu. Artık normal bir insan değildi, çünkü, Büyük Sıçrayışı'm gölgesi üzerindeydi. Evvelce beş kişinin gidip, içlerinden bîrinin döndüğü yere gideceikti...1
Ballantyne'in, Transuran * kelimesini kullanmakla ne demek istediğini belki bininci defa düşünüyordu. Dayanacak bilgi olmadıktan sonra söylenilen tek keümenin anlamını çözmeye çalışmak neye yarardı?
Transuran hakkında herkes konuşmuş, ancak, anlamını çözebilmek için faydalı bir şey söyleyememişti.
Transuran her neyse, her kimse... Eallantynel bu vaziyete sokan şey değil miydi?
Comyn titredi ve Ballan t yne'in sesini boğmak üzere Cochrane'Ierin birinci sınıf kalite viskisini kadehine doldurdu.
Birden dağınık saçlı, esmer ve güzel bir kız önünde durmuş soruyordu,
-— Kimsin sen?
Kız son derece güzeldi. Sanki dikenlerin arasında açmış nadide bir güle benziyordu. Comyn'm aklından kötü kötü şeyler geçti. Sonra kötü düşüncelerini bir kenara iterek cevap verdi.
- 74 -
— Bikniyorum. Ben de burada yabancıyım. Sen kimsin?
— Tahmin edemezsin.
— §u halde tahmin etmeye de çalışmam.
— îsmim Bridget. Sonra yüzünü ekşitti.
— Korkunç bir isim değil mi?
Comyn'in başı üzerinden bakarken yüzü birden aydınlandı.
— Oh, işte Simon!
Elini sallayıp seslendi. Simon onlara doğru yürüdü; yanlarına gelince kolunu genç kızm beline doladı. Genç kız sanki Simon'un kollarının arasında erimişti. Fakat yine de Comyn'le ilgiliydi.
— Simon, bu adam çok mutsuz. Neden mutsuz
— Öldürüleceğini zannediyor. Son zamanlarda kimse denedi mi, Comyn?
Comyn:
— Henüz sırtımı kimseye dönmedim, diye cevap verdi.
Bridget:
— Şaka ediyorsun, dedi. Kimse onu öldürmeye çalışmaz, çok yakışıklı.
Simon: *
— Onu bu kelimeyle tarif etmek hiç aklıma gelmemişti, dedi. Belki de' haklısın. Haydi gel, Bridgie. Eyvallah, Comyn, sakın zehirli Martini içme.
Comyn onların gidişini seyretti. Simon Cochrane'e fcarşı duyduğu hoşnutsuzluk son haddini bulmak üzereydi. Küçük bir geminin içinde Bamard yıldızına giderlerken. ne kadar iyi vakit geçireceğini düşündü.
Peter'in terasa çıktığını ve davetlilere bakarak ho-murdandığmı gördü. Peter ağzına içki diye bir şey koymamıştı. Biraz sonra Stanley de yanma geldi. Stanley'in
de durumdan hoşlanmadığı belliydi. Bir iki dakika konuştular, sonra Peter bahçeye indi ve karanlığın içinde kayboldu. Comyn, her halde nöbetçi kordonunun yerinde olup olmadığını kontrol için gidiyor, diye düşündü. Sydna, bu davet için oldukça çok azar işitecekti. Kendisini de buraya sürükleyen Sydna olmuştu, bu bakımdan ona teşekkür borçluydu... Yoksa...
Sahi Sydna neredeydi ?
Biraz sonra Stanley de merdivenlerden bahçeye indi ve Peter'in arkasından kayboldu. Comyn yerinden kalktı. Can sıkıntısıyla oturmaktan bıkmıştı. Sydna'nın sarışın başını kalabalık arasında araştırdı, görünce ona doğru yürüdü. Terasın zemin betonu sanki ayaklarının altında oynuyordu. Sydna, daha önce t3nışm*ri olduğu Johnny denen uzun boylu adamla beraberdi. Etraflarında başkaları da vardı. İçlerinden birisi komik bir şey söylemiş olmalı ki hep beraber gülüyorlardı.
Comyn, Sydna'mn yanmda durdu?
— Merhaba, dedi.
Sydna, neşeli gözlerle baktı.
— Merhaba, Comyn.
Sydna'mn yanında oturan Johnny ayağa kalktı. Comyn:
— Misafir kabul eder misiniz?, dedi?. Sydna başını salladı.
— Somurtkan görünüyorsun. Ben de somurtmak îstmiyorum.
Sydna taşını çevirdi.
Comyn, elini kadının çıplak omzuna dokundurdu,
— Sydna...
— Oh, beni rahat bırak, Comyn. Eğleniyorum. Beni rahat bırak.
Johnny aralarına girdi. Kendisini güçlü hissediyordu.
Yüzünü Comyn'in bnrnunun ucuna sokarak:
— Sydna'nın söylediklerini duydun, dedi. Bas bakalım!
Zaten diken üstünde oturan Comyn'in sinirleri birden bozuldu. Johnny'yi kaldırdığı gibi bir kenara bıraktı.
— Beni dinle, Sydna, dedi. Seninle konuşmak istiyorum ...
Johnny'nin yumruğu elmacık kemiğinin üstüne indi. Başını döndürecek kadar şiddetli sayılırdı. Johnny:
— Şimdi gidecek misin?, dedi.
Burcundan soluyor ve ikinci yumruğu vurmaya hazırlanıyordu.
Sydna, alçak masadaki kadehini devirerek ayağa fırladı.
— Oh, ikinizin de canı cehenneme!, dedi.
Sonra yanındakileri de alarak uzaklaştı. Comyn, saf kalacak olursa bir gün Sydna'nın küstahlığının cezasını vereceğini düşündü.
Johnny:
— Bahçeye çıksak iyi olacak, dedi. Comyn, genç adama baktı.
— Oh, hayır!
Johnny'nin yüzü bembeyazdı. Sadece gözleri kırmızı kırmızı parlıyordu. Heyecanının en yüksek noktasına gelmişti ve isi bir yumrukla bırakacak gibi görünmüyordu.
— Sydna'yı benden çalmaya çalıştın, dedi. Comyn bir kahkaha attı.
Johnny'nin yüzü boynuna kadar kızardı.
— Ya bahçeye gelirsin ya da işi burada bitiririm. Johnny söylediğini yapacak kadar öfkeliydi, Comyn içini çekti.
— PePkâlâ, küçük, dedi. Gel bakalım. Belki orada aklını basma getirebilirim.
Yan yana yürüyerek bahçeye indiler. Comyn öne diiçtü. Johnny, burnundan soluyarak peşinden yürüyordu. Comyn kendikendisine gülümsedi. Johnny'yi arenaya çıkmış genç bir boğaya benzetmişti. Terasın ışıkları çok gerilerde kalmıştı. Büyük kubbenin üstünde görünen yıldızların parlaklığı daha iyi seçilebiliyordu. Sesler mırıltı halinde duyuluyordu.
Johnny:
— Bu kadar uzaklık yeter, dedi. Comyn birden durdu.
— Pekâlâ. Bir dakika dur ve beni dinle, delikanlı,.. Johnny yumruğunu şiddetle sallayınca başını eğerek
yumruktan kurtuldu. Johnny bütün gücüyle saldırıyordu. Comyn, birkaç tokatla Johnny'nin aklını başına getirmeye çalışıyordu. Fakat Johnny oldukça güçlü sayılırdı ve yumrukları can yakıyordu. Comyn, yavaş yavaş öfkelenmeye başlıyordu.
— Vazgeç, dedi. Yoksa yaşma bakmadan canım yakacağım.
Johnny'yi iterek kendi sind en uzaklaştırdı. Johnny, kavga etmekten korktuğunu söyleyerek yine Üzerine saldırınca bir ayak oyunuyla kenara çekildi.
Üzerinde beyaz çiçeklerin bulunduğu uzun ağaçların gölgelerinden doğru kısa bir şimşek çaktı. Comyn'in bira» önce durduğu ve şimdi Johnnynnin bulunduğu yere doğru uzandı. Johnny gık demeden olduğu yere yıkıldı.
Comyn, bir saniye kadar ölü gence sonra ağaçlara doğru baktı. Birden yıldırım gibi harekete geçti. Biraz Önce durduğu yere ikinci bir ışık uzandı, yüksek voltaj kuvvetli uşıkla yere çarptı. Elektrik akımının kuvvetiyle yere yuvarlandı; yarı uyuşuk bir halde ağaçların gölgelerine kadar yuvarlanmasına devam etti. Şok tabancasını cebinden çıkarıp avucunda sıktı. Akım gücünü son haddine çıkartarak ağaçlıklara doğru ateş etti. Bira^ yüksekçe
ateş etmişti. Bütün istediği katili canlı oLarak yakalamaktı.
Ev yönünden sesler duyulmaya başladı. Karşılıklı ateş edildiğini görmüşlerdi. Bazı kadınlar haykırıyor, erkekler bağırıyordu. Comyn, her seferinde yer değiştirerek iki kere daha ateş etti. Katil cevap vermedi ve bir saniye sonra koşan adım sesleri duyuldu. Comyn, yerinden f ırla-yarak katilin peşinden koştu,
Davetliler evden bahçeye boşalıyordu. Katil o yöne gidemezdi. Çıkış kapısına doğru gitmesi gerekiyordu, fakat Comyn katilin yolunda olacaktı ve silahlıydı. Belki katil, Comyn'in silâhlı olabileceğini aklına getirmemişti. Comyn, şok tabancasının kuvvetini düşünerek yük gemilerinin indiği hava odasına doğru koşmaya başladı. Şok tabancası-nm kuvveti düşürüldüğü zaman uzak mesafeye atış yapılamazdı, -ama adama yeteri kadar yanaşabilir se, belki Öldürmeden canlı yakalayabilir ve konuşturabilirdi,
Adamın açık sahada koştuğunu gördü. Durması İçin bağırdı, fakat mesafe uzak olduğu için adamın duyup duymadığını bilmiyordu. Adam geri dönüp ateş ettiği saman, kuvvetli ışık huzmesi yakınındaki bir ağaca çarptı. Bahçe gürültülü bir kalabalıkla kaynaşıyordu. Acil durumlarda kullanılan aşıklar teker teker yanmaya başladı. Yüklemeye indirme hava odasından nöbetçiler boşalıyordu. KatÜ kaçıyordu, ama kaçacak başka yeri kalmamıştı. Çevresi birden sarıldı, mavi ışınlar ortalığı bir an için parlattı ve adam yere yıkıldı.
Comyn nefes nefese yetişti. Nöbetçiler işçileri tekrar yerlerine sokmaya çalışıyordu. Peter Cochrane ve Stanley de kalababk arasındaydı. Ellerinde şok tabancaları yerdeki adama bakıyorlardı.
Comyn de adama baktı,
— Onu tanıyor musunuz?
Peter başıyla olumlu bir işaret yaptı.
Stanley:
— Washburn adında biri, dedi. iki ya da üç yıl önce Cochranc'Ierin yanında çalışırdı. Sonra işten kovuldu. Her mman hâdise çıkartırdı.
Basını sallayarak devam etti.
— Buraya nasıl geldi? Burada ne arıyor? Comyn:
— Beni öldürmeye çalışıyordu, dedi. Eir keresinde Dünyada denemişti.
Peter, cidd üfadeyle Comyn'e baktı.
— Emin misin? Comyn başıyla evetledi.
Davetliler yavaş yava.ş toplanmaya başlamışlardı. Sydna, Simon ve diğerleri korkuyla yerdeki adama bakıyorlardı.
Peter sert sesle:
— Buraya kimseyi yakıştırmayın, diye bağırdı. Comyn:
— Artık önemli değil, dedi. Gemiyi bile görmelerine izin verebilirsin. Artık önemi kalmadı.
Peter, dik dik Comyn'e baktı. Simon, yerdeki adama bakarak aralarına girdi.
— Heyt dedi. Yatta bu adam ûa, vardı. Peter öfkeyle kardeşine baktı.
— Ona neden mani olmadın? Böyle bir adamın buraya geldiğini biliyor ve bana haber vermiyorsun, ha?
Simon da kızmıştı.
— Alay mı ediyorsun? Elinde senin izin kâğıdın vardı.
Comyn tek kelime söylemeden Peteri ensesinden yakaladığı gibi yere doğru bastırdı.
Comyn'e doğru uzanana eller onu çekmeye çalıştı. Herkes bir ağızdan konuşuyordu. Nihayet, birisi elindeki sok tabancasının kabzasını Comyn'în başının arkasına vurdu.
Sonra Comyn'i çekip Peter'in üstünden aldılar. Peter;. başını sallayarak yerden kalktı. Stanley, ölü adamın yanına çökmüş ceplerini karıştırıyordu. Bir parça kâğıt buldu ve doğruldu.
— İşte ,Peter, izin kağıdının üstünde senin imzan var.
Peter tekrar başını salladı, sonra Stanley'in eündekî kâğıdı alıp inceledi.
— Sahte, dedi. Bizim hesabımıza çalışmıştı, imzamr öğrenmiş olacak. Muhtemelen imzam bonservisinde olacak. Ona hiç bir izin kâğıdı vermediğimi çok iyi biliyorum.
Comyn:
— Bunu ispat edeceğini umarım, dedi. Hâlâ kollarını tutuyorlardı. Başı son derece ağrıyordu. Peter Coehrane, Comyn'i.n önünde durdu.
— Neden? Gemiyi görmelerinde artık bir sakınca yok demekle ne kastettin?
Comyn:
— Arkadaşın çok acele ediyordu, dedi. Beni tam hedefe aldığını sanmış ti, ama aldandı. Johnny benim yerime vuruldu.
Derin bir sessizlik oldu.
Sydna'nm boğuk sesi duyuldu.
— Yani, Johnny öldü mü?
— Öldü. Washbura'ü gömebilirsiniz ve beni de göme-bilirdîniz, ama Johnny'yi gömemezsiniz. Ve memnunum. Aptal bir gençti, ama böyle dövüşlerin acemisiydi. Ölmesi için hiç bir sebep yoktu.
Peter'a, Simon'a, Bili Stanley'e ve Sydna'ya baktı. Sydna'nın rengi kül gibi olmuştu. Sydna'ya:
— Eh, iyi eğlendin, dedi. Bu eğlentiyle beraber Ay'daki kazanın kapağını uzaya doğru fırlattın. Dünya polisi buraya akın edecek, onların gejişlerine de engel olamazsınız ya!
Jonım'nin neden öldürüldüğünü öğrenmek isteyecekler. Cinayete sebep olabilecek kadar gizli neler yaptığınızı bilmek isteyecekler. Bu bakımdan saklayabileceğiniz bir sır kalmadı demektir, Bunun için gemiyi görmelerinde bir sakınca yok artık dedim.
Yine soğuk bir sessizlik oldu. Ölü adam, Stanley'in çevirdiği gibi yatıyordu. Bir yolu yüzünün üstüne gelmişti. Dudaklarında sanki alaycı bir gülümseme vardı. Stan-ley'in rengi kara-sarı olmuştu; Simon'un gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi açılmıştı. Kalabalığın arkasmda kalan atelyelerden gelen sesler bir an için bile kesilmemiş ti.
Peter Coehr.ans:
— Dünya yetkililerini şahsen haberdar edeceğim, dedi. Şimdilik, kimse buradan ayrılamayacak ve kimse İle muhaberat yapmayacak. Polis soruşturmasını tamamlayıp gitmelerine izin verinceye kadar herkes burada kalacak.
itiraz sesleri duyuldu. Peter, onları hemen susturdu.
— Özür dilerim, fakat söylediğim gibi davranmalı zorundasınız. Sydna'nm sizlere iyi vakit geçirteceğinden hiç kuşkum yok.
Kalabalık yavaş yavaş dağılmaya ve eve doğru gitmeye başladı. Erkeklerden bazıları Johnny'yi bulmaya gittiler.
Peter, Comyn'e döndü.
— Seni öldürtmeye çalışmadım. Jonas'ın söylediği gibi cinayet aptallıktan başka bir şey değildir. Eğer seni öldürmek isteseydim, bunu başkasına yaptırtmaz bizzat kendim yapardım ve yüzüme gözüme bulaştırmazdmı. Tamam, çocuklar Comyn'i bırakabilirsiniz,
Sonra Peter Cochrane arkasını döndü ve atelyelere doğru acele adımlarla uzaklaştı. Simon, kardeşinin arkacından endişeli gözlerle bakıyordu.
Stanley'e:
— Ne yapacağını biliyor musun?, diye sordu. Stanley» gözlerini yerdeki cesetten ayıramıyordu.
Sanki büyülenmişti, piliyle sürekli olarak dudaklarını yalıyordu ve elleri zangır zangır titriyordu» Dalgın bir tavırla:
— Bilmiyorum, dedi. Düşünmen için fırsat bulamadım.
— Dünya'ya elinden geldiği kadar geç haber verecektir. Gemiyi hazırlayıp deneme yapmadan uzaya açılmaya çalışacaktır. Eğer sür vites iyi çalışacak olursa..* polisin buraya gelmesinden önce uzaym karanlıklarında kaybolmuş olacağız.
Comyn, eğer sürvites çahşmazsa uzaym neresinde ka~ lacaklarmı ürpererek düşündü.
8.
îsmi Arch Comyn'di ve bir samanlar Dünya'da evi, Ituvvetlı kolları olan esmer bir sevgilisi vardı. Peki çimdi yıldızların arasındaki bu soğuk boşlukta ne arıyordu?
Ana kamaradaki masanın etrafında oturmuş poker oynayanların sesi duyuluyordu.
— Üç kart.
Comyn, çok garip, diye düşündü. Kuşkusuz ki garipti, çünkü, tarihe geçecek ikinci Büyük Sıçrayışı yapıyorlardı ve insanların şimdiye kadar gidemedikleri yere doğru büyük bir hızla ilerliyorlardı. Oysa, kendilerini boşluktan ayıran metal duvarın içinde oturan bu insanlar sanki nerede olduklarını bilmiyorlarmış gibi bakin sakin poker oynuyorlardı.
Ballan tyne'den nelerin kalmış olduğunu şimdi çok iyi biliyordu. İnsanların dünyalar arası yolculuklarına benzemeyen bu yolculuk çılgınlıktan başka bir ney değildi. Lomboz deliklerinin perdeleri iyice kapatılmıştı, çünkü, karanlıktan başka bir şeyi görmek mümkün değildi. Neutronik konvertörlerden çıkan kendi enerjileri çevrelerini sarıyor ve gemiyi korkunç bir hızla uzayda sürüklüyordu. Astronomlar teorik olarak nerede bulunduklarını belki söyleyebilirlerdi, ama .aslında kimse nerede bulunduklarım bilmiyordu.
işin en garip tarafı geminin içinde hızlarının hissedilmemesiydi.
Bunun için de bazı tedbirler alınmış, uzayla ar alarma koruyucu, hızı belli etmeyen manyetik bir alan meydana getirilmişti.
BaUantyne»in indiği yıldız video ekranında ışık kümesi gibi görünüyordu. Son hızla giden gemi, yıldım saçtığı kozmik ışınları seke seke atlayıp geçiyordu.
Sadece bir video ekranı, karışık elektronik cihazlarla donatılmıştı ve önlerini gösteriyordu. Ekranın üzerindeki kılcal ha.tlar, otomatik kompensatörler vasıtasıyla donuk parıltılarla yanan Barnard yıldızını tam merkezde tutuyordu. Önceleri, ekranda görünen yıldıza sık sık bakan mürettebat daha sonra ekrana bakmaz olmuşlardı. Sonunda, kimse nereye gittiğini umursamamaya başlamıştı.
Comyn, diğerleri gibi ilgisiz kalamıyordu. Tekrar tekrar yerinden kalkıp ekranın önüne gidiyor ve yıldızı inceliyordu. Yıldızı düşünmemek elinde değildi.
Peter Cochrane'e sordu.
— Neden Barnard yıldızı? Ballantyne'in Centauri yıldızı yerine oraya gitmesindeki sebep nedir,
Peter:
— Barnard yıldızının gezegenleri olduğunu biliyoruz, dedi,
Peter çok yorgun görünüyordu. Sinirlerinin çok gergin olduğu muhakkaktı. Zafere doğru gittiğini bilmesi onu huzursuz yapıyor olmalıydı.
— Gezegenlerin ışıkları yıldızdan daha az parlak olduğu için astronomlar bu gezegenleri yıllar önce görmüşlerdi, Tabiî, ayrımı Kebble teleskobu ile yapabilmişlerdi. Alpha ve Proxima Centauri hakkında kesinlikle bir rçey söyleyemiyorlar; bu bakımdan Beroard seçilmişti. Tabiî, Barnard sadece bir yıldız, Weiszacker teorisi şimdi ispatlanmış ve yıldızların çoğunldukla gezegenleri olduğu hakkındaki postulatları gerçekleşmiş oluyor. Bunun sadece bir başlangıç olduğunu anîaya..."
Çok çabuk konuştuğunun farkına varmış gibi birden sustu. Ballantyne'ne bakmış ve Transuranik hakkındabü-gisi olan genç doktor:
— Bir sedatif alarak biraz dinlenseniz iyi olacak, Bay Cochrane, dedi,
— Hayır, şu seyir defterlerini bir kere daha gözden geçirmek istiyorum.
— Seyir kitaplarını incelememiz için çok vaktiniz Var,
Sim on:
— Seyir kitaplarında bilmediğimiz bir gey yok, dedi.
Soğuk bakışlı gözlerini Comyn'e dikmişti.
— Buradaki dostumuz nereye gittiğimizi büen tek insan. Doğru mu?
Comyn:
— Oraya gittiğimiz zaman anlarsın ,dedi.
Doktor Fren eh, Ballantyne'i muayene eden Doktor Roth ve Cochrane laboratuvarlarından seçilerek alınmış olan diğer adamlar başlarım Önlerine eğerek dikkatlerini ellerindeki kâğıtlara vermiş gibi göründküler, çünkü, Cochrane'lerin tartışmalarına karışmak istemiyorlardı.
Peter, Simon ve Billi Stanley'e bakan Comyn, dişlerinin arasından:
— Oraya gitmeden önce, VVashburn'ü beni temizlemek için hanginizin kiraladığını öğreneceğim,dedi.
— Hangimiz?
— Evet. Üçünüzden biri. Üçünüzden biri, Bllautyne'-in kayıp olan seyir kitabını saklıyor. Üçünüz de aynı şanslara sahiptiniz.
Comyn'in gözleri öfkeyle panldıyordu, Comyn de diğerleri gibi son derece sinirliydi. Ay'dan ayrıknalarından önce durumları pek parlak değildi. Johnny'nin ceseti büyük salonlardan birinde yatıyordu; Sydna'nın misafirleri
polisin neden gelmediğini ve neden Ay'da tutuklu muamelesi sordüklerini merak ediyor, soruyorlardı. Sydna'nın rengi uçmuştu ve kimseyle konuşmuyordu. İhtiyar Jonas» Sydna ile konuşmuştu. Ona ne söylemiş olduğunu Comyn tahmin edemezdi, fakat Sydna'nın bütün ümitleri kırılmış gibi bir hali vardı.
Dünya zamanı ile yola çıkışları iki gün sürmüştü. Peter, Simon'un söylediği gibi bütün işleri büyük bir hızla iki günde tamamlamıştı. Gemi yola çıkmaya hazır olur olmaz Petert Dünya yetkililerini durumdan haberdar etmişti ve vedalaşmaya bile zamanları olmamıştı.
Comyn:
— İçinizden biri, dedi. Yanlış adamı vuran katili içinizden biri kiraladı. Henüz kimin olduğunu bilmiyorum, ama nasıl olsa öğreneceğim.
Peter büyük bir öfkeyle:
— Washburn*e izin kâğıduıı hâlâ benim verdiğimi mi düşünüyorsun?, diye sordu.
— Adamın elinde bir izin kâğıdı vardı, değil mi? Simon, gelip Comyn'in önünde durdu.
— Seni ilk gördüğüm zaman senden hoşlanmamış-tım. Gün geçtikçe sana olan nefretim artıyor. Çok fazla konuşuyorsun. Eğer birisi seni öldürmek istediyse, iyi yapmış
Comyn:
— Evet, dedi. Washburn'ün yattan çıktığını gören sensin, ama onu durdurup elindeki izin kâğıdını kontrol etmek zahmetine katlanmadın.
Bül Stanley, Simon'un koluna yapıştı.
— Bir dakika, dedi. Münakaşa edip kavgaya tutuşacak zaman değil. Biz...
Doktor Fren eh sinirli bir tavırla gırtlağını temizledi.
— Eğer dikkatli olmazsak hepimiz sinir gerginliğinden aklımızı oynatabiliriz. Tartışmayı bırakmanızı tavsiye
edeceğim. Bir sedatif alıp sakinlesin, özellikle siz, Bay Cochrane.
Peter, kuru sesle:
— Senin de bîr sedatife ihtiyacı varmış gibi konuşuyorsun, dedi.
Simon'a baktı,
— Mamafih, doktorun hakkı var, Siman. Vazgeçse» iyi olacak.
Sen de vazgeçsen iyi olacak. Fakat şimdi münakaşa etmeyeceğim. Uyumaya gayret edeceğim.
Peter kamarasına gitti. Simon da gözden kaybolmuştu. Stanley, oturmuş, gözünü dikmiş boşluğu seyrediyordu. Poker oynayanlar da kendi aralarında alçak sesle konuşuyorlardı.
Comyn bir sigara yakarak daracık yerde ileri geri dolaşmaya başladı. Hava, vantilatörler vasıtasıyla veriliyordu. Tavanda garip bir ışık vardı, fakat ışıkta anlaşılmayan bir gariplik varmış gibiydi. ComynMn sinirleri son derece gergindi. Sanki vücudunun bütün hücrelerinin dağılacağını zannediyordu. Doktor Roth'un söylediğine göre, geminin çevresinde meydana gelc-n statik elektrik enerjisinden ileri geliyordu. Küçük şey!er çok çabuk büyüyebilir ve insanı etkisine alabilirdi. Hattâ, duyulamayacak kadar ince bir ses bile insanm sinirlerini bozmaya yeterli olabilirdi.
Comyn düşündü.
«Ballan ty ne son anda duydu. Barnard yıldızına gidinceye ve geri dönünceye kadar sesi dinledi, fakat duyması mümkün olmuyordu. Sonra şu Allanın cezası elektrik matkabını buldular ve nihayet... evet, ses...»
Geminin çevresinden şiddetli sesler duyuluyordu. Sür-vitesin kahreden sesi.
Comyn birden küfür etti ve:
— Eğer hareket halinde olsaydık, o kadar kötü olmayacaktı, dedi,
Roth, elindeki kartlara bakarak homurdandı. — Hareket halimdesin, dedi. Işıktan daha hızlı giderek altı ışık yılı yol katediyorsun.
Elindeki kâğıtları masanın üzerine attı.
— Lüzumsuz iki onlu. Ben yokum. Evet, Comyn, hareket halindesin,
— Hareket halinde olduğunu nasıl anlıyoruz? Hissedemiyoruz, göremiyoruz. Hatta işitemiyoruz.
Rotlı:
— İnancımıza dayanıyoruz, dedi. Aletlerimiz Barnard yıldızına büyük bir hızîa yaklaş tığımızı gösteriyor. Ya da o bize yaklaşıyor. Kimbilir? Hareket sadece orantılıdır. Her neyse, Dünyamızda bilinen orantıya güre, teorik olarak imkânsız olan bir hızla- hareket ediyoruz. Başka bir sisteme veya sebebe dayanarak, bu hızda hareket et-miyormuşuz gibi görünebiliriz.
Comyn:
— Siz ilim adamları hayal kurmaya başladığınız zaman midem bulanıyor, dedi. Söyledikleriniz hep saçma şeyler.
— Hiç de değil. Ballantync sürvitesini Groom'un teorisine göre kurdu. Yani, ışık hızının gerçek olduğunu ispatladı ve buna göre ıgık hızından daha süratli olan sür-vitesi buldu. Bir nevî atomik titreşim* Enerji hem kaybolabilir hem de kazanılabilir. Ya da ne kazanılabilir ne do kaybedil ebilir. Sür vites çalınıyor, fakat bu teoriyi ispatlayıp ispatlamadığını bilmiyoruz,
Comyn dinliyordu, ama anlayabildikleri çok azeh. Sanki bir kâbus gördüğünü sanıyordu. Kontrolünü kaybetmemek için bütün gücünü harcayarak gerçek şeyleri düşünmeye çalışıyordu.
Roth;
— ... ve Viskrey, dış yıldızlara yaptığı yolculuk hakkındaki notlarında zamanla çok ilgiliydi diyordu. Kronometreler fonksiyon gösteriyordu, ama Dünya kronolojisine göre hâlâ doğru muydu? Kontrol edebilecek bir yol yoktu. îlk Büyük Sıçrayışın şu kadar ay tuttuğunu söylüyoruz. Vickrey'in sözü «ebediyet» ti ki, belirsiz bir kelimedir. Yıldız yolculuğuna başlayalı ne kadar zaman olmuştur? Benim fikrimce zaman hissi.,.
Comyn, sigarasını öfkeyle yere atıp üstüne basarak söndürdü, sonra kamaradan çıktı. Roth'un ilmî konuşmasından sıkılmıştı. Her şeyi gerçekleriyle kabul eden bir kofası vardı. Sandalye, sandalyeydi; masa, masaydı; bir saat altmış dakikaydı. Bu gerçeklere sadık kaldığı sürece, keçileri kaçırmasma imkân yoktu.
Dolaptan bir şişe viski çıkardı ; oturup içerken Sydna'-yı düşündü. Acaba, kendileri için bir yarmın olmayacağını söylediği saman haklı mıydı? Muhtemelen. Onun gemide olmasını arzu etti, ama olmadığına memnun oluyordu. Bir müddet sonra sürvitesin sesini dinlemeye başladı. Bu sesi, dişlerinin kenarlarıyla, sinirlerinin uçlanyla bile bitebilirdi, ama kulaklarıyla duymasına imkân yoktu. Küfür ederek bir kadeh daha içti, sonra uyumak üzere uzandı. Uzayda yapılan bu ikinci Büyük Sıçrayış hakkında düşün-mey yersizdi, ama yapacak başka şey yoktu. Hatta bilim adamlarının bile âletlerini kontrol etmekten başka yapacak işleri yoktu. Uçuş mühendisleri sadece sürvitese girip çıma zamanında çalışabilirdi. Kaptan pilotlar sadece normal hızda işe yarayabilirlerdi.
Sür viteste olan gemi tamamen otomatik kontrollara bağlıydı. Bu hızla giden bir vasıtayı insanın kontrol etmesi mümkün olamazdı. Yapılan bütün iş, oturup milyonlarca âleti seyretmek ve çalıştıklarını ummaktan İleri gitmiyordu.
Comyn horultulu bir uykuya daldı ve rüya gördü-
-Gördüğü rüya pek iyi sayılmazdı. Birden uyandı ve derin derin nefes aldı. Ay*a gidişinden beri temiz hava almamış, gibiydi.
Yemek saatini haber veren zilin çaldığını duydu.
Comyn, her saman yaptığı gibi kamarasından dikkatle çıktı. Hiç bir zaman ihtiyatı elden bırakmıyordu. Silâhtan korkusu yoktu, çünkü, geminin silâh deposu kilitliydi. Peter Cochranc, sinirlen gergin olan imselerin silâh tasımasınm doğru olmayacağını düşünerek gemide silâh taşınmasını yasaklamıştı. Gemi mürettebatının üzerinde çakıdan başka bir şeyin bulanması imkânsızdı. Fakat, cinayeti göze almış, bir kimse için silah bulmak zor bir şey olmasa gerekti. Bunun için Comyn her zaman ihtiyatlıydı.
Koridorda kimse yoktu. Comyn esneyerek ana kamaraya doğru yürümeğe bağladı. Ağzında hâlâ viskinin ağır kokusu vardı ve bağı kazan gibiydi.
Koridorun sancak tarafında, kamaralara gerekli malzemelerin bulunduğu bir kiler vardı. Kilerin kapısı aralıktı, ama bunun bir manası olamazdı, çünkü, buraya girip çıkan fazlaydı. Comyn, kilerin önünden geçti.
Arkasından doğru havanın birden emiîdiğini belli eden hafif bir fısıltı oldu. Kilerin kapısı birden, gürültüsüzce açılmış, acele adım sesleri duyulmuştu. Comyn, son anda kendisini mümkün olduğu kadar sol tarafa doğru attı, ve kafasına inmesi gereken demir çubuk şiddetle omzuna indi, duyduğu acı şiddetliydi. Yere kapaklanmak üzereyken içgüdünün verdiği refleksle eli acıyan omzuna gitti. Parmakları demir çubuğa dokununca, çubuğun etrafına dolandı ve düğerken onu da peşinden sürükledi.
Koridorun zeminine hızla çarptı. Gözlerinin önünde binlerce yıldız uçuşuyordu, yaldızların ötesinde derin bir karanlık vardı. İçindeki ölüm korkusunu verdiği hisle boğuk bir ses çıkardı ve kalkmaya uğraştı.
Biraz gerisinde bir adam duruyordu. Adam başarısızlığı peşinen kabul etmiş olacak ki, yüzünü gizlemek ihtiyacını duymuştu,
Comyn'in öfkesi öylesine -büyüktü ki, son bir gayretle yerinden doğrulduğu zaman adam birden dönüp kaçmaya başladı, Comyn, adamın sadece parlak ayakkabılarını, pantolonunu ve bacaklarını görebiliyordu. Comyn, gördüğü bacakların uzaklaşışını seyrederken bunların kime ait olduğunu tanıdı. Bir adamın yüzü, kendisini tamtan birkaç unsurdan biriydi. Adamın ismini haykırmak istedi, fakat buna fırsat bulamadan kendinden geçti.
Hâlâ koridorda yatıyordu. Sol kolu parmak uçlarına kadar uyuşuktu ve kolunu oynatmak istediği zaman cam yanıyordu. Yeriden kalkması ve ana kamaraya kadar gitmesi epey zor oldu.
Baygınlığı uzun sürmemişti, çünkü, hâlâ sofrada oturuyorlardı- îçeri girdiği zaman herkes başını döndürüp ona baktı, Peter, Simon, Bili Stanley, doktorlar ve diğerleri masanın çevresinde oturuyorlardı. Birden yemekten vazgeçtiler ve Doktor French yerinden kalktı,
Comyn, kendisine ayrılan yere çöktü. Peter Cochra-ne'e baktı.
— Ballantyne'in nereye indiğini söylemeğe şimdi hazırım, dedi.
Herkes bir arada konuştu. French, üzerine eğilmiş neresinden yaralandığını soruyordu. Peter Cochra,ne yerinden kalktı ve herkesin susmasını söyledi. Simon, goz-leride garip bir bakış ileri doğru uzandı. Bili Stanley çatalını ve bıçağım tabağ;n?.n kenarına bıraktı. Ellerinin titremesini kontrol edemediği belliydi. Alnı ter içinde kalmıştı.
Comyn uzun bir kahkaha attı. William Stanley*e:
— Daha iyisini yapabilirdip, dedi. Peter yapabilirdi
— D2 —
Simon yapabilirdi, ama sen yapamadın. Sende, cesaretin kırıntıları bile yok.
Stanley;
— Anlayamadım..., diye-başlayacak oldu. Comyn adamın sözünü kesti,
— Öyle bir anlıyorsun ki. Yüzünü saklamakla vücudunu saklayamazsm. Ayakkabılarım, elbiseni, yürüyüş tarzını çok iyi biliyorum. Şimdi, sen olduğundan çok eminim.
Stanley, sanki bu konuşmalardan kurtulmak istiyor* muş gibi kalkmak üzere sandalyesini geriye doğru itti. Söylediği birkaç kelime anlaşılmadı.
Comyn:
— Kendin yapmak zorunda kaldığın zaman iç değişiyor, değil mi ?, dedi. Yazdığın çek kadar kolay mı olacağını sanıyordun? îlk vuruşta işi bitiremeyeceğini hesaplamalı ve düşen açkıma, bir daha yerden kalkamayacak şekilde vurmaya devam etmelisin. Midenin sağlam, sinirlerinin rahat olması lazım. Tıpkı Washburn gibi. Belki elinde silahın olsaydı yapabilirdin, ama bir demir parçasıyla hayır.
Doktor French, ComynMn gömleğini çözüp omzuna bakmak istiyordu, fakat Comyn elinin tersiyle doktoru itti. Simon yerinden kalkmıştı. Bakışları Peter'in bakışlarıyla karşılaştı. Peter'in yüzü dudaklarma kadar bembeyaz olmuştu. Birden Stanley'in yakasına yapıştı.
— Bunu sen mi yaptın, Bili?
Stanley, yerinden kımıldamadan sakin bir tavırla Peter'e baktı. Sonra gözleri alevlenmeğe başladı. Birden eliyle Peter'in eline vurup ayağa fırladı. Sanki, Peter'in dokunmasıyla uzun süreden beri kümelenmekte olan baskı ortadan kalkmıştı.
Çok yavaş bir sesle:
— Evet, ben yaptım, dedi. Bir daha bana elini süreyim deme.
Bir, iki adım atarak masadakilerden uzaklaştı. Kamarada kimsenin sesi çıkmıyordu.Ellerinde çatalları, ağızları bir karış' açık Stanley'e bakıyorlardı. Simon, ileri doğru atılacak oldu, fakat Peter, onun hareketini engelledi,
— Şimdi bir faydası olmaz, dedi. Sonra Sanley'e döndü.
— Seyir jurnali sende mi?
— Bendeydi. Onları yaktım.
Bakışları Peter'le Simon arasında dolaştı.
— Onları almak benim için çok kolay olmuştu. Neler bulabileceğiniz düşüncesiyle öylesine meşguldünüz ki, başka şeye dikkat etmiyordunuz. İncecik iki defterdi. Onları görür görmez cebime soktum.
Peter:
— Demek onları yaktın, dedi. Stanley başını salladı.
— Hepsini ezberledim. Hafızam çok kuvvetlidir. Comyn'e döndü.
— Pekâlâ, dedi. Haydi, onlara anlat bakalım, işin başından beri belâ oldun. Seni daha Merih'te öldürtecek-tim, ama Peter mani oldu.
Comyn:
— Johnny'nİn Ölümü vicdanını sızlatmıyor mu?, diye sordu.
— Hayır. Washburn'ün isi. Ölüsünü görmeden önce Ay'da olduğunu bile bilmiyordum.İlk defa, yani ilk denemesinde başarı sağlayamayınca işine son vermiştim. Para kazanmasına mani oldun, Comyn, ve sana çok içerlemiştL Öyle de olsa parasını yine kazanabileceğini düşünmüş olmalı. Belki de bana şantaj yapacaktı. Hayır, Johnny'nin ölümünden ben sorumlu değilim.
Peter:
— Anlayamıyorum, Bili, dedi.
Başım ağır ağır iki yana sallayarak Stanley'e bakıyordu.
— Neden? sana kargı daima iyi davrandık. Aileden biriydin, iyi bir işin vardı, paran boldu... sana güveniyorduk. Anlayamıyorum.
Stanley bir kahkaha attı. Sesinin tonu çirkindi,
— Aileden biri, ha!, dedi. İkinci planda kalan bir adam,CIaudia'nın gölgesi ve anasının futbol toput Ama,' gerçek bir Cochrane değil. Sadece istenilen yere sürüle-bilen bir dama taşa!
Dudakları alayla büzüldü.
— Her şey Cladiua'nmdı, benim değil! Simon Öfkeyle:
— Şu halde onunla neden evlendin?, dedi. Onunla evlenebilmek için sabırsızlanıp* duryordun.
— Cladiua ile neden evlenmek istenebilir? Parası için. Becerebileceğimi sandım, ama o anası olacak cadalozla...
Birden stıstu sonra:
— Pekâlâ, dedi. Büyük bir şey elde edebileceğimi sandım ve fırsatı kaçırmak istemedim. Bunda ne var ki? İhtiyar Jonas'a sorun bakalım, Ay'daki yerini sağlama. alna kadar neler yaptı?
Comyn, kelimelerin üstüne basarak:
— İşini iyi yapmalıydın, dedi,
— Yapmalıydım, ama yapamadım. Medenî bir insanın başaramayacağı bir şey.
Kontrolünü yavaş yavaş kaybediyordu. Elleri titremeye başlamıştı. Gözlerinde garip kıvılcımlar parlayıp sönüyordu. Comyn, insanların, .arzuları dışına vurduğu zaman ne kadar garip bir yaratık olduğunu düşündü. Sanki Stanley gözlerini nönünde çırılçıplak kalmıştı.
Stanley tekrar Peter'e ve öfkeden kuduran Simon'a
döndü. Sessi bir perde yükselmiş, bir perde kalınlaşmış— Comyn, Ballantyne'in nereye indiğini söyleyecek-miş. Tamam. Fakat unutmayın ki jurnah ben okudum. Sadece indiği yıldızı değil, bütün koor din atlarıyla indiği yeri kesinlikle biliyorum. Yani, yıldızın v neresine indiğini biliyorum. Transuranik filizlerinin tam. yerini biliyorum... Peter:
— Gerekirse bunu bizde bulabiliriz, dedi.
— Muhtemelen bulabilirsiniz. Fakat onları bulmanız yeterli olmayacak. Transuran'lar var. Onların da ne oldukîarını biliyorum.
Comyn'c doğru birkaç adım attı.
— Bütün bunlara biliyormusun, Comyn? Bunları onlara anlatabilir misin?
Comyn, uzun bîr dakika cevap vermedi, Sonra ağır ağır:
— Stanley, dedi. Sen kuc.uk, korkak bir adamsın. ;Şansma fazlasıyla gküveniyorsun. Fakat kurtulduğunu .söyleyebilirim. Sen kazandın.
Peter'a döndü.
— Onun ağzından alabileceğimi düşünmüştüm, ama sökmedi. Ballantyne'in nereye indiğini söyleyemem, çünki, bilmiyorum.
Peter, rahat bir nefes aldı.
— Ümit ediyordum, dedi. Fakat senin bilgine güvenmiyordum. Demekki bu mesele halledildi.
Stanley'e baktı.
— Evet? —. Evet?
Stanley, hareketlerine ve hislerine harik olmaya, ça-lısayorcîu. Kazanmış olduğu ani zafer onu şaşkına çevirmişti. Üç kere konuşmaya çabaladı, ama ağzından tek kelime «çıkmadı. *
Sonra büyük bir gayretle:
— Nezaket kurallarını ortadan kaldıralım, dedi. Her şeyden önce, bütün kozlar benim elimde ve yapabileceğiniz bir şey yok. Hattâ, beni öldüremezsiniz bile, çünkü, bütün bildiklerim kafamın içinde, inmeden önce ve indikten sonra bildiklerimden yararlanmak zorundasınız. Özellikle indikten sonra.
Peter yumuşak sesle:
— Farzedelim ki sana ihtiyacımız olmadığım düşünüyoruz, dedi. Seni bir yere kilitleyip, oradan hiç çıkartmamaya karar verdiğimizi düşünelim.
— Tapabilirsiniz. Sekiz bilinmeyen gezegeni aramak çok tehlikeli olurdu... Ayrıca göktaşları da var. Yakıtımız ve yiyeceklerimiz hudutsuz değil. Ballantyne'in bütün düşüncesi oraya kadar yolculuktu. Yıldıza inmesi sadece tesadüfi oldu. Burada bildiklerimizi sağlamlaştırmak için bulunuyoruz. Vakit kaybetmeye tahammülümüz yok. Deneyebilir, hattâ başarı bile sağlayabilirsiniz, ancak vereceğim bilgi olmadan maden filizine ulaşamazsınız. Hattâ, denemeye bile kalkamazsınız. Bazı... engeller var.
Stanley*m yüzünün ifadesi korkunçtu. Comyn, Ballan tyne'in yüz ifadesini ve çığlığını hatırladı. Peter Cochrane sordu.
— Ücretin nedir? Stanleye
— Çok yüksek, dedi. Ama sizin için yüksek sayılmaz. Transuranik maden filizlerinin kontrolünü istiyorum. Yüzde ellibir hisse. Cochrane'lerin parası çok, Peter. Bundan da para kazanmanız için bir sebep yok.
Bir müddet kimse konuşmadı. Peter*in gözlerinin ve ağzınm çevresinde derin çizgiler vardı. Simon, bir kaplanın avına, bakışı gibi Stanley'i buz gibi gözlerie süzüyordu, Nihayet Peter:
— Ne dersin, Simon?, diye sordu.
— Nereye kadar yolu olduğunu söyleyebilirsin. Cochraue'lerin onun gibi küçük domuzlardan yardım istemeyeceğini bilmesi gerekirdi.
Yine kimse konuşmadı Peter, homurdanarak düşünüyordu. Stanîey'in şakakları terlemiştı; yanaklarından ter damlaları süzülüyordu.
Peter düşünceli bir tavırla:
— Zorla öğrenebiliriz, dedi. Bakışları Comyn'e kaydı. — Ne dersin?
Comyn:
— Memnun olurumt dedi. Bakışları Comyn'e kaydı.
— Ne dersin?
Comyn:
— Memnun olurum, dedi. İPakat tehlikeldi bir iş. Hiç birimiz işin ustası değiliz ve insan istemediği halde öldürebilir. Ayrıca, ne yapsak boşuna olacak. Stanley, çözülmüş gibi görünerek bize bîr sürü yalan uydurabilir. Bu takdirde neyi doğru söyleyip neyi yalan söylediğini bilmemiz imkânsız.KontroI etmemiz mümkün değil.
Bir saniye kadar durdu, sonra ekledi.
— Sizi kıskıvrak bağladığını sanıyorum.
Simon, şiddetle itiraz etmeye kalkışırken Peter onu susturdu.
— Ballantyne gibi dönecek olursak ister yüzdeyüz, ister yüzdekırk olsun bir şey değiştirmeyecektir. Pekâlâ, Stanley, sen kazandın,
Stanley:
— Anlaşmanın yazılı olmasını isterim, dedi. imzalanması da gerekir.
— İstediğini alacaksın. Fakat evvelâ hakkındaki düşüncelerimi söylemek istiyorum.,
Peter, onun hakkındaki düşüncelerini söyledi, Stanley sadece dinledi, sonunda:
— Böyle konuşmaya şimdilik hakkınız var, ama ikinizden de böyle konuşmamanızı istiyorum, dedi. Anlaşıldı mı?
Stanley, sanki birkaç santim daha uzamış gibi duruyordu. Yüzünde istediğini elde etmiş bir adamın tatmin olmuş ifadesi vardı. Tam kamaradan çıkacağı sırada Comyn kelimelerinin üstüne basa basa sordu*
— Artık Sydnıa'mn ayaklarına kapanacağım mı sanıyorsun?
Stanley birden döndü.
— Elimde fırsat varken neden başım ezemedim bilmiyorum. Pis ağzını kapasan iyi olacak,
Peter sordu.
— Şu söyledikleriniz, yani -Sydna için konuştuklarınızın manası nedir?
Comyn:
— Claudia'yı alacağı yerde Sydna'yı almayı tercih ederdi, dedi.
Simon bir kahkaha attı. Comyn'in sözlerini öylesine komik bulmuştu ki gülmekten kendini alamamıştı. Stanley, yüzü bembeyaz olmuş, hırsla Simon'a döndü.
— Sydna'nın fiatı fazla pahalı değil. Comyn'e sorun. Sonra bir şey daha öğreneceksiniz, hepiniz. Bana saygı beslemeyi öğreneceksiniz. Sydna'da beni sayacak. Parasından başka geçerli hiç bir şeyi olmadığını benim kadar siz de biliyorsunuz. Hakkımda ne düşünürseniz düşünün, fakat Tanrı adma söylüyorum kî bana karşı saygı duyacaksınız!
Simon*un ağzına elinin tersiyle vurdu ve topuklarının üzerinde dönerek Simon'un müdahalesine fırsat vermeden kamaradan çıktı. Peter, kardeşinin kollar m dan tutarak onu kendi kamarasına soktu,
— Sinirlerine hakim ol, dedi. Başımız yeteri kadar dertte. Haydi gel, yapacak çok işimiz var.
îki kardeş ana kamaradan .çıktılar. Masanın çevresinde oturanlar tekrar yemeklerine daldılar. Hiç biri konuşmuyordu. Gözlerinin önünde geçen olaydan ve duyduklarından oldukça şaşkına dönmüşlerdi. Ancak küçük gruplara ayrıldıkları zaman gördükleri ve duydukları üzerine tartışacaklardı.
Doktor Fren eh, Comyn'e döndü.
— Şu omuzuna baksam iyi olacak sanıyorum.
*
Doktor French, omuzunu muayene etti. Comyn'in vücudu adeleli olduğu için kemik darbenin etkisiyle kırılmamıştı. Fakat kolunu tekrar kullanabilmesi için aradan günlerin geçmesi gerekmişti. Hareketsizlikten gemideki herkesin sinirleri bozutu. Comyn saatine bakıyordu, ama saat ne ifade ederdi? Dünyadan yıllar, asırlar kadar uşaklaşmışlardı. Ekranda görünen Barnard yıldızı ne büyüyor nede ışığı daha kuvvetli görünüyordu. Umyın derinliklerinde bir yerdeydiler ve kimse nerede olduklarını, geriye nasıl dönebileceklerini bilmiyordu. Doktorların ikisi de hani hani çalışıyorlardı, çünkü, adamların arasındaki gerginlik son derece artmıştı ve sık sık sedatif iğnesi yapmak zorunda kalıyorlardı. Nitekim adamlardan biri aklını oynatınca kamarasına zincirlenmek zorunda kalmışlardı.
French:
— Eğer içinde bulunduğumuz durumdan bir an onca kurtulamazsak hepimizin sonu böyle olacak, diye mırıldandı.
Peter:
— Sürvitesi değiştirmeye hazırız, dedi.
Peter Cochrane oldukça zayıflamıştı. Yüzü tamamen ihtiyar Jonas'a benziyordu. Tereddütle ekledi.
— Yarın... normal boşlukta olacağız.
Comyn, eğer kıvıracak olursak yaşadık, diye düşündü.
Comyn de korkunun pençeleri arasında kıvranıyordu. Oturupjbeklemek ve sonuca ne saman varılacağım bilmemek insanı çileden çıkarıyordu.
Stanley sık sık tekrarlıyordu.
— Merak etmeyin. Ballantyne vve arkadaşları da aynı duyguların altında bulunuyorlardı, ama basarabildiler.
İstediği yazılı belgeyi almış,kimsenin bulamayacağı bir yere saklamıştı. Nelerin olabileceğini ondan iyi bilen yoktu. Fakat o da korkuyordu. Korkusu yüzünün ifadesinden belli oluyordu. Söyledikleri-sadece kelimelerden ibaretti, çünkü, söylediklerine kendisi de inanmıyordu,
Stanley'e kimse cevap vermedi. Zaten gemide onunla hemen hemen hiç kimse konuşmuyordu. Comyn, bu adamların Cochraneleri düşündüklerinden değil, fakat hayatlarının böyle bir adamın elinde olmasından ötürü ona içerlediklerini düşündü.
Ayrıca, ona kimse güvenemiyordu. Onun sadece görünüş bakımından erkek olduğunu kabul ediyorlardı, çünkü, başarısını hangi şartlar altında sağladığına şahit olmuşlardı.
Stanley, Peter'a:
— Sürvitesten çıkar çıkmaa, hedefimizin koordinatlarım vereceğim, dedi.
Uçuş mühendisleri şimdi âletlerinin başından ayrılmıyorlardı. Kronometrelere göre zaman süratle akıp geçiyordu. Hemen hemen herkes oturuyor ve hiç bir iş yapmıyordu.
Geminin içi, Comyn'e patlamaya hazır bir bomba gibi
görünüyordu. Ekranda onları seyreden Barnard yıldızı durumunu hiç değiştirmemişti. Arada sırada gözü ekrana takılınca hırsından kuduracakmış gibi oluyordu.
Geminin içindeki ışıklar yanıp sönmeye, her tarafta alarm zilleri çalmaya başladı, ilk alarm veriliyordu. Frendi, son adamın da acısmı bitirmişti.
Peter:
— Herkes kamarasına çekilsin, dedi.
Sesi pürüzlü çıkıyordu. Bütün mühendisler kendilerini koltuklarına bağlamış ,idareyi ellerine almaya hazırlanmışlardı. Astronomlar da hazır bekliyorlardı. Göstergeler devamlı oynuyor, tablolarda ışıklar yanıp sönüyordu,
Astronomlardan biri:
— Ya hesaplar yanlış yapılmışsa?, dedi. Ya doğrudan doğruya Barnard yıldızına çarparsak?
Comyn kamarasına çekildi. Midesi feci şekilde bula-nıyordu. Canı içki istiyordu, ama damla içkisi kalmamıştı. Korkusunu yenmeye çalışarak kendisini değişiklik için hazırlamaya çalıştı. Tavandaki ışıklar hâlâ yanıp sönüyordu.
Alarm zilleri tekrar çaldı. İkinci uyarma!
Comyn bekledi. Yapılan aşının geçirecekleri sarsıntıyı hafifletmesi gerekiyoıdu. Oysa, sinirlerinin uyuşmadığını hissediyordu. Ne olacağını bilmediği için korkusu büsbütün artıyordu. Ya sürvites değişmezse ? Ya sürvites-ten çıkamazlara?
Işıklar yanıp sönmeye devam ediyordu. Işıklaıın devamlı yanıp sönmeleri hem gözlerini rahatsız ediyor hem de sinirlerini bozuyordu. Gemi gövdesinin çevresindeki sürtünmeyi duymak mümkün oluyordu. Zam&nın nasıl geçeceğini bilmeden bekliyordu.
Bir hata yapacak olsalar, .sürvitesten çıkamasalar. uzayda durmadan yol alacaklardı. Yolculukları, akıllarını
*
kaçırıp ölene kadar sürecekti. Gemidekilerin ölümünden sonra gemi yine yoluna devam edecekti...
Işıkların yanıp sönmeleri birden kesildi. Şiddetli bir öiren sesi duyuldu. Son alarm" da verilmiş oluyordu. Geminin çevresinden gelen sesler Comyn'in saçlarınm diken diken olmasına ve soğuk soğuk terlemesine sebep oldu. Birden ışıklar söndü ve sesler kesildi.
Her tarafa zifirî karanlıktı. Geminin içinde mezar sessizliği vardı. Bütün gücünü kulaklarına vererek dinledi, fakat süpersonik sesi duyması mümkün olmuyordu.
Birden sürvites değişmeye başladı; geçirdiği sarsıntı sanki bütün vücudunun atomlarım ayıracak kadar şiddetliydi. Comyn haykırmak istedi, fakat haykırıp hay kırmadığım bilmiyordu. Sanki geminin bütün metal yüzeyi eriyormuş gibiydi. Birdenbire ne olduğunu anlayamadan kendinden geçti.
. — ıos —
10.
Kendisine hiç de yabancı olmayan yedek makinelerin gürültücüyle ayüdı. Gözlerini açıp yerinden,doğruldu. Elleriyle bütün vücudunu yokladı. Her yeri tamamdı. Kamaranın metal duvarlarına vurdu. Metal sertliğinden bir şey kaybetmemişti. İçinde bulunduğu gemi, her zaman alışık olduğu gemilerden farksızdı.
Yerinden kalkıp koridora çıktı. Işıklar yine yanmıştı. Adamlar kamaralarından çıkıyorlardı. Kendisinin de onlara benzeyip benzemediğini merakla düşündü. Bacakları normal çalışmadığı için sarsak adımlarla yürüyordu. Fakat diğerffci de sarsak yürüyorlardı. Her kafadan deği-şik sesler^ukseliyordu.
Ana kamaraya geldi. Yanaklarından yaşlar süzülen yüzler gördü, ama bu yüzlerin kim olduğunu anlamaya çalışmadı. Lomboz delikleri açılmıştı. Milyonlarca yıldan be-kendisine en yakın olan lomboz deliğine koştu. Peşinden gelenler vardı, ama kim olduklarına aldırmadı. Lombozun kenaferını tutarak uzayın sessiz karanlığına baktı. Yıldız-larSBtada asılı gibi duruyor ve mavi parıltılarla yanıp sönüyordu. Bazı yıldızlar güneş kadar parlaktı.
Birisi derin bir nefes alarak:
— Tanrım, başardık!, dedi. Sürvitesten normale dönebildik !
Comyn titremesine mani olnu, Sonra çevresine bakındi,
fakat aradığı kimseleri göremedi. Köprüye doğru yü-dü. Fren jetlerinin çalışması ayaklarının altındaki metal zemini sarsıyordu. Hareket ettiğini, normale döndüklerini anlıyor ve korkusu yavaş yavaş kayboluyordu. Her şey normale dönmüştü.
Peter, Simon ve Stanley, metal köprünün üstünde duruyorlardı. Köprünün de lomboz deükleri açılmıştı. Çok uzaklardan görünen güneş paslı bir demir gibi duruyordu. İkinci Büyük Sıçrayışı başarı ile yapmışlardı. Ballantynei beklemiş olan aynı akibet kendilerini bekliyordu.
Stanley'in elinde, üzerinde rakamlar bulunan çarşaf gibi kocaman bir kâğıt vardı. Bu kâğıdı navigatöre uzattı.
— îşte hedefiniz.
Navigatör, Stanley'den aldığı kâğıdı kontrol masasının üzerine yaydı. Bir müddet inceledikten sonra:
Bana çok fazla şey verdiniz, Bayım, dedi. Gezegenlerin koordinatları tamam, yörünge hızı, devamlı gravite eşitliği ve iniş hıza tamam. Fakat bütün bu rakamlar... hesaplar Ballantyne gemisinin hareketleriyle orantıh ve Barnard II...
Comyn uzandı, şaşıran adamın elindeki kâğıdı çekip aldı. Öfkeyle söylenen kelimelere aldırmadan bir, iki adım geri çekildi,
Stanley'e:
— Bütün bunları ezberledin mi?, diye sordu.
— Tabiî.
Kâğıdı Gomyn'in elinden almak için atıldı.
— Allah belânı versin, Comyn,
Comyn:
— Evet, dedi. Bütün bunları ezberlemiştin.
Sonra kâğıdı küçük parçalara yırtarak cebine koydu. Değişik gırtlaklardan hayret feryatları yükseldi.
Comyn, kimseye aldırmadan gülümseyerek Stanley*e baktı.
— Yeniden yazabilirsin, dedi. Peter, şiddetli bir küfür savurdu.
— Ne yapmaya çalışıyorsun, Comyn? Zaten durumumuz...
Comyn;
— Hepsini ezberlemiş, dedi. Hafızası da iyiymiş. Bütün rakamları üç buutlu olarak hatırlıyor. Yörünge hızı, iniş hızı, falan filân. Ona bir kâğıt ve kalem verin. Tekrar yazabilir.
Peter'in gözlerine anlayışlı bir bakış geldi.
— Tabiî, dedi. Ona bir kâğıt ver, Simon. Kusura bakma, Bili, kaybedilmiş bir şey yok nasıl olsa, biraz fazla çalışmış olacaksın, o kadar.
Stanley:
— Biraz çalışmak, hal, dedi.
Saldırmaya hazırlanan bir kobra yılanı gibi Comyn'e bakıyordu. Ağzına geleni söylediği halde Comyn umursamaz görünüyordu. Stanley'deki ani değişikliği izliyordu.
— Ne oldu?, diye sordu. Bir dakika önce gururundan geçilmiyordu, oysa şimdi süngüsü düşmüş horozlara döndün. Yoksa hatırlamak zor mu geliyor?
Simon, bir kâğıt ve kalemle geldi; bunları Stanley'in eline tutuşturdu.
— Al bakalım, dedi. Haydi iş başına, Bekleyecek vaktimiz yok.
Stanley:
Peter, Stanley'in konuşmasını yarıda kesti. — Eğer Comyn burnunu sokmasaydı, dedi. VaktimU ola..,
— Çok garip bir şey oldu, dedi. Comyn hoşuma gitmeye başladı. Genellikle birbirimize benzeyen taraflarımız var.
Stanley kalemi fırlatıp attı.
— Burada yapamam,dedi. Kimse de yapamaz. Kamarama kapanacağım, biraz uzun süreceğini sanıyorum. Beni rahatsız etmeyin. Eğer canımı daha fazla sıkacak olursanız, başınıza gelecekleri düşünün.
Öfkeyle uzaklaştı. Stanley gidene kadar kimse konuşmadı. Comyn:
— Sakın meraklanmayın, dedi.. Eğer ters giden bir şey olursa, bu kağıdı birleştirip kullanabiliriz. Yırtarken çok dikkatli davrandım.
Simon; Bavullarını teker teker aradım.
— Defter aramana If2um yok, çünkü, çekilen mik-ro fotoğraflar her yere saklanabilir.
Simon:
— Eh, ne duruyoruz?, dedi Haydi gidelim. Peter:
— Biraz zaman verin, dedi. Hazırlığını yapıp işe başlasın. Maymuncuk istiyorum. Maden kapıların ko laylıkla kırılamayacağı muhakkak.
Biraz daha bekledikten sonra üçü beraber sessizce koridora çıktılar ve Stanley'in kamarasına kadar yürüdüler. Kamaranın önünde durunca Peter başıyla işaret verdi, sonra maymuncuğu kilide soktu.
Kamaranın kapısı içeri doğru açıldı. Kapının açılması birkaç saniye sürmüştü, fakat Stanley bütün hisleri uyanık bekliyor, muhtemelen dinliyor, korkuyor, işi geciktirmek mi yoksa çabuk bitirmek mi gerektiğine karar veremiyor, her ikisine de cesaret edemiyor olmalıydı. Masasının üstünde, içinde mavi alevlerin yanmakta olduğu büyük bir sigara tablası vardı. Comyn, muhtemelen anahtarın kilide d okunmasıyla beraber başlayan hareketin sonunu gördü. Bir rule mikro- filim tablamn içine düştü ve
parlak bir alevle yanıp kül oldu, Stanley, kopya çekmekte olduğu ikinci ruleyi de atmak için acele ediyordu, fakat mikro-filim kuvvetli bir merceğin altında olduğu için kolaylıkla alamadı.
Comyn ileri fırladı. Peter ve Sim on da peşinden atıldı. Stanley'in üzerine hep beraber çöktüler ve yere yuvarlandılar. Altı el, Stanley'in yumruğu içindeki filmi almak üzere uzandı. Comyn'in güçlü parmakları Stanley'in bileğine dolandı ve şiddetle sıktı.
Peter:
— Dikkat edin, dedi. Yırtılmasın,
Stanley, tek eli ve ayaklarıyla üç kişiye karşı koymaya çalışıyordu. Kadıngibi hıçkırıyor ve küfür ediyordu. Nihayet Simon'un yumruğu şiddetle yüzüne indi. Stanley birden gevşedi, parmakları açıldı ve Peter filmi aldı.
Stanley'in üzerinden kalktılar. Stanley, Simon'un vurduğu yeri tutmuş oturuyordu. Ağzının kenarında kan izleri vardı. Peter, kötü gözlerle Stanley'e baktı.
Simon'a:
Şu imzalı kâğıdımızı geri al, dedi.
Sinıon, kaba hareketlerle Stanley'in üstünü aramaya başladı.
Stanley:
—' Hayır!, diye haykırdı.
Sonra Simon*a vurmak istedi, fakat vuramadı. Simon, Stanley'e bir tokat attı.
— Çabalamaktan vazgeç yoksa çeneni kıracağım, dedi.
Peter arkadan yanaşıp Stanley'in kollarını tuttu. Si* mon, aramasına devam ederek kâğıdı buldu. Peter, Stanley'in kollarını bıraktı.
— Kâğıdı bana ver, dedi.
Simon'dan aldığı kâğıdı tabladaki mavi alevin içine
attı ve yanışını seyretti. Alevlerin arasında Stnİeyln im-pratorluğu da yanıyordu. Stanley:
— Bunu yapamazsınız ,dedi. Bu kadar kolay değil. Sesi cırtlaktı. Elinin tersiyle ağzının kenarından sızan
kam kuruladı.
— Diğer filim yandı... Son defterdi. Transuranlar-dan söz eden defterdi. İçinde neler olduğunu sadece ben biliyorum. Bensiz bir şey yapamazsınız.
Küller yavaş yavaş grileşiyordu. Peter Cochrane ağır ağır:
— Sensiz yapacağız, Bili, dedi. Bizi atlatacak kadar büyük bir adam olmadığını sen sen de biliyorsun. Aptallık etmemen gerektiğini düşünmenin tam zamanıdır.
Stanley, öfkeden kuduran -bir sesle:
— Ne yapmamı bekliyorsunuz , dedi. İstediklerinize boyun eğmemi mi istiyorsunuz?
Peter:
— Sana bir teklif yapacağım, dedi. Kendi adına, bu gemide bulanların alacakları hisse kadar hisse vereceğim. Simon'la ben bize yapmak istediklerini unutacağız.
Stanley bir kahkaha attı.
— Aman ne büyüklük- Dinleyin, kısa bir süre sonra Barnard Il'ye ineceksiniz. Defterde yazılanları söylemediğim takdirde Ballantyne, Kessel, Viekrey, Strang ve Ro-gers'm başına gelenler sizin de başınıza gelecek. Şansınızı denemek cesaretini gösteremeyeceksiniz.
Rogers^ın adı geçince Comyn ileri doğru atıldı, fakat Peter tarafından durduruldu.
Peter:
— Peki, dedi. Peki, Bili, bizim başımıza bir şey gelirse, senin durumun ne olacak? Kurtulanları geri götürebilecek misin? Kimse kalmazsa kendi basma dönebilecek misin? Kelime oyunu yapmaktan vazgeç.
Stanley dişlerinin arasından:
— Blöfün sökmez, dedi. Bana hisse vermen gösteriyor kî.„
Peter, elini birden uzatıp Stanley'in yakasını kavradı. Son derece yumuşak bir sesle:
—Kafana şunu yerleştir, dedi. Sana hisse vermiyorum. Claudia'yı düşünüyorum. Bir Cochrane'le evlendiğine dua etmelisin, aksi halde seni boşluğa atardım.
Stanley'i şiddetle itince, Stanley tökezlenerek yatak olarak kuEanılan ranzanın Üstüne düştü.
Peter:
— İşini geri almak istiyor musun istemiyor musun, sen onu söyle?, dedi.
Stanley, yatağın kenarında oturuyor ve dik dik Pe-ter'e bakıyordu. Kötü bir küfür ettikten sonra ekledi.
— Seni hâlâ avucumun içinde tutuyorum. Transu-ran'lar hakkında bilgi sahibi olmalısın, bu dünyada başka nelerin olduğunu bilmelisin. Bu bilgilerin bedelini ödeyeceksin, aksi takdirde Ballantyne'in basma gelenler senin de başına gelecek. s
Peter boğuk sesle:
— Seni uzun zamandan beri tanırım, Bili, dedi. Sen sadece masa başında erkeklik taslarsın, başka yerde asla. Teklifimi kabul edecek ve kabul ettiğin için de sevineceksin.
Peter sözünü bitirdikten sonra geri döndü. Comyn'in yumrukları kasmıyordu, ama Peteğin peşinden yürüdü.
*
Stanley arkalarından haykırdı.
— Bana vereceğin Cochrane'lerin Transuranik hissesi, ha! Çok komik, çok komik! Hisselerini bol keseden dağıttığın cehennemin ne olduğunu bilmiyorsun, ama öğreneceksin, Öğreneceksin.,.
Oomyn, kamaranın kapısını çarparak kapadı. Peter, elindeki filim nitesini avucunda sıktı.
— ihtiyar Jonas'm demek istediği buydu. Böyle işler amatör kişilerin i@i değil. Fakat muhakkak olan bir şey var. O da çok korktuğu. Hem de bizden değil, başka bir şeyden korkuyor...
Üç gün sonra Barnard H'nin yörüngesine girmişler, büyük yıldıza doğru iniyorlardı,
V
11.
Comyn hafif ve rahatsız bir uykuya daldı. Gördüğü rüya sesler ve şekillerle doluydu. İnişlerini, yeşil sahaları, altın sarısı ağaçları, Güneydeki dağları, çevrelerini saran garip şekilleri gördü.
Nihayet iniş günü gelip çatmış ve aayısız deneyler yapılırken uzun bir bekleyiş dönemine girmişlerdi. Hava teneffüs edilebilecek gibiydi. Stanley'in yüzü mermer kadar sertti ve ağzım açmıyordu. Yalnız arada şurada, «Bana ödeyeceksin, Peter, ödemek zorunda kalacaksın.», diye söyleniyordu.
Adamlar uzay elbileri ile dışarı çıkıyorlar, ellerindeki geyger aletleriyle dolaşıyorlardı. İndikleri ovada radyasyon yoktu; gemidekiler rahatlıkla inip temiz hava alabilirlerdi.
Peter dağlara, bakıyor. «Orada mı?» o
Stanley cevap veriyor. «Söylerim, ama karşılığını vereceksin.»
Peter, «Yarın... , diyor.
«ödeyecek olursan,»
Comyn yatağında döndü. Sonra tekrar dağları ve dağların üzerindeki büyük yarıkları gördü. Bamard'ın yıldızı paslı bir top gibi duruyordu. Büyük çanlar çalıyor, çanlardan kan damlıyordu. Kanlı oldukları halde güzel görünüyorlardı. *
Sonra gece bastırıyor, her taraf kararıyordu. Karanlıklar in koynunda tehlike yatıyordu, sessiz adımlar gemiye doğru hızla yaklaşıyor, sonra bir haykırış duyuluyor: «Benim, ben, Paul! Ölüyüm, ama ölemem!»
Comyn sıçrayarak uyandı ve haykırdı. Tir tir titriyordu ve bütün vücudu terden sırılsıklam olmuştu. L»om-boz deliğinden küçük kamaraya gecenin hafif ışığı doluyordu, Küçük kamaranın duvarları arasında uzun müddetten beri yaşıyordu, ve artık sıkılmıştı. Sanki köşeleri kâbusla dolu küçük bir tabutun içinde yaşıyordu. Hemen kamarasından çıktı ve koridorda yürümeye başladı.
Hava odasının kapısı açıktı. Odada, kucağmda yüksek güçlü bir şok tüfeği ile oturan bir adam vardı.
Comyn:
— Dışarı çıkacağım, dedi. Adam kuşkuyla Comyn'e baktı,
— Emir aldım, dedi. Fakat patron dışarda. Ona sor.
Comyn, kaim duvarlı kapıdan geçti ve asma merdivenden aşağı indi. Bakır gibi parıldayan iki ay gökyüzünü aydınlatıyordu. Üçüncü bir ay ufuk çizgisinden doğru yükselmek üzereydi. Sadece ağaçların olduğu bölge karanlıkta kalıyordu. Biraz sol tarafta, otlar bitmesine rağmen Ballantyne gemisinin indiği yer belli oluyordu. k
Peter Cochrane, merdivenin dibinde ileri geri dolaşıyordu. Co.myn*i görünce durdu.
— Geldiğine memnun oldum. Yabancı bir dünyada yolnız kalmak zor.
Comyn'in koluna girerek, onu hava odasından vuran ışığın dışına doğru götürdü.
— Şuraya bak, dedi. Dar geçide doğru. Oradaki aydınlık, sadece ay'ın verdiği aydınlık mı?
— Tahmin etmesi çok güç...
Uç ay, daima hareket halindeydi ve ortalığı garip bir ışıkla aydınlatıyordu. Fakat Conıyn'in dikkatle baktığı
— 113
yerde, ay'ın ışığı olmayacak parlaklıkta başka bir soluk ışık vardı. Bilinmeyen şeylerin verdiği ürpertiyle titredi. Işığın garip parıltıları sanki büyüleyici bir etki yapıyordu, Soluk ışık birden üç ay'm verdiği kuvvetli aşığın arasında kayboldu. Comyn:
— Bilmiyorum, dedi. Emin olamam. Peter:
— Ne gariptir ki, hiç bir şeyden emin olamıyoruz, dedi.
Gemiye doğru yürümeye başladı, Comyn de arkasından yürüdü. Arkalarında kalan karanlıktan doğru hafif bir flüt sesi işitildi. Flütün tatlı nağmeleri vardı. Sanki flüt çalınırken birisi kahkahalarda gülüyordu. Peter başını sesin geldiği yöne çevrdi.
— Meselâ şu ses, dedi. Nedir,,, kuş mu, canavar ma, yoksa bilinmeyen bir yaratık mı? Kim bilir?
— Stanley'in bügisi olabilir. Stanley hakkında ne düşünüyorsun?
—- Bazen insanların inatçı taraflarını yumuşatmak imkânı olmaz, Comyn, Belki Stanley böyle kimselerden biri. Bilmiyorum.
Başını çaresizlikle salladı.
— Eğer iş bana ve Simon'a kalsa onu cehennem ateşinde canlı canlı kızartırız. Fakat diğerlerini de düşün-mak zorundayız.
Üç ay'ın ışığı altında pırıldayan geniş ovaya baktı.
— Şuraya bakıyorum da bir tehlike olabileceğini düşünemiyorum, Sıanki Cennet Bahçesi gibi, değil mi? Sonra Ballan tyne'i hatırlıyorum ve onun başına gelenlerin vneler olduğunu öğrenip kendimizi koruyabilmemiz için bütün Cochrane Şirketini ona bağışlamayı düşünüyorum.
— Ama bilgisi olduğuna güvenemiyorsun, değil mi?
.— Bilmiyorum, Comyn. Fakat kimsenin bügisi olduğunu da sanmıyorum.
— §u halde onunla anlaşma yoluna gideceksin. Peter, sanki kelimeler ağzına acı bir tat veriyormuş
gibi:
— Muhtemel ,diye cevap verdi.
Kuş cıvıltısını andıran ses daha hafif olarak duyuldu, ama bu sefer ses, daha yakından gelmişti. Otuz metre kadar ilerde küçük bir koru vardı, İki adam »geceleyin öten bu kuşu veya yaratığı görebilmek için bu koruya doğru baktılar. Ağaçların büyük dallarının altı koyu karanlık olmakla beraber gecenin aydınlığında kalan ufak, tefek düzlükler görmek mümkün oluyordu. Comyn, böyle düzlüklerin birinde, hareket eden bir şey gördüğünü zannetti.
Peter'in eli Comyn'in koluna, yapıştı.
— însanlar! Onları görüyor musun, Camyn? İnsanlar...
Kelimeler Peterln gırtlağında düğümlenip kaldı. Comyn, ağaç gövdeleri arasında kımıldanan fildişi renkli vücutları gördü. Daha önce görmüş olduğu rüyanın etkisi hâlâ geçmemişti. Kolunu Peter'in elinden kurtarıp haykı-rarak ağaçlığa doğru koymaya başladı.
— Paul! Paul Rogers!
Sanki gördüğü kâbus gerçekleşiyordu. Ayakların altındaki uzun otlar bacaklarına dolnıyor ve ağaçlık çok uzak gibi görünüyordu. Ağaçlanıl altındaki adamları yüzleri karanlıkta kaldığı için seçilemiyordu. Dört adam,.. Ballantyne'in tayfaları... Hayır, dört kişiden fazla adam vardı. Ağaçların arasında ince» uzun boylu, soluk fildişi renkli, çırılçıplak adamlar dolaşıyordu. Hattâ bazıları erkek bile değildi. Koşarak kaçarlarken bu uzaklıktan bile uçuşan uzun saçlarıyla kadınları açıkça görmek mümkündü, Comyn'in bağırması onları ürütmüştü ve birbirlerine kuş cıvıltılarını andıran seslerle bağırarak kaçışmaya başlamışlardı.
Comyn, yine haykırdı.
— Paul, kaçma! Ben, Arch Comyn!
Fakat beyaz vücutlar ağaçların gölgeleri altında, korunun derinliklerinde gözden kayboldular. Paul aralarında yoktu. Flüt sesini andıran bağırışlar da, yaratıkların kaybolması ile kesilmişti.
Peter, tam korunun kenarında Comyn'e yetişti.
— Sakın ormana girme, Comyn! Comyn, üzüntüyle başını salladı.
— Gittiler. Onları korkuttum. Paul değildi. İçlerinde Paul yoktu.
Derin bir ürpertiyle titredi. Sanki zorlukla nefes alıyordu,
— Peter, dedi. Bu insanların... Transuran olduklarını düşünür müsün?
-r
Comyn'in bağırması üzerine gemiden adamlar çıkıyordu.
Peter birden döndü.
— Stanley, dedi. Şimdi Stanley'le -konuşmanın tam sırasıdır.
Comyn, içinde büyük bir kırgınlık, Peter'in arkasından yürüdü. Rüzgâr ılıktı, havada ağır bir koku vardı, Üçay'ın ışıklarıyla büyük ova pırıl pırıl yanıyoıdu. Kendilerine gelen adamlar ne olduğunu sorarak sesleniyorlardı.
Peter'in dört kişiyi açğınp kısa emirler verdiğini duydu. Bu arada ağaçlığı işaret ediyordu. Adamların elinde tüfekler vardı. *
Comyn'in yanından geçerlerken, içlerinden iri yarı olan Fisher, Comyn'e sordu.
— Silâhları var mıydı? Saldıracaklar mı?
— Zannetmem. Görünüşlerine göre... sadece bakıyorlardı.
Fisher'in yüz ter içindeydi ve gömleğinin koltuk altlan
terden koyulaşmıştı. Kolunun yeniyle alnındaki terleri kurularken hoşnutsuz bir tavırla ağaçlara doğru baktı.
— Bu yolculuğun iyi sonuçlanması gerekiyor, dedi. Şimdiye kadar hiç hoşuma gitmedi.
Camyn'in yanından ayrılırken, Comyn:
— Sakm gevşek davranmayın, dedi,
Fisher, gözlerini ağaçlardan ayırmadan dikkatli ola^ cağını söyledi.
Comyn, geminin yanına geldiği zaman dört kişilik silâhlı grup ağaçların anasında kayboldu. Nöbetçilerin ağaçların arasına girmesi hiç de hoşuna gitmemişti.
Gemiye asılı olan merdivenin altında birkaç kişilik bir grup vardı. Peter ve Stanley de bu grubun içindeydi. Diğerleri, iki adamın konuşmasını dikkatle dinliyorlardı, ama gecenin durumundan hoşlanmadıkları hareketlerinden ve yüz ifadelerinden anlaşılıyordu.
Peter konuşuyordu.
— Durumu aydınlatmalıyız. Herkesin anlamasını istiyorum. Bunltar... bu insanlar hakkında bildiklerini söylemeyi reddeyiorsun. Bu yaratıkların tehlikeli olup olmadıklarını bizden neden saklıyorsun?
Stanley, dilinin ucuyla dudaklarını ıslattı.
— Bedava söylemem, Peter. Eğer başımıza bir şey gelecek olursa, bu benim hatam değil senin hatan olacak, çünkü, dürüst bir teklif yapmıyorsun.
Peter, konuşmaları dinleyenlere:
— Konuşmayı reddettiğini hepiniz duydunuz, dedi. Homurdanmalar duyuldu. Stanley, gitmek istermiş
gibi gemiye doğru dönünce yolunu kestiler. Peter:
— Pekâlâ, dedi. Stanley'i oraya götürelim. Birkaç kişi Stanley'in koluna yapıştı. Simon Cochra-
ne, pilotlardan biri, bir astrofizikçi, doktor French ve diğerleri Stanley'i itiyorlardı. Hiçbiri işlerinin Önemini düsunmuyorlardı,
çünkü, karşılarında daha önemli bir porb-lenı vardı, §imdi sadece, başlarına geleceklerden korkan ve kızgın adamlardı. Stanley, acıyla haykırdı. Peter, Stanley'in ağzına elinin tersiyle vurdu.
— Belki inanmayacaksın,-ama, Bili, buraya gelişimiz parayla oldu, fakat bundan sonrası için hayatımızın önemi büyük. Aradaki fark çok büyük.
Çimenlerin üzerinde sessizce yürümeye başladı,
— Stanley'i de getirin.
Comyn de onlarla beraber yürüdü. Peter'in ne yapmak istediğini biliyordu. Stanley de durumun farkındaydı, Fakat Stanley yine de sormaktan kendisini alamadı.
Peter:
— Hiç bir şey, dedi. Seni korudaki ağaçlardan birine bağlayıp geri çekileceğiz ve ne olacağını izleyeceğiz. Eğer bildiğini iddia ettiğin şeyleri gerçekten biliyorsan, onların tehlikeli olup olmadıklarını da bilmelisin. Eğer tehlikeli değülerse, korkmayacaksın ve sana bir şey omayacak. Eğer, tehlike varsa... eh, o zaman da nasıl olsa öğrenmiş olacağız.
Stanley'in ayaklan uzun otlara takılıyordu. Stanley'ı ağaçların yanına götürdüler ve ay'm bakırımsı ışıklan altında sarı san parlayan ilk daim altında durdular. Ağaçların arasındaki büyük sessizlik, sadece ılık ılık esen rügarın dalları arasında fısıldamasıyla bozuluyordu.
Peter:
— Buraya d eğil t dedi. Daha içerlere.
Korunun daha derinlerine doğru yürüdükleri zaman buradaki ağaç gövdelerinin daha düzgün olduğunu gördüler. Dağlık bölge ile korunun arasmda büyük ve karanlık bir orman vardı. Biraz önce görünen yaratıklar bu ormanın içinde kaybolmuşlardı.
Yumuşak adımlarla ilerlediler, şok tabancaları her
an ateşe hazırdı. Gözleriyle çevrelerini dikkatle araştırıyorlar ve. korunun derinliklerine doğru ilerliyorladı.
Beş adım, on adım, yimi adım... ve Stanley fazla dayanamayıp çözüldü.
— Yapma, Peter! Beni burada bırakma! Bilmiyorum.,. Bilmiyorum!
Peter durdu. Stanley'in yakasına yapışıp onu ay ışığının vurduğu bir boşluğa çekti. Stanley:
— Bilmiyorum, dedi. Ballantyne bu... bu insanları tarif etmiş. Onlarla karşılaşmış, fakat jurnalda başka bir şey yazılı değildi.
Comyn sordu.
— Bunlar Transuran mı?
— Zannedersem. İsimlerinden söz etmiyorum. Sadece bu yaratıkların varlıklarını yazayordu, o kadar,
— Onlardan korkuyor muydu?
— Yazmamıştı.
— Şu halde ne yazmıştı?
— Hepsi söylediklerimden ileri gitmiyor. Yaptıkları denemelerden, burasının nasıl bir yer olduğundan söz ediyordu, Sonra jurnal kesilmişti Başka bir yazı yoktu. Ancak bir şey yazılmıştı.
— Devam et.
— Tek kelimeydi ve tamamlanmarmştı. Transuran... Ve bütün sayfa mürekkep içindeydi.
Stanley, dişleri takırdayarak güldü:
— Jurnal defterlerini almama sebep sadece bu kelime olmuştu. Cochrane'leri kıskıvrak bağladığımı düşünmüştüm. Zaten Ballantyne de bu kısmını söylemişti. Buradan gidelim, Peter. Gemiye dönelim.
Peter, merhametsiz bir ifadeyle:
— Şu halde yalan söylüyordun, dedi. Maden filizlerinin nerede olduğunu bildiğini söylemiştin, oysa yalan söylü yormuşsun.
*
Stanley başıyla evetledi.
Peter, bir dakika daha. Stanley'in yükünü inceledi* Sonra arkasını dönüp yürümeye başladı. Diğerleri de onu takip ettiler, Peter, nöbetçilerle kısaca konuştu. Tekrar hep beraber ovayı geçtiler. Birbirlerinden biraz uzakça yürüyorlardı. Stanley de serbest bırakılmıştı.
Adamlardan bazıları gemiye girmişti ve diğerleri de girmek üzereydi. Tam o sırada ağaçların arasında patlayan ışınların sesleri duyuldu ve göz kamaştırıcı parlaklıkları görüldü. Bir adamın korkuyla haykırdığı işitildi; birden sağdan soldan gelen kuş cıvıltılarını andıran sesler duyuldu. Sesler bu sefer bir notayla tekrarlanıyor ve ormanın derinliklerine kadar uzanıyordu. Bu notada şikâyet ifadesi vardı. Şimşek gibi çakan ışınlar tekrar, tekrar göründü.
Kısa bir müddet sonra* her yer sakînleşti. Sesler, dağlara doğru fısıltı halinde uzaklaştı, sonra kesildi, Fisher ve nöbetçilerden biri, araLarına aldıkları beyaz bir şeyi sürükleyerek göründüler.
Fisher:
— Üzerimize saldırmaya kalktılar!, diye bağırdı. Saldırıyorlardı, ama geri püskürttük.
Yüzü terden pırıl pırıldı ve. sesi paslı çıkıyordu.
— Birini canlı olarak yakaladık. ^ Comyn, bir kere daha ağaçlara doğru yürüdü. Pe-
ter'Ia beraber gidiyordu ve gözlerini Fisher'le adamının arasındaki çıplak vücuttan aymamıyordu. Yaratığın başı önüne düşmüş, siyah saçları yüzünü örtmüştü. Bunun için yaratığın yüzünü görmelerine imkân yoktu.
îki grup ovanın tam ortasında buluştu. Fisher'le adamı yere bıraktılar. Comyn, yüzünü korumak istermiş gibi elini yüzüne doğru kaldırıp yerdeki adama baktı.
Peter, hayretle nefesini tuttu.
— Bu adamı tanıyorum, dedi, Vickrey!
12.
Geminin küçük reviri parlak bir şekilde aydınlatılmıştı. Her taraf bembeyazdı. Çelik âletler küçük dolaplarda tertemiz duruyordu. Vickrey, muayene masasında yatıyordu. Şok ışınının kenarına yakalanmıştı ve hâlâ kendisine gelememişti. Doktor French, ellerinde kauçuk eldivenleri olduğu halde, Vickrey'Ie uğraşıyordu. Dudakları incecik birer çizgi halini almıştı, Vickrey'in kolundan alman deri parçasının yerine bir bant yapıştırılmıştı.
Comyn, ayak altında bulunmamak için sırtını duvara dayamış duruyor ve dikkatle Doktor French'i izliyordu.
Uzun zaman ve milyonlarca kilometre sonra yine bir hastane odasında, baygın yatan bir adamı seyrediyordu. Adamın vücut hücreleri garip bir canlılıkla oynuyordu. Adamın hasta olduğu muhakkaktı.
Peter Cochrane fısıldadı,
— Ballantyn e de böyleydi. Comyn cevap verdi.
— Onu ilk gördüğüm zaman,,, ölmesinden önce.
Peter, Comyn*in yanında duruyordu. Sıkışık bir durumda oldukları için omuzları birbirne değiyordu. Uç Ay'ın ışıkları ortalığı ısıtmakla beraber içlerinin ürperdiğini hissediyorlardı. Vickrey'üı nefes alışları yavaş yavaş normale dönüyordu; vücutta kıpırdama hareketleri, adeleler-de hafif bir titreme görülüyordu. .Ballan tyne gibi bitik değildi,
çünkü, çelimsiz görünümüne göre hayat izleri güçlüydü.
Peter fısıldadı.
— Değişmiş. Daha genç -görünüyor. Anlayamıyorum. Roth, laboratuvarmdan çıktı, elindeki raporu Doktor
French'in önüne koydu.
— Darı numunesini inceledim. Ballantyne'in aynı, fakat transuranik elemanların yoğunlaşması daha* büyük. Çok daha büyük.
Doktor French:
— Susun, dedi. Kendisine gelmek üzere, Odada derin bir sessizük oldu.
Masada yatmakta olan adam başını çevirdi ve içini çekti. Bir dakika sonra gözlerini açtı. Önce, büyük bir merakla çevresine bakındı. Bakışları beyaz tavanda, duvarlarda, parlak madenden yapılmış âletlerde dolaştı, sonra baş ucunda bekleyen adamların üzerinde durdu.
Bakışlarındaki belirsiz merak birden korkuya döndü. Kafese alınmış bir hayvan gibi dehşete kapıldığı açıkça belli oluyordu.
Vickrey birden kalkıp oturdu ve kuş sesini andıran, flüt sesine benzeyen, insan gırtlağından çıkması garip karşılanan bir sesle.haykırdı.
Peter:
— Vickrey, Vickrey!, dedi. Korkacak bir şey yok, hepimiz dostuz.
İnsan sesine benzemeyen yardım haykırışı yine odayı doldurdu.
Comyn, sinirlerinin bozulduğunu hissediyordu, ama korkusu Vickrey'inki kadar büyük değildi.
Vickrey'in dudakları o sesi çıkartmak iç ;in ter ar büzülmek üzereydi, gözleri...
Comyn, bir insanın gözlerinin korkusunu böylesine açıklıkla belli ettiğine hiç şahit olmamıştı. Bu gözlerde
ne çılgınlık ne de tehdit ifadesi vardı. Fakat adamın bakışları ensesiadeki tüylerin diken diken olmasına sebep oluyordu.
Peter: ......
Vickrey!, diye tekrarladı. Beni hatırladın mı, Peter Cochrane? Artık emniyettesin, Vickrey. Korkacak bir şey yok.
Bir zamanlar Dünya'daki bilimsel alanda söz sahibi olan, evli ve iki çocuklu matematikçinin dudakları yine büzüldü, kuş sesi üçüncü defa duyuldu.
Peter »birden küfrü bastı.
— Bırak numarayı, Vickrey! O yaratıklardan biri değilsin. Dünyalısın, insansın ve benim kim olduğumu biliyorsun. Numara yapmayı bırak!
Vickrey inledi,
Comyn, bir zamanlar başka bir odada, başka bir adama sormuş olduğu soruyu tekrarladı.
— Paul Rogers nerede?
Vickrey, başını çevirdi ve garip bakımlı gözlerini Comyn'e dikti.
Büyük bir zorlukla kelimeleri bulmaya çalışarak konuştu.
— Öldürdüğünüz Strang'dı. Peter Cochrane hayretle:
— Strang!, dedi. O mu...
— Koruda. Silâhlı adamlar. Strang düştü. Onu kaldırdık ve gotürüyorduk. Sonra ben...
Başını şaşkınlıkla salladı. Saçları fazla uzamıştı ve aralarında yaprak, ot parçaları vardı. Muhtemelen yere yuvarlanıp sürüklendiği zaman olmuştu.
Peter ağır sesle:
— Adamlarım onlara saldırdığınızı söyledi, dedi. Vickrey'in ağzından kahkahayla inleme arası zır ses
çıktı.
— Hayırdedi hayır onları görmedik bile. Peter'in gözleri öfkeyle parıldadı.
— Ah, şu aptallar! Ranik Sadece paniğe kapıldılar. Onları oraya yollamam alıydım.
Comyn, Vickrey *e:
— Buraya sizi bulmak üzere geldik, dedi. Geri dönmeye mi çalışıyordunuz?
Hayır!
Vickrey dirseklerini dizlerine dayadı ve başım elleri- . nin araşma aldı.
— Geride kaldık. O adamların bizi geriye götürmek isteyebileceklerini düşündük. Fakat yaratıklar... o insanlar gemiyi görmek istemişlerdi. Bekledik, sonra biri Rogers'ın adını hay kırar ak söyledi. Paul duydu. Ve ismini bağıran adamı görmek istedi. Bir müddet sonra görmek üzere koruya süzüldük. Zorunlu değildim. Zannediyorum ki ben...
Bir kere daha cümlesinin yarısında sustu. Sonra büyük bir üzüntüyle:
— Strang öldü, dedi. Peter:
— Özür düerim, dedi. Çok üzüldüm. Adamlarımın böyle bir şeye niyetleri olduğunu sanmam. Transuranlar hakkındaki konuşmaları duya duya müthiş korktular.
Vickrey, sanki keskin ve sivri bir bıçağm ucuyla dürtülmüş gibi yerinden doğruldu.
— Transuranlar hakkında ne biliyorsunuz?
— Hiç bir şey. Bilgimiz Baliantyne'hı jurnala yazdıklarından öteye gitmiyor.
Vickrey ayağa kalktı. Gücünü anlaşümaz bir hızla yeniden bulmuş gibi görünüyordu.
— Fakat jurnali ondan sonra... Ballantyne! Şu halde, Dünya'ya döndü.
Peter başıyla evetledi. Vickrey:
— Ve,,, öldü, dedi,
— Evet. öleceğini biliyormuydunuz?
— Tabiî, Hepimiz biliyorduk. Fakat aklını oynatmıştı. Transuranların verdiklerini alamayacak kadar korkmuştu. Kalmak istemiyordu.
— Transuranlar ona ne verdiler, Viekrey? Vickrey:
— Hayat, dedi. Hayat veya ölüm. Kendi kendisine karar verdi. Yaşamasının doğru olmadığını söyledi.
— Seni anlayamıyorum.
— Eğer anlamış olsaydın, benim gibi, Ballantyne gibi olurdun. Seçim yapmak zorunda kalacaktın. Bak, gemini ve adamlarını al, mümkün olduğu kadar çabuk buradan uzaklaş. Rogers'in, Kessel'in ve benim var olduğumu unutun Başka bir yıldız bul, uzay yıldızlarla dolu. Aksi halde, bizim gibi olursunuz. Çoğunuz kalacak, fakat bir kısmınız geri gidecek... evet, yüzünde görebiliyorum. Çok çirkin bir ölüm.
ilk defa French söze karıştı. Roth'un verdiği raporu okuyor ve bakışları rapor üe Vickrey arasında gidip geliyor, hep düşünüyordu.
— Bir değişiklik ,değü mi? Ballantyne de bu değişiklik tamamlanmamıştı.
Viekrey:
— Evet, bir değişiklik, dedi, Ballantyne çok erken ayrıldı. O... Her nasılsa çok korkmuştu. Fazla dindar sanıyorum. Bununla beraber biraz daha beklemiş olsaydı...
French:
— Senin vücudunda değişiklik tamamlanmış, dedi. Vickrey buna cevap vermedi.
Peter Cochr&ne'e baktı.
— Beni bırakacak mısın?, diye sordu. Beni Dünya'ya geri götürmeyeceksin, değil mi? .
Peter, sanki yalvarırnuş gibi elini uzattı,
— Bu ilkel insanlarla beraber hayatının sonuna kadar burada kalamazsın. Sen Dünya'hsm, Vîckrey. Bir işin, karın ve çocukların var. Burada garip bir etki altında olduğunu biliyorum, fakat nasıl olsa kurtulursun. Hastalığın her neyse, tıbbî müdahale...
Vickrey acı bir haykırışla:
— Hastalık mı?, dedi. Hayır, anlamıyorsun. Hasta değilim ve hiç hasta olamam Yaralanabilir, öldürülebiîi-rim. F\akat bütün bunlar kazadır. Bunları önlediğim takdirde yaşayabilirim... tabiî ebediyen değil, fakat insanların anlayamayacağı bir sona kadar.
Peter Cochraneln önüne geldi. Gözlerinde müthiş bir korkunun izleri vardı.
— Artık buraya aitim. Beni geri gitmeye zorlayamazsınız.
Peter, nazik konuşabilmek için büyük bir gayret göstererek:
— Dinle, dedi. Kendine geldiğin zaman nasıl konuşacağını bitmiyordun. Şimdi konuşman benimki kadar düzgün. Eskiyi yine hatırlayacaksın ve karın...
Vickrey gülümsedi.
— Bana karşı çok iyi bir kadındı. Onu sevmiş olduğumdan şimdi emin değilim. Fakat şimdi biribirimize bir faydamız dokunmayacaktır.
Sonra korku izleri gözlerinin içini bürüdü,
— Beni bırakın!, diye haykırdı. Peter içini çekti.
— Burada kalıp dinlensen iyi olacak. Bir, iki güne kalmaz hislerin değişecektir. Ayrıca, yardımına ihtiyacımız var.
Vickrey:
— Size yardım ederim, dedi. İstediğiniz her şeyi söylerim... Fakat beni bırakmalısınız!
Peter başını salladı,
— Eğer seni bırakırsak, ormana dalacak ve yine transuranlarla beraber gideceksin, seni bir daha bulama-' yacağız.
Vickrey uzun bir dakika hareketsiz kaldı, sonra kahkahalarla gülmeye başladı. Kahkahası kuş sesini andıran garip çağırışa döndü ve duvarlarda yankı yaptı.
Peter, Vickrey'in kolunu tuttu ve sarstı.
—. Yeter, artık kas, dedi. Aptallık etme!
Vickrey birden sustu.
— Halkımın Onların transuran olduğunu düşünüyorsun, değil mi?
— Transuran değiller mi?
— Hayır.
Vickrey, kolunu silkeleyerek Peter'in elinden kurtardı ve arkasını döndü. Yumruklarım sıkmıştı ve bütün vücudu titriyordu.
— Onları biz de istedik. Transuranik filizleri. Fakat onları alamazsınız. Mümkün değil! Halen başkalarına ait.
— Kime ait?
— Transuranlara. Ve ben size onları rahat bırakın diyorum,ama beni dinlemiyorsunuz.
— Hayır. Sizden çok daha iyi donatılmış durumdayız. Her şeyle başa çıkabiliriz. Ancak ne ile karşılaştığımızı bilmemiz gerekiyor. Transuranlar nasıl bir şey? însan mı, yaratık mı, canavar mı?
Vickrey, merhametle Peter'e baktı. Yumuşak sesle:
— Tahayyül ettiğiniz gibi bir şey değil,dedi. Tarif edebileceğim gibi bir şey de değil. Bırakm gideyim. Böyle kapalı yerde kalmam. Size onların yerini tarif edeceğim. Maden filizlerini orada bulacaksınız. Bırakm gideyim.
Peter:
— Seni serbest bırakamayacağımı biliyorsun, dedi. Hem senin hem de diğerlerinin çıkarı bakımından. Rogers ve Kessel için.
Vickrey:
— Anlamıyorsun, diye fısıldadı. Artık insanların arasına dönemeyeceğimizi anlamıyorsun. Geri dönmek istemiyoruz!
Vickrey'in sesi, son kelimeleri haykırış halini almışr ti.
Doktor French:
— Dikkat et, Peter, dedi. Comyn:
— Vickrey'in doğru söylediğini sanıyorum, dedi. Maksatlı olarak Peter'le kapının arasına girdi.
— Bir kuş için fazla olan şeylerle Vickrey'in kafasını şişiriyorsun. Rogers'ı, Kessell'i veya diğerlerini, kimseyi düşündüğünü sanmıyorum. Bütün istediğin maden filizleri. Kaçar korkusu ile onu bırakamıyorsun, aksi halde maden filizlerine gidemeyeceğini düşünüyorsun. Bu bakımdan. ..
Kaçınmasına fırsat kalmadan kapının kenarı Comyn*-in sırtına çarptı. Dışardaki nöbetçilerin başında bulunan Sİmon Cochrane şimdi kapının Önünde duruyordu. Tüfek elindeydi, ama yüzünde korkulu bir ifade vardı.
— Peter, dedi» Dışarı gelsen iyi olacak. Hem onu da getir.
Başıyla Vickery'i işaret etti, sonra dağları gösterdi.
— Orada bir şeyler oluyor.
13.
Aylardan biri batmış olduğu için korunun gölgeleri daha koyulaşmı^tı. Hafif hafif esen rüzgâr kesilmişti ve hava ılık,, ortalık sakindi.
Simon elini kaldırdı,
— Dinleyin.
Hep beraber dinlediler. Comyn, kuş seslerinin tatlı nağmelerini duydu. Birbirlerine sesleniyor, dağıbyor, eonra sesler bir yerde tekrar toplanıyordu.
Siman:
— Toplanıyorlar, dedi. Ona sor bakalım bunun manası nedir?
Tatlı, insan sesine benzemeyen sesler yine duyuldu. Bu sefer korunun kenarına daha yakındı. Sanki hepsi bir yere toplanmış gibiydi. Comyn, buz gibi bir elin sırtında dolaştığını hissetti. Bu sesleri yine duyuyordu; ürperme-sinin sebebini bir türlü anî ayamı yordu.
Vickrcy'in yüzün ay ışığında bembeyaz görünüyordu.
— Strang'i gömmek üzere götürüyorlar. Kollarından tutan Peter ve Simon'm elinden kurtulmak için çaresizlikle çırpındı.
Peter:
— Nereye?, diye sordu. Transuranlarm yanına mı? Vadinin ağzındaki parlak, beyaz ışık biraz daha kuvvetlendi. Bu parlaklığın Ay ışığı olmadığı kolaylıkla anla-
şılıyordu. Sesler yavaş yavaş bu parlaklığa doğru uzakla-gıyordu,
Vickrey:
— Bir kere öldürdünüz, "yine öldürürsünüz, dedi. Beni aldığınız gibi diğerlerini de esir alacaksınız. Bırakın beni!
Çılgın gibi çırpınmaya başladı. Diğerleri de Peter'le Simon'un yardımına geldiler. Vickrey'ln sesi vahşi bir çığlık halini aldı, Comyn, bir kenara çekilerek bekledi.:
Simon nefretle:
— Bize faydası yok, dedi. Kendisine gelene kadar bir yere kapatın. Nasılsa, hepsi bir aradayken gidemeyiz. Strang'm intikamını almaya kalkacaklardır. Bize göre çok kalabalık sayılırlar.
Nöbetçiler korudan alınmışlardı. Fisher, korkulu gözlerle ormana bakıyordu. Herkes Vickrey'Ie meşguldü. Comyn,otlarm üzerinde gürültüsüzce Fisher'e yanaştı ve başına vurdu. Fisher düşerken tüfeği elinden aldı. Tüfeğin gok gücü son kademeye getirilmişti. Sessizce şok gücünü azalttı ve tüfeğin namlusunu Vickrey'le uğraşanlara
çevirdi,
— Tamam, dedi. Serbest bırakın.
Herkes şaşırmıştı. Önce kimse oralı olmadı, sonra Vickrey'i bırakmak zorunda olduklarını anladılar. Vick-ler diz üstü çökmüştü ve Siman, adamın kolunu arkaya kıvırmış- tutuyordu. Peter Cochrane yerinden doğruldu.
— Delirdin mi, Comyn? Comyn:
— Belki de, diye cevap verdi.
Nöbetçilerden birisi Vickrey'le uğraşırken yere bırakmış olduğu tüfeğe saldırdı Comyn tetiğe dokununca ince bir ışın tüfeğin namludan adama doğru uzandı ve adam sessizce düştü. Bundan sonra kimse tehlike doğuracak bir hareket yapmadı. Bayılmak ölümü gerektir mezdi,
ama eğlenceli de sayılmazdı. Simon, hâlâ VickreyU bırakmamıştı; birbirlerine öyle yakın duruyorlardı ki, Comyn, Vickrey *i de bayıltmadan Simon'u tesirsiz bırakamazdı. Simon Cochrane'in yüzünde inatçı bir ifade vardı ve bakışları sertti.
Comyn:
—- Vickrey'i serbest bırak, dedi.
Peter, bir iki adım atarak öne çıktı.
Konuşmak için ağzını açtı, fakat Comyn fırsat vermedi.
Bak, Peter, dedi. Maden filiziyle bir ilgim yok. İstersen hepsi senin olsun. Buraya Paul Rogers'i bulmaya geldim ve bundan Ötesi beni ilgilendirmez. Beni anlıyor musun, Vickrey? Paurun arkadaşıyım. Onunla konuşmak istiyorum, hepsi bu kadar. Eğer geri dönmek istemezse onu zorlayacak değilim. Beni Paul'a götürür müsün?
Vickrey başıyla olumlu bir işaret yaptı. Simon'un elinden kurtulmak için bir hareket yapınca Simon ona vurdu.
— Kımıldama.
Sonra etrafındakilere seslendi.
— Neden korkuyorsunuz? Birisi...
Peter'in eli gırtlağına yapışü ve kelimeleri Simon*un ağzında boğdu. Sonra Simon1 u, Vickrey'in yanından çekip öfkeyle bir kenara itti.
Sonra yere yuvarlanan Simona:
— Kalk, dedi. Akıllıca hareket etmek işine gelmiyor, değil mi? Cochrane'lerin ismini kötüye çıkaranların soyundan gelme olduğun belli. Kabadayılık yapılacak yer ^ve zaman değil. Hem de ona karşı.
Simon küfür ederek:
— Kaçmamasını söyleyen sen değil misin?, dedi.
Peter öfkeyle:
"— Ona vur demedim", dedi.
Sonra çevresindekilere döndü.
— Tüfeğin namlusunu indirebilirsin, Comyn, dedi. Vickrey ne isterse yapmakta serbesttir. Doğru söylediğini ve artık yapılacak bir şey. olmadığını düşünüyorum. Onun hayatını kurtarmak için başka birini öldürmeye lüzum yok.
Comyn gülümseyerek başını salladı. Tüfeğin namlusunu bir milim bile kimi İd atmamıştı.
Peter'e:
— Seni anlayamıyorum, dedi. Bazen namuslu bîr adam olduğunu bazen de namussuzluğunu Örtmeye çalıştığını düşünüyorum.
Tüfeğin namlusunu biraz oynatarak tüfeği hâlâ tuttuğunu anlatmak istedi.
Zir zırha ihtiyacım var.
— Deli olmalısın, Camyn! Yalnız başına...
— Üzerimde zırh olsa da olmasa da gideceğimi bilecek kadar beni tanımış olmalısın. Bana bir zırh bulacağını da biliyorsun. Bunun için vakit kaybetmekte mânâ
yok.
Peter, omuzlarını silk erek gemiye gitti. Simon da onun arkasından gitmek için bir hareket yapınca Comyn:
— Hayır, sen dur, dedi. Gözümün Önünden ayrılmanı istemiyorum.
Comyn bekledi. Vickrey ayağa kalkmıştı. Serbest bir hali vardı, çünkü artık esir değildi ve korkmuyordu. Vücudu titriyordu, ama sabırsızlığından titriyordu. Bakışları vadinin ağzına doğru kayıyor ve bir a.*ı önce gitmek istediği belli oluyordu. Gözleri pırıl pırıl parlıyordu. Comyn, bir insanın gözlerinin böylesine değişmesine bir türlü akıl erdir emiyordu.
Peter, radyasyona karşı kullanılan hafif madenden yapılmış bir elbiseyle döndü. Sudakları birer çizgi halin*
de kısılmıştı» Bakışları etrafındaki adamların üzerinde dolaştı.
— Bu elbiselerden biri kayıp, dedi. Birisi senden önce davranma, Comyn.
Comyn:
— Elbiseyi yere koy, dedi. Hemen önüne.
Peter söyleneni yaptı vebir adım geri çekildi, Comyn> uzanıp elbiseyi bırakıldığı yerden aldı. Sim on hâlâ huzursuz görünüyordu. Kimse konuşacak halde değildi.
Peter sordu.
— Bül Stanley'i gören var mı? Kimse görmemişti,
Peter öfkeyle söylendi*
Amatörler! Bu sözüm senin için de, Comyn. Elinizdeki imkânları kullanabilmek için elinizden geleni yapıyorsunuz. Başımız zaten yeteri kadat* dertte. Haydi, durma da ne yapacaksan yap! İnşallah ikiniz de bir uçuruma düşer boynunuzu kararsınız!
Comyn:
— Şu halde beni yakından takip etmeyin, dedi. Haydi, Vickrey.
Vickrey birden temiz bir dille konuşmaya başladı. Doğrudan doğruyu Peter Cochrane'e hitap ediyordu. Şim-4i, tamamenbir ilim adamıydı. Çıplak olmasına rağmen karşısında duranları küçük düşürecek bir tutumu vardı. Bir ili.m adamının ilkel hayat yaşamasının sebebi ne olabilirdi ?
—Takip edeceğinizi biliyorum. Vadinin ağzındaki ışığı daima göreceksiniz. Yolunuzun üzerinde de olacak. Ondan sonra basınıza gelebilecekler kısmen sizto elinizde. Sadece Ballan t yne'in yaptığı hatayı tekrarlamamanızı tavsiye edeceğim. Tüfeklerinizi de halkımın üzerinde kullanmayın. Strang öldü. Onun için bir müddet yas tutulacak. İçlerinde intikam hissi yoktur. Birçok şeyin yanı sıra
intikam almayı da unuttular. Onlara zarar vermeyin, çünkü, tamamen zararsız insanlardır.
Viekrey, kimseye bakmadan arkasını döndü ve yürümeğe bağladı. Comyn de onun arkasından yürüdü. Kısa bir müddet sonra ağaçlığın karanlıkları içinde kayboldular. Viekrey acele adımlarla yürüyordu. Uzaktan uzağa duyulan kuş sesleri vardı. Comyn, elindeki tüfeği bir kenara fırlatıp atınca Viekrey gülümsedi.
— Cochrane'lerden çok daha akıllısın, dedi. Comyn:
— Silahın işe yaramadığı zamanlar vardır, dedL içimden gelen bir his silahın bana faydası olmayacağım söylüyor.
— Korkuyor musun? Comyn:
— Evet, dedi. Ne kadar.korkak olduğumu herkes söyler.
Küçük korudan çıkmış, büyük ormana dalmışlar, ağaçların altında yürüyorlardı. Comyn, bacım çarpmamak için eğiliyor, kıvrılıyor bütün dikkatini önündeki patikaya veriyordu. Ağaçlar, şimdiye kadar hiç görmediği bir cinsti. Yapraklar, bakır ve altın sarısı renginde parıîdı-yordu. Dalların üzerinde gümüş renginde parlayan mey-valar görünüyordu. Ayaklarının altındaki otlar ezildiği zaman havaya garip bir koku yayılıyordu. Büyük ağaçları saran sarmaşıkların iri, koyu renkli çiçekleri vardı. Viekrey, sessizce yürüyor; loş aydınlıkta beyaz bir gölge gibi görünüyordu.
Yürürlerken Comyn sordu.
— Halkından ne haber? Bir zamanlar onların da insan olduklarını ve,_
Birden şaşırarak sustu.
Comyn'in yarıda bıraktığı cümleyi Vîckrey tamamladı.
Gülümseyerek:
— Benim gibi bir insan, dedi. Evet. Barnard yıldızının sekiz dünyası var. Beşinci dünyadan geldiler. Güneşleri sönmek üzereyken hareket ettiler ve buraya gelip transuranları buldular. Artık başka yere gitmeyecekler*
Comyn, ağaçların arasından kaçışan şekilleri ve kuş cıvıltısını andıran sesleri düşündü.
— Yani, onlarm.,. uzay gemileri var mıydı?
— Oh, evet. Uzay gemileri ve büyük şehirleri, savaşları, ilaçlan, politikaları... uygarlıkları vardı. Barnard II yıldızına ilk geldikleri zaman kurdukları büyük gehirlerin kalıntıları dağların arkasında. Hem de güzel şehirlermiş. Ben gördüm. Kültürleri yaklagık olarak bizim kültürümüz gibiydi.
Başını salladı,
— Böyle şeyleri düşünmek bana artık zor geliyor. Zihin kolaylıkla başka şeylere adapte olabiliyor.
Bir dakika sustuktan sonra ekledi.
— Keşke geminiz buraya gelmeseydi. Tekrar Vİckrey olmaya çalışmak hoş değil,
Comyn kelimelerin seçiliş tarzına aldırmadan soluk soluğa sordu.
— Hiç yorulmaz mısınız?
Vickrey sabırsız bir işaret* yaptı, ama yine de yavaşladı. Comyn de yavaşladı ve nefes alışları normale dönmeye başladı.
Askılarından sırtma astığı zırhın ağırlığını hissediyordu. Ensesinden sırtına doğru ter boş anıyordu.
Vadinin ağzına yaklaşmalardı. Kuş sesleri biraz artmıştı ve daha yakından duyuluyordu. Şimdiye kadar duyulmamış bir konuşma tarzı olması bakımından insanın tüylerini ürpertiyordu, ama aslında korkacak bir şey yoktu.
Comyn:
— Her şeylerini kaybetmelerine sebep nedir?, diye sordu. Uzay gemilerini, şehirlerini, uygarlıklarını...
— Söylemiştim. Transuram buldular.
— Savaş mı?
Vickrey, sanki Comyn çok garip, çocukça bir şey söylemiş gibi ona baktı.
— Savaş değil. Hayır. Sadece ihtiyaç sorunu.
— İhtiyaç mı?
— Evet. İnsanların yaptıkları her şey ihtiyaçtan doğmuştur... Yiyecek temin etmek, barınacak yer bulmak için. Uygarlık bu ihtiyaçlar m kolaylıkla temin edilebilmesi için kurulmuştur. Fakat artık onlara ihtiyaç kalmadığı zaman, uygarlığın ötesine çıkar ve geçmişi unutursun.
— Yani böyle şeylere artık ihtiyaç göstermediğini mi söylemek istiyorsun, Vickrey? Bütün bunlar transuranik zehirlenmeden ötürü mü?
— Zehirlenme değil, transmutasyon. Tam bir fizyolojik değişim. Alelade metabolizmanın yerini enerji alıyor ve bütün canlı hücreler enerjiyle doluyor. Vücut yeni bir hayat kazanıyor. Ne açlık ne de korku duyuyorsun, Eu bakımdan beyin hiç bir ıVşe yaramıyor, İnsan, uygarlaşmayı, şehirler kurmayı düşünmüyor .Ne kavga ediyor ne münakaşa. Hatta konuşma lisanı bile karışık bir durum halini alıyor. Bütün bunlar sa.na ne garip geliyor, değil mi?
Comyn son derece meraklanmıştı.
— Pakat radyoaktif elemanlar insanı öldürür.
— Dünyada tanıdığımız elemanlar, evet. Pakat onların hepsi elde edilmiş ürünlerdir. Hayatî enerjileri kaybolmuştur. Neptunium ve plutonium insanların yaptığı elemanlardır. Gerçek transuranik, peryodik tablomuzun çok daha ilersine gitmiştir. Transuranik hayat tohumudur, insanlığın gerçek ihtiyacıdır. Bir bakıma hepimiz transuran çocuklarıyız, vücudumuzdan çıkarıldığı zaman bütün enerjimizi yitirmiş oluruz.
— Anlamadım. Vickrey:
— Anlayacaksın, dedi. Şimdi koşabilir misin? Yolumuz oldukça uzak.
Vickrey, söylediklerini ve Comyn'i unutmuş gibi vadinin ağzına doğru koşmaya başladı. Comyn de arkasından koştu.
Comyn koşarken içindeki korkunun derinleştiğini hissediyordu. Sanki şimdiye kadar tanımış olduğu dünyası çökmek üzereydi. Duyduklarına hem inanmak istiyor hem de inanmak istemiyordu.
— Fakat transuran içindeki değişikliği yapabildiyse, nasıl bir şey?
Vickrey cevap vermedi. Arazi biraz yokuş yukarı çıkıyordu ve büyük ağaçların arasındaki daha geniş bir patikaya gelmişlerdi. Çok kullanılmış olduğu zeminin çok sert olmasından anlaşılabiliyordu. Vickrey şimdi daha hızlı gidiyor ve Comyn onu zorlukla izliyordu. Ağaçlar seyrekleştiği için vadinin ağzını görebiliyordu,
Koştukları patikada başkaları da vardı.
Vickrey kuş cıvıltısıyla seslendi. Cevap aldı. Comyn, etrafında yürüyen, koşan insanların hayretle kendisine baktıklarını gördü; bu bakışlarda çok az korku ifadesi vardı. Comyn onlarla beraber vadinin ağzına doğru yoluna devam etti. Mümkün olduğu kadar Vickrey'e yakın gitmeye çalışıyordu, çünkü onu kaybettiği takdirde gerisin geriye dönerek kaçacağını biliyordu. Hem kadma hem erkeğe benzeyen hem de bir hiç olan bu yaratıklar arasında yalnız kalmaya cesaret edemiyordu.
Son ağaçlar da gerilerde kaldı. Vadinin iki yama
dikilmiş ve kapı vazifesini gören büyük, taş sütunların
arasından geçtiler. Vadinin derinlerinden doğru parlak bir
v ışık geliyordu. Vickrey durdu ve kus gibi cıvıldadı» Yine
konuşmasını unutmuş görünüyordu.
Comyn, zırhlı elbisesini giydi ve miğferi basana ge- -çirdi. Son derece korkuyordu,
Şimdi daha kötü durumdaydı. Kurşun alaşımından yapılmış elbise her ne kadar hafifse de koşmasını zorlaştırıyor, miğferin önündeki kurşunlu cam görüşünü kısıtlıyordu. Elbisesi terden sırılsıklam olmuştu ve sırtındaki hava tüpünün havası sanki birden ağırlaşmıştı.
Kayaların üzerinde açılmış olan patikada, Vickrey'iıt arkasından koştu. Çevresinde çırılçıplak vücutlar vardı. Kalabalığın çoğunu kadınlar teşkil ediyordu. Yuvarlak kalçaları ve dik göğüsleri olan kadınların, bir arzu uyandırmadıklarını hayretle fark etti. Erkeklerin çıplaklığından da utanmıyordu. Çevresindekilerin serbest hareketleri karşısında tşaşırmaması elinde değildi.
Yüzlerinde parlak bîr ifade aceleyle yürüyorlardı. Şimdi herkes susmuştu. Etraftaki yüksek kayaların üstüne vuran Ay ışıkları vadiye kadar inmiyordu. Vadi» sadece derinlerden doğru vuran parlak ışık?a aydınlanıyordu. Biri tarafından çağrılmış gibi parlak ışığa doğru yürüyordu. Sanki, Vickrey ve çevresinde gördüğü kadınlı erkekli çıplak insanlar onu da zehirlemişlerdi. Fakat ışığa doğru attığı her adım içindeki korkunun artmasına sebep oluyordu.
Yol hafifçe meyillenmişti. Yolun sonunda büyük bir mağaranın ağzı görünüyordu. Comyn, gördüğü ışığm sadece içerden gelen parlaklığın kırıntıları olduğunu anlamakta gecikmedi. Yürüdüğü patika sağa ve sola olmak üzere ikiye ayrılmıştı,
Comyn birden durdu,
— Vickrey!, diye haykırdı. Vickrey!
Fakat Vickrey gözden kaybolmuştu. Comynt yanından geçtiği taş duvara tutunup bir süre durdu. Mağaranın tam ağzında duruyordu. içeri girmekle dönüp kaçmak arasında
çabalıyordu. Yolun neden ikiye ayrıldığım birden an* Iadı.
Mağaranın ortasında büyük bir yarık vardı ve parlaklık bu yarıktan aksediyordu. Mağaranın tavanuıdaki taşlar da aynı parlaklıkla yanıyordu. Comyn, zmania taşların bu radyasyonu emdiğini ve bu sebeple ışık verdiğini tahmin etti. Yarığın içini göremiyor du. Çünkü hem yarıktan çok uzaktaydı hem de görüş açısı tersti. Fakat büyük yarığın kenarlarını görmesi mümkün oluyordu. îki kenarda aşağı doğru inen taş merdivenler vardı. Merdivenlerin üstü çıplak insanlarla doluydu. Hepsinin yüzünde eğlenceye giden çocukların neşeli ifadesi vardı. Merdivenlerin alt kısmında, ileri doğru uzanmış büyük bir düzlük vardı. Bu düzlüğün uç kısmında tahtadan yapılmış, bir tarh vardı. Tarhın yanında iki adam duruyordu. Uzaklık sebebiyle Comyn, adamların yüzlerini seçemiyordu. Fakat adamlardan birini tanıyordu.
Tutunmuş olduğu duvarı bıraktı ve dişlerini sıkarak mağaraya girdi.
14.
Çevresindekiler hâlâ hareket halindeydiler. Comyn de onlarla beraber yürüdü. Aşağıdaki düzlük tıka basa doluydu, ama çevredeki merdivenlere tırmanmak mümkündü. Çıplak ayaklan taşların üstündce hiç se3 çıkarmayan bu insanların yüzlerinde arzulu bir ifade vardı. Her tarafı derin bir sessizlik yaplaıriıştı. Sanki, birden ortaya çıkacak bir tehlikeyi bilerek bekliyorlardı. Bütün bu insanlar daha evvel de buraya gelmişlerdi. Ne olacağını biliyorlardı,
Comyn, kalabalık düzlüğe inince çıplak insanların arasından Paul Rogers'a doğru yürüdü. Işığa bakmak istemiyordu. Kendisi için zaman su gibi akıp geçiyordu. Acele hareket etmesi gerektiğini biliyordu.
Paul'a seslendi, fakat sesi miğferinin içinde boğuldu.
Tarhın yanında duran iki adam, üzerinde Stmng'ın cesedi bulunan tahtayı havaya doğru kaldırdıkları zaman, 1 cesedin üstünü kaplayan ve canlı gibi oynayan çiçekler yere döküldü.
Kalabalık birden dalgalandı. Comyn'in ağır çizmeleri taşların üstünde tok seslerle ötüyordu,
Strang'm cesedi yavaş yavaş kaydı ve büyük yarığın içindeki parlaklıkta kayboldu.
Kaynaşma birden durdu. Sessizlik içinde derin iç çekişmeler duyuldu. Kimse yerinden kımıldamıyordu, sadece
Comyn, PauTa seslenerek kalabalığın arasında koşuyordu.
Miğferin sesini boğmasına rağmen, sesi, derin sessizlik içinde boğuk ve dalga dalga faüyüyen bir gürültüye sebep oldu. Tahtayı tutan adamlar sesin geldiği yöne doğru baktılar, içinde yaşadıkları hayatın derinliklerine öylesine dalmışlardı ki ,arzuları dışında çağrılmaktan hoşlanmadıkları yüz ifadelerinden anlaşılıyordu.
Büyük yarıktan yükselen alev mağaranın tavanına doğru yükseldi ve adamların yüzleri görünme zoldu. Yarığın etrafını dolduran kaîabalığın yüzlerinde mutlu kişilerin ifadesi vardı. Comyn'in hareketlerini gözleriyle izliyorlar ve çıkardığı gürültü kulaklarını rahatsız ediyormuş gibi yüzlerini buruşturuyorlardı.
Comyn, eldivenU elini Rogers'in çıplak omuzun a koydu. Sonra tekrar seslendi. Miğferin görüş camından içeri baban yüz, Rogers'in yüzüydü, ama ifadesi bomboştu. Sanki Rogers'in kalıbına başka bir kişilik girmişti.
Comyn, elini Rogers'in omuzundan çekti. Korkusu bir hayli artmıştı.
Uzun zamandır kapalı bir kapının birden açılması gi-.bi Rogers'in gözlerinde hatırlama ifadesi belirdi; gözleri korkuyla irileşti.
Comyn'i itmek istermiş gibi elini kaldırdı*
— Şimdi olmaz! Zaman yok, şimdi olmaz! Vickrey ve Kessel, başlarını eğmiş, parlak ışığa bakıyorlardı.
Sıcaklık vermeyen alevler tekrar mağaranın tavanına kadar yükseldi. Kalabalığın yüzüne vurduğu zaman, îomyn, gözlerinin mutlulukla parıldadığını gördü.
Comyn haykırdı. Vickrey'e söz vermiş olduğu halde elinde olrmdan haykırmıştı.
— Paul, benimle gel! Geri dön!
aul bağını salladı. Sanki Comyn'in yaptığı bir hatayı affetmeye çalışıyormuş gibi görünüyordu.
— Şimdi olmaz, Arch. Senin için düşünecek ve konuşacak zamanım yok.
Eliyle Comyn'in göğsüne bastırdı ve onu biraz iterek uzaklaştırdı.
— Seni tanırım. Onlarla mücadele edemezsin, önce düşünmek için zamanoı olmalı. Şimdi git, çabuk ol!
Comyn, bacaklarını gererek' direndi. Alevler, sıçrayarak uzandı ve Comyn'in çevresini sardı. Alevlerde büyüleyici bir etki vardı. Alevlere bakmaya çalıştı. Gözlerini Paul'un üstüne dikti. En çok sevdiği arkadaşının bu çıplak insanlar arasmda ilkel hayat yaşaması acı vericiydi.
Birden öfkelendi.
— Dünya'dan buraya kadar seni bulmak üzere geldim. Seni burada bırakamam.
— Beni öldürmek mi istiyorsun, Arch? Bu söz Comyn'i durdurmaya yetmişti.
— Sende Ballantyne gibi ölür müsün? Vickrey'in...
Paul, bakışlarını boşluğa dikti ve çabuk çabuk konuşmaya başladı. Comyn, arkadaşının söylediklerini miğferin mikrofonundan zorlukla duyabiliyordu.
— Öyle değil. Ballantyne çok erken gitti. Şimdi bir bütünüm. Fakat şu anda anlatamayacağım bir şekilde hayatım son bulur... sen de bizim gibi yakalanmadan buradan uzaklaş, koş!
— Benimle gelecek misin?
— Hayır.
— Şu halde ben de kalacağım.
Comyn, belki hâlâ hatırlayacak kadar insanî bir yönü kalmıştır, diye düşündü. Belki benimle gelmesi için kandırabilirim.
Paul:
— Bak, dedi.
Comyn*i büyük yangın kenarına çekti ve boşluğu gösterdi* Comyn, beyaz, parlak alevlerin içine baktı. Birden başı şiddetle dönmeye başladı. Üzerinde durduğu uzun kaya parçası, tahmin ettiği kac!ar kalın değildi, îçinde bir geylerin uyandığım, kıpırdadığım hissetti. Biraz daha uzandı ve gözlerini alevlerin çıktığı yere dikti. Bütün korkusu kaybolmuş, zihni açılmıştı. Alevlerin dans edermiş gibi oynaşması, seyredilmesine doyum olmaz bir manzarayı andırıyordu. Büyülenmiş gibi gözlerini ayıramadan baktı.
Sonra birden hay kırarak geri çekildi.
— Bir ney kımıldadı! Paul yumuşak bir sesle:
— Hayat, dedi. İhtiyaç sız, hemen hemen sonsuz bir hayat. Çocukken çok dinlemiş olduğumuz bir hikâyeyi hatırlar mısm... hani suçsuzlar bahçesinde yaşayan insanlar hakkında anlattıkları hikâyeyi?
Anı ve kuvvetli değişiklik çabuk ve kötü olmuştu, Comyn, yarığın kenarından biraz daha çekildi. Ben bu hikâyenin de ötesine çıktım, paul, dedi. Sen
de öyle,
— Ben bu hikâyenin de ötesine çıktım, Paul, dedi. Sende öyle. Şimdi anladığımı sanıyorum. Bu transuranik zehirlenme... zehirlenmişsin, uyuşturucu madde almış gibisin, içinden doğru bozulmaya başlamışsın. Diğerlerinin seviyesine doğru batıyorsun ve kısa bir süre sonra hiç bir umudun kalmayacak. Tmmıranın size nasıl bir etkisi olduğunu bilmiyorum, fakat sonuç çok kö.tü.
Arzuyla bekleyen kalabalığa baktı.
— Onlarla berabersin, bütün mesele bu. Başka dünyalarda dn, böyle şeylerin olduğunu görmüştüm, ama bunun gibisine ilk defa rastlıyorum. Kötü bir doğanın etkisi altındasın, ruhun bozulurken sadece vücudun canlanıyor.
Comyn, arkasını döndü. Paul, gözlerinde merhameti! bir ifadeyle Comyn'e baktı. Dikkati yavaş yavaş tekrar alevlere çevriliyordu.
Comyn, nefret dolu bir sesle:
-— Onlara Strang'ın vücudunu verdin, dedi. Ve şimdi karşılığında bir ödeme bekliyorsun.
Paul Rogers içini çekti.
— Bütün bunları konuşmaya vakit yok. Eğer süratli hareket edebilirsen ne âlâ. Haydi, Arch, koş.
Comyn, böyle konuşmaları daha önce, başka yerlerde de duymuştu. Paul'un koluna yapıştı. Çocuklık arkadaşını burada bırakmaya gönlü razı olmuyordu.
— îstesen de istemesen de benimle geleceksin, dedi. Paul sakin sesle cevap verdi.
— Artık çok geç.
Comyn'in kendiini Vickrey ve KesseFden çekip uzaklaştırmasına itiraz etmedi. îkisi beraber mağaranın ağzma doğru yürüdüler. Mağaranın ağzı birden radyasyon zırhı giymiş eli silâhlı adamlarla doldu.
Peter Cochrane ve adamları nihayet gelmişti.
Comyn, Paul'u da peşinden sürükleyerek yürüdü. Bütün arzusu dışarı çıkıp buradan kurtulmaktı. Neden kaçtığını bilmiyordu, ama etrafta bekleyen çıplak insanların umduğu bir şey olmalıydı, içinden gelen bir his, beklenen* bu şeyin tehlikeli olduğunu söylüyordu. Birbirlerine yapışmış gibi duran çıplak insanlar mağaranın ağzıyla kendi arasında bir duvar meydana getiriyordu. Bütün vücuduyla bu insan duvarına abanınca, duvar birden çözüldü, fakat bataklık gibi tekrar çevresini sardı. Çaresizlik içinde-çabalıyor, bu insanların arasından kurtulmaya çalışıyordu.
ön tarafta bulunan adamların gırtlaklarından fırlayan ses duyuldu. Bu seslere, diğer insanların kuş cıvıltı-
• _ 144 —
sini andıran sesleri karıştı. Düzlüğe doğru biraz daha o-kuldular ve neşeyle haykırdılar.
Camyn, kurtulmak için çabaladı, ama çok geç kalmıştı. Zaten işin başından beri gecikmişti ve PauTun yakalandığı gibi kendisi de yakalanmıştı. PauPun karşı koymayan kolunu bıraktı ve karşılaşacağı tehlikeye göğüs germek için içgüdüsünün verdiği bir hareketle yarığa doğru döndü. Ve sonra, bir dakika için, korkusunu unuttu.
Çünkü, bulundukları yer birden yıldızlarla dolmugtu..
Daha Önce de insanın gözlerini kör edecek kadar aydınlık vardı, ama bu kadar parlak değildi. Hücum eden alevlerin de hareketleri vardı, ancak bu kadar süratli de-ğüdi. Arzulu çıplak vücutların abanmasıyla yarığın kenarına kadar geldi, fakat umursamadı. Sadece bir çocuk gibi hayretle bakıyordu.
Gözleri kamaştıran beyazlığın arasından, yukarı doğru kıvrılıp, bükülen bîr bulut halinde geldiler. Alevlerin ışığından da parlak, beyaz renkliydiler; parlaklıkları çok saftı ve ışını kolları nebulayı andırıyordu. Alev dalgasının üstünde yükselirken alevlerin parlaklığını soluklaştırıyorlardı. Sanki gülerek, kahkaha atarak geliyorlardı.
Bu düşünceler Comyn için çok garip düşüncelerdi. Fakat her ne sebeptense böyle düşünüyordu. Kahkahalar duyulmamakla beraber, varlığı hissedilir gibiydi. Verdikleri ışıkta, oynaşmalarında kahkahalar vardı.
Alevlerin arasından doğru bembeyaz yıldızlar yükseliyordu. Düzlüğün üstündeki kalabalıktan son bir sayha koptu.
Paul Rogers:
— Bunlar transuran, dedi,
Hayat tohumu olarak nitelendirilen transuran, büyük bir güçle yükseliyordu. Muhtemelen bütün insanlar onun-çocuklarıydı* Comyn, kurtulmak için çabaladı, fakat kafası unutulmuş birçok şeyle doluydu. Eski anılarını hatır-
laması çok garipti, oysa, danseder gibi yükselen transu-canlardan başka bir şey düşünmemesi gerekirdi,
Yukarı doğru yükselen yıldızlar birden şakayık gibi açıldı, genişledi ve yayıldı. Birbirlerinin etrafında dolaşıyor, birleşiyor, ayrılıyor, canlı gibi oynaşıyordu. Comyn, yıldızların parlaklıklarına büyülenmiş gibi boyun eğiyor ve onları seyretmekten zevk alıyordu,
Peter Co ehramı e, ağır ağır mağaraya girdi, peşinden adamları da geliyordu. Gözleri transuranlaa dikilmişti. omyn onları belirsiz bir şekilde görüyordu; onların geri dönemeyeceklerini biliyordu; yoran açık olmakla beraber kaçamayacaklardı. Kendisinin de buradan kurtulup kaçamayacağını hissediyordu.
PauFun eli, kolunun üzerinde, sesi kulaklarındaydı.
— §imdi. anlayacaksın. Bir dakika sonra anlayacaksın.
Çıplak inanların baskısı artınca Comyn, yarığın kenarına biraz daha yanaşmak zorunda kaldı. Düzlüğün diğer ucunda duvara dayanmış zırhlı bir adam vardı. Comyn onun kim olduğunu biliyordu; buraya transuranları bulmaya gelen Stanley, aradığını bulmuştu ve elindeki tüfek parmaklarının arasmda gevşek olarak duruyordu.
Paul'un eli, Comyn *in kolunu kısaca sıktı. Comyn» başını çevirip baktı. Paul'un yüzünde garip bir aydınlık vardı.
Paul gülümseyerek:
— Karar vermek şansın olmadığına üzüldüm, dedi. Fakat Arch, geldiğine çok memnun oldum.
Paul'un söylediği son söz bu oldu. Artık konuşacak zaman yoktu. Comyn, devamlı dönen yıldızlardan başı sersemlemiş bir halde yukarı baktı. Yıldızlar, mağaranın ya-* nan kubbesinden aşağı doğru iniyorlardı.
Canlı alevler halinde sürüldüler. Çıplak insanlar kollarını kaldırmış onları karşıhyorlaröı, Comyn, düşen yüdızların
altında sanki ezilmiş gibi duruyordu. Kollarını hareket ettiremeyecek kadar şaşırmıştı.
Transuran geniş bir sahaya yayıldı; kollarını kendi* sine doğru uzatan çıplak insanları sardı,, onları parlaklığıyla boğdu. Comyn, kalabalık arasında, ezildiğini zannetti. îçinden doğru kopup gelen bazı hisler vardı. Kendisini bu parlak dünyadan ayıran şeylerden kurtulmak arzusuna kapılıyordu.
Comyn, birden hay kırarak kendisini toparlamaya çalıştı. Sesi, insan sesine benzemiyor, boğazlanan bir hayvanın sesini andıryordu. Eirden öfkeyle, kendisini saran yıldızın kollarına doğru aldırdı. Çılgın gibi kurtulmaya çalışıyordu.
Ballantyne gibi olmayı arzu etmiyordu. Paul gibi ruhunu ve vücudunu başka bir şeye satmış olmak istemiyordu. Strang gibi, hücreleri hâlâ canlı olarak yıldızların koynuna atılmak, alevlere hediye edilmek istemiyordu.
Çevresini saran parlak beyazlıkla mücadele etti. Fakat yumrukları duman yığınları arasına dalıp bir şeye-dokunmadan karşıya geçiyordu. Tekrar kaçmak istedi, yine çıplak vücut barajıyla karşılaştı. Bu canlı barajın içinde Transuranlarla başbaşa bırakılmış oluyordu.
Yardım etmesi için Paul'a haykırdı, fakat PaPul ışık peçesi arkasında kaybolmuştu ve kendisine kimse yardım edemezdi.
Umutsuzluk içinde bekledi. Zırhı kalındı ve sağlam* di. Fakat bunlar transuranik kuvvetlerdi, kimse ne olduğunu bilmiyordu, radyasyonları tanınmıyordu.
Elbisesinin ışm geçirmez dokusunun arasından hafif bir sızıntı gibi geçen gücü hissediyordu... Bu güç, gittikçe kuvvetleniyordu. Comyn, elbisesinin içinde kapana kıstırılmış gibi duruyor ve miğferin camından kendisini son derece büyüleyen ışığın etkisi altma girmek üzere olduğunu hissediyordu.
Bu uyarıcı bir histi; tıpkı karlı bir sabah, bulutların arasından süzülen güneş gibi uyarıcıydı. Vücuduna zerre zerre dağılan kuvveti, ve bu kuvvetin dokunduğu yerlerde korkunun kaybolduğunu hissediyordu. Kendisini sisli kolları arasında tutan ateş, beyaz ışık içinde yüzermiş gibi görünüyordu. Çok garip bir gerçek yavaş yavaş Comyn'in beynine işliyordu. Transuranlardan korkması gerekmiyordu.
Sıcaklık ve hayat dalgası yavaş yavaş içine işlemek istiyor, fakat üstündeki zırh arada bir engel teşkil ediyordu* Başındaki miğferin madenini çeşitli, küçük parmaklardan meydana gelmiş beyaz zafer ağır ağır sarıyor, beynini zorluyordu. Paul neden hiç bîr zaman geri dönemeyeceğini anlıyordu. Neden çevresindeki insanların bakışlarından rahatsız olduğunu biliyordu. Vickrey'in gözlerindeki boş-luğunmanâsunı kavrıyordu. Bu* çıplak insanların artık neden uygarlık istemediklerini çözümleyebiliyordu. Başlangıçtaki güç, hayat tohumu, hayat fıskiyesi...
Vücudu kaldırıldı ve parlaklığa doğru uzatıldı. Vücudu parlaklık içindeki beyaz yıldızlara dokunmak istiyordu. Çünkü, onların vereceği kuvvet hücrelerin deki korkuyu, ihtiyacı atacak, yerine hayat tohumunu ekecek, onları ebedileştîrecekti. Paul'un özgür olması gibi kendisi de özgür olmak istiyordu.
Bakire ormanlar, kan dökülmemiş ovalar vardı. Artık açlık, arzu ve zorlukla temin edilebilen ihtiyaçlar olmayacaktı. Gündüz sadece güneş, geceleri ay olacaktı; sonu olmayan bir zaman, üzüntüsüz geçen günler önlerinde uzanacak, ölüm korkusu kalmayacaktı.
Comyn'in beynindeki direniş son haddini buluyor ve şu düşünceyle tartışıyodu.
«Bütün bunların ötesindesin. Bu insan yaşantısı olamaz, insan böyle yaşayamaz. îlkel insan olamazsın, onlar gibi arzusuz yaşayamazsın. "Sakın dokunma!»
Fakat Comyn, bozulmanın ne olduğunu gimd: çok iyi anlıyordu. Dostluğu, arkadaşlığı sadece bir avuç beyaz ı§ığa terke tmesi gerekiyordu. .Transur ani arın dünyası onu çağırıyor, fakat Comyn bu çağınyı duymamaya gayret ediyordu.
Miğferinden süzülen yıldızın parlaklığı şimdi beynine islemeye başhyordu.Bütün kuşkulan» korkulan beyazlığın içinde eriyip kaybolmak üzereydi. Kanmaması gerektiğini biliyordu, ama Cennette bulunabilecek koşullar önüne atılıyordu. Ellerini kaldırıp zırhının kayışları üzerine koydu.
Birisi elini yakaladı. Birisi haykırdı ve meçhul eller tarafından yıldızın sisli kollan arasından çekilip uzaklaştırıldı. Yıldızın parlaklığı şimdi daha da azalmıştı. Hay-kırarak kurtulmaya çalışırken Peter Cochrane'in yüzünü gördü. Miğferin camından biîe Peter'in yüzündeki dehşet ifadesi okunuyordu. Peter Cochrane sesinin bütün gücüyle haykırıyordu. Dönen yıldızlar her tarafta uçuşuyordu. Çıplak insanlardan çoğu iki büklüm, yıldızın ışıklı kollarına uzanmış gibi duruyorlardı. Onların arkasında silâhlı ve zırhlı adamlar bulunuyordu.
Comyn, zırhını parçalayıp çıkarmaya çalışıyordu. Herkes korkuyordu; Peter Cochrane korkuyordu; Bal-lantyne de onlar gibi korkmuştu. Korkularından Comyn'i hayata geri döndürmeye çalınıyorlardı.
— Comyn! Ne yaptığmnı farkında değil misin? Oraya bak!
Comyn, işaret edilen yere baktı. Stanley, artık taş duvara yapışmış durmuyordu. Çıplak adamların yanında duruyordu ve sırtındaki zırhı çıkarmıştı.
— Artık onu kaybettik! Ne olduğunu anlayamadan diğerlerini de kaybettik.
Peter'in yanaklanndan ter süzülüyordu. Öfkesinden , yüzü morarmıştı, Comyn'i çekiştiriyor, onu uzaklaştırıp
kurtarmak istiyordu. Daha Önce ellerinde silah olan adam-lanîiı kurtarmıştı.
Mağaranın karşı ucunda duran Stanley kollarını mağarayı dolduran yıldızlara doğru kaldırmıştı. Stanley de diğerlerine benzemiş, beyaz bulutların arasında kaybolmuştu.
— Kayıp... Comyn haykırdı.
— Yüzüne bakın! Ö kaybolmadı, siz kayboldunuz! Siz! Bırakın beni!
Peter, çaresizlik içinde Comynl oradan uzaklaştırmaya çalışırken.
— Elliyorum,dedL Delilik. Kendi içinde de hissettiğim için biliyorum. Bana karşı koyma, Comyn. Diğerleri artık yardım edilemeyecek durumda, fakat...
Yumruğunu Comyııln miğferi üstüne indirdi.
— Verdikleri hayat değil. Hudutsuz bir hayal, hayatın tamamen zıddı.
Comyn, Tranşurana baktı. Anlamıyorlardı, çünkü korkuları çok büyüktü. Fakat onların yanında kalamazdı. Kendisini tutan ellerden kurtularak ileri doğru atıldı, Arkasından bir tüfeğin namlusu kalktı ,ve ışm kustu.
Comyn'in sırtındaki zırh radyasyonu geçirmezdi, ama gok tüfeğinin ışınlarına dayanamazdı. Mağaranın ışıklan gözlerinin önünden silindi ve kendisini karanhğm kucağına terk etti.
15.
Comyn acıyla kendisine geldi. Sadece vücudunu etkileyen acı değildi; kulakları da garip bir sürtünme sesiyle etkileniyordu.
Ne olduğunu biliyordu. Ama bilmek istemiyordu. în-kâr etmek, bildiklerini yalanlamak istiyordu, ama biliyordu. Sür-vitesin sesi, Sür-vites ve gemi...
* Gözlerini açması gerekiyordu. Gözlerini de açmak istemiyordu, ama iradesi isteğine hakim oldu. Kamarasının metal tavanını ve Doktor French'in yüzünü gördü.
— Comyn?
Doktor Fren eh, sesine tabii bir ton vermek istiyor, fakat pek bağan sağlayamıyordu.
— Artık temizlendin sanıyorum. Roth*la beraber çok çalışmak zorunda kaldık. Fakat şansın iyi gitmiş, ancak çok az bir iz bulabildik. Aldığın zehirin son zerresini d« vücudundan çıkardığımızı sanıyoruz...
Comyn:
— Defolun buradan, dedi.
— Beni dinle! Bir şok geçirdi ve sebebi vardı...
— Defolun!
FrencVin yüzü kayboldu. Mırıltı sesleri ve kapanan kapının gürültüsü işitildi... Artık sür-ivitesin sesinden başka ses duyulmuyordu.
Comyn, yattığı yerde mümkün olduğu kadar hareket etmemeye, düşünmemeye ve hatırlamamaya gayret ediyordu. Gökten inermiş gibi görünen yıldızları unutmasına imkân yoktu.
î>elirmiştit Kaçıp kurtuîabildiği için şanslı sayılmalıydı. Sonu, Ballantyne gibi olabilirdi. Bunu kendi kendisi-nedefalarca tekrarladı. Fakat PauFu düşünmesine engel olamıyordu. Her saniye, Paul'dan, diğerlerinden biraz daha uzaklaşıyordu. Paul ve diğerleri kurtulmuşlardı; kimsenin yaşayamadığı bakır Ay'la aydınlatılmış bir dünyada yaşıyorlardı,
Kadın gibi hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyordu, ama yapamıyordu. Uyumak istiyor, uyumaya da muvaffak olamıyordu. Bir müddet sonra Peter Cochrane geldi. Nezaket kurallarına uymayan bir kişiliği vardı.
Kara gözlerini Comyn'e dikerek:
— Demek kendini iyi hissetmiyorsun. Kendini iyi hissetmiyorsun, çünkü, sert tabiatlı, sağlam karakterli Comyn'in ve bir gerçekle yüzyüze geldiğin zaman çocuk gibi kadın. Kendi kendini affedemiyorsun.
Comyn, Peter'a baktı, fakat cevap vermedi, Zaten cevap vermek zorunda değildi. Bakışlarında bir şey olmalıydı ki, Peter'in yüzü birden değişti.
— Bak, Comyn, hislerini düzene sokabilirim. French*-in söylediğine göre, Transuranlara karışanlar, korkusu az olan insanlar. Yani, yeteri kadar dikkatli olmayan, içgüdüsü zayıf oîan insanlar.
Comyn sordu.
— Stanley? Peter:
— Evet, dedi. Onu orada bıraktık. Başka ne yapabilirdik? Darbeyi karşılayanı adı ve etkisine kapıldı. Geri getirseydik, Ballantyne'in başına gelenler onun da basma gelecekti. Arzu ettiği gibi onu orada bırakmak daha doğruydu. Belki bilmiyorsun, ama tam zamanında kaçabildik, yoksa hepimiz orada kalacaktık .
Comyn:
— Beni kurtardığın için teşekkür mü bekliyorsun?, diye sordu.
Peter'in yüzünde öfke izleri belirdi, fakat Comyn konuşmasına devam etti.
— Kapıdan girdin ve bir adamı, bir daha bulamaya-*cağıbir hayatı yasamaktan ala koydun, bunun karşmğın-dada teşekkür bekliyorsun, ha?
Oorayn, kalkıp oturmuştu. Peter'in engel olmasına fırsat vermeden konuştu.
— Biliyor musun nedir? Korktun, hem de öylesine korktun ki küçücük Peter Cochrane olarak kalmayı tercih ettin. Korkunun yüzünden bunun zehirlenme olduğunu kabul ediyorsun.
Peter cevap vermedi. Gözlerini Comyn'e dikmiş bakıyordu. Yüzünde yorgun bir ifade vardı. Omuzlan bile çökmüş görünüyordu.
Bir dakika sonra:
— Belki haklısın, diye fısıldadı. Fakat, Comyn... Peter cevap vermedi. Gözlerini Comyn'e dikmiş bakı-
onu çimdi daha iyi anlıyordu. Peter'in bütün yüz hatları sinirlerinin ne kadar gergin olduğunu gösteriyordu.
— ... fakat Comyn,bir insan çıöyle böylebir insan mı olmalıdır? Transuranlar böylesine parlak bile görünseler, insanları melek bile yapsalar, insanların körü körüne bir şeyi bilmeden, o şeye dalmaları hatalıdır. Belki asırlar sonra biz de onlar gibi olacağız, ama içinde bulunduğumuz şartlar bizi engelliyor.
Comyn:
— Tabiî, bu düşüncelere sadık kılmalısın, dedi. Bildiğimiz tek hayat şekli bu, şu halde bildiğimiz hayat şekline bağlı kalmalıyız. Barnard II yıldızının sakinleri ne uzay gemisi yapabilirler ne de Ay'da bir şato inşa edebilirler. Bu bakımdan biz daha iyiyiz. Yoksa hatalı mıyım?
Peter ağır ağ:r başını sallayarak:
— Düşünüş meselesi, dedi. Bir soru, fakat cevap vermek zorunda olursam verebileceğim tek cevap vardır. Zamanla beni anlayacağını sanıyorum.
Bir müddet sustu sonra ekledi.
— Ballantyne anlamıştı. Ya zırhı dayanamadı, ya da zırhını çıkarmıştı, çünkü vücudundaki doz yüksekti. Fakat cennetin kapılan içinde kalamazdı. Belki, o cenneti başka bir gözle görmüş ve gördüklerinden hoşlanmamıştı.
Comyn:
— Muhtemel, dedi.
Son dakikada Stanley'in yüzünün aldığı ifadeyi düşünüyordu. Hayatta hiç bir zaman tatmin olmamış bir adam, küçük bir insandı ve hayatın anahtannı Transuranlann arasında bulmuştu. Stanley orada kalmış, Comyn burada kalmıştı. Nedense Stanley'e karşı nefreti bir kat daha arttı.
Peter kamaradrjı çıkmak üzere döndü.
— Fren eh dolaşabileceğini söyledi. Burada oturup düşünceye dalma. Durumunu kötü yapmaktan başka bir şey yapmış olmazsın.
Comyn, kendisine içtenlikle küfür edince Feter gülümsedi.
— Senden iyi bir melek olamazdı, dedi, sonra kamaradan çıktı.
Comyn, yüzünü avuçlarının arasına aldı. Kapalı gözlerinin arkasından bile parlak parlak uçuçnn yıldızlan görebiliyordu, Büyük bir el tarafından kavranmış, iyice silkelendikten sonra bomboş bırakılmıştı.
Gemide dolaşmak istemiyordu. Daha önce yaptığı işleri yapmak için geri dönmek istemiyordu. Kimseyi görmek arzusunda değildi. Fakat içmek istiyordu. Kamarasında içki olmadığı için dışarı çıkmak zorunda kaldı.
French'le Roth'un ne yaptıklarım bilmiyorlardı, nma kendisini bir çocuk kadar kuvvetsiz hissediyordu. Sanki gördüğü her sey asılsızdı. Ana kamaraya girdiği zaman masanın etrafında oturan adamlann, hastalıklı yüzlerini görünce şaşırdı. Comyn'm, girmesi üzerine taşlarını çevİrip
baktılar, sonra kendilerine kötü şeyler hatırlatmasından Ötürü olacak, başlarını yine çevirdiler.
Masanın üstünde bir gişe vardı. Comyn, şişede kalan içkiyi bir bardağa boşalttı vebasına dikti. Viski gırtlağını yakarak midesine kadar indi. Pek fazla etkili olmamakla beraber uyuşuk sinirlerinin gevşemesine yardımcı oluyordu. Çevresine bakındı, ama kimse ondan tarafa bakmıyordu.
Comyn, bomba gibi patlayan sesiyle:
-— Yeter artık, dedi. Merak etmeyin patlamam.
Masada oturanların bazısı sırıttı, bazısı mırıldandı. sonra yine kendi alemlerine daldılar.
İçlerinden biri konuştu.
— öğrenmek, bilmek istiyorum. Ne gördük? O gördüğümüz şeyler...
French içini çekti.
Hepimiz öğrenmek istiyoruz. Hiç birimiz kesinlikle öğrenemeyeceğiz* Fakat,,. Sustu, sonra:
— Onlar «şey» değüdi, dedi. Hayat tohumlarıydı, transuranik bir dünyada yaşayan insanlara yarayan hayat tohumlarıydı. Uraniumdan çok daha karışık atomlardan meydana gelmiş bir enerji zinciriydi. İnsanın çok zayıf olan hücrelerini kolaylıkla değiştirebilen bir atom zinciri...
Comyn, Vikcrey'in sözlerini düşündü. «Hayatın başlangıcı, hayat ağacı.» Birisi asık suratla:
— Bir şey biliyorum, dedi. Kimse fceni bir daha oraya götüremez.
Peter Cochrane:
— îçbm rahat etsin, dedi. Kimse Barnard üye gidecek değil.
Fakat, Comyn, Peter'la yalnız kalınca:
— 155
— Yanılıyorsun, dedi. Sonunda yine oraya gideceğim, Peter başını salladı.
— Gideceğim düşünüyorsun. Hâlâ etki altodasın. Fakat bu etki yavaş yavaş kaybolacaktır.
— Hayır.
Fakat Comyn yanılmıştı, Peter'in söylediği gibi etki yavaş yavaş kayboluyordu. Yine eskisi gibi insandı, insan gibi yiyor, içiyor, uyuyor ve konuşuyordu. Anılarını kaybetmiş olamazdı, fakat hayatm sonundaki bir hayat hiç bir insanı sürekli oîarak etkileyemezdi.
Nihayet zamansızlığın sonuna ulaştılar. Sür-vit esten çıkarken yine aynı tepkilerle karşılaştılar, yine kendilerini normal uzayda buldular. Kıra bir müddet sonra Ay gümüş parıltılanyla uzayda göründü. îkinci Büyük Sıçrayış da son bulmuştu.
Yeni yeni yüzler, insanın abgık olduğu havaya kavuşması az da olea bir şaşkınlık yaratıyordu. Bahçe, Comyn*-in gidişinden beri hiç değişmemişti. Comyn, bahçede bir yabancı gibi yürümekle beraber, ayaklarının altındaki toprağın yabancısı olmadığını biliyordu.
Böyle hisseden sadece Comyn değildi. Başarısız bir iş yapmışlardı. Claudia, Stanley'in ölüm haberi üeziren avaz avaz ağlıyordu. Sta-nley'in ölmüş olduğu söylenmişti; bir bakıma doğru sayılırdı. Hiç bir yıldızı fethetmemiş-lerdL Ama bir yıldız onların hepsini fethetmişti.
Comyn, kalabalık arasında göremediği bir kimseyi arıyordu.
Nerede olduğunu söylediler.
— Gemi gittikten sonra buruda kalmak istemedi. Söylediğine gör s burası uğursuzmus ve uğursuzluğa tahammül edemezmiş. Bu bakımdan New York'a döndü.
— Sydna'nm ne demek istediğini çok iyi biliyorum. Büyük evin holü serin ve loştu. Comyn de holde bekleyecekti, ama Peter bunu engelledi.
— 15ö —
— Sana ihtiyacım olabilir, Comyn. Bu ige hepimizden çok sen yakındın. İhtiyar Jonas'a dert anlatmak kolay değildir.
Comyn, bir kere daha istemeyerek eski eşyalarla döşeli küçük odaya girdi. Jonas yine eski yerinde oturuyordu. Elleri kupkuru gözükmekle beraber hâlâ canlıydı. Gözleri iki ateg parçasını andırıyordu.
Koltuğundan ileri doğru uzanarak:
— Aldın, ha, Peter?, dedi. Cochrane Transuranik! ' îyibir deyim, öyle değil mi ? Ne kadar, Peter ? Ne kadar
olduğunu söyle \
Peter tane tane:
— Onu alamadık, Büyükbaba, dedi. Dünya... zehirli. Ballantyne'in adamlar ve kendi adamlarımızdan üçü...
Bir an sustu, sonra birkaç teknik kelime eklemesinden sonra:
— Cochrane Transuranik diye bir şey olmayacak, ne §imdi ne de sonra.
Bir dakika kadar Jonas sustu. Yüzündeki deri patlayacak kadar kızarmıştı. Comyn, onun hesabına üzüldüğünü hissetti. Çok şeye sahip olduğu halde ölmünden önce bir de yıldıza sahip olmak istiyordu.
Jonas:
-— Demek elinden kaçırdın, dedi.
Sonra dilinin yettiği kadar, Peter'e küfür etti. Alçak ve korkak kelimeleri, ettiği küfürlerin en hafif kelimeleriydi.
Sonunda:
— Pekâlâ, dedi. Korkak olmayan bir adam bulacağım. Başka bir gemi göndereceğim...
Peter:
— Hayır, dedi. Hükümetin yetkilileri ile konuşacağım. Başka yıldızlara yolculuk yapılacak. Fakat Barnard yıldızına adım atılmamalıdır. Oradaki radyoaktif zehirlenmenin önüne geçilemez.
Jonas*ın ince dudakları kımıldıyor, ama ağzından tek kelime çıkmıyordu. Bütün vücudu öfkesinden tir tir titriyordu.
Peter, yorgun bir tavırla:.
— Özür dilerim, dedi. Fakat durum böyle. Jonas:
— Özür dilemek, diye mırıldan di. Eğer yine genç olsaydım, eğer ayakta durabilseydim, bir yolunu bulup...
Comyn sert sesle:
— Bulamazdın, dedi.
Birden heyecanlanmıştı. Hatırladığı birçok şey vardı.
Öfkeyle Jonas'a doğru eğildi,
•— Öyle şeyler var ki, Cochrane'lerin büyüklüğü büe onlarla başa çıkamaz. Açıklamaya çalışsaydım, anlamazdın, fakat Peter tamamen hakhdır.
Comyn topuklarının üzerinde döndü ve odadan çıktı. Onun peşinden Peter de odayı terk etti.
Comyn, yüzünü buruşturarak:
— Haydi, gidelim, dedi, New York'a gidelim, dedi.
Ne w York'a indikleri zaman, kendilerini karşılayanların arasından sıyrılıp kurtuldular. Comyn, Feter'e:
— Sen Hülrumet Yctküilerini görmeye git, dedi. Benim yapacak daha iyi işlerim var.
— Ya seni de isterlerse...
— Rocket Room barında olacağım.
Daha sonra Comyn, Rocket RoonVda baramerikanm taburelerinden birine çöktüğü sırtını video ekranına dönmüştü, ama spikerin sesine karşı kulaklarını tıkayamaz-
di.
«... ve bu akıllara durgunluk veren ikinci yolculuk, radyoaktif zehirlenmelere yol açan yıldıza bir daha imlemeyeceğini ispatlamıştır. Başka yıldızlara yolculuklar düzenlenecek, yeni yeni yıldızlar bulunacaktır ve...»
Oomyn, evet, diye düşündü. Başka yıldızlara da gidilecektir, ama hiç birisinin dünyamıza benzemediği anlaşılacaktır. İnsanlık komedisinin başka yıldızlarda sökmeyeceğini, oynanamayacağını benim kadar onlar da anlayacaklardır.
Genizden gelme tatlı sesi duyduğu zaman hemen dönmedi.
— Beaıa bir içki ısmarlasana, Comyn!
Arkasına döndüğü zaman Sydna'yı göreceğini çok iyi biliyordu.
Genç kadra hiç değişmemişti. Sırtındaki beyaz elbise yine omuzlannı çıplak bırakıyordu. Saçları yine aynı renkteydi, dudaklarmdaki tebessüm bile değişmemişti.
Comyn:
— Tabiî, ısmarlarım, dedi. Otur.
Sydna tabureye ilişti ve bir sigara yaktı. Dumanların arasından Co.myn'e baktı.
— îyi görünmüyorsun, Comyn,
— Acaba?
— Peter, orada pek hoş olmayan olaylarla karşılaştığını söyledi.
— Evet, öyle kötü olaylar ki orada kalmaya cesaret edemedik, kaçıp dünyaya gelmeyi tercih ettik:
— Peki, Paul Rogers'ı buldun mu?
— Buldum.
Fakat onu geri getiremedin mi? — Hayır. Sydna içkisini aldı.
— Pekala. Sydna ağzım kapamasını bilir. Şerefine! Bir dakika sonra:
— Bir şey daha öğrendim, Comyn. Oldukça sert bir adamsın.
— Nihayet Öğrenebildin.
— Evet, öğrendim. Böyle olmasına rağmen seni özlediğimi de anladım.
— Yani?
— Fazla dolambaçlı konuşamıyorum. Evlenmek istiyorum ve düşünüyorum. Belki benim için daha hayırlı olur.
— Çahsmak zorunda kalmayacak kadar paran var mı?
— Hem de fazlasıyla, Comyn.
— Eh, belki bir şeyler düşünürüz. Mamafih, para harcamaktan bıkar tekrar çalışmaya başlayabüirim. Yalnız bir şey var.,.
— Neymiş o?
— Bir şeyi öğrenmen gerekiyor, Sydna. Tanıdığın aynı adam değilim. îçimde bazı değişiklikler oldu.
— Hiç göstermiyorsun.
— Göreceksin. Ay'daki şatonun uğursuz olduğunu düşünerek orada oturmak istememişsin. Peki, uğursuz bir adamla nasıl yaşayacaksın ?
— Senin uğursuzluğunu gidererek, Comyn.
— Yapabilecek misin?
— Denemek zevkli olacak. Birer içki daha içelim.
Comyn, döndü, garsona işaretle iki içki istediğini anlattı, Bu hareketi bazı amlarmın tazelenmesine sebep olmuştu.
«Kayıyorum. Yine geriye bakıyorum. Kendine gel, Arch Comyn! Nasıl olduğunu unutuyorsun, ama yine de bütün hayatın süresinde aklından çıkarmayacaksın ve oraya dönmek arzusunu yenemeyeceksin, ama korkacak-.SUl...
Birden düşüncelerini yarıda kesti ve Sydna'ya baktı.
— Anlaşma üzerine içecek miyiz?
Sydna bağıyla evetledi ve serbest elini Comyn'e uzattı. Comyn'in güçlü parmaklan Sydna'nm esmer elini kavladığı zaman, Sydna:
Birdenbire başka içki istemediğimi anladım, dedi. Ağlamak istiyorum.
Sydna hıçkıra hıçkıra ağlamaya bağladı.
SON
*
Kuş cıvıltısını andıran ses daha hafif olarak duyuldu, ama bu sefer sos, dnhe yakından gelmişti, Otuz metre kadar ilerde küçük bir koru vardı. İki adem geceleyin Öten bu kuşu veya yarattığı görebilmek İçin bu knruya doğru baktılar... Ağaçların büyük dallarının altı koyu karanlık olmakla beraber gecenin aydınlığında kalan ufak, tefek düzlükler gcirmnk mümkün oluyordu. Comyn. böyle düzlüklerin birinde, hareket eden bir şey gördüğünü zannetti...
İki edam, koruya doğru koştular... Agnçlann arasında İnce uzun boylu, soluk fildişi renkli, çırılçıplak adamlar vardİH.. Hatta, bunların çoğu kadındı...

Click or select a word or words to search the definition