Türkiye'nin Yeni Dünyası

TÜRK DIŞ POLİTİKASININ DEĞİŞEN DİNAMİKLERİ

Editörler
Alan O. Makovsky, Washington Yakın Doğu Politikası Enstitüsü’nün kıdemli üyesi ve müdürüdür. Birleşik Devletler’in bölgesel politika sorunlarının yanı sıra Türkiye ve Ortadoğu’yla ilişkileri üzerine çok sayıda eser vermiştir. İstihbarat ve Araştırma Dairesi’nin Doğu Avrupa bölüm şefliği, Türkiye’de üslenen Çekiç Güç’ün siyasi danışmanlığı ve Ortadoğu Özel Koordinatörü’nün danışmanlığı gibi görevlerde ABD Dışişleri Bakanlığı bünyesinde onbir yıl çalıştıktan sonra 1994 yılında Washington Enstitüsü’ne katılmıştır.
Sabri Sayarı, Amerikan üniversitelerindeki Türkiye üzerine bilimsel araştırmaları destekleyen Georgetown Üniversitesi’nde faaliyet gösteren, kar amacı gütmeyen özel bir eğitim kuruluşu olan Türk Araştırmaları Enstitüsü’nde yönetim kurulu başkanı olarak görev yapmaktadır. Sayarı, Georgetown Üniversitesi’nin Dış Politika Okulu’nda ders vermekte ve şu anda ABD Dışişleri Bakanlığına bağlı Dış Politika Enstitüsü’nün Türk Dünyası Araştırmaları’nın başkanı olarak görev yapmaktadır. Kendisinin, demokratikleşme, siyasi partiler, ekonomik reform politikası ve dış politika dahil olmak üzere Türk Politikasına ilişkin birçok eseri yayımlanmıştır.

Teşekkür
Bu kitaptaki hemen hemen tüm bölümler, 1997-98 yılları arasında Washington Yakın Doğu Enstitüsü tarafından düzenlenen Türk Dış Politikasına ilişkin beş seminerdeki sunumlardan doğmuştur. (Garreth Winrow’un makalesi seminerlerin sonrasında eklenmiştir.) Bu seminerler sadece, Smith-Richardson Vakfı’nın cömert desteğiyle gerçekleştirilebildi. Gösterişten uzak yaklaşımıyla bilinen Smith-Richardson yıllardır dış politikayla ilgili birçok birinci sınıf projeyle ilgilenmiştır. Vakfın bize duyduğu güvenden ve personeliyle, özellikle Nadia Schadlow’la çalışma fırsatı yakalamaktan gurur duyduk.
Türkiye’nin Batıyla ilişkilerine yönelik beşinci seminer için önemli miktarda katkı, Birleşik Devletlerin Türkiye, Yunanistan ve Almanya Büyükelçiliklerinin Bilgi Servisi Ofislerince sağlandı. Hem projemize kıt bütçelerinde önemli bir yer ayırdıkları hem de seminer gündemiyle ilgili önemli öneriler getirdikleri için halkla ilişkiler danışmanları Helena Finn, T.J Dowling, Arlene Jacquette ve David Arnett’a minnettarız.
Yazarları ve editörlerin yanı sıra bazıları da seminerlerdeki tartışmalara katılarak değerli öneriler ve önemli görüşler öne sürdüler. Bu kişiler arasında Oya Akgönenç, Bülent Alirıza, Bülent Aras, Ekave Athanassopoulou, Sencer Ayata, Bahmut Bali Aykan, Hüseyin Bağcı, Menri Barkey, Fuat Çalışır, Oğuz Çelikkol, Van Coufoudaki, Theodore Couloumbis, Metehan Demiry, Nadir Devlet, Cem Duna Semil Egeli, Şükrü Elekdağ, Asım Erdilek, Sedat Ergin, Andrew Finkel, Graham fuller, Paul Goble, Thomas Goltz, Jean-Marie Guehenno, Şükrü Gürel, Talat Halman, Famil Ismailov, Charles Jenkins, Paul Jureidini, Bahadır Kaleağası, Ali Karaosmanoğlu, İbrahim Karavan, Dimitris Keridis, Hakan Kırımlı, Sami Kohen, Fehmi Koru, Martin Kramer, Ömer Kürkçüoğlu, Gün Kut, Barry Lowenkron, Heath Lowry, Carol Migdalovitz, Malik Mufti, Vitaly Naumkin, Selim Oktar, Ümit Özdağ, Soli Özel, Erdal Öztürk, Necdet Pamir, Daniel Pipes, Hugh Poulton, Harold Rhode, Philip Robins, John Roper, Özedem Sanberk, Mahmood Sarioghlam, Robert Satloff, Martin Sletzinger, Udo Steinbach, Seyfi Taşhan, Maria Todorova, Alexandre Toumarkine, Dimitrios Triantaphyllou, Baran Tuncer, Hasan Ünal, Ross Wilson, James Wolfe ve Paul Wolfowitz bulunmaktadır. Seminer sonrası bu kitabın üretim aşamasında Keith Weissman ve Birol Yeşilada’dan gelen öneriler de çok yararlı olmuştur.
Çalışkan baskı editörümüz Bob Greiner, bizim bitmek tükenmek bilmeyen isteklerimizle de başa çıkarak bu kitapta müthiş bir iş çıkardı. Washington Enstitüsü'nün yayın müdürü Monica Neal Hertzman baskıya hazırlanmasında önemli katkılarda bulundu. Yayın sorumlumuz Alicia Gansz'ın titiz ve özverili çalışmasını da unutmamak gerek. Her üçüne de yardımlarından ötürü teşekkürü borç biliriz.
Projeye yönelik desteklerinden ötürü Washington Enstitüsü'nun genel müdürü Robert Satloff'a, yorulmak bilmeksizin yaptıkları çalışmalarla seminerlerin ve kitabın oluşmasını kolaylaştırdıkları için Enstitü çalışanlarına da minnettarız. Edward Finn, James Green, Niyazi Günay, Yola Habif, Laura Hannah, Rebecca Medina, Michael Moskowitz, Levent Onar, Benjamin Orbach, Yoav Schlesinger, Sulay Öztürk ve Liat Radcliffe'in çok değerli katkıları oldu. Seminer organizatörü olarak seminerin planlanmasında ve katılımcılarla temas kurulmasında büyük işler çıkaran Yonca Poyraz-Doğan'a çok şey borçluyuz.

Önsöz

Gerek Ortadoğu'da gerekse de civar bölgelerde geçen on yılın en önemli gelişmelerinden biri Türkiye'nin bölgesel bir güç olarak doğuşudur. Alan Makovsky ve Sabri Sayarı'nın Giriş bölümlerinde işaret ettikleri gibi, bazı etkenler Türkiye'nin durağan siyasi bir aktörden daha iddialı bir ülkeye dönüşmesini mümkün kıldı. Bu etkenler, daha güçlü bir ordu, daha zayıf komşular, eski Sovyetler Birliği'nden ayrılan Türki Cumhuriyetlerle ve İsraille yakın ilişkiler kurmak biçiminde kendini gösteren dış politika önceliklerinin genişlemesidir.
Türk dış politikasının yeni dinamikleri başka hiçbir yerde Ortadoğu'da olduğu kadar belirgin değildir. Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın Türkiye'yi, 1991 yılında Saddam Hüseyin'e karşı ABD önderliğinde yürütülen savaşa dahil etme kararı, bölgede Türkiye için bir dönüm noktasına işaret etmekteydi. O zamanden beri Türkiye –bazen fırsat yakalamaktan çok tehditi savuşturma güdüsüyle de olsa- Ortadoğu'daki sayısız girişim içinde yer almıştır. Bölücü Kürdistan İşçi Partisi (PKK)'yle olan mücadelesinin bir parçası olarak Türkiye, PKK'nın üs bölgesi olarak kullandığı kuzey Irak'a birçok kez harekat düzenlemiştir. 1998'in sonbaharında Türkiye, Suriye'yi, bölücülere destek vermeyi kesmesi ve PKK lideri Abdullah Öcalan'ı sınırdışı etmesi husunda uyardı. Türkiye'nin gücünden çekinen Şam, bu isteğe derhal uydu.
Önemli bir Ortadoğu aktörü olarak Türkiye'nin oynadığı rol, doğal olarak kendisini Washington Yakın Doğu Enstitüsü'nin ilgi odağı haline getirmiştir. Türkiye, ABD Dışişleri Bakanlığı'nın "teröre destek olan ülkeler" listesindeki üç ülkeyle (İran, Irak ve Suriye) sınırdaş olan tek ülkedir. Ayrıca, İsrail'le olan ilişkileri de Türkiye'nin bölgedeki kredibilitesini güçlendirmiştir. Gerçekten de 1998 yılında Suriye Devlet Başkanı merhum Hafız Esad'ın Türkiye'nin tehditleri karşısında teslim bayrağını çekmeye hazır olması muhtemelen bu savı açıklamaktadır. Türkiye ile İsrail arasındaki şu anki ilişkiler, güvenlik, ticaret, turizm ve üniversiteler aracılığıyla yapılan entelektüel etkileşimi de içeren birçok boyuttan oluşmaktadır. 1999 yılında İsrail, Türkiye'nin Ortadoğu'daki önde gelen pazarı haline gelmiştir.
Aşağıdaki makalelerin de gösterdiği gibi, Türkiye, bölgede, tek başına, üstün özelliklere sahip pivot bir devlettir. Kasım 1999'da, Başkan Clinton " Türkiye'de Avrupa ve Müslüman dünyasının barış ve uyum içersinde buluşabildiğini" belirtmiştir. Türkiye Batı ittifakı içinde Müslüman çoğunluğa sahip tek ülkedir, İslam Konferansı Örgütü'ndeki tek Batılı müttefiktir. Birleşik Devletler, Türkiye'nin Avrupa Birliğine üyelik amacını kuvvetle desteklemekte, ve bu laik, demokratik ve Batı yanlısı ülkeyi İslam dünyasına model olarak görmektedir.
Türkiye'nin komşu bölgelere yönelik politika yaklaşımları, Birleşik Devletler'in, sadece Ortadoğu değil başka bölgelere ilişkin politikasını da etkilemektedir. Richard Holbrooke'un veciz bir biçimde ifade ettiği gibi Türkiye, "Avrasya kıtasında Birleşik Devletler açısından önem taşıyan hemen hemen her konunun kesişim noktasında bulunmaktadır." Gerçekten, Türkiye, geçen on yıl boyunca, Birleşik Devletler politikasının sayısız girişiminin merkezinde yer almıştır. Körfez Savaşı ve Kuzeyden Keşif Harekatı'nın yanı sıra Washington ve Ankara, NATO, Ortadoğu barış süreci, Bosna, Kosova, Azerbaycan ve Orta Asya'dan enerji nakli planları ile terörizmle mücadele gibi konularda birlikte hareket etmişlerdir.
Bu nedenlerden ötürü, Amerikalıların stratejik olarak önemli bu ulus hakkında daha fazla bilgilenmeleri önem taşımaktadır. Bölgesel uzmanların makalelerinden oluşan bu kitapta, Türk dış politikasının değişken unsurları ele alınarak, Birleşik Devletler'deki dış politika öğrencileri, bilim adamları, konuyla ilgilenenler ve diplomatlar dünyanın en önemli yeni güçlerinden biri hakkında aydınlatılacaktır.

Giriş

1997 ve 1998 yıllarında, Washington Yakın Doğu Politikası Enstitüsü, Türk dış politikasının değişen dinamiklerini ve trendlerini incelemek üzere Washington, D.C.'de, bir dizi seminer düzenledi. Bu kararın verilmesinde, Soğuk Savaş sonrasındaki Türk dış politikasının, Türkiye Cumhuriyeti 1923'te kurulduğundan beri en önemli ve değişken dönemlerden birine girmesinin büyük rolü olmuştur.
Uzun Soğuk Savaş dönemi boyunca Türk dış politikası birkaç temel soruna endekslendi: Sovyet tehdidinin nasıl savuşturulacağı, Yunanistan ve Kıbrıs konusunda Türk çıkarlarının nasıl korunacağı ve Birleşik Devletler ve NATO'yla ilişkilerin nasıl sürdürülüp güçlendirileceği gibi. Batı Avrupa'yla bütünleşmenin nasıl daha ileriye götürüleceği ve Soğuk Savaşın ikinci bölümünde de Suriye, Irak ve İran gibi komşular tarafından desteklenen terörle nasıl mücadele edileceği, baskısı daha az hissedilen fakat yine de önemli sorunlardı. Bu konular bir bütün olarak karmaşıklık ve bir problematik teşkil etmekteydi. 1970'lerin ortasında ABD tarafından silah ambargosu uygulandığı için, bir yandan Washington'la ikili ilişkiler tesis ederken diğer yandan da Kıbrıs ve Ege'deki rakip Yunanistan'la olan ilişkileri de yürütmek bağdaştırılması kolay olmayan hedeflerdi.
Soğuk savaş sırasında Türkiye'nin dış politika tehditleri arasında, tüm NATO müttefikleri tarafından paylaşılan nükleer tehditin yanı sıra maruz kalınan yüksek risk ile varlığına yönelik tehlikeler sayılabilir. Türkiye'nin Sovyetler'in istikrarsızlaştırma hedefi haline gelmesiyle birlikte, 1970'lerin sonundaki siyasi şiddet ve terör ortamında binlerce Türk hayatını kaybetti.
Öte yandan, Soğuk Savaş belli ölçüde düzen, istikrar ve öngörülebilirlik de sağladı. Stalin'in II. Dünya Savaşının hemen ertesinde kuzeydoğu Türkiye ve boğazlar üzerindeki talepleri Atatürk ve Lenin tarafından tesis edilen Türk-Sovyet dostluğu dönemine belirgin bir biçimde damgasını vurdu ve Ankara'yı Batıyla ittifak kurmaya itti. Fakat 1950'lerin ortasına kadar, Ankara ile Moskova arasında Soğuk Savaş boyunca sürecek olan bir modus vivendi oluşturulmuştu. ABD'nin Türkiye'ye yönelik desteği ve Türkiye'nin NATO üyeliği saldırgan eğilimler taşıyan Sovyetler Birliği'nin caydırılmasında kullanılan araçlardı. Türkiye'nin Sovyetler Birliği'yle olan uzun sınırı ve Sovyetler'in Varşova Paktı müttefiki Bulgaristan'la olan kısa sınırında herhangi bir olay meydana gelmedi. Soğuk Savaş'ın hiçbir aşamasında, 1962 Küba Füze Krizi'ndeki istisnai savaş olasılığı bir kenara bırakılacak olursa, Sovyetler Birliği ya da Varşova Paktı ile doğrudan düşmanlıklar yaşanmadı.
Soğuk Savaş esnasında, Türkiye’nin bölgesel çevresi bugünkünden çok daha fazla istikrarlı bir görünüm sergiledi. Kafkaslar ve Orta Asya kesin bir biçimde Moskova’nın denetimindeydi. Balkanlar, büyük ölçüde, Yugoslavya’da Tito’nun katı yönetimi ve Soğuk Savaş disiplini sayesinde ehlileşmişti. Ortadoğu’daki komşular ise o zamanlar da, tıpkı bugün olduğu gibi, istikrarsızlık kaynağıydı. Fakat Ankara, –kısmen zayıflığı nedeniyle, kısmen ticareti geliştirmek için, genellikle de büyük Arap davası Filistin sorununa karşılık büyük Türk davası Kıbrıs’ta Arap desteğini elde etmek amacıyla- Ortadoğu’daki komşularının bazı uygunsuz politikalarını genellikle destekledi.
Bugün Türkiye, tıpkı Birleşik Devletler gibi kendi varlığına yönelik hiçbir tehditle karşı karşıya değil. Fakat komşuları, artık nükleer savaş tehdidine maruz kalmasalar da, eskisinden daha karmaşık durumdalar. Soğuk Savaş dönemi boyunca tüm kariyerlerini uluslarının dış politikasını yönlendirmekle geçiren Türk yetkililer, hiç şüphesiz ardıllarının bugün karşılaştıkları sayısız bölgesel soruna şaşırmıyorlardır. Türkiye en azından yedi değişik bölgede doğrudan rol oynamaktadır: Batı Avrupa, Balkanlar, Ege ve Doğu Akdeniz, Ortadoğu, Kafkaslar-Hazar bölgesi, Orta Asya ve Kara Deniz. Bu eski Sovyet sonrası dünya hala Türkiye’ye yönelik tehditlerle dolu olmakla birlikte fırsatlar da sunmaktadır –Rusya’yla ekonomik ilişkiler, enerji dağıtım merkezi olma, yeni bölgesel işbirliği oluşumları ve belki Avrupa Birliği üyeliği. Arap dünyasından Sovyet etkisinin ortadan kalkması, Ankara’nın İsrail’le yakın ilişkiler kurmasını, bölücü örgüt PKK’ya karşı kuzey Irak’ta hava ve kara birlikleri konuşlandırmasını ve Suriye’ye, PKK lideri Öcalan’ı sınırdışı etmesi için ültimatom vermesini (1998’de gerçekleşti) mümkün kılarak Türkiye’nin Ortadoğu politikasında esnekliğe yol açmıştır.

Değişen Dinamikler
Washington Enstitüsü’nün birincil odak noktası, tam isminden de anlaşılacağı gibi, Birleşik Devletler’in, Türkiye’yi de içine alan, Yakın Doğu politikasıdır. Türkiye’nin Birleşik Devletler’in dış politikasında 1990’larda oynadığı rolün önem kazanmasıyla Türk dış politikasının değişen dinamiklerini incelemeye yönelik ilgimiz artmıştır. Türkiye, dünya politikasında gerçek bir bölgesel güç ve pivot devlet olarak gün geçtikçe daha fazla ortaya çıkmaktadır.
Özel sektörün büyümesiyle güçlenen Türk ekonomisi 1990’larda dinamik bir büyüme yaşadı. Askeri açıdan Türkiye, ikiyüzden fazla F-16 savaş uçağının ortaklaşa üretimi (Amerikan Lockheed Martin şirketiyle) ve yaklaşık bin adet M-60 tankının alınması sayesinde, etkili ve modern bir konvansiyonel savaş gücünün temellerini attı. Türkiye’nin gücünün artmasıyla eşanlı olarak komşalarının gücünde düşüş meydana geldi. Rusya, İran, Irak ve Suriye gibi Türkiye için potansiyel olarak yakın güvenlik sorunları oluşturan ülkelerin hepsi 1990’larda ekonomik ve askeri açıdan düşüşe geçmişlerdi. Türkiye’nin komşusu ve NATO’daki müttefiki Yunanistan da, Türkiye’nin en yakın güvenlik tehditleri listesine dahil edilmeyi hak etmektedir. Zayıflayan güç tanımlamasına uymasa da Yunanistan, Türkiye ile kıyaslandığında çok düşük bir nüfusa (11 milyona 63 milyon) sahiptir ve bu durum da iki ülke arasında denge kurulmasını zorlaştırmaktadır. Bu yaklaşım, 1999’un sonunda ortaya çıkan Yunanistan-Türkiye yakınlaşmasının Yunanistan açısından güdülerini açıklamaktadır.
Türkiye’nin güçlenip komşularının zayıflamasıyla, Türk yetkililerin yıllardır izlenen geleneksel olarak edilgin dış politikayı (istisnası 1974 Kıbrıs Harekatıdır) terk etme hususunda kendilerine olan güvenleri arttı. Türkiye, eski Sovyet devletlerinin tümünün bağımsızlığını, daha Sovyetler Birliği resmen dağılmadan önce tanıyan ilk devletti. Başlangıçta öngörülenin aksine, Türkiye, eski Sovyetler Birliği’nden ayrılan Türki devletler bölgesinde bir “nüfuz alanı” oluşturamadı ama önemli ticari ilişkiler, enerji projeleri, halklar arası yakınlaşmalar ve hemen hemen her yıl düzenlenen Türk zirveleri aracılığıyla bölgede daha etkili bir konumun temellerini attı. İsrail’le yakın ilişkiler kurmaya başlaması, geleneksel olarak Arap duyarlılıklarına hak veren bir devletin dış politikasında yol ayrımı anlamına gelmekteydi. 1990’larda Ankara, Ortadoğu çok-taraflı barış süreci kapsamındaki Silahların Denetimi ve Bölgesel Güvenlik grubunun üyesi, Balkan barış koruma gücü ve Karadeniz Ekomomik İşbirliği Alanı gibi projelerin yaratıcısı ve uygulayıcısı olarak, çok-taraflı bölgesel girişimlerin içinde etkin bir biçimde yer almıştır. Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri, onyılın büyük bölümünde sallantılı geçse de, 1995’te gümrük birliğine geçilmesi ve 1999’da AB’nin, Türkiye’nin adaylığını resmen tanımasıyla önemli adımlar atılmıştır.
Soğuk Savaş bitince, çoğu Türk, ülkelerinin artık ABD ve Batı için eskisi kadar değer taşımayacağından endişelendi. Zira, Sovyet ve Varşova Paktı sınırları artık çatışmanın sınırları değildi. Washington’daki karar alma çevrelerinde bulunan bazı kişiler başlangıçta bu değerlendirmeye katıldılar. Fakat bu uzun sürmedi. 1991 Körfez Savaşı ve savaş sonrasında ABD’nin Saddam Hüseyin’i çevreleme çabaları bir kez daha Türkiye’yi, ABD’nin yüksek öncelikli dış politikasında önemli bir jeostratejik öğe haline getirdi. Soğuk Savaş sonrasında yaşanan diğer gelişmeler bu bağları güçlendirmiştir. Washington, Türkiye’nin Bosnalı Müslümanların durumuna ve Rusya’nın uzun dönemdeki istikrarsızlığı ile bölgesel isteklerine ilişkin görüşlerine daha da yaklaştı. ABD’nin benimsediği görüşe göre Türkiye, Hazar Denizi’ndeki enerji kaynaklarını, Rusya ve İran’ı dışlayan bir güzergah aracılığıyla taşıyan “doğu-batı enerji koridurunun” merkezi olmalıdır. Zira böylelikle Azerbaycan ve Türkmenistan gibi devletlerin bağımsızlıkları güçlenecek ve bu devletler batıyla daha da yakınlaşacaklardır.
ABD, Türkiye’ye öncelikle jeostratejik nedenlerle değer veren global bir güçtür. Washington’un Balkanlardaki istikrarsızlık, Rusya'nın gelecekteki yönelimi, İran köktendinciliği, Irak'ın saldırgan dış politikası ve Ortadoğu Barış Süreci'ndeki kitlenmeye ilişkin endişeleri, ABD'deki siyaset yapıcıların Türkiye'ye yönelik ilgisini güçlendirmektedir. Washington Enstitisü'nün seminerleri, Türkiye'nin bölgesindeki diğer ülkelerle ilişkilerinin, daha da iyi anlaşılmasını amaçlamaktadır.

Dış Politika'da Karar Alma Süreci:
Seminerler, resmi belgelere ek olarak, Türk dış politikasında karar alma süreci ile önemli dış politika konuları karşısında Türkiye'nin tutumuna ilişkin sunumlar ve tartışmalardan doğdu. Katılımcılar Türk dış politikasında karar alma sürecinin büyük ölçüde elit kesimin ilgi alanına girdiği konusunda hemfikir oldular.
Emekli bir Türk diplomatı, Türk dış politikasını geleneksel olarak şekillendiren klasik sac ayağının dışişleri bakanlığı, başbakan ve ordudan oluştuğunu söyledi. Dışişleri Bakanlığı, günlük dış politikayı yürütmekte ve Türkiye'nin uluslararası ilişkileriyle ilgili konularda en önemli uzmanlık kaynağı olarak hizmet vermektedir. Başbakan, dış politikanın oluşturulması sürecinde en önemli siyasi aktördür ama Türk başbakanının ülkesinin dünyayla ilişkilerini şekillendirmeye yönelik katkısı ve etkisi onun dış politikaya olan ilgisine bağlı olarak değişiklik göstermektedir. Örneğin Süleyman Demirel, 1960'lı ve 70'li yıllardaki başbakanlığı döneminde daha çok iç politikayla ilgiliyken, Bülent Ecevit uluslararası politikayla ilgilenmiştir.
Elbette ordu da Türk dış politikasında başat bir aktördür. Ordu kurumsal olarak etkisini, üyelerinin yarısı komutanlardan oluşan Milli Güvenlik Kurulu'nda hissettirir. Ordunun gücü büyük ölçüde, askeri ve güvenlikle ilgili konular (iç güvenlik dahil) tehdit altındayken oynadığı lider rolden ve Türk siyasetine yaptığı müdahalelerden kaynaklanmaktadır. Orneğin, PKK'yla mücadele ve Kuzey Irak'la ilgili kararların alınmasında büyük ölçüde ordunun rol oynadığı düşünülmektedir.
Katılımcıların çoğu, dış politikadaki klasik "sacayağı" modelinin, cumhurbaşkanlığı makamının karar alma sürecinde dördüncü güç olarak ortaya çıkmasıyla, 1980'lerin başından itibaren değişmeye başladığını belirtmiştir. Bu durum kısmen, cumhurbaşkanının yetkilerini arttıran 1982 anayasasının sonucudur. 1983'te çıkarılan bir kanunla, MGK ve MGK'nın başkanı olarak cumhurbaşkanın yetkileri de arttırılmıştır. Bu değişikliklerin önemi hemen anlaşılmamışsa, bunun nedeni, büyük ölçüde, 1982 anayasası döneminde ilk cumhurbaşkanlığı görevini yürüten (1982-1989) eski genel kurmay başkanı Kenan Evren'in düşük profilli tutumu olabilir.
Cumhurbaşkanının dış politikanın oluşturulması sürecinde etkin bir rol oynama kapasitesi, Turgut Özal'ın (1989-1993) ve Süleyman Demirel'in (1993-2000) cumhurbaşkanlıkları döneminde belirgin bir biçimde ortaya çıktı. Partilerinin parlamentodaki oy gücü sayesinde başbakanlıktan cumhurbaşkanlığına çıkan politikacılar olarak Özal ve Demirel, 1961 anayasası döneminde büyük ölçüde simgesel bir makam olarak görülen ve emekli askerler tarafından "partilerüstü" olarak yürütülen cumhurbaşkanlığı görevinin yürütülme biçimini değiştirmişlerdir. Özal cumhurbaşkanı olarak dış politikanın başı olduğunu iddia etmekten çekinmemiştir. Ordunun ve savaş karşıtı kamuoyunun direncini büyük ölçüde kırarak, ABD liderliğinde Saddam Hüseyin'e karşı yürütülen Körfez Savaşı'na Türkiye'nin destek vermesini sağlamıştır.
Cumhurbaşkanı olarak Demirel daha geleneksel bir yaklaşım benimsedi. Özal'ın aksine, cesur dış politika atılımlarında bulunmadı. Yine de çoğu kez, dış politikanın oluşturulmasında önemli bir odak noktasıydı. Zamanla, Demirel, Türkiye'nin Karadeniz'deki komşuları Bulgaristan ve Romanya'nın yanı sıra, Kafkas ve Orta Asya devletleriyle ilişkilerin yürütülmesinde baş rolü üstlenerek daha belirgin roller benimsedi. Türkiye'nin Hazar Denizi enerji boru hatlarına ilişkin politikalarına bürokratik uyum getirmeye özen gösterdi.
Parlamento'nun dış politikada rol oynaması nadiren rastlanılan bir durumdur. Hala emekleme dönemindeki meclis dışişleri komisyonunun, günlük politika üzerinde anlamlı bir etkisi olmamaktadır. Savaş ilanı, silahlı kuvvetlerin yurtdışına gönderilmesi, yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye'deki üsleri kullanmasına izin verilmesi anayasal olarak meclisin onayına tabidir. Fakat, parlamentoya tanınan bu ayrıcalık sadece kaçınılmaz sonuçlara gebe istisnai ve önemli durumlarda uygulanmaktadır. Ayrıca, bu tür acil durumlarda, parlamento, hükümetin liderliğinde hareket etmektedir. Nitekim Ocak 1991'de, Parlamento, hükümete, Irak'a karşı yürütülen savaşta ABD savaş uçaklarının Türk topraklarını kullanmasına izin verme yetkisi tanıyan "savaş yetkileri kanunu" kabul etmiştir.
Parlamento Körfez Savaşı'nın bitiminden bu yana Kuzey Irak'ta oluşturulan "uçuşa kapalı" bölgenin savunulması için Türkiye'de üslenen Çekiç Güç'ün görev süresinin uzatılması konusunda görünüşte merkezi bir rol oynamıştır (Çekiç Güç 1997'de Kuzeyden Keşif Harekatı adını almıştır). Bu konu yıllardır sıcak tartışmalara yol açsa da, parlamento, görev süresini altı ayda bir uzatmaktadır. Parlamontonun bu tutumu, devlet yetkililerinin tavsiyelerine uymak biçiminde açıklanmaktadır. Her parti iktidardayken, Çekiç Güç/Kuzeyden Keşif Harekatı'nın görev süresinin uzatılması yönünde oy kullanmasına karşın, muhalefetteyken olumsuz oy vermektedir.
Resmi olarak kimi sorumluluklar tanınmakla birlikte parlamento, Kuzey Irak'ta yürütülen sınır ötesi operasyonların kararları da dahil olmak üzere PKK'ya karşı girişilen mücadelenin nasıl yürütüleceğinin belirlenmesinde hiçbir biçimde taraf olmamıştır. Suriye, PKK'ya verdiği destekten ötürü 1998 sonbaharında, askeri eylemle tehdit edilirken de parlamento kenara itilmişti. Eğer Türk yetkililer kuvvet kullanmaya karar verselerdi bu karar muhtemelen, ordu tarafından yürütülecekti. Ordunun, savaş ilanına karar verilmesi yönünde talepte bulunma veya parlamentoya danışma olasılığı çok zayıftır.
Türk dış politikası büyük ölçüde gizlilik içinde oluşturulur. Yirminci yüzyılın son yirmi yılında daha güçlü bir cumhurbaşkanı ile Milli Güvenlik Kurulu'nun ortaya çıkmasının, Türkiye'nin "çok-kutuplu" karar alma sistemindeki kutupların sayısını arttırdığı söylenebilir. Fakat hala, dışişleri bakanlığı ile birlikte, cumhurbaşkanı, başbakan ve ordunun birincil referans noktaları olarak önemli oyuncular olduğu görülmektedir. Bir kriz esnasında hangisinin liderliği üstleneceği, kişiliğe, siyasi koşullara ve mevcut sorunun niteliğine bağlıdır.

Kamuoyu
Halkın dış politikayla ilgili tutumuna yönelik çok az bilgi bulunmaktadır. Araştırmalardan elde edilen mevcut veriler, Türklerin genelde dış politikanın oluşturulmasıyla ve uluslararası ilişkilerle pek ilgilenmediklerini ortaya koymaktadır. İstanbul'da faaliyet gösteren Strateji/MORI şirketinin 1997'nin ortalarında yürüttüğü bir araştırmaya göre Türklerin % 57'si dış politikayla "ilgilinmediğini" sadece % 23'ü "ilgilendiğini" belirtmiş.( Üniversite mezunları arasında bu oran tersine dönüyor: "ilgilenenler" % 62, "ilgilenmeyenler" % 16)
Fakat, Dış politikaya yönelik genel ilgi hususundaki bu sonuçlar Kıbrıs ve Yunanistan gibi ulusal gururla ilgili dış politika konularında gerçeği yansıtmayabilir. Kıbıs'taki Türklerin lideri Rauf Denktaş'ın Türkiye'deki popülaritesi, Ankara'nın Kıbrıs sorunundaki diplomatik hareket yeteneğini uzun zamandır kısıtlamaktadır. Cami kapatma ve zorla Slav isimleri benimsetmeyi de içeren bir “Bulgarlaştırma” kampanyasına tabi tutulan Bulgaristanlı Türklerle ilgili olarak hükümetin 1984’ün sonunda verdiği kararda kamuoyu duyarlılığı önemli bir etken olmuştu. Ankara’daki ihtiyatlı Soğuk Savaş dönemi hükümetinin ilk tepkisi, Bulgaristan’da uygulanan politikalar Türk soydaşların geleceğini yakından etkilese de komşu bir ülkenin içişlerine müdahale etmemek için, olaylara karışmaktan kaçınmak oldu. Medyanın sürüklediği kamuoyunun etkisiyle başlangıçtaki Türk politikası değişti. Muhtemelen başlangıçtaki sessiz tutumundan utanan Ankara, uluslararası kamuoyunun dikkatini Bulgaristan’daki Türklerin durumuna çekmek için bir kampanya başlatarak, tutum değiştirdi.
Kamuoyu duyarlılığı, Ocak 1996’da Yunanistan’la Ege’deki küçük bir adacık olan Kardak (Imia) yüzündan yaşanan gerginlikte de belirleyici etken oldu. Bir Türk balıkçı gemisinin egemenliği tartışmalı bir adacık olan Kardak’ta karaya oturması krizi tırmandırmış ve bu durum tam bir ay boyunca sessizce ele alınmıştır. Aslında olay, medyaya sızana kadar “kriz” niteliği taşımıyordu. Kriz büyürken, adaya doğru ilerleyen Türk savaş gemilerinin görüntüleri canlı olarak veriliyordu. Kardak krizi, medyanın kamuoyunu harekete geçirme ve önemli dış politika sorunlarında Türk Hükümetlerinin tutumlarını etkileme konusunda artan önemini vurgulamıştır –muhtemelen sofistike televizyon teknolojisi çağında önem kazanan bir trend.
Yine de, Türk dış politikası elitlerinin kamuoyunu yönetme gücü mükemmeldir. Kamuoyunun Çekiç Güç’e yönelik muhalefetine rağmen, Türk hükümetleri herhangi bir siyasi bedel ödemeksizin görev süresini uzatabilmişlerdir. Aynı şekilde, PKK lideri Öcalan’ın yakalanmasından sonra, Yunanistan’ın Öcalan’ı Nairobi (Kenya) büyükelçiliğinde sakladığının açıklanmasına karşın, Türk hükümeti kamuoyundaki Yunanistan karşıtı duyguları, körükleme değil, bastırma yolunu seçti. Bu tutum tansiyonun düşmesine ve yakınlaşma sürecinin başlamasına yol açtı.
Bu kitaptaki makaleler, Soğuk Savaş sonrası dönemde Türk dış politikasının değişen dinamiklerini gözden geçirmeyi ve analiz etmeyi amaçlamaktadır. Andrew Mango, dış politikanın Atatürkçü kökenlerini ve Cumhuriyet kurulduğundan bu yana etnisitenin rolünü incelediği makalesinde tarihsel bir çerçeve çizmektedir. Willim Hale’nin bölümü ise, Türkiye’nin 1990’lardaki uluslararası ekonomik ilişkilerinin bir değerlendirmesini sunmaktadır. Türkiye’nin bölgesel ilişkilerindeki yeni trendler Duygu Bazoğlu Sezer (Rusya), Gareth Winrow (Orta Asya), Şule Kut (Balkanlar), Tüzün Bahçeli (Yunanistan), Clement C. Dodd (Kıbrıs), Kemal Kirişçi (Arap dünyası ve İran) ve Meliha Benli Altunışık (israil) tarafından analiz edilmektedir. Kitabın son üç bölümü Ankara’nın en tepedeki dış politika önceliği olmaya devam eden Türkiye’nin Batı’yla ilişkilerini incelemektedir: George Harris Türkiye-ABD ilişkilerini, Ian Lesser Batının Güvenlik konularında Türkiye’nin rolüyle ilgili yaklaşımları ve Atilla Eralp Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin evrimini ele almaktadır. Yazarların, Türk dış politikasında seminerlerin düzenlendiği 1997-98 yıllarından bu yana meydana gelen gelişmelerin yanı sıra seminerlerdeki önerileri ve görüş teatilerini de dikkate almak için makalelerini büyük ölçüde gözden geçirdikleri göz önünde bulundurulmalıdır.
Kitaptaki makaleler, Soğuk Savaş sonrasında cesur, çok yönlü ve daha az tahmin edilebilir-çünkü komşuları zayıflarken Türkiye daha müreffeh ve askeri açıdan daha tehlikeli bir güç haline gelmektedir- nitelikte bir Türk dış politikası tasvir etmektedir. Editörlerin umudu, müteakip sayfalarda ortaya konan görüşlerin bu dinamiklerin anlaşılmasına yardımcı olmasıdır.

Alan Makovsky ve Sabri Sayarı
Washington, D.C.
Haziran 2000

Andrew Mango

Türk Dış Politikasının Atatürkçü Kökenlerinin ve İç İlişkilerin Yansımaları

Türkiye’nin dünyadaki konumu yeniden değerlendiriliyor. Eski kesin yargılar sorgulanırken, sapkınlığı veya saçmalığı sonradan ortaya çıkacak olan fikirler ifade edilmekte. Financial Times tarafından yayımlanan Türkiye üzerine 1997 tarihli bir araştırmada, Ankara'daki Avrupalı bir diplomatın "Avrupa Birliği'ne bir İslam devleti kabul edebiliriz, ama Kemalist bir devlet kabul edemeyiz" dediği belirtilmektedir. Gazetenin Ankara muhabiri, "Kemalizm, modern bir devlet olma yolunda, geri kalmış köylü bir ulus yarattı. Fakat, Türkiye geliştikçe, Atatürk'ün mirasının sınırlılıkları daha belirgin olmaya başladı"1 diyor. Yine aynı makalede muhabir, eski ABD Dışişleri Bakanı Madeleine K. Albright'ın "Günümüz Türkiye Cumhuriyeti'nde vücut bulan laiklik, Atatürk'ün mirasının temelidir"2 dediğini belirtmektedir.
Türkiye'nin dünyadaki konumunu yeniden değerlendirme ihtiyacı ve bu yeniden değerlendirmenin doğurduğu karışıklığın nedeni Türkiye'nin şu anda içinde bulunduğu kriz ortamıdır. Bu, sadece bir hükümet krizi değil aynı zamanda bir yönetebilme sorunu anlamına gelen siyasi bir krizdir. Türkiye'de II. Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıkan siyasi sistem, Türk toplumunun gelişmesi için geren kamu yönetimini sağlayamadı. Kararlar bu hatanın düzeltilmesine yönelik olarak alınmalıdır.

Kemalist İlkeler
Siyasi krizin, 1996 Temmuzunda İslamcı Refah Partisiyle (RP), merkez sağdan Doğru Yol Partisinin (DYP) koalisyon hükümeti olarak iktidara gelişine kadar dış politika üzerinde çok az etkisi oldu. Türk dış politikası, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla sonuçlanan Kurtuluş Savaşı'nın (1919-1923) ortalarında, Mustafa Kemal tarafından oluşturulmasından bu yana tutarlı bir biçimde yürütüldü. Türk dış politikası dünyada meydana gelen değişimlerin doğrultusunda gelişti fakat Atatürk tarafından belirlenen hedeften sapmadı: tam bağımsızlığın ve ülkesel bütünlüğün korunması için dünyadaki güç dengesinden yararlanmak.3 1923 yılında Lozan Barış Konferansı kilitlendiğinde Mustafa Kemal'in gazetecilere verdiği uzun brifingde söylediği gibi, "dış politikanın temeli, güçlü bir iç politika, güçlü bir kamu yönetimi ve güçlü bir örgütlenmedir. İç ve dış politika daima birbiriyle bağlantılı olmalıdır."4 Artık Türk dış politikasının geleneksel tutarlılığını tehdit eden iç politik düzenlemeler bulunmakta ve bu da yabancı gözlemcileri şaşırtmaktadır.
Fakat bu belirsizlik abartılmamalıdır. Temmuz 1996'da Parlamentonun İslamcı bir başbakana güvenoyu vermesi Türk siyasi tarihinde bir sapma teşkil edebilir ama beklentileri, geleneksel Kemalist dış politikayla hala aynı olan Türk toplumunun gelişiminde herhangi bir sapma bulunmamaktadır. Mustafa Kemal 1923'te en mantıklı politikanın "aynı kültüre ve ırka mensup insanların yaşadığı bu topraklarda kalmak, organik olarak gelişerek bir uygarlık kurmak" olduğunu belirtmiştir5. Birkaç ay sonra, İzmir İktisat Kongresi'nin açılışında askeri zaferlerin, iktisadi başarılarla taçlandırılmadıkça geçici olacaklarını ifade etmiştir. Türkiye'nin berbat ekonomisine dikkat çeken Atatürk, ülkenin coğrafi büyüklüğü ile üzerindek yaşayan nüfus arasındaki orantısızlığı vurgulamıştır. Bu durum, eğitimin teknik bilgi vermesini ve ekonomik gelişmeyi amaçlamasını her şeyden önemli kılmıştır.6 Türkiye'nin I. Dünya Savaşı'yla Kurtuluş Savaşı'nda dört milyon insanını kaybettiği ve ekilebilir topraklarının sadece dörtte birinin ekildiği tahmin edilmektedir.7 Milliyetçiler, nüfus artışını ulusal önceliğe sahip bir konu olarak görmektedirler. Mustafa Kemal 1923'te, gerekirse, nüfus artışını (sekiz milyona ulaşacağını tahmin ediyor) sağlayacak önlemler alma konusunda tavsiyelerde bulunmak üzere yabancı uzmanların davet edileceğini söylemiştir. Şöyle devam ediyor Atatürk:

Bizimle aynı ırk ve kültüre mensup olmakla birlikte kendilerini ulusal sınırların dışında bulmuş insanları da biraraya getirmeli bu ülkede onlara müreffeh bir yaşam sağlayarak nüfusumuzu arttırmalıyaz. Eğer onları Rusya'dan getirmek mümkün olursa, bunu yapacağız. Fakat, kanaatimce, Makedonya ve Batı Trakya'daki bütün Türkler buraya getirilmeli ve Avrupa'ya dönüş için araştırmalara başlama düşüncesi bir kenara bırakılmalıdır.8

Atatürk, Sovyetler Birliğindeki Türki halkları ve Balkanlardaki Türkleri (ve diğer müslümanları) öncelikli göçmen kaynağı olarak görmekteydi. Kurtuluş Savaşı, 30 Ekim 1918'de İtilaf Devletleri'yle Mondros Mütarekesi imzalandığında Osmanlı denetiminde bulunan tüm toprakları Türk hakimiyetine sokmak amacıyla verildi. Aralık 1921'te, savaş daha devam ederken, Mustafa Kemal gerçekçi bir dış politika benimseyerek hem pan-İslamizmi (tüm Müslümanların birliği) hem de pan-Türkizmi (bütün Türk kökenli halkların birliği) bir kenara bıraktı. Türk Ulusunu darağacının kenarına getiren eylemlerin kökeninde hayalperestlik ve duygusallığın yattığını belirten Atatürk, Türklerin asla pan-islamist ya da pan-Türkist ideolojiler gütmediklerini, ama böyle yapma tehdidinde bulunulmasının bile düşmanların sayısını ve baskısını arttırdığını ifade etmiştir.

Meşru ve doğal sınırlarımıza dönelim. Sınırlılıklarımızın farkına varalım. Bir ulus olarak bağımsız bir yaşam istiyoruz. Tek başına bu amaç için dahi kendimizi feda etmeye hazırız.9

Dış Politika ve Kürt Sorunu
Fakat yayılmacılığı ve irredantizmi bırakmak, iç ve dış politikadan etnik faktörü soyutlayamadı. Şubat 1923’te, cumhuriyetin ilanından dokuz ay önce, İzmir halkına yaptığı altı saatlik konuşmada Mustafa Kemal şöyle diyor:

Türkiye devletini kuran tek bir temel etnik unsur var. Fakat, bu temel unsurun amaçlarına ve inançlarına kendi amaç ve inançlarını katan başka unsurlar da var. Bunlardan bazıları, örneğin yahudi yurttaşlarımız gibi, değişik dinlere sahip.10

1923’te Mustafa Kemal ve arkadaşları, daima Türklerin ve Kürtlerin bölünmez bir bütün olduğunu savunsalar da Kürtlerden bahsetmekten çekinmiyorlardı. Atatürk 1923’te gazetecilere, Kürtlerin tüm ülkeye yayıldığını, yoğun olarak bulundukları bölgelerin sınırlı olduğunu ve Kürt milliyetçiliğini tatmin edecek bir sınır çizilmesinin Türkiye’yi ve Türkleri yok edeceğini söyler. “Türkiye halkı” terimi Kürtleri de içermektedir. 1920 anayasasına göre(benim bildiğim kadarıyla 1920’de bir anayasa yok, 1921’de kabul edilen Teşkilat-ı Esasiye kanunu var ve bu cumhuriyetin ilk anayasası ama makalede 1920 denmiş Ç.N) Kürtler, sadece çoğunlukta olduğu bölgelerde özerklik sahibi olacaktır.11 Bu pasaj, 1924’te kabul edilen yeni anayasada bölgesel özerkliğe yapılan atıf yer almadığı için konuşmanın daha sonra yayımlanan metninden çıkarıldı.12
Mustafa Kemal’in, 1923’te, “temel” Türk toplumuna katılan diğer etnik gruplarla ilgili olarak söyledikleri, günümüzde, ülkelerini “etnik mozaik” olarak tarif eden liberaller tarafından yansıtılmaktadır. Fakat mozaikteki tüm unsurlar eşit öneme sahip olmadıkları gibi tehdit algılaması bakımından da eşit değillerdir. Kurtuluş Savaşı sırasında, sadece iki etnik grup –Kürtler ve Çerkezler- Türk milliyetçileri için soruna yol açtılar. Her ikisi de kendi aralarında bölündü. Çerkezler arasındaki Türk milliyetçiliği muhalifleri, Türk milliyetçiliğinin destekleyicileri tarafından yenilgiye uğratıldı. Yunan işgali altındaki İzmir’de toplanan Çerkez ulusal kongresi, kayda değer bir etki yapamadı.13 Türk milliyetçileri, Kürtler arasındaki muhaliflerini de Ankara’daki Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (parlamento) temsil olunan Kürt müttefiklerinin yardımıyla yenilgiye uğrattılar. Fakat Kürtlerin sayısı Çerkezlerden fazlaydı. Bunlar mülteci değil ülkenin yerlisiydi ve aşiret bölünmüşlüğü Anadolu’daki diğer etnik topluluklardan daha güçlüydü. Ülkenin yeni sınırlarına yakın bölgelerde yaşayan Kürtlerin devletle olan ilişkileri, sığınmacı olarak, yeni yaşamlarını Osmanlı Türk devletine borçlu olan Çerkezlerinkinden daha fazla sorun çıkarır nitelikteydi.
Kendilerine yabancı bir hami arama gelenekleri nedeniyle Kürtler, Cumhuriyetin kurucuları tarafından önemli bir dış politika sorunu olarak görüldü. Kurtuluş Savaşı başladığında, Kazım Karabekir Paşa, Kürtlerle Ermeniler arasında bir ittifak kurulmasını önlemekte fazla zorluk yaşamadı çünkü Kürtler, toprak taleplerini Ermenilerin toprakları karşılığında gerçekleştireceklerdi.14 Fakat Mustafa Kemal ve yandaşları, güneydoğuda bazı Kürtlerin, İngilizlerin “bağımsız Kürdistan” tahriklerine kapılabileceğinden endişelenmekteydi.15 Türk milliyetçilerinin giriştiği askeri harekatla, İngiliz işgali altında bulunmayan topraklardaki sadakatsiz Kürtler etkisizleştirildi. Diğer yandan, İngiliz işgali altında bulunan Musul vilayetindeki Kürtler, milliyetçi Türkiye’yi tehdit etmeye devam etti. Mustafa Kemal’in 1923’te belirttiği gibi,

Musul’un bizim için değeri büyük. Birincisi, her tarafı, sınırsız zenginlik kaynağı teşkil eden, petrol yataklarıyla dolu. İkincisi, eşit derecede önemli bir Kürtlük meselesi var. İngilizler burada bir Kürt hükümeti kurmak istiyorlar. Eğer gerçekleştirirlerse, bu fikir sınırlarımız içinde yaşayan Kürtlere de yayılabilir. Bunu önlemek için, sınır daha güneye çekilmelidir. Fakat, eğer Musul’u alamazsak savaşa devam edecek miyiz?... Savaşı sürdürerek Musul’u geri alamayız.16

Atatürk’ün İngiltere’yle savaş olasılığını reddetmesi, Musul’un 1926’da, İngiliz mandası altındaki Irak’a devredilmesine yol açtı. Türkiye, İngiltere ve Irak arasındaki ilgili andlaşmada, tarafların, sınırın diğer tarafındaki aşiret liderleriyle herhangi bir siyasi temas kurmaktan kaçınacakları ve sınır bölgelerindeki düşmanca hareketleri engelleyecekleri öngörülmekteydi.17 Yine de Türk başbakanı İsmet İnönü, “çok sayıda Kürt Irak’a katılmaya başlarsa, Türk hükümeti doğu illerinde kalıcı önlemler alacaktır ve bu önlemler, İngiliz makamları iyi komşuluk ilişkilerine uygun bir biçimde hareket etseler dahi kendiliğinden alınacaktır” diyerek İngiliz büyükelçisini uyardı.18 İnglizlerle Bağdat’taki Kraliyet rejiminin işbilirliği, Irak’taki Kürt tehlikesini, Irak monarşisinin 1958’de çöküşüne kadar çevreledi.
Anlaşmadan sonra, Türkiye’den sürülen Kürt milliyetçileri Fransız mandası altındaki Lübnan’a geçtiler. Burada, Sovyet Ermenistanı ile İran sınırında bulunan Ağrı dağı yakınlarında bir Kürt isyanı planlamaya koyuldular19. Bu isyanın bastırılması, 1932’de Türk-İran sınırının değiştirilmesine yol açtı20. Türkiye ile İran arasında 1926 yılında imzalanan andlaşma zaten Kürt aşiretlerinin “cezai eylemleri”ne karşı işbirliğini öngörmekteydi.21 Türkiye, Irak, İran ve Afganistan arasında oluşturulan 1937 tarihli Sadabad Paktı’nda da benzer bir hüküm bulunmaktaydı.22
II. Dünya Savaşı'ndan sonra, Türkiye, Sovyetler Birliği'nin Kürt Milliyetçiliğini istismar edeceğinden endişelendi. Kısa ömürlü Mahabad Kürt cumhuriyeti 1946'da Sovyet yardımıyla İran'da kuruldu. Aynı yıl, Iraklı Kürt lider Mustafa Barzani, Sovyetler Birliği'ne sığındı23. 1975'te Barzani'nin rakibi, Celal Talabani, o zamanlar Moskova'nın Ortadoğu'daki en yakın müttefiki Suriye'de Kürdistan Yurtseverler Birliği'ni kurdu.241955 ve 1958 arasında, Türkiye, Sovyet entrikalarını, Bağdat Paktı aracılığıyla önlemeye çalıştı.25 Kürtler Bağdat Paktına da, Sadabat Paktında olduğu gibi muhalefet ettiler. Irak devriminin akabinde, Bağdat Paktı'nın dağılmasıyla, Türkiye, her iki ülkeye yönelmiş Kürt milliyetçiliği tehdidiyle uğraşma konusunda Irak rejimiyle mutabakat arayışına girişti ve bazen de başarılı oldu.26
Bu nedenle, Kürt milliyetçiliğinin yönelttiği tehdit daima Türk diplomatlarının hafızalarında varlığını muhafaza etmiştir. Üstte belirtilen önlemler, 1984'te başlayan PKK isyanına kadar, Kürt milliyetçiliğini Türk dış politikasının küçük bir sorunu olarak tutmaya yetti. 1978'de kurulan PKK, 1980 darbesinden sonra karargahını Suriye ve Lübnan'a taşıdı.27 Daha sonra Türk diplomatlarını hedef alan Ermeni terör örgütü ASALA (Armenian Secret Army for the Liberation of Armenia) ile bir işbirliği anlaşması yaptı.28 Ankara'daki Marksist öğrenci çevresinde doğan ve Ortadoğu'nun zengin terörizm bataklığında gelişen PKK, önemli bir uluslararası terör örgütüne dönüştü ve Türkiye'nin rakiplerinin nazarında değer kazandı. Suriye tarafından doğrudan ve tahminen Suriye'nin müttefikleri İran ve Sovyetler Birliği tarafından dolaylı olarak desteklenen ve finanse edilen, ayrıca Batı Avrupa'daki Kürtler tarafından da (Türk yetkililere göre haraç toplama ve uyuşturucu kaçakçılığı ile) desteklenen PKK, Türk güvenlik kuvvetleri için önemli bir sorun oluşturdu.
Türk diplomasisi PKK'nın yurtdışındaki faaliyetlerini engellemek için yorulmaksızın çalıştı. Aynı zamanda, güvenlik güçlerinin genel tutumu ve diğer Türk yetkililerin operasyonları Batılı demokratik ülkelerle ilişkilerde zorluklar yaşanmasına sebep oldu. Batılı liberal kamuoyunun sert eleştirileriyle karşılaşan Türk hükümetleri, dostluk göstergesi olarak, PKK'ya karşı yürüttüğü operasyonlara destek talep etti. Diğer etkenlere ve Türkiye'nin yabancı ülkelerle olan ilişkilerinin belirlediği çıkarlara rağmen, -PKK'nın öncülük ettiği- Kürt sorunu, Türkiye'nin rakiplerinin elinde önemli ve rahatsızlık verici bir koza dönüştü.
Şubat 1999'da PKK lideri Abdullah Öcalan'ın yakalanmasına karşın, Türk orduları güneydoğu Türkiye'de teyakkuz halinde kalmaya ve kuzey Irak'a sınır ötesi operasyonlar düzenlemeye devam etmektedir. Sınır ötesi operasyonlar, Türk sınırının hemen güneyindeki bölgeyi kontrol altında tutan Mesut Barzani'nin Kürdistan Demokratik Partisi'yle (KDP) uyum içersinde yürütülmektedir. Bu tür etkinlikler, Barzan aşiretinin güçlenmesine yol açabilir. Bu aşiret varlığını Türkiye'ye borçlu olsa da, bu varlık Kürtlerin kendi kendini yönetme fikrini canlı tutacaktır.
Uzun dönemde Türkiye'nin önünde, Kürt sorununun üstesinden gelebileceği sadece iki yol gözükmektedir. Birincisi Kürtlerin yaşadığı bütün devletlerle birlikte bir ortak eyleme girişmek. Bu politika, Batı etkisi Ortadoğuda güçlü olduğu sürece işledi. Son yıllarda, Türk bakanları ve resmi erkan, Şam, Bağdat ve Tahran'a sayısız ziyarette bulundu. Türkiye, İran ve Suriye dışişleri bakanları düzenli aralıklarla biraraya geldiler. Fakat, Kürtleri kontrol almaya yönelik herhangi bir ortak politika ortaya çıkmadı. İslamcı başbakan Necmettin Erbakan tarafından da bir girişimde bulunulmuştu. Ağustos 1996'da, Başbakan olarak ziyaret gerçekleştireceği ilk ülke olarak İran'ı seçen Erbakan, iki generalin eşliğinde gerçekleştirdiği bu ziyarette, Türkiye ve İran'ın terörizme karşı işbirliği yapacağını açıkladı.29 Ziyaretten çok kısa bir süre önce, Türk askeri yetkilileri PKK'nın İran'daki kamplardan faydalanmaya devam ettiğine dikkat çekmiş, Mayıs 1997'de de devlet bakanı Abdullah Gül İran'ın PKK'ya yardım ettini açıklamıştı.30 Erbakan'ın Kürt sorununu, Müslümanların kardeşliği temelinde çözme ya da en azından sınırlandırma amacı kesin olarak başarısızlığa uğradı. Dört anahtar ülke arasında dini olmayan bir mutabakata ulaşılmasının başarı şansı ise çok zayıf görünmektedir.
İkinci bir yol, Kurtuluş Savaşı sırasında oluşturulan, Türkiye'nin Türklerden ve Kürtlerden oluşan bir ülke olduğu şeklindeki formülasyona dönmek olabilir. Mustafa Kemal, kaçak Jön Türk Talat Paşa'ya Şubat 1920'de gönderdiği mektupta, hareketinin, "Türklerin ve Kürtlerin ulusal sınırlarıyla belirlenmiş Türkiye'nin parçalanmasını önlemeyi amaçladığı"nı söylemiştir. 31 Bu tanım, bir Türk ulusu yaratma çabası içinde kayboldu. Şeyh Sait ayaklanmasının bastırılmasının akabinde, 8 Aralık 1925 tarihinde, Milli eğitim bakanlığı, Türk birliğini zedelediği gerekçesiyle, "Kürt", "Laz", "Kürdistan" ve "Lazistan" terimlerinin kullanılmasını yasaklayan bir genelge yayımladı.32 Bu yasak henüz son yıllarda gözardı edilir oldu.
"Kürt realitesi"ne alışma süreci –ilk kez zamanın başbakanı Süleyman Demirel tarafından, 1991'deki güneydoğu gezisi sırasında kullanılmıştı- yavaş olacaktır. Kürt sorununun çözümü, birincil amacı Türkiye'nin toprak bütünlüğünün korunması olan Türk dış politikasının başat gündem maddesi olarak varlığını sürdürmektedir. Fakat, içteki baskılara yanıt vermek amacıyla, Türk diplomasisi bir başka işlev daha yerine getirmelidir yani güneydoğuda ekonomik gelişmenin sağlanması. Bu baskıların bir değerlendirmesini yapmak, Türk dış politikasının anlaşılması ve onu etkileyen faktörlerin uygun bir biçimde değerlendirilmesi için esastır.

Refah ve Etnik Politika
Mustafa Kemal'in 1923'te verdiği, ekonomik gelişmeyi ulusal gündemin tepesine yerleştirme kararı Türk halkının büyük çoğunluğu tarafından benimsendi. Türkiye ile zengin ülkeler arasındaki eşitsizlik kıskançlığa, komplo teorilerine ve azgelişmişlikle ilgili ideolojik gerekçelendirmelere yol açtı. Maddi ilerlemelerle birçok Türkün yaşamı değişse de, başarının ahlaki yönü hala güçlü bir duygu olmayı sürdürmektedir. Son yazılarından birinde, Türkiye'deki siyasi oyunun yapaylığına değinen Doğan Heper, Türkiye'nin gerçek gündemini "büyümek, zenginleşmek ve bölgesel bir güç olmak"33 şeklinde tarif etmişti. Türkiye, başarılı ve umut dolu insanların ülkesidir. Türkiye'nin işi iş yapmaktır.
Maddi ilerleme amacı gütmek, elbette, ideolojiyi ve Mustafa Kemal'in işaret ettiği tehlikeli "hayalleri ve duyguları" ortadan kaldırmaz ama bunların frenlenmesinde rol oynayabilir. Eski Sovyetler birliği ve bir ölçüde Balkanlar'daki "soydaş" ların yeniden keşfedilmesi, hayalleri ve duyguları birbirine karıştırdı. Fakat maddi çıkarlar üstün geldi. Çok az Türk Sırplara karşı mücadele veren Bosnalı ya da Kosovalı Müslümünların veya Ermenilere karşı Azerilerin yanında savaşmaya gönüllü oldu. Bazıları eski komünist ülkelerdeki dini okullarda öğretmenlik yapmaya gitti ama güdüleyici unsur en azından aldıkları yüksek maaşlardı. Diğer taraftan, birçok Türk bu ülkelere ticaret yapmak ve çalışmak için gitti. Her şeyin ötesinde, eski komünist ülkeler, Türk girişimciler açısından yeni ve gelecek vaat eden bir alan olarak görülmektedir.
Türkiye’nin son yıllardaki vizyonu en geniş politikacısı merhum Cumhurbaşkanı Özal son konuşmalarından birinde şöyle diyor:

Müslüman ve çoğunlukla Türki olan yeni devletlerle birlikte, gücümüzü daha etkili hale getirebiliriz. Eğer bu fırsattan iyi yararlanabilirsek, eğer akılcı, gerçekçi ve adil yollardan işbirliğini geliştirebilirsek hem kendimiz hem de kardeşlerimiz önemli bir dünya gruplaşmasının etkili üyeleri olarak ortaya çıkarız.

III. İzmir İktisat Kongresi’nde yaptığı aynı konuşmada Özal devam ediyor: “Önümüzdeki on yılda Türkiye’nin başlıca amacı en gelişmiş on bilemedin onbeş ülkeden biri olmaktır. Türkiye bu birinci sınıf ülkeler arasına katılmalıdır ve katılacak güce de sahiptir.”34
Bu, Mustafa Kemal’in “muasır medeniyet seviyesine ulaşma” amacının bir başka biçimde ifade edilişidir. Özal, Müslüman ve Türki ülkelere vurgu yapmasına karşın, politikası pan-İslamizm ya da pan-Türkizmle aynı değildir. Anahtar kelimeler, “akılcı”, “gerçekçi” ve “işbirliği”dir. Bu bağlamda Erbakan, geleneksel Kemalist politikadan ayrılma tehdidinde bulundu. Erbakan’ın İran, Libya ve diğer Müslüman ülkelere gerçekleştirdiği ziyaretler sırasında yaptığı açıklamalar; zengin G-8 ülkelerine karşıt ağırlık olarak, gelişmekte olan Müslüman ülkelerin geçici gruplaşması niteliğindeki “D-8”i savunması, “İslami otomobil” ve “İslami uçak”tan bahsetmesi popülist bir politikacının dudaklarından kolayca dökülen gerçekleştirilmesi olanaksız düşüncelerdi. Bu projeleri enine boyuna düşünmeden ortaya atması, bunları daha başlangıçta başarız kıldı. İktidara gelmesinden onbir ay sonra, Türkiye’nin diğer müslüman ülkelerle ilişkileri eskisinden daha kötü bir hale geldi. Popülizm, politakadan asla uzaklaştırılamaz, fakat kendi kendine ilerleme, Türkiye Cumhuriyeti’nin geleneksel dış politikasının esin kaynağı gerçekçiliğin yayılmasını sağlayacaktır.
Bağımsızlığına yeni kavuşan Türki devletlerin ortaya çıkışı Ankara’da coşkuyla karşılandı. Ankara, sınırlı mali gücünü, bu yeni kardeş ülkelerle olan ilişkilerini geliştirmek için kullandı. Ama, “hayaller ve duygular” denetim altına alındı. Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal, akılcı ve gerçekçi bir biçimde, Azerbaycan’daki ilk ulusal komünist rejimle işbirliği yaptı. Halbuki ezeli rakibi Enver Paşa –Osmanlı devletini I. Dünya Savaşına sokmuştu- İslami anti-emperyalist yükselişin peşinde, Orta Asya’da öldü.
Kişinin öncelikle ailesine karşı görevi vardır ilkesi Türkiye’deki göçmen lobilerine de uygulanabilir. Birçok Türk’ün ataları Kafkas (Çerkez, Abhaz, Gürcü, Çeçen, Laz, Azeri, vs..), ya da Balkan (Türk, Pomak, Boşnak, Arnavut) kökenlidir. Bazılarının ataları da Kırım veya Rusya’dan gelmiştir. Çok az bir kısmı da daha uzak bölgelerden –Orta Asya ve Çin Türkistan’ından- gelen göçmenlerden türemiştir. Kısmen ABD örneğine öykünülerek, kısmen de 75 yıllık Türklüğün ortak yüzeyinin altına bakma yasağına gecikmiş bir tepki olarak, etnik kökenin araştırılması moda oldu. Etnik topluluklar ve özel radyo istasyonlarında etnik programlar var. Bu toplulukların sayısına ilişkin olarak büyük rakamlar telaffuz edilmekle birlikte –milyonlarca Boşnak ve Çerkez olduğu düşünülüyor- kuşaklar boyu yaşanılan asimilasyon ve toplumlararası evlenmelerden dolayı, ortada güvenilir bir istatistiki bilgi bulunmamaktadır. Boşnaklar, Balkanların başka bir yerinde Slavca konuşan atalardan gelmiş olabilir. “Çerkez” terimi ise genellikle Abhaz, Dağıstan, Çeçen ve diğer Kafkas halklarını içerir. Fakat nasıl nitelendirilirlerse nitelendirilsinler, bu göçmen toplulukların, bazen sembolik jestlerle ifade edilen, unutulmaya yüz tutmuş kimlikleri bulunmaktadır.
1930’lardan beri, göçmenlerin, Bulgar büyükelçiliklerinin ya da konsolosluklarının önüne, Bulgaristan’da Türklere yönelik kötü muameleyi protesto etmek için kara çelenk bıraktığı dönemler olmuştur. Boşnaklar, soydaşlarına destek olmak için gösteriler düzenlemişlerdir. Son zamanlarda, Şincan’dan (Xinjiang) gelen göçmenler Uygur Türklerine yapılan baskıya dikkat çekmek için Çin bayrağını yakmışlardı. Bir adım daha ileri giden Kafkas kökenli Türkler, “Avrasya olayı” diye bilinen olayda, Rus yolcularla dolu bir Kara Deniz feribotunu ele geçirmişlerdi. İstanbul’da göstericileri dağıtmak için çok sert davranan Türk polisini protesto etmek isteyen bir Çeçen de kendisini Boğaziçi Köprüsü’nün demirlerine zincirlemişti.
Çeçen ve Abhaz kökenli Türklerin durumu özeldir. Atalarının topraklarındaki soydaşlarının sayısı çok azdır. Abhaz Türkleri, Sovyetler Birliği çöktükten sonra, soydaşlarına maddi yardımda bulundular ve asıl vatanlarını ziyaret ettiler, fakat çok azı kesin olarak geri döndü. Çeçenya olayında ise trafik tersine işlemektedir. Savaş nedeniyle ailelerinin güvende olmasını isteyen Çeçenler geçici olarak onları Türkiye’ye göndermektedir. Her iki durumda da Türk vatandaşları, Türkiye’deki statülerini ve geleceklerini tehlikeye atmamaya özen göstermişlerdir.
Daha da olumlusu, Sovyet sınırları açıldığı zaman, son göçmenler ve bunların çocukları, asıl ülkeleriyle ticarete koyuldular. Arnavut kökenli Türkler, Arnavutluk, Makedonya ve Kosova’daki soydaşlarıyla “bavul ticareti” yapmaya başladılar. Azeri kökenliler de Bakü’yle benzer bir ilişki içindeydi. Kazaklar, asıl vatanlarından deri ithal etmektedir. Tatarlar ise, ki bazılarının biraz Rusçası vardır, Rusya’daki Türk girişimlerine el atmış durumdalar.
Fakat, diğer ülkelerde olduğu gibi, Türkiye’deki göçmenler de içinde bulundukları geçici statünün etkisiyle kendilerini yeni vatanlarıyla ilişkilendirmeye çalışırlar. Başlıca amaçları, tutunmak, kabul görmek ve yeni çevrelerinde zenginleşmektir. Çoğunlukla, daha Türkiye’ye gelir gelmez, eski vatanların izlerinden silkinmeye çalışırlar. Bu nedenle, etnik kültürel derneklere ve lobicilik faaliyetlerine katılım, Türk dış politikasındaki ağırlığı pek fazla olmayan küçük gruplarla sınırlı kalmaktadır. Türkiye’deki Çerkezler ve Abhazlar, dergileri Kafkasya Gerçeği’nde, Gürcistan’a karşı daha sert bir politika izlenmesi çağrısında bulunmuşlardı. Fakat Türk diplomasisi, Azeri petrollerinin taşınmasında önemli bir ülke olan Gürcistan’a bu özelliğinden dolayı daha da önem vermeye başladı.
Yine de Türk diplomatları, Bosnalı Müslümanlara, Azerilere, daha ihtiyatlı bir biçimde Rusya Federasyonundaki Çeçenlere, Ukrayna’daki tatarlara ve Romanya’daki Gagavuzlara daha iyi davranılması için uğraş verirken, içteki etnik lobilerin siyasi nüfuzuna başvurmaktadır. Türk diplomatları, bu gruplara yönelik kötü muamelelerin Türkiye’deki Batı karşıtı duyguları körükleyeceğinin farkındadır bu durum geleneksel olarak pragmatik Kemalist dış politikanın uygulanmasını engellemektedir. Elbette, Türk diplomatları bu tür kötü muameleleri, Türkiye’deki insan hakları ihlallerine yönelik suçlamaların yönünü değiştirmek için de kullanabilirler.
Türk diplomasisi ve önde gelen Türk politikacıları, Türkiye’nin en dinamik kesimince de tercih edildiği gibi, Kemalist ilkeleri değişen koşullara uyarlamayı sürdürmektedirler. İslamcı Refah Partisi’nin dış politikaya, ideolojik kriterleri uygulama çabalarının başarısızlığı ve Türk halkının bunlara itibar etmediği ortaya çıktı. Fakat, Kemalist dış politikanın avantajlarının algılanması içteki kötü yönetimle değişikliğe uğratılabilir. Türk dış politikasına ilişkin herhangi bir değerlendirme, Türklerin –tüm etnik topluluklar ve muhtemelen çoğu Kürt de dahil olmak üzere- kendi vatanlarında ve dışarda çalışarak refah toplumu olmak istedikleri ve buna da izin verilmesi gerektiği önermesinden başlamalıdır.
Bu noktada bir uyarıda bulunulmalı. Eğer Türkiye, iç politikadaki amaçlarını gerçeleştirir ve güçlü bir bölgesel devlet olursa, yayılmacı politika gütme ihtimali çok zayıftır ama yine de daha iddialı olacağı kesindir. Batı, vatandaşlarının çıkarlarına karşı duyarlı güçlü bir Türkiye’den değil istikrarsız ve “hayaller ve duygular”la kötü bir biçimde yönetilen Türkiye’den korkmalıdır. Atatürk’ün yetmiş yıl önce iç ve dış politika arasında kurduğu bağlantı bugün de geçerlidir.
William Hale

Türk Dış Politikasındaki Ekonomik Sorunlar

Türk dış politikası ile Türkiye'nin ekonomik çıkarları ve sorunları arasındaki gelecekteki muhtemel ilişkileri incelemeye girişmeden önce Türk ekonomisindeki mevcut durum ve trendler özetlenmelidir. Bu iş, muhtemelen şaşırtıcı olacak çünkü Türkiye temel ekonomik kuralların hiçbirine uymayan bir ülke niteliğinde. Buna rağmen, Türkiye, genelde yüksek bir büyüme oranı ile sağlıklı bir dış ödemeler dengesi sağlamaktadır. Gayri Safi Milli Hasıla (GSMH)'daki artış oranı, yılda yaklaşık yüzde 1,75'lik nüfus artış oranına karşın, 1995'te %8, 1996'da % 7,1 ve 1997'de % 8,3 olarak gerçekleşmiştir.1 Dünyanın her yerindeki demokratik rejimler gibi, Türk hükümetleri de bir yandan yeniden seçilebilmelerini sağlayacak icraatlar gerçekleştirirken diğer yandan da makul ölçüde ekonomik istikrar ve dış güven tesis etmelidir. Çarpıcı bir biçimde, ardarda gelen yönetimler birincisine yoğunlaşmak için ikincisini ihmal etmişler ve başarısızlıkları da beklendiğinden daha az yıkıcı olmuştur. Türk ekonomisinin yumuşak karnı, devasa kamu açıklarıdır ve hükümetler bu açıkları sadece para basarak ve çok yüksek oranlı faizlerle borçlanarak kapatmışlardır. Tüketici fiyatları endeksi 1994'teki % 105,2 hariç 1993'ten 1997'ye kadar yıllık ortalama % 85,3 oranında artmıştır. Mesut Yılmaz liderliğindeki kolisyon, 1998'e kadar, devlet gelirlerini arttırmak ve fiyat sarmalını düşürmek için hiçbir şey yapmadı. GSMH'deki artış oranı 1998'de - % 3,8 olarak gerçekleşti ama Şubat 1999'un sonrasında tüketici fiyatları endeksi oniki aylık bir yükselişten sonra % 63,9'a düştü. Toptan eşya fiyatları endeksindeki artış ise % 48 olarak gerçekleşti. Bu hükümet için bir başarı olarak sayılabilirdi fakat, uluslararası standartlara göre bu oranlar hala yüksektir.2
Ekonominin ciddi olarak daraldığı ve ödemeler dengesi bilançosunun cari işlemler hesabının 2,63 milyar $ fazla verdiği 1994 yılı hariç, ortalama cari işlemler açığı, resmi kayıtlara göre, 1993'ten 1997'ye kadar yıllık ortalama 2,1 milyar $ civarında gerçekleşmiştir. 1998 yılında, ekonominin daralmasının da etkisiyle, cari işlemler hesabı yine 2,7 milyar $ fazla vermiştir. Bu açıklar göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye'nin dış borçlarında bir yükselme, döviz rezervlerinde düşme ya da yabancı yatırımları çekme şeklinde bir etki yaşanmış olmalı. Eylül 1998’e kadar dış borçlar ikiye katlanarak 56,5 milyar $’dan 100,9 milyar dolara çıkmıştır. Borçlanmanın çoğu, dış açıktan ziyade iç mali açığı karşılamak üzere yapılmıştır. Yabancı finans kurumları, borç vermeye devam ederek ülkeye olan güvenlerini göstermişlerdir. Yine de alınan dış yardım az, doğrudan yabancı yatırımlar da düşük kalmıştır. Fakat Merkez Bankasındaki döviz rezervleri (altın ve özel bankaların yatırdığı karşılıklar hariç) 1992’de düşülen 6,2 milyar $ seviyelerinden 1998’in sonunda 20,8 milyar $’a çıkmıştır. Bu miktar, 1998’in beş aylık ithalat rakamlarına eşittir.3
Türkiye’nin ekonomik krizlerin üstesinden gelme yeteneğini açıklayan iki temel neden bulunmaktadır. Birincisi, büyük ölçüde, tüketiciler ve işadamları günlük kararlarını verirken “maliyet” enflasyonuna ilişkin bilgi sahibidirler. Sanayi işçileri, memurlar ve çiftçiler, maaşlarının ve tarım ürünü fiyatlarının tüketici fiyatlarındaki artışları telafi edecek kadar artmasını isterler. İşadamları ise gelecekteki fiyatları ve maliyetleri dolar olarak hesaplarlar sonra da ödeme tarihindeki cari döviz kuruna çevirirler. Diğer neden de, Türkiye’de resmi istatistiklerde gösterilemeyen ama birçok krizin üstesinden gelinmesini de mümkün kılan devasa bir kara ekonominin –“gri” ya da “gölge” ekonomi de denmektedir”- varlığıdır. Gölge ekonominin nedeni büyük ölçüde vergiden kurtulma isteği ve hükümetlerin bu sorunu çözmedeki yetersizlikleridir. 1997’nin başlarında, Hazine Müsteşarlığından üst düzey bir yetkili, kayıtdışı –veya vergilendirilmemiş- ekonominin, “resmi” ya da kayıtlı ekonominin % 40’ını oluşturduğu tahmininde bulunmuştu. Bazıları da bu oranın % 50 hatta % 70 olduğunu düşünmektedir.4

Türk Ekonomisi ve Dış Çevresi
Son makroekonomik trendler değerlendirilirken resmi verilerin güvenilmezliği ve sonuç olarak bu verileri analiz ederken karşılaşılan güçlükler vurgulanmalıdır. Bunlara en güzel örnek büyüme ve dış ticaretin seyriyle ilgili rakamlardır. Tablo 1, hem mutlak hem de GSMH’nin bir oranı olarak 1980’den beri dış ticarette meydana gelen büyümeyi göstermektedir. 1980 itibariyle, Türkiye hala büyük ölçüde kapalı ve otarşik bir ekonomiye sahiptir. Bu politikalar “Özal dönemi”nde kısmen değişti. Bu dönemde, döviz ve ticaret rejimleri liberalleştirilerek ekonomi üzerindeki devlet denetimi hafifletildi. Liberalizasyon 1990’larda da devam etti ve 1996’da Türkiye ile AB arasında gümrük birliğine geçilmesiyle zirveye ulaştı. Doğu Avrupa’da komünizmin çöküşü ve 1989 ve 1991 yılları arasında SSCB’nin dağılması da bu liberalleşme sürecine tesadüfi bir katkıda bulundu. Zira, SSCB’nin dağılması ihracat için yeni pazarlar ortaya çıkardı. 1997'ye kadar, Türkiye'nin eski Sovyetler Birliği ülkelerine yaptığı ihracatın çoğu o zamanlar kayıt dışı "bavul ticareti" adı altında hesaplanmaktaydı. Bu akım, 1997'den sonra Rusya'daki ekonomik kriz nedeniyle düşmesine karşın, hala Türkiye'nin toplam ticaret dengesinde önemli bir etkiye sahiptir.
Sonuç olarak, hizmet giriş ve çıkışlarını yansıtmayan Tablo 1'de de gösterildiği gibi ithalat ve ihracat rakamlarında çarpıcı bir yükseliş meydana geldi. (Büyük miktarda hizmet girişleri ulaşım ve dış ülkelerdeki müteahhitlik sözleşmelerinin yanısıra turizm gelirlerindeki müthiş artışa bağlanabilir.) Bavul ticaretine ilişkin resmi tahminler dahil edildiğinde, mal ihracat ve ithalatı 1998'de GSMH'nin % 37'sine tekabül etmektedir ki bu oran 1980'de GSMH'nin sadece % 15'iydi.
Tablo 1: Türkiye'nin Dış Ticareti ve GSMH
(a) milyar $

İhracat *
"Bavul Ticareti"
İthalat
Toplam
1980
2.9
-
7.9
10.8
1990
13.0
-
22.6
35.6
1996
32.3
(3.4)
41.9
74.2
1997
32.6
(5.8)
48.0
80.6
1998
31.1
(3.7)
45.5
76.6
(b) GSMH'nin Yüzdesi olarak

İhracat
İthalat
Toplam

1980
4.2
11.4
15.6

1990
8.6
14.9
23.5

1998
14.8*
21.7
36.6

* "Bavul ticareti" dahil

Dış ticaretin genişlemesi ticaret ilişkisi içinde bulunulan ülkelerin de değişmesine yol açmıştır(Tablo 2). Bu ilişki ağı içersinde en çarpıcı özellik, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ülkelerinin özellikle de eski Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET, şimdiki AB) ülkelerinin başat konumda bulunmasıdır. Turizm gelirleri toplama eklendiğinde, AB’nin dış ticaretteki payı daha da artacaktır. AET/AB’nin mal ticareti içindeki payı 1980’lerde de belirgin bir biçimde artmıştır. Aynı yıllarda, petrol fiyatlarındaki dalgalanmalar nedeniyle Ortadoğu ülkelerinin dış ticaretteki paylarında meydana gelen düşüş de aynı derecede çarpıcıdır. 1973-74 yıllarında yaşanan petrol fiyatlarındaki patlamadan sonra, Türkiye’nin bölgeden yaptığı ithalatın değerinde de müthiş bir artış meydana geldi.5 1980’lere kadar Türkiye, ödemeler dengesindeki açığı, Ortadoğu’nun petrol üreten ülkelerine yaptığı gıda ve mamul madde ihracatını arttırarak kapatmaktaydı. Bu etki, 1979 İran Devrimi’nin sonrasında meydana gelen petrol fiyatlarındaki artıştan sonra daha da güçlendi. 1980-88 yılları arasındaki İran-Irak savaşı sırasında, her iki ülke de transit geçiş yolu ve ithalat kaynağı olarak Türkiye’ye aşırı derecede bağımlıydı. Fakat, 1980’lerin sonlarına kadar, petrol fiyatlarının düşmesi ve Basra Körfezindeki eski ticaret yollarının tekrar faaliyete geçmesiyle bu trendler tersine döndü. Ağustos 1990’da Kuveyt’i işgal etmesinin akabinde Irak’a uygulanan yaptırımlar, Türkiye’nin Ortadoğu’ya yaptığı ihracatı daha da düşürdü. Türkiye’nin dış ticaret akışındaki en son ve belki de en problematik etken “doğu Avrupa”dır.1981 rakamlarının gösterdiği gibi, Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki ticaret, coğrafi yakınlıkları ve ekonomilerinin bir ölçüdeki tamamlayacılığı göz önünde bulundurulduğunda, olağanüstü düşük kalmıştır. 1990’a kadar, siyasi gerilimler azalıp da Başkan Mikhail Gorbaçov Sovyet ekonomisini yeniden yapılandırmaya girişince, iki ülke arasındaki ticaret hacmi, Türkiye’nin toplam ticareti içindeki payı çok belirgin bir biçimde etkilenmese de, artmaya başladı. 1990 ve 1996 yılları arasında, bu ticaret ivme kazandı. Fakat, asıl etkileyeci değişim, sık sık dikkat çeken ama bir türlü gerçek miktarı ölçülemeyen bavul ticaretindeki patlama aracılığıyla yaşandı. Merkez Bankası, 1996’da başlayan bavul ticaretinin toplam değerinin 3,4 milyar dolara ulaştığını, 1998’de 3,7 milyar dolara düşmeden önce de 1997’de 5,8 milyar dolara çıktığını tahmin etmektedir. Tablo 2’deki rakamların da gösterdiği gibi bu miktarların % 90’ı eski Sovyetler Birliği ülkelerine, % 10’u ise diğer Doğu Avrupa ülkelerine gerçekleştirilmiştir. Bavul ticaretinin % 75’inin Rusya Federasyonuna yapıldığı varsayılırsa, 1998’de yaklaşık 4,1 milyar $’lık Türk malı satın alan Rusya’nın, 5,4 milyar $’lık Almanya pazarıyla karşılaştırıldığında, Türkiye’nin en büyük ihracat pazarı olarak Almanya’ya rakip olduğu ortaya çıkacaktır.6

Tablo 2: Bölgelere Göre Türkiye’nin Dış Ticareti
1981
İthalat
İhracat
Toplam

Toplam (milyar $)
8.9
4.7
13.6

Toplam Miktara Katkı
%
%
%

OECD
47.9
48.1
48.0

(EEC)
(28.1)
(31.9)
(29.4)

Ortadoğu

SSCB

Diğer

1990
İthalat
İhracat
Toplam

Toplam (milyar $)

Toplama Katkı

OECD

(EEC)

Ortadoğu

SSCB

Diğer

1998
İthalat
İhracat*
İhracat+
Toplam++
Toplam (Milyar $)

Toplama Katkı

OECD

(EEC)

Ortadoğu

BDT

Diğer

* “Bavul ticareti” ve transit ticaret hariç
+ “Bavul ticareti” dahil fakat transit ticaret hariç
++Tahminen “bavul ticareti”nin % 90’ı BDT, kalanı diğer Doğu Avrupa Ülkeleriyle Dış ticaretin hacmi ve akışı dışında, Türkiye’nin dış ekonomik ilişkilerinin dış politika üzerinde önemli etkisi olduğu düşünülen diğer unsurları, yabancı yatırımlar, dış borçlar ve enerji kaynaklarıdır. Türkiye’deki doğrudan yabancı yatırımlar 1980’li yıllarda önemli ölçüde artmış olmasına karşın, Türk ekonomisinin büyüklüğü ve dinamizmi göz önünde bulundurulduğunda bu miktar yine de düşük kalmıştır. Doğrudan yatırımlar 1980’de 35 milyon $ düzeyindeyken, 1997’de 1 milyar $’a çıkmıştır.7 Bu rakam yine de Türkiye’nin 1997 GSMH’sinin yalnızca % 0.5’ine tekabül etmektedir. Halbuki karşılaştırmalı rakamlara bakıldığında, örneğin İngiltere’nin 1995’teki yabancı doğrudan yatırımlarının GSMH’sinin % 2.9’u olarak gerçekleştiği görülür. Bu orana Türkiye’de ulaşılması durumunda yabancı sermaye akışı yıllık yaklaşık 5.8 milyar $ seviyesine çıkacaktır.8 Portföy yatırımları doğrudan sermaye yatırımlarına göre çok daha yüksek olmasına karşın, İMKB’deki dönemsel yükseliş ve düşüşler nedeniyle rakamlar çok istikrarsızdır. Ayrıca, her iki yatırım rakamları da hükümetin ve özel bankaların kısa dönem borçlanma gerekleri nedeniyle küçülmektedir. 1998’in ilk dokuz ayında kısa dönem borçlanmalardaki net artış yaklaşık 4.6 milyar $ düzeyinde gerçekleşmiştir.9 Özel yatırımların büyük çoğunluğu OECD ülkeleri tarafından gerçekleştirilmektedir. 1997’nin Ocak ve Mayıs ayları arasında onaylanan toplam yabancı yatırımların % 90’ı -portföy yatırımları da dahil olmak üzere- bu ülkelerden gelmiştir (AB’nin % 70, ABD’nin %14 ve Japonya’nın % 1.5’lik payları dahil). Halbuki sermaye kaynağı olarak düşünülen Ortadoğu’nun toplam yatırımlar içindeki payı yalnızca % 4.5’tir.10 İşin ilginç yanı, Türk şirketleri ve işadamları dışarda önemli yatırımlar yaparak, Türkiye’yi hem sermaye ithal eden hem de ihraç eden bir ülke haline getirmişlerdir. Türkiye’nin 1998’deki toplam faiz geliri, resmi verilere göre, 4.8 milyar $’lık sermaye çıkışı karşılığı 2.5 milyar $ düzeyinde gerçekleşmiştir.11
Türkiye’nin toplam dış borcu, tedricen artarak Eylül 1998’de 100.9 milyar $’a ulaşmıştır. Bu rakam o yılki GSMH’nin yaklaşık % 49’una eşittir. Fakat bu sürdürülebilir bir durum olup Türkiye 1970’lerin sonunda yaşanan krizden beri borçlarını ödemede zorluk yaşamamıştır. Eylül 1998 itibariyle toplam dış borç stokunun % 73.1’ini orta ve uzun vadeli borçlar oluşturmuştur. Bu borç toplamını kredi veren ülkeler arasında kesin bir biçimde paylaştırmak mümkün değilse de resmi rakamlar çok taraflı uluslararası kuruluşlarla (IMF, Dünya Bankası ve çeşitli AB organları) diğer resmi kuruluşların (hükümetler ve diğer resmi mali kuruluşlar) sağladıkları kredilerin toplam borç stoku içindeki payının % 16’ya tekabül ettiğini göstermektedir. Borç toplamının değişik para birimleri arasındaki dağılımı da güvenilir bir rehber olmayacaktır çünkü ABD dışında birçok kredi veren ülke de ABD Doları cinsinden borç vermektedir. Buna karşın toplam borcun % 33.2’si ABD Doları, % 35.4’ü Alman Markı, % 19.4’ü de Japon Yen’i cinsindendir12. Türkiye’nin dış borçlarının büyük çoğunluğunun Batılı ya da Japon mali kuruluşlarına olduğu gayet açıktır.
Sermaye girişinin çoğunluğunu ticari borçlanma oluşturmaktadır. Dış yardım miktarı ise çok cüzidir. Eylül 1998’deki borç stokunun yalnızca % 7.9’u Dünya Bankası, Uluslararası Kalkınma Birliği, Uluslararası Finans Kurumu ve AB organlarının sağladıkları kredilerden oluşmaktadır. Bu orana, İslam Kalkınma Bankası’nın % 0.23’lük payı da dahildir.13 Büyük bir kısmı ABD’den sağlanan dış yardım 1950’lerde Türk ekonomisini destekleyen önemli bir unsur olmasına karşın14 bu durum uzun bir süreden beri kesintiye uğramıştır. Bunun nedeni kısmen Türk ekonomisinin güçlenmesi kısmen de Soğuk Savaş’ın bitmesiyle ABD ve diğer Batılı devletlerin askeri yardım konusundaki isteksizlikleridir. AB ve Türkiye arasındaki ilişkilerde yaşanan sorunların çözüme kavuşturulmasıyla Türkiye bir kez daha aldığı dış yardım miktarını arttırabildi. Gümrük Birliği uyarınca, Türkiye’ye beş yıllık bir dönemi kapsayan 495 milyon $ tutarında bütçe yardımına ek olarak AB’nin gözden geçirilmiş Akdeniz Politikası çerçevesindeki fonlarından yararlanma sözü verildi. Türkiye’nin rekabet gücünü arttırmaya yönelik Avrupa Yatırım Bankası’ndan sağlanan yardımlarla birlikte AB’nin vaat ettiği toplam yardımın tutarı 2.3 milyar $ ile 2.4 milyar arasında değişmektedir.15 Bu yardımların gerçekleşmesi halinde Türkiye’nin dış ödemeler dengesinde köklü değişiklikler meydana gelecektir. Bu fonların bir kısmı Yunanistan’ın vetosuyla engellenmektedir.16 Bu cephede ne olursa olsun AB artık ayrıcalıklı kredi ve hibe kaynağı olarak ABD’ye yetişmiş gözükmektedir.
Son olarak, Türkiye’nin enerji gereksinimleri de –özellikle doğal gaz ve elektrik- dış politika üzerinde önemli etkileri olabilecek sorunlar arasında sayılmalıdır. 1990 ve 1997 yılları arasında, Türkiye’nin toplam enerji talebi yılda ortalama % 10 civarında artmıştır. 1998 yılında Türkiye’nin toplam enerji tüketimi günlük 1.64 milyon varil petrol eşdeğerine ulaşmıştır. Bu miktarın % 62’si ithal edilmiştir. Türkiye güvenilir ham petrol kaynakları bulma gereksinimi içinde olsa da, dünya petrol piyasasının şimdiki ve yakın gelecekteki durumu göz önünde bulundurulduğunda bu gereksinimin ciddi siyasi sorunlar ortaya çıkarmayacağı söylenebilir.
Doğal gaz da değişik bir durum arz etmektedir. Doğal gaz sıvılaştırılarak tankerlerle taşınabilmesine karşın boru hatları aracılığıyla doğrudan üreticiden alınması çok daha ekonomiktir. Bu durum, doğal gaz sağlayan ve boru hattının geçtiği ülkelere siyasi bağımlılık yaratır. Bu etkenin Türkiye açısından önemi, Türkiye’nin çok sınırlı gaz kaynaklarına sahip olmasından (mevcut tüketimin sadece % 3’ü) ve talebin hızla artmasından kaynaklanmaktadır. Şimdiye kadar, İstanbul, Bursa, İzmir ve Ankara gibi başlıca şehirler doğal gaz ağına bağlandılar. Başka birçok şehrin de bu illeri takip etmesi beklenmektedir. Doğal gaz ayrıca, enerji santralleriyle endüstride çevreyi kirletmediği için gitgide artan bir biçimde kullanılmaktadır. Doğal gaz tüketimi, 1988’deki 1.2 milyar metreküpten 1996’da 7.9 milyar metreküpe çıkmıştır. 1996’daki toplam tüketiminin % 71’i Bulgaristan’dan geçen bir boru hattıyla Rusya’dan ithal edilmiş, kalan miktar ise ya sıvılaştırılmış doğal gaz (SDG) olarak ithal edilmiş ya da içte üretilmiştir. 2010 yılına kadar tüketimin 53 milyar metreküpe kadar çıkması beklenmektedir. Planlanmış doğal gaz ithalat kaynakları Tablo 3’te gösterilmiştir. Zaman içersinde, Türkiye Rusya’ya olan bağımlılığını azaltmayı ve yerine boru hattı aracılığıyla İran, Irak ve Türkmenistan’ı, SDG aracılığıyla da başka ülkeleri geçirmeyi planlamaktadır. Bu planlarda hedeflenen yıllık 81.9 milyar metreküplük toplam arz miktarı, beklenen talebin çok üzerinde olmakla birlikte, yetkililer planlarının gerçekleşmeme olasılığını göz önünde bulundurarak talebin mevcut tahminlerin çok üzerinde kalabileceğini de düşünmekteler.17
Tablo 3: Türkiye'nin Doğalgaz İthalat Planları
Sağlayıcı
2010'a kadar Planlanan Üretim (yıllık milyar metreküp)
Toplamdaki
Yüzdesi
%
Rusya (boruhattı)
30.0
36.6
Cezayir (SDG)
3.0
3.7
İran (boruhattı)
10.0
12.2
Irak (boruhattı)
10.0
12.2
Türkmenistan (boruhattı)
16.0
19.5
Mısır (SDG)
10.0
12.2
Katar (SDG)
2.0
2.4
Nijerya (SDG)
0.9
1.1
Toplam
81.9
100.0 1993'ten sonra, Bakü-Ceyhan petrol boru hattı seçeneğinin ortaya atılması yalnızca Türkiye'nin enerji talebini etkilemekle kalmadı aynı zamanda, üretim bölgeleri arasındaki transit geçiş yönü olarak uluslararası enerji çevrelerindeki potansiyel rolünü de etkiledi. Bu bakımdan, çok tartışılan bu konuda, fiziki olarak çok az şey yapılmıştır. Bakü-Ceyhan hattının yapımı projenin yüksek maliyeti ve daha ucuz seçeneklerin bulunması nedeniyle askıya alınmış durumdadır. Bu seçeneklerden biri de boru hattının İran üzerinden geçerek Basra Körfezine uzatılmasıdır. Bu proje, ABD'nin İran üzerindeki yaptırımları nedeniyle seçenekler arasından çıkartıldı.
Türkiye üzerinden geçecek bir boru hattı ile Hazar havzası ve Akdeniz arasında bağlantı kurulmasına yönelik planlara ilişkin belirsizlik bulunmasına karşın, doğal gaz boru hatlarına yönelik projeler çok daha belirgin bir durum arz etmektedir. Türkiye'de gözardı edilemeyecek bir doğal gaz talebi bulunmasının yanı sıra, büyük miktarlardaki doğal gazın taşınmasındaki en ekonomik yol da boru hatlarıdır. Rusya ve İran'dan olmak üzere iki olası doğal gaz boru hattı bir sonraki bölümde ayrıca irdelenecektir. Orta Avrupa ülkelerine Türkmen doğal gazını taşıyacağı için, Türkmenistan'la Türkiye arasında bir boru hattı inşa edilmesini öngören üçüncü proje ise Bakü-Ceyhan projesine benzer uluslararası etkilere sahip bulunmaktadır. 1999'un başlarında imzalanan anlaşmalar uyarınca, General Electric ve Bechtel firmalarını birleştiren ABD'li PSG konsorsiyumu, 2.5 milyar $'a tutarındaki, Hazar Denizi'nin altı ile Azerbaycan ve Gürcistan'dan geçecek olan 2000 km'lik hattın inşasında, Türkiye'nin devlet boru hattı kuruluşu BOTAŞ'a katılacaktı. Nihai olarak 30 milyar metreküpe ulaşacak akımın 16 milyar metreküpü Türkiye'de kullanılacak kalan miktar ise orta Avrupa'ya verilecekti. Eğer bu proje ile Bakü-Ceyhan gerçekleşseydi, Türkiye petrol ve doğal gazın önemli bir transit geçiş güzergahı haline gelecekti.18

Ekonomik Bağlantılar ve Dış Politika Üzerindeki Etkileri
Yukarıda anılan çözümlemeleri, makul ve güvenilir siyasi çözümlemelere dönüştürmek bir ölçüde zor olacaktır. Ayrıca, genel metodolojik sorunlara da dikkat çekmek gerekir. Bu sorunlar "bayrak mı ticareti yoksa ticaret mi bayrağı takip eder" sorusuyla özetlenebilir. Bu sorunu daha bilimsel bir çerçeveye oturtmak gerekirse, hükümetler iyi siyasi ilişkilere ve yakınlıklara sahip oldukları ülkelerle mi yakın ekonomik ilişki kurarlar ("siyasi çıkar" yaklaşımı) yoksa ekonomik bağlantılar ve bağımlılıklar siyasi ilişki sonucu mu oluşurlar ("ekonomik çıkar" yaklaşımı)? Politik ve ekonomik etkenler uyumlu mudur –yani, aynı siyasi sonuçlara mı yol açarlar- yoksa uyumsuz mudur?
Türkiye'nin yakın tarihi, özellikle Soğuk Savaş döneminde siyasi nedenlerle SSCB ile çok sınırlı ekonomik ilişki içinde olan Türkiye'nin dış ekonomik ilişkilerinde siyasi çıkar yaklaşımının ağır bastığını ortaya koymaktadır. Diğer yandan, Soğuk Savaşın sona ermesi ve 1990'ların başlarında başlayan ekonomik globalleşme ve liberalleşme, geleceğin dış ekonomik ilişkilerini, devlet politikalarından çok işadamlarının ve tüketicilerin bireysel kararlarına bağlı hale getirdi. Bu son gözlem aynı zamanda, günümüz uluslararası ortamında, uluslararası aktörler olarak egemen devletlerin özellikle ekonomik alanda, eskiden sahip oldukları tekel konumunu yitirdiklerine ilişkin bir uyarıyı da içermektedir. Çok taraflı ve uluslararası örgütler ve kuruluşlar, üye devletlerin gerek iç gerekse de dış ekonomik politikalarını yürütürken bağımsız ve otarşik karar alma güçlerini sınırlandırmaktadır. Çok uluslu şirketler, iş çevreleri hatta tek tek işadamları devlet politikalarına bakmaksızın kendi gündemlerini takip edebilmekte ve bu politikaların belirlenmesinde önemli etkileri olmaktadır.
Bu methodolojik sorunları dikkate alarak makalenin diğer bölümlerinde, Türkiye’nin üç önemli alandaki ekonomik çıkarları ve gelecekteki ilişkileri değerlendirilmeye çalışılacak. Bu alanlar: OECD ülkeleri, özellikle ABD ve AB ile Batılı finansal kuruluşlar; Rusya, Karadeniz devletleri ve Orta Asya cumhuriyetleri; Ortadoğu (İsrail dahil) ve diğer Müslüman ülkeler.

OECD Ülkeleri, AB ve Batılı Mali Kuruluşlar
Soğuk Savaş’ın sona ermesine ve Refah Partisi’nin –artık Fazilet Partisi- yükselişiyle vurgulanan İslami değerlerin öne çıkmasına rağmen Türkiye’nin hala Batılı ülkelerle ve Japonya ve Güney Kore gibi doğu Asya ülkeleriyle iyi ilişkilerini korumakta önemli çıkarı bulunmaktadır. Türkiye’nin ticari ilişkilerinin üçte ikiye yakını bu ülkelerledir.19 Ayrıca, sermaye girişi ve borçlarını ödemek veya döndürmek için bu ülkelere bir hayli bağımlıdır. İslamcı liderler bile bu durumu kabullenmek zorunda kalmışlardır. 1996-97 Erbakan Hükümeti’nin uygulamalarının da gösterdiği gibi, bu tür liderler kendilerini iç siyasi yelpazeden farklı kılmak için böyle demagojik söylemler içine girebilmekte ama ağır ve kabul edilemez ekonomik maliyetinden dolayı Türkiye’nin Batıyla bağlarını koparmayı göze alamamaktadırlar.20
Türkiye’nin AB ile ilişkileri, en karmaşık ve ihtilaflı konulardan biridir. Yine genel kabul görmektedir ki AB ile ilişkilerin güdüsü ne tam üye olma hedefine ulaşmak ne de ekonomik çıkarlardır. Bu ilişkilerdeki başlıca motivasyon kaynağı, Batının refah seviyesine ya da mali yardım olanaklarına ulaşmaktan çok, Türkiye’yi Batılı demokratik uluslar topluluğunun saygın bir üyesi yapmaya yönelik “Kemalist hedef”tir.
Yine de ekonomik güdüler de, Türkiye’nin AB’ye tam üye olma hedefini güçlendirmede önemli rol oynamaktadır. Gümrük birliği sayesinde Türkiye, sanayi ürünlerini gümrüksüz ve kotasız olarak AB pazarına sokma ve en azından ilke olarak ekonomik yardımdan yararlanma hakkı elde etmiştir. Tam üyelikle birlikte, tarım ürünlerinin ve işgücünün serbest dolaşımının yanı sıra AB’nin tarımsal destek fonlarından yararlanma hakkı elde edecektir. Ayrıca bu politikaları oluşturan organlara da katılabilecektir. AB açısından Türkiye’yi tam üyeliğe kabul etmenin mali külfeti, mevcut şartlarda ve işgücünün serbest dolaşımıyla ilgili olarak ortaya çıkacak sorunlar nedeniyle üyeliği kabul etmemeye yönelik en önemli gerekçeleri oluşturmaktadır. Türkiye ile AB arasındaki ilişkiler ekonomik çıkardan çok siyasi çıkar yaklaşımıyla açıklansa da, her iki faktör de birbiriyle ilişkilidir ve birbirlerini karşılıklı olarak güçlendirmektedir.
Yunan ve Kıbrıs Rum sorununa da mutlaka dikkat gösterilmelidir çünkü bu konu, ekonomik etkenden çok siyasi etkenlerle ilgilidir. Eğer ekonomik mülahazalar dış politikada öncelikli belirleyiciler olsaydı, Türkiye 1974'te Kıbrıs'a müdahalede bulunmayacağı gibi iki ülke arasındaki uzlaşmazlıklar da çoktan çözüme kavuşmuş olurdu. Yunanistan'ın engellemelerinin ortadan kalkması, karşılıklı ticaretin gelişmesinin dışında, Türkiye'nin AB ve ABD ile ilişkilerinde siyasi ve ekonomik rahatlamaya yol açacaktır. Özellikle ihtilaflı Ege denizinde, turizmin her iki taraf için de taşıdığı büyük önem nedeniyle dostane ve istikrarlı ilişkilerin tesisi daha da önem kazanmaktadır.
Siyasi ve ekonomik güdüler arasındaki büyük uyum göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin, büyük ölçüde AB-Türkiye ilişkileriyle benzerlik taşıdığı görülür. Fakat, bazı farklı noktalar da bulunmaktadır. ABD yönetimlerinin çoğu, Türkiye'nin özellikle Ortadoğu'daki stratejik konumuna AB üyesi devletlerden çok daha fazla önem atfetmiştir. AB, Yunan hükümetleriyle uğraşmak zorunda kalsa da güçlü Türk karşıtı lobiler Washington'da, Brüksel'den daha fazla siyasi olarak etkilidirler. Yine, ABD hükümetleri, Türkiye'yi kendi ekonomik alanlarına kabul etme kararı verme durumuyla yüz yüze gelmemişlerdir. 1980'lerde, Başbakan Özal, ABD ile Türkiye arasında serbest ticaret anlaşması yapılması fikrini ortaya attı. Bu öneriden vazgeçilmiş gözükmekle birlikte, eğer Türkiye'ye, AB ile ilişkilerinde gümrük birliğinden fazla seçenekler sunulmazsa (yani her iki taraf için de önemli karar alma mekanizmalarına katılım), öneri yeniden canlandırılabilir.
Türkiye'nin diğer OECD üyesi ticaret partnerleriyle ilişkileri –özellikle Japonya'yla- bu ülkelerin ihtilaflı bölgelere olan coğrafi uzaklığı nedeniyle, daha az sorun çıkarıcı niteliktedir. Kamuoyu yoklamalarının gösterdiği gibi, Türkler Japonlar hakkında çok olumlu düşünmekte ve Türkiye Japonya'yı doğrudan yatırım ve borç kaynağı olarak görmektedir. Japonya'nın, Türkiye'nin toplam ithalatındaki payı % 4.5 civarında olup toplam ihracatındaki payı ise yalnızca % 0.4'tür. Japonya'nin diğer ülkelerle ticari ilişkilerinde olduğu gibi, dış ticaret dengesindeki Japonya lehine fazla, iki ülke arasındaki tek ciddi sorundur.21
Batılı ve Japon mali kuruluş ve özel şirketleriyle ilişkiler, Türkiye'nin dış ekonomik ilişki ve bağımlılıklarının önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Fakat bir yandan bu ilişkilerle çıkarlar, diğer yandan da dış politika arasında bir bağlantı kurmak kolay olmamaktadır. Uluslararası fon kuruluşları, ticari bankalar ve özel yatırımcılar, bir ülkenin ekonomi politikası ve genel ekonomik tutumundan, o ülkenin dış politikasından daha fazla etkilenmektedir. Diğer bir deyişle, eğer bir ülke istikrarlı ve sağlıklı bir iş ortamı oluşturmakta başarısız olmuşsa o ülkenin dış politikasının ne kadar batı yanlısı olduğu, uluslararası banka ve iş çevreleri açısından pek önem taşımamaktadır. Türk hükümetleri, bir ölçüde özel sektöre dinamizm ve esneklik kazandırsalar da ekonomik istikrar bakımından açıkça başarısız olmuşlardır. Türk pazarıyla ilgilenen bankerler ve işadamlarıyla Londra'da yapılan görüşmelerde, Türkiye'ye yatırım yapmak isteyenleri caydırabilecek etkenler arasında siyasi istikrarsızlık, yüksek oranlı enflasyon ve ekonomi politikalarındaki belirsizlik sayılmıştır. Yatırımcılar, İslamcı veya Batı karşıtı bir hükümetin siyasi yönetimi açıkça ele almasının yabancı sermayeyi kaçıracağını dile getirseler de Hükümet'in dış politikasından sorumlu görevlileri konuyu pek önemsememektedir. Bu tür düşüncelerin yanı sıra, Devlet bürokrasisindeki yetersizlikler ve yavaşlık ile özelleştirmedeki belirsizlik, Türkiye'deki doğrudan yabancı yatırımların düşük oranlı olmasının nedenini açıklamaktadır.
Ekonomik çıkarlar –özellikle, dış borçları ödemek için daha fazla doğrudan yatırım çekme ve yeni ihracat pazarları geliştirme ihtiyacı- muhtemelen Türk dış politikasının belirlenmesinde çok önemli bir rol oynayacaktır. Fakat, ekonomik yaklaşımlar her zaman dış politika sahnesinde önem taşımamaktadır. Örneğin Yunanistan ve Rumlarla ilişkilerde durum böyledir. Dolayısıyla, OECD ülkelerinin ve Batılı mali kuruluşlar dış politikada büyük önem taşımaya devam edecektir. Eğer Türkiye ile ABD arasında bir serbest ticaret anlaşması imzalansaydı bu Türkiye'nin toplam dış ticaretinde ABD'nin payının artmasına yol açabilirdi. Fakat, iki ülke arasındaki ticaret engelleri, tarım ürünleri dışında, çok yüksek olmadığı için bu etki, çok çarpıcı olmayacaktı.

Rusya, Karadeniz Devletleri ve Türki Cumhuriyetler
Türkiye'nin Rusya'yla ilişkileri, siyasi ve ekomomik etkenler arasındaki uyumsuzluğa çarpıcı bir örnek teşkil etmektedir. Bu ilişkiler aynı zamanda, iki ülke arasındaki ticari bağlantıların hükümetler tarafından planlanmaksızın nasıl gelişebileceğinin de örneğini oluşturur. Sovyet sonrası Rusya'yla Türkiye arasındaki ilişkiler, büyük ölçüde Türkiye'nin, Moskova'nın "yakın çevresi"nde, bir şekilde eski Sovyet denetimini yeniden tesis etmeye çalışmasından duyduğu endişe nedeniyle kolay olmamaktadır. Diğer yandan, Ankara Moskova’yla açıkça çatışmaya girmeyi askeri risklerden daha çok Türkiye ile Rusya arasındaki gelişen ticaret hacmi nedeniyle göze alamamaktadır. Benzer hesapların diğer tarafça da yapıldığı açıktır. Türkiye Rusya’ya olan doğal gaz bağımlılığını azaltmak istemektedir. Rusya tarafından sağlanan gazın oranı toplamdaki oranı düşse bile, alınan gaz miktadır hala yüksektir. Arz kapasitesini arttırmak ve Bulgaristan üzerinden geçen mevcut güzergahı çeşitlendirmek için, Karadeniz altından geçen ve “Mavi Akım” diye bilinen bir boru hattı projesi inşası planlanmaktadır. Bu projenin yaklaşık 13.5 milyar dolara mal olması ve yılda 16 milyar metreküp doğal gaz taşıması beklenmektedir. Uluslararası hizmet ticaretinde, Rusya’da Türk firmalarının üstlendiği müteahhitlik işlerinin 5 milyar dolara ulaştığı kaydedilmektedir. Bu rakam, Türk firmalarını, Rusya’da faaliyet gösteren yabancı firmalar arasında birinci sıraya yerleştirmektedir.22Bu bağlantılar her iki ülkenin de karşılıklı bağımlılığını arttırmaktadır.23
Türkiye’nin diğer Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) üyeleri ile ilişkileri değişiktir. Ermenistan dışında hiçbiriyle aralarında ihtilaf bulunmamakta, Azerbaycan ve Orta Asya’daki Türki “kardeş devletler” üzerinde nüfuz sahibi olmak istemektedir. Diğer yandan, Türkiye’nin BDT ile olan ticaretinin %10’u Türki Cumhuriyetlerle gerçekleştirilmesine karşın Rusya’nın payı % 55-60’a tekabül etmektedir.241990’larda, Türk Hükümetleri BDT ve Karadeniz devletleriyle daha yakın ilişkileler tesis etmeyi amaçlayan projeler geliştirdiler. Örneğin Karadeniz Ekonomik İşbirliği Projesi (KEİ) 1992’de İstanbul’da başlatıldı. Bu oluşum Türkiye’nin yanı sıra tüm Karadeniz’e kıyıdaş devletleri (Bulgaristan, Romanya, Moldova, Ukrayna, Rusya ve Gürcistan) ve Arnavutluk, Ermenistan, Azerbaycan ve Yunanistan’ı kapsamaktadır. Kurumsal olarak KEİ çerçevesinde, dönüşümlü başkanlık sistemiyle İstanbul’da bir sekreterya oluşturulmuş ve üye devletlerin dışişleri bakanları düzeyinde yılda en az bir kez biraraya gelinmesi planlanmıştır. İşlevsel olarak, oluşumun en önemli organları, Selanik’te kurulan Karedeniz Ticaret ve Kalkınma Bankası ile ticaret, sanayi ve ulaşıma ilişkin çalışma gruplarıdır. Haziran 1992’de üye devlet liderleri tarafından yayımlanan deklarasyona göre, KEİ’in amaçları “ticaretin önündeki her tür engeli azaltmak ve gitgide ortadan kaldırmak”, ulaşım, enerji, madencilik ve turizm alanlarındaki ortak projeleri geliştirmektir.25 KEİ’e yönetilen başlıca eleştiri, eğer amaç üye devletler arasındaki ticareti geliştirmekse, bu zaten olağan pazar güçleri aracılığıyla da gelişebilirdi şeklinde olacaktır. Kötümserler, Azerbaycan ve Türkiye, Ermenistan’a ambargo uygularken ve Yunanistan ile Türkiye sık sık kavgaya tutuşuyorken, ekonomik işbirliği rüyasının nasıl gerçekleşeceğini merak edebilirler. Diğer yandan, bakanlar düzeyindeki düzenli KEİ toplantılarının, aralarında ihtilaf bulunan üyelerin sorunlarını çözme zemini olarak kullanılabileceğini savunmak da olasıdır. Örneğin, Nisan 1997’deki İstanbul Zirvesi Ermenistan Devlet Başkanı Levon Ter-Petrossian ile Azerbaycan Devlet Başkanı Haydar Aliyev’e bir tartışma forumu sunmuştur.26 Bu tür fırsatların da ortaya koyduğu gibi, KEİ projesi Türkiye açısından ekonomik olduğu kadar siyasi amaç da taşımaktadır.
1990’ların başlarında, Türkiye’nin Orta Asya ve Azerbaycan’daki rolüyle ilgili olarak, Türklerin eski Sovyet-Çin sınırına ve belki de ötesine kadar uzanan bir nüfuz bölgesi oluşturacaklarını iddia eden birçok makale yazıldı. Sonrasında, Rus gücünün yeniden canlanması, Türkiye’deki iç karışıklıklar ve Orta Asya devletlerinin kendi egemenliklerini ve kimliklerini tesis etmeye yönelik isteklilikleri sonucu gerçek yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Philip Robins’in 1993’te belirttiği gibi, Türkiye'de "hayalci etnik dayanışma" kavramından, çıkar ilişkisine dayanan yeni bir kavrama geçiş olmuştur.27 Fakat duygu ve çıkarların karşılıklı olması gerekmemektedir.28Eğer Türk işadamları ve Hükümetleri etnik bağlardan esinlenmemiş olsalardı bu küçük ve uzak ülkelere muhtemelen ilgi duymazlardı. Türkiye’nin ekonomik zayıflığı daha görkemli projelerin ortaya konamamasında kendini hissettirse de, özellikle tekstil, telekomünikasyon ve inşaat alanında Orta Asya ekonomilerindeki önemli boşlukları doldurmuşlardır. Türk Eximbank, 1996 yılına kadar, Türki cumhuriyetlere, toplam 1.56 milyar dolara ulaşan kredi açmıştır. Bölgede, Türk firmaları tarafından üstlenilen müteahhitlik sözleşmelerinin toplam değerinin 5 milyar doları geçtiği söylenmektedir.29 Diğer yandan, Türkiye ile Türki cumhuriyetler arasındaki ticaret çok düşük seviyelerde başlamış ve bu ülkelerin Türkiye'ye ihraç edebilecekleri çok az ürün olması nedeniyle de sınırlı kalmıştır. Dönem dönem Azeri-Ermeni çatışması ve İran tarafından tıkanan dolaylı ulaşım kanalları ticaretin önündeki bir diğer engeli teşkil etmektedir. Sonuç olarak işadamları ve yetkililerin tüm çabalarına karşın, Türki cumhuriyetlerle ticaret 1998 yılı itibariyle Türkiye’nin toplam ihracatı içersinde % 3.5, toplam ithalatı içersinde ise % 1’lik bir paya sahip olabilmiştir. Duruma geniş çerçeveden bakılarak, Türkiye’nin bölgedeki ekonomik ve siyasi çıkarları arasında uyuşma olduğu fakat ekonomik bağların siyasi vaatleri yerine getirmek için yeterli olmadığı söylenebilir.
Kurumsal olarak, Türkiye ile Orta Asya arasındaki en önemli çok taraflı ekonomik bağ Ekonomik İşbirliği Örgütü’dür (ECO=Economik Cooperation Organization). ECO, Bağdat Paktı’ndan sonra oluşturulan askeri nitelikli olmayan Merkezi Anlaşma Örgütü’nün (CENTO=Central Treaty Organization) yerine kurulan Kalkınma için Bölgesel İşbirliği Örgütü’nün (RCD=Regional Cooperation for Development) devamıdır. 1984’te kurulan ECO, eski RCD üyeleri Türkiye, İran ve Pakistan ile sınırlı kalmıştı. 1992’de Afganistan, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan ve Türkmenistan da örgüte üye oldular. KEİ’de olduğu gibi, ECO çerçevesinde, daimi temsilcilerden oluşan bir konsey, bakanlar düzeyinde gerçekleştirilen düzenli toplantılar ve Tahran’da bir sekreterya bulunmaktadır. ECO’nun amacı bir serbest ticaret bölgesinden ziyade, bir tercihli ticaret sistemi oluşturmaktır. Bu amaçla, bir bölgesel planlama konseyi; bir ticaret ve kalkınma bankası; ortak sigorta, denizcilik ve hava ulaşım kuruluşları ve bir kültür fonu oluşturulmuştur.30 Fakat, Türkiye açısından, ECO'nun Ankara'nın ekonomik ilişkilerinde etkisi olup olmadığı tartışılabilir. 1996'da, ECO ülkeleriyle ticaret, Türkiye'nin toplam ihracatının % 4.9'unu, toplam ithalatının ise % 3.5'ini oluşturmuştur. ECO toplamında, İran'ın payı % 40 olarak gerçekleşmiştir. İran'ın ECO'daki başat konumu Türkiye'nin örgüte üye olmasının başlıca sebebidir. Örgüte üye olarak Ankara, İran'ın Orta Asya'daki nüfuzunu genişletmesini önlemekte ve ECO kararlarını kendi isteğine göre şekillendirmeyi sağlamaktadır.

İslam Dünyası ve Ortadoğu
Türk dış politikasına kendi damgasını vurma isteğinin bir parçası olarak Necmettin Erbakan, 1996-1997 yılları arasındaki başbakanlığı sırasında, hem Ortadoğu hem de güney ve güneydoğu Asya'yı içeren İslam dünyasıyla yeni bağlar kurmaya çalıştı. Bu çaba, Türkiye, Bengladeş, Mısır, Endonezya, İran, Malezya, Nijerya ve Pakistan'ı biraraya getiren D-8 (Developing-8) oluşumuna yol açtı. Sonraki hükümetler resmi olarak projeyi bir kenara bırakmasalar da, D-8'in Türkiye'nin ekonomik ilişkilerinde nasıl önemli bir rol oynayacağını anlamak zordur. Diğer yedi ülkenin tümünün Türkiye'nin 1995'teki dış ticaretindeki toplam payı sadece % 3.9'dur. Toplam ihracatındaki payı % 3.3, toplam ithalatındaki payı ise % 4.2'dir. Bu ülkeler arasında sadece İran önemli bir ticaret partneridir. Müslüman ülkeleri biraraya getirmekte romantik söylemlerin haricinde yeterli ortak çıkarlar bulunmadığı için, Türkiye'nin "islami açılımdan" elde edeceği çok az şey bulunmaktadır.
Türkiye'nin ekonomik ilişkileri açısından daha homojen ve coğrafi olarak daha yakın Ortadoğu ülkeleri için aynı çıkarımda bulunmak doğru olmaz. Petrol ve doğal gaz ihraç potansiyelleriyle birlikte bu etkenler, Ortadoğu ülkelerini önemli ticari partnerler haline getirmektedir. Bu ülkelerin Türkiye'nin dış ticaretindeki payları 1980'lerin başlarında düşmesine rağmen, hala önemli payları bulunmaktadır. Bölge içinde, Suudi Arabistan, Cezayir, Mısır ve İran önemli ticaret partnerleri olup, her biriyle girişilen ticaretin toplam cirosu yıllık ortalama 1 milyar dolar civarındadır. Bu ülkeleri, İsrail, Libya, Suriye, Birleşik Arap Emirlikleri ve Ürdün izlemektedir.31Eğer Irak ambargo olmasaydı, üst düzey ticari partnerlerden biri olabilirdi zira 1990'dan önceki üç yılda iki ülke arasındaki ticaret hacmi yıllık ortalama 2.2 milyar dolara ulaşmıştı.32Dolayısıyla Irak o yıllarda Türkiye'nin üçüncü büyük ticaret ortağıydı. Türkiye ile İran, Irak, Libya, Suriye ve İsrail arasındaki ekonomik ve siyasi ilişkiler özel öneme sahip olup, ayrı incelemeyi gerektirmektedir.
İran. Erbakan'ın 1996 yılında İran'a gerçekleştirdiği ziyaret, uluslararası kamuoyunun çok ilgisini çekmişti. Zira Erbakan, İran'ın kuzeybatısındaki Tebriz'den Türkiye'nin doğusundaki Erzurum'a uzanan bir doğalgaz boru hattının inşasına ilişkin bir anlaşma imzalamıştı. Anılan anlaşma, bu hattın gelecekte batıda Sivas ve Ankara'ya doğru uzamasını da içermekteydi. Hattın, Türkiye'ye yılda ortalama 3 milyar metreküp gaz getirmesi planlanmaktaydı. Bu miktarın 2003'e kadar 10 milyar metreküpe çıkarılması hedeflenmekteydi. Aynı ziyarette, Türkiye ile İran arasındaki ticaret hacminin 900 milyon $'dan 2.5 milyar $'a çıkarılmasına ilişkin temenniler de dile getirilmişti.33Bu tasarılar ABD'nin eleştirilerine neden olmakla birlikte, aslında Türkiye ya da diğer Batılı devletler tarafından İran'a yatırım yapılmayacağı için, nihayetinde Washington tarafından kabul gördü. Hattın, Türkmen doğal gazı için kullanılabileceği önerisi de tartışıldı.34 Bu projelerin de gösterdiği gibi, İran ekonomik olarak Türkiye açısından gerek ihracat pazarı, gerek enerji kaynağı gerekse de Orta Asya'ya açılan kapı olarak gözardı edilemeyecek kadar önemli bir ülkedir. Siyasi mülahazalar da bu yaklaşımı güçlendirmektedir çünkü İran PKK'ya tam destek sağlarsa Türkiye'nin başını bir hayli ağrıtabilir. Türk hükümetlerinin tüm çabaları, ABD ve diğer Batılı güçlerle anlaşmazlığa düşme pahasına da olsa, İran'la işbirliğine dayanan ilişkiler kurmaya yönelik olmalıdır.
Irak. 1990'dan bu yana Irak'a karşı BM yaptırımlarının uygulanması Türk-Irak sınırındaki hareketliliğin tamamıyla sona ermesi anlamına gelmemektedir. Gıda maddelerinin, ilaçların ve inşaat malzemelerinin dağıtımı, BM'nin rızasıyla, karşılığında Irak'tan mazot alınarak sürdü. 9 Aralık 1996'ya kadar Irak, kendisinin altı aylık periyotlarla 2 milyar dolarlık petrol ihraç etmesi karşılığında "insani" amaçlı yardım malzemeleri satın alabilmesini öngeren 986 sayılı Güvenlik Konseyi kararı kapsamındaki BM planını kabul etmedi. Bu kararın kabulüyle, 11 Aralık 1996'da Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattından petrol akmaya başladı. Türkiye'nin Irak'a yaptığı ihracatta önemli bir artış olmadı ama Irak'tan Türkiye'ye önemli miktarda mazot girmekteydi. Türk hükümetleri ve özel sektör BM'nin mümkün olduğunca çabuk bir biçimde, Irak'la Türkiye arasındaki ticaretin yeniden başlamasını istemekteydi. Zira, Türk yetkililerin iddasına göre, yaptırımlar Türkiye'ye 30 milyar dolara mal olmuştu. Bu ekonomik güdüler, Türkiye'nin Irak'ın toprak bütünlüğünü koruma taahhüdü ve daha da önemlisi, Irak ya da başka bir yerde bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasını engelleme gibi siyasi etkenlerle daha da güçlenmiştir.35
Libya. Türkiye ile Libya arasındaki siyasi ilişkiler son yıllarda Libya lideri Muammer Kaddafi’nin Kürt milliyetçiliğini desteklediğini açıkladığı için fırtınalı bir seyir izlemektedir. Türkiye’nin Libya’da hala önemli ekonomik çıkarları bulunmaktadır. İki ülke arasındaki ticaret hacmi yıllık 500 ila 700 milyon $ arasında değişmektedir. Türk müteahhitler paralarını almakta önemi zorluklarla karşılaşsalar da Libya’da üstlendikleri işler 1.7 milyar $ değerindedir. Genel uluslararası ilişkiler sisteminde Türkiye ile Libya ayrı kutuplarda yer alsalar da, Türkiye’nin, Libya üzerinde, gelecekteki hükümetlerin ABD’nin hoşnutsuzluğunu ve Kaddafi’nin dengesizliklerinin yol açacağı sorunları göze alarak Libya’yla dengeli ilişkiler kurmayı deneyecek kadar çıkarı bulunmaktadır.36
Suriye. PKK lideri Abdullah Öcalan’ın Ekim 1998’de Suriye’den sınırdışı edilmesi iki ülke arasında daha iyi ilişkiler kurulmasının önündeki en önemli engeli ortadan kaldırdı. Öte yandan, yapımı yeni tamamlanan Atatürk Barajı’nın Türkiye tarafından, Suriye tarımının büyük ölçüde bağımlı olduğu Fırat’ın sularını kesmek veya en azından hatırı sayılır ölçüde azaltmak için kullanılacağı endişesi iki ülke arasındaki çözüme kavuşturulamamış ihtilaflardan biridir. 1939’da Türkiye tarafından ilhak edilen Hatay üzerindeki tarihi çekişme de gerilimi yükseltmektedir. Suriye, 1987 yılında Özal ve Hafız Esad arasında imzalanan ve Suriye’ye saniyede 500 metreküp su bırakılmasını öngören anlaşmanın geçici bir düzenleme olduğunu iddia etmekte ve uzun dönemde saniyede 700 metreküp su talep etmektedir. Türkiye ile İsrail arasındaki askeri ve ekonomik anlaşmalar Suriye’nin korkularını daha da arttırmaktadır. Gerginlikler göz önüne alındığında, İki ülke arasındaki toplam ticaret hacminin yıllık ortalama 600 milyon $ civarında gerçekleşmesi şaşırtıcıdır.37 Öcalan’ın Suriye dışına çıkarılması iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin yaygınlaştırılma olasılığını da arttırmıştır (iki ülke arasındaki elekrik şebekelerini bağlama ve Mısır’dan gelen ve Ürdün ile Suriye üzerinden geçen bir doğal gaz boru hattının inşası gibi projeler aracılığıyla). Fakat her iki taraf da uzun dönemli taahhütlere girmeden önce ilişkileri sınamak isteyeceklerdir.
İsrail. Türkiye ile İsrail arasında Mart 1996’da imzalandıktan sonra Nisan 1997’de TBMM tarafından onaylanan serbest ticaret anlaşması, ekonomik ilişkilerin güçleneceğine dair önemli ipuçları vermekteydi. Bu anlaşma aynı zamanda, sınırlı askeri işbirliği anlaşmasını ve Aralık 1996’da imzalanan, Türk F-4 savaş uçaklarının modernizasyonunu öngören 600 milyon $’lık anlaşmayı da güçlendirmekteydi. Türkiye’nin başlıca güdüsü ekonomik olmaktan ziyade siyasi idi. Amaç Suriye’ye karşıtağırlık olarak İsrail ile bir anlaşmaya varmak ve Washington ile iyi ilişkiler kurmanın aracı olarak İsrail’i kullanmaktı. ABD Kongresinde Yunan ve Ermeni lobileriyle uğraşmak zorunda kalan Türkler için Yahudi lobisi faydalı olabilirdi.
Ekonomik olarak ise serbest ticaret anlaşmasına büyük umutlar bağlandı. Beklentiler, Türkiye ile İsrail arasındaki ticaret hacminin yıllık 2 milyar dolara çıkacağı ve İsrail’in ABD, Kanada ve Orta Amerika’yla olan tercihli ticaret bağları sayesinde Türk ihracatçıların pazarlarını bu ülkelere genişletebileceği yönündeydi. Özellikle giyim sanayiinde, ortak üretim yapılması da öngörülmekteydi. Ticaret hacmi 1996 yılındaki 450 milyon $ seviyesinden 1998’de 730 milyon $’a çıktı. Fakat bu rakam, Türkiye’nin Ortadoğu’yla yaptığı toplam mal ticaretinin % 16’sını teşkil etmekteydi. Bölgedeki diğer devletler –özellikle Mısır, Suudi Arabistan ve Cezayir- ile Türkiye arasındaki ticaret hacmi çok daha yüksekti.38 Türkiye Arap-İsrail çatışmasına doğrudan ve anlamlı olarak katılmaktan büyük bir olasılıkla kaçınacağı için iki ülke arasındaki ittifakın önünde siyasi sınırlamalar da bulunmaktadır. Aynı şekilde, İsrail de Öcalan’dan dolayı Türkiye ile Suriye arasında yaşanan gerginlikte tarafsızlığını ilan etmişti. Yine de, Erbakan yönetiminin bile Türk-İsrail anlaşmalarını kabul etmiş olması, gelecekteki hükümetlerin de, gerçekçi sınırlar dahilinde olması kaydıyla, ilişkileri geliştireceklerini göstermektedir.39

Kemal Kirişçi

TÜRKİYE VE MÜSLÜMAN ORTADOĞU

Soğuk Savaş sırasında, Türkiye’nin dış ve güvenlik politikaları büyük ölçüde Avrupa’daki gelişmelerin ve iki blok arasındaki ilişkilerin bir fonksiyonu niteliğindeydi. Fakat Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana, Türkiye’nin ulusal çıkarları, Balkanlar’dan Karadeniz’e, Kafkasya’ya ve Orta Asya’ya kadar çevresindeki tüm bölgelerde güvenlik ve istikrarla çok yakından ilişkili hale gelmiştir. Türkiye aynı zamanda bir Ortadoğu ülkesi olduğu için, güvenliği, istikrarı ve refahı bu bölgedeki gelişmelere sıkı sıkıya bağlıdır. Bu çıkarım, 1990-91 Körfez krizi ve savaşından beri özellikle geçerlidir. Arap-İsrail barış süreci de bölgesel işbirliğine yönelik olanaklar ortaya çıkarmıştır.

Soğuk Savaş’tan Sonra Değişim Baskısı
1950’lerde Türkiye, Sovyet etkisinin Ortadoğu’ya yayılmasını önlemek için etkin bir rol üstlendi. Batı yanlısı Bağdat Paktı’nın ve CENTO’nun kurulmasına yardımcı oldu.1 Bu etkin politika, Türkiye’yi Batının bir ajanı gibi gören Sovyet yanlısı Pan-Arabist ve Baasçı rejimlerin tepkisini çekti. 1958 Temmuzunda, Irak’ta Kraliyet rejiminin devrilmesi ve yerine General Abdülkerim Kasım’ın radikal Pan-Arap rejiminin geçmesi, bir sonraki yıl Bağdat Paktı’nın dağılmasına yol açtı. Ortadoğu’daki bu kısa süreli Türk etkinliği, tek parti yönetiminden parlamenter demokrasiye geçişin yaşandığı bir siyasi dönüşüm ve ekonomik liberalizasyon dönemiyle çakışmaktadır. Türkiye’nin bu dönemdeki Ortadoğu politikası, kısmen bu dönüşüme kısmen de yeni Türk siyasi elitinin bölgedeki Sovyet tehdidine karşı harekete geçerek, Batılıların güvenini kazanma çabalarına bağlanabilir.2 Sonraları, Türk dış politikasına, bölge politikalarına bulaşmama ve müdahale etmeme ilkeleri hakim olmuştur.3
1970’lerin başlarına kadar, Türkiye, Arap ülkeleri ve İsrail’le dengeli ilişkiler yürüttü. 1967 Arap-İsrail savaşı, Kıbrıs sorunu nedeniyle büyüyen yalnızlık duygusu ve İslam ülkelerinin desteğini elde etme arzusu –İslamcı Milli Selamet Partisi’nin yükselişini de unutmamak gerek- gitgide Arap ülkeleriyle daha yakın ilişkiler kurulması ve Filistin davasında Arap ülkelerinin daha çok desteklenemesi yönünde bir değişime yol açtı.41973’te petrol fiyatlarının fırlaması sonucu Türk ekonomisinin içine düştüğü kriz, petrol zengini Arap ülkeleriyle ticari ilişkilerin geliştirilmesi gibi başka baskılara yol açtı. 1977’de İsrail’de Likud Partisi’nin iktidara gelmesi ve bu partinin Lübnan ile diğer işgal edilmiş topraklarda izlediği sert politikalar, İsrail’le diplomatik ilişkilerin seviyesinin düşürülmesine neden oldu. Türkiye, Filistin Kurtuluş Örgütü’yle (FKÖ), bu örgütün Ermenilerle ve Türkiye’de faaliyet gösteren solcu terörist örgütlerle olan sıkıfıkılığına rağmen, daha yakın ilişkiler kurdu.
1980’ler daha önemli gelişmelere sahne oldu. Başbakan ve Cumhurbaşkanı olarak Özal, Türkiye’nin Ortadoğu’yla ilişkilerinde daha etkin ve enternasyonalist bir dış politika yaklaşımı geliştirmesinde önemli bir iz bıraktı.5Özal, muhafazakar Körfez ülkelerinin yanı sıra, Libya, İran ve Irak gibi radikal ülkelerle de ilişkileri güçlendirdi. Türk girişimcilerin Ortadoğu’daki çıkarlarının seferber edilmesinde önemli bir rol oynamakla kalmadı Arap sermayesini de Türkiye’ye çekti. Bu dönemde, Türkiye’nin Ortadoğu’yla ilişkileri belirgin bir biçimde arttı.6 Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) kapsamındaki barajların sayısı arttıkça, Özal, Şam’ın endişelerini Fırat’tan saniyede en az 500 metreküp su bırakılacağının sözünü vererek gidermeye çalıştı.
1986 yılında Özal Türkiye’den Ortadoğu’ya su götürülmesini içeren bir “barış suyu” projesi ortaya attı. Özal’ın bölgecilik politikası, 1990’daki körfez krizi sırasında Türkiye’yi Irak karşıtı kampanyaya dahil ettiğinde zirve noktasına ulaştı. Özal, kendisine geniş savaş yetkileri verilmesi konusunda parlamentonun muhalefetiyle karşılaşsa da nihayetinde Irak’a karşı uygulamaya konulan BM yaptırımlarına destek sağlamayı başararak Türk askeri tesislerinin Irak karşıtı koalisyon tarafından kullanılması için gerekli izni kopardı. Özal’ın politikası, Türkiye’de sert eleştiri ve muhalefete yol açarak genel kurmay başkanı, dışişleri ve savunma bakanlarının istifasıyla sonuçlandı. Fakat Özal bunların hiçbirinden etkilenmemiş gözüktü. Mart 1991’de, yerleşmiş politikadan esaslı bir biçimde saparak, Saddam Hüseyin’e karşı isyan hareketi başlatmış olan Kuzey Iraklı Kürt liderlerle diyalog kurdu. Savaş sonrasında Saddam Hüseyin’in gazabından korkarak Türkiye’ye kaçan yarım milyona yakın Kürt mültecinin yeniden yurtlarına dönmesini sağlamak üzere Kuzey Irak’ta güvenli bir bölge oluşturulması ve Çekiç Güç kurulması için Batılı müttefiklerin ikna edilmesinde önemli bir rol oynadı.7
Sonraları, Özal’ın cesur politikasının pek karlı olmayacağı ortaya çıktı. “Barış suyu” projesi bölgedeki güvensizlik ve Arapların Türk suyuna bağımlı olma korkuları nedeniyle gerçekleştirilemedi.8Türkiye’nin, Irak’ın Kuveyt’ten çıkartılmasında oynadığı rol, Arap dünyası tarafından Özal’ın beklediği gibi değerlendirilmedi ve Arap-İsrail barış sürecinde Türkiye’nin yer almasını sağlayamadı.9 Dış politikadaki bu artan aktivizmin öngörülemeyen önemli bir sonucu da Arap başkentlerinde bölgedeki Türk etkinliğinin yeniden canlanacağı endişesini arttırmıştır.10 Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve sonrasındaki gelişmeler Türk dış politikasının dikkatini başka tarafa çevirdi11
1993’te Özal’ın ölümüyle, Ortadoğu politikası, eski ihtiyatlı ve tutucu niteliğine büründü. Türk dışişleri bakanı Hikmet Çetin, Temmuz 1993’te, İsrail’e düzenleyeceği bir ziyaretin arifesinde bu ülkenin güney Lübnan’a saldırı başlatması üzerine bu ziyareti iptal etti. Oslo’daki gizli müzakereler aracılığıyla Arap-İsrail cephesinde ulaşılan çarpıcı gelişme dünyaya duyurulmasının sadece birkaç hafta öncesinde, Türk dış politikası yine Arap dünyasının tepkisini çekme korkusunun tutsağı olmuştur.
Fakat, Soğuk Savaş sonrasında Ortadoğu’da yaşanan değişiklikler Türkiye’yi ve ulusal çıkarlarını derinden etkilemektedir. Yeni Ortadoğu, karmaşık sorunların yanı sıra fırsatlar da sunmaktadır. Ekonomik mülahazalar ve Müslüman ülkelerle daha yakın ilişkiler kurulmasına yönelik iç baskı da düşünülürse, Türkiye’nin Ortadoğu politikalarıyla gelecekte daha fazla ilgileneceğini söylemek mümkündür.

Dış Politikada Karar Alma: Erbakan Dönemi
Soğuk Savaş sırasında, hükümetin dış politikasının şekillendirilmesinde, dışişleri bakanlığı ve ordu önemli aktörlerdi. Bu durum günümüzde de değişmemiş fakat, siyasi partiler tarafından savunulan çeşitli görüşler ve kamuoyu daha büyük rol oynamaya başlamıştır. İki büyük muhafazakar laik parti, Doğru Yol (DYP) ve Anavatan (ANAP), sosyal demokrat Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ile birlikte, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyeliğinin önündeki zorluklara rağmen, Batı yanlısı politikaları ve Batı Avrupa’yla ekonomik bütünleşmenin devamını savunmaktadırlar. Bülent Ecevit’in Demokratik Sol Parti’si (DSP), Batı’yla ilişkilerde geleneksel olarak daha eleştirel bir tavır takınmakta ve Ortadoğu dahil bölge ülkeleriyle daha yakın ilişkiler kurulmasını savunmaktadır. 1997’nin ortalarından bu yana, kurulan bütün hükümetlerde yer alan DSP son dönemdeki dış politikaya açıkça damgasını vurmuştur. Milliyetçi Hareket Partisi (MHP), milliyetçi bir dış politikanın savunucusu olmuştur. MHP, Türki dünyasıyla daha yakın ilişkiler tesis edilmesini ve Türkiye, Ürdün, Mısır, İsrail ve Filistin’den oluşan bir “Doğu Akdeniz Birliği”nin kurulmasını istemektedir. İran ve Suriye’ye karşı ise eleştirel bir tutum benimsemektedir.12
1996-97 yıllarındaki Refah-DYP koalisyon hükümeti sırasında, Türk dış politikasının geleneksel yöntem ve ilkeleri fütursuzca sınandı. Bu sınama büyük ölçüde Ortadoğu’ya odaklandı. Başbakan olarak Erbakan, yabancı büyükelçi ve liderlerle yaptığı görüşmelerde diplomatları dışlayarak bazan yerleşmiş uygulamadan ayrıldı.13
Erbakan’ın RP’si geleneksel Türk dış politikasına temelden karşı çıktı. AB ile Türkiye arasındaki 1995 gümrük birliği anlaşmasına da şiddetle muhalefet etti. Erbakan, AB yerine Türkiye’nin bir İslam Birleşik Devletleri, bir İslam Gümrük Birliği ve bir İslam NATO’sunun oluşturulmasında öncülük etmesi gerektiğini savundu.14 İran’la ilişkilerde ise, RP, diğer siyasi partiler ve kamuoyunun büyük çoğunluğu tarafından paylaşılan görüşle taban tabana zıt bir tutum sergileyerek, Türkiye’deki terörizmin İran tarafından desteklendiği iddialarına karşı çıktı. İran, başbakan olarak Erbakan’ın 1996’da ziyaret ettiği ilk ülke oldu. Bu ziyaret sırasında, İran’ın ayrılıkçı PKK güçlerinin bu ülkede bulunmadığına ilişkin iddialarını kabul ederek diğer Türk yetkilileri kızdırdı.15 Erbakan Batı’ya hiç resmi ziyarette bulunmadı ve Aralık 1996’da, Dublin’deki bir AB zirvesi sonuda verilen akşam yemeği davetini de geri çevirdi.16
RP, kendi içinde birbiriyle çelişen amaçlara sahip bir parti görünümü çizdi. Erbakan, Arap ülkeleriyle daha yakın ilişkiler geliştirilmesi gereğine vurgu yaptı ama ılımlı Arap ülkelerinin çoğu, Erbakan’ın islamcı söyleminden; İran ve Libya ziyaretlerinden; Hamas, Hizbullah, Müslüman Kardeşler ve Cezayir’deki FIS (İslami Kurtuluş Cephesi’nin Fransızca akronimi) gibi radikal islamcı örgütlerle yakın ilişkilerinden –ki bu örgütlerin hepsi RP’nin Ekim 1996’daki 5. kongresine temsilcilerini göndermişti- rahatsızlık duydu. RP’nin barış sürecine ilişkin tavrı da en hafif deyimiyle belirsizdi. Çok sayıda parti yetkilisi, Arafat’ın, İsrail’i tanıyarak Filistin davasına ihanet ettiğini iddia etmekte ve Oslo anlaşmalarını imzalamasını onaylamadıklarını söylemekteydiler. İsrail ve Siyonizm karşıtı iddialar, çoğunlukla yahudi karşıtlığıyla birlikte RP söyleminin standartlaşmış içeriğini oluşturmaktaydı. Yine de çok sayıda RP’li milletvekili İsrail’e ziyarette bulundu. Erbakan’ın başbakan olması üzerine İsrail başbakanı Benyamin Netanyahu’nun tebrik mektubunu ve görüşme teklifini yanıtlamamış olsa da Erbakan, İsrail dışişleri bakanı David Levy’yi resmi bir ziyaret nedeniyle daha sonra kabul etti. Aktarıldığı kadarıyla aralarındaki görüşme hayli sıcak geçmişti.
Erbakan’ın yıkıcılığına karşın, ordu ve dışişleri bakanlığı, onun başbakanlığı döneminde başat dış politika odakları olmayı sürdürdüler. Her ikisi de, Erbakan’ın Kuzey Irak’ta “uçuşa kapalı” bir bölge oluşturulması için Türkiye’nin güneyinde üslenen Çekiç Güç’e olan muhalefetini yeniden gözden geçirmesini sağlamakta önemli bir rol oynadılar. Erbakan sonunda, parti üyelerini U dönüşü yapmaya ve Çekiç Güç’ün görev süresinin bir dönem daha uzatılması lehinde oy kullanmaya ikna etmek zorunda bırakıldı. Ayrıca Erbakan, Levy’yle yaptığı görüşme sırasında Levy’nin önerdiği gibi, kendisini, İsrail’le yakın ilişkilerin sürmesini kabul etmek durumunda buldu.
Ocak 1998’de RP, laikliği kaldırmakya yeltenmekten suçlu bulunarak Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı. RP’nin de facto devamı niteliğindeki Fazilet Partisi (FP) ise, kendisini selefinin tartışmalı dış politika fikirlerinden uzak tutmaya çalışmıştır.

Önemli Sorunlar

Soğuk Savaş sonrasındaki Ortadoğu’da Türkiye’nin önündeki sorunlar, Kürt isyancıların giriştikleri saldırılar da dahil olmak üzere Kürt sorunuyla askeri ve güvenlik endişeleridir. 1991’in Mart ayının sonunda Irak ordusunun Kuzey Irak’taki Kürt ayaklanmasına karşı başlattığı operasyon, tarihin son dönemlerindeki en büyük mülteci bunalımlarından bir tanesine yol açtı. 1,5 milyondan fazla Kürt İran ve Türkiye’ye kaçtı. Bunalım, dünya kamuoyunun dikkatinin Kürtlere ve Türkiye’nin kendi Kürt sorununa odaklanmasına neden oldu. Bu sorun, Kuzey Irak’ta Kürtlerin denetiminde bir bölge oluşturulmasına da yol açtı. Böylelikle, PKK’nın Kürtlerin denetimindeki bu bölgeden Türkiye’ye yönelik eylemlerinde bir artış da meydana geldi. Bu çatışma 30 binden fazla can kaybına ve hazinenin boşalmasına sebep oldu.17PKK’nın Irak’tan Türkiye’ye yönelik eylemlerde bulunabilme olanağı elde etmesi, Türk ordusunun çok sayıda sınırötesi operasyon düzenlemesine yol açtı. İran ve Suriye’nin PKK’ya destek sağladığına yönelik Türk iddiaları, Türkiye’nin bu iki ülkeyle arasındaki ilişkileri ciddi bir biçimde etkiledi. Ayrıca operasyonlar sırasındaki can kayıpları ve soruna demokratik bir çözüm bulunamaması, Türkiye’nin ABD ve Batı’ya ilişkilerini zora soktu.
Komşu Ortadoğu ülkelerinin sofistike askeri kapasiteleri ve geçmişte birbirleriyle giriştikleri savaşlar Türkiye’nin ulusal güvenliğine yönelik önemli bir tehdit oluşturmaktadır. İran ve Suriye kitle imha mermileri gönderebilen balistik füzelere sahip olup İran’ın da nükleer güç edindiğine ilişkin bilgiler bulunmaktadır.18Türkiye’nin önemli yerleşim merkezleri, barajları, enerji santralleri, hava üsleri ve askeri karargahları bu füze sistemlerinin menzili içersindedir. Suriye’nin Öcalan’ı barındırması yüzünden yaşanan Ekim 1998 krizi sırasında bu tehdit oldukça belirgin bir hal aldı.
Körfez Savaşı’ndan sonra meydana gelen Ortadoğu’yla ticaret kaybı da Türkiye’nin güvenliğini olumsuz etkilemiştir. Irak’a uygulanan yaptırımlar, sadece karlı bir pazarın kapanmasına yol açmamış aynı zamanda Körfez ülkelerine tarım ürünleri ihraç eden Türkiye’nin karşılaştırmalı üstünlüğüne de zarar vermiştir. Türkiye’nin Ortadoğu’ya yaptığı ihracatın toplam ihracat içindeki payı savaş öncesinde % 23 iken bu oran 1996’da % 14’e düşmüştür.19 Sayısı 40 binden fazla olan kamyon filosu ise işsiz kalmıştır.20 Bu kamyonların çoğu, Kürt nüfusun yoğun olarak bulunduğu güneydoğu Türkiye’de olup, bölgede önemli bir istihdam olanağı yaratmaktaydı. Ayrıca Türkiye, Irak’ın 1990 yılında Kuveyt’i işgal etmesinden sonra, kapatılan Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattının gelirinden de oldu.1998 yılında, dışişleri bakanlığı ambargonun, gelir ve ticaret kaybı olarak maliyetinin 35 milyar $’dan fazla olduğunu hesapladı.21 Körfez krizinin ve savaşın bu ekonomik sonuçları, Kürt sorunu ile onu çevreleyen şiddeti ağırlaştırdı.
Türkiye’nin büyüyen ekonomisinin enerji ihtiyaçları da ulusal güvenlik açısından gittikçe büyüyen bir sorun haline gelmektedir. Türkiye, ham petrol ihtiyacının çoğunu Ortadoğu ülkelerinden satın almaktadır. Bu bağımlılık, ekonominin bölgedeki gelişmelerden etkilenmesine yol açmakta ve dengesiz bir dış ticaret bilançosu ortaya çıkarmaktadır. Türkiye, 1995 yılında Suudi Arabistan’dan 1.382 milyar $’lık mal almış –çoğu petrol- karşılığında ise yalnızca 470 milyon $ değerinde mal satabilmiştir. Türkiye’nin doğal gaz tüketimi de artmaktadır. Türkiye doğal gaz bakımından geleneksel olarak daha çok Rusya’ya bağımlı olmuştur. Yeni yapılan projeksiyonlara göre, Türkiye’nin doğal gaz talebinin 2010 yılına kadar 40-50 milyar metreküpe, 2025 yılına kadar ise 63 milyar metreküpe çıkması beklenmaktadir. Mevcut kaynaklar, bu tahminlerin yalnızca beşte birini karşılamaktadır. Türkiye’nin gelecekteki kaynakları büyük olasılıkla ya Ortadoğu ya da Hazar havzası olacaktır.
Türkiye elektrik enerjisine de ihtiyaç duymaktadır. İran’dan elektrik alan Türkiye, kendisi ile birlikte Suriye, Ürdün, Mısır ve Irak arasında bir elektrik şebekesi kurulması için sürdürdüğü müzakereleri sonuçlandırmıştır. Böyle bir şebeke, karşılıklı bağımlılığı arttırabilir. Türk hükümetleri bir süredir bu fikrin takipçisi olagelmişlerdir.22
Türkiye’nin elektrik ve enerji ihtiyaçları Ortadoğu’yla ilgili bir başka önemli sorunu yani Fırat-Dicle akarsu sisteminin sularının paylaşımı sorununu ortaya çıkarmaktadır. Su sadece tarımda değil hidroelektrik enerji üretiminde de önemli bir maddedir. 22 baraj ve 19 hidroelektrik santral ile GAP, dünyanın en iddialı sulama ve elektrik üretim projelerinden biridir. Fakat, Türk tarafı Dicle ve Fırat’ın “Türklüğü” konusunda ısrar ederken, Irak ve Suriye GAP’ı kıyıdaş devlet haklarının açık ihlali ve Türkiye’nin bölgede üstünlük kurmaya yönelik sistematik çabası olarak görmektedir. Hem Suriye hem de Irak, Türkiye’nin büyük Arap dünyası ile ilişkilerini gerginleştirerek ve bölgede yeni istikrarsızlıklar yaratarak Arap Birliği içinde kendi görüşleri için destek sağlamaya çalışmışlardır.

Türk-Arap ve Türk-İran İlişkilerinin Değerlendirilmesi

Türkiye’nin Soğuk Savaş sonrasında Arap ülkeleriyle ilişkileri, işbirliği ve çatışmanın bir karışımı niteliğindedir. Çatışma, Türkiye ile yakın Arap komşuları Irak ve Suriye arasındaki ilişkilerin belirleyici özelliği olmaya devam etmektedir. Türkiye’nin Irak ve Suriye’yle arasındaki sorunlar ve İsrail’le ilişkileri nedeniyle Mısır, Ürdün ve Filistin Yönetimi’yle olan ilişkilerinde zaman zaman gerginlikler ortaya çıksa da Türkiye’nin her üçüyle de arasında olumlu bir diyalog bulunmaktadır. Türkiye’nin Körfez ülkeleriyle ilişkileri ise marjinal düzeyde olup, temelde ticaretle sınırlıdır.

Irak
Türkiye’nin Irak politikası, en iyi belirsiz sözcüğüyle tarif edilebilir. Şu anda Türkiye için önemli ve yakın bir tehdit oluşturmayan Irak, yeniden sofistike silahlar edindiği takdirde, yine önemli bir tehdit haline gelebilir. Irak’a “dostluk” ifadesi olarak çok sayıda ziyaret gerçekleştirilmiş olmasına karşın, gelecekteki ilişkilerin sorunsuz olacağını düşünmek yanlış olacaktır. Saddam birçok vesileyle, Türkiye’yi 1991 Körfez Savaşı’nda –Iraklıların deyimiyle “otuz devletin Irak’a saldırısı”- Batılılara yardım ederek haince davranmakla suçlamıştır. Irak’taki hedefleri vuran ABD ve İngiliz uçaklarının İncirlik hava üssünü kullanmalarına izin veren Türk politikasını da eleştirmiştir. Şubat 1999’da Bağdat, Türkiye’yi, topraklarını İngiliz ve ABD uçaklarının Irak’ı vurması için kullanmasına izin vermeye devam etmesi durumunda kendisine saldırmakla tehdit etti. Saddam’ın saldırganlığı, her zaman sözde kalmamıştır. PKK’yı açıkça desteklemekten ve 1988 yılında Kürt gruplara karşı giriştiği saldırıdan sonra Türk sınırına yakın köylere PKK yandaşlarını yerleştirmekten çekinmemiştir.23 Söylendiğine göre, 1998 yılında, Saddam PKK’ya Bağdat’ta bir temsilcilik açmasına izin vermiş ve örgüte yönelik desteğini daha da arttırmıştır.24
Körfez Savaşı’nın sona ermesinden bu yana, Türkiye öncelikle, PKK’nın Kuzey Irak’a yerleşmesini önlemek için çaba sarf etmiştir. Bu durum, Kuzey Irak’taki iki önemli Kürt grup olan Mesut Barzani liderliğindeki Kürdistan Demokratik Partisi (KDP) ve Celal Talabani liderliğindeki Kürdistan Yurtseverler Birliği’yle endişe verici bir işbirliğine yol açmıştır. Türkiye, Çekiç Güç’ün (1997’de adı Kuzeyden Keşif Harekatı olmuştur) görev süresinin uzatılmasına, Kuzey Irak’a düzenlediği sınırötesi operasyonlara ABD’nin ses çıkarmaması karşılığında onay vermiştir. Türkiye bir yandan Irak’ı BM kararlarına uymaya çağırırken bir yandan da Irak’ın toprak ve siyasi bütünlüğünün sürekli destekçisi olmuştur. Türkiye’deki karar alıcılar, ABD’nin bölgede izlediği politikaları şüpheyle karşılamışlar ve bir Kürt devletinin kurulmasına yardımcı olacağından korkmuşlardır. Bu korku Türkiye’nin sık sık, ABD’yle çatışmasa bile ondan bağımsız politikalar benimsemesine neden olmuştur.
Türkiye’nin Irak’ın toprak bütünlüğüne yönelik taahhüdü gerçektir. Irak’ın bölünerek kaosa sürüklenmesi, Türkiye’yi çok zor durumda bırakacaktır. İran ve Suriye’de Türkiye’nin görüşünü paylaşmaktadır. Bu iki devletle Irak arasındaki ilişkiler tarihsel olarak Türkiye’nin Irak’la ilişkilerinden daha kötü olsa da her ikisi de Irak’ın toprak bütünlüğüne bağlı kalmışlardır. Ayrıca üç devlet de kurulacak bir Kürt devletinin kendi toprak bütünlüklerini tehdit edeceği endişesini paylaşmaktadır.
Bağdat’taki rejim değişse de, Türkiye’nin Körfez Savaşı’ndaki rolü ve Dicle ile Fırat üzerindeki uyuşmazlık muhtemelen gelecekteki Türk-Irak ilişkilerini olumsuz etkileyecektir. Irak güçlü bir ekonomi için gerekli tüm girdilere sahiptir: Zengin petrol rezervleri, iyi eğitilmiş bir halk, bölgedeki en zengin toprak potansiyeline sahip olma özelliği. Irak ve Türkiye arasındaki mevcut boru hatları hala önemli bir işbirliği kaynağı olup Türkiye, Irak petrol ve gazının gelecekteki en önemli müşterisi olabilir. Irak’la Türkiye arasında 1980’lerde patlayan ihracat ve gelişen iş ilişkileri Saddam sonrası dönemde de canlandırılabilir. İki ülke arasındaki yakın ekonomik ilişkiler her iki ülkenin Kürt nüfusununun yaşadığı bölgeler açısından da faydası olacaktır. Fakat her iki ülke için de asıl önemli olan kendi Kürt sorunlarını çözüme kavuşturmaktır.

Suriye
Suriye’yle ilişkilere yıllardır, Şam’ın PKK’ya verdiği destek ve Öcalan’ı barındırması, su kaynakları üzerindeki uyuşmazlık ve Suriye’nin Hatay üzerindeki iddiaları egemen olmuştur. Suriye’nin balistik füzelere ve kitle imha silahlarına sahip olması da Türkiye’yi endişelendiren bir başka konudur. Yunanistan ile Suriye arasındaki askeri işbirliğine yönelik endişeler emekli büyükelçi Şükrü Elekdağ’ın İkibuçuk Savaş makalesinde, Türkiye’nin ulusal savunma stratejisini aynı anda Yunanistan, Suriye ve PKK’yla savaşabilme yeteneği üzerine oturtması gerektiği fikrini ortaya atmasına yol açtı.25
PKK sorunu ortadan kalksa da, Fırat suları üzerindeki uyuşmazlık bir süre daha devam edecek gibi gözükmektedir. Suriye, Fırat üzerindeki GAP barajlarının Türkiye tarafından siyasi şantaj aracı olarak kullanılacağından endişe etmektedir. Ucuz ve bol su, Suriye’deki Baas rejimi açısından, bu rejimin en büyük destekçisi kentlerde,26 gıda fiyatlarını olabildiğince düşük tutabilmek için, hayati önem taşımaktadır. Suriye liderliği, Hatay üzerindeki geleneksel iddiaları, ülke içinde rejime destek sağlamanın bir aracı olarak kullanmaktadır.
Tüm bu endişeler, Türkiye’nin İsrail ile yakın askeri işbirliği yapma kararı vermesinde önemli bir rol oynamıştır. Bu işbirliği Suriye’de çevrelenme hissi uyandırmış27 ve Şam’ın Türkiye’ye karşı İslam dünyasını harekete geçirmesine ve Türkiye’ye düşman olan ezeli rakip Irak’la işbirliği yapma çabalarını arttırmasına yol açmıştır. Ayrıca, bu eğilim bölgede bir yanda İsrail-Türkiye-Ürdün-Azerbaycan ekseni, diğer yanda Ermenistan-Yunanistan-Suriye-Rusya ekseninden oluşan ittifak şebekelerinin kurulmasına yönelik tehlikeli girişimleri de beraberinde getirmiştir.28
Ayrıca, İsrail'le anlaşmaya vardıktan sonra, Suriye'nin, Türkiye'yle arasındaki uyuşmazlığı büyük bir ordu ve güvenlik sistemi beslemesinin gerekçesi olarak kullanması gayet muhtemeldir. Eğer Suriye'de daha geniş liberalizm ve çoğulculuk ortamı egemen olursa, iki ülke arasında daha iyi ilişkiler gelişebilir. Bu aynı zamanda, Türkiye'yle iyi ilişkiler kurulmasında çıkarı olan girişimci ve diğer çıkar gruplarının doğmasına da bağlıdır. Eskiden beri, Türkiye-Suriye sınırının her iki tarafında, özellikle de Gaziantep ve Halep'te, yaşayan aileler ve tüccarlar arasında yakın ilişkiler olmuştur. Mart 1998'in sonundaki bir Bayram kutlamasında, on yıldır ilk kez her iki taraf da sınır kontrollerini gevşetmiş böylelikle aileler ve eski arkadaşlar Nusaybin sınır kapısında birbirleriyle bayramlaşabilmişlerdi.29 Suriyeli ve Türk yetkililer arasında yine Mart 1998'de gerçekleştirilen bir görüşmede sınır kontrollerindeki gevşemenin, ticareti arttıracağı ve sınır ticaretini yeniden canlandırıcağı öngörüldü. Ekim 1998'de Öcalan'ın Suriye'den çıkarılması da ikili ilişkilerin daha da güçleneceğine ilişkin beklentileri arttırdı. Fakat, iki ülke arasındaki derin toplumsal ve yönetimsel farklılıkların uzlaştırılması güç olacaktır.

Mısır

Mısır-Türkiye ilişkileri, Soğuk Savaş'ın sona ermesinden bu yana büyük gelişme kaydetmiştir. 1952'deki "Hür Subaylar" darbesi ve 1954'te Cemal Abdül Nasır'ın hızla iktidara yükselişi, iki ülke arasındaki ilişkilerin kötüleşmesine yol açmıştır. 1955'te, Bağdat Paktı'na tepki olarak Mısır ile Suriye arasında bir anlaşma imzalanmasının hemen akabinde, Türkiye, Suriye sınırına asker yığmaya başladı.30 Gerilim 1957'de zirve noktasına ulaşarak, Türk ve Mısır orduları, birbirlerini Suriye sınırında görecek kadar yakınlaştılar.31
Soğuk Savaş'ın tırmandığı dönemde ilişkiler soğuk kaldı. 1970'lerin başlarında Mısır'ın, Sovyetlerle arasındaki stratejik ilişkileri sona erdirmeye ve ABD'yle daha yakın ilişkiler kurmaya karar vermesiyle, Türk-Mısır ilişkilerinin iyileşme olasılığı doğdu. Fakat, 1990'ların başlarına kadar ilişkilerde gerçek bir gelişme gözlenmedi. Bu tarihten sonra, üst düzey yetkililer arasında düzenli temaslar gerçekçekleştirilmeye başlandı. Ayrıca her iki ülkenin devlet başkanları birçok vesileyle karşılıklı ziyaretlerde bulundular. Mısır devlet başkanı Hüsnü Mübarek, 1998 bunalımını yatıştırmak için Suriye ve Mısır arasında mekik dokuyarak, bu konuda başarılı bir çaba sergiledi.
Yine de, iki taraflı ilişkiler, gerilimsiz yürümemektedir. Örneğin, Kahire, Türk ordusunun Kuzey Irak'a girmesini Arap toprağına saldırı olarak nitelendirerek eleştirmektedir. Ayrıca, aşağı akarsu ülkesi olarak ekonomisi Nil'e bağımlı olan Mısır, 'Arap dayanışması' etkeni olmasa dahi sınıraşan sular konusunda Suriye'yi destekleyecektir. Kahire, Ortadoğu'daki barış arayışında, Türkiye'nin önemli bir rolü olduğunu düşündüğünü ve İsrail-Türkiye ilişkilerindeki yakınlaşmaya karşı olmadığını söylemesine rağmen, Türk-İsrail askeri ilişkilerinin Araplara stratejik bir tehdit oluşturacağı uyarısını yapmaktan da geri kalmamıştır.
Bu tür farklılıklar 1950’lerdeki katı düşmanlığa hiçbir şekilde benzememektedir. Bugün her iki ülke de barış sürecini desteklemekte, ABD ile yakın stratejik ilişkilerini sürdürmekte ve radikal islami gruplardan kendi ulusal güvenliklerine yönelik benzer tehdit algılaması içinde bulunmaktadırlar. Arap dayanışması ve Arap dünyası içinde Mısır’ın doğal lider konumu bazen sürtüşmeleren neden olabilmektedir. Türkiye’nin Arap komşularıyla ilişkilerindeki uyuşmazlıklar bunalıma dönüştüğünde Mısır’ın Türkiye’yi destekleyeceğini ya da en azından sessiz kalacağını beklemek gerçekçi olmayacaktır.

Ürdün
Ürdün ve Türkiye arasında öteden beri iyi ilişkiler bulunmaktadır. Soğuk Savaş sırasında Ürdün'ün Batı yanlısı tutumu ve Türkiye'yle de aralarında soğuk ilişkiler bulunan radikal Arap ülkeleriyle yaşadığı uyuşmazlıklar bu ilişkileri etkileyen önemli etkenlerdi. Türkiye gibi Ürdün'ün de, daha değişik nedenlerden kaynaklansa da Suriye'yle arasında sorunlu ilişkiler bulunmaktadır. Suriye'nin krala karşı Filistinli grupları desteklemek için Eylül 1970'te Ürdün'ü kısa süre işgal etmesi Ürdünlülerin hala hafızasındadır. 1990'ların sonunda dahi, Kral Hüseyin Suriye'yi, ülkesindeki radikal grupları ve terörizmi desteklemekle suçlamıştır.
Türk-Ürdün ilişkileri, 1990'ların sonunda belirgin bir biçimde gelişmeye başladı. Her taraflar arasında yüksek düzeyli ziyaretler ve sıklıkla da daha alt düzeyde görüşmeler gerçekleşti. Merhum Kral Hüseyin, su sorunu, kuzey Irak ve Türk-İsrail askeri işbirliği gibi konulardaki ılımlı ve dengeli tutumu nedeniyle Türkiye'nin övgüsüne mazhar olmuştu. Ürdün, Ocak 1998'de İsrail, Türkiye ve ABD tarafından gerçekleştirilen arama-kurtarma tatbikatına gözlemci olarak katılmıştı.32 Nisan 1998'de, Ürdün ve Türkiye karşılıklı askeri ziyaretlerde bulunma konusunuda mutabakata vardılar. Yine aynı yıl genel kurmay başkan yardımcısı orgeneral Çevik Bir, Kral'dan bir liyakat nişanı aldı.33Yakın ilişkilere yönelik bu eğilimin Kral Hüseyin'in oğlu ve halefi II. Abdullah döneminde de süreceği beklenmektedir.

Filistinliler
Türkiye'nin Filistin davasındaki ilişkileri inişli çıkışlı bir grafik çizmektedir. 1947'de Türkiye, Arap devletleriyle birlikte Filistin'in parçalanması aleyhinde oy kullanmıştır. Fakat 1949'da, Türkiye, İsrail'i tanıyan ilk müslüman ülke olmuş ve 1960'ların sonlarına değin, Filistin davasından uzak kalmıştır. Bu tarihten sonra ise düzenli olarak, Filistin haklarını destekleyen BM kararlarının lehinde oy kullanmıştır. İlişkilerin gelişmesi ve Ankara’da bir FKÖ temsilciliğinin açılması için, FKÖ’nün Türkiye’deki terör eylemlerine karışan radikal grupları desteklemesi nedeniyle, 1979 yılına kadar beklemek gerekecektir.34 Fakat bu tarihten sonra, Türk-Filistin ilişkileri, çok olumlu bir hal almıştır. Türkiye, Filistin Ulusal Konseyi 1988’de bağımsızlık ilan ettiğinde, Filistinlilerin “devlet” statüsünü tanıyan Arap olmayan ilk devletlerden biri olmuştur. Arafat 1994’te Filistin Yönetimini kurduktan hemen sonra Türkiye’ye bir ziyarette bulunmuş, bundan bir yıl sonra da başbakan Tansu Çiller, İsrail’e yaptığı resmi bir ziyaretten sonra Gazze’ye uğrayarak, dünyada Arafat’ı ziyaret eden ilk hükümet başkanı olmuştur.
Türkiye’nin barış süreci içinde yer almasının önemini vurgulayan ve Filistin’in ekeonomik gelişimi için Türkiye’den yardım isteyen Arafat, birçok vesileyle Türkiye’ye ziyarette bulunmuştur. Kral Hüseyin gibi Arafat da, Türk-İsrail ilişkilerine ve Türkiye’nın Kuzey Irak’a düzenlediği sınır ötesi operasyonlara dengeli bir yaklaşım benimsemiştir. 1997 Haziranında FKÖ’nün Ankara nezdindeki elçisi Fuad Yasin, “Türkiye’nin sınırlarını terörist saldırılardan korumaya hakkı olduğunu” söyleyerek Filistinlilerin, Türkiye’den kendileri için önem arz eden meselelerde daha duyarlı davranmasını beklediklerini belirtmiştir.35
1990’ların sonunda, barış sürecinin tıkanması, Filistinlilerin Türk-İsrail ilişkilerinden daha fazla rahatsızlık duymalarına yol açtı. Temmuz 1998’de Türk dışişleri bakanı İsmail Cem’in İsrail ve Filistin Yönetimi’ne gerçekleştirdiği ziyaret sırasında, Arafat, Türkiye ile İsrail arasındaki yakın ilişkilerin Filistinlileri derinden yaraladığını dile getirdi. Bir Filistinli milletvekili de, Cem’e, “Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkiler ne kadar güçlenirse, İsrail’in Kudüs’te yeni bir statüko dayatmak için o kadar avantaj elde edeceğini” söyledi.36 Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, bu şikayetleri cevaplamak için Nisan 1999’da Ankara’da Arafat’la biraraya geldi. Demirel bu görüşmede “İsrail’in, Ortadoğu barış sürecini tıkayan West Bank ve Kudüs’te izlediği politikaları onaylamamız mümkün değildir” diyerek açıkça İsrail’i eleştirdi. Demirel, Türkiye’nin Filistin davasına destek olacağı hususunda Arafat’ı temin ederek, Türkiye’nin İsrail üzerindeki tüm nüfuzunu barış sürecinin devam etmesi için kullanacağına söz verdi.37
Sıcak ikili ilişkilere karşın, Türk dış politikası defalarca Filistinlileri hayal kırıklığına uğratmış ve verdiği taahhütleri yerine getirmemiştir. Arafat, Demirel’den Uluslararası gözlemci olarak Filistin seçimlerine 60 Türk gözlemcinin katılması için ricada bulunmuş ancak 1996 yılındaki seçimlere yalnızca 4 gözlemci gönderilmiştir. Halbuki, birçok ülke sözkonusu seçimlere parlamento üyeleri ve önde gelen politikacılar da dahil olmak üzere çok sayıda gözlemci göndermiştir. 2000 yılı itibariyle, Türkiye hala Filistin Yönetimi’ne 1993 yılında vaat ettiği 50 milyon $’lık krediyi serbet bırakmadığı gibi, dışişleri bakanlığının Filistinli mültecileri eğitmeye yönelik projesi de gerekli 4 milyon $ bulunamadığı için gerçekleştirilememiştir.
Türkiye, barış sürecini ve Filistinlileri destekleme potansiyelini kullanamamaktadır. Bu durum çok üzücüdür çünkü Türkiye İsrail ve Filistinliler arasındaki iyiniyetli birkaç ülkeden biridir. Barış sürecindeki olumsuz gelişmeler ve Filistinlilerin mağduriyeti Türkiye’nin iç siyasetini de doğrudan etkileyeceği ve bundan radikal gruplarla Türkiye’nin Ortadoğu’daki rakipleri yararlanacağı için, Türkiye, bu iyiniyetini daha etkin bir biçimde kullanmalıdır.

Körfez Ülkeleri
1990-91 Körfez krizine kadar, Türkiye ile Körfez ülkeleri arasında yoğun ekonomik ilişkiler bulunmaktaydı. Türkiye Suudi Arabistan ve Kuveyt'ten petrol ithal etmekte, karşılığında ise tarım ürünleri satmaktaydı. Çok sayıda Türk şirketi, Körfez bölgesinde özellikle de Suudi Arabistan'daki büyük inşaat projelerinde yer almıştır. Yine de Türkiye'nin Körfez ülkeleriyle anlamlı güvenlik ve siyasi bağları bulunmamaktadır.
Irak'ın Kuveyt'i işgali bir yandan bu ülkelerle olan ticareti yok ederken, diğer yandan da Türkiye'nin Körfez ülkeleriyle olan ilişkilerine yepyeni bir boyut kazandırmıştır. Türkiye Irak sınırına yüzbinlerce asker yığarak ve Irak'ın bombalanması için ABD'nin, topraklarını kullanmasına izin vererek, Körfez krizinde, çok kritik bir rol oynadı.38 Hem Kuveyt hem de Suudi Arabistan, Türkiye'nin oynadığı rolden dolayı minnettarlıklarını sunarak, Irak'a uygulanan ticari ambargo nedeniyle Türkiye'nin uğradı zararların karşılanması için mali yardım sözü verdiler.39 Türkiye bu yardımın bir kısmını hibe ve petrol şeklinde aldı40 ama alınan yardım miktarının düşüklüğü, Türklerde ihanete uğrama ve fedakarlıklarının karşılığını alamama hissi uyandırdı.41Körfez krizinden beri, Irak'tan geçen direkt ticaret yollarınının yok olması nedeniyle, Türkiye'nin bölgeye yaptığı ihracat düşmüş bundan sonra Türk inşaat şirketleri Orta Asya, Rusya ve Avrupa pazarlarına açılmıştır. Türkiye'nin Suudi Arabistan'dan yaptığı petrol ithalatı, Irak'tan yapılan ithalatın yerine ikame edildiği için belirgin bir biçimde artmıştır. Fakat gelecekteki petrol ve doğal gaz ithalatı açısından Türkiye, yönünü Körfezden çok İran, Orta Asya ve Azerbaycan'a çevirme eğilimindedir. Irak'a uygulanan ambargo kalkmadan ve ekonomik ilişkilerin yeniden tesis edilmesi için idari çaba gösterilmeksizin, Türkiye'nin körfezdeki ekonomik konumunu yeniden nasıl elde edeceği, hele de bu bölgedeki ticari bağlantılar yok olmuşken, büyük bir soru işaretidir.
Ankara'nın Körfez ülkelerine yönelik önemli bir girişimde bulunacağı şüphelidir. Nitekim, Dışişleri bakanı İsmail Cem, 1998'in sonlarındaki bir mülakatta Türk dış politikasının açılımlarını irdelerken, Türkiye'nin bir Ortadoğu ülkesi olduğu kadar bir Balkan ülkesi de olduğunu belirtmiş fakat mülakatın hiçbir yerinde Körfez ülkelerine doğrudan göndermede bulunmamıştı.42

İran
Türkiye ve İran, yüzyıllardır bölgede rekabet halinde bulunan iki devlettir. Fakat, çok sayıda bilimadamının da işaret ettiği gibi, bu iki devlet 17. Yüzyıldan beri savaşmamakta ve aralarında herhangi bir toprak anlaşmazlığı bulunmamaktadır.43Bu uzun göreli barış dönemi iki devletin pragmatik ilişkiler geliştirmesine yardımcı olmuştur.
1979 İran devriminden sonra, ilişkiler çok düşük düzeye indi. Bu durumun nedeni her iki devletin de birbirini kendi içişlerine karışmakla suçlamasıydı. Türkiye, sık sık, İran'ı İslami köktendinci grupları desteklemekle suçlamış; İran ise, Türkiye'yi Halkın Mücahitleri gibi muhalif grupları barındırmak ve İran içindeki Azeri azınlığı ayrılıkçılığa teşvik etmekle itham etmiştir.44
Son birkaç yıldır, Türk ordusunun PKK'ya yönelik operasyonları İran sınırına yakın yerlerde yoğunlaştığında, iki devlet askeri çatışmanın eşiğine gelmiştir. 1994 ve 1999 yıllarında, PKK’yı takip eden Türk savaş uçakları İran sınırındaki köylere zarar vermişti. Söylendiğine göre, 1995 Mayısının başlarında, dönemin hükümeti, İran’daki PKK üslerini vurmayı bile düşünmüştü.45 Temmuz 1996'da PKK, İran sınırı üzerindeki Türk karakollarına saldırı düzenledi. Demirel saldırı sonrasında sınırı ziyaret ederek İran'ı sert bir biçimde eleştirdi.46 Şubat 1997'de, İran'ın Ankara büyükelçisi, İslami köktendincilerin Sincan'da düzenledikleri bir toplantıda kışkırtıcı bir konuşma yapınca ilişkiler daha da gerginleşti.
1999 yazında, ilişkiler bir kez daha kötüleşti. Başbakan Ecevit, İran şehirlerinde patlak veren hükümet karşıtı gösterileri "sonu gelmiş bir baskı rejimi"ne karşı gösterilen "doğal" bir tepki olarak nitelendirdi. Dört gün sonra, Tahran, PKK'yı takip eden Türk savaş uçaklarının İran sınırındaki köyleri vurarak beş sivilin hayatını kaybetmesine sebep olduğunu iddia etti. Türkiye, başlangıçta iddiayı reddetmiş olmasına karşın daha sonra olayın doğru olduğunu zımnen kabul etti. Bombalama olayından sadece birkaç gün sonra, İran, sınır bölgesinde iki Türk askerini yakalamış, yargılamakla tehdit etmiş ve iki hafta sonra serbest bırakmıştır. Askerlerin Türkiye’ye geri dönmesiyle, gerilim düşmüş ve ihtilaf sona ermiştir.47
Türkiye’nin İran’a yönelttiği PKK ve İslami köktendinciliği desteklediğine ilişkin iddialarının dışında, iki ülke arasında birçok uyuşmazlık alanı bulunmaktadır. Orta Asya’daki eski Sovyet cumhuriyetleri için en iyi modelin hangi ülke olacağı konusunda iki ülke arasında çetin bir rekabet bulunmaktadır. Fakat, her iki ülke de sözkonusu bölgeyi etkileri altına alabilecek kaynaklara sahip olmadığı ve Orta Asya ülkeleri, Türk ya da İran modelini seçmekten çok ilişkilerini çeşitlendirmeye hevesli gözüktükleri için iki ülke arasındaki rekabetin hızı azaldı. İran’ın pan-Türkizme ve pan-Türkizmin İran’daki Azeri azınlık üzerindeki etkisine yönelik korkusu, Azerbaycan’ın pan-Türkist devlet başkanı Ebulfeyz Elçibey’in 1993’te iktidardan düşmesiyle hafifledi.48 İki ülke arasındaki diğer uyuşmazlık konuları ise, İran’ın uzun menzilli füze ve kitle iletişim silahları geliştirme çabalarıdır. Tahran ayrıca, Ermenistan, Yunanistan ve bir ölçüde Rusya ile stratejik ilişkiler kurma arayışına girmiştir.49
İkili sorunlar ve rejim farklılıklarına karşın, pragmatizm ve sağduyu genellikle Türk-İran ilişkilerine egemen olmaktadır. Türkiye doğal gaza ihtiyaç duymakta ve kaynaklarını çeşitlendirmek istemektedir. 2001’in ortalarından başlayarak İran’dan gaz alımı konusunda mutabakata varmıştır. Türkiye İran’ı önemli bir pazar ve Orta Asya’ya transit geçiş yolu olarak görmektedir. Aynı şekilde İran açısından da Türkiye Batı’ya açılan kapı niteliğindedir.
Türkiye, İran’da bazı ılımlı liderlerin ortaya çıkması ve 1997’de Muhammed Hatemi’nin Cumhurbaşkanı olmasıyla umutlanmıştır. 1998’de Hatemi yönetimi, Türkiye ile Suriye arasındaki krizde arabulucu olmuştu. Söylendiğine göre, Suriye’nin PKK’ya verdiği desteği keserek Öcalan’ı sınırdışı etmeye hazır olduğunu ilk kez İran dışişleri bakanı Kemal Harazzi söylemişti.50 Yine de, Ankara, gözlemcilerin, Tahran’da Hatemi’den çok baskıcı mollaların siyasi gücü ellerinde tutmaya devam ettiklerine ilişkin görüşlerini paylaşmaktadır. Eğer İran’da siyasi sistemin liberalleşme süreci devam ederse, Türk-İran ilişkilerine pragmatizm, daha az sorun ve iki ülke tarafından paylaşılan ortak çıkarlar egemen olacaktır.51

Ortadoğuda Türkiye ve ABD
Türkiye ve ABD, Missouri zırhlısı, Stalin’in tehditlerine karşılık olarak, 1946’da İstanbul limanına demirlediğinden beri iki müttefik devlettir. Fakat iki ülke arasındaki ilişkiler hep pürüzsüz bir zeminde ilerlememiştir. Ortadoğu’yla ilgili olarak iki ülke sık sık anlaşmazlığa düşse de, anlaşmazlık noktaları temele ilişkin olmayıp nüanslarla ilgilidir. 1950’lerde ve 1960’lı yılların çoğunda, Ankara ve Washington’un Ortadoğu’ya ilişkin görüşleri ortaktı. Her iki ülkede Ortadoğu’ya Soğuk Savaş merceğinden bakmakta ve İsrail’le ilgili olarak aralarında önemli bir görüş ayrılığı bulunmamaktaydı.
Bu uyum 1967 Arap-İsrail savaşıyla bozuldu. İsrail’in Arap topraklarını özellikle de Doğu Kudüs’ü işgali Türkiye’nin İslam Konferansı Örgütü’ne katılmasında önemli bir rol oynadı. Türk diplomatlar, Kıbrıs’ta Türk tezlerine Arapların ve İslam ülkelerinin desteğini sağlama arayışına girdiler. Bu çaba, korktukları gibi, pek başarılı olmadı. Kıbrıs Rumlar, bağlantısız hareket içindeki üyeliklerinden gelen etki ve prestif sayesinde Araplar ve Müslümanlar arasında Türklere karşı üstünlük sağladı. 1970’lerin başlarında Türkiye’de İslamcı bir partinin yükselişi ve 1973 petrol krizinden sonra Arap pazarına girme ihtiyacı, Türkiye’nin ABD politikasından farklı bir yön benimsemesine yol açtı. Fakat, Türkiye İsrail’le ilişkilerini kesmedi. İsrail’in o topraklarda kalıcı ama sınırlarının tartışmalı olduğunu baştan kabul ederek, Filistin davasını destekledi ve FKÖ ile diplomatik ilişkiler kurdu.
İran-Irak savaşı sırasında, Irak’ı destekleyen ABD’nin aksine Türkiye tarafsız kaldı. Washington’un, İran’a yönelik çatışmacı yaklaşımını desteklemekten de kaçındı. Bunun yerine, Özal’ın liderliğinde, ticari çıkarlarla İslami ve kültürel dayanışmayı harmanlayan bir Ortadoğu politikası geliştirdi.
Irak bunalımının ardından, Özal 1992 yılında başlayan çok taraflı Ortadoğu barış süreci aracılığıyla yeni bir Ortadoğu yaratma olasılığının coşkusuna kapıldı. Bu sürecin arkasındaki düşünce- İsrailli ve Arap temsilcileri biraraya getiren çok taraflı çalışma grupları ve bölgesel barış ve güvenlikle ilgili kapsamlı yaklaşımıyla- Özal'ın karşılıklı bağımlılık olgusuna dayalı Ortadoğu vizyonuyla örtüşmekteydi. Fakat, Türkiye'nin barış sürecine katkısı çok az, etkisi de sınırlı olmuştur. Süreç tıkandıktan sonra, ABD'nin İsrail'i uzlaşmaya ikna etmekteki isteksizliği, özellikle Türk kamuoyunda düş kırıklığı yarattı.
Ortadoğu'daki Türk nüfuzu, tıkalı barış sürecini yeniden başlatmak ya da Ortadoğu'daki olayları etkilemek için yetersiz kalmaktadır. Yine de, ABD, Batı yanlısı demokratik bir Türkiye'yi Soğuk Savaş sonrası Ortadoğusunda, özellikle de Clinton yönetiminin İran ve Irak'a karşı "çifte çevreleme" politikasının uygulanmasında önemli bir ülke olarak görmektedir.52
İran ve Irak'ın yalnızlaştırılmasını hatta her ikisinde de rejim değişikliklerini öngören çifte çevreleme politikası, Türkiye'nin işbirliği olmaksızın uygulanamazdı. Irak'a yönelik BM yaptırımlarının etkili bir biçimde uygulanmasında Türkiye'nin desteği çok kritik bir rol oynamıştır. Çekiç Güç/Kuzeyden Keşif Harekatı'nın devamı için Türkiye'nin rızası, kuzey Irak'ın korunmasında çok önemlidir. Çekiç Güç/Kuzeyden Keşif Harekatı, ABD’nin, Kuzey Irak’ta, muhalif Irak Ulusal Kongresi’ni örgütlemesini–en azından Irak ordusu 1996’da hareketi yok edene değin- ve Kürt grupları Bağdat’ın denetiminin dışında tutmasını sağladı. ABD’nin İran politikası ise, müttefiklerinin iyiniyet ve işbirliğini gerektiren tek taraflı ilan edilmiş ambargoya dayanmaktadır. Türkiye’nin İran’la yakın ekonomik ilişkiler geliştirebilmesinin önünde önemli engeller bulunmaktadır. Örneğin, aralarındaki doğal gaz anlaşmasının yürürlüğe girmesi Ocak 2000’den Temmuz 2001’e ertelenmiştir. İran’ın PKK’yı ve köktendinci grupları desteklemesinden duyduğu memnuniyetsizlik de Türkiye’nin, ABD’nin İran’ı çevreleme çabalarına meyletmesini kolaylaştırmaktadır.
Batı’nın da görmeyi arzuladığı istikrarlı ve karşılıklı bağımlılık ilişkisine dayalı bir Ortadoğu ile Türkiye’nin çıkarlarına en iyi hizmet edecek Ortadoğu arasında tam bir uyum bulunmaktadır. Fakat günlük politikalar bakımından Ankara ve Washington birçok konuda birbirinden farklı davranmaya devam etmektedir.
Kuzey Irak’ta Çekiç Güç/Kuzeyden Keşif Harekatı ile ABD’nin varlığı, Türkiye’de, kendi toprak bütünlüğü pahasına ABD’nin bölgede bir Kürt devletinin kurulmasına destek verdiğine ilişkin yaygın bir kanıya yol açtı.53 Sonuçta, Türk ordusundaki birçok subay da, onyıllara dayanan ittifaka rağmen, ABD’nin bölgedeki varlığına şüpheyle bakmaya başladı.54 Gerçekte ABD, kuzey Irak’ta Kürt nüfusun yoğun olarak yaşadığı bölgelere Irak hukukunca verilen özerkliğin ötesine geçen federal bir düzenleme getirmek istiyor gözükmektedir. ABD, KYP ve KDP’yi 1992’de kurulan federe yönetimin yeniden canlandırılması için işbirliği yapmaya ikna ettikten sonra Türkiye-ABD ilişkilerinde yaşanan bunalım sırasında görüldüğü gibi Türkiye bu tasarıya karşı çıkmaktadır.
Türkiye Irak’ın BM kararlarına uyması gerektiğini düşünmesine karşın, yakın çıkarları uygulanan ticari yaptırımların gevşetilmesi ya da kaldırılmasından yanadır. Türkiye’deki karar alıcılar, Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olmasıdan büyük rahatsızlık duymakla birlikte bunların kuvvet kullanımı yoluyla yok edilmesine karşı çıkmaktadırlar. Bu bağlamda kamuoyu çok önemli bir rol oynamakta ve Türk liderler bölgedeki ABD politikasının bir aracı olarak görülmek istememektedirler. Şubat 1998’de, Irak’ın BM’nin silah incelemelerine karşı çıkması üzerine yaşanan krizde, Ankara, ABD’nin Irak’a saldırı düzenlemesi için Türk topraklarını kullanmasına karşı çıktı. Bu karar kamuoyunun isteği doğrultusunda alınmıştı. Şubat 1998 krizinde yapılan komuoyu yoklamalarına göre, halkın % 80’i, Türkiye’deki üslerin Irak’a yönelik saldırılarda kullanılmasına karşı çıkmıştı.55 Fakat benzer bir bunalım 1998’in sonunda yine yaşanınca, Türk hükümeti bu kez işbirliği için hazırdı. Bu belirgin değişikliğin nedeni hiç şüphesiz ABD’nin Öcalan sorununda Türkiye’ye verdiği destekti.56
Türkiye’deki karar alıcılar, ABD’nin, Suriye’nin terörizme verdiği destekle ilgili pek çok konuda Suriye’ye baskı yapmayı keseceğinden endişe etmektedirler. Çoğu kişi, ABD açısından, Ortadoğu barış sürecinde Suriye’nin desteğini kazanmanın, Türkiye’nin terörizm karşıtı çıkarlarını dikkate almaktan daha önemli olduğunu düşünmektedir. Benzer şekilde, Suriye’nin Golan Tepeleri’ndeki su kaynaklarını İsrail’e devretmesini sağlamak için ABD’nin Fırat-Dicle su uyuşmazlığında Türkiye’ye baskı yapacağından endişe edilmektedir.

Sonuç
Ortadoğu’daki gelişmeler Türkiye-ABD ilişkilerini muhtemelen gelecekte de etkilemeye devam edecektir. 1990’larda iki diplomatın da belirttiği gibi Türkiye bölgede her zaman ABD’yle uyuşmayacağı gibi, ABD’nin taşeronu görüntüsü çizmek de istemeyecektir. Dolayısıyla ABD ve Türkiye’nin bölgeye ilişkin politikalarında gelecekte de farklılıklar olması muhtemeldir.57 Ancak bu, Türkiye ile ABD’nin bir çatışmaya doğru sürüklendikleri anlamına gelmemelidir. İki ülke bölgenin geleceğine yönelik ortak çıkarlara ve büyük ölçüde de ortak stratejik görüşe sahiptir. İran’daki liberalleşme çabaları da Türkiye ile ABD arasındaki farklılıkları azaltabilir. Ayrıca şimdilik bu farklılıklar, ABD’nin, Öcalan ve PKK konusunda Ankara’ya verdiği destek sayesinde Türkiye’de yarattığı olumlu hava ile büyük ölçüde azaltılmış durumdadır.
Türkiye’nin imkan ve kaabiliyetleri, Ortadoğu’daki siyasi gelişmeleri belirgin bir biçimde etkilemekten uzaktır. Fakat, Türkiye en azından varlığını hissettirebilir. Türkiye’deki karar alıcılar, Ortadoğu’ya büyük önem atfetmekte ve 1998’de Suriye’yle yaşanan bunalımda da görüldüğü gibi, bölgede iddialı davranmaya istekli olduklarını göstermektedirler. Kuzey Irak sorunu ile bölgedeki suların paylaşımına ilişkin uyuşmazlıklar Türkiyesiz çözülemez. Ekonomik gelişme de Türkiye’nin bölgedeki etkisini arttırabilir. Mısır, İran, İsrail ve son zamanlarda Suriye Türkiye’yle aralarındaki ticari ilişkileri genişletmek istemektedirler. Eğer Türkiye, demokrasisini daha iyi işler hale getirebilir ve toplumu daha özgürleştirirse, bu durum Ortadoğu’da toplumlararası etkileşimi teşvik edebilir. Böylece, Arapları ve İsrail’i de içeren bölgesel bir işbirliği ve bütünleşme çerçevesinin oluşturulmasına katkıda bulunulabilir.58
Meliha Benli Altunışık

Türkiye’nin İsrail Politikası

İsrail’le ittifak, Soğuk Savaş sonrası Türk dış politikasının en önemli yönlerinden birini oluşturmaktadır. Türkiye’nin siyasi ve askeri eliti, Ortadoğu politikasını, Türkiye’deki rejimin devamına, laikliğe ve ülkesel bütünlüğe doğrudan bağlı olarak görmeye başladığı için, İsrail'le yakın ilişkiler, büyük ölçüde Türkiye’nin bölgesel güvenlik endişelerinin yeniden tanımlanmasınının bir sonucudur.
Türk-İsrail ittifakı bölgede şok dalgalarına yol açmış ve Türkiye bölge devletlerinin, özellikle de Suriye ve İran'ın eleştirilerine hedef olmuştur. Fakat, önceki dönemlerde İsrail ve Arap devletleri arasında katı bir denge politikası güden Ankara, bu dönemde Arap-İsrail barış sürecinde çıkan sorunlara fazla önem vermemiş ve eleştirileri çoğunlukla gözardı etmiştir.

İlişkilerin Normalleşmesi
Ortadoğu, 1990'ların başlarında önemli bir yol ayrımındaydı. Soğuk Savaş'ın sona ermesinin yansımaları, henüz hissedilmeye başlanıyordu. Körfez Savaşı siyasi-stratejik ortamı daha da değiştirdi. Türk yöneticiler, diğer birçok ülkedeki karşıtları gibi, bu gelişmelerden faydalanmaya çalıştılar. Türkiye, Irak'a karşı ABD önderliğinde oluşturulan koalisyona dolaylı ama etkin bir biçimde katılmıştı. Bu politika ve Turgut Özal'ın cesur liderlik tarzı ülke içinde sıcak tartışmalara neden oldu. Türkiye'nin Körfez Savaşı'ndan beklediği faydaları elde edemediğine ilişkin yaygın görüş, Özal'ı ve politikalarını maceracalıkla eleştirenlerin ellerini güçlendirdi. Özal'ın 1993'te ölümü, dış politikada risk alma dönemine kesin olarak bir son verdi.
Türk-İsrail ilişkilerindeki normalleşme, büyük ölçüde yeni uluslararası ve bölgesel gelişmelere bir tepki niteliğindeydi. 1991 Madrid barış konferansı ile başlayan Arap-İsrail barış süreci, ilişkilerin normalleşmesine ivme kazandırdı. Bu süreç Türkiye'nin özellikle 1960'lardan beri sürdürdüğü Arap ülkeleri ve İsrail arasında denge politikasını terk etmesini sağladı. Fakat, "Arap yanlısı" politikanın zirvesinde bile ve Arap ülkelerinin baskısına rağmen, Ankara, İsrail'le ilişkileri bütünüyle kesmeyi hiç düşünmemiştir. NATO üyesi ve ABD'nin müttefiki olarak Türkiye eskiden beri İsrail'e olumlu bakmıştır. Siyasi elit daha çok ABD'deki İsrail yanlısı lobi ve örgütlerin yardımını elde etmekle ilgilenmiştir.
Körfez Savaşı'ndan sonra İsrail'le ilişkilerin normalleşmesi bir ölçüde 1980'lerin sonlarında iki ülke arasındaki artan temasın sonucudur. Türkiye ile İsrail arasındaki resmi ilişkiler maslahatgüzar düzeyinde yürütülse de 1985'ten itibaren, iki ülke birbirlerine yüksek düzeyli diplomatlar atadı. Türkiye, diplomatik ilişkileri ikinci katip düzeyine indirdiğinde ilişkiler yeniden 1980 öncesine döndü. Eylül 1987'de Türk ve İsrail dışişleri bakanları bir Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantısında biraraya geldiler. Dönemin Başbakanı Özal, İsrail'le ilişkilerin geliştirilmesi hususunu açıkça tartışmaya açtı. Özal, eğer Türkiye, Ortadoğu sorunlarının çözümünde rol oynamak istiyorsa, Arap ülkelerinin yanı sıra İsrail'le de ilişkilerin geliştirilmesi gerektiğini savundu. 1980'lerde iki ülke arasında istihbari işbirliğinin arttığına ilişkin söylentiler de bulunmaktadır.1 Bundan dolayı, barış sürecinin başlaması, ilişkilerin iyileşmesinin önündeki son engeli de ortadan kaldırdı. Daha da önemlisi, barış süreci, Arap ülkeleriyle İsrail arasındaki ilişkileri de normalleştirdiği için, Türk-İsrail yakınlaşmasını kamuoyu nezdinde de kabuledilebilir hale getirdi.
Bu dönemde, ilişkilerin gelişmesini kolaylaştıran iki etken daha bulunmaktaydı. Birincisi, ABD, her iki ülkenin de Soğuk Savaş'ta stratejik önemi olduğunu düşünmekte ve "yeni dünya düzeni"nin doğmasında bu iki ülkenin rolüyle ilgilenmekteydi.2Bu nedenle iki müttefiki arasındaki ilişkileri memnuniyetle karşılayarak destekledi.
İkincisi, Arap yanlısı politakanın sonuçları Ankara'yı düş kırıklığına uğratmıştı. Bu düş kırıklığı, politikacılar tarafından gizlice fakat birçok gazeteci ve akademisyen tarafından açıkça dile getirilmeye başlandı.3Türk dış politikasında 1960'ların ortalarına değin uzanan Arap yanlısı tutumun nedenlerinden biri de, özellikle Kıbrıs sorununda Ankara'nın dış politika çıkarlarına Arap devletlerinin desteğini çekmekti.4Fakat, gerek Kıbrıs gerekse başka konularda hiçbir destek sağlanamadı.
Sonunda, 1960'lardan 1980'lere kadar süren Arap yanlısı politikadan arda kalan, Arap dünyasıyla gelişmiş ekonomik ilişkiler oldu. Fakat, ayrıntılı bir biçimde incelendiğinde kolaylıkla görülebileceği gibi, bu ilişkiler özel koşullara bağlıydı. 1970'lerde, bölge çapındaki petrol ekonomisi, ticari ilişkilerin gelişmesini kolaylaştırdı.5Bundan sonra bile, ilişkiler petrol üreten devletlerle sınırlı kaldı. 1980'lerde, 8 yıl süren İran-Irak savaşı bir ticaret patlamasına yol açtı. 1980'lerin ortasında başlayan petrol gelirlerindeki düşüş, Türk işadamları açısından bölgenin cazibesinin düşmesine yol açtı. Türkiye'nin Ortadoğu'ya yaptığı ihracatın toplam ihracat içindeki payı 1987'de % 27 iken 1993'te % 14'e düştü. Aynı dönemde, bölgeden yapılan ithalat ise % 19'dan % 11'e düşmüştü.
Ayrıca, Kürt sorunu ve Dicle-Fırat sularının paylaşımıyla ilgili uyuşmazlık, 1980'lerde Türkiye'nin Ortadoğu komşularıyla ilişkilerini zaten sınırlandırmıştı. Fırat ve Dicle nehirleri üzerinde yirmiden fazla baraj inşa etmek suretiyle hidroelektrik enerji ve sulama ihtiyacını karşılamayı düşünen Türkiye 1977 yılında Güneydoğu Anadolu Projesini (GAP) başlattı. Bu büyük proje, Ankara'nın Şam ve Bağdat'la olan ilişkilerinde sorunlara neden oldu.6 Suriye'nin PKK lideri Öcalan'ı barındırmaya karar vermesi de, Türkiye'de 1980 askeri darbesinden sonra iki ülke arasındaki ilişkilerde gerilimler yaşanmasına yol açtı.7
Bu mülahazaları göz önünde bulunduran Türk siyasi eliti, İsrail'le ilişkileri normalleştirmeye karar verdi. Aralık 1991'de, Ankara hem İsrail'le hem de FKÖ ile ilişkilerini büyükelçilik düzeyine yükseltti. Bu başlangıç aşamasında, ikili ilişkilerdeki gelişme kendisini en fazla ticaret üzerinde hissettirdi. Ticaret hacmi 1992-1994 arasında % 62 arttı. Ekonomik ilişkilerin geliştirilmesine yönelik olarak yasal bir çerçeve hazırlamak için, iki ülke, çifte vergilendirme, yatırım teşvikleri ve serbest ticaret anlaşması konusunda müzakerelere başladı. Türkiye'yi ziyaret eden İsrail'li turist sayısındaki çarpıcı artış da –yılda 300.000- normalleşmenin bir başka önemli göstergesiydi.

Türkiye ile İsrail Arasındaki İkili Ticaret (ABD $ olarak)
Yıl
İhracat
İthalat
Denge*
Hacim
1989

1990

1991

1992

1993

1994

1995

1996

1997

1998

1999

* Bu sütunda, artı değerler ticaret dengesinin Türkiye lehine, eksi değerler ise İsrail lehine olduğunu göstermektedir. Fakat Ankara, her türlü siyasi ve güvenlik işbirliği olasılığını reddettiği için Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin gelişmesinde hala sınırlılıklar bulunmaktaydı. Ekim 1992'de, genel kurmay genel sekreterliği, Türk-İsrail işbirliğinin hiçbir biçimde askeri nitelik taşımadığını açıkladı. Açıklamada, "Ortadoğu'daki gerçeklerin ışığında, kendisi de bir İslam ülkesi olan Türkiye, İsrail ve Arap ülkeleriyle olan ilişkilerinde dengeli olmaya özen göstermektedir"8denildi. İsrail'in güney Lübnan'a düzenlediği saldırının ertesinde, dönemin dışişleri bakanı Hikmet Çetin'in Temmuz 1993'te İsrail'e gerçekleştirmeyi planladığı ziyaret iptal edildi. Bundan dolayı, Körfez Savaşı'nın hemen sonrasında Türkiye, Ortadoğu sorunlarına etkin bir biçimde katılma politikasından yine geleneksel denge ve ihtiyat politikasına geri döndü. Ankara, İsrail'le ilişkilerin gelişmesini Arap-İsrail barış sürecine bağladı.
Yine bu dönemde Türkiye, Suriye'yle arasındaki sorunları çözme arayışına girdi ve Türk-Suriye ilişkileri 1990'ların başında gelişmeye başladı. Nisan 1992'de aralarında dışişleri bakanı Hikmet Çetin ve içişleri bakanı İsmet Sezgin'in de bulunduğu yüksek düzeyli Türk yetkililerinden oluşan bir heyet Şam'a giderek yeni bir güvenlik protokolü üzerinde müzakerelerde bulundu. Türkiye ve Suriye "terörizme karşı işbirliği yapma ve teröristlerin bir ülkeden diğerine geçini engelleme" hususunda anlaşmaya vardılar.9 Dönüşte Sezgin Suriye'nin PKK'yı desteklemeyeceğini, PKK'nın Türkiye'ye karşı saldırılarda bulunmasına izin vermeyeceğini ve Suriye'nin denetimindeki Bekaa Vadisi'ndeki PKK üslerinin kapatılacağını kamuoyuna duyurdu.10 1994 yılında, Suriye'ye bir ziyarette bulunan içişleri bakını Nahit Menteşe iki ülke arasındaki ilişkilerin çok iyi olduğunu açıkladı. Kasım 1992'den itibaren, Türkiye, önemli bölgesel sorunları özellikle de kuzey Irak'taki durumu görüşmek üzere Suriye ve İran'la üçlü toplantılar düzenlemeye başladı. Bu toplantıların en önemli nedeni, Irak'ın üç komşusu tarafından Kürt devletine yönelik ciddi bir adım olarak algılanan Mayıs 1992'deki Kürt ulusal meclisi seçimleriydi. Bu toplantılarda, Suriye ve Türkiye, Irak'ın ülke bütünlüğünün yeniden kurulması çağrısında bulundu. Ocak 1993'te İncirlik'ten kalkan ABD savaş uçakları Irak tesislerini bombaladığında her iki ülke de ABD'yi eleştirdi. Başbakan Süleyman Demirel, gelişmeleri Hafız Esat'la görüşmek üzere Şam'a uçtu. Görüşmeden sonra, Demirel "Irak'taki sivil halka zarar verebilecek her eylemin karşısındayız" açıklamasında bulundu.11
İran'ın da yer aldığı üçlü toplantılar, Türkiye ile Suriye arasındaki sorunların çözümü için de fırsat yarattı. 1994'te İstanbul'daki üçlü toplantıdan önce, Türk ve Suriye dışişleri bakanları bir saatlik özel bir görüşme yaptılar. Görüşmenin ardından, Suriye dışişleri bakanı Faruk El Şara görüşmeden duyduğu memnuniyeti dile getirirken, Türk karşıtı Çetin Türk-Suriye ilişkilerinin her alanda geliştirilmesi için iki ülkenin de ellerinden geleni yapacağı hususunda anlaşmaya vardıklarını açıkladı.12 Bunu, Türk basınında yer alan Suriye'nin 400 PKK militanını tutukladığına ilişkin haberler izledi.13İsrail Cumhurbaşkanı Ezer Weizman, Ocak 1994'te Türkiye'ye bir ziyarette bulunarak İsrail'in Suriye ile daha iyi ilişkiler geliştirmesi gerektiğini ve Türkiye'nin de bu konuda arabulucu olmasını arzuladıklarını ifade etti.14

Türkiye'nin Ortadoğu'daki Değişen Algılamaları
Tansu Çiller'in Kasım 1994'te İsrail'e gerçekleştirdiği ziyaret, bu ülkeye başbakan düzeyinde gerçekleştirilen ilk ziyaretti. İsrail'in bilinen muhalefetine aldırmaksızın Kudüs'teki Filistin Doğu Evi Temsilciliği'ne düzenlenen gayri resmi ziyaretin yarattığı mini krize rağmen15, Çiller'in ziyareti, İsrail-Türkiye ilişkilerinin değişen niteliğini vurgulayan ilk işaretti. Güvenlik konusunda daha sıkı işbirliği isteyen Çiller'in bu ziyareti esnasında çeşitli anlaşmalar da imzalandı. En önemlisi de F-4 savaş uçaklarının modernizasyonununu İsrail'e veren anlaşmaydı.16
1994'ün sonuna kadar, Türk siyasi ve askeri eliti, bölgesel ve iç siyasi ortamı yeniden değerlendirmiş ve Ankara, İsrail'le stratejik ve siyasi ilişkilerini daha da güçlendirmeye istekli hale gelmişti. Türk yetkililer, Türkiye'nin ülke bütünlüğüne yönelik tehditlerin daha çok güneyden geldiğini düşünmekteydiler. Kürt sorunu ve radikal islami tehdit algılaması Türkiye'nin Ortadoğu'yla ilişkilerini belirleyen başat unsurlardı. Bu bağlamda, Türkiye'deki karar alıcılar bir yandan içteki islami köktendinci tehditi İran'a bağlarken diğer yandan da komşularının PKK'ya verdiği desteği vurgulamaya başladılar. Daha da önemlisi, Türk yöneticiler, bu sorunları, ülke bütünlüğü ve rejimin bekasına yönelik doğrudan tehditler olarak algılamaya başladılar.
Körfez Savaşı sonrasında Irak'ta meydana gelen gelişmeler Türkiye'nin güvenlik endişelerini derinleştirdi. Kürt sorununun uluslararasılaşması da Ankara açısından ciddi bir endişe kaynağıydı. Türk yetkililer, kuzey Irak'taki otorite boşluğunun PKK'nın, Türkiye'ye geçerek saldırıda bulunmasını kolaylaştıran güvenli bir bölge oluşturduğunu öne sürdüler.17 Türkiye Irak'ın bölünmesini ve bu bölgede bir Kürt devleti kurulmasını da, bu tür gelişmeler PKK'ya yeniden ivme kazandıracağı için, aynı şekilde kabul edilemez oluşumlar olarak gördü. Sonuç olarak, Irak'ın ülkesel bütünlüğünün yeniden oluşturulması, Türkiye'nin Irak politikasının mihenk noktası haline geldi.
Ankara, aslında, hep ABD ve İsrail'in Kürt milliyetçiliğini destekleyeceğinden endişe etti. İsrail örneğinde, bu şüphenin kaynağı, Irak'ın zayıflamasında çıkarı olan İsrail'in 1960 ve 70'lerde Irak'taki Kürt milliyetçilerini desteklemesiydi. Yine de, bu endişe, Türkiye'nin İsrail'le ilişkileri yakınlaştırma politikası gütmesini engellemedi.
Bu arada, Suriye'yle ilişkiler gitgide kötüleşti. Ankara Şam'ı Fırat sularının paylaşımında koz olarak kullanmak üzere PKK'ya destek vermekle suçladı. 1995'in yazında Ankara PKK'nın Hatay'a girdiğine ilişkin istihbarat raporlarıyla alarma geçti.18 Şam Hatay’ın ilhakını hiçbir zaman meşru kabul etmediği ve en azından söylem olarak bu il üzerindeki iddialarını sürdürdüğü için, Hatay iki ülke ilişkilerinde hassas bir konuma sahiptir. Aralık 1995’te Suriye’nin GAP dahilindeki barajlardan biri olan Birecik Barajı’nın yapımını protesto etmesi nedeniyle iki ülke arasındaki ilişkiler yeniden gerginleşti. Türk dışişleri bakanı Deniz Baykal, Suriyeli yetkilileri, “kanlı ellerini daha fazla suyla yıkamak istemek”le suçladı. Karşılık olarak Suriye, Türkiye ile arasındaki su sorununu uluslararasılaştırma çabası içine girdi. Şam, bu soruna özellikle Arap dünyasının dikkatini çekmeye çalıştı. Yine Aralık ayında, “Şam Deklarasyonu” ülkeleri olarak bilinen ülkeler (Suriye, Mısır ve altı Körfez İşbirliği Konseyi üyesi ülke) Suriye’de biraraya gelerek Türkiye’nin su politikasını eleştiren bir deklarasyon yayımladı.19 1995’teki son çarpıcı gelişme, Suriye’nin, Türkiye’yle çatışmaya girmesi halinde Yunanistan’a üslerini kullanma izni vermeyi kabul ettiğinin bildirilmesi üzerine yaşandı.20Suriye bu inkar etse de21, Yunanistan-Suriye yakınlaşması Türkiye’deki birçok kişinin çevrelenme hissinin artmasına yol açtı. Haziran 1996’da Türkiye-Suriye sınırındaki gerginlik arttı. 40.000 kişilik Suriye ordusunun sınırı doğru ilerlediği haberlerini yanıtlayan Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Nahit Menteşe düzenlediği basın toplantısında “eğer [Suriyeliler] çok ileriye giderlerse, tokadı yerler”dedi.22 Bu açıklama gelecekteki bunalımların habercisiydi.
Irak’ta olduğu gibi, Türkiye’nin Suriye politikası da müttefiklerinden farklıdır. Türkiye açısından –İsrail-Suriye müzakerelerinde ilerleme kaydedilmesini arzulayan- ABD, Suriye’ye karşı çok müsamahakardır. Bu müzakerelerde, özellikle üç konu Ankara için endişe kaynağıydı. Birincisi, eğer Şam, İsrail’e yoğunlaşmaktan kurtulursa, İsrail sınırındaki askerleri Türkiye sınırına kaydırmak suretiyle, Türkiye’ye karşı daha saldırgan bir tutum takınabilirdi.23İkincisi, Fırat suları İsrail-Suriye görüşmelerinde, ABD’nin Türkiye’ye Suriye’nin taleplerini kabul etme konusunda baskı yapmasına yol açarak, bir pazarlık unsuru olabilirdi.24 Son olarak, Suriye ve İsrail arasındaki müzakerelerde, akıbetleri görüşülen terörist örgütler arasında PKK yer almayabilir böylelikle Suriye rejimi bir yandan Filistinli terörist grupları ülkeden uzaklaştırırken diğer yandan PKK’ya destek vermeye devam edebilirdi. Kısaca, İsrail-Suriye müzakereleri, Türk yöneticilerde Türkiye’nin bölgedeki sorunlarının göz ardı edilebileceği endişesini yarattı.
Türkiye-İran ilişkilerindeki sorunlarda da bir yoğunlaşma yaşandı.25 Türk yetkililer İran’ı PKK’ya yataklık etmek ve İran topraklarında eğitim kampları kurulmasına izin vermekle suçladı ama suçlamalar Tahran tarafından reddedildi. Mayıs 1996’da, gazetelerde, operasyonlar sırasında “İranlı PKK mensupları”nın ele geçirildiğine dair haberler yer aldı. Şubat 1997’de ünlü “Sincan olayı”yla dip noktasına inen iki ülke arasındaki ilişkilerde, İslami köktendincilik önemli bir uyuşmazlık kaynağı haline geldi. Sincan’ın Refah Partili belediye başkanı tarafından düzenlenen “Kudüs Günü” kutlamalarında, İran büyükelçisi Türkiye’de şeriatın benimsenmesi çağrısında bulundu. Türk Hükümeti’nin büyükelçiyi persona non grata ilan etmesinin akabinde, İran da Türk büyükelçisini sınırdışı ederek karşılık verdi. Bu gelişme İran’ın Türkiye’deki İslami köktendinciliği desteklediğine ilişkin Türk iddialarının yeniden canlanmasına yol açtı.26
Bu düşüncelerden hareketle Ankara, Ortadoğu’dan gelen tehditler karşısında çıkarlarını daha etkin bir biçimde koruma yolunu seçti. Bu yeni aktivizm Özal dönemindekinden farklıydı. Özal Ortadoğu’daki fırsatlara bakıp “aktivist politika”yı bu fırsatlardan yararlanmak için savunurken, 1990’ların ortasındaki Türk askeri ve siyasi eliti, Ortadoğu’yu tehdit kaynağı olarak görmekte ve aktivizmi bu tehditleri ortadan kaldırmak için savunmaktaydı. Dış politika ve iç politika sorunları birbirinin içine geçti. Örneğin, Türkiye’nin ülke bütünlüğü, rejimin ve onun laik niteliğinin korunmasıyla bağlantılı olarak görüldü. Güvenlik ve savunma kavramları, politika oluşturulmasında merkezi bir organ olan Milli Güvenlik Konseyi’nin de etkisiyle, Türkiye’nin Ortadoğu politikasının şekillenderilmesinde önemli etkenler haline geldi.
1997’de, Türk ordusu Suriye ve İran’la ilişkiler konusunda ne düşündüğü alışılmadık bir biçimde açıkça söylemeye başladı. Genel Kurmay, akademisyenler, gazeteciler ve çeşitli sivil toplum örgütlerinin temsilcilerinden oluşan Türk elitinin farklı kesimlerine çeşitli “brifing”ler verdi. Bu brifinglerde, ordu “ulusal askeri stratejik konsept”te değişiklik olduğunu bildirdi. Yeni konsept, büyük ölçüde iki dış aktör Suriye ve İran tarafından beslenen bölücülük ve İslami köktendincilik gibi iki iç tehdidi tanımlıyordu.27
Ankara’nın Ortadoğu’daki tehdit algılamasındaki değişikliğe paralel olarak Türk-İsrail ilişkilerinin güvenlik yönüne vurgu yapılmaya başlandı. Siyaset planlamacılar İsrail’le stratejik işbirliği yapılmasının Suriye ve İran üzerindeki caydırıcı etkisiyle birçok sorunun çözüleceğine inanıyorlardı. Suriye ile Ekim 1998’de yaşanan kriz, Ankara’nın ne düşündüğünü kısmen gösterdi. Türkiye ile Suriye arasındaki uzun süredir devam eden ihtilaf, Türk yetkililer açıkça Suriye’nin Türkiye’ye karşı “ilan edilmemiş bir savaş” yürüttüğünü ve Ankara’nın “karşılık verme hakkı” bulunduğunu belirtmesiyle alevlendi. Gerilim hızla tırmandı ve Türkiye Suriye sınırına asker yığdı. Kriz, Öcalan’ın Şam’ı terk etmesiyle sona erdi ve iki ülke temsilcileri Adana’da biraraya gelerek Şam’ın PKK’ya destek vermeyi keseceğine ilişkin bir mutabakat zaptı imzaladılar. Türk-İsrail ittifakı bu krizde önemli etkenlerden biriydi çünkü Suriye’nin çevrelenmişlik hissinin artmasına yol açmıştı. İsrail’in bu bunalımdan kendini soyutlama çabalarına rağmen, Şam ve Arap Birliği İsrail’i yangını körüklemekle suçladı.
Türk-İsrail ilişkileriyle ilgili bir başka nokta da Türk ordusunun yüksek kalitede donanım ve teknolojiyi elde etme arzusuydu. Türkiye, 150 milyar $ değerinde 25 yıllık çok iddialı bir savunma modernizasyonu programı ilan etti.28 Fakat, Batılı ülkelerin Türkiye'deki insan haklarıyla ilgili durumdan ve Yunanistan'la kötü ilişkilerden kaynaklanan endişelerinden dolayı Türkiye'nin silahları bu ülkelerden sağlaması çok güçtü. 1995 yılında Ankara, F-4 savaş uçaklarının modernizasyonu için çeşitli Avrupa devletlerine başvurdu ama ret cevabıyla karşılaştı. Buna mukabil İsrail de yeterli teknoloji ve silaha sahipti ve bunları Türkiye'ye vermek için siyasi ya da insan haklarıyla ilgili sorunlarla bağ kurmuyordu.
Son olarak, İsrail'deki iç politik gelişmelerin de –Mayıs 1996'da Binyamin Netanyahu'nun zaferi ve Suriye ile İsrail arasındaki barış sürecinin donması- iki ülke arasındaki ilişkileri yakınlaştırdığı söylenebilir. Netanyahu Suriye ve PKK'ya ilişkin net görüşlere sahipti. Geçmişte Yitzak Rabin ve Shimon Perez ile röportaj yapan bir Türk gazeteci, her ikisinin de PKK ve Kürt sorunuyla ilgili sorulara kaçamak yanıtlar verdiğini yazmasına karşın, Netanyahu açıkça PKK'yı bir terör örgütü olarak nitelendiriyor ve İsrail'in bağımsız Kürt devletinin kurulmasını desteklemeyeceğini söylüyordu.29
Türk-İsrail güvenlik işbirliğinin çerçevesi iki anlaşmayla çizildi. Birincisi, 23 Şubat 1996'da Genel Kurmay ikinci başkanı Çevik Bir ile İsrail Savunma Bakanlığı genel müdürü David Ivry arasında imzalanan Askeri Eğitim ve İşbirliği Anlaşması'ydı (AEİA). Anlaşma imzalandıktan iki ay sonra kamuoyuna duyuruldu ve Türkiye ile Ortadoğu'da ağır eleştirilerin hedefi oldu. Türkiye'de RP ve bazı islamcı basın-yayın organları eleştirilerin başını çekerken bazı çevreler de hükümetin ketum tavrını eleştirdi.
AEİA'nın yayımlanmış bölümleri30, eğitim, eğitimsel bilgi alışverişi, bir diğerinin eğitim tatbikatların gözlemci olarak katılma ve liman ziyaretleri gibi işbirliği alanlarını saymaktaydı. AEİA'nın en tartışmalı yönü, iki ülkenin hava kuvvetlerinin birbirlerinin hava sahalarında eğitim uçuşu yapabilmesine olanak veren hükmüydü. Türk genel kurmayı ve hükümet, anlaşmanın Türkiye'nin güvenliği için çok yararlı olacağını iddia etti. Söylediklerine göre, elde edilecek yararlardan biri de Türk pilotlarının İsrail'in elektronik savaş teknolojisiyle eğitim alabilmesiydi. Yetkililer, medyanın ve anlaşmayı eleştirenlerin, anlaşmanın amaçlarını çarpıttığından yakınarak İsrail'le yapılan anlaşmanın diğer ülkelerle yapılan AEİA'larından hiçbir farkı olmadığını belirttiler. Fakat, anlaşmayı eleştirenler ve diğerleri, bu anlaşmanın değişik olduğuna ve Türkiye, İsrail ve bütün bölge açısından uzun vadeli sonuçlar taşıdığına ikna edildi.
İkinci anlaşma 26 Ağustos 1996'da imzalandı. Bir çerçeve anlaşma olarak bu anlaşma, teknoloji transferi, teknisyen ve araştırmacıların eğitimi31; istihbarat paylaşımı ve iki ülkenin savunma ve dış politika yetkilileri arasında iki-yıllık düzenli "stratejik diyalog" toplantıları öngörmekteydi.32
Ortak askeri tatbikatlar konusunda da bir anlaşma yapıldı. Bunlardan birincisi olan Güvenilir Denizkızı Tatbikatı, üçtaraflı bir arama-kurtarma tatbikatı olup ABD'nin de katılımıyla Ocak 1998'de İsrail açıklarında düzenlendi.33 Dünyadaki genel kanıya göre bu tatbikat Türkiye ile İsrail arasındaki stratejik işbirliğindeki derinleşmenin sembolüydü. Sadece bir arama-kurtarma tatbikatı olmasına ve üçüncü bir ülkeye yönelik olmamasına karşın, Güvenilir Denizkızı Tatbikatı, İran'ın ve kimi Arap ülkelerinin tepkisini çekti. Tatbikata, Ürdün gözlemci olarak katılmış fakat Mısır benzer daveti reddetmişti.34 Güvenilir Denizkızı Tatbikatı II, yine ABD'nin katılımıyla Aralık 1999'da bu sefer Türk karasularında gerçekleştirildi. Bu tatbikata da Ürdün gözlemci olarak katılırken Mısır yine yapılan daveti reddetti.
Güvenlik alanındaki işbirliğinin ikinci önemli yönü, askeri satışlar olmuştur. Üstte bahsedildiği gibi, Türkiye ABD'nin donanım ve teknik bilgisini İsrail üzerinden hiçbir siyasi koşul öne sürülmeksizin alabileceğini düşünüyordu. Bu olasılık, Ankaranın İsrail'le güvenlik alanında işbirliğini geliştirme isteğinin en önemli güdülerinden biriydi. 5 Aralık 1996 tarihinde, İsrail 44 Türk F-4 savaş uçağının modernizasyonunu 650 milyon $ karşılığında kabul etti.351997 yılının sonunda, İsrail'e 48 F-5 savaş uçağının modernizasyonunu öngeren ikinci bir iş verildi. İsrail ve Türkiye ayrıca gelişmiş havadan-karaya füze sistemi Popeye-II'nin ortak üretimi konusunda da anlaşmaya vardılar. Popeye II anlaşması, daha gelişmiş teknolojiye sahip daha küçük Popeye I'in üretimi için iki Türk şirketinin de yer aldığı bir konsorsiyum oluşturulmasını da içermekteydi.36İsrail'in geliştirdiği Arrow-II füze-karşıtı füzelerin37 ve Türkiye'nin ana savaş tankı M-60'ları yenileyecek Merkava III tanklarının38 ortak üretimi ile şu anda kullanılmakta olan G-3'lerin yerini alacak yeni bir piyade tüfeğinin üretimi de sürekli tartışılan konular arasındaydı.39

Diğer İşbirliği Alanları
Güvenlik alanındaki ilişkilere yapılan vurguya rağmen, Türk-İsrail ilişkileri 1990'larda, özellikle ekonomik olmak üzere birçok alanda gelişme gösterdi. Başbakan Tansu Çiller'in 1994 yılında İsrail'e yaptığı ziyarette, Çiller ve Rabin tüm sektörleri içeren bir serbet ticaret anlaşması imzalama hususunda anlaşmaya vardılar. Hemen bir anlaşma imzalanamamasının en büyük nedeni, küçük, etkili ve krizin eşiğindeki İsrail tekstil endüstrisinin muhalefetiydi. Türkiye, İsrail'in bu endüstride bir geçiş dönemi içeren taleplerini kabul ettikten sonra, anlaşma Mart 1996'da imzalandı ve 1 Mayıs 1997'de de yürürlüğe girdi. Türk işadamları, bu anlaşmayı sadece İsrail pazarına değil ABD, Filistin ve Ürdün gibi diğer pazarlara da girmelerini sağlayacağı için önemli buldular. Çifte vergilendirmenin önlenmesine ilişkin ikinci bir anlaşma Mart 1996'da imzalanarak 27 Mayıs 1998 tarihinde yürürlüğe girdi. Son olarak, yatırımların karşılıklı teşviki ve himayesini öngören bir anlaşma da Mart 1996'da imzalanarak 27 Ağustos 1998 tarihinde yürürlüğe girdi. 1 Mart 1993 tarihinde kurulan Türk-İsrail İş Konseyi, ikili ekonomik ilişkilerin geliştirilmesine etkin olarak katkıda bulundu.
Ticaret hızla gelişerek, 1990-1998 arasında yaklaşık % 600 arttı. Ankara açısından daha da önemlisi, Türkiye’nin İsrail’e karşı 1994’ten beri her yıl ticaret fazlası vermesiydi. 1997 yılında, İsrail’e yapılan ihracat, bir önceki yıla göre % 54 artarken, bu ülkeden yapılan ithalat % 19 arttı. Türkiye’den yapılan ucuz ithalat Türk “damping”i konusunda İsrail’de bazı eleştirilere de neden oldu.40
1990’ların başlarında ve ortalarında, Türkiye’yi ziyaret eden İsrailli turistlerin sayısında artış yaşanmaya başladı ve Haziran 1992’de bir turizm anlaşması imzalandı. 1998’in başında Türkiye’deki kumarhanelerin kapatılmasından sonra İsrailli turist sayısında keskin bir düşüş meydana geldi.41Ağustos 1998’e kadar kurumsal bir temel ve yasal bir çerçeve olmaması nedeniyle, ikili ticari ilişkiler görece küçük miktarlarda kalmıştır.42Türkiye’nin İsrail’e yatırım olanakları, özellikle arazi ve işgücü gibi üretim girdilerinin yüksek maliyetleri nedeniyle sınırlıdır. Fakat, Türkiye’deki üretim maliyetlerinin düşüklüğü, muhtemelen daha fazla İsrail sermayesini çekecektir. Örneğin, 1998 yazında, otomobillerin ve kamyonların iklimlendirme cihazlarını üreten bir firma olan Rav-Car Industries, İsrail’deki işyerini kapatarak Türkiye’de bir ortak üretim tesisi kuracağını açıkladı.43İsrail hükümeti, yeni bağımsızlığına kavuşan Trans-Kafkasya ve Orta Asya cumhuriyetlerinde, tarım ve diğer sektörlerde faaliyet gösterecek Türk-İsrail ortaklıklarının kurulmasıyla özellikle ilgilendi. İsrail’in gelişmiş tarım teknolojisi de Türkiye’de özellikle güneydoğuda işbirliği olanakları yaratmaktadır. Genel olarak, ekonomik ilişkiler Türkiye’nin yararınadır. Fakat, bu ilişkilerin daha fazla geliştirilmesinin önünde engeller bulunmaktadır. Her iki ekonomi de, yönünü Avrupa pazarına çevirmiş olup birbirinin tamamlayıcısı değildir.

İç Politik Etkiler
1990’lardaki Türk-İsrail ittifakında en önemli etken iç politikaydı. Ordu, 1990’lardaki Türk dış politikasında oynadığı rolün bir yansıması olarak, bu ittifakın gerçek mimarıydı. Fakat bu ittifak, Türkiye’de görülmemiş bir koalisyon yaratarak siyasetin geniş bir kesiminden destek buldu. RP dışında tüm siyasi partiler Türk-İsrail ilişkilerinin gelişmesini destekledi. Bunlar arasında iki partinin desteği özellikle önemliydi. Bir tanesi Demokratik Sol Partiydi, çünkü bu partinin lideri Bülent Ecevit 1970’lerde Arap yanlısı düşüncenin etkisindeydi ve yıllarca İsrail’i ve ABD’nin bölgede oynadığı rolü eleştirmişti.44 Diğeri de merhum Alparslan Türkeş’in Milliyetçi Hareket Partisi’ydi çünkü bu partinin geleneksel ideolojisi ve söylemi anti-Siyonist unsurlar içeriyordu.45Son olarak, İslami-milliyetçi dini lider Fethullah Gülen’in başını çektiği Fethullahçılardan da üstü kapalı destek geldi. Fethullahçılar Türk-İsrail ilişkilerini açıkça desteklemediler ama gazetelerinde ve TV kanallarında eleştirilerin yer almaması, üstü kapalı rıza gösterdiklerinin işaretiydi. Bu büyük koalisyon, çoğu Türk’ün, İsraille ilişkileri, Türkiye’nin ulusal bekasıyla ilgili birçok sorunun tam merkezinde görmesinin bir sonucuydu.
Türk-İsrail ilişkilerini etkileyen bir diğer iç siyasi gelişme de Haziran 1996’da RP’nin, Çiller’in DYP’si ile birlikte iktidara gelmesiydi. Refahyol diye de bilinen koalisyon Türkiye’yi Haziran 1997’ye kadar yönetti. Refahyol’un bir yıllık icraatı, Türkiye’deki laik kesimlerle özellikle de orduyla gerilimin yükselmesine yol açtı. Ordu, Türkiye’nin İsraille ilişkilerini İslamcılara güçlerinin gerçekte sınırlı olduğunu hatırlatmak için kullandı. İktidara gelmeden önce RP genelde İsrail’i ve özelde ise İsrail-Türkiye ilişkilerini açıkça ve sert bir biçimde eleştirmekteydi. RP yöneticileri çeşitli vesilelerle, iktidara geldiklerinde 1996’da imzalanan askeri işbirliği anlaşmasını yırtacaklarını açıklamışlardı. Fakat ordunun daha değişik planları vardı. Kendisine konuyla ilgili bir soru yöneltilen Orgeneral Bir, ordunun İsrail’le ilişkileri bir devlet politikası olarak gördüğünü açıkladı. Bir, “Hükümetler şapka gibidir; gelirler ve giderler. Kalıcı olan Devlet”tir dedi.e46
Refahyol hükümetinin oluşturulmasından hemen sonra, RP lideri Necmettin Erbakan kendisini Türk-İsrail ilişkileri konusundaki manevra alanını denemek durumunda buldu. Ordu yeni hükümetin gündemine konulan bir başka anlaşmayı imzalamaya hazırdı. Erbakan, anlaşmanın nedenlerine ilişkin daha ayrıntılı bilgi alana kadar imza yetkisi vermeyi geciktirdi. Bu arada, İsrail Dışişleri yetkilisi David Ivry’nin ziyareti ertelendi. Sonunda, anlaşma, Erbakan’a savunma bakanlığı yetkililerince bir brifing verildikten sonra imzalandı.47
Resmi politikaları benimseme konusunda isteksiz gözüküp sonunda kabul ederek, Refah tabanına mesaj gönderme biçimi, Refah’ın iktidar ortaklığı dönemi boyunca İsraille ilişkilerde RP yaklaşımının belirgin özelliği oldu. Nisan 1997’de, Erbakan, ziyarette bulunan İsrail başbakanı Davit Levy’yi kabul etmeye son dakikaya kadara razı olmadı. Fakat, Levy’ye göre, iki başbakan kapalı kapılar ardında dostane bir buluşma gerçekleştirmişti.48 İsrail’le yapılan serbest ticaret anlaşması Refahyol hükümeti tarafından meclise sunuldu ve RP’nin de oylarıyla ezici bir çoğunlukla 23 Aralık 1996’da onaylandı. RP’li yöneticiler, “karşılıklı çıkarların ikili ilişkileri belirlediği” açıklamasında bulundular.49Belki daha da önemlisi, İsrail’i kabul etminin işaretleri olarak, RP’li yöneticilerin çeşitli vesilelerle İsrail’i ziyaret etmeleri ve İsrail Büyükelçiliğinin Ankara’daki Bağımsızlık Günü kutlamalarına katılmalarıydı.50 Dolayısıyla, RP’nin iktidara gelişi Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin seyrini etkilemedi. Bu bir ölçüde, ordunun küçük de olsa hükümete manevra alanı bırakmasındandı. Fakat şu da rahatlıkla söylenebilir: Refah iktidardayken, Türk-İsrail ilişkilerine pragmatizm ve ulusal çıkar kavramıyla yaklaştı.
Refahyol koalisyonundan sonra oluşan hükümet tecrübesi Türkiye’nin Ortadoğu politikasının bir “devlet politikası” haline geldiğine ve bu politikanın değişmeyeceğine ilişkin görüşü güçlendirdi. 1997’nin ortalarında iktidara gelen Mesut Yılmaz’ın liderliğindeki koalisyon, Ankara’nın Ortadoğu politikasına biraz esneklik kazandırmayı hedefledi. Bunun nedenleri bir bakıma koalisyonun hükümetinin kendi iç yapısında yatmaktaydı. Dışişleri Bakanı İsmail Cem’in de mensubu olduğu küçük ortaklardan DSP, uzun süre “bölge merkezli dış politika”nın savunucusu olmuştu. Bu tür bir politika, güçlü bir Türkiye’nin yaratılması için hayati öneme sahip yakın komşularla iyi ilişkiler kurulmasını gerektirmekteydi.
Koalisyonun ilk aylarında, Türkiye’nin Arap komşuları ve İran’la iyi ilişkiler kurmak için gerçekten çaba sarf edildiğine ilişkin emareler gözlemlendi. Türk ordusu açısından, Ankara’nın bölgesel politikasında meydana gelebilecek bu tür köklü bir değişiklik, Türk-İsrail ilişkilerinin yavaşlamasına yol açacak olursa kesinlikle rahatsız edici bir durumdu. Bu tür eleştirileri bertaraf etmek isteyen Cem, İsrail’e Temmuz 1998’de bir ziyarette bulundu ve basına verdiği bir demeçte “bildiğiniz gibi Türkiye’deki bazı çevreler, İsrail’le ilişkilerimizin komşularımızla iyi ilişkiler kurma gayretlerimiz sonucunda engellendiğini söylüyorlar. Fakat tam aksine, bu iddianın doğru olmadığı İsrail başbakanının bizzat kendisi tarafından açıklandı.” dedi.51 Türkiye’de “bazı çevreler” deyimi dolaylı olarak orduya atıf yapmak için kullanılır. Bu arada, hükümet’in Suriye’yle daha iyi ilişkiler geliştirmek için harcadığı çabalar boşa gitti ve Yılmaz’ın Ekim 1998’de İsrail’e gerçekleştirdiği ziyaret “iyi komşuluk” politikasının terk edildiğini vurguladı. Bu ziyaret esnasında kendisine Suriye’nin eleştirileri konusundaki düşünceleri sorulan Yılmaz “Samimiyetle söyleyebilirim ki Suriye’nin benim bu ziyaretimle ilgili olarak ne düşündüğü beni hiç ilgilendirmiyor. Herkes Suriye’nin Türkiye’ye karşı takındığı hasmane tutumun farkındadır” dedi.52 Bir süre sonra da Suriye’yle Türkiye arasında Öcalan krizi patlak verdi.

Sonuç
Türk-İsrail ittifakı, sadece 1990’larda bölgede meydana gelen en önemli gelişmelerden biri değil, aynı zamanda Türkiye’nin Ortadoğu politikasındaki değişikliği vurgulayan bir gelişmeydi. Ankara’nın bu ilişkiyi geliştirmeye ve ilan etmeye karar vermesi, 1998’in sonbaharında yaşanan Suriye kriziyle birlikte, daha önceki tarafsız ve ihtiyatlı politikanın bir kenara bırakıldığının göstergesiydi. Bu politika 1950’lerdeki aktif bölgesel politikadan da farklıydı çünkü artık sadece Batı’yla ilişkilerin bir uzantısı değildi.
Türk siyasi ve askeri eliti tarafından belirlendiği şekliyle, Türkiye’nin 1990’lardaki çıkarları, bazen müttefiklerinin çıkarlarından farlı olmuştur. Türkiye’nin cesur politikası, büyük ölçüde, gevşek ve istikrarsız iç ve dış siyasi ortama bir cevap niteliğindeydi. Türk-İsrail ittifakı, yeni bölgesel politikanın başlıca sütunlarından biri haline geldi.
Hem Türkiye hem de İsrail ikili ilişkilerden önemli faydalar elde edeceklerini düşünseler de, gerginlik alanları hemen ortaya çıktı. İsrail Türkiye’nin sorunlarına çekilme ve Türk-Yunan uyuşmazlığının bir tarafıymış gibi görülme olasılığından kaygı duydu. Yunanistan, Türk-İsrail ilişkilerine yönelik hoşnutsuzluğunu açıkça dile getirdi. Bu nitelikteki bir başka sorun da Kürt sorunuydu. İsrail bu sorunun da bir tarafıymış gibi görülmek ve PKK’nin hedefi haline gelmek istemedi. Fakat, Türkiye’yle ittifakı devam ettiği müddetçe, İsrail’in bu sorundan kendini soyutlaması hemen hemen imkansız gözükmektedir. Öcalan’ın yakalanmasından sonra, İsrail’in bu operasyondaki olası rolünden ötürü Avrupa’daki İsrail temsilcilikleri PKK’nın saldırılarına hedef oldu. Bu sorunlar zaman zaman İsrail hükümeti ile kamuoyunda tartışmalara neden olmakta ve Türk-İsrail ilişkilerinin önündeki engeller olarak varlıklarını sürdürmektedirler.53
Suriye’yle ilişkiler İsrail ve Türkiye açısından yamalı bohça niteliğindedir. Bir yandan her iki ülke de Suriye’nin çevrelenmişlik hissinden memnuniyet duymaktadır. Türkiye açısından 1998 krizi, bu algılamanın faydasını kanıtlamıştır. Fakat hem Türkiye hem de İsrail birbirleriyle olan ilişkilerinde, Suriye’yle barış olasılığını engelleyecek kadar ileriye gitmek istememektedir. İsrail’de İşçi Partisi, Türk-İsrail ilişkilerinin kesintiye uğrayan İsrail-Suriye barış sürecini olumsuz bir biçimde etkileyeceğinden endişe etmektedir. Diğer yandan, İsrail-Suriye barışı, Şam’ın Öcalan’ı ülkeden çıkarmasından bu yana gitgide gelişen Türk-Suriye ilişkilerini de geliştirebilir.
Ankara açısından, Türkiye ve İsrail Irak’ta çelişik çıkarlara sahiptir. İsrail, İsrail statükonun devamından yana olup bu ülkenin bölünmesinden dolayı çok fazla rahatsızlık duymayacaktır. Türkiye ise uluslararası toplumdan Irak’ın toprak bütünlüğünün yeniden sağlanmasını istemekte ve statükonun kendisini bir sorun olarak görmektedir.
Türkiye açısından bir başka potansiyel sınırlılık da Arap-İsrail barış sürecidir. Bu sürecin bütünüyle kesintiye uğraması, Türk-İsrail ittifakı tamamen bağımsız olarak gelişse de, Ankara’nın İsrail’le olan ilişkilerinde sorunlar ortaya çıkaracaktır. Bu tür bir kesinti, Türkiye’de bu ittifakı eleştirenlerin elini güçlendirecek ve Ankara’nın bölgedeki diğer ülkelerle olan ilişkilerini daha da sorunlu hale getirecektir.
Derinde yatan bu gerginliklere rağmen, Türk-İsrail ittifakı sağlam bir biçimde yerleşmiş gözükmektedir. Her iki taraf için de asıl sorun, bu ilişkiyi diğer taraflar arasında işbirliğinin artmasını engelleyecek ve bölgede istikrarsızlığa yol açacak karşı ittifakların oluşmasını körüklemeyecek bir şekle dönüştürememektir.
Duygu Bazoğlu Sezer

Türk-Rus İlişkileri: Düşmanlıktan ‘Fiili Yakınlaşma’ya

Sovyetler Birliği sonrasındaki Türk-Rus ilişkileri temel bir çelişkiye işaret etmektedir. Bir yandan yeni Avrasya’da bölgesel nüfuz için rekabet -çatışma ve güvensizlik yaratarak- iki ülkenin siyasi ilişkilerinin özünü belirlerken diğer taraftan yoğun ekonomik ilişkiler, iki ülkeyi bu devasa bölgedeki en etkileyici iki taraflı ortaklığa kenetlemektedir.
Dolayısıyla, yeni bir paradoksal dinamik ortaya çıkmıştır. Bir yandan Türkiye ile Rusya arasındaki husumet ve güvensizlik potansiyel bir istikrarsızlık kaynağı oluşturmaktadır. Diğer yandan ekonomik ilişkilerdeki eşi benzeri görülmemiş artış Türkiye ile Rusya arasındaki karşılıklı bağımlılığı önemli ölçüde arttırmış ve her iki ülkenin de bu ilişkileri geliştirme arzusu karşılıklı güven yaratılması için benzersiz bir fırsat sunmuştur. Dolayısıyla 21. Yüzyılın başındaki Türk-Rus ilişkileri “fiili yakınlaşma” olarak tanımlanmalıdır: Yani, ne düşmanlık ne dostluk ama iki tarafın birbiriyle geçinmek için bulduğu ikisinden oluşan bir karışım.
Halen şekillenmekte olan Soğuk Savaş sonrası dünya düzeni koşullarının Türk-Rus ilişkileri üzerinde olumsuz yansımaları oldu. Bu yeni düzenin çarpıcı özelliği, Türkiye’nin baş müttefiki ABD’nin tek süpergüç olarak kalmasıdır. 1990’ların başlarında Washington’un “önce Rusya” politikasının en hararetli döneminde bile, Ruslar, Türkiye’nin ABD’yle NATO içindeki ittifakından rahatsızdı. NATO’nun doğuya doğru genişlemesi ve Barış için Ortaklık (BiO) Programını (NATO ile NATO üyesi olmayan Avrupa devletleri, özellikle eski Varşova Paktı ve Sovyet devletleri arasında güvenlik alanındaki işbirliğini arttırma programı) başlatması Moskova’nın güney sınırlarını koruma isteğinin aciliyetini güçlendirdi. ABD’nin Orta Asya ve güney Kafkasya’daki çıkarları 1990’ların ortasında daha da belirginleşirken Rusya, arka bahçesi olarak düşündüğü bölgelerde ABD-Türkiye işbirliğinin artmasına şahit oldu.
Bölgesel çatışmalar ve istikrarsızlıklar yeni düzenin bir başka önemli özelliğidir ve bu çatışmalardan en vahim olanları, hem Türkiye hem de Rusya açısından önemli olan ve gerek siyasi gerek ekonomik gerekse de kültürel çıkarlar bakımından çatıştıkları Balkanlar, güney Kafkasya ve Ortadoğu’da cereyan etmektedir.
Eski Yugoslavya’da Soğuk Savaş sonrasında yaşanan iki önemli buhranda (1992-1995 Bosna ve 1998-1999 Kosova) Rusya Belgrad’a arka çıkarken, Türkiye NATO’nun Sırplara karşı düzenlediği cezalandırıcı operasyonlara etkin bir biçimde katılarak, Boşnakların ve Kosovalıların yanında yer almıştır.
1990’larda ayrıca Yunanlılar, Kıbrıs Rumları ve Ruslar arasında bir dostluk filizlenmiş ve bunun Ankara üzerindeki etkisi bir anti-Türk antantın gelişmekte olduğu yönünde olmuştur. Rusya’nın doğu Akdeniz’deki stratejik çıkarlarının yeniden canlandığına ilişkin meşum belirtilerden biri de konuşlandırılması son anda Batı’nın baskısıyla iptal edilen S-300 hava savunma sistemlerinin Güney Kıbrıs’a satılmasıdır. Yunanistan bir NATO üyesi olmasına rağmen, Yunanistan ve Rusya Bosna savaşı sırasında birlikte hareket ederek Sırp yanlısı bir tutum takınmışlar ve her iki ülke de Kosova krizi ve NATO’nun Kosova’ya yönelik müdahalesinde büyük ölçüde ortak hareket etmişlerdir.
Güney Kafkasya’da Rusya Ermenistan’ın Türkiye ise Azerbaycan’ın safında yer almıştır. Ortadoğu’da Türk-İsrail ilişkileri emsalsiz bir samimiyet havasına bürünürken Rus-İsrail ilişkileri fazla gelişmemiştir. Irak sorununda, gerek Ankara gerekse Moskova Irak’ın toprak bütünlüğünün korunmasını desteklemekte ve ABD’nin kuzey Irak’la ilgili uzun dönemli tasarılarından kuşku duymaktadırlar. Türk ordusunun kuzey Irak’ta PKK’ya yönelik olarak gerçekleştirdiği geniş çaplı operasyonlar da Rusya’yı rahatsız etmektedir.1
Kısaca, ikili ve bölgesel dinamiklerden doğan gerginlikler birleşerek her iki ülkeyi, muhalif bölgesel devlet gruplaşmalarına doğru sürüklemektedir. Bir yanda Moskova, Atina, Lefkoşe, Erivan ve Tahran diğer tarafta da Ankara, Bakü ve Tel Aviv arasında iki siyasi eksenin fiilen oluştuğu görülmektedir.21999’un sonunda filizlenen Yunan-Türk yakınlaşması, eğer devam ederse, bu eğilime son verebilir. Bu arada, tarihsel algılamalar ve geçmişteki çatışmalara ait anılar Türk-Rus ilişkilerini daha da zehirlemektedir.

Durum Tespiti: Güvensizliğin Gölgesinde Sağduyu
1990’larda Türk-Rus ilişkileri birçok bunalım ve gerilim yaşamıştır. Bunlar:

* Dağlık Karabağ yüzünden çıkan ve Ermenilerin Azerbaycan topraklarının % 20’sini işgal etmesiyle sonuçlanan 1992-93 Ermenistan-Azerbaycan savaşı.
* Türkiye’nin Boğazlardan geçen yabancı gemilerin transit geçişiyle ilgili yeni trafik tüzüğünü 1994’te tek taraflı olarak yürürlüğe koyması.
* Türklerin Grozni’ye destek olduğuna ilişkin Rus iddialarını körükleyen 1994-96 Rus-Çeçen savaşı.
* Rusya’nın 1990 Avrupa Konvansiyonel Kuvvet Anlaşması’nda (AKKA) öngörülen sınırları aşarak güney Kafkasya’ya askeri teçhizat yerleştirmesi.
* Türk silahlı kuvvetlerinin PKK’nın kuzey Irak’a yerleşmesini engellemek için bu bölgeye girerek Irak’ın egemenliğini ihlal etmesi.
* Rus Duma’sının (Rusya’daki federal meclis Ç.N.), Kasım 1998’de PKK lideri Abdullah Öcalan’a siyasi sığınma hakkı verilmesi için başkan Boris Yeltsin’e başvuruda bulunması.
* Ocak 1996’da Avrasya feribotu’nun kaçırılması.3
* Rusya’nın, konuşlandırıldığı takdirde doğu Akdenizdeki askeri dengeleri kökünden değiştirecek olan S-300 hava savunma sistemini Lefkoşe’deki Kıbrıs Rum yönetimine satması.

Bu listenin de ortaya koyduğu gibi, gerilim nedenleri bölgesel ve uluslararası gelişmelerle de etkileşerek, ikili ilişkilerin kesin sınırlarının ötesine geçmektedir. Gerçekten sadece tek bir anlaşmazlık konusu kesinlikle ikili olarak nitelendirilebilir: her iki ülkenin de karşılıklı olarak birbirini ayrılıkçı hareketleri desteklemekle suçlaması.
Bazı gerilim alanları iki ülkenin dışişleri bakanları arasındaki düzenli görüşmelerle diplomatik olarak idare edilirken bazıları da zamana bırakılmaktadır. Yine de, altta yatan nedenler varlığını sürdürmektedir. Öcalan krizi sırasında, Moskova ve Ankara iletişim kanallarını açık tutarak güçlü iç baskıya rağmen aşırı hareketlerden kaçındılar. Diplomasi, gerilimin düşmesine yardımcı oldu ama iki tarafta da, karşı tarafın diğerinin toprak bütünlüğüne kesinlikle saygı göstereceğine ilişkin bir güven oluşmadı. Benzer bir dinamik, 1990’lar boyunca yaşanan tüm gerilimlerde öne çıktı.
Bir diğer önemli etken de Türkiye’nin suskunluğuydu. 1990’ların başlarında Türkiye’nin büyük bölgesel sorumluluklar üstleneceği düşünülse de, Ankara bölgesel bir çatışmada Rusya’yla tek başına mücadele edebilecek araçlara sahip olmadığının farkındaydı. Sovyet sonrası dönemin ilk yıllarında bir Rus analistin yazdığı gibi, “ krizde olsa da, eski sovyet cumhuriyetlerinin kaynaklarından ve desteğinden mahrum kalsa da Rusya’nın hala büyük güç olduğuna ilişkin düşünce, Türk hükümetini aşırı ihtiyatlı davranmaya zorlamaktadır.”4

Türk-Rus Dostluk Anlaşması, 1992
Kimi pürüzlere karşın, iki ülke, ikili ilişkileri istikrarlı bir hale getirmek için dikkatli bir diplomasi yürütü. Mart 1992’de, iki ülke bu ilişkileri dosluk, karşılıklı güven ve işbirliği içinde sürdürmeyi hedefleyen kapsamlı bir ilkeler dizisi kabul etti. Bu ilkeleri içeren bir anlaşma ise 25 Mayıs 1992’de Yeltsin ve Başbakan Süleyman Demirel tarafından Demirel’in Moskova’ya gerçekleştirdiği ziyaret sırasında imzalandı. Bu ziyaret, Demirel’in Azerbaycan ve dört Orta Asya Türk cumhuriyetine düzenlediği seyahatin son ayağıydı.
Demirel’in ziyaretinden kısa bir süre önce, Türk-Rus ilişkilerinin genel görünümü, 1992 ilkbaharında güney Kafkasya’da meydana gelen gelişmeler yüzünden pusluydu.