Ölümsüz Antikite

BİRİNCİ BÖLÜM

LARA

ya da

HIPPOLYTE

(Aseksüel Koloni)

( O, ezilen cinsin efsane lideriydi. Kavminin başında, sonuna kadar savaştı. Onun

sonu, onur ve şeref, adalet ve eşitlik için gövdelerini ateşlere atan pırıl pırıl ilahelerin

kavminin de sonunu başlattı. Onun eşsiz anısı, o ezilen cinsin, her umutsuz isyanında

bayrak oldu. Her nesil kendi Hippolyte’ini yarattı... O, boyun eğmeyi reddeden asil

kadın ruhunun efsanesiydi... Efsane nesilden nesile devam ediyor... Bayrak elden ele geçiyor... Efsane bugün de yaşıyor...)

1.

Lara, üzerinde aylardır çalıştığı yontunun yanıbaşında uyanmıştı o sabah. Olimpos antik kentine inen yamaçların arasına kurulu, kartal yuvasını andıran evin ön cephesindeki sürgülü camlar sonuna kadar açıktı. Birkaç kilometre ötede yeşil çam ağaçlarının arasından görüntüye giren Akdeniz mavisi, ilahi bir çağrının renklerini saçıyordu adeta. Henüz ilkbahardı. O yüzden, yaz mevsiminde, kavrulup kuruyacakmışçasına coşkuyla buharlaşan ve puslu bir mavilik yayarak izleyenleri hayal dünyalarına yönlendiren deniz henüz yeterince sahih imajlar veriyordu Akdeniz kıyısına kendini sürgün etmiş kent yorgunu insanlara.

Ilık bir Akdeniz rüzgarı esiyordu. Güneşin uyarıcı ışınlarını ruhuna katıp Lara’nın yarı çıplak gövdesini okşuyordu rüzgar. Garip bir haz duyuyordu bundan Lara. Kabul edilebilir düzeyde ruh temizliğine sahip bir erkek tarafından asla böyle okşanmamıştı yaşamında. Bundansa tuhaf çok tuhaf bir hüzün duyuyordu. Yaşamındaki bu büyük eksikliği gidermek için çırpındığı, fazlasıyla toy, saf, acemi yıllarını anımsadı. Minik bir gözyaşı süzüldü yanağından aşağı. Gözyaşı teninden kurtulup boşluğa bıraktığında kendini sanki öksüz gövdesi yalnızlığını en derin haliyle duyumsamış gibi ürperdi. Garip bir ağrı gelip kasıklarında düğümlendi. Kalp ağrısının, aşk hüsranının, hayal kırıklığının, yenik düşlerin, duygusal yıkımların ağrısını kalpte hissederken olduğu gibi kasıklarının orta yerinde derin bir burukluk odaklanıyordu. Bunu son zamanlarda o kadar çok hissediyordu ki... Kimi zaman kendinden utanıyordu... Yaşanılan tüm yıkımlara, satılmalara, aldatılmalara ve içine düşülen onulmaz kirliliklere rağmen bir kadının, doğasının tutsağı olmaya ve gövdesini kıyıcı, barbar, kaba, ruhsuz, kirli, egoist erkek taleplerine köle etmeye, sunmaya devam etmesinin ne tür bir kabul edilebilirliği olabilirdi?.. Bu, lanet bir paradokstu. Bir kadının olasılıkla hayattaki en büyük dramı buydu. Ve bundan kurtulmanın bir yolu olmalıydı.

Uzandığı yerden, kıpırdamadan başını yana çevirip Herakles’e baktı Lara. Bembeyaz yontu anıtsal bir edayla duruyor ve adeta bakışlarıyla uzak Akdeniz serüvenlerini tarıyordu. Onun kıpırtısız duruşu Lara’yı üzüyordu. Sanki kendisine yapılmış büyük bir haksızlık gibi geliyordu bu... Neden böyle bir erkek yoktu artık dünyada?.. Neden olamıyordu?.. Ve bir kadının kendi parmaklarıyla, tırnaklarıyla, kanıyla, canıyla, gözyaşıyla yarattığı böyle bir tanrısal yaratık neden canlanıp ete kemiğe bürünüp onun yalnızlık ve yaralanmışlıkla malul, alevlere gömülmüş, erimekte olan ruhunu serinletmek için üzerine yığılmıyordu. Soğuk mermer taşından oluşmuş o sertlik neden gövdesini delip sonsuz bir buzulun dehşetiyle içindeki ateşi zincire vurup kolye olarak asmıyordu tanrılar dağına... Neden, neden, neden?..

Hayatta kalmak için son gücünü harcayan, kendisine yaşamsal iksiri geri verecek yaratığa doğru hamle etmek üzere küçük yaşam kıpırtılarıyla o tarafa yönelen bilinmedik bir tür gibi Herakles’e doğru yöneldi Lara. Parmağının ucunu Herakles’in ayak parmağına değdirdi. Bu, sanki bazı mucizelerin başlangıcı olabilirmiş gibi garip beklentiler vardı içinde. Hiç bir şey olmadı. Böyle olmasından dolayı şaşmış gibiydi Lara. Sırtını duvara dayamış gibi oturmuş, bir bacağını kırık olarak uzatmış, diğer bacağı aşağı sarkan, Roma alemlerindeki hedonist eğlencelerin seksüel bir anına denk gelmişçesine bakan yontunun bacaklarına doğru gezdirdi elini Lara. Kendini ona doğru çekti. Soğuk taş kıpırdamaksızın duruyordu. Yaratıcısının iç kanamalarını anlamanın çok ama çok uzağında gözüküyordu. Bu, Lara’yı yaralıyordu. Saçmaladığının fena halde farkındaydı ama yine de yaralanıyor ve haksızlığa uğramışlık hissine kapılıyordu.

Bezgince başını dizine dayadı Herakles’in. Akşamdan içilen iki şişe şarabın yarattığı ateşe iyi geldi bu. Ama yine de ağlamak, ağlamak ve ağlamak istiyordu Lara. Herakles’in dizlerinde ağlamak... Gözyaşları dökülmeye başladı Herakles’in dizlerine... Hala taş kalpli yaratık hiç bir canlılık emaresi göstermiyordu. Hala onu anlamıyordu. Oysa neredeyse sekiz aydır ondan başka bir şeyle uğraşmamıştı Lara. Bu ona yapılan büyük bir haksızlıktı. Hiç değilse düşlerine girmeyi deneyebilirdi... Bunu bile yapmamıştı... Oysa Lara yalnızdı, çaresizdi, ona ihtiyacı vardı, fena halde ihtiyacı vardı...

Elini Herakles’in baldırının altından geçirdi Lara... Usulca, sanki biri görmesin diye dikkat ederek özenle yontulmuş testislerini avucunun içine aldı. Bir yandan midesi bulanıyor, bir yandan kalbi çarpıyordu... Akşamdan kalmaydı. Başı da fena halde dönüyordu. Tırnaklarını kırmak istercesine dizlerinden tutup Herakles’in önüne geçti. Var gücüyle bir çığlık attı. Eğildi oraya... Ve ağlayıp hıçkırarak Herakles’in erekte vaziyette yontulmamış penisini ağzına aldı. Onu uyarıp canlandırmak ister gibi bir hali vardı. Bundan amacı fetişiyle oral seks yapmak değildi. Sadece Roma hedonist şölenleri sonrasında dolan midesini boşaltmak için gırtlağına kemik sokan generallerin tarzının bir benzerini uygulamaktı. Fetişinin yardımıyla kusmayı denemek ve rahatlamak istiyordu. Ve bunun için onun henüz yontulmamış amorf bırakılmış penisini kullanıyordu.

Ağlıyor, ölümcül çığlıklar atıyor, hırlıyor, boğulur gibi oluyor ve şekilsiz, taştan cismi boğazına kadar sokmaya çalışıyordu. Ama düşüncelerini kusmak fikri üzerinde yoğunlaştıramamıştı. Cinsel organındaki ıslaklığın yayılmaya başladığını hissediyordu. Bir elini oraya götürdü. Parmaklarıyla vargücüyle itip çekmeye başladı... Olay gerçek bir sapkınlık, gerçek bir çıldırma halini almıştı. Herakles’in suskun ve kıpırtısız duruşunun öcünü almak istercesine cinselliğine daldırıyordu parmaklarını. Çamurlara bulanmış bir bahar seli gibi kopup bir şeyler gelmek istiyordu içinden. O gidip geldikçe, sel de yerinden kopar gibi oluyordu. Ha koptu ha kopacaktı. Herakles yine mavi Akdeniz ufuklarını tarıyordu gözleriyle... Ve bir kopma, kopma, kopma anı tam gövdesini teslim almak üzereydi ki Lara’nın, deli gibi telefon çalmaya başladı... Lara su içerken yılan sokmuş ya da sevişme anında arkadan kurşun yemiş gibi oldu. Neye uğradığını şaşırdı. Zirve noktasından dönmüş orgazmının gövdesine yaydığı terörize hayal kırıklığı, Herakles’in çare bulmaz suskunluk ve soğukluğu, içinde bulunduğu hal, fetişist seksüel şölende basılmışlık ve akşamdan kalmanın dayanılmaz halleri... Ansızın kusmaya başladı Lara... Deli gibi kusuyordu. Telefon çalıp duruyordu... Ağlamakla, kusmakla ve yarım kalmış orgazmla harab olmuş gövde, amorf bir nesne gibi mermer yer döşemesine yığılıp yapışırken telefonun çalması susuyor. Yerini Lara’nın telesekreter mesajı alıyor. Önce bir müzik duyuluyor. 60’lı yıllardan bir melodi:

“Are you lonely like me?....”

Sonra Lara’nın ciddi iş kadınlarına benzeyen anonsu duyuluyor:

“Şu anda sizi yanıtlayamıyorum. Sinyal sesinden sonra not bırakabilirsiniz...”

Mesaj bırakılıyor:

“Ben Katre. Acilen beni ara. Çok önemli. Görüşmemiz lazım.”

Lara yattığı yerden doğrulmaya çabalıyor. Ama yetişemeyeceğini anlıyor. Aynı yere yığılıyor.

Katre mesajı bırakmadan önce çalan şarkının son sözlerini anımsıyor Lara, minik dudak kıpırtılarıyla yineliyor onları... “Baby stop, you’re crying...”

Daha da çok ağlamak geliyor içinden.

Herakles yontusu ise hiç kıpırdamadan Akdeniz’in pesimizm yayan bitimsiz mavisine boş boş bakıp duruyor...

2.

Taşların üzerine yapışık bir halde, ne kadar kalakaldığını hatırlayamıyordu bile. Güneşin varmış olduğu noktadan öğlen suları olduğunu kavramak mümkündü. Şınav çekmeye hazırlanmanın öncel hamlelerine başlarken gösterilen çevik kararlılığı andıran bir sıçrayış ile ellerinin üzerinde yüzüstü doğruldu. Uzun düşünce adımlarının sığabildiği fakat toplam bir saniyeyi geçmeyen bekleyişten sonra ok gibi çekip dizlerini karnına, ayağa fırladı. Güne başlamalıydı. Her şeye rağmen başlamalıydı. Üstelik yardımcılara yaptırılması gereken işleri kendi yaparak başlamalıydı. Yarıçıplak bir halde, yontusunun yanına yöresine kusmuş bir kadının zafiyet dolu görüntülerini ortalık yerde herkese göstermenin ve hayat hakkındaki kırıklık, eksiklik ve tatminsizlikleri ele vermenin hiçbir anlamı yoktu.

Usulca banyoya yöneldi. Yerleri sileceği ‘vileda’sını su ve deterjanla doldurup tekmeleye tekmeleye salona getirdi. Herakles’in seks kölesi, halayığı, cariyesi, geyşası, kapatması, yosması yerleri silecekti. Ve o zalim taş yine kıpırdamadan bakacaktı. “Olsun!” diye fısıldadı kendi kendine... “Hiç değilse o yok! O yok veya cansız! O aslında kölesi olmak için benim yarattığım bir nesne... O aslında benim!”

* * * *

Oysa kendi bencil amaçlarına hizmet ettirmek için binbir güç kazanımı entrikasını adım adım uygulayan aşağılık erkek terörizminin kaç yıl hizmetinde olduğunu sayamıyordu bile Lara... O yıllarda hep bir kutsal amaç vardı. Ya para, ya kariyer, ya ulaşılması gereken standart için yapılması gereken son fedakarlıklar, ya konut kredisinin son taksitleri, ya soylu aile kavramına bağlılık, ya şu ya bu... Erkek ideolojisi mutlaka bir şeyler icat edip kadının sırtına semer etmenin yolunu bulurdu. Ve bir şekilde ekonomik atraksiyonlar marifetlice organize edilip kadın rehin alınırdı. Rehinelikten kurtulmanın tek çaresi çırılçıplak olarak kaçıp kendini kurtarmak sokaklarda sürünen bir sürtük haline dönüşmekti. Kısa süre sonra da çok daha aşağı düzeyden erkeklerin eline düşüp ehlileştirilmek kaçınılmaz olurdu böylece...

Erkeklerin sistemi buydu. Tezgahı iyi kurmuşlardı. Dünyada hala orman kanunlarının geçtiğini biliyorlardı. O yüzden ormanın en geçerli meziyetini ellerinde bulundurmak için birbirlerinin gözlerini oymaktan kaçınmıyorlardı. Para ve güç için yapamayacakları yoktu. Ve biliyorlardı ki bir kere bunları ele geçirdikten sonra kadınları köleleştirmek hiç de fazla sorun olmayacaktı. Aslında erkek öyle garip bir yaratıktı ki sadece kadını köleleştirmek peşinde değildi... Türünün bütün diğer üyelerini de ezmek, yok etmek, sakatlamak, güçsüzleştirmek, boyun eğdirmek, kaçırmak, sistem dışı etmek gibi terörist ruha sahip terminatör bir yaratıktı.

Doğa bunu biliyordu. Ve erkeklerden hoşlanmıyordu. Doğa her zaman kadınları sevmişti. O yüzden her yediğimiz dana eti erkek yavruların etiydi. Dişi dana büyüyecek, uysal uysal kırlarda gezecek, otlayacak, süt verecek, doğuracak, doğayla uyum içinde yaşayacak ve hakkına razı olacaktı... Oysa eşit sayıda erkek dananın büyüyüp birer boğa olduğu anın dehşetini doğa niçin taşımak istesindi ki?... Üstelik üretmek adına hiçbir rolü olmayan bu yaratığın saçtığı sorunları temizlemek için hayatı yeniden düzenlemek!.. O yüzden en doğrusu doğar doğmaz mezbahaya sevketmekti erkeği... Hayvanlar alemini terbiye etmişti doğa. Bir erkek kafiydi. Diğerleri doğruca mezbahaya... Ya insanların kurduğu mezbahalara, ya da doğanın kendi çarklarının oluşturduğu öğütücü çarklara... Doğa bu uyumsuz, egoist ve terminatör ruhlu yaratığı sevmiyordu. Bir tanesini saklıyordu zor günler için, üremedeki şifresi için. Basit bir spermi için... Onun dışında ona hiç kimsenin ihtiyacı yoktu. Ne doğanın, ne dünyanın, ne diğer türlerin ne de kendi dişisinin...

Çok zaman erkeklerin arta kalanlarını birbirine kırdırıyordu doğa. Dövüştürüyor, savaştırıyor, avlarda telef ettiriyor ve kadının elde edilebileceği ana kadar avda, savaşta ve terörize serüvenlerde, kısacası azapta bulunmasını sağlıyordu. Ya da en temizinden, güç skalasında bir üstte bulunan tür, onları çoğaltırken erkeklerini doğar doğmaz yok ediyordu... Yola devam etmek için tüm dişiler lazımdı. Fakat bir erkek kafiydi... İşte skalanın en üst canlısı ademoğlu, sığır, at, kümes hayvanları, çiftlik hayvanları vs. hepsini keyfi için, boğazlayıp yemek için çoğaltırken erkek türünü hemen yok ediyordu. Dişiler her şeye yetiyordu. Üremeye de üretmeye de, yaşanılabilir bir sulh ortamına da... Ve fakat ademoğlunun sergilediği vandallık aslında, zincirin son halkasında gelip kendini de bulmak zorundaydı. İnsan türünün erkekleri de birbirinin kurdu olmak ve birbirini kırmak zorundaydı... Ahhh, doğanın bu ilahi talebine yardım etmek ne kutsal bir çaba olurdu!...

Erkeklerin dilinden doğa anlıyordu. Bir tek insan türü bu konsepte direnebiliyordu. Erkek doğayı terbiye etmeye, ehlileştirmeye, değiştirmeye çalışıyordu. Hatta bu konuda yeterince güçlü olmak için tüm erkekler birleşip kadim bir akit bile yapmışlardı. Bu anlaşmaya göre kadınları bölüşmüşlerdi. Herkese bir kadın... Herkesin bir kadını olsun!.. Herkese bir tane dağıtalım bela çıkmasın. En kalitelisini kimin alacağına dair bir yarışma olsun sadece. Bunun kuralı da çok basit olmalıydı. Herkes kendini bu yarışmanın gönüllü bir figürü olarak bulabilmeli, coşkuyla ve istekle bu yarışa katılmalıydı. Ne olabilirdi bu yarışma konusu? Güç... Gücün kadar alabilecektin. Gücünün karşılığı neyse, terazinin orasına denk gelen estetiği, kutsanmış güzelliği, ruhunu yatıştıracak beyaz yumuşaklığı, büyülü sesler çıkaran o vazgeçilmez tanrısal yaratığı alacaktın... Güç skalasında yerin değiştikçe, irtifa kazandıkça, seçme hakkını düzeltip daha yükseğe gözünü dikebilecektin. Bunun için mevzi, tekil kavgalar, çatışmalar, arsızlıklar, aymazlık ve açgözlülükler, kıyıcılıklar sergileyebilirdin. Ama sistemi çökertecek, bir konsept değişikliğine yol açacak çaplı devrimlere girişmeye hakkın yoktu. Eğer bunu yapmaya kalkışırsan sistem seni lanetleyebilir ve yok edip ortadan kaldırabilirdi. Buna izin vermezdi. Çünkü senin kalkışman başarıya ulaştığında sen zaten sistemi yok etmeyi başarmış olacaktın.

Lara, erkekler bıkkınıydı... Yorgunuydu... Belki bu tanımlamalar çok yetersizdi onun duyguları yanında... O aslında nefret ediyordu. Erkeklerden nefret ediyor ve onları hayatında istemiyordu. Belki o yüzden bu düşünceler sıklıkla beynine hücum ediyordu son zamanlarda. Ve en yaralayıcısı da şuydu ki, alkolün tutsağı olunan bir gecenin sabahında ezilmişliği altında kıvranılan fetiş yine bir erkekti... Yaratıcısı kendi bile olsa bu böyleydi. Bu acıydı. Bu katlanılmazdı... Bu çok fena bir şeydi.

Lara artık buna dayanamıyordu...

3.

“Katre’yi aramak gerekiyor... Katre’yi aramak gerekiyor...” diye mırıldanarak yerlere saçılmış kusmukları temizliyor Lara. Katre’yi aramak istemediğini farkediyor. Katre ile konuşmanın şu an için ona ağır geleceğini düşünüyor. Onun çocuksu, saf, budala bir adanmışlıkla, adeta yaşama bu misyonla gelmişçesine ideal erkeğini arama hezeyanlarından bıktığını düşünüyor. Katre’yi aslında çok sevdiğini kendi kendine sıklıkla itiraf ettiğini, hatta buna itiraf bile denemez, adeta unutulmasın diye otomatik olarak yinelediğini biliyor. Ama sıkılıyor. Bazı şeylerden artık çok sıkılıyor. Katre’nin erkeklere dair öykülerini artık dinlemiyor. Çünkü bunları dinlemekle giderek Katre’ye olan saygısını da yitirmekte olduğunu farkedeli çok zaman oluyor. Oysa o, Katre’yi kaybetmek istemiyor. Katre’yi seviyor. Bu, lezbiyen bir aşk ya da eğilim değil. İnsan olarak onun değerli biri olduğunu biliyor.

Büyük kentlerin kaldırımlarını tak tak çınlatan özgüvenli kadın topuk seslerinin en önemli yayıcılarından birinin Katre olduğunu biliyor. Onun döpiyes içinde bond çantalar taşırken, ucube adliye koridorlarına dalarken, cübbesini savururken kaç tane erkeğin düşlerini harab edip bitirdiğini çok iyi biliyor ve bu ona iyi geliyor. Onun tek bir kabul edilemez yönü var... Erkeklere dair budalalıkları... Bu yaratığın şifrelerini keşfedememiş olması... Bu lanet mahluktan hiçbir bok olamayacağını anlayamaması... Ve ağzı açık ayran budalası gibi, her kalıbı yerinde, giyimi düzgün, sakal traşı nizami erkekte bir keramet olabileceği fikri ile onları incelemeye alması, yemeklere çıkması, konserlere gitmesi, hafta sonu serüvenleri yaşamaya çalışması... Ve her yeni gelen erkekle birlikte yeni hayal kırıklıklarını yaşayıp yeni keşiflerde bulunması... Peki bir kadının gerçekleri anlayabilmesi ve hayatta nelerin olamayacağına dair şifreleri çözebilmesi için kaç tane hayal kırıklığı yeterlidir?... İşte Katre’de aksayan bu... O, sonsuza kadar umudunu yitirmeyecek gibi gözüküyor. Ve bu çok aptalca... Bu türün artık ne olduğunu çoktan anlaması ve gerçek bir kadın gibi zekice davranması gerekirdi...

Belki onun henüz otuz iki yaşında olması yani kendisinden altı yaş daha genç olması bazı şeyleri keşfedememesi için bağışlatıcı bir gerekçe olabilirdi. Belki inanılması ne kadar zor olursa olsun, zor beğenirliğin ve mükemmeli arayışın peşinde geçen, kentsoylu inceliklere sahip yaşamında bu yaşa kadar bakire kalabilmiş olması, bazı iğrençlikleri bilememesi, görememesi, kavrayamaması için bir neden teşkil edebilirdi. Ama bu da komik değil miydi? İdealin peşinde koşarken ahmaklaşmak!.. Sulanmış, yıkkın, yanan vajinalar, iç derinlikleri zorlayan bir boşluk çekimi duygusu ile uyanılan yalnız yataklarda geçen yıllar... Tatminsiz, gergin, titrek kalkılıp yine de beğenilmek arzusuyla süslenilip kent sokaklarına düşülen depresif sabahlar... Ve tüm bunların arasında, kentsoylu kültürün garip bir frekansına sıkışıp kendine göre rafine bir hayat içinde umutlar beslemek... Bunların hepsi de saçmaydı.

Katre henüz hiç evlenmemiş olduğu için, bir erkekle birlikteliğin cinsellik ötesi sorunlarından ve yaralayıcılığından da bihaberdi. Belki de bunu başka türlü değerlendirmek daha doğru olurdu... O, bunları bilmek istemiyordu. Bilmekten kaçıyordu. Bunlar hep rüyaların karanlık perdeleri arasında umutla beklensin istiyordu. Bir oyundu sonuç olarak bunlar... Sadece beklentisinde tatlar bulunan bir garip oyun... Oysa Lara için bedbinlik ve bezginlik aşamasına yükseltgenmek, bu oyunları reddedip hep gerçeklerin yaralayıcığının doruklarında gezerek başlamıştı. Dört evlilik... Bazan durup düşünmeden edemiyordu Lara... O bunu neden yapmıştı?... Nasıl bu kadar saçmalamayı başarmıştı?... Bunun neresinde farkındalık mertebesine ulaşmışlık gerekirdi?... O bunu neden başaramamıştı?..

Bunları her düşündüğünde karnına bıçaklar saplanıyordu. Kalbine yüz kiloluk bir taş çöküyordu, cinsel organında katlanılmaz kompleksler duyumsamaya başlıyordu. O kanaldan ilerleyen ne çok kir gövdesine ortak olabilmişti geçmişte... Korkaklık, garanticilik, umut ve beklentilerin acımasız tuzaklarında nasıl da izin verebilmişti bunlara?... Bunların hepsi de çok küçültücüydü... Ama hiç değilse bir yadsıma noktasına varmışlık vardı onun benliğinde ve Katre’de olmayan bu töz Lara’yı korkulara sürüklüyordu. Ne olacaktı bu tatlı kız?... Onu ne kadar çok saçmalıktan korumak zorunda olduğunu düşünüyordu. Ve tüm bunlar ona zor geliyordu... Kötü sonuçlandığında hayatın kayacağı bir sınava gitmek için sabah uyanıp soğuk kent bulvarlarına düşüldüğünde içinde olunan isteksizlik ve depresyona benzer şeyler duyuyordu bunları hatırladığında...

Aramayacaktı Katre’yi... Bunu ne kadar ertelese kardı. Bazı budalalıkları ne kadar geç öğrense yaşamda o kadar daha az acı çekmiş olacaktı. Bu formülü keşfetmişti. Ve artık pek çok şeyi olduğu gibi Katre’nin içinde yoğrulduğu platonik sapkınlıkları da öğrenmek istemiyordu.

Üzerine bir tişört geçirdi. Göbeğini açıkta bırakan minik bez parçası ve altındaki şortun yaydığı seksüel çağrıdan dolayı onu rahatsız edecek kimse yoktu çiftlikte. Dört atına bakmakla yükümlü olan seyisi bazı harika özelliklerinden dolayı işe almıştı. Adam sağır ve dilsizdi. Ve öylesine çirkin bir köylüydü ki olasılıkla bu fizyonomisinden dolayı taşıdığı kompleksler ömrü boyunca kasıklarının arasında taşıdığı nesnenin varlığını ortaya çıkarmasına izin vermemişti. Bir erkek böyleyken iyi diye düşündü Lara... “Bu iyi, bu çok iyi...” diye tekrarladı kendi kendine yüksek sesle... “Keşke hepsi böyle olabilseydi!” diye ekledi.

Kapıdan çıktığında güneşin yakıcı saldırısıyla karşılaştı. Bundan hoşnutluk duydu. Atların ahırına doğru yöneldi. Bir at gezintisi için iyi bir saat sayılmazdı. Ama onların varlığını bilmek, bir kere daha görmek güzeldi. Lara son zamanlarda uyandığında ilk iş olarak bunu yapıyordu. Beygirlerini, kısraklarını ziyaret ediyor ve seyisi bir şekilde uzaklaştırıyordu. Sonra elleriyle onlara dokunuyor muhtelif yerlerini sıvazlıyordu. Birkaç kere beygirlerin erkeklik organlarını bile muayene etmişti. Onların kocaman testislerini avuçlarının içine almış hafif seksüel fanteziler kurmanın ötesine taşarak düşünsel boyutlara ulaşmıştı. Bir beygirin onun talepleri doğrultusunda iğdiş edilebilir bir erkek canlı olması ona hep iyi duygusal çağrışımlar taşıyordu. Bunu bilmek hoş bir şeydi. Bir erkek bu zaptedilmiş, enterne haliyle çok güzeldi...

O sabah fazla kalmadı orada Lara... Sadece atlar, yontu sanatı ve okçuluktan ibaret Olimpos günlerinin sonuncu uğraşısı çekti onu. Son model yayını aldı. Gerçek bir Amazon gibi onu gerdi. Karşıdaki hedef tahtasını dikkatliçe ölçtü biçti. Kol kaslarının çelik bir yay gibi kabarıp derisini zorlamasını keyifle izledi. Ve oku bıraktı. Çok iyi bir atış değildi. Ama hedefi yakın sayılabilecek bir yerinden vurmuştu. Birkaç ok daha attı. Sonra birkaç tane daha... Evdeki yardımcıları yanına kadar gelmiş arkasına sığınmış onu izliyorlardı hayranlıkla. Henüz reşit olmuş iki kızdı bunlar. Lara onların adeta tanrıçasıydı. Öylesine bir öykünme ve hayranlıkla bakıyorlardı ona. O sırada Amazonas Çiftliği’nin eteklerine kondurulduğu tepeden uçuşa geçen bir paraşüt iki yüz metre üzerlerinden uçarak sahile doğru süzülmekteydi. Paraşüt atlayışları için bu tepeyi keşfetmiş turistlerin varlığı Lara’yı rahatsız etmiyordu. Arada bir üzerlerinden süzülen o rengarenk nesne garip bir haz veriyordu Lara’ya. Sanki yaşamın sürprizlerle dolu dünyasında yeni bir renk ortama girip onlara yeni heyecanları anımsatmak istiyordu. Bir kaç gündür bu uçuşlara bakıp mutlulukla gülümsüyor Lara hayaller kuruyordu.

Yeni bir ok germeye başlamıştı Lara. Kolundaki güçten dolayı gurur duyuyordu. Tam oku bırakmak üzereydi ki elli metre ilerideki evden telefon sesi duyulmaya başlandı yine. Bütün konsantrasyonu bozuldu Lara’nın.

“Lanet olası Katre sus artık!” diye haykırdı.

Telefon ısrarla çalıyordu. Yayı germiş vaziyette kalakalmıştı Lara. Telefonun susmasını bekliyordu oku atmak için. Telesekreter yine devreye girmişti. Yayı bıraktı Lara. Telesekreterin susmasını beklerken yine gerdi yayı. Telefon yine acı acı çalmaya başladı. Vargücüyle boğuk bir çığlık attı Lara.

“Lanet olası Katre, kendi pisliklerini neden bana temizlettirecekmişsin! Lanet olası platonik sapık!” diye çığlık attı. Oku bıraktı. Bütün kontrol elinden kaçmıştı. Ok gökyüzündeki bir kuş sürüsüne doğru yol alırken telesekreter bir daha devreye girdi:

“Are you lonely like me?... Need a friend....”

Bulunduğu yere çöktü Lara. Kanadından okla vurulmuş küçük bir turna uzun çimenlere doğru süzülüyordu gökyüzünden. Lara’nın iki Dalmaçyalı’sı çocuklar gibi şen, ava doğru havlayarak koşmaya başlamışlardı.

“İşte bu felaket!” dedi Lara. “Tanrı çok kötü bir işaret yolluyor! Katre, Katre lanet olası Katre... Yaptığını görüyor musun?”

4.

Katre öyle dakika başı Olimpos’u arayan zevzek bir kadın değildi. O yüzden Lara, aradan geçen süreler boyunca endişelere sürüklendi. Yavaş yavaş bazı kaygılar, tedirginlikler dolmaya başladı içine. Kadınlara mahsus sezgiler bu sefer gerçekleşmesin diye dua ediyordu bir yandan. Bu garip duygu kadınlık serüveninde hep rahatsız etmişti Lara’yı. En eski mitolojik referanslarda yer alan Kassandra senromu en budala kadında bile öyle işlek bir vaziyette hayatiyet buluyordu ki... Bu lanet bilicilik hep korkutuyordu Lara’yı. Ve daha da acı olanı şuydu ki kadim tragedyalar her zaman tanrısal bir bilinç gibi haklıydılar. Öyle ki her kadın bir yandan Kassandra kadar kahin ruhla dopdoluyken yine tıpkı onun gibi, olagelecek hiçbir trajedinin önüne geçemiyordu. Bu, ezik kadınlar için, erkek dehşetinin ortasında güçsüz bırakılmış çaresiz kadınlar için tastamam geçerliyken, Lara gibi aşkın iddiaların sahibi güçlü kadınlar için de kaçınılmaz olarak hayata geçiyordu. Lara olacak kötülükleri daima ve şaşmaz bir şekilde bilebiliyor ve ne yaparsa yapsın bunların önüne geçemiyor, uyarı ve önlemlerini kimseye dinletemiyordu.

“Nedimeler,” görünümü veren iki genç yardımcısının önü sıra eve doğru yöneldi Lara. Onun kızgın anlarını bilen yardımcıları süt dökmüş kedi gibi ardı sıra yürüyorlardı. Kraliçenin dehşeti her an onları çarpabilirmişçesine korku doluydular. Lara’nın böyle anlarını bilirlerdi. Lara’ya böyle anlarında kölece servis vermenin sonraki yaşamlarını ne kadar kolaylaştırdığını ve ne tür olanaklara kavuşmalarını sağladığını çok iyi bilirlerdi. O yüzden bu anın ayrı bir önemi ve hatta denebilir ki tılsımı vardı.

Hizmetçi değil, yardımcılarım demeye özen göstererek genç gururlarını hep ayakta tuttuğu iki köy güzelini yanına alalı çok olmuştu. İç savaş yıllarında ailelerini yitirmiş iki sarışın Kürt kızıydı bunlar. Kuzen olmalarının yanısıra taşıdıkları en büyük avantaj, feodal toplum düzeni içerisinde binlerce akrabaya sahip olan diğer Kürt köylülerinden çok farklı olmalarıydı. Lara’nın çok sorgulamak istemediği bir şekilde kimsesizdiler. Bu konuyu kurcalamamak Lara’nın hep işine gelmişti. Belki de dağılmış Kürt gerilla gruplarının aranan birer üyesiydiler. Ve kanun tarafından aranıyor olmak onların saklanmak zorunluluklarını arttırıyor, itaatkarlıklarını zorunlu kılıyor ve Lara’ya mahkum olmalarını sağlıyordu. Lara böylesi bir avantajın varlığını duyumsuyordu ama bunu alenen söz konusu ya da çıkar vesilesi yapmaktan kaçınıyordu. Suskunluk ve iyi niyetle sürdürüyordu bu avantajını.

Belki de dağlarda yıllar geçirmişti bu iki sarışın Kürt kızı. Belki ölümlerden dönmüş, sayısız çatışmada bulunmuşlardı. Kürt olduklarından bile emin değildi Lara. Bunu tahmin ediyor ve kurcalamıyordu sadece. Konuşmaları Türk Türkçesi değildi. Kürt Türkçesi’nin kaba saba vurguları vardı aksanlarında. Ama Olimpos’taki kaçınık yaşamında Lara’ya büyük destek olan kişilikleri vardı. Bir kere çok iyi silah kullanıyorlardı. Atletik ve çeviktiler. Kaslı kolları, uzun boyları vardı. Zaten at merakını Lara’ya aşılayan da onlardı. At üzerinde bir kızılderili kadar maharetli olabiliyorlar, adeta atlarla konuşuyorlardı.

Başlardaki çapulcu giysilerden Lara’nın özenli çabaları sonucunda kurtulup kişilikli giyinmeye başladıklarında garip, efsunlu birer dişi ilahe olup çıkmışlardı. Hırçın, hırpalanmış, sert, mücadeleci, doğa insanlarına benzeyen görüntüleri, kentsel modanın pastoral eğilimleriyle kuşatılıp, agresiv aksesuarlarla bezendiğinde ortaya gerçek birer mitolojik motif çıkıvermişti sanki. Kürt sarısı saçları Lara’nın tezgahından geçip bukleli oluverince ve rocker bileklikleri bileklerini, zincirleri gövdelerini çevreleyince ve paçaları yırtık deri etekler doğanın akışına uygun bir yıpratılmışlıkla görüntüde yerini alınca sözkonusu motifler neredeyse ete kemiğe bürünmüş vaziyette tanrılar dağındaki yerlerini almışlardı.

Kuşkusuz ilaheleri ve öykündükleri kişi Lara idi. Lara’nın bir seksenlik cüssesi yanında uzun boylulukları pek bir şey ifade edemiyordu doğallıkla. Sarışınlıkta ise yine Lara’nın gerisindeydiler. Belki Lara’dan daha iyi ata biniyorlardı ama Lara’nın kasları, tutku saldığı okçuluk sporu dolayısıyla çok güçlüydü.

Issız ve sıkıntılı geçen Olimpos günlerinde monotonluğu bölmek için Lara’nın bazı meydan okumalarını seve seve kabul ederlerdi. Güreş ve judoda utangaçlıklarını yenerek göze göz dişe diş mücadelelere girerlerdi patroniçeleriyle. Ne yazık ki öldürücü sertlikte geçen gerillalık yıllarının eğitimine rağmen kent kadını Lara’yı bir türlü alt edemezlerdi. Tırnakların, pençelerin, dirsek ve yumrukların pervasızca devreye sokulduğu bu mücadelelerden kan revan içinde çıktıkları olurdu. O günlerin gecelerinde yanan odun sobasının başında birbirlerinin yaralarını temizlemekten çok hoşlanırlardı. Hatta bir hafta önce çok ilginç bir serüven yaşamışlardı. Lara’nın özenle biriktirdiği koleksiyonundaki Amazon giysilerini ve silahlarını kuşanıp gezintiye çıktıkları gece, birer Amazon savaşcısından farksızdılar. Cuşkuyla, naralar atarak çiftliği terketmişlerdi. Çılgın bir fantezi yaşamak ister gibiydiler o gece...

* * *

Paraşüt atlayışı yapan turistlerin üzerlerinden uçup durduğu günün gecesinde, yaşadıkları o büyük utkuyu anımsadı Lara... Nasıl da mutlu olmuşlardı?.. Atlarının üzerinde masal prensesleri gibi yükselen üç ilahe dere yatağının bittiği yerde ani bir hamle ile yola çıkmışlardı. Bir jeep geçmekteydi yoldan. Bir anda yola fırlayan üç atlı ve üç köpeği gören jeep şaşkınlıkla frene asılmıştı. Kontrolünü yitirmiş olarak patinaj halinde çapraz ata ata yolun kenarındaki ağaca çarpıp durmuştu jeep. Üzeri açık jeep’teki hanot kılıklı esmer adam Lara, Zara ve Maya’yı görünce şaşkınlıktan donakalmıştı.

Lara yardımcılarına bakmıştı. Aklına şeytani fikirler hücum etmişti. Ağaca bindirmiş jeep’teki adam yavaş yavaş kendine gelmekteydi. Peri kızları kadar güzel üç Amazon’u görünce yaptığı kazayı unutmuş yavaş yavaş sırıtmaya başlamıştı. Esmer, bıyıklı, altın kolye takan, turist kızları düzmek için olmadık soytarılıklar yapan adamlardan biri olduğu her halinden belliydi. Bir film setine düştüğünü sanmıştı adam. Gözlerine inanamamıştı. Usulca arabadan sıyrılıp aşağı inmişti. Üç Amazon gelip karşısında durmuşlardı. Lara çevik bir hamleyle atından inmişti. Sonrası şöyle gelişmişti:

“Geçmiş olsun!” dedi Lara.

“Sağolun,” dedi adam.

“Size yardım edelim,” dedi Lara.

“Önemli değil, önemli değil, siz Antalya’daki film stüdyolarına bağlı çalışan oyuncular mısınız?” diye sordu.

“Evet,” dedi Lara biraz düşündükten sonra.

“Prova mı?” dedi adam sırnaşıkça.

“Evet,” dedi Lara.

Genç kadınların dekoltesini süzmeye başlamıştı adam. Mutlu tebessümler geçiyordu yüzünden. Aşağılık ifadeler doluyordu bakışlarına.

“Ben de sinemacıyım,” dedi adam.

Lara’nın gözü adamın önüne kaydı. Önü şişmeye başlamıştı adamın. Klasik erkek öyküsü, diye düşündü. “Sizi gidi Pinokyolar sürüsü,” diye geçirdi içinden. Hırslanmaya başlamıştı.

“Son prodüksiyonda kimle çalıştım biliyor musunuz, Amerikalılar’la...” dedi adam. Önü şişmeye, sırnaşıklığı katlanmaya devam ediyordu. Yanıt vermedi Lara.

“Barbarları konu alan bir senaryoydu, bilirsiniz Conanvari bir şey... Barbar komutanlardan biriydim... Sizler gibi kadınlar vardı sette...” adamın önü yine Pinokyo’nun burnu gibi uzamaya devam ediyordu.

“Ne yapıyordunuz onlarla?” diye sordu Lara.

“Bir kadınla ne yapılırsa o!” diye kestirip attı adam. Lara buna sinirlendi. Dönüp arkadaşlarına baktı. Arkadaşları ne yapsa onaylayacaklarını başlarıyla işaret ettiler.

“Bize de göstermek ister misiniz kadınlarla ne yapılacağını,” diye sordu Lara.

“Sevinerek!” diye atıldı adam. Ereksiyon ileri noktalarına taşınmıştı.

“Öyleyse, haydi, takip edin bizi!” dedi Lara, sıçrayıp atına atladı.

Tekrar dere yatağına girdiler. Adam sevinçten uçacak gibiydi. Hayatının fantezisini yaşayacağını düşünüyordu. Dere kenarında atları bağlayabilecekleri bir oymak buldular. Sonra adama soyunmasını söylediler. Adam bir anda sadece donla kaldı. Lara adamın yanına gitti. Önünde diz çöktü. Yavaş hareketlerle adamın slipini aşağı çekmeye başladı. Adam Lara’nın oral seks yapacağını düşünüyor ve bununla da yetinmiyordu, diğer kızları eliyle çağırıp “Haydi gelin, gelin, hepinize yetebilirim!” diye çığlıklar atıyordu. Lara adamın slipini indirdiğinde sertleşmiş, kapkara koca bir penisle karşı karşıya kaldı. Adam;

“Bu tür olaylara alışkınım, grup seksi iyi bilirim,” dediğinde ereksiyon en uç boyuta ulaştı. Pinokyo ekstrem yalanını söylemişti demek ki.

Lara dudaklarını aralayıp dimdik penise doğru yönelirken adam zevkten dört köşe olmuştu. Bu müthiş bir şanstı. Hayatının gecesini yaşayacaktı. Fakat ansızın fırlayan iki genç Amazon onu kollarından yakalayıp bir ağaca dayadılar. Şrakkk, diye belindeki kılıcı çekti Lara ve ağaca yapıştırılmış adamın penisini yakalayıp kılıcı dibine dayadı. Adam korku ve acıyla çığlık attı. Yalvarmaya, haykırmaya başladı. İki genç Amazon da bıçaklarını çekip adamın boğazına dayadılar. Köpekler bile yardıma gelmişti. Adam ağlamaya, sızlamaya, af dilemeye başladı. Üç çocuğu vardı ve karısı onu bekliyordu. Ekmek parası için gecenin bu saatine kadar Kemer’deki halıcıda çalışıyordu. Doğrular ortaya çıktıkça Pinokyo karakterine dair süreç tersine çalışmaya başlamıştı. Lara’nın eliyle tuttuğu ve dibine kılıcını dayadığı penis adeta yok olmuş, yeryüzünden silinmişti. Sanki bir pamuk parçası tutuyordu Lara. Adam tir tir titriyordu. Yirmi metre iledeki bir ağacın kovuğunda bir kameranın “klik” diye sesi yükseldi. O tantanada kimse bunun farkına varmadı.

“Ne yapalım bunu?” diye sordu Lara arkadaşlarına.

“Amazonlar ne yaparsa onu,” diye atıldı Zara.

“Amazonlar ne yaparlar?” diye sordu Lara adamın gözlerinin içine bakarak.

“Öldürürler!” dedi Maya.

Adam ağlamaya başlamıştı. Hüngür hüngür, bir bebek gibi ağlıyor ve af diliyordu.

“Ama Amazonlar seçtikleri bir erkekle yattıktan sonra onu öldürürler, biz bu sefili seçmedik ki!” diye haykırdı Lara. “Bu bir sefil!” diye ekledi ardına.

“O zaman iğdiş edelim,” dedi Zara, “Bir daha önüne gelen her kadına sulanmamayı öğrenmese de yapacak bir şeyi olmaz.”

“Evet penisini keselim,” diye onayladı Maya.

“Evet keselim!” dedi Lara.

Adam avazı çıktığı kadar bağırmaya başlamıştı. Gözleri korkuyla dolmuş, yalvarıyordu. Hatta bağışlanmak için onlara onbin dolar bile teklif etti. Vakit bırakırlarsa daha fazlasını da bulacağını söyledi. Ama nafile! Üç Amazon bıçaklarını çıkarmışlardı bile. Bir bebekten farksız hale gelmiş adam gözyaşlarına boğulmuş yalvarıyordu. Adamın ellerini arkadan birleştirip ağaca bağladılar.

“Onu kesmeden önce düzmek ister misiniz?” diye sordu Lara arkadaşlarına.

“Hiç sanmam! dedi Zara, “O bir sefil!”

“O bir sefil!” diye tekrarladı Maya.

“Öyleyse kesmeyelim!” dedi Lara.

“Ya polise giderse?” diye atıldı Maya.

“Öyleyse öldürelim,” dedi Lara.

Adam atıldı. “Gitmem, gitmeyeceğim, söz veriyorum! Bakın plakamı alın. Adresimi alın. Kimliğimi alın. Çocuklarımın okul adreslerini alın. Yalvarırım bırakın beni.

“Polise gitse ne anlatacak? Üç Amazon’a grup seks teklif ettim. Beni penisimi kesmekte tehdit ettiler mi diyecek? O bize tecavüze kalkışmadı mı? Buradaki üç kişi onun sarkıntılık etmeye çabalamasına tanık olmadı mı?” diye sordu Lara.

“Evet yolumuza çıktı ve hepimizi düzmek istedi!” dedi Zara

“O halde suçlu kim?” diye haykırdı Lara.

“Suçlu her zaman kimse yine o!” diye yanıtladı Maya.

“Öyleyse şu sefili iyice bağlayın, yemekten sonra penisini keser, çeker gideriz!” dedi Lara tebessümle.

İki güçlü Amazon adamı sıkı sıkı bağladılar. Atlarına atladılar. “Birazdan geliriz pis sefil, bu arada kurtulmaya bak!” diye haykırıp uzaklaştılar. Geri gelmeye ve bir sefilin kanına ellerini bulaştırmaya niyetleri yoktu. Sadece onu korkutmak istemişlerdi.

Fakat bu operasyon onları fazlasıyla hoşnut etmişti. Birlikte ilk suçlarını işlemişler, daha doğrusu ilk eylemlerini yapmışlardı. Üstelik her şey kolaylıkla şakaya devşirilecek kadar inandırıcılıktan yoksun gözüküyordu. Ama yine de atlarının üstünde daha dik duruyor, daha gururlu gülümsüyor, daha mutlu gözüküyorlardı. Hayatları boyunca yaşamadıkları bir utku duygusu dalga dalga içlerine yayılıyordu.

İşte artık böyle gerip gece de yaşanmıştı Amazonas Çiftliği’nde. Kraliçe sadece böyle gecelerin sonunda içkisini onlarla bölüşürdü. Garip müzikler çalar, garip öyküler anlatırdı. Hippolyte adında bir gerçek kraliçeden bahseder bazan gözyaşı dökerdi. O garip gecelerde alkolün ileri anlarında uyku bedenlerini sardığında koyun koyuna yatarlardı. Lara, Zara ve Maya...

Sabah uyanıldığında hiçbir zaman Lara yatakta olmazdı. Bir önceki gece yapmış olduğu hafiflikleri kabullenmek istemezcesine kaybolmuş olurdu ortalıktan. Onu salonda Herakles adını verdiği yontusu üzerinde çalışırken bulurlardı. Ve süratle sıradanlaşma mertebesine iniş yapar, uşak tavırları sergilerlerdi. Sırf Lara’yı, sevgili kraliçelerini mutlu etmek adına... Gösterdiği yakınlığı istismar etmemek adına...

* * *

Lara evden içeri girerken telefonun bir daha çalması için dua ediyordu. Çünkü Katre’yi arayacak gücü kendinde bulamıyordu. Hisleri onu yanıltmıyorsa berbat bir şeyler dönüyordu. Bunu o kadar beter bir şekilde hissediyordu ki, zerre kadar cesareti kalmamıştı Katre’yi aramak için... Ansızın içi buruldu. Feci bir hüzün çöreklendi kalbine. Ağlamaklı oldu. Katre’nin bembeyaz teni altında yatan o melek kalbine şişler geçirip onu kızartma arzusuyla yanıp tutuşan kaç tane aşağılık adam vardı çevresinde kimbilir... Lara’nın bakmaya kıyamadığı o incecik, narin beden, acısını haykırdığı için ilginç olan bir şişme kadından başka ne anlama gelebilirdi ki o aşağılık yaratıklar için... Ve sırf o acıyı o estetik boyutun doruklarında tanrıçalar misali dolaşan süblime yaratığa sadistçe yaşatmak adına peşine düşülen hileler, planlar, yalanlar, aldatmacalar ve şiddet, terör, tehdit, şantaj... Katre ne olacaktı? Tanrım Katre ne olacaktı? Tanrım Katre için ne yapılabilirdi?... Hıçkırarak ağlamaya başladı Lara. Zara koluna girdi Lara’nın. Titremeye başlamıştı Lara. Bir asabiyet nöbeti geçiriyor gibiydi. İki sarışın kız kollarından yakalayıp onu yatağına uçurdular. Böylesi kötü bir anında böyle iki kadının elinde olmaktan dolayı mutluluk duydu Lara. Odasını terketmeye hazırlanan Zara’yı yanına çağırdı. Onu ensesinden tutup kendine çekti. İlk defa o gün tüm kurallarını yıkıp onu doyasıya dudaklarından öptü.

Bundan utanıp sıkılacağını sanırdı. Öyle olmadı. Büyük bir hoşnutluk ve yatışma duygusu dalga dalga vücuduna yayılmaya başladı.

5.

Lara o gün Katre’yi aramadı. Ama hep onu düşündü. Metropol’ün koket restaurant’larında ideal aşkını ararken çıktığı şık akşam yemeklerinde Katre’nin hangi sahtekarlıklarla aldatılmaya çalışıldığını, ona hangi tatlı masalların anlatıldığını ve yorulmak bilmez naif budala Katre’nin her bir serüvenden nasıl kalp kırıklıklarıyla çıkmak zorunda kaldığını gözünde canlandırıyor, kahrından ölüyordu Lara. Zarif, ince düşünüş ürünü, pahalı armağanların sunulduğu bu yemeklerin ardından eve bırakıldığında, kahve içmek için yukarı çıkıldığında düşünceli ve kibar erkeğin nasıl da birdenbire adi bir tüccar kesilip, armağanın karşılığı olarak gördüğü “ete” göz diktiğine şahit olan Katre’nin hayal kırıklıklarından yeni bir tanesi daha...

Yılışık tüccar ruhlu aşık, Katre’nin koltuğunun yanına yığılıp, haşin ve basiretli erkek rollerinde koca, kaba elleriyle mütecavizce onu omuzundan tutup kendine çekerken hiçbir itiraz ifadesine tahammül edemeyecek kadar kararlıdır. Ona göre bu “karı” gecenin bu saatinde yemek dönüşü onu başka niçin evine kahve içmeye davet etmek istiyor olabilirdi ki?... Kuşkusuz “vermek” istiyordu! Bunun için de naz niyaz ediyor gibi gözükmesi doğaldı. Ama onun derdinden o anlardı. Onu parçalaması için fazla zaman kalmamıştı. Onun sıcak derinliklerinde mızrak gibi yol alıp aradığı tatmini ona en acımasızca ve şiddetle sunacağından hiç kuşkusu olmasındı. Platoya iyi müzikler koyuyor olması, müzik dinleme arzusu ve merakından değildi tabii ki, onu tahrik etmeye, kışkırtmaya çalışıyordu. Bu, fena da olmuyordu hani. Fermuarını zorlamaya başlayan o garip otomatik canlı harekete geçmişti bile...

Katre olasılıkla, yine her platonik arayıştaki samimiyet ve coşkusu içinde kendine akşam yemeğinde sunulan “ince düşünüş ürünü” armağana bakıyor. Onu avuçlarının içine alıyor, mutlulukla dudaklarına götürüp öpüyor. Yakışıklı borsacıya dönüyor... Tatlı birkaç söz duymak istiyor. Sevildiğini duyumsamak istiyor. Barbi bebekler gibi gözlerini kırpıştırıyor. Ona gülümsüyor. Oysa adamın sadece salyalarının akmadığı kalmış. Katre bunu anlamak istemiyor.

“Bana söylemek istediğin bir şey var mı?” diye soruyor Katre. Onu sevdiğini söylemesini istiyor genç adamın. Genç adam kadınlara mahsus bu sevgi ve aşk arayışına çokça tanık olmuş o güne kadar. Kadınların arzusunu duyduğu bu can sıkıcı ayrıntıyı onlara cömertçe sunmak lazım diye düşünüyor.

“Seni seviyorum...” diyor genç adam. Önündeki kabarıklık büyüyor. Pinokyo’nun burnu gibi uzuyor. Bunu Katre bile farkediyor. Bu onu sarsıyor. “İnsan sevdiğini ne yapmak ister?” diye soruyor kendi kendine. Asıl anlamak istemediği böylelerinin kendinden başka kimseyi sevemeyeceği... Onun söylediklerinin hepsinin yalan olduğu. Erkeklerin birer kukladan farksız olduğu... Ve tıpkı Pinokyo gibi yalan söyledikçe bir yerlerinin uzadığı... Bir fark vardır arada sadece... Pinokyo yalan söylediği zaman burnu uzar... Erkekler yalan söylediğinde ise penisleri...

Kuşkusuz burada bile erkeklerin içinde bulundukları alçaklık erişilir gibi değildir. Ve bunları Katre hala anlayamamaktadır. Neredeyse on beş yıldır sevebileceği bir erkek armaktadır ve hep aşka uzanan yolun en son noktasında onlara dair alçakça bazı yönleri keşfederek kendini çekmektedir. Katre bunun kendi talihsizliğinden olduğunu düşünmekte, evli ya da bir erkekle beraber kadınların mutlu olduğunu sanmaktadır. Oysa erkekleri bir nebze tanıyan herkes, onlarla mutlu olunamayacağını, sadece ve sadece savaşılabileceğini bilir. Ve onlar öldürücü değil, ehlileştirici ve boyun eğdirici mızraklarını bir kadının gövdesinde patlattıklarında en büyük zaferi yaşadıklarını ve karşılarındakine en büyük aşağılamayı yaşattıklarını düşünürler. O noktadan sonra kadın artık onların kölesinden de daha aşağılık, önemsiz, gereksiz, itaate mecbur, kullanılmış bir nesnedir... Hayat karşısındaki iddiaları teyit edilmiştir. Onlar tanrısal yaratıklardır ve bir şeytani mahluk daha alt edilmiş düzülmüştür... Buna nasıl katlanılabilir?... Bu alçaklığa tahammül etmenin bir yolu olabilir mi? Hayır! Lara’ya göre bunun yanıtı kesinlikle hayırdı. Bunun tek bir çaresi vardı. Bu hissi, bu övünç ve kazanma duygusunu bir erkeğin yaşamasına asla izin vermemeliydi. Bu nasıl olabilirdi? Onu bilemiyordu Lara... Daha doğrusu biliyordu da henüz emin değildi... Biraz daha düşünmek ve yaşayıp görmek gerekecekti... Gerçeğin kökenlerine inebilmek için...

Oysa Katre gibileri bunu öğrenemiyor olmaktan dolayı büyük acılar çekeceklerdi. Ve bu haksızlıktı. Bir insanın duyarlı, ince, narin, derinlikli, iyi niyetli, şairane, hassas olduğu için acı çekmek zorunda olması ve toplumun en vandal yaratıklarının kıyıcılığına bırakılması büyük haksızlıktı. Katre artık bazı gerçekleri anlamalıydı. Oysa bu ne zaman gerçekleşecekti asla bilinemezdi. O, hala bunun uzağındaydı... Tıpkı bir kez daha sözcüklerini kullanırken önündeki nesnenin uzamasına engel olamayan borsacı sefilin gerçekte hangi noktada olduğunu bilemediği gibi... Bir kez daha konuşup;

“Seni dünyada hiç kimseyi sevmediğim kadar çok seviyorum...” diyecek genç adam. Önü bir çadır gibidir artık. Pinokyo’nun budalaca yalanları bile bunun yanında oyuncak kalır... Dünyada en çok sevdiğini söylediği dişiye aşkını açarken içinde bu hisler olan bir canlıya ne ad takılabilir?.. Keşke, keşke, keşke Wilde kadar iyimser bakılabilseydi bu olaya... Keşke, “Each man kills the thing he loves...” diye bir tümce sarfedip olayı basit bir doğa kuralına bağlayıp kapıdan dışarı çıkmak mümkün olsaydı... Hayır! Olay Wilde’nin söylediği gibi değildi. Hayır hayır, hayır! Çok daha karmaşıktı...

“Gerçekten beni çok mu seviyorsun?” diye soracaktır Katre.

“Anlatamayacağım kadar büyük bir sevgiyle,” diyecektir adam... Ereksiyonu en uç sertliğe ulaşmak üzeredir... Pinokyosal serüven en betimleyici noktalarına ulaşıyor... Katre bile görüyor bunu...

“Ne güzel,” diyor Katre, “Sevilmek ne güzel... Benim için bir şey yapmanı istesem...” diye söze başlayacak oluyor Katre. Hemen atılıyor genç adam.

“Dünyada senin için yapamayacağım şey yoktur...”diyor.

Cinsel organı en dik, en uzun haline ulaşıyor. Pantalonundan dışarı taşmak istiyor adeta. Uzanıp kibar bir buse koyuyor Katre’nin yanağına. Usulca elini alıp Katre’nin, ereksiyonun uç noktalarındaki erkekliğinin üzerine koyuyor. Katre önce ne olduğunu anlayamıyor. Elinin altında kalp gibi atan sıcaklığı farkediyor.

“Seni seviyorum...” derken adam, Katre’nin gözü elinin bulunduğu yerdeki entrikaya kayıyor. Nasıl yapmış da o arada fermuarını aşağı çekmiş anlayamıyor. Elinin bulunduğu yerde tuttuğu kütleyi farkediyor. Kütlenin başını dışarı çıkarmaya çalıştığını görüyor. Adam yılışıkça sırıtıyor. Aklı sıra onun eline vermekte olduğunu, işlerin iyi gittiğini düşünüyor. Katre beyninden vurulmuşa dönüyor. Hızla elini çekip ayağa fırlıyor. Kaçıp giderken sehpaya takılıp yere kapaklanıyor. Ağzı kanamaya başlıyor. Adam neye uğradığını şaşırıyor. O heyecanla patlıyor. O meşum sıvı pantalonuyla fiziksel bir buluşmaya girerken ve gerçekler Pinokyo kişilikli organı yıldırım hızıyla mevzilerine döndürürken koşup yere kapaklandığı yerde Katre’ye yardım etmek istiyor. Katre’nin başucunda eğilip onun kanayan ağzına elini uzatıyor. Katre başını kaldırdığında açık fermuar, ıslanmış pantalon ve aşağılayıcı bir kokuyla yüzyüze geliyor.

“Sevgilim,” diye fısıldıyor genç adam.

Katre kusmaya başlıyor...

Lara’ya göre Katre’nin öyküleri hep böyledir. Her birinde ayrı bir felaketi yaşar. Fakat optimizmini asla elden bırakmaz. Bir gün bu davranışlarının onu bir felakete sürüklemesinden ve kendisinin yapabileceği bir şey kalmamasından korkmaktadır Lara. O yüzden Katre’yi aramaktan çekinmektedir. Ona bir şey olursa yaşayamayacağını düşünüp perişan olmaktadır.

Olasılıkla, sıkça dinlediği bu tür düş kırıklığı öykülerinden birini yaşamıştı Katre... Ve bunu aktarmak, dertleşmek, “dizlerinde ağlamak” için Lara’yı arıyordu. Oysa Lara artık bunları dinlerken acı çekiyordu.

6.

Hayat Lara’nın üzerinden buldozer gibi geçmenin öncel hazırlıklarını yapıyordu o yıllarda. Lara, bunu ayrımsayacak bir bilince sahip olmadığı için genç kadınlara mahsus aymazlığın boyutlarını zorluyordu adeta. Lara, hiçbir zaman Katre kadar naif olmamıştı belki. Ama gardını ne kadar dik tutmaya çalışsa da hep önüne geçemediği bir ayrıntı yüzünden ezilmişti. Dört budalaca evlilik bir kadın hakkında kime ne gibi fikirler verebilir?.. Kim bu kadar çok saçmalığı yapan birine, neden saygı duyabilir?

Neredeyse yaşamında sadece gerçekten sevdiği erkekle evlenmemişti Lara. Onun dışında herkese yeterince bonkörce sunmuştu kimliğini, kişiliğini ve gövdesini.

O yıllarda “Akademi”nin deniz kıyısındaki taştan bahçe parapetlerinin üzerine yığılıp, Boğaz sularını kovalarcasına heyula gibi geçip giden şileplere bakarak masallar anlatırlardı birbirlerine o melek yüzlü genç adamla. Hayaller kurarlardı. Gelecekte sanat kuramlarında nasıl devrimler yapacaklarını, çığırlar açacaklarını, konseptler değiştireceklerini sayar dökerlerdi. Üstelik bunları inanarak yaparlardı.

Cem gitarıyla gelirdi okula hep. Zaten tip olarak da Gitar Jim’e benzerdi. Her an gitarının içinden çıkaracağı bir tabancayla birilerini rehin alıp, soygunlar yapıp, ortalığı karıştırıp kaybolacakmış gibi tedirgin dolaşırdı. Ürkek ve düşünceli bir yapısı vardı. Uzun sarı saçları ve solaryumdan çıkmışçasına hep yanık bir teni vardı. Fularlar, eldivenler, kolyeler ve bileklikler takardı. O yıllar için avangard denebilecek bir şekilde yırtık blue-jean giyerdi. Soğuk havalarda, çok uzun yıllardan beri modası olmayan garip bir şey giyerdi üzerine: panço!.. Havalar ısındığında ise kendi imalatı batik tişörtler giyerdi. Hep yaslı gibiydi. Onun kadar duygulu biri olasılıkla dünyaya bir kere daha gelmiş olamazdı. Lara onu çiftleşen kedilere bakıp ağlarken bile yakalamıştı bir seferinde. Bunu acımasızca ve estetikten yoksun buluyormuş meğer...

Besteler yapardı ve onlara sözler yazardı. Şarkılarını hep Lara’ya adardı. Okulun ayrı bir binasında bulunan sinema-tv bölümünün öğrencisiydi ama kendi derslerine devam etmez, Lara’nın bulunduğu atölyeden çıkmazdı. Lara’ya aşık olduğunu asla söyleyemez, bunu ima eden şarkılarını söylerken ağlamaklı olur gözlerini yerden ayırmazdı. Şarkısını bitirince de utangaç çocuklar gibi, bir bahane bulup kaybolurdu.

Lara o yıllarda Akademi’nin efsanesiydi. Hırçın ve kavgacıydı. Okula motorsikletle gelir, bahçe kapısından içeri motorunu sokmasına izin verilmediğinde bekçilerle kavga ederdi. Bu kavgalardan galip çıkar ve motorunu çimenlerin üzerine park edip sabahın köründen beri Quosimodo mahzunluğunda kendisini bekleyen Cem’in yanına giderdi. Sarılıp onu kucaklar, deri eldivenlerini çıkarırken ortamı süzerdi.

Postal ve çadır pantalon giyerdi. Onu gören rahatlıkla yolunu şaşırıp kente düşmüş bir dişi gerilla sanabilirdi. Akademi’de tüm dikkatler üzerinde olurdu. Herkes ondan çekinir, yanında yöresinde dolaşırken dikkat ederdi. Heykel bölümüne devam etmesi erkek ağırlıklı bir atölyede yer almasına neden olmuştu. Fakat bir gün, “Kadından heykeltraş olur mu?” diye sırnaşıkça laf atan bir atölye arkadaşının kafasında beş dikişlik yara açmasıyla şöhretini tüm Akademi’ye yaymıştı. Üzerinde çalıştığı yontuyu onun kafasına fırlatırken gözü hiçbir şeyi görmemişti. Genç adam oracıkta ölebilirdi de. Neyse ki o gün için şanslıydı ve olay ucuz atlatılmıştı. Fakat hayatın ilerleyen dönemlerinde şans bu kadar yardımcı olmamıştı Lara’ya.

Gitar Cem’le beraberlikleri o günkü deli dolu yapısı içinde Lara’ya çok fazla zaman geçmeden garip, hatta sıkıcı, fazlasıyla santimantal ve “yumuşak” gelmeye başlamıştı. Lara çok yıllar sonra da hep hatırlayacaktı, Gitar Cem’in binbir çile ve sıkıntı içinde ona aşkını açtığı gün içinde olduğu gülünç hali. Kıpkırmızı olmuş, terlemiş, eli ayağı titremiş, kekelemiş, ağlamaklı olmuş ve zorlukla “Seni seviyorum,” diyebilmişti... Bu garip görüntüye Lara kahkahalarla yanıt vermiş ve onu can evinden vurmuştu. Lara bilmeden bir erkeğe yapılabilecek en büyük kötülüğü yapmıştı.

Üstelik burada da durmamış, garip bir kadınsal karizmanın hastalıklı tutsağı haline dönüşerek onunla alay etmeye başlamıştı. Gitar Cem’in onu seviyor olduğunu söylemesi ne anlama geliyor olabilirdi ki? Zaten bütün gün beraber değiller miydi? Her şeyi beraber yapmıyorlar mıydı? İki kardeş gibi olmamışlar mıydı? Peki ne istiyordu Gitar Cem? Onu düzmek mi istiyordu? Bunu ona sunabilirdi... Evet, evet sunabilirdi... Haydi sunmaya hazırdı... Haydi Gitar, haydi Johnny gitar, demek sen de bu noktaya geldin! Haydi bakalım dene bunu. Madem çok istiyorsun dene!

Kolundan kaptığı gibi onu çekip motoruna götürmüştü Lara. “Haydi gidelim, istediğini sana sunacağım Cem!” diye haykırıyordu. Cem sarsılmış, perperişan olmuştu. Heyecan ve sinirden tir tir titriyordu. Lara’nın terkisinde savrulan pançosunun üzerine gitarını geçirip yer almıştı. Fındıklı bulvarında korku dolu bir serüvene atılmaktaydılar. Cem endişe ve merak içindeydi. Söylediklerinden pişmandı ve başlarına geleceklerden kurtulmanın bir yolunu arıyordu. Aksilikler hemen sıraya girmişti. Bulvara çıktıkları anda Cem’in gitarı boynundan kopup düşmüştü. Gitar, artları sıra gelen bir otomobilin lastikleri altında paramparça olurken Cem’in dünyaları yıkılıp aşağı geliyordu. Cem bunu büyük bir uğursuzluk alameti olarak görmüştü. Haksız da sayılmazdı. Bulunduğu yerde annesine sarılan bir çocuk gibi Lara’ya yapışıp ağlamaya başlamıştı. Lara ise kahkahalar atıyordu. Soğuyan gözyaşları yanaklarında tuzlu yol izleri oluştururken Cem, her şeye rağmen Lara’yı sevdiğini düşünüyordu.

Lara bıçkın bir vaziyette onu eve götürmüştü. Yaşamında sadece bir tek evlilik yapmış ve sadece bir ay evli kalabilmiş, ondan sonra tüm erkeklerle alakasını kesmiş cinsellik kaçkını annesi o gün evde yoktu. Annesinin eski kocasının, diğer karısından olan kızı da yoktu ortalıkta. Çırağan sırtlarındaki Boğaz manzaralı dairede salona daldıklarında Lara hemen soyunmaya başlamıştı. Bir yandan radyoyu açıyordu. Tek FM kanalının devrede olduğu mahrumiyet yıllarıydı. TRT 3 yayındaydı. Bir çırpıda soyunmuş, bütün sihirli gizemlerini deşifre ede ede, tüm tabu ve merakları ayaklar altına ala ala aleladeleşmişti Lara. Çok eğleniyordu. “Haydi erkek! Haydi erkeğim!” diye haykırıyor sululuklar yapıyordu. Cem bundan kaçıp hayatını kurtarmayı akıl edemeyecek kadar şaşkın ve perişandı. Onun pantalonunu aşağı çekmesine engel olmaya kalkışamamıştı bile. Kalbi yerinden kopacakmış gibi atıyordu. Dokunsan yere yığılabilecek kadar halsizleşmişti. Lara çekip onu kanepeye uzattı. Küçülmüş, küçülmüş bir bamya kadar olmuş, büzüşmekten simsiyah olup kabuğuna çekilmiş erkekliği adeta gövdesinin içine doğru kaçacak yer arıyordu. Lara’nın hayallerini süsleyen dudakları erkekliğine dokunduğu anda oluk oluk sular boşalmaya başladı Cem’den. Cem bunların kırmızı kan değil de beyaz meni olmasına şaşmışçasına korku dolu gözlerle bakıyordu ona. Lara bir kahkaha daha atmıştı. Kaderin cilvesi; radyoda “Hearthbreaker” çalıyordu... Dianne Warwick...

* * *

O günden sonra bir daha asla her şey aynı olmadı. Şövalyece duyguların insanı Cem bu onur kırıklığının verdiği hasarı asla üzerinden atamadı. Duyarlılığı, coşkusu ve ince ruh yapısı onu kadın terörünün en büyük kurbanı haline getirmişti. Büyük bir özgüven yitimi ve kişilik kayması yaşamaya başlamıştı. İçine girdiği kötü süreci kavrayabilecek ve önlem almayı deneyebilecek bir zekası vardı Cem’in. O günden sonra kendisi için önemli bazı paraları gözden çıkararak Karaköy genelevlerinde bu felaketi altetmeyi denedi. İki deneyinde de başarısız oldu. Üstelik orospular tarafından alay konusu edildi. Bunun yıkkınlığını aşmak içinse çok pahalı bir randevu evi kadınını satın alarak enine boyuna sıkıntısını anlatıp ilave primler önererek bu işe kalkıştı. Nafileydi... Her deneyim felaketle sonuçlanır hale dönüşmüştü. Artık Cem, bir kadına dokunduğu anda titremeye başlıyor, ereksiyonunun ilk kıpırdanışlarını bile idrak edemeden boşalıp sırılsıklam oluyordu. Gidiş tam bir felakete dönüşmüştü.

Gitar Cem, Lara’nın sevmediği biri de değildi üstelik. Fakat Lara ona yaptıklarının ve aymazlığının bedelini ömür boyu ödemek zorunda kalmıştı. Adeta ilahi bir mekanizma bir daha onu asla iflah etmemişti. Bu aslında neden böyle olmuştu? Bunu Lara anlayabiliyordu... Yaşamında ilk defa bir erkek ona yalan söylememişti... Aşık olduğunu söylerken dürüst davranmıştı. Ve o, bu genç adamı aşağılamış, özgüvenini kırmış, erkekliğini rencide etmişti. Onun yaşamını mahvetmişti... Nasıl ve neden mahvetmişti?.. Acıdır, çok acıdır ama Lara’nın elinde oyuncağa dönen, sonraki günlerde aşağılanıp alay konusu edilen, giderek melankolikleşip dünyadan kopan, daha da sonraki günlerde okulda da gözükmeyen Gitar Cem, altı ay sonra Lara’nın çılgın bir şekilde ansızın evlenmeye karar verdiği geceden başlamak üzere travesti olarak bulvarlara çıkmaya başlamıştı. Bunda, kendi gövdesine ve kimliğine acı ve aşağılanmayı tattırmak dışında başka bir amaç yoktu. Onu bu hale Lara getirmişti.

7.

Katre’yi aramaktan bile korkmak ne anlama gelmeliydi? Zayıflık tüm hatlarıyla üzerine mi yükleniyordu yoksa? Lara umudunu mu kesiyordu yoksa?.. Artık o karizmatik Amazon ruh hayatın getirdiği binbir badire karşısında ricat mı etmeyi seçiyordu?.. Buna mecbur mu kalıyordu?... Eğer bu böyleyse tek bir iyi tarafı olabilirdi. Lara on sekiz yıl önce Cem’e yaptıklarının diyeti olarak bunları telakki edip hayat karşısında bir yatışma alanı yaratabilirdi kendine. Bu, bir oyundu belki. Ama inançla oynanan tüm oyunlar gibi gerçeklikten çok daha ağır bir şeydi.

Lara bulunduğu yerden telefona doğru uzandı. Katre’yi aramak zorundaydı. Ama yarı yolda elini geri çevirdi. “Ahh, lanet olası budala kız neden aramıyorsun!” diye söylendi kendi kendine. Onun kendisini araması için dua etmeye başladı. Lara onu arayan taraf olmamalıydı. Onun bu saçma aşk oyunlarına, platonik sevdalarına prim veren biri gibi gözükmek istemiyordu Lara. Ama aksilik bu ya Katre aramıyordu. Neredeyse akşam üzeri olmak üzereydi ve aramıyordu.

Bir iki saat daha dayanabildi Lara. Sonunda teslim olup Katre’yi aradı. Bu kez Katre’nin telefonu açılmıyordu. Hemen cep telefonunu aradı Lara. O da kapalıydı. Internet’e girip ıcq’da on-line olup olmadığına baktı. Hayır! Yoktu. Yer yarılıp içine girmişti sanki. Katre’nin Cihangir’deki stüdyosunun üst kattaki komşusu olan Lara’nın ve Katre’nin çok yakın arkadaşı, hatta kankası Olga’yı aradı Lara. Olga bir Rus mankendi. Dünyalar güzeli bir kızdı. İstanbul’a ilk düştüğünde zalimliklerle dolu erkek dünyasında başına gelmeyen kalmamıştı. Daha sonra mankenliği bırakıp oyunculuğa geçmişti. İstanbul’daki hayatında Katre’nin en büyük desteğiydi. Lara ve Katre’deki Amazonik eğilimleri hayranlıkla izler zaman zaman onlara katılırdı. Birbirlerini çok severlerdi.

Olga’dan aldığı yanıt Lara’yı iyice endişelere sürükledi:

“Dün gece Katre’nin evinde çok garip şeyler oldu. Şık giyimli, işadamı tipli, iki orta yaşlı adamla geldi eve Katre. Önce her şey doğal gibi gözüküyordu. Sonra müzik sesi yükseldi. Tartışmalar ve patırtılar oldu. Koşa koşa aşağı indim. Telaş içinde ve tedirgindi. Kapıyı yarı yarıya aralayıp ne istediğimi sordu. Yüzü korkuyla dolmuştu. Her şeyin yolunda olup olmadığını sordum. Sorun olmadığını söyledi. Ama kapının açıklık düzeyi yarım karış civarındaydı. Bana hiç böyle davranmazdı Katre. Mutlaka içeri davet ederdi. Ama beni göndermek için ısrarcı olunca başka yapacak bir şey kalmamıştı. Eve dönüp yattım. Müzik sesi, bir şeyleri saklamak istercesine tekdüze bir halde sabah dörde kadar çaldı. Müzik sustuktan sonra iki adam çıktı evden. Sonra Katre’nin hıçkırarak ağladığını duydum. Tekrar kapısını çalmayı düşündüm. Ama beni kovma olasılığı bile vardı böyle bir davranışım karşısında. Sabah uğramayı tercih ettim. Kapısını çaldığımda çok geç açıldı. Telefonla bir yerleri arıyordu. Yine beni içeri almak istemedi. Kapı yine hafif aralıktı. Belli ki sabaha kadar ağlamıştı. Ama daha kötü olan başka şeyler vardı. Bir gözü mosmordu, dudağı patlamıştı ve boğazında bıçakla yaralanmışçasına kesikler vardı.”

“Peki şimdi evde yok mu?” diye araya girdi Lara.

“Hayır. Yok. Siz yaşlarda temiz yüzlü bir adam geldi. Birlikte çıkıyorlardı. Dayanamayıp yine kapıyı açıp her şeyin yolunda olup olmadığını sordum. Gülümsedi. İlgime teşekkür etti. Her şeyin yoluna girdiğini söyledi.”

“Peki nereye gidiyormuş?” diye atıldı Lara.

“Sana geliyormuş Lara, öyle söyledi.”

Lara utançtan kıpkırmızı olmuştu. Zavallı yavrucak kimbilir nasıl bir badire içine düşmüştü ve canlı olarak kurtulduğunda ilk olarak kendisini aramıştı ve o ne adilikler yapmıştı. O an düşüp bayılabilirdi Lara. O kadar fena olmuştu.

“Seni çok aramış. Telefonun açılmıyormuş. Eğer yeniden güneş doğana kadar seni bulamazsa intihar edeceğini söylüyordu.Eğer ararsan yolda olduklarını söylememi rica etti. Bir yere ayrılmamanı istedi. 68 model kırmızı bir Camaro ile ayrıldılar buradan.”

“Peki cep telefonu neden kapalı?”

“Bunu bilemem.Ama sanırım çok belalı bir geceydi. Nereye yol aldığının bilinmesini istemiyor olabilir. GSM’lerdeki şu baz istasyonu gösterme saçmalığını biliyorsun.”

“Sağol.” deyip telefonu kapadı Lara.

Bulunduğu yere yığıldı. Kahrından ölecek gibiydi. Bunun er veya geç mutlaka bir gün olacağından emin olduğu halde nasıl bu kadar çok üzüldüğünü anlayamıyor gibiydi. Garip sorumluluk kıpırtıları içinde kıvranıyordu. Sanki dünyadaki tüm kadınların başına gelebilecek kötülüklerden kendisi sorumluymuş, onlara karşı koymakla görevliymiş gibi hissediyordu. Kişilik değiştirip savaş pozisyonuna geçecek bir kızılderilinin mistik canlanışlarını gösteren davranışlar içine girmişti. Garip, garip, çok garipti ama bunları bilinçdışı olarak yapıyordu. Sanki gövdesi, kaynağını bilemediği garip bir gücün efsunlarıyla doluyordu. Uzanıp duvara iki ucu yarım ay şeklinde, çift taraflı Amazon baltasını aşağı indirdi. Baltayı vargücüyle duvarda asılı tunç kalkana indirip avazı çıktığı kadar haykırdı:

“Zaraaaaa, Mayaaaaa!... Çabuk buraya gelin!”

Sadece Zara ve Maya’nın salona koşturmasından ibaret olmayan anlaşılmaz bir hareketlilik başgösterdi çiftlikte. Lara’nın Dalmaçyalılar’ı havlamaya, atları kişnemeye başladı. Kapıyı kırarcasına içeri dalan Zara ve Maya elinde çift ağızlı baltayla çıldırmışçasına bakıp dimdik duran Lara ile karşılaştılar. Şaşkınlıktan donakaldılar. Lara onlara dönüp:

“Bu gece konuklarımız var! Onlara layık bir karşılama yapacağız! Atları hazırlayın!” diye talimat verdi.

Zara ve Maya onun ne demek istediğini tam olarak anlayamadılar. Fakat bir müddetten beri bu çiftlikte süregelen başkalaşımın, kabuk değiştirişin ve öykünülen mitin fazlasıyla farkındaydılar. İşin daha da güzeli bunu tümüyle benimsemişlerdi. Sadece henüz dile getirmekten korkuyorlardı. Ne olup bittiği tam olarak açığa çıkmadığı için...

“Bu gece en görkemlilerini giyeceğim... Benim gibi giyinmek ister misiniz?” diye sordu Lara onlara.

“Evet.” diye yanıtladılar onu sevinçle.

O noktadan sonra hep birlikte Lara’nın yatak odasına geçtiler. Ortaya çıkan görüntü garip ötesiydi. Lara koleksiyonunu sonuna kadar ortaya dökmüştü. Bir Amazon ordusunu donatacak kadar giysi, aksesuar ve silah vardı ortalıkta. Bilekliklerden deri sandaletlere, boynuzlu tunç başlıklardan deri eteklere, ok sadaklarından kama kılıflarına, çift taraflı Amazon baltası bigennis’lerden, tütsülenmiş kabuklu hayvanlardan imal edilmiş tuhaf kolyelere, kayışlardan kargılara... Binbir aksesuar, giysi, silah... Lara’nın yaşamının son on yılında sapkın bir merakla bunları biriktirdiği ortaya çıkmıştı. Fakat bunların birer sapkınlık alameti olduğunu düşünmek yerine coşkuyla aralarına dalmıştı Zara ve Maya. O andan itibaren liselerarası tiyatro yarışmalarına katılmaya hazırlanan çıtır kızlar gibi çığlıklar ata ata giyinip kuşandılar. El şakaları yaptılar, bağırdılar, çağırdılar, marşlar söylediler. Hepsi kendine yakışanları seçip giyinip hazır olduklarında Lara’nın yatağının başucunda asılı duran harika oymalı altın kaplama kemere uzanmak ve onu da takmak istedi Zara.

“Orada dur!” diye çılgın bir çığlık attı Lara. “Dokunma ona sakın!”

Zara neye uğradığını şaşırdı. Eratla şakalaşan bir assubayın, işine gelmeyen noktada rütbesini vurgulayıp esas duruş istediği anlardakine benzer bir soğuk duş oluştu. Hafif kırılır gibi oldu Zara. Lara atılıp kemeri aldı ve elleriyle havaya kaldırıp bağırdı:

“Bütün öykü bu! Anlıyor musunuz? Bütün öykü bu! Bunu kimse benden alamayacak! Herakles olsa bile alamayacak! Bir kere denedi. Aldığını sandı. Ama sonunu gördü. Şimdi o benim avuçlarımdaki bir taş. Esirim. Ve ben Amazonlar’ın kraliçesi Hippolyt’ten de iyiyim. Sonunda bunu hepsi anlayacak! Hepsine göstereceğim!Var mısınız?”

Zara ve Maya sarsılmışlardı. Neler olup bittiğini anlamaya çalışıyorlardı. Lara’nın çıldırmakta olduğunu düşünmüyorlardı aslında. Çünkü bu noktaya uzun bir süreçte gelinmişti. Hepsi elbirliğiyle buradaki yeni yaşam tarzını oluşturmuşlardı. Doğrusu yaşananlardan hoşnutsuz olan da yoktu. O yüzden kemer üzerinde çıkan sürtüşmeyi uzatmak istemedi genç kadınlar. Lara’nın kuşanmış halde dışarı fırlarken sergilediği coşkuya katıldılar. Koşarak atların ahırına daldılar. Her biri birer kısrağa atladılar. Çığlıklar atarak dışarı fırladılar. Lara’nın yayı boynundaydı. Onu çıkardı. Atını sakinleştirdi. Bir ok çıkarıp belindeki sargı bezleriyle ucunu sardı. Üzerine gaz döküp oku tutuşturdu. Ve o güne kadar kullanmadığı şekliyle, bütün gücünü ortaya dökmek istercesine üzerinde alev alev yanan okla beraber yayı germeye başladı. İlahi bir savaşın işaret fişeği atılmak üzereydi sanki. Tüm tayfa sus pus olmuş bekliyordu. Kızlar, kısraklar, Dalmaçyalılar ve tüm doğa neredeyse. Yüz metre uzakta seyis suskunlukla onları izliyordu. Neler olup bittiğini anlamaya çalışıyordu.

Lara yayı kırk beş derecelik bir açıyla göğe doğru geriyordu. Amacı Khimaera plajlarını aşıp oku denize düşürmekti. Yaklaşık bir kilometrelik mesafeydi. Bunun için sıkı kol kuvveti gerekiyordu. Lara oku bıraktığında hepsi donup okun yıldız istilasına uğramış eflatun Akdeniz gecelerini yara yara uzaya yönelişini izlediler. Bir süre sonra ok zirveden düşüşe geçerek karanlık denize doğru yöneldi. Khimaera plajlarını kaplamış Avrupalı kampingciler bunu farkedip hafif bir telaş yaşadılar. Gitarlar sustu. Şarap şişeleri dondu. Ateşler kendi haline bırakıldı. Yanan bir okun Akdeniz’e düşüp sönüşünü izleyen gruplar buna hiçbir anlam veremediler.

Oysa Lara ve arkadaşları için bunun anlamı çok basitti: Savaş baltası topraktan çıkmıştı.

“Haydi Katre’yi şanına layık bir şekilde karşılayalım!” diye haykırdı Lara. “Yeaaaah!” diye çığlık atıp atını mahmuzladı.

Diğer iki Amazon da ardı sıra atlarını topukladılar. Çığlık çığlığa çiftliğin sınırına geldiler. Katre’yi getirecek otomobilin geçmek zorunda olduğu vadiye kadar gidip dere boyunda kamp kuracaklardı. Katre görüntüye girdiğinde ortaya atlayıp yolunu kesecek ve soğuk bir duşun ardından onu kucakladıkları gibi çiftliklerine uçuracaklardı. Sonrası ne olacaktı?... Sonrası belli değil miydi? Savaş baltası topraktan çıkmamış mıydı? Bu alçaklığı kim yaptıysa ona hesap sorulacaktı... Atını deli gibi mahmuzlayıp koşturuyordu Lara. At dörtnalaydı. Kalbinin atışları budala bir erkeğin söylediği fakat o andaki kendi duygularına en iyi şekilde karşılık gelen bir şarkıyla birlikte atıyordu adeta. Lara o şarkıyı bir savaş marşı gibi çığlık çığlığa söyleyerek dörtnala atını sürüyordu:

“Borning hard!”

8.

Her şey bir izci kampına gider gibiydi. Sahte, çocukça, havai, sanal sorumluluk yüklü, avantür... Her an dışına çıkılabilir veya ciddiye alınıp sonuna kadar gidilebilir bir oyundu bu. Ama garipsenecek kadar çok benimsemişti herkes rolünü. Olay, hüsrana düşmüş, ruhsal travma geçirmiş bir dosta yapılacak sürprizlerle dolu karşılamanın ötesine taşar gibiydi. Sanki yılların biriktirip getirdiği bir şeyler açığa çıkmaktaydı. Lara mağrur ve sert bakışlarla bir barbar istilacı gibi bütünlük arzeden vücut ritmleriyle en önde at koşturuyordu. Ardı sıra sert bakışlar takınmış Zara ve Maya, belli ki aleladelikler ve aymaz erkek ihtirasları hizmetinde geçmiş gerillalık yıllarının çok ötesinde bir doyum içindeydiler. Bu seferki kavgalarına yürekten inanmış gözüküyorlardı. Kavga neydi? Bunu bilen yoktu. Önemli olan kavganın olması değil, bu fikre hazır, donanımlı ve organize olmaktı. Kavga çıkarmak için bir neden nasılsa bulunurdu daha sonra. Her biri artık erkekler arası çıkar meseleleri yüzünden kopan egoist kavgalar için değil, komünel ruh birliği, kadın ruhunun yüce idealleri ve ezik bir cinsin başkaldırısı için dövüşeceklerdi.

Belki kimse bunları dile getirmiyordu. Bunu dile getirdiklerinde delilikle suçlanacaklarını düşünüyorlardı. Basit bir oyundan çılgın yorumlar çıkarmakla suçlanıp alay konusu edileceklerinden korkuyorlardı. Ama tek tek bakıldığında her birinin kalpleri bu gerçeküstü ideal için yanıp tutuşuyordu. Bunun için en çok yanıp tutuşan da kuşkusuz Lara’ydı. Katre’nin ona telefonla ulaşamadığı için İstanbul’dan yola çıkıp Olimpos’a geliyor olması ve Olga’nın anlattıkları hiç de iyi şeyler olup bitmediğini ayan beyan ortaya döküyordu. Olasılıkla bir gül yaprağı kadar narin sevgili kelebeği Katre saldırıya uğramış ve belki de... “Lanet olsun, lanet olsun!” diyor bunu düşünmek istemiyordu Lara...

Bir yandan da kendi kendini yatıştırmaya çalışıyordu. Ona ne kötülük yapabilirlerdi ki?.. Dört kere evlenmiş bir kadının gördüğü kötülükten daha çok ne görebilirdi ki Katre?

İlk evliliğine karar vermesinde, belki Gitar Cem’in iyilik, yumuşakbaşlılık, incelik, ruh zenginliği ve erdemlerine duyulan öfke vardı. Aradan geçen yıllarda Lara bunu analiz edebilmişti. Bir erkeğin bu denli duyarlı olması öfkeden başka bir şey yaratamazdı bir kadında. Kadınlara ait çok özel bir alana el atmış ve ön almış gibi görmüştü onu Lara. Oysa kadınların mazoşist yanları tam da bununla çelişiyordu. Kadın kendisinden daha üretken, estetik, duyarlı ve uzlaşıcı bir varlığa tahammül edemiyordu. Kadın denilen yaratık doyumsuz ihtirasların, bencilce tahripkarlıkların, doğanın vahşi yönünü oluşturan kıyıcılığın absorbe edildiği sonsuz bir yumuşaklık, dinginlik ve karanlıktı. Doğanın dengesini oluşturan bir sönme alanıydı. Kadın, uzaydaki kara deliklerden farksız bir şeydi aslında. Tüm varoluşların, ölçülemez çekim gücüne kapıldıklarında, tüm alçakça taleplerinden vazgeçerek, sonsuzluklarında kayboldukları bir kara delik...

Oysa Gitar Cem’in androjen kişiliği, barışçıl yapısı, kinik karakteri ve sanatsal derinliği korku verici boyuttaydı. Bundan korkmuş, bunu kıskanmıştı Lara. Elindeki en değerli sermayenin gitmekte olduğunu gören bir tüccar gibi davranmış ve onu aşağılamaya, mahvetmeye girişmişti. Androjen bir türün hakim olduğu dünyadaki olası anlamsızlığını duyumsamış bundan korkmuş ve her şeyin güneş altında binyıllardan beri olageldiği gibi sürmesi için kendini yakmıştı. Cem’in androjen kişiliğinin sonraki yıllarda göstereceği yaygınlaşmayı, evrenselleşmeyi öngörmüştü sanki. Ve bunu istemiyordu. Kadınsı iktidar telaşı onu buraya kadar itmişti. Çünkü Cem gibi yaratıkların ekstrem örneklerinin ortaya koyacağı öklid dışı geometriler dünyasında, olasılıkla cinsler kalmayacaktı.

Kadın egosantrisi içinde bunun barış ve sonsuzluk senfonisi denebilecek ilahi bir dinginliğin ilk adımları olabileceğini görüp onunla bütünleşmek yerine saldırıya geçmişti Lara. Onun kalbini, ruhunu, kişiliğini ve erkekliğini şifa bulmaz şekilde mahvettikten sonra sıra kendisine gelmişti. Son model BMW’siyle arada bir okulun önüne gelip onu beklemekten başka hiçbir şey yapmayan, burjuva çevresinden, eski bir aile dostlarının oğlu, aylak bir tiki olan ilk kocasının evlenme teklifine evet dediğinde bu noktadaydı Lara. Sonrası çorap söküğü gibi gelmişti. Ondan sonra her gelen gün yeni bayağılaşma ve gerileme, ilkelleşme ve çöküş, aşağılanma ve yıkım gelişmeleriyle dopdoluydu. Buna istisna teşkil edebilecek tek bir şey yaşatmamıştı kocaları ona.

İşte Cem’de o yüzden Herakles’e ait bazı özellikler arardı Lara. Cem onun kemerini, Amazonlar kraliçesinin gücünü oluşturan kemerini ele geçirmek için tanrısal misyonlarla üzerine gönderilmiş bir üstün insan olabilir miydi? Aslında böyle bir tehlike her lider ruhlu kadını tehdit ederdi. Ama Herakles’e ait bu özelliklerin tümü Cem’de yoktu. Bazı önemli nüanslar eksikti. Yine de Cem’de, Herakles’i anımsatan bazı özellikler vardı ama bunlar sanki çok daha güçlü bir karakterce tamamlanmaya muhtaçtı.

Lara’nın mitolojik öykülerdeki gibi yenilmeye, öldürülmeye, yok edilmeye ve kemerini Heraklesvari serüvenler kovalayan erkeklere kaptırmaya niyeti olamazdı. O yüzden Cem’in işini bitirmesi belki de tam bu bilinçle olmasa da kadınsı bir içgüdünün harekete getirdiği savunma refleksinden dolayıydı. Böylece, tanrısal misyonla onun meziyetlerini almaya gelen Herakles bu kez boyun eğmek daha da acısı, bir travesti olup kurşunlu egzosların bulanıklaştırdığı bulvarlara düşmek noktasına gelmişti. Lara’nın tam olarak analiz edemediği; Cem’in asla tastamam Herakles ruhuna sahip bir kişilik olmadığıydı. Ondaki bazı üstün özellikler belki Cem’de vardı ve Cem, Herakles sendromu yaratıyordu Lara’nın üzerinde ama gerçekte Cem çok daha başka birini andırıyordu. Lara bunun kim olduğunu ilerde acıyla öğrenecekti.

Cem’i düşürdüğü durum Lara’yı mutlu etmiş miydi? Asla! Aksine o yıllardan bu yana, on altı yıldır hep Cem’i düşünür, onu özlerdi. Onu aramaya hiç kalkışmamıştı. Çünkü bir şeyi tam olarak bilemiyordu... Cem’de eksik olan bir şey vardı. Lara’nın ruhundaki duyguya tam yanıt olamayan bir eksiklik... Ve bunun ne olduğunu çözemiyordu Lara. Aslında bunu çözmek için çok düşünmüştü ama başaramamıştı. Onun androjen yapısının, santimantal kırılganlığının, sıkıcı iyi kalpliliğinin ötesinde bir şeydi aradığı Lara’nın...

Bir aralar onun yaptığı filmlerle Venedik ve Berlin film festivallerinde ödüller aldığını, önemsenen yönetmenler arasına katıldığını duymuştu ama ne filmlerine gitmeye kalkışmıştı ne de onu aramaya... Sadece ve sadece hep onu düşünmüştü bu süre boyunca. Yıkkınlıkla sona eren her evliliğin sonunda rüyalarında onun dizinde ağlamıştı. Ama bu aşık olunan erkeğin dizinde ağlamak gibi değil, bir kızkardeşin dizinde ağlamak gibi bir duyguydu. Lara Cem’e karşı hayranlık, kıskançlık ve sevgi dolu büyük duygular besliyordu ama bunlar bir erkeğe duyulan hisler gibi olamamıştı asla.

Ve son evliliğinden kurtulup, Olimpos’ta bu çiftliği ele geçirip şehir hayatından uzaklaşıp kendini yontu sanatına adamaya karar verdiğinde hep aklında olan Cem’in, eksiklerinin giderildiği, idealize edildiği, biraz daha farklılaşmış, daha sert, hırçın ve aşkın; kararlı ve ermiş bir erkeğe, ya da türe benzeyen yontusunu yapmaktı. O yüzden üzerinde sekiz aydır çalışıp durduğu ve Herakles adını verdiği androjen yiğidin yontusunu yaparken hep Cem’in resimlerine bakıyordu Lara. Hep Cem’i düşünüyordu. Ama Cem’in ruhu ve görüntüsü Lara’yı asla kesmiyordu. Bazı şeyler yetersiz geliyordu. İşte o zamanlarda Lara sanatçı virtüözitesini devreye sokuyordu ve çarpıcı yorumlar getiriyordu. Ortaya çıkan yaratık tanrısal bir varlık oluyordu. Ama asla Cem değildi bu. Belki, Herakles’le Cem’i birleştiren bir sentezin yontusuydu... Bunu kim tam olarak bilebilirdi ki?...

9.

Dolunayın aydınlattığı esintisiz bir gecede, doğanın derinden duyulan şarkılarını bastıran at kişnemeleri ve yere çarpan nal sesleri arasında ilerliyordu üç dev kadın. Her şey üç bin yıl öncesine dönüşmüştü sanki. Giysiler, silahlar, atlar, köpekler ve ruhları teslim alan vahşi duygu. Kimse bunu değilleyen bir davranış sergilemek istemiyordu. Bu yeni konsepti herkes sevmişti. Sanki zaten her şey başından beri böyle olmalıydı, der gibiydiler. Sanki her şey böyle olagelse insanlık bunca acıyı ve felaketi yaşamayacakmış, mutlu, komünel, huzurlu bir dünya yaşanıp gidecekmiş gibi düşünüyorlardı. Özledikleri geçmiş şimdi gelip avuçlarının ortasına konmuştu. Ona sıkı sıkı sarılmak gerekiyordu.

Oysa o anın yüce duygularla dolu aşmış bir kadını kutsayan başkalığına rağmen Lara’nın aklı hep yaşama başlangıcında yanlış kulvar seçmesine neden olan olaylar örgüsündeydi. Hayata bir kere yanlış başladın mı bir daha asla düzeltemiyordun. Başlangıçta verdiğin bir berbat karar yüzünden ömrün ziyan olup gidiyordun. Lara gibi birinin evliliği de, aileyi de, toplumun insanı sıradanlaştıran tüm diğer müesseselerini de en baştan reddetmesi gerekiyordu. O bunu yapamamış, tam tersi yolda mutluluğu aramış ve dersini almıştı. Evlenmiş, bir daha evlenmiş, bir daha evlenmişti... Binbir hayal kırıklığı, binbir sıradanlaşma, anlaşılamama, hayvani erkek yaşantısına figüran olma da ardı sıra gelmişti. Hooligan ruhlu budala yaratık erkek, bir an durup bir kadının iç dünyasında hangi fırtınalar estiğini, hangi ulvi düşünüşler uğrunda yeminler edildiğini ve yine de her şeye rağmen çocuk ruhlu erkeğin mutsuz olmaması uğruna bu taleplerden nasıl vazgeçildiğini, bunların nasıl acılar çekilerek ertelendiğini asla anlayamıyordu.

İlk kocası Selçuk’u anımsıyor yeniden Lara... Budala bir playboy olduğunu ve yaşamının sonuna kadar beyninde herhangi bir düşüncenin filiz veremeyeceğini anlamak için onunla evlenmesi gerekir miydi?.. Asla gerekmezdi. Peki, Lara bunu neden yapmıştı? Çünkü Cem’in ruh zenginliği onu korkutuyordu. Ve onun şaşırtıcı estetik görüntüsü ve gustosu altında derinlik bulan androjen ruhu hem kadının hem de erkeğin bütün zenginliklerini içeriyordu. Bu korkutucuydu... Buna tahammül edemiyordu Lara. Hayattaki fikirlerinin boşa çıkması, kendisinin kişilik olarak hiçe indirgenmesi olarak görüyordu bunu. O yüzden Cem’i hiç değilse androjen ruhunun bir ayağından sakatlamak istemişti. Evet bunu tastamam hatırlıyordu. Bunu istemişti. Onu sakatlamayı, mağdur etmeyi ve üzerine yakıştıramadığı ince ruhundan dolayı vahşi erkek terörünün eline düşürüp aşağılanan bir cinsel fantezi objesi haline getirmeyi istemişti.

Lara bunu, Cem’in cinsel bir kimlik arayışı içinde kıvrandığı o acımasız gençlik yıllarında evlenmeden başaramamıştı. İlk altı ay, onu aşağılayıp, reddedip, çıldırtmaya çalıştığı altı ay boyunca Cem direnmişti. Erkek ruhunda da incelik, derinlik, duygusallık ve narinlik motiflerinin yer bulabileceğini, bunun garipsenecek bir şey olarak görülmemesi gerektiğini ve insanlığa ait bazı yüce duygu ve tavırların tek bir cins tarafından içselleştirilmesi yerine androjen bir anlayışla benimsenmesi gerektiğini kanıtlamak ister gibiydi hali. Fakat Cem’in direnişini Lara’nın evlenmesi kırmıştı. Çünkü bu sıradan bir evlilik değildi. Lara, Cem’in hayatta nefret ettiği tüm kişilik bozukluklarını ve değersizlikleri ruhunda toplamış bir ahlaksız burjuva playboyla evlenmişti. Cem, Lara’nın bunu yapmasının en büyük nedeninin kendi kişiliğine duyulan öfke ve yoketme arzusu olduğunu asla bilemiyordu. İçine düştüğü hayal kırıklığı onu haftanın bir ya da iki akşamı sarışın bir yosma kılığında erkek sapkınlıklarının emrine köle etmeyi başarmıştı. Bundan duyduğu mazoşist zevk ya da acı ise Lara’yı her düşündüğünde onu teskin eden bir şey olmuştu. O büyülü, efsane ilahenin çektiği acılarla türdeş acılar çekiyor olmaktan dolayı hayat karşısında yatışıyordu. Lara ne durumdaysa en az onun kadar olmalıydı. Acıysa acı, aşağılanmaksa aşağılanmak, düzülmekse düzülmek. Ve sonraki kirletilmişlik duygusu içinde, kullanılmışlık duygusu içinde arınmaya çabalamak... Hayatı unutturacak, boşa çıkaracak, hiçleştirecek avuntular peşinde koşmak ve sanat ve edebiyat ve ruhları kutsayan estetik duygusunun peşinde koşulan yaratıcılığa dair serüvenler...

Selçuk’sa bir hayvandan, ihmal edilebilir farklara sahipti. Tuhaf bir şekilde futbol, hayatının odak noktasındaydı. Geçmişte futbol oynamışlığı, futboldan para kazanıyor olmaklığı filan da yoktu. Öylesine... Fanatizm olsun diye, iddia, yenme, bastırma, savaş, haklı çıkma, sindirme, efelenme duygularına yanıt oluyordu futbol. İşin kötüsü, tatminsiz, ezik ve kişiliği oluşmamış tüm erkeklerde olduğu gibi direksiyon başına geçtiğinde de tamamen hooligan kişiliğini ortaya döküyordu Selçuk. Sürat yapıyor, kuralları ihlal ediyor, trafikte insanları haklamaya çalışıyor, yenme yenilme ayrımına kendisini taşıyor ve her sokağa çıkılan gün kavga çıkarmadan eve dönmüyordu. İş hayatı ise yüksek hava paraları verilerek kiralanan Rumeli Caddesi butiklerini iflas ederek kapatmaktan ibaretti. Her seferinde dünyadaki büyük bir yeniliği İstanbul’la tanıştırarak olayı devireceğine ve iş alemine mührünü vuracağına inanarak bir başka konfeksiyon mağazası açan Selçuk, her çılgın buluşunun çok zamandır kıyıda köşede satılarak başarısızlığı kanıtlanmış bir ürün olduğunu farkederek çırak çıkıyordu. İnsanın inandığı tüm değerler müesses erkek ideolojisinin bu kazanmaya dair özellikleriyken Selçuk’un buna rağmen sırf budalalıktan, basiretsizlikten, geri zekalılıktan ve sıradanlıktan dolayı hep kaybetmesi Lara’ya katlanılmaz geliyordu. Üstelik Selçuk asla yenilgiyi kabul etmiyor, her seferinde mazeret bulmayı başarıyordu. Sanki mazeret bulmak bir şeyi halledermiş gibi.

Giderek eski Akademili sanatçı dostlarından kaçar olmuştu Lara. Çünkü o okula bir kez adımını atmış bir kişi bile Selçuk gibi biriyle evlenmiş olmasını kabullenemez, vebalılarmış gibi onlardan kaçardı. Üstelik bu arada Lara’nın hatıralarda kalmış karizmatik üniversiteli kimliği de yıkılıp yerle bir olurdu. Hayır, Selçuk’la devam edilmesi gerekiyorsa yapılması gereken sıradanlaşmaktı. Lara bunu başarmak zorundaydı. Çünkü diğer çetrefilli yol onu yoruyor ve korkutuyordu. Üstelik o yolda Cem gibi yeryüzüne inmiş tanrısal iddialar vardı ve Lara onlarla yarışmak istemiyordu.

Selçuk’a katlanma çabaları en başlardan itibaren gerçek bir mide bulantısına dönüşmüştü. Çünkü kaba saba dev gövde, kafatasının içinde beyin değil et taşıyordu. Denebilir ki hayattaki tüm talepleri hayvanlarınkilerle örtüşebilecek kadar primitifti. Lara’nın en nefret ettiği özelliği ise meşhur, iyi bir kadının mutfakta aşçı, sokakta hanımefendi, yatakta orospu gibi olması beklentisiydi. Selçuk sıradan erkek taleplerinin en bayağısı olan bu tarzın dünyadaki en büyük temsilcisiydi. Ciddi ciddi yatakta ondan bir porno yıldızı gibi davranmasını bekliyordu. Üstelik bununla yetinmeyip arada bir onu sevmesini, kalçalarını okşamasını, yakışıklılık ve güçlülüğünü fısıldamasını, insiyatifi ele alarak seksi, fantezilerle dolu bir rüyaya çevirmesini bekliyordu. Lara, bu rezil adamı sevseydi belki bunları fazlasıyla yapabilecek bir bedensel dinamiğe sahipti. Ama insan tiksindiği birine bunları nasıl yapabilirdi? Sadece ve sadece gözlerini kapayıp uzanabilirdi... Selçuk için tüm yapabileceği bundan ibaretti.

Ancak bu da her şeyi çözmeye yetmiyordu ve çılgın Casanova, savunmasız, teslim olmuş, bekleyen gövdeyi bir şişme kadın gibi kullanmaya başlıyordu bu kez. Alıyor, çırpıyor, ters çeviriyor, garip pozisyonlar deniyor, köpekçe sesler çıkararak içine girmeye çalışıyor, vazgeçip açı çektirmenin yollarını arıyor hiçbir şey bulamazsa anal girişimler sergiliyordu. Lara bunlara, anal olayının dışında karşı çıkmıyor ve çilesini çekiyordu. Fakat, sıradanlaşmanın doruklarına ulaştığı günlerden birinde kocasının, oryantal kıyafetlerle dans ederek onu erekte etmeye zorlaması önerisiyle evi terkedip ortadan yokoluyordu. İlk evliliği böylece sadece altı ay sürebilmişti.

Bu sürenin sonunda iki kişinin hayatı çok büyük hasarlar almıştı: Lara ve Cem...

10.

Genç doru atının üzerinde Antik Olimpos harabelerine su taşıyan derenin yatağında ağaçların suya geçit vermek istercesine yolu araladığı tünel haline gelmiş doğa galerisinde yol alırken geçmişin karanlık yüzünü unutmak ister gibiydi Lara. Ardı sıra gelen Zara ve Maya’ya dönüp baktı. Onların kendinden emin gülümsemesiyle karşılaşmak iyi geldi. Bir ekip olabileceklerdi galiba... Bu çok iyiydi. Bu harika bir şeydi. Tekrar dönüp tayfaya baktı Lara. Fazlasıyla mutlu gözüküyordu kızlar. Belindeki kılıcı çekti Lara. “Yihhhuuu!” diye bir çığlık attı. Önleri sıra giden dere yatağı geçit vermez olmuştu. Atı ani bir sıçrayışla dere yatağından fırlayıp asfalt yola çıktı.

Şimdi Katre’yi karşılamaya giderken çok daha güçlü kişiliklerdiler. Giysileri, silahları, yetenek ve azimleri, ustaca ata binişleri hepsi de müthiş bir özgüven yayıyordu ruhlarına. Yarım saat at sürüp, bir kavşağın üstüne tünediler. Atlarını bağladılar, kamp kurdular ve ateş yakıp başına oturdular.

Bir saat sonra uzaktan 68 model kırmızı bir Camaro gözüktü. Sevinçle birbirlerine baktılar. Kırık bir kadın kalbi için yapacak şeyleri olan yeni bir tür vardı burada artık.
*****
Ölümsüz Antikite 1.2
——————————————————————

İKİNCİ BÖLÜM

KATRE

ya da

ANTIOPE

(Androjenlerin Aşkı)

(O, boyun eğmeyi reddeden, isyankar bir kavmin, tanrıçalarla yarışabilir güzelliğe sahip prensesiydi. O, insanlığın tüm erdemlerini kişiliğinde birleştirmiş kusursuz bir ilaheydi. Kadınlığın güzellik ve erdemini, erkekliğin cesaret ve savaşçılığını bağrında toplamıştı. Tüm Amazon kavmi ona tapardı. Atina kralına gönül verdi. Kavminin kurallarını hiçe sayıp Atina’ya kaçtı. Kralın karısı oldu. Amazonlar bunu asla affetmediler. Onun için antik çağı kana buladılar. Atina kapılarına kadar dayandılar. Zorlu geçen savaşta taraflar yenişemediler. Fakat o, aralarına katılıp sıradanlaştığı erkekler dünyasında Amazonlar’a karşı savaşırken öldü. O, aşkı için öldü. Fakat o tanrısal yaratığı hiçbir kadın hiçbir zaman affetmedi...)

1.

Geç ilkbahar gecelerinin vahşi güzelliği, ayışığının ölgün aydınlatması altındaydı. Gizemlerini yeterince açığa vuramayan esrarlı gecenin derinliklerinde yol alırlarken Katre hala içinde olduğu şoku atlatamamış durumdaydı. Yitirilmiş savaşın ardından uğradığı tecavüzden sonra güvenli topraklara geçiş yapmaya çalışan mülteci güzellerinin kaygılı, endişeli, korkulu, ezik halleri vardı üzerinde. Bir an önce Lara’yı bulmak ve onun göğsüne gömülüp ağlamak istiyordu. Ve bir daha asla oradan uyanmamak... Böyle bir şey olanaklıysa kuşkusuz...

Yanıbaşında oturup bir yontu kayıtsızlığı içinde konuşmaksızın otomobili kullanan sarışın orta yaşlı adam olağanüstü hoş şarkılar çalıyordu. O an Katre’yi yaşama bağlayan yegane güzellik buydu. Hüzünlü “country” melodilerinin, yarı aymaz ve sorumsuz tınıları Katre’yi bir nebze serinletiyordu. Bazan şarkıların sözlerine dalıp oradaki önemsiz bir manayı çözmeye çalışırken daha da rahatladığını farkediyordu. Çünkü bunu yapmadığı süreler boyunca dikkati hep gövdesinden gelen çığlıklara, eğilim ve davranış bozukluklarına kilitlenmiş oluyordu. Yaşadığı rezil olayların ardından bitmek tükenmek bilmez bir şekilde cinsel organından sıvılar boşalmakta olduğunu duyumsuyordu. Oysa kendini kontrol ettiğinde böyle bir şey olmadığını, sıradışı bir etkinlikle karşı karşıya olmadığını şaşkınlıkla görüyordu. Aradan birkaç dakika geçmeden yine aynı duygu sarıyordu içini. Akıyor, akıyor, akıyordu... Bu, ergenlik çağlarından bu yana kimliğini tutsak alıp, karamsarlaştırıp, çalbini çarptırıp, kirlilik duygusunu gerçekte varolmayan boyutuyla organizmadan dışarı atarcasına akan regl kanamaları gibi bir şey değildi. Bu bambaşka bir şeydi. Adeta üzerine yapışmış, daha doğrusu içine enjekte edilmiş bir kirlilik ağır ağır çözülüyordu. Ve çözülürken acı değil sağaltımı getiriyordu belki ama korkunç da bir aşağılanma duygusu yaşatıyordu. Katre bundan tiksiniyordu. Kadın olarak dünyaya geldiğine lanetler ediyordu. Arada bir ses çıkarmamaya çalışarak usul usul ağlıyordu. Yanındaki sarışın adam bunu farketse de ustalıkla susmayı başarıyor karanlık yollarda cesur fakat risksiz bir şekilde süratle ilerliyordu.

Olimpos’a yaklaştıklarında Katre’nin kalbi daha hızlı atmaya başlamıştı. Lara’nın evde olmasından başka bir dileği yoktu. Eğer onu bulamazsa kahrından ölebilirdi. Başına gelen feci olaylara rağmen yaşama gücü bulabilmesinin birinci koşulu Lara’nın varlığıydı. Artık ona tutunmadan ayakta kalabilmesi olanaksızdı. Ayakta kalabilmek bir yana soluk alabilmek, duyabilmek, görebilmek, hissedebilmek için bile ona ihtiyacı vardı. Lara’ya ulaşacak, ona sığınacak, kulağını tam onun kalbinin üzerine dayayarak, o kusursuz kalbin tiktakları arasında kendini uyutulmaya terkedecekti. Uyuyacak, uyuyacak, uyuyacaktı... Her şeyi unutuncaya kadar... Sihirli, arındırılmış, güvenli bir dünya kurulduğunda onu uyandıracak sevdiklerinin aşkın güçlerinin korumasında uyuyacaktı.

Doğanın müzikal sesleri arasında kendine yer açan mekanik araç tıpkı bir erkeğin meydan okuyuculuğunu, cüretini, aymazlık ve egoizmini andırırcasına homurtular çıkararak ilerliyordu. Onun mağrur gücü sanki doğa tarafından bir daha asla egale edilemeyecekmiş gibi küstahça kendini sergiliyordu. Asfalt yolun pürüzsüz, turistik yörelere mahsus, özenli, bakımlı yüzeyi, onun bu iddiasını boşa çıkarmayacak kadar yolunda gitmesine neden oluyordu her şeyin. Ancak doğa hiç de bu faniler yapısı pürüzsüz karayolu kadar sıradan değildi. Daima ve kaçınılmaz olarak büyük sürprizleri ve karmaşık hesap soruşları olurdu doğanın. İnsanoğlu bunu anlamazlıktan gelirdi hep. Fakat sonunda bu anlamaz, aymaz tutumunun acı sonuçlarına katlanmaktan ibaret olurdu doğayla ilişkisi.

Kuşkusuz bunlar ne Katre’nin ne de yanıbaşında oturup otomobili kullanan sarışın zarif adamın aklından geçenler değillerdi. Onlar daha çok kalp kırıklıklarını, karşı cins tarafından harcanışlarını, kullanılışlarını, kurban gittikleri egoist yaklaşımları, düş bozgunlarını ve kabuslarla dolu geçen cinselliklerini düşünüyorlardı. Katre’nin yaşamının en büyük yıkımını, darbesini yediği bir gece önceki olayın sonrasında düştükleri bu yollarda ikisi de bir kraliçenin erdeminde sorunlarına yanıtlar bulmayı umut ediyorlardı. Kimdi bu kraliçe... İşte o sarsılmaz irade, yenilgi kabullenmez kişilik, görkemli güzellik, insanüstü güç ve cüretkar reddedişlerin efsane kadını Lara idi. Lara, şu yıkkın anda Katre’ye iyi gelebilecek tek şeydi dünyada. Lara onu yeniden yaşama bağlayabilecek bir gizli güçtü. Katre bir an önce ona ulaşmaktan başka bir şey düşünmüyordu.

Tuhaf bir güvensizlik vardı ikisinde de. Sanki yolları eşkıyalar tarafından kesilecek, vahşi hayvanların saldırısına uğrayacaklar, kötü niyetli sürücülerin hışmına uğrayıp sakatlanacaklar ya da önleri kesilip sapıkça saldırılara uğrayacaklarmış gibi. Bunlar olmadı... Çok daha garip şeyler oldu...

Olimpos’a giden virajı döndüklerinde yolun ortasını kaplamış coşkun bir alevle karşılaştılar. Asfaltın üzerine odunlar yığılmıştı ve alev alev yanıp dumanlarını karanlık gökyüzüne saçıyorlardı. Alevlerden yayılan ışık geceyi korkular tünelinin sonundaki trajik sahneye çevirmişti. İşte orada yanacak, yakılacak, felaketlere uğratılacaklar ve kötü alametlerin varacağı uç noktada neler olacaksa başlarına gelecekti. Korkuyla haykırdı Katre;

“Heeey neler oluyor orada! Ulu tanrım!”

Sarı, uzun saçlı adam soğukkanlılığını korumaya çalışıyordu. Ama virajı döner dönmez karşısına çıkan alevlere dalmamak için olağanüstü çaba göstermek zorunda kaldı. Gecenin suskunluğu kırmızı Camaro’nun acı fren çığlıklarıyla yarıldı. Alev yığınına üç beş metre kala durabildi otomobil. Katre tir tir titriyor, başlarına gelecekleri anlamaya çalışıyordu. Ağlamaları sinir bozukluğuna dönüşmüştü. Kalbi çarpıyor, göz yuvaları zonkluyor, ani kasılmalar yaşıyordu. Genç adam kapıyı açıp dışarı fırladı. Arabanın çevresinde yarım tur atıp Katre’nin yanına koştu. Kapıyı açıp Katre’yi dışarı çıkardı. Katre zorlukla ayakta duruyordu. O an şaşkınlıkla gökten iniyorlarmışçasına, yolun kıyısındaki yardan aşağı dökülen üç atlı kadını gördüler. Katre korkunç bir çığlık attı. Alevin hemen önünde duran üç Amazon kadını atlarını zaptetmeye çalıştılarsa da başarılı olamadılar. Atlar canhıraş bir kişnemeyle şaha kalktı. Artları sıra gelen köpekler ortalığı iyice velveleye vermişlerdi. Atların ön ayakları asfaltla buluştuğunda Katre rüyalardaki uçuşları andıran bir canlanışla doğruldu:

“Ulu tanrım, ulu tanrım, bana bunun rüya olmadığını söyle!” diye dudaklarının arasında mırıldandı. Lara’yı tanımıştı. Sırrı bilinemeyen bir yaşamsal güç akmaya başladı içine. Bulunduğu yerden doğruldu.

Kurtulup genç adamın kollarının arasından Lara’ya doğru koşmaya başladı. Çığlık çığlığaydı. Koşup sarılıp kösele sandaletlerin üzerinde sütun gibi yükselen kaslı, uzun, çıplak, beyaz bacağına yapıştı Lara’nın. Lara’nın atı tekrar şaha kalktı. Hiç önemli değildi. Katre yapıştığı o bacağı bir daha asla bırakmayacak gibi gözüküyordu. Atın şaha kalkışıyla birlikte ayakları yerden kesildi Katre’nin. Bir saniye sonra ayakları yerle buluştuğunda dengesini bulamayıp yere yıkıldı. Çevik bir hamleyle atından atlayan Lara, Katre’nin üzerine atıldı. Ona sarıldı. İki iri kadın bir topak olup yerde yuvarlandılar. Lara, Katre’yi dudaklarından öptü.

“Sana neler oldu meleğim, sana neler oldu?” diye korkuyla sordu Lara.

Katre bunları düşünecek halde değildi.

“Sen harika olmuşsun bir tanem... Bu görüntün harika... Tanrısal bir varlık olmuşsun sen sevgilim...” diye haykırıp tekrar hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

Bulunduğu yerden başını kaldıran Lara’yı ise başka bir sürpriz beklemekteydi. Katre’yi Olimpos’a getiren sarışın, uzun boylu, atletik genç adam Gitar Cem’den başkası değildi. Ani bir durgunlaşma yaşadı Lara. Katre’yi saran kolları çözüldü. Bulunduğu yerden doğruldu. Gözlerini Gitar Cem’den ayırmadan Katre’ye seslendi:

“Onu nereden buldun?”

Katre hafif toparlanarak, Lara’yı üzmekten çekinerek ve dudakları titreyerek;

“Dünyada güvenilebilecek tek erkeğin o olduğunu söylerdin. Başıma gelenleri öğrenince beni bağışlayacaksın. Onu aramaktan başka çarem yoktu. Çünkü sana ulaşamıyordum. Onu ya da seni bulamasam ölebilirdim...”

“Nasıl buldun onu?”

“O artık ünlü bir yönetmen biliyorsun Lara... Ajansını arayıp gazeteci olduğumu söylediğimde hemen verdiler telefonunu. Onu arayıp senden bahsettiğimde ve başıma gelenleri anlattığımda yirmi dakika içinde yanımda oldu.”

Lara her şeyi anlıyordu yavaş yavaş. Yıllar sonra Gitar Cem’le karşılaşmak için çok absürd bir pozisyonda olduğunu biliyordu. Oysa Cem, yaptıklarının fantezilerle dolu, yaratıcı bir oyun olduğunu düşünmüş, bundan hoşlanmıştı. Lara’ya bir kez daha saygı duymuş, koşup Katre gibi ona yapışmamak için kendini zor tutmuştu. Üstelik Cem’in ödüller kazanıp durduğu yabancı festivallerdeki filmlerinde bu tür fantastik sahnelerden o kadar çok vardı ki... Cem bu sahneleri kurmanın ve yönetmenin üstadı sayılıyordu artık sinema dünyasında. Ancak buna rağmen Lara’nın ortaya koyduğu performanstan çok etkilenmişti.

Oysa Cem’in bilemediği, bunun bir performans ya da bir fantezi değil, kadınlarca hep tasarlanan, özlenen, kutsal sayılan bir isyanın ilk kıvılcımları olduğuydu. Burada öykünülen mitolojik referansların çok ötesinde gözü dönmüştü Lara ve kadınlarının. Ve belki de çıkaracakları hamleler mitolojik figürlerinkiyle kıyaslanabilecek kadar görkemli olacaktı. Cem henüz bunları bilemiyordu. Üstelik bu çılgın kraliçenin yaşamında, kaderinde, felsefesinde ve eğilimlerinde kendisinin ne kadar etkili ve belirleyici bir rolü olduğunu asla bilemiyordu.

Lara özgüvenli adımlarla Cem’e yaklaştı. Çevresinde iri adımlar atıp onu tepeden tırnağa süzdü. Ortalığı sessizlik kaplamıştı. Katre yanlış bir şey yapmış olabileceği korkusuna kapılmıştı. Tedirgindi. Lara incelemelerini bitirdikten sonra gözlerini Cem’e dikip;

“Aksesuarların çok güzel,” dedi.

O an için beklenebilecek en son sözcükler topluluğuydu bu. Neredeyse anlamsız gelmişti herkese. Ama Lara başka ne diyebilirdi ki? Ayaküstü hayatın panaroması mı çizilseydi, koca bir geçmişin muhasebesi mi yapılsaydı, oracıkta oturup felsefi analizler yapılıp kadınlık ve erkeklik durumları mı analiz edilseydi?

Bunların hepsi saçma olurdu kuşkusuz. Ama bir tek şey vardı o an için gözden kaçmayan... Nasıl ki Lara, Amazon giysileri içinde Ares’in kızı olduğunu kanıtlarcasına sertlik ögeleriyle bezenmiş kıyafetlerle; metal konçlar, sert kösele sandaletler, eteği yırtık deri tünikler, demir kemerler, bileklikler ve ilkel ağır silahlar taşıyorsa aynı şekilde Cem’de de androjen yönelimler oluşmuştu. Beline kadar uzayan sarı gür saçları, kulaklarını vahşice delen iri piercingler, devasa gümüş madalyonlar, hırçın fakat üniseks çizmeler ve aşınmış deri pantolon... Tüm bunlar Lara için çok anlamlıydı ve bundan hoşlanmıştı. Cem, belki bir dönem yediği vurgunlar sonucunda tarvestilik noktalarına kadar düşmüştü. Fakat şu andaki görüntüsü hiç de öyle değildi. Bu, bambaşka bir bilinç ve aşmışlık düzeyini temsil eden androjen bir zenginlikti. En sevdiği yanı da Lara’nın bayıldığı sert ögelerle donatılmış bir kişiliği sergiliyor olmasıydı. Lara yumuşaklıktan hiç hoşlanmazdı. Cem, son haliyle hiç de yumuşak gözükmüyordu. Aksine vahşi bir gladyatör görüntüsüne ulaşmıştı adeta. Ama bu, bildik erkeklik ögeleri ön plana çıkarılarak oluşmamıştı. Aksine insan türünün tüm gelişmiş meziyetleri, cins ayrımı yapılmadan bünyeye kabul edilmişti.

Cem, Lara’nın konuşmasını yanıtlamamıştı. O da Lara’daki değişime kilitlenmiş, bunun etkisi altına girmişti. Kimse konuşmasa öylece saatlerce kalacaklardı sanki. Lara bir şeyler söylemek gereğini duydu:

“Seni iyi gördüm!”

“Ben de,” dedi Cem, “Düşündüğümün çok çok ötesinde iyi...Tanrıçalar gibisin!”

Bu iltifatın üzerinde durmadı Lara. Önemsememiş gibi gözükmek istedi.

“Eve gidelim!” dedi.

Yardımcılarına işaret etti. Alevlerin üzerine toprak atmaya başladılar. Ateş sönünce bir arabanın geçeceği kadar yol açtılar. Eve doğru yol almaya başladılar. Katre, Camaro’ya dönmedi. Lara’nın terkisine bindi. Kendini orada çok daha iyi hissedeceğini düşünüyordu. Cem’e yolda eşlik etmediler. Ona evi tarif ettiler. Üç atlı Amazon ve koruma altına aldıkları sevgili Katre’leri iki yüz metre sonra dere yatağına dalıp kayboldular.

Katre başını Lara’nın sırtına dayamış düşünüyordu. Acaba kendini daha önce hiç bu kadar mutlu hissetmiş miydi?...

2.

Hiç kimse eve döndüklerinde bir şölen sofrasıyla karşılaşmayı beklemiyordu. Ama karşılaştılar. Evden çıkışları öylesine coşkulu, şaşırtıcı, heyecanlı ve fantezilerle doluydu ki genç kadınlar döndüklerinde yanlarında yorgun ve aç insanlar olabileceğini akıllarına bile getirmemişlerdi. Fakat adeta onların duygularını, konuşmalarını, beklentilerini ve ruhlarını gölge gibi takip eden biri daha vardı çiftlikte: Nestor! Nestor çiftliğin sağır ve dilsiz seyisinin adıydı. Asıl adı Necdet’ti. Ama aralarında ona Nestor diyorlardı. Adı böylece değişmiş oldu. Kendisi bunu duyamadığına göre ortada bir sorun da yoktu. Onu sadece seyis olarak adlandırmak yeterli değildi. O aslında, çiftliğin rençberi, kahyası, mübaya sorumlusu, güvenlik elemanı, bekçisi, kısacası her şeyiydi.

Çevre köylerden birindendi. Onun varlığı ve bu sıradışı kadınların yanında çalışıyor olması bazı cansıkıcı meraklıları ya da yeni yaşam tarzlarını yadırgayan tutucu köylüleri çiftlikten uzak tutmaya da yarıyordu. Sonuçta köyün zavallısı, kimsesizi, yoksulu ve sabisi Necdet ekmek parasını kazanmakla kalmıyor, kendine rahat bir yaşam sağlamayı da başarıyor, üstüne üstlük köydeki başka yoksullara da yardım edebilecek kadar maddi durumunu ilerletiyordu. Bu, çevredeki herkesin hoşuna gidiyordu. Alış veriş için Kemer’e indiğinde Necdet, aştığı bu mesafeler ve kendine oluşturduğu orijinal yaşamdan dolayı saygı ve sevgi görüyordu. Herkes, normal şartlarda sürünecek bu zavallının ayakları üzerinde doğruluşuna sempatiyle bakıyor ve her türlü işinde onu destekliyordu. İşin tek bir kötü tarafı vardı ki, dilsiz olduğu için ondan çiftliğin dedikodusunu sızdıramıyorlardı. Eksik kalan bir tek buydu. Ama bunun da üzerinde durmaya değmezdi.

Nestor çiftlikteki kadınlar arasındaki garip başkalaşımı ilk baştan sezmişti. Fakat bunu yadırgayıp cephe almak yerine önü alınamaz bir ilgiyle bu dönüşümü izlemeye koyulmuştu. Tanrının fizyonomileri dağıtırken cömert davranmadığı biriydi Nestor. Sıska, soluk benizli, fakat güçlüydü. Uzun olmayan boyu, çarpık bacakları ve yüzüne iki numara büyük gelen bir burnu vardı. Buna sağır ve dilsizliği eklendiğinde ortaya çıkan tablo hiç de iç açıcı değildi. O yüzden yirmi beş yaşını devirdiği halde eline kadın eli değmemişti. Ezik kişiliği onu perperişan ederken ahırlarda mazoşistçe yapılan mastürbasyonlardan ibaret olmuştu cinsel yaşamı. Bunları yaparken de adeta cinsel organını koparmak istercesine vahşi davranıyordu. Bundan duyduğu acı, hayat karşısındaki ezilmişliklerini giderir diye ümit ediyordu.

Son derece utangaç, kendisine emir verildiğinde bile yüzü kızaran, abartılı ahlaki değerlere inanmış biriydi. Fakat kişiliğini son dönemlerde en çok belirleyen özelliği Lara’ya duyduğu, umutsuz, melankolik aşktı. Lara onun idolü, tanrıçası, efsanesi, ruhu, kanı, canı her şeyiydi. Lara’nın tek bir sözü için ölebilirdi. Onun emrettiği bir şeyi yapmak için kendini parçalarken Nestor’u görmek tarif edilmez hisler yaratırdı insanda. Lara’nın bazan uzayan İstanbul seyahatlerinden nefret eder, o dönene kadar kendini öldürecekmiş gibi karanlık bir yüz ifadesiyle dolaşırdı. Onun için dünyanın en kötü zamanları Lara’nın çiftlikte olmadığı dönemlerdi. Yaşamının en mutlu gününü ise Lara’nın at üstünde ok atma talimleri yaptığı bir gün attan düşerek ayağını incittiğinde onu eve kadar kucağında taşıyarak yaşamıştı. O gece Lara’ya bakmak için doktor getirmiş, önemli bir şey olmadığını öğrendiğinde sevinçle havalara uçmuş, sonra sabaha kadar ölüm döşeğindeymiş gibi onun başında oturup ağlamıştı. Sabah olup Lara uyandığında Nestor’un rüyası bitmişti ve yıkkın bir halde onu bırakıp dışarı çıkmıştı. O gün Nestor hiçbir iş yapmamış sabahtan öğlene kadar çiftliğin bir kilometre uzağındaki uçurumun kenarına tüneyip geçit yapan bulutlara bakmış gözyaşı dökmüştü.

Nestor çiftlikte geç vakit başgösteren hareketliliğin nedenlerini anlamış, her biri ilahelere benzeyen üç kadının birer savaşçı Amazon kılığına geçerken sergiledikleri tutumları merakla izlemişti. Çiftlikte tanrısal bir dönüşüm süreci başlamıştı ve onun da bir şeyler yapması gerekiyordu.. Sonunda ne yapması gerektiğini hisleriyle bulmuştu. Geç vakit konukları olacağını gün boyu Lara’nın açmaktan kaçındığı telefonlardan çıkarmıştı ve onlar konuklarını karşılamaya gittiklerinde gerçek bir şölen sofrası hazırlamıştı.

Amforalar içinde şarapların olduğu, özel yapım peynirlerin tahta tabaklara bolca yığıldığı, ilkbahar meyvelerinin Neron’un sofralarını andırırcasına masaya tepelendiği, siyah köy ekmeklerinin koca dilimler halinde ortaya geldiği eski çağları andıran bir sofra kurmuştu Nestor. Bununla da yetinmeyip bir keçi kesmişti ve onun derisini yüzüp sofranın on metre ilerisinde yaktığı ateş üzerinde çevirmeye başlamıştı. Müfreze çiftliğe ulaştığında ateşte çevirilen etin kokusu ve olağanüstü güzellikte bir sofrayla karşılaştı. Bundan en çok etkilenen tabiatıyla Katre idi. Lara ise sanki döndüğünde böyle bir sofrayla karşılaşacağından emin gibi gözüküyordu. Nestor’u o denli iyi tanıyordu.

Katre büyülü bir dünyaya intikal etmekte olan bir küçük meleğin şaşkın gülücüklerini saçıyordu sürekli. Bu çiftliğe bir yıl önce de gelmişti. Fakat hiç de bugünküne benzer bir ortam yoktu o zamanlar. Aradan geçen sürede belli ki çok şey değişmişti. Akdeniz ikliminin ılık ve yağışlı kışlarında hüzünlü yalnızlıklara gömülen Lara belli ki sanatçı yaratıcılığının verdiği itki ile yaşadığı çiftliği bulutların üzerindeki bir öte aleme çevirmeyi başarmıştı. Katre bundan gurur duydu. Bir başka açıdan kendini yokladığında da kaygı duymadan edemiyordu... O, Lara’nın yanında kendini çok mutlu hissediyordu. Mutlu, güvende ve rahat... Bu normal miydi? Bir kadının bir başka kadının yanında dinginliği ve huzuru bulmasında yanlış olan bir şeyler yok muydu?.. Yoksa Katre o yüzden mi asla ve asla kendine uygun bir erkek bulamıyordu? On yılı aşan arayışı boyunca sayısız erkeğin kirli yönleri ortalara dökülürken, maskeleri düşerken ruhuna yayılan tiksinti, aslında asla ve asla bir erkeği sevemeyecek olmasının sonucunda mıydı? Yoksa Katre, Lara’ya mı aşıktı?.. Yoksa o, eşcinsel bir kadın mıydı?

Lara’ya duyduğu tüm hayranlığa rağmen bu düşünceden hoşlanmıyordu Katre. Sapkın bir seksüel eğilim içinde olmak gibi değerlendiriyordu bunu. Oysa aldığı eğitim, aile çevresinin etkisi, toplumda işgal ettiği mevki, tüm bunlar, o tür eğilimlerden uzak durmasını gerektiriyordu. Çokuluslu bir şirkette yönetici olan babası ve sanat galerisi sahibi annesi her zaman toplumdaki ana akımların temsilcisi, hatta önderleri olmuşlardı. Katre, bu baskın yaşam tarzına karşıt eğilimler geliştirmekten hep korkmuştu. Bunu aklına bile getirmek istemezdi. Babasını severdi. Hatta kendisine evlenmek için erkekler ararken model olarak babasını öngördüğünü şaşkınlıkla kendine itiraf etmişti defalarca. Fakat bu modele çok yaklaşan erkeklerle bir araya geldiğinde bile karşılaştığı sorunlar hep aynı olmuştu. Düzenbazlık, çıkarcılık, kadın kullanma sanatı, tahripkar seksüel ataklık ve hep kendini ele veren yalancılık... Yalancılık bu özellikler arasında en sahih olarak ortaya çıkandı. Erkeklerin, yalan söylerken penislerinin uzadığını farketmek artık ona ilginç bile gelmiyordu. Sadece bunu her gördüğünde daha çok edebiyatla ilgilenmeye, daha çok roman okumaya karar veriyordu. Çünkü edebiyatın yaratıcı ruhları bu kodları tespit edip sıradan insanların kullanımına sunuyordu. Geriye kalan sadece zahmet edip onları alıp okumak ve uygulamalı olarak gerçekliklerini görmekten ibaretti. İşte Pinokyo’da nasıl yapmıştı Collodi?... İlahi bir tespit... Şaşmaz ve kaçınılmaz... Ve hayattaki karşılığı inanılmaz derecede çarpıcı....

Katre, Lara ile olduğu zamanlar asla kaygı bilmezdi. Onun yanında rahatlardı. Onun derin, içten, zarif kişiliği, kibarlığı, düşünceliliği, vericiliği ve bunlara karşın şaşmaz sadakati, feragat ve adanmışlığı, sabır ve sükunu inanılamayacak derecede etkiliyordu Katre’yi. Zaman zaman durup düşünüyordu Katre; “Acaba ben bu kadına aşık mıyım?” diye. Açık yüreklilikle kendini sorguluyordu. Ama, hayır! Bu hummalı bir sevgiydi, ama asla seksüel hazların ve hormonların ittirdiği bir çekim değildi. Bunu biliyordu Katre. Çünkü kışın İstanbul’a geldiğinde onda kalırdı Lara. O geceler beraber yatarlardı. Herhangi bir kuraldışı niyet ya da tatmin arayışı içinde olmadan... Sadece içlerinden öyle geldiği için... Bu, güven ve huzur verdiği için... Kadın kokuları, ılık gövdeler, beyaz, pürüzsüz tenler, sıcak, tatlı nefesler... Hepsi de ne hoştu... Arada her an bir gövdeyi dalıp tahrip etmek üzere sinsice hazırlık yapan bir süngü olmaması güzeldi...

Şimdi yine o huzurlu anların tılsımı sarmaktaydı ruhunu. Mutluydu ve kendini çok iyi hissediyordu. Bir gece önce uğradığı ve onun için soyluluğa dair şifreler taşıdığı için çok önemli olan bekaretini kaybetmesiyle son bulan, otuz ikinci yaş esnasındaki tecavüzün verdiği alçaltıcı hislerin ağırlığı bile kalkmıştı kalbinin üzerinden. Çocukluk günlerindeki hafiflikleri andıran duygular vardı içinde. Sabah saatleri yaklaşıyordu. Tan kızıllığı gökyüzünü kaplamak üzereydi. Uzak diyarların çağrısı gibi böcek uğultuları duyuluyordu ve o üç güçlü Amazon kadını arasında bir şölen sofrasına oturmak üzereydi.

“Teşekkürler tanrım,” dedi içinden, “Bana bunu gösterdiğin için teşekkürler...”

3.

Çok geçmeden Cem’in Camaro’sunun homurtuları duyuldu. Nestor koşturarak çiftliğin tahta kapısını açtı ve araba içeri süzüldü. Kandillerin aydınlattığı masanın etrafına toplanmış alımlı kadınların saçtığı görsel efekt Cem’in ruhunda fırtınalar koparıyordu. Art arda inanışlar, ikonlar, alışkanlıklar, putlar yıkılıyordu Cem’in düşüncelerinde. Arzu edilen yaşam tarzı için her şey göze alındığında ne büyük güzellikler çıkabiliyor ortaya, diye düşünüyor ve karşısında duran görkemli kadınlara özeniyor, öykünüyordu. Bir yandan da bunu açık etmesinin sakıncalı olacağını düşünerek soğukkanlı davranmaya çalışıyordu.

Arabasından indiğindeki görüntüsü Nestor’u yaralamış, rahatsız etmişti. Sanki, ilahelerine koşut bir eril yaratık arenaya duhul olmaktaydı ve o güne kadar sahip olduğu bütün ayrıcalıklar elinden kayıp gitmekteydi. Bundan rahatsız olmuştu Nestor. Bütün fiziksel özürlerine rağmen o güne kadar içinden geçmeyen bir his bütün kişiliğine hakim oldu ansızın. Kendini Notre Dame’ın kamburu Quosimodo, Cem’i ise Esmeralda’nın talihli sevgilisi gibi gördü. Bundan acı duydu. Lara’ya duyduğu hayranlık ve platonik aşkın bu sarışın dev tarafından nasıl ayaklar altına alınıp tuzla buz edileceğini düşünüp içsel kanamalar yaşadı. Zavallı Nestor’un bilmediği, Cem ile Lara’nın hiç de yeni karşılaşan iki kişi olmadıkları ve geçmişin yaralarıyla malul kişiliklerinden taşan korkulardı.

Tanrılar dağında verilen bir şölende son model bir müzik cihazından yükselen klasik arp melodileri ortamın efsununu öte boyutlara taşıyordu. Katre ve Cem, bu çiftlikte yaşamın hep böyle sürüp gittiğini sanmışlardı. Oysa gerçek bu değildi. Dönüşüm sürecinin zirve yaptığı an bir önceki geceydi. Ama yine de ortamdaki herkes binlerce yıldan beri bu şölen sofrası Olimpos Dağı’nın eteklerinde bu şekilde kurulurmuş gibi davranmaktan ayrı bir haz duyuyordu.

Nestor’un kaygılı bakışları arasında Cem’i sofraya davet ettiler. Dört genç kadının arasına oturan Cem alevlerin yalımlar halinde saçtığı gölgelerden ilave anlamlar kazanan yüzleri inceliyordu. Hepsini de çok derin buluyordu. Önü alınamaz bir duygu onu yeni alemlere doğru sürüklüyordu ve o, şelaleye doğru hızla ilerleyen bir salın üzerindeki çaresiz, anlamsız, felaketzede kişiydi. Sonunun ne olacağını tam olarak bilemiyor, engellenemez yöneliminin felaketlerle sona ermemesi için mucizelere güvenmekten başka yapacak bir şey bulamıyordu. Buradaki garip yaşam ve eğilimler onun içinde gelişen duygularla türdeşti. Bu gidişin, bu anaforun, bu akıntının onu sürükleyeceği çağlayanlardan düştüğünde ne olacağını bilmek istiyordu Cem. Bunu anlamak istiyordu.

Masaya oturduktan hemen sonra Lara, kentli giysiler içindeki tek kadın olan Katre’ye dönerek;

“Rahat bir şeyler giymek ister misin?” diye sordu.

Belli ki bundan amacı, onu, ortamın sihirine kasteden, görüntü kirliliğine yol açan o sıradan kentli üniformalardan soymak görsel efektin estetik boyutunu kusursuzlaştırmaktı. Katre bunu sevinerek kabul etti. Lara’nın bir işaretiyle Zara ve Maya, Katre’yi alıp içeri götürdüler. Cem ile başbaşa kalmıştı Lara. Konuşmak durumundaydılar. Ama ikisi de bundan özenle kaçınıyordu. Çünkü sözcüklerle anlatmaya kalkışacakları her şey, karşı karşıya oldukları yeni yaşamların ve yeni ufukların betimlediği, söylediği, ifade ettiği düşünce zenginliğinin görkemi yanında fazlasıyla alelade kalabilirdi. Bunu istemiyorlardı. Vardıkları nokta, yaşamlarının onları sürüklediği yeni eğilimler anlatılamayacak, sorgulanamayacak kadar sofistike ve derin anlamlar taşıyordu. Bunu dile getirmek için büyük bir edebiyatçı olmak bile kifayetsiz kalabilir, böyle bir teşebbüs sonucunda her şey yanlış anlaşılmak ya da sapkınlıkla suçlanmakla son bulabilirdi.

Kendini ele vermemeye çalışan hayran bakışlarla karşılarındakini süzdüler. Geçmişte birbirlerine karşı besledikleri duyguları düşündüler. Birbirlerine yaptıklarını düşündüler. Sonuçta ikisinin de aklından geçen şey aynıydı. Birbirlerini on altı yıl aramamalarını oluşturan dehşet neydi? İkisi de bunu düşünüyorlardı. Birbirlerini bu mahrumiyete sürüklerken içinde oldukları eylem birliği neyin işaretiydi? Bu ödenen diyet nelere karşılık geliyordu?

Sonuçta öylece, tek sözcük etmeden birbirlerine bakıp durdular. Çok geçmeden Katre, enterne bir Amazon esir görüntüsünde Zara ile Maya’nın arasında koşar adım geri geldi. Topuklu sandaletler ve deri bir tünik giymişti. Silahsız ve aksesuarsız olması, savaşçı kimliğinden uzaklaşmış bir Amazon esire duyulan şehvet duygusunu uyandırıyordu. Korkunç seksi olmuştu. Cem bile irkildi bu güzellik karşısında. İnce, uzun gövdesi, uzun, çıplak, sütun gibi bacakları, yarı açık dolgun göğüsleri, beline kadar uzanan gür, kumral saçları ve masmavi gözleriyle aşk tanrıçalarıyla yarışabilecek güzelliğe erişmişti. Bir önceki gece ağlayıp sızlayan, kentli, obsesif, savunmasız, frajil, soluk ruhlu, mızmız, tacize uğramış, yıkkın zavallı dişi mahluk gitmiş, yerine bir mitolojik figür geri gelmişti. Yalımlar yüzüne vurduğunda anlamlı ifadeleri derinleşip sarhoş ediyordu insanı. Gülümsedikçe yanaklarında ortaya çıkan gamzeler insanı büyülüyor, koşup onu yakalayıp bağrına basmak arzusunu uyandırıyordu. Lara bile sarsılmıştı onun açığa çıkan görüntüsünden. Dayanamayıp onu bir daha kucakladı. Bir bebeğe yapıldığı gibi boynunu ısırdı ve tebessüm etti. Ve ortama yayılan çok yönlü seksüel tuzaklar yeni kimliklere tecessüs ve arzu saçarken açık vermemek için hepsi önlerine bakıp yemeklerine konsantre oldular. Elleriyle parçaladıkları etleri süratle yeyip uyku için düzen almak istiyorlardı.

Işıyacak yeni gün, umuyorlardı ki bir enigma haline dönüşen yeni yaşam tahtasına kabul edilebilir açıklamalar getirecek, yönler çizecekti. Bunu tüm kalpleriyle umuyorlardı. Çünkü başka türlüsü felaketlerle dolu bir yol olurdu. Ve felaket artık dünyanın taşıyamayacağı kadar çok yaşanmıştı. Sürdürülebilir bir hayat ve dünya için felaket dışında yeni yepyeni bir şeyler, bulgular, öneriler, eğilimler, coşkular ve aşklar gerekiyordu. Bunları keşfedecek insan türleri olsa olsa bu antik masanın çevresinde toplanmış aşkınlar ve kaçkınlar ya da sıradışılar olabilirdi. Bu ilahi bir işaretti.

4.

Arp seslerininin ruhsal sağaltım yayan dinginliği ve yatıştırıcılığı arasında yemeklerini tamamladılar. Lara, bir an önce Katre ile eve çekilmek ve neler olup bittiğini öğrenmek istiyordu. O yüzden sabırsızlıkla herkesin yemeğini bitirmesini bekliyordu. Adeta herkesin lokmalarını sayıyordu. Ortama yaydığı sabırsızlık öylesine etkili oldu ki sofradakiler apar topar yemeklerini bitirdiler. Lara, Katre ile kendi yatak odasında kalacaktı. Katre’yi oraya kadar güvenle taşımış Cem’e yabancı muamelesi yapılması, dışlanması, evin dışında Zara ve Maya’nın kaldığı kulübede kalmasının önerilmesi hiç de doğru olmayacaktı. O yüzden Lara, Katre ve Cem’e işaret ederek içeri geçmelerini önerdi. Cem, olasılıkla salonda hazırlanacak bir yatakta Herakles yontusunun yakınlarında bir yerde yatacaktı.

Fakat Lara’nın işareti beklenmedik bir tedirginlik yarattı ortamda. Sanki hep birlikte sürdürülecek yeni bir yaşam tarzı için yola çıkılırken birileri dışlanıyordu. Zara ve Maya şaşkın, tereddütlü ve hayal kırıklığıyla dopdolu bir hüzünle eve doğru yönelmekte olan iki kraliçeye ve onları “seçilmiş adam” görünümüyle takip eden Cem’e bakıyorlardı. İçleri burkuluyor ve bundan hoşlanmıyorlardı.

Daha da garip olan Nestor’daki kıpırtılardı. Nestor bu gelişmeden hiç hoşlanmamıştı. Kraliçesi, idolü, ilahesi, tanrıçası gözünün ışığına baktığı, dünya güzeli büyülü yaratık, antik kahramanları anımsatan bir erkekle evine giriyordu. Nestor’un içini saran yıkıntı onu perperişan ediyordu. Onun küçük, masum, zavallı düşünüşüne göre kraliçesi, aşkı, ruhu ve efsanesi elden gidiyordu. Orada meş’um bir gece yaşanacak. İki görkemli Amazon kraliçesi bu lanet erkekle halvet olacak ve son aylarda adım adım gelişen bu efsunlu alem bir çırpıda yok olacaktı. Hemen yarından itibaren her şey süratle eski günlere dönecek, sıradanlaşacak, yok olacaktı. Bu büyülü düş sona erecekti. Utanmasa bulunduğu yerde ağlayacaktı Nestor. Kendini aldatılmış, kullanılmış ve mahvedilmiş hissediyordu. Ama kalbini yokladığında hala Lara için yanıp tutuştuğunu ve onun tek bir sözcüğü için ölebileceğini acıyla farkediyordu. Ağlamamak için kendini zor tutuyordu.

Zara ve Maya ise şoku kısa sürede üzerlerinden attılar. Lara’nın onlara şömine başında geçen, birbirlerinin yaralarını sardıkları soğuk ve karanlık kış gecelerinde anlattığı öyküleri anımsamaya başlamışlardı. Amazonlar’ın yılda bir kez erkeklerle birlikte olmalarını, onları seksüel amaçları için kullanıp sonra yok etmelerini, öldürmelerini ya da sakat bırakıp köleleştirmelerini anımsıyorlardı. Yaşadıkları bu son gece, tüm bu öykülerin betimlediği ortamlara o kadar benziyordu ki!... Gün boyu talimler, ok atmalar, ata binmeler, sonra savaş kıyafetlerine bürünüp bir müfreze gibi çiftliği terketmek, gece boyu yapılan taktik intikal, mağrur kadın savaşçıların nal sesleriyle çınlayan gece ve Katre’ye yapılan görkemli karşılama... Zara ve Maya bu gecede bir başkalık olduğunu düşünüyorlar ve bunun hakkını vermek için bir şeyler yapma ihtiyacı duyuyorlardı. Uzun aylardan beri bir erkekle birleşememenin yakıcı yoksunluğunu alev alev tutuşmakta olan cinsel organlarında hissediyor, önü alınmaz bir şehvetin çığlığıyla köpürüyorlardı. Unuttukları cinsel kimlikleri bir anda uyanmış ve başlarına dert olmuştu. Onu susturamıyorlar, mart kedileri gibi acıyla kıvranıyorlardı.

Aslında Zara’nın da Maya’nın da aklından geçenler aynıydı. Ama bunu dile getirmeye korkuyorlar, ilk önce açık eden kişi olmak istemiyorlardı. Bakışlarıyla anlaşmaya çalışıyorlardı. Bunda başarısız oldukları söylenemezdi. Birbirlerini o kadar iyi anlıyorlardı ki... Ortamda tek bir erkek kalmıştı. O da bir kadına yaşamı boyunca sahip olamamış kız oğlan kız, sağır ve dilsiz Nestor’du. Karanlık bir ahırda yaşanacak çılgın bir aşk gecesi ona verilecek en büyük ödül olacağı gibi, genç Amazonlar’ın estetik arayışları açısından da sıkıntı yaratmayacaktı. Karanlıkta her erkek aynı değil miydi?... Pis kokan ve sert... Kaba, duyarsız ve vahşi... Tahripkar ve bencil... Küstah ve haddini bilmez... Aceleci bir sefil sopa...

Üstelik Nestor’la yaşayacakları böyle bir geceden sonra, onun bunu herhangi birine anlatma olanağı asla olamayacaktı. Dolayısıyla Lara bunu asla bilemeyecekti. Hem bakarsın, ertesi sabah Lara’nın gösterebileceği cüretkar bir Amazon hamlesi onlara da cesaret verirdi ve bu sefil zavallıyı yaşadığı çılgın seksüel haz gecesinin ardından öteki dünyaya gönderiverirlerdi. Lara, Cem’e böyle bir şey yapacak olursa, onlar da en az onunki kadar vahşi bir şey yaparlardı. Bundan geri duracak dişiler değillerdi onlar...

Lara, Katre ve Cem evden içeri süzülüp kaybolduklarında iki genç kızın gözleri Nestor’a döndü. Nestor önce ne olduğunu anlayamadı ve süratle masayı toplamaya koyuldu. Bir makine gibi çalışıyor, başını kaldırıp kimsenin yüzüne bakmadan sinmiş bir köy gelini gibi hizmet ediyordu. Zara ve Maya ise giderek külhanbeyi gibi oturmaya, bulundukları yerde yayılmaya, otururken bacaklarını erkekler gibi açmaya ve cinsel fanteziler kura kura Nestor’u süzmeye başlamışlardı. Artık iki genç kız da ne istediklerini biliyorlardı. Bu gece bambaşka bir geceydi. Kraliçeleri evine bir erkek aldığına göre onların da bir şeyler yapmaları doğaldı. Bu, haklarıydı. Bu, daha uygun biriyle olamazdı. Nestor bu gece için adanmış, tanrının gönderdiği bir kurbandı.

Nestor giderek üzerinde yoğunlaşan bakışlardan rahatsız olmaya başlamıştı. Bir şeyler sezer gibi olmuştu. Korkuyordu. Aslında iki genç kızı sıkı bir kavga sonunda alt edebilirdi belki. Ama böylesi bir kavga sonunda onlardan birine bir şey olursa bunu Lara’ya anlatabilme olanağı bile yoktu. Üstelik kızlar öylesine güçlü ve atletiktiler ki çatışmanın kanlı geçmesi kaçınılmazdı. Nestor, keçi çevirdikleri ateşi de su döküp söndürerek işlerini bitirdiğinde durup iki genç kıza baktı. İkisi de gözlerini üzerine kilitlemiş, yiyecek gibi bakıyorlardı. Lara’nın evinden müzik sesi yükseliyordu. Olasılıkla Lara müziği iyice açmıştı, içeride konuşulanlar duyulmasın diye. Ama acı olan şuydu ki, dışarıda olacakları da duyamayacaktı. Nestor haykırmak, haykırmak istiyordu. Ama ne yazık ki bu yetisi de yoktu.

Ansızın gözgöze geldiği Zara’nın bakışlarından kurtararak gözlerini vargücüyle kaçmaya başladı Nestor. Koşuyor, koşuyor, koşuyordu. Sonsuza kadar, dünyanın sonuna kadar kaçmak istiyordu. Bu iki vahşi dişiden çok korkuyordu. Zara ve Maya hemen atılarak onu kovalamaktansa henüz ahırlarına sokulmamış atlarına doğru seğirttiler. Çevik sıçrayışlarla atların üzerinde atladılar. Kızılderililer kadar usta, mahir biniciler iki dakikaya kalmadan otlakta koşturan Nestor’u aralarına aldılar. Nestor iki atın ortasında koşmaya çalışıyor, bütün gücünü harcıyor ama giderek kıpırdayamaz hale geliyordu. Gücünün sonuna gelmek üzereydi. Ansızın atlar geri kalmaya başladı. Geride kalan Maya, başının üzerinde bir sopaya tutturulmuş, uçlarına ağırlık bağlı çapraz ipleri sallıyordu. İpleri ani bir kol hamlesiyle fırlattığı sırada Nestor, acaba kurtuluyor muyum, peşimi bırakıyorlar mı, diye düşünerek son gücünü kullanıyordu. Tam ormana dalmak üzereyken iki ayağına kenetlenen bir iple bacakları birbirine yapışıp işlevsizleşti. O hızla yere yıkıldı ve başını ormanın kenarındaki iri bir ağacın gövdesine “küüüt!” diye geçirerek kendinden geçti.

İki genç kız, atlarından inip, baygın adamı kendine getirmeye çalıştılar. Onun ölmesinden korktular. Şükür ki ölmemişti Nestor. Ama başını fena vurmuştu ve yavaş yavaş kendine geliyordu. Kendine gelmeden önce, ellerini ve ayaklarını sıkıca bağlayıp bir uyku tulumu gibi onu ata yüklediler.

Gözleri seviçle ışıldıyordu. Çiftliğe dönmek üzere yola koyuldular. Tan yeri ağarmakta, yeni bir gün doğmaktaydı. Lara’nın evinde olabilecekleri gözlerinin önüne getirip şehvet alevlerine düşüyorlardı. O an için tek dilekleri atlarının üzerindeki kemik torbasının kendine gelip uyarılabilir bir canlıya dönüşmesiydi.

5.

Lara, Katre ve Cem’le birlikte çiftliğin kalın taş duvarlar üzerine, ahşap konstrüksiyonla çatısı atılmış, kalın kayın ağaçlarıyla makası kurulup çatkıları arasına deniz gören eğik tavanlı odalar yerleştirilmiş kocaman, masalsı evine girerken arkasında bıraktığı üç genç insanın içinde oluşan fırtınalardan habersizdi. Aklı sadece ve sadece bir an önce Katre’nin başına gelenleri öğrenmekteydi. Sözkonusu tecessüs, yılların ardından karşılaştığı etkileyici flörtü Cem’le konuşması gereken binbir konuyu, sorgulanması gereken yıkkın gençlik yıllarını ve onca çekilenleri ikinci plana atmıştı.

Cem ise kendini bulutların üzerindeki bir masal alemine yükseltgenmiş, şaşırtıcı ve sarhoş edici bir düşte var olma şansı bulmuş bir android gibi hissediyordu. Üstelik bu düşsel dünya, onun geçmişini harab eden bir tanrısal iddia tarafından inşaa edilmişti. Lara tıpkı gençlik yıllarında olduğu gibi, aykırı, sıradışı, yaratıcı, başat, iddialı bir konumda gözüküyordu. Bundan hoşnutluk duydu Cem... Hiç değilse yaşamını çıkmaz labirentlerde helak eden serüvenlerin başlatıcısı kadın, sıradan bir insan değil, doğaüstü bir ilaheydi. Buradan hareketle, bir ilahe tarafından örselenmiş erkekliğinin ve düştüğü aciz yılların boşuna yaşanmamış olduğunu düşünüyor, acılarla dopdolu geçmiş yıllarına teselli buluyordu. Öyle ya; onu sanatının doruklarına taşıyan duyarlılık başka nasıl vücuda gelebilirdi ki?.. O nasıl ülkenin en önemli sinemacısı olabilmişti? İşte, belli ki, gençlik yıllarında onun yaratıcılığını ateşleyen ve çalışma azmini kamçılayan ve yaşam karşısında derinlikler edinmesini sağlayan şey Lara’dan başkası değildi. Lara ve onun ruhuna saçtığı dehşet... Lara ve onun tahrip edici dişil agresivliği... Lara ve onun erişilmez güzelliği... Lara ve onun derinliklerle donatılmış saldırgan sertliği... Lara ve onun vahşeti... Lara ve serüvenleri... Lara ve efsaneleri...

İçine düştüğü yeni gezegeni anlamaya çalışan bir kaşifin cüreti ile üssünden ayrı düşmüş ürkek bir androidin araştırmacı korkaklığının bileşkesi gibiydi Cem’in içinde bulunduğu ruh hali. Karşılaştığı her şeyden etkileniyordu; duvarlara asılı tablolar, sağa sola özensizce yerleştirilmiş intibaı veren yontular ve her biri ekstrem bir yaşam gustosundan süzülüp mekanda yer bulmuş koca, kaba mobilyalar... Savrukluk ve hercailikle sağa sola kondurulmuş her nesnenin varoluşunu biraz incelediğinde arkasında yatan derin düşünceyi kavrıyor ve hayranlıkla korku karışımı hisler içine düşüyordu Cem. Lara’nın kendisini çarpıp, tutsak ettiği o trajik gençlik yıllarından bu yana boş durmayıp derinlikler dünyasında yol aldığı her halinden belliydi.

Fakat garip olan ve Cem’in ruhunu serinleten bambaşka bir şey vardı ki bunu yadırgamadan edemiyordu. Cem kendini, Lara’yı o gece ilk gördüğü andan itibaren şiddetle sorguluyor, silkeliyor ve bir şeyi açığa çıkarmaya çalışıyordu: Lara’ya hala aşık mıydı? Bu sorgulamalarının hepsinin sonucunda aynı yere varıyordu: Hayır! Ve bu ona harika geliyordu. Hatta buna inanamıyordu. Üzerinden böyle bir yükün ve tutsaklığın kalkmış olmasını bir mucize olarak görüyor ve bunun nasıl gerçekleştiğini anlamaya çalışıyordu. Defalarca kendi kendini test ediyor ve aynı sonuca ulaşıyordu. Evet, artık Lara’nın gözlerine bakabiliyordu. Onu gördüğünde kalp çarpıntılarına düşmüyor, dizbağlarının çözülüp onu paniklere düşürmesine acıyla tanık olmuyordu.

Lara hala gözünde ulaşılmaz bir insanüstü ilaheydi ama artık başka, bambaşka şeyler vardı Cem’in duygular dünyasında. Uzun süreden beri içinde bulunduğu gay ilişkiler onu başkalaştırmıştı. Artık karşı cinsin “apel”lerine kanamıyor, bunda bir özellik bulamıyordu. Onun için hiç farketmiyordu artık. Erkek ya da dişi; bir insanın seksüel tercihini, ilişkiyi sürdürüş tarzını, tatmin aradığı noktayı hiç dikkate almıyordu. Onun için daha önemli olan bir insanın kişiliğiydi. Özel biri olmasıydı. Ruh zenginliği taşıması, serüven duygusu vermesi, güvenilir, sağlam bir karaktere sahip olması ve koruyucu kişiliği olmasıydı. O yüzden Cem tam anlamıyla “androjen” bir kişilik olmuştu artık. Onun için eşcinsel, travesti, efemine tanımları çok yetersizdi. O insanların cinsel kimliklerini cinsel organlarının belirlemediğini, kişiliklerin taşıdığı estetik değerler, yaşama duyulan özen ve stil sahibi olmak gibi özellikleri çok daha ön plana alıyordu artık. Bunlardan etkileniyordu daha çok. Birlikte yaşadığı Pierre bu tanımlara uygun biriydi. Onu gerektiğinde yalnız bırakabiliyor, hep yanında yöresinde dolaşıp rahatsız etmiyor, kendi zengin iç dünyasında sörf yaparken kanatlanıp uçuyor sadece ve sadece bazı özel ortak zamanları onunla paylaşıyordu. O noktada da tutkulu, arzulu, tatmin arayan bir cinsel açlıkla değil, koruyan ve korunulan, merak eden ve merak edilen, düşünen ve düşünülen androjen bir yaratık gibi davranmayı biliyordu.

Pierre hazır giyim işinde çalışan bir stilistti. Bir Fransız firmasının küçük hissedarıydı. Firmanın ucuz işgücü olan ülkelerdeki fason üretiminin yönlendirilmesini de üzerine almıştı. Yaşamı İstanbul’la Paris arasında geçiyordu daha çok. Bazan fason imalatını denetlemek için Çin’e ve Hindistan’a da gittiği olurdu ama bu seyahatleri kısa kesmeyi tercih ederdi. Modacılarda sıklıkla rastlanan efemine görüntüye sahip değildi. Aksine iri yarı, siyah saçlı, gür sakallı, beyaz tenliydi. Atletik ve güçlü bir yapısı vardı. Derin bir yaşam kültürüne sahipti. Oturduğu her sofranın bir sanat eserini andıryormuşçasına estetik olmasına dikkat eder, arkaik Fransız şansonları dinlerdi. İki önemsediği hobisi vardı. Bunlardan biri degüstatör düzeyinde şarap kültürü, diğeri ise otomobil yarışlarıydı. Formüla yarışları olduğunda eve kapanır, dünyayla ilişkisini keserdi. Bazı lokal yarışlara katıldığı da olurdu. Burada önemli olan, yarışmaktan çok, hız duygusunun ekstrem sınırlarına varmak üzere olunan noktalarda birkaç kere yaşadığı orgazmdı... Ereksiyon olamamış bir erkekliğin, yarışmanın üst limitlere taşıdığı heyecan yüzünden garip boşalmalara sürüklenişi onu bu işe aşık etmişti. İktidarsızca bir tatmin yolu olan bu yarış heyecanına bayılırdı Pierre. Denebilir ki cinselliğinin yüzde doksanı da bu garip ilişki şeklinden ibaretti. Onun otomobillerle sevişen biri olduğunu iddia etmek abartı olmazdı o yüzden.

Pierre ile Cem arasındaki ilişki iki gay’in ortaklaşa yaşamından çok iki androjen kişiliğin ahtine benziyordu. Sınırsız bir dayanışma ve aidiyet duygusuydu önemli olan. Bunun dışında hiçbir şeye önem vermez, bağımsız takılırlardı. Birlikte yattıkları bile pek nadirdi. Üstelik bu birlikteliklerinde ilişkiye girdikleri çok daha nadirdi. Cinselliğin bu boyutundan uzak olmak isteyen bir halleri vardı. Onlar sadece inanmayı ve güvenmeyi seviyorlardı. Başka bir şey istemiyorlardı yaşamlarında. İnanmak ve güvenmek içinde birbirlerini elverişli buluyorlardı. Gerek estetik, gerek duyarlılık, gerek aşkınlık, gerek erdemlilik açısından... Tüm bu nedenlerle birbirlerini çok seviyorlardı. Ama bu, salya sümük, saldırgan ve müptezel bir sevgi değil. Son derece “cool” bir aşktı.

Tüm bu nedenlerden dolayı Cem, Katre’yi Olimpos’a getirmek için yola çıkarken Pierre’e haber vermediği için tedirgindi. Onu kırmış ve merakta bırakmış olmaktan korkuyordu. Yol boyu onu cep telefonundan aramayı düşündü. Ama bunu da yapamadı. Eli bir türlü telefona gitmek bilmiyordu. Bundan korkuyordu. Pierre’i aldatmış gibi hissediyordu kendini. Böyle düşünmesi için bir neden yok gibi gözükebilirdi ilk anda; bir dosta yardım etmek için bir geceliğine kentten uzaklaşmakta ne gibi bir fenalık olabilirdi? Pierre buna neden alınsındı ki?... Ama işin aslı hiç de öyle değildi. Cem uzun, uzun, çok uzun yıllardan beri ilk defa bir kadın için bir şeyler duymuştu. O da Katre idi. Onu ilk gördüğü anda etkisi altına girmişti. Ve Lara’nın referansı dolayısıyla yardım etmek zorunda olduğunu hissettiği bu erişilmez güzellikteki kadın, uğradığı feci tecavüzü anlatırken göğsüne kapanıp ağlamaya başladığında Cem onun ipek gibi saçlarını okşarken olağanüstü bir aşağılanmayı yaşamaya başlamıştı. Önü alınamaz bir şekilde erekte oluyordu ve bu hiç de alışkın olduğu bir şey değildi. Hele kollarını arasında bir kadın varken...

Aslında Cem, Pierre’e yalan söylememek için onu aramıyordu. Çünkü yol boyu gelirken Katre’nin güzelliğinin saçtığı sihire tutsak olmuştu. Kalbi deli gibi çarpıyordu ve onun acılı göz yaşları yanaklarından süzülürken kalbinden parçalar koparıp düşüyordu sanki. O gece Lara ve Katre’nin birlikte yatacak olmasından dolayı bir sıkıntı duymuyordu. Çünkü, birisi geçmişini birisi bugününü tutsak eden bu iki tanrıça birlikte yatarlarken çok daha sağlıklı düşünüp kendini tartacağını biliyordu Cem... Ona ne olmuştu?... Neler oluyordu?... Kırklı yaşlara merdiven dayarken ilk görüşte aşk olayına düşecek kadar çocuklaşmak nedendi? Neyin birikmişliğiydi bu? Ruhunda açığa çıkmakta olanlar nelerdi? Ve o bunları Pierre’e nasıl anlatacaktı?

Katre’ye baktığında onun güzelliği, soylu duruşu, incecik, uzun boyu, masmavi gözleri ve kumral saçları karşısında eriyip gidiyordu Cem. Bunu anlayamıyor, istemiyor, korkuyor, ağlamaklı oluyordu... Ama Katre’nin peri şarkılarını andıran ses tonu, kentli iş kadınlarında bulunan içi boş özgüveni, narin yapısı ve duygusallığı karşısında hiçbir duygusuna engel olamıyordu.

Şükür ki Lara’nın gözü dönmüştü ve Katre’nin başına gelenlerin ayrıntısını öğrenmekten başka bir şey düşünmüyordu. O yüzden Cem’deki başkalaşımı farkedemiyor, bir an önce Katre ile odasına çekilmek istiyordu. Cem bunun bir an önce olması için olanak sağladı. Sus pus olup bir koltuğa gömüldü. Uykusu varmış gibi davrandı. Gözlerini kısıp, yayıldı. Katre gelip onu yanaklarından öpüp;

“Teşekkürler kahramanım! İyi geceler...” dediğinde yanaklarına alev düşmüş gibi fırladı.

Sonra kendine gelip açık vermemeye çalıştı... İki kadın odalarına çekildiklerinde Cem bir parça daha sakinleşmişti. Olan biteni ve kalbinden geçenleri anlamaya çalışıyordu. Tan yeri atmak üzereydi. Hafif bir kızıllık yayılmaktaydı gökyüzüne. Denizin maviliği karanlıkları aralayarak ortaya çıkmak ister gibiydi. Olimpos dağının eteklerindeki bu büyülü yerde ne yaptığını soruyordu kendine Cem... Uzaktan at kişneyişleri duyar gibi oldu. “When a man loves a woman,” çalıyordu. Başını ellerinin arasına aldı Cem. Karamsarlıkla düşünmeye başladı. O sırada şarkı sona erdi. Yerinden kalkıp müzik cihazına doğru yürümek istedi Cem. O anda şaşkınlıktan donakaldı. Adeta Pierre karşısındaydı... Diz bağları çözüldü, yere yıkılacak gibi oldu Cem... Lara’nın yapmakta olduğu yontu ile karşılaşmıştı ve ortaya çıkan tanrısal figür öylesine Pierre’e benziyordu ki... Antik yontulardaki gibi dev kaslar, gür sakallar, onun aşmış bakışı ve yargılayan yüz ifadesi... Ne yapacağını bilemedi Cem. Aynı anda cep telefonunun titreşimi yayıldı beline. Korkuyla eline aldı telefonu. “Aman tanrım bu Pierre!” diye fısıldadı. Pierre arıyordu onu. Numarasından tanımıştı Cem. Telefonu açmak istemiyordu. Korkuyordu bundan. Donakalmış vaziyetteydi. Bunlar kötü, çok kötü belirtilerdi. Pierre’e benzeyen bu insan ötesi gövde onu tam da bir kadına vurulduğu anda basmaktaydı. Ve o aynı zamanda antikitedeki büyük kahraman Herakles’e de o kadar benziyordu ki... Dizlerinin üzerine çöktü Cem. Kollarını kaldırıp, adakta bulunan bir antik çağ insanı gibi bakışlarını yukarı çevirdi. Yalvarmak istiyordu, birine, bir şeylere yalvarmak istiyordu. Ama bunun ne olduğunu bilemiyordu. O sırada iki küçük sinyal geldi telefonundan. Pierre onun telefonu açmak istemediğini anlamış, mesaj gönderiyordu:

“Tek bir harf gönder... Yoksa seni aramaya çıkmak zorundayım. Seni merak ediyorum. Pierre...” diyordu mesaj.

“Affet!” diye yazabildi zorlukla Cem. Mesajı gönderdi. Ve yere kapanıp ağlamaya başladı.

Cem’in kapandığı yere tepeden bakan Herakles yontusu yeni savaşları ve serüvenleri ufukta gören bir yiğit gibi acıyla gülümsüyordu sanki...

6.

Odalarına çekildiklerinde Lara, kendini yatağın kenarındaki koltuğa atarak, “Haydi başla anlatmaya,” dercesine bakmaya başladı Katre’ye. Katre ise bir anda kendini hesap vermek üzere tahtaya kaldırılmış bir öğrenci gibi hissetti. Uğradığı saldırıyı ve öncesinde gelişen saçmalıkları Lara’ya anlatırken çekeceği acılar gözünde büyüdü. Ama bunu yapmanın kaçınılmaz olduğunu biliyordu. Başından geçenleri bir bir Lara’ya anlatmadan onun elinden kurtulamayacağını çok iyi biliyordu. Oysa, Lara’nın yarattığı gerçeküstü dünyaya geçtiğinde tüm acıları sona ermiş, rahatlamıştı. Geride kalan o felaket gecesini değil, tüm gençlik yıllarını kaplayan yoksunlukları, hayal kırıklıklarını, endişe ve arayışları ve doğru erkeği bulmak için sürdürülen umutsuz kovalamacaları ve yaşanılan aleladelikleri unutmaya çoktan hazırdı. Düşlerindeki dünyaya ulaşmışken bunları hatırlamak zorunda olmak çok acıydı.

Belki onu acıtan, fazlasıyla ıstırap veren tek bir şey vardı ki, o da kişiliğinin püriten bir ögesini zorbalara kaptırmış olmasıydı. Yıllarca beklenilen aşık olunacak erkeğe sunulmak üzere özenle korunan o saflık ve temizlik “belgesi” alçakça kirletilmiş, ayaklar altına alınmış ve adeta ruhunun bir parçası koparılıp götürülmüştü. Şimdi, ruhuna, gövdesine, kişiliğine ve gücüne hayran olduğu bir yüce kadın karşısında amirine hesap vermek üzere titreyen bir memur edasıyla bu çirkinliklerin öyküsünü anlatması gerekiyordu. Bunu istemiyordu. İstememenin de ötesinde bir şey vardı bunda. Sanki bunları bir kez anlattığında kayıtlara geçecek bu bilgiler silinmez bir leke olarak onu ölüme kadar takip edecek ve bir daha asla normal ve temiz biri olamayacaktı. Oysa bunlar anlatılmasa kayıtlara geçirilmemiş olacaktı ve yaşadığı acılar kalbinin kuytu bir köşesinde unutulmaya bırakılacaktı.

Ama Lara hiç de böyle bir şeye izin verecek gibi gözükmüyordu. Bakışları kararlı ve sertti. Adeta, kavminin kutsiyetine halel getirmiş saldırganın kim olduğunu öğrenmekten başka bir şey düşünmüyordu. Olasılıkla bunu öğrenmekle yetinmeyecek ardı sıra mutlaka bir şeyler yapmak gereksinmesini duyacaktı. Lara’nın olayı bu noktaya taşımış olmasında kuşkusuz Katre’yi gerçekten de kutsiyeti olarak görmesinin büyük etkisi vardı. Lara onu Amazonlar’ın efsanevi güzelliklere sahip prenseslerinden Antiope’den farksız görüyordu. Tüm kavmin geçmiş ve geleceğinin bütün insanüstü güzelliklerini taşıyan bu kadına dokunulabilmiş olmasını hazmedemiyor hatta daha da ileri giderek bunu tarihsel felaketlerin tekerrürü olarak görüyordu. Atina’nın efsanevi lideri Theseus’un Antiope’un güzelliğine vurularak onu kandırıp götürmesi ve erkekler dünyasının rezillikleri içinde sıradanlaştırmasının bir alameti olarak görüyordu bu olayı. O olayın altından kalkamayan Amazonlar’ın yenilgiyle sonuçlanan Atina kuşatmasının kavme verdiği yıkıntıyı anımsıyor ve kendince buna müdahale etmek gereğini duyuyordu. Ama aslında Lara’nın aklını başından alan ve bu tür hezeyanlar görmesine neden olan Katre’nin yani Antiope’un akıllara durgunluk veren güzelliğinden başka bir şey değildi. Lara kendine itiraf etmekten ne kadar kaçınırsa kaçınsın Katre’yi deli gibi seviyordu.

“Kimdi o sefil!” diye ansızın gürledi Lara. Katre’nin konuşmamak için bahaneler aradığını farketmişti ve kararlılığını göstermek istiyordu.

“Anlayamadım?” dedi Katre.

“Tecavüz değil mi?... Tecavüze uğradın değil mi!” diye sinirden titreyerek konuştu Lara.

Başını önüne eğdi Katre. Yanıt veremedi.

“İki kişiydiler üstelik değil mi?”

“................”

“Nasıl yaparsın bu hatayı?! İki erkeği nasıl evine getirirsin? Üstelik hiç tanımadığın iki erkeği. Belki de tanıştığın ilk gece!”

Başını kaldırdı Katre. Konuşacak, itiraz edecek gibi oldu. “Tanımadığım kişiler değillerdi,” diyecekti. Ama söyleyemedi. Yutkundu. Sözcükler boğazında düğüm oldu. Lara ise bir kaplan gibi atıldı:

“Tanışıyorsun, yemeğe çıkıyorsun, onlara aşık olunabilir sanıyorsun, bu reziller seni anlayabilir sanıyorsun, platonik aşklar, estetik aşkınlıklar arıyorsun, kendine koca bulacağını sanıyorsun ve olan bitene bak!”

“................”

“Üstelik tehdit altında olduğun sırada kapıyı çalan Olga’ya kapıyı bile açamıyorsun! Açsana be kadın! Açsana! Şişleyeceklerse şişlesinler, şu ankinden daha iyi olmaz mıydı?

“...............”

“Hem sen o sefilleri tanımazsın. Onlar ucunda para pul olmadıktan sonra kimseyi şişleyemezler. Bunu bile bilemiyorsun. Ve yem oluyorsun iki sefile!”

“.............”

“Bunun bir açıklaması olmalı Katre? Nasıl bu kadar budala olabilirsin?”

Katre yutkunuyor. Haksızlığa uğramış insanların bakışları çöküyor yüzüne. Ağlamaklı oluyor. Lara biraz daha üstelese çözülüp ağlayacağı kesin.

“Lütfen Katre lütfen açıkla bana! Henüz tanıştığı iki iti nasıl evine davet edebilirsin?”

Katre dayanamıyor çözülüyor, ağlamaya başlayıp kendini yüzüstü yatağa atıyor. Derin bir kuyudan çıkıyormuşçasına tanınmaz hale gelmiş sözcüklerin anlamına önce inanamıyor Lara:

“Tanımadığım kişiler değillerdi Lara...”

“Anlayamadım... Kimlerdi bu serseriler?..”

Katre yanıtlayamayacak kadar kötü durumda. Hüngür hüngür ağlıyor;

“Kimdi o serseriler!” diye gürlüyor Lara.

“Bunu söylemek istemiyorum,” diyor Katre zorlukla.

“Ne demek söylemek istemiyorum! Ne demek! Yoksa benim tanıdığım birileri mi?”

Susuyor Katre. Açık vermiş insanların korkulu bakışları akın ediyor yüzüne.

“Yoksa benim tanıdığım birileri mi?!” diye gürlüyor Lara.

Katre susuyor. Lara kalkıp yanına kadar geliyor. Atılıp tuniğinin yakalarına yapışıyor.

“Çabuk konuş!” diye avazı çıktığı kadar haykırıyor Lara.

Katre usulca serbest bırakıyor bir sözcüğü dudaklarından;

“Yako.”

Ve yüzüstü kapanıp yorganları ısıra ısıra ağlamaya başlıyor.

Lara neye uğradığını şaşırıyor. Yatağa yığılıyor. Son kocası Yako!

“Yako haa!” diyor, “Seni aşağılık köpek! Buralara kadar ilerledin demek!...”

7.

Lara taş kesilip olduğu yerde kalakalmıştı. Görüntüsü ilkel kabilelere ait totemlerinkine benziyordu. Kederli, donuk, suskun, gününü bekleyen... Katre, Lara’nın son kocası Yako’nun bu işi yaptığını söylememek için epeyce direnmişti aslında. Çünkü bunu açıkladığında Lara’nın gireceği şoku tahmin edebiliyordu. Ve bunun sonuçlarından korkuyordu. Ancak, bir kere Amazonas Çiftliği’ne kadar gelip Lara’yı bulduğunda başından geçenleri saklayabileceğini nasıl düşünebilmişti? Bu olanaklı mıydı? Lara böyle bir şeye izin verir miydi? Asla!

Nitekim bu kez de vermemişti. Sözcükleri Katre’nin ağzından kerpetenle sökmüştü. Fakat duydukları karşısında yaşadığı yıkıntı inanılmaz boyutlardaydı. Bir kaç saniye öncesinin panter ruhlu kadını, gökgürültüsü sesli ilahesi, özgüven ve meydan okuma ikonu eriyen bir kardankadına dönüşmüştü sanki. Oturduğu yerde kıpırdamadan, güneş görmüş gibi küçülüyor, hava kaçıran bir balon gibi sönüyordu. Gözlerinin parıltısı artıyor, geçmiş yıllar bakışlarının önü sıra geçit yapıyordu. Yako ile yaşadıkları o tuhaf yıllar... İlk tanışmaları, ardı sıra gelen seri jestler, tatlı yalanlar, aşk oyunları, evliliğe giden yol... Yeni bir erkek... Yeni umutlar... Yeni bir heyecan... Sanki böyle bir şey mümkün olabilirmiş gibi... Sanki bir erkekle uyum ve anlayışlılık içinde bir beraberlik kurulabilirmiş gibi... Henüz tükenmemiş beyhude umutlar... Tıpkı Katre’nin hala taşıdıkları gibi...

Başlarda hepsi aynı. Düşünceli ve verici... Yapıcı, anlayışlı. Kuşku uyandıracak kadar vaadedici.... Ardı sıra standart sıradanlaşmanın kum saatleri... Ve kumlar bittiğinde arada başgösteren gerginlik... Derin derin iç geçirdi Lara. Katre ağlamasına son vermiş, yattığı yerden doğrulmuş onu inceliyordu. Artık anlatmak, açıklamalar yapmak, olayı en ince ayrıntısına kadar ortaya dökmek istiyordu ama ağzını açacak gücü kendinde bulamıyordu. Bundan korkuyordu. Sarfedeceği yanlış bir sözcükle Lara’nın yıkıntısını geri dönülmez felaket noktalarına taşımaktan korkuyordu. Kıpırdamaksızın ona bakıyordu. Son bir cesaretle dudaklarını aradı Katre:

“O bir Musevi...” dedi. “Para onun için her şeyin üzerinde...”

Bu kez susma sırası Lara’ya gelmişti.

“Boşanmaya giden yolda verdiğimiz mücadele ona çok dokunmuş. Onun beş milyon dolarını ve Amazonas Çiftliği’ni elinden almamız vücudundan bir parça koparmamızdan çok daha ağır gelmiş ona... Hatırlıyor musun Lara?.. Hatırlıyor musun Lara, boşanma tazminatı için verdiğimiz mücadeleyi?..”

Sanki hatırlamaması mümkün olabilirmiş gibi onu kollarından tutup sarsarak söylemişti son tümcesini Katre. Lara hala kıpırdamaksızın boşluğa bakıyordu. O lanet günleri anımsıyordu. Bu boşanma davasına Katre’yi bulaştırmakla çok ama çok kötü yapmıştı. Belki Yako’nun canına okumuş sıkı bir tazminat almışlardı ama sonuç ortadaydı. Adamda nasıl bir kin birikimi yapmış ki olay, yemeyip içmeyip, düşünüp taşınıp ikisinin de yaşamlarında en çok değer verdikleri şeyleri bir çırpıda ellerinden almayı akıl edebilecek kadar yaratıcı bir kötülüğü ortaya koyabilmişti: Katre’nin platonik adanmışlığının ve püritenliğinin yıllarca sabırla korunmuş, bekletilmiş, savunulmuş sembolü bakireliği ve Lara’nın dünyada her şeyden çok sevdiği Katre’si... İkisini de bir çırpıda lanetleyip, kirletip, tahrip etmeyi akıl edebilmişti Yako! Bir erkekten başka ne beklenebilirdi ki? İşte hayatta yaptıkları en iyi işlerden birini yine yapmışlardı: Güzelliğe düşmanlık! Nefret ve dehşet saçmak! Egoizm ve terör!..

Oysa, yüzyıldan daha çok zamandır İstanbul’un en önemli distribütör firmalarından birine sahip olan ailesinin birikiminin üzerine konan Yako’da, o beş milyon dolarlardan daha çok vardı. Ama dünyada ne bir Katre daha vardı ne de kaybedilen masumiyetin geri getirilme olanağı... Lara üzgündü. Çok ama çok üzgündü. Bu alçaklarla nasıl başedeceklerdi hayatta?... Kendisini çaresiz ve yalnız hissetti. Yerinden kalktı. Pencerenin önüne doğru yürüdü. Güneş doğmak üzereydi. Yeni bir gün daha başlamaktaydı. Alçakların tüm kadınlara zulüm yapmak üzere bir kez daha yataklarından doğruldukları bir acı gün daha başlamaktaydı... Vandallık, kıyıcılık, terör ve eziyet... “Tanrım bunu değiştirmenin bir yolu olmalı!” diye mırıldanarak eflatun gökyüzüne bakıyordu Lara. Gözünde biriken yaşların dökülmesine izin vermemek için çılgınca direniyordu. O an biri ona dokunsa olduğu yere yığılıp yerlere kapanıp hüngür hüngür ağlayabilirdi.

Yıkkınlıkla başını aşağı indirdi. Garip bir görüntüyle karşılaştı tam o anda. Bir saniye önce gökyüzünü tarayan gözleri şaşkınlıkla irkildi. Yüz metre ötede iki genç Amazon çevik birer hamle ile atlarından atlamışlardı. Atlarını ahırın kenarına bağlayıp kum torbası gibi bir şeyi sert, kaba hamlelerle attan indirdiler. Lara dikkatli baktığında Zara ve Maya’nın atlarından indirdikleri nesnenin eli ayağı bağlı bir erkek olduğunu farketti. Gözlerini dört açtı. Neye uğradığını şaşırmıştı. O, Yako’nun nefretiyle sarsılır ve ne yapacağını bilemezken Zara ve Maya ne işler çeviriyordu?!.. İçine garip bir gurur duygusu aktı. Korkunç bir heves uyandı içinde. Yere yığılıp kalan, kum torbasına dönmüş adama zalimce bir tekme çaktı Maya. Kum torbası görünüşlü amorf yığın, ansızın canlanıp insan oldu. Zorlukla ayağa kalktı. Kocaman kamasını genç adama dayayıp onu yürümeye zorladı Zara. Lara iyice meraklanmıştı. O anda, ayağa kalkan erkeğin Nestor olduğunu farketti. Büyük bir panik duygusuna kapıldı. “Aman tanrım!” diye haykıracaktı ki parmağını ısırıp zorlukla sustu. Katre’nin olan biteni görmesini istemiyordu.

Büyük bir kararsızlık içine düştü. Koşup yetişip zavallı seyisi bu vahşi kadınların elinden kurtarması gerekirdi. Nihayetinde onun elemanıydı. Ve bugüne dek, tek bir yanlışı olmamıştı.Üstelik Lara tüm kadınlar gibi kendisine aşık olan kişiyi anında tespit ederdi. Nestor’un kendisine olan aşkını hemen farketmişti Lara ve bundan yararlanıyordu. Onun itaatkar, sadık ve özverili olması için bunu bilmiyor gibi yapıyordu. Bu tutum işe de yarıyordu. Nestor, koşturduğu her işe bir kamikaze inanmışlığıyla dalıyor ve böylece Lara’nın hayatının kolaylaşmasına olanak sağlıyordu.

Fakat o anda Lara, Zara ve Maya’nın yaptığı işten korkunç bir mutluluk duymuştu. Küçük menfaatlerini düşünecek halde değildi. Hele Yako’nun alçakça saldırısını öğrendiği şu andaki yıkıntısıyla hiç böyle küçük hesaplar içinde olamazdı! Neredeyse kendini tutamayıp koşup aralarına katılıp bir sefil erkeği parçalamalarına yardım edecekti. Tereddütle dudakları titredi.

O sırada Zara bir tekme daha attı zavallı genç adama. Maya bıçağıyla dürttü onu. Ve sert bir tekme ile ahırdan içeri attılar Nestor’u. Arkasından içeri dalan iki genç Amazon birer dişi vandaldan çok tanrıçalara benziyorlardı. Lara heyecanlanmıştı. İçeri dönüp sırtını duvara dayadı. “Tanrım, tabii, çok haklılar... Doğrusu bu... Nasıl uyanamadım daha önce,” diye düşündü içinden. Ardı sıra mutluluk ve umutla gözleri parladı:

“Tamam Yako! Bekle aşağılık haydut! Bekle ve gör sefil köpek!”

Koşup Katre’ye atıldı Lara. Sarıldı ona. “Bağışla beni bebeğim,” dedi. Öptü onu dudaklarından. Öptü, öptü, öptü...

“Okey Yako! Nasıl istersen!” diye fısıldadı kendi kendine.

“Ne?” diye sordu Katre.

“Sorun yok, sorun yok!” diye yatıştırdı onu Lara. “Yako iti hesap verecek! Hepsi bu!”

“Nasıl?” diye sordu merakla Katre.

“Onu bana bırak sevgilim. Sen bana o geceyi ayrıntılarıyla anlat yeter.” dedi.

8.

Katre artık başından geçen o lanet geceyi anlatabilecek durumdaydı. Çünkü her şey aşağı yukarı açığa çıkmıştı. Geriye sadece Lara’nın bazı ayrıntıları bilmesi gerekliliği kalmıştı. Bu neden gerekliydi? Çünkü Lara, Yako’nun yaptığı alçaklığı öğrendikten sonra bambaşka bir ruh haline geçmişti. Gözü dönmüş bir barbar kumandan gibiydi. Ele geçireceği düşmanına yapacağı zalimlikleri hesap ederken sabırsızlanıyordu adeta. Buna mukabil tüm ilkel savaşlarda olduğu gibi, küçük bir aksaklıktan, ya da ayrıntı hesapsızlığından veya istihbarat eksikliğinden dolayı partiyi kaybedip kendisi tepelenebilirdi. Uygunsuz keşifler için düşman hatlarına yakın yerlerde gezen bir komutanın, sıradan devriyelerce ele geçirilmesi gibi bir felakete hiç gerek yoktu. Bunun için de her ayrıntının inceden inceye bilinmesi gerekiyordu.

Katre bunun önemini anlamıştı. Daha çok Yako’nun düşmanlığından ve dehşetinden kendini korumaya çalışan Lara’nın bazı önlemler almak için bunları öğrenmek istediğini düşünmüş, dikkatle her şeyi anlatmaya koyulmuştu. Oysa Katre’nin bilmediği, Lara gibilerinin en güçlü savunmalarının ölümüne saldırmaktan geçtiğiydi... Katre, Lara’nın pencere önünde neler gördüğünden ve gördüklerinin verdiği esinden habersizdi. Lara’nın Yako için neler planladığını henüz bilemiyordu. O yüzden tüm masumiyetiyle anlatmaya koyuldu.

“Senin boşanma davasının bittiğinden bu yana Yako beni hiç aramamıştı. Daha önce sana anlattığım gibi, dava bitme aşamalarına geldiğinde Yako ofisime gelip anlaşma teklif ettiğinde ve ben onun teklifini kasete kaydedip mahkemede delil olarak sunduğumda deliye dönmesi ve beni en azından ölümle tehdit etmesi gerekirdi. Bunu yapmamış olması beni şaşırtmıştı. Her boşanmada bu seyir izlenir çünkü. Kendinden emin ve her şeyi satın alabileceğini düşünen erkek, paranın gücünün ya da kaba kuvvetin sökmediğini, kadının eşit şartlarda kendini savunduğunu görünce çileden çıkar ve sağa sola saldırmaya başlar. Zorbalık eder, kavga çıkarır, tehditler saçar... Matador eline düşmüş bir yaralı boğa gibidir erkek o noktada.

“Yako’nun bu klasik tarza düşmemesi aslında beni kuşkulandırmıştı. Çünkü erkeklerin boşandıkları karılarına para kaptırmaktansa ölmeyi tercih edecek kadar manyakça bir egoları vardır. Ruhunu satın alacakları, köleleştirilmiş kadına sahip oldukları her şeyi sunarken, ömrünü yedikleri bir kadını azat etme noktasında ansızın nekesleşir bir kuruş bile vermek istemezler. Bu tarzı tam da tanımlara uygun şekilde uygulayacak biri varsa o da dini imanı para olan Yako’dur diye düşünürdüm. Ve o bunu yapmamış sinmişti. Düştüğü tuzağın farkındaydı. O noktadan sonra senden çok benden nefret etmeye başlamıştı. Bana yaptığı teklifte senin sapkın bir eşcinsel, bir lezbiyen olduğunu kanıtlayacak bazı fotoğrafları ona temin etmemi istemiş, senin Amazon koleksiyonlarından birkaç aksesuarı kuşanmış haldeki resimlerinden istemişti. Bunlar karşılığıda bana iki yüz bin dolar teklif etmişti. Bunu düşüneceğimi söylediğimde bana serenad yapmış üzeri kapalı bir şekilde evlenme bile teklif etmişti. Evlenme teklif ederken fermuarını zorlayan şişkinlik her şeyi her zaman olduğu gibi açıklamaya yetiyordu. Yalan söyleyen bir erkek her zaman bir Pinokyo’ydu ve kaçınılmaz olarak kendini ele veriyordu. O gece yemeğe çıkmayı, geç vakit kotrasıyla Adalar’a gitmeyi onun köşkünde kalmayı önermişti. Acil bir işim olduğunu söylemiş ve onu atlatmıştım.

“Sonraki günlerde telefonuna çıkmamıştım. Mahkemede kasetlerin delil olarak sunulduğunda deliye dönmüş fakat renk vermemişti. O gün bizim seferden dönen Amazon süvarileri gibi sarmaş dolaş ve mutluluk içinde olduğumuzu gördüğünde neler olup bittiğine uyanmıştı. Bizim aramızda normal iki kadının ilişkisinin ötesinde bir şeyler olduğunu anlamış ve bunu sükunetle intikam defterine yazmıştı. Ondan sonra bir yıl beni aramamıştı. Olayı unuttu, sineye çekti diye düşünmüştüm. Yanılmışım...

“Geçen hafta aradı ve seni mahvedecek bazı belgeleri ele geçirdiğini, benimle buluşmak, bu konuyu konuşmak istediğini söyledi. Ona inanmadım ve telefonu yüzüne kapadım. Hemen ardı sıra medyaya göndermek üzere hazırladığı bazı fotoğraf karelerini “scen” edip bana mail attı. Oradaki fotoğrafları görünca deliye döndüm. Sen Amazon giysileri içinde, iki genç kadınla beraber bir adamı şıkıştırmış, bağlamıştın... Adamı soymuş ve cinsel organına koca bir bıçak dayamıştınız. Adam korkuyla bakıyordu ve ölümcül bir tehdit altındaydı...”

“Hay aksi! Hay aksi! Lenet olası sefil! Hazırladığı komploya bak!” diye bir çığlık attı Lara. Kalbi sıkışır gibi olmuş, fenalaşmıştı. Katre anlatmaya devam etti.

“Sonra tekrar aradı. Fikrimi değiştirip değiştirmediğimi sordu. Akşam yemeğinde buluşma önerdi. Negatifler için bana bazı teklifleri olduğunu söyledi. Aksi taktirde hemen o gün fotoğrafları basına ve emniyete göndereceğini söyledi. Kabul ettim buluşmayı. Akşam yemeğini Swiss Otel’de yedik. Benden ne istediğini merak ediyordum. Çok uzatmadan teklifini açıkladı. Beni istiyordu. Kasetlere karşılık beni istiyordu. Bir geceliğine. Sonra bizi bir daha asla rahatsız etmeyecekti. Aksi taktirde hemen o gece emniyete ve basına gönderecekti kasetleri. Fenalaştım. Başım döndü. Bayılacak gibi oldum. Seni bu canavar ruhlu adamın düşmanlığına hedef yapan fikirlerin benden çıktığını düşündüm. Kendimi suçlu hissettim. Hemen karar vermem için beni zorladı. Düşünmek için süre istedim. Kabul etmedi. Bu işin o gece bitmesi gerektiğini söyledi. Ağlamaya başladım. Mutlu oldu bundan. Hedefine ulaşma yolunda olduğunu anlamıştı. Çözüldüm... İliklerime kadar boşalıyor ve ağlıyor ağlıyordum. Seni mahvetmesine izin veremezdim. “Eve gidelim,” dedim. “Şoförüm de gelmeli,” dedi. “Neden dedim,” Güvenlik için bunun gerekli olduğunu söyledi. Kabul etmezsem de farketmezmiş, seni mahvetmenin mutluluğu da ona yetermiş.... Şoförü olarak tanıttığı adam, sizin Amazon giysileri içinde enterne edip, bağlayıp, bıçak dayayıp darp ettiğiniz adamdan başkası değildi. Sıkı bir komploya kurban gitmiştiniz... Sizi uzun süre takip edip gözlemişlerdi. Çiftlikteki dönüşümü an be an izlemişlerdi. Sizi tahrik ettiler ve sonra da olan biteni kaydettiler... Her şeyi profesyonelce hazırlamışlardı... Olasılıkla bir özel dedektifti adam.”

Lara dişlerini sıkıyor, kendine hakim olmakta başarısız kalıyor ve kabına sığmakta zorlanan bir yaratık gibi geriliyordu. Çiftliğin çevresinde dolaşan garip bir kaç İtalyan turisti anımsadı. Bir kaç gün keşif uçuşu yaparcasına üzerlerinden geçip duran planörü anımsadı. Olimpos zirvelerinden süzülerek aşağı inen uçurum paraşütlerini anımsadı. Tam üzerlerinden geçmişti paraşütler. Birkaç gün üst üste... Belli ki keşif için...Öfkeden kuduracak gibiydi Lara;

“Pegasus!” dedi, “Lanet olası Pegasus ve Bellerophontes!” dedi, “Sizi gidi aşağılık köpekler!...” diye mırıldandı. Ardından, “Sonra ne oldu!” diye haykırdı.

“Eve gittik. Delilleri güvenceye aldım. Bu konunun bir daha gündeme gelmeyeceğine dair kontr garantiler aldım. Bazı imzalar aldım. Şerhli çekler aldım. Bir ara Olga çaldı kapıyı. Onu içeri alamazdım. Savdım. Ve filmleri negatifleriyle alıp yok ettim.”

“Sonra...” diye yutkunarak sordu Lara...

Başını önüne eğdi Katre... Gözlerinden yaşlar boşalmaya başladı. Sonra ansızın metanetle doğruldu:

“Doğum günümde... İsa’nın çarmıha gerildiği yaşa adım atarken teslim oldum. O gece sabaha kadar kanadım...Dışarda lanetlenmiş bir kentin homurtusu, yatağımda kanlar, gökyüzünde kara kargalar... Ve sen yokken... ”

9.

Sabah olmuştu. Gözlerine bir dakika bile uyku girmemişti. Lara hiddetle volta atıyordu odanın içerisinde. Ne yapacağını tartıyordu. Yako’nun bu aşağılık davranışının hesabını soracağını, onun canına okuyacağını çok çok iyi biliyordu. Bundan emindi. Ama nasıl?

Ordugah çadırına sıkışıp kalmış ve cepheden kötü haberler alan bir komutan gibiydi. Bir eliyle diğer bileğini sıkıca arkasında tutmuş, yere bakarak mırıldanıyor, uzun, sert adımlar atıyordu odanın içerisinde. Ansızın durdu. Ağlamaktan göz pınarları kurumuş Katre’ye dönerek:

“Gidiyoruz! Toparlan gidiyoruz! Hemen bu sabah gidiyoruz!” dedi.

“Nereye gidiyoruz Lara,” diye ürkekçe sordu Katre.

“Gidip o alçağı buraya getireceğiz.”

“Nasıl?”

“Bırak şimdi bunları. Benim ciple gideriz. Orada Olga bize yardım eder.”

“Ne zaman gidiyoruz?”

“Mümkün olan en kısa zamanda!” deyip dışarı fırladı Lara. “Ben dönene kadar hazır ol! Benim ciple gideceğiz.”

İçi merakla kavruluyordu Lara’nın. Gözü dönmüş kızlarının Nestor’la ne işler çevirdiğini deli gibi merak ediyordu. Gidip bakmalıydı. O hızla Cem’in kaldığı salona daldı. Cem uyanmış yine dikkatle Herakles yontusuna bakıyor, onu hayranlıkla süzüyor bu tanrısal işaretten bir şeyler çıkarmaya çalışıyordu. Cem’i, hayran hayran Herakles yontusuna bakarken görünce iyice çileden çıktı Lara, ev sahibi olduğunu unutup Cem’i azarladı;

“Ne yapıyorsun o lanetin karşısında!” diye haykırıp yontuya doğru saldırdı. Onu, o an için görmek istemiyordu. O lanet yontu ona, o an için bütün zayıflıklarını ve nefretini anımsatıyordu.

“Yardım et bana!” diye haykırarak, yontunun üzerine oturduğu kaideyi, altındaki tekerleklerin yardımıyla salonun kuytu bir köşesine itmeye başladı. Cem, ne olduğunu anlayamaz bir halde, otomatikleşmiş olarak Lara’nın yardımına koştu. Yontu’yu gözlerden uzaklaştırıp salona hakim bir köşeye çektiler. Lara yontunun önüne perdeyi çekti. Onu görmek istemiyordu. Yontu, olan biteni anlıyormuşçasına, yüzüne yerleşmiş o yargılayıcı tebessümü saçıyordu hala... Perdenin altında bile...

Lara yıldırım gibi evden çıktı. Doğruca atların ahırına yöneldi. O hiddetle kapıyı çarpıp içeri daldı. Zara ve Maya, koyunlarında Nestor çırılçıplak, halvet halinde uyukluyorlardı. Nestor’ın elleri ve ayakları artık bağlı değildi. Mutlu, gevşemiş ve içi boşalmış gözüküyordu. Mel mel bakıyordu. Lara’yı görünce korkuyla doğruldular. Kızlar üzerlerine birer bez parçası çekiştirmeye çalıştılar. Lara ne yapacağını bilemedi. Şimşek çakan bakışlarla Nestor’a baktı. Nestor’un dünyaları yıkılıp aşağı geliyordu o anda... Aşık olduğu kraliçesine ihanet etmiş bir alçak gibi hissetti kendini. Kızlar ise ne diyeceklerini bilemediler. Lara dönüp arkasını atını çözdü. Onu bir at gezintisinden başka bir şey yatıştıramazdı. Atını dışarı çıkarıp çevik bir hamle ile üzerine atladı. “Yeaaah!” diyerek hayvanı topukladı. Lara uzaklaştıktan on dakika sonra ahırdan acı bir çığlık yükseldi. Hemen arkasından Zara ve Maya atlarına binip uzaklaştılar.

Korkunç çığlığı duyan Cem ve Katre evden fırlayıp ahıra koştular. Nestor acı ile kıvranıyordu. İki genç kadın yanından ayrılmadan önce Nestor’un kaval kemiğine acımasızca bir çekiç indirmişlerdi. Nestor’un kaval kemiği ortadan ikiye bölünmüş derinin altında sallanıyordu. Cem onu omuzladığı gibi salona koştu. Film setlerinde sık sık karşılaştığı iş kazalarından dolayı ilk yardım için eğitimliydi. Onu boylu boyunca uzattı. Bacağını düzeltti. Kıpırdamamasını söyledi. Ona doktor getireceğini, korkmamasını, gereken her şeyi yapacağını söyledi. Nestor, şükran ve sevgiyle bakıyordu Cem’e. Acıyla kıvranıyordu. Cem yanağını okşadı zavallı genç kurbanın.

“Onun başından ayrılma!” dedi Katre’ye.

Koşup arabasına bindi. Bir saat sonra bir doktorla geldi. Lara ve kızları hala ortalıkta yoktu. Bu iyi de oluyordu bir yandan. Doktor ayağı alçıya almak gerekeceğini söyledi. Fakat hastayı bu yollardan taşımanın çok acı vereceğini de ekledi. İlk müdahale ve ağrı kesicilerden sonra tanıdığı özel şirket ambulanslarından birini çağırmayı ve müdahaleyi burada yapmayı önerdi doktor. Cem bunun uygun olacağını söylediğinde hemen Antalya’yı aradılar. Pahalı bir kliniğin, zengin hastaları için kullandığı ambulans bir saat içinde, kırıkçı doktor bulunur bulunmaz yola çıkacaktı. Diğer doktor arabasına binip gitti. Ağrı kesicilerin etkisiyle Nestor uyuyakalmıştı. Artık sadece ambulansı beklemek kalıyordu geriye.

Cem, son yirmi dört saattir yaşadığı sarsıcı olayların etkisi altında yorgunluktan bitaptı. Fakat kendini yokladığında mutsuz olmadığını hayretle görüyordu. Bunun nedenini anlamaya çalıştığında ise kalbini çarpıntılar kaplıyor ve içi eriyerek dönüp Katre’ye bakıyordu. Katre’ye her baktığında sanki ömrü uzuyordu. Böyle bir kadın dünyada bir tane daha olamazdı. Onun tanrısal güzelliği, melek kalbi, peri kızlarını andıran sesi, uzun, narin gövdesi Cem’i harab ediyordu. Cem, aşık olmak için uygun bir yaşta olmadığını düşünüyordu. Ama Katre’ye bakarken mahvolup toz ve kül haline dönüşüyordu.

Garip olan bir şey daha vardı ki, uğradığı feci şantaj ve yaşadığı felaketlerle dolu geceden sonra Katre’de de büyük değişimler oluşmaktaydı. Lara’nın onu sürüklediği intikam ve şiddet serüvenlerinden korkuyordu aslında. Lara’yı seviyor, seviyor, çok seviyordu ama asla onun platonik tutkulara esir olmuş ruhuna yanıt olamıyordu Lara. Onun bilgeliği, cesareti, güzelliği ve kahramanlığı bir efsaneden de öte bir şeydi ama Katre’nin eksikliğini duyduğu bu değildi ki. Katre aslında, işte tam da Cem gibi biri yanında huzura ve bulutların üzerine ulaşabiliyordu. Onun androjen, kibar, düşünceli, adanmaya doğmuş kişiliği, prenslere yaraşır güzelliği, soyluluk ve dürüstlüğü ilk anda hemen göze çarpıyordu. Ve büyük olaylarla geçen şu son yirmi dört saatte anlayamadığı bir şekilde Cem’den başka hiçbir şeye güvenememişti Katre. Bunu farkediyor fakat bundan utanıyordu. Kendisini bu kadar çok seven bu aşkın kadınlara ihanet etmiş gibi hissediyordu kendini.

Ama son yaşadıkları sırasında ve Nestor’un acı çeken özürlü gövdesi karşısında çektiği acılar sonucunda iyice zayıflamıştı Katre. Dayanamadı. Yanıbaşında oturan Cem’in omuzlarına dayadı başını. Cem, gövdesine elektrik verilmiş gibi irkildi önce. Sonra içine bir sıcaklık yayıldı. Dönüp Katre’ye baktı. Yine onun büyüsüne kapıldı. Kolunu kaldırıp onun yanağını okşamak istedi. Kalkmadı kolu. Adeta kötürüm olmuştu. Kıpırdayamıyordu. Gözünden bir yaş süzüldü. Bunca yıldır onu tarumar eden eksiklik, verdiği tüm tahribatı unutturarak geri çekiliyordu. Kalbinde garip bir büyüklük filiz veriyordu. Lara’lı yıllardan sonra ilk defa bir kadına karşı böyle şeyler hissediyordu. Mutluluktan uçuyordu. Ama bir yandan da acı çekiyor, hiçbir şeyden emin olamıyordu.

Katre, onun gözünden süzülen katreyi havada yakaladı.

“Bunun adı katredir, biliyor musun?” dedi. “Katre bir damla, bir yağmur damlası, gözyaşı demektir biliyor musun Cem?” dedi. Ve başını Cem’in göğsüne yasladı. Cem eşsiz bir duyguyla kutsandı. Tanrıçalarla yarışabilecek bu güzelliği kollarıyla sardı.

Katre’nin başı aşağı dönüktü. “Erkekler yalan söylediklerinde Pinokyo’nun burnunun uzadığı gibi, cinsel organları uzar,” düşüncesi aklına düştü. Bu düşüncesinden dolayı utandı. Ama Cem’in önüne bakmadan yapamadı. Adeta bir kız gibiydi. Orada sanki hiçbir şey yoktu. Sıkı sıkı sarıldı Cem’e Katre. Cem:

“Seni seviyorum demek için çok mu erken büyülü tanrıça?” diye fısıldadı.

“Hayır Cem.” dedi Katre ve usul usul ağlamaya başladı.

Yaşamının en mutlu anlarını yaşıyordu. Prensini bulmuştu. Ama en beklenmedik yerde ve en çok acı verecek şekilde.

10.

Birlikte susulan zamanların, boş konuşmalardan çok daha çarpıcı, kutsayıcı, efsunlayıcı olduğunu kanıtlayan bir süreçten geçmekteydiler. Katre, gövdesine yapıştığı Cem’den ayrılamıyor, derin derin iç geçiriyor, kana kana ağlıyordu. Yaşamının en mutlu ağlayışıydı bu. Kendisini üçüncü bir türün koruması altında hissediyordu. Cem bir erkek olamazdı. Hiçbir erkek bu kadar düşünceli, hassas, ince ve dürüst olamazdı. Neydi o halde Cem? Cem onlar gibi biriydi işte!... Cinsinin alçakça özelliklerini yadsımış, kabullenmemiş, dışına çıkmayı başarmış üçüncü türden biri. Tıpkı onlar gibi... Onlar da içine hapsedildikleri kadın dünyasına isyan edip bu noktalara kadar gelmemişler miydi?.. İşte belki de sorun kadınlara ya da erkeklere mahsus değildi. Sorun tüm insanlığın sorunuydu. Belli ki Cem de kendisini kıstırıp, sıradanlaştırıp, tanımlı yaşamlara mahkum eden bir dünyayı kusmayı başarmıştı. O yüzden de birbirlerini çok iyi anlıyorlardı. Bu, aşktan da öte bir şeydi.

Ansızın başını doğrultup, kalbinde kendini bulduğu bu soylu adama, yalan söylüyor olmaktan korkarak;

“Bugün gitmemiz gerekiyor!” dedi Katre.

“Kim?” dedi Cem, “Biz mi?”

“Hayır, ben Lara ile gitmek zorundayım!”

“Nereye?” diye sordu Cem sıkıntıyla.

Bu çiftlikte dönen oyunlardan ve kadınların içine girdiği gözü dönmüş haletten endişe ediyordu. Burada normal olmayan bir şeyler döndüğünü anlamak için dahi olmaya hiç gerek yoktu. Her şey ortalıktaydı. Ve Cem artık Lara için değil, Katre için endişe ediyordu daha çok. Lara’nın tüm bu işlerin elebaşısı, lideri ve ruhu olduğunu farketmişti. Tıpkı gençlik yıllarında olduğu gibi Lara’dan hala çekiniyordu.

“İstanbul’a gitmeliyiz. Lara ve ben, yalnız... Çabuk döneceğiz. Sen burada kalıp beni bekle.” dedi Katre.

“Ne yapacaksınız İstanbul’da, daha dün gece geldik?” diye sorguladı Cem.

Katre başını önüne eğdi. “Ben masumum, benim fikrim değildi,” der gibiydi hali. Cem yavaş yavaş uyanmaya başlıyordu. Neler döndüğünü anlamaya başlıyordu. Sabahki öfke, Nestor’un başına gelenler, Lara’nın gözü dönmüş hali... Olasılıkla, büyük olasılıkla bir öfke tufanına gömülmüştü Lara ve intikam peşindeydi. Ve tüm bu çıldırmış kadınları bu intikam serüvenine bulaştırmaya kararlıydı. Endişeleri azdı Cem’in.

“Düşündüğünüz çok saçma!” diye atıldı ansızın.

“Ne düşünüyormuşuz ki?” diye yanıtladı onu Katre. Sonra kendini yokladı. Ağzından bir şey kaçırmış olabilir miydi acaba?

“Ne düşündüğünüzü tahmin edebiliyorum! Ve bu çok saçma!” dedi Cem.

“Nedir saçma olan Cem?” diye sordu Katre.

“İntikam peşindesiniz. Bu yanlış! Bu gereksiz! Başınız derde girecek. İnsan ruhunu değiştirebilir misiniz? Bir insanı hedef almakla ne halledilebilir ki?”

Katre önüne baktı. Onu anlamaya çalışmalıydı belki. Ve hatta söylediklerini yapmaya da... Ama bunu nasıl yapabilirdi ki? Lara’yı nasıl yüzüstü bırakabilirdi ki?.. Üstelik o, Katre için bu kavgaya giriyordu. Katre onu bu kavgada nasıl yalnız bırakabilirdi?...

Sustu Katre. İnkar etmeliydi. Şimdilik inkar etmeliydi. Sıkıntıyla önüne baktı.

“Sen saçmalıyorsun Cem. Yok öyle bir şey!” dedi.

Katre yalan söylemekteydi. Ama ne yazık ki Cem’in bundan emin olacak bir olanağı yoktu. Kadınlar yalan söylediklerinde uzayan bir şeyleri yoktu ki önlerinde...

Uzanıp onu yanağından öptü Cem.

“Seni seviyorum.”dedi. “Sonsuza kadar da seveceğim ve bekleyeceğim. Döndüğünde burada olmasam da hep çok yakınlarında olacağım bunu unutma. Kalbim hep yanında olacak. Zorda kaldığında hep yardımına koşacağım. Seni alıp buralardan kaçacağım. Artık sensiz yaşayamam...” dedi Cem.

Perdenin arkasından gülümseyen Herakles yontusuna bakıyordu Cem. Katre onun ne söylediğini tam olarak anlayamamıştı. Ne demekti; “Burada olmasam da hep yanında olacağım?...” Neler söylüyordu Cem?... tam bunu sorgulamak üzere atılıyordu ki dörtnala yaklaşan at sesleriyle yerinden fırladı Katre. Lara ve kadınları geliyordu. Heyecanlandı. Yanlış bir şeyler yaparken basılmış gibi hissetti kendini. Lara attan atlayıp içeri daldı. Yerde uzanmış Nestor’a bakmadı bile.

“Hazır mısın?” diye sordu Katre’ye.

“Neredeyse.” diye yanıtladı onu Katre ve içeri koşup birkaç parça eşyasını bir çantaya sıkıştırmaya başladı.

Lara, Cem’e dönüp;

“Sen ne yapacaksın?” diye sordu.

Cem kafasını çevirip yerde yatan Nestor’u gösterdi.

“Onu böyle bırakamam. Ambulans gelecek birazdan. Onla biraz ilgilenir sonra giderim.” dedi.

Bu, Lara’ya uygundu.

“Tamam.” Dedi. “Döndüğümüzde görüşemeyeceğimize göre şimdilik hoşçakal. Sonra görüşelim. Beni ara.” dedi ve uzanıp Cem’i yanağından öptü. Cem eski yıllardaki gibi bir çözülüş yaşamadı bu öpüşle. Bundan hoşnutluk duydu.

İki genç kadın on dakika kadar, gürültülü ve sert hareketlerle, konuşmadan hazırlandılar. Sonra paldır küldür evden çıktılar. Hızla Lara’nın Land Rover’ine binip arabayı çalıştırdılar. Jeep, sert bir patinajla kalkıp, koca bir toz bulutu kaldırırken geri dönüp Cem’e bakan Katre af diler gibiydi. Katre’nin kalbi geride, Cem’de kalmıştı. Ancak savaşta cepheye giden sevgililer böyle hazin vedalaşırlardı. Üstelik onlar birbirlerini doya doya öpememişlerdi bile. Üstelik bu kez cepheye giden, ışıltılar içinde, melek gibi bir genç kadındı... Cem ağlamaklı oldu. Bayılıp düşebilirdi o anda. Neyse ki buna vakti kalmadı. Uzaktan ambulans gözüktü ve iki metre arkasında duran bu lanet vahşiler; Zara ve Maya hala savaş boyası sürmüş Hollywood aktrisleri gibi dikilip duruyorlardı. Onlara dönüp;

“Ne dikiliyorsunuz o kılıkta! Ambulans geliyor, görmüyor musunuz? Çabuk gidip o giysilerinizi çıkarıp insana dönün!” diye haykırdı Cem.

Zara elini belindeki bıçağa götürdü. Maya onu tuttu.

“Cem haklı Zara. Kendine gel!” dedi Maya.
****
Ölümsüz Antikite 1.3
——————————————————————

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

CEM

ya da

THESEUS

(Erk Tragedyaları)

(O, Antik Çağ’ın en büyük komutanlarından biriydi. Erkeklerin birbirleriyle olan aşklarının, kadınlarla olan aşklarından üstün sayıldığı bir çağda kahraman Herakles’e öykündü. O çağdaki uygarlığın zirvesi olan Atina’ya kral oldu. Zekası, güzelliği, yiğitliği, güçlülüğü ve soyluluğuyla erkekler dünyasının erişilmez kahramanıydı. Herakles’le, Amazonlar üzerine yaptıkları seferde, o erişilmez efsanenin zirvedeki prensesi Antiope’a aşık oldu. O tanrıçalar kadar güzel prensesi Atina’ya kaçırdı. Kendisine karı yaptı. Antik Çağ bu büyük aşkı asla kabullenemedi. Çok kan döküldü. Erkek dünyası bu savaşlar sonunda bitkin düşen Amazon kavmine karşı üstün gelmeye başlamıştı. Fakat güzeller güzeli Antiope kendi kavmi Amazonlar’a karşı dövüşürken düşmüştü... Kadınlar bu ihanet ve yıkıntının getirdiği yenilginin sonuçlarını bugün hala üzerlerinden atamadılar. Tutsak düştüler ve aşağılandılar. Trajedi bugün de sürüyor...)

1.

Cem büyük bir boşluk, arayış ve tereddüt içine düşmüştü. Ne olmuştu, neler oluyordu ve neler olacaktı?.. Ve o ne yapmalıydı?

Elinin altında bacağı alçıya alınmış bir muhtaç zavallı, ona ne yapacakları kestirilemeyen iki esrarengiz vahşi kadın çevresinde, kalbinde büyük bir boşluk duygusu bırakarak tehlikeli bir maceraya doğru koşturan iki kraliçe ve kaygıyla onu arayan erkek arkadaşı Pierre... Durum tam bir labirenti andırıyordu. Cem, bu labirentten nasıl çıkacağını kestiremiyor, ne yapacağını, ne yapması gerektiğini kesinlikle bilemiyordu... Ama neleri yapmaması gerektiğini çok çok iyi biliyordu.

Nestor’u bu vaziyette bu ortamda bırakamazdı. Çünkü bu cinayet olurdu. Bu vahşi kadınların oturup ona bakacaklarını düşünmek için budala olmak gerekirdi. Olasılıkla onu sakat kalması için bakımsız bırakacaklardı. Zaten Amazon geleneğinde de bu böyle değil miydi? İlişkiden sonra erkeği öldürmek ya da köleleştirebilmek için sakat bırakmak gerekmez miydi? İşin kötü yanı Nestor da bunu anlamış, yalvaran gözlerle Cem’e bakıyor, ondan medet umuyordu. Bu bir yana Cem, Katre’den bir haber almadan, onun geri dönmesini beklemeden hiç bir yere ayrılamazdı çünkü onun başına gelebilecek bir felaketin sonuçlarını kaldıramaz, mahvolurdu.

Pierre’i araması ise olanaksızdı çünkü ona ne diyeceğini bilemiyordu. Onu hala seviyor muydu? Yoksa Katre’nin ortaya çıkması yanlış kurulmuş bir hayatın kördüğümlerini mi çözüyordu? Peki Katre’ye güvenilebilir miydi? Yoksa Katre’ye duydukları tıpkı gençlik yıllarında Lara’ya beslediği hisler gibi yeni felaketlerin başlangıcını mı haber veriyordu? Katre onu sevdiğini söylerken ne kadar samimiydi? Bir kadına nereye kadar güvenilebilirdi? Ve burada neler olacaktı? Bu gözü dönmüş kadınlar İstanbul’a ne yapmaya gitmişlerdi? Geri döndüklerinde burada hangi çılgınlıklar yaşanacaktı? Ve bu işlerin sonucunda Katre ne olacaktı?

Tüm bu olan bitenleri ve aklından geçenleri Pierre ile nasıl paylaşabilirdi Cem? Pierre yaşamında huzurlu olduğu bir noktaya taşımıştı kendini ve bunun değişmesini istemiyordu. Ekonomik olarak yaşamının en güçlü dönemindeydi. Kadınları yadsımıştı. Kadınların ruhen, bedenen ve aklen aşağı bir cins olduğuna hükmetmiş, kendisiyle bedensel ve yaşamsal birlikteliği kuracak yaratıkta bu tür aşağı halleri görmeyi reddetmişti. Onun zekasına, kalbine ve bedenine hitap edebilecek partner ne pahasına olursa olsun üstün insan türleri arasından olmalıydı; yani kaçınılmaz olarak “y” kromozomu taşıyanlar arasından. Bu, hergün binbir ilkellik, rezillik ve seviyesizlik yaşamaktan kat be kat iyiydi. Ruhunu ve kendini bu şekilde tanımlamış, kendine üst tabakadan insanların tarzını anımsatan, gustolarla dolu bir hayat kurmuştu.

Kendisine egzotik gelen bir kente, İstanbul’a yerleşmiş tatlı tatlı yaşıyordu. İstanbul’un, düzensizlik, kötü yönetim ve çarpık gelişmeden kaynaklanan sefaleti ve her türlü serseriliği onun serüven talebine de yanıt oluyordu. Bundan hoşnut gözüküyordu. Aslında her şeyden hoşnut gözüküyordu. Yarın düşüncesi taşımadan para harcıyor, alış-verişlerde hedonistçe sapkınlıklar sergiliyor, pahalı şaraplar ya da orijinal çikolatalar için ortalığa servet saçıyordu. Bu ilginç hayatın içine tam anlamıyla girebilen tek kişi Cem’di. Cem’in varlığı, karakteri, sanatçı kişiliği, kültürel gelişmişliği, estetik tarzı ve androjen yapısı onu çok rahatlatıyordu. Üstün insan taleplerine yanıt olabiliyordu. Aslında Pierre, Cem’e neredeyse sırılsıklam aşıktı. Üstelik burada durmuyor, bir de onu kıskanıyordu.

Cem ise tüm bunların ötesinde duyarlılıklar ve arzular taşıyordu. Pierre’i seviyordu ama, bir parça maskülen ve dünyevi saikler; kaygı ve talepler içinde buluyordu. Katre ile yaşadığı kısacık sürelere sığmış elektrik alış-verişi, sanki bunu ortaya döken bir kimyasal deney gibi sonuç vermişti. Aslında kadın teni Cem’i çekiyordu, sarıyordu. Katre ile karşılaşması bunu açığa çıkarmıştı. Erkekliğe dair duyargalarını canlandırmış, taleplerini anımsatmıştı ona Katre. O, yıllara yayılan gay yaşamına, kadınlar karşısında aldığı yenilgilerden ya da onlara kendini anlatamamaktan veyahut ta o günkü tespitiyle; kadınların onu anlayamayacak kadar budala olmasından dolayı mahkum hissetmişti kendini. Şimdi ise hiçbir şey bilemiyordu. Sadece kaygı duyuyor ve olacakları izlemek istiyordu. Her şey açığa çıkana kadar da Pierre’i incitmek istemiyordu. Hatta mümkünse daha sonra da...

Aklından geçen tüm bu sorunlara yanıt ararken perişan oluyor, kararsızlıklar içinde kıvranıyordu Cem. Bir an çekip gitmeye, burada olanları tamamen unutmaya ve eski yaşamına geri dönmeye karar veriyor, hemen ardından bunu artık yapamayacak kadar bu absürd yaşamın büyüsüne kapıldığını kendi kendine itiraf ediyordu. Ancak burada olup bitecekleri izlemek zorunda kaldığında, işlere karışmasının söz konusu olduğu noktadan korktuğunu açık yüreklilikle kendi kendine itiraf ediyordu.

Kesin olan tek bir şey vardı ki yaşamının ikinci dönüm noktasındaydı. Bunu hissediyordu. Gençlik yıllarında Lara ile karşılaştığında içine düştüğü yıkıntı ve daha sonra benimsemek zorunda kaldığı kinik hayat ona mutluluğu verememişti. İçine girmek zorunda kaldığı gay ilişkiler, belki bazı sağaltımlar, bazı katlanma kolaylıkları ve transandantal bir uyum vererek yaşamı sürdürülebilir kılmıştı; ama eksik olan çok eksik olan bir şeyler vardı ki onun şifresi de burada, Amazonas Çiftliği’nde gizliydi sanki... Burada korkaklık edip kaçıp kurtulup eski yaşamına geri dönüş yaptığı taktirde, tekdüze, kinik bir mazoşizmle yaşamak ve gay ilişkinin sınırlı çerçevesine razı olarak ölümü beklemekten başka bir şey kalmayacaktı geriye...

Bu çok tatsızdı. Cem, kendini yokladığında bunun onu kurtarmadığını, yetersiz geldiğini farkediyordu. O, özel bir insandı ve sanatçı ruhuyla doğmuştu. Dünyaya kalıcı bir şeyler yapmak ve yaratmak, eser koymak, iz bırakmak için gelmişti. O büyük yaratıcılar hamurundandı ve aslında yaşamın daha büyük bir anlamı, verebileceği daha büyük bir zevki ve doygunluğu, orgazm ve tatmini olamazdı. Belki acıydı ama seksüaliyi ve aşkı aşabilecek yegane şey sanat ve kutsanmış estetikti. Cem bunu en iyi bilen insanlardan biriydi. O yüzden de zaten, başlı başına bir fenomen olan kadın estetiğinin doruk noktası Katre’yi gördüğünde çarpılmıştı. Bir yanıyla, sanata bakışındaki görkem arayışını; büyüklüğe, erişilmezliğe özlemi anımsatmıştı Katre’nin büyülü güzelliği ona...

Cem, büyük yaratıcılar arasına katılabilmesini sağlayacak bilinç, derinlik ve teknik erişkinliği kısa ömrü içinde edinebilmişti. Sinema dünyasında kendine bir yer açabilmiş, önde gelen yönetmenler arasına katılabilmişti. Ama sanat çevresinde ona dahi muamelesi yapılması kesinlikle hiçbir şeyi kurtarmıyordu. Eksiklerini biliyordu. Bunlar giderildiğinde çok daha önemli sözler söyleyebileceğini, başyapıtlar koyabileceğini, dünya tarihinde, sanat tarihinde yer alabileceğini, insanların inanış ve felsefelerinde değişiklikler yapacak çığırlar açabileceğini biliyordu. Ya da en azından öyle olduğuna inanıyordu. Ama bu, asla bugün sahip olduğu teslim olmuş, boyun eğmiş kişilikle olamazdı. İşte o yüzden bu garip çiftlikte olup bitecekleri, kişiliğinin ayrı bir yöne, yaratıcılar dünyasının mücadele ve şiddetle, orgazm ve ihtirasla dolu yönlerine doğru değişmesi için bir dönüm noktası olabileceğini düşünüyordu. Bunu hissediyordu. Hatta bunu istiyordu. Olup bitecekleri izlemek ve tanrısal bir dönüşümün başladığı noktada saf tutmaktan başka çare göremiyordu. “Tanrım bana yardım et!” diye fısıldadı bu kaygılarla... Aynı anda cep telefonu sinyal verdi. Yine Pierre’den mesaj geldi:

“Umutsuzca seni aramaya çıkıyorum... Pierre...”

Dişlerini sıktı Cem. Üzüntüyle içi titredi. Pierre’e alçaklık yapmakta olduğunu düşündü. Ama o an için elinden başka bir şey gelmiyordu. Cep telefonunu hepten kapattı. Bir daha ona ulaşılabilmesini istemiyordu. Amazonas Çiftliği’nde yaşayacağı “ruhsal” ölüm-kalım serüvenine, üzerinde Pierre’in baskısı olmadan hazırlanmak istiyordu.

2.

Tariflere sığmaz, güvensiz, tedirgin, hastalıklı ve korkutucu bir ilişkiler ağı oluşmuştu geride kalan dörtlü arasında. Cem, Zara, Maya ve bacağı alçıda Nestor... Herkes birbirini kolluyordu. Kimse kimseyi yeterince tanımıyordu. Her biri, karşısındakinin dost mu düşman mı olduğunu bilemiyor, tedirginlikle, uyanık durarak oluşacak yeni yaşam konseptine tanı koymaya çalışıyordu.

Nestor’un Cem’den başka tutunacak dalı yoktu. Bir ayağı alçıda, kıpırdamadan yatıyordu. Bu haliyle her türlü yırtıcı tür için iyi bir yemdi. Onu bu durumda koruyabilecek tek kişi Cem’di. Oysa o Cem, daha bir gece önce tutkuyla bağlı olduğu kraliçesi ile evden içeri girerken neler hissetmişti?.. Nasıl da kıskançlık ve nefretle bakmıştı ona!.. Kim bilir gece evde aralarında neler geçmişti?.. Fakat şimdi bu vahşileşmiş, tehlikeli kadınlara karşı ona dayanmaktan başka yapabileceği bir şey yoktu.

O sapkın seks gecesinin ardından Nestor belki bakirliğinden kurtulmuş, yaşamı boyunca tadamayacağı mutluluğa ulaşmış, seksüalitenin doruklarında dolaşmıştı ama sabah olup da canına kastedildiğinde neye uğradığını şaşırmıştı. Üstelik Lara’nın karşısında çok rezil bir görüntü vermişti. Onu kırmıştı. Ona ihanet etmişti... Belki de sevgili kraliçesi onu denemek için o geceyi organize etmişti ve foyası ortaya çıktığında cezalandırılmasını istemişti. Belki de Zara ve Maya’nın bacağına vahşice indirdiği çekiç Lara’nın bir emrini yerine getirmekten ibaretti. Başka türlü nasıl böyle bir şeye kalkışabilirlerdi ki?.. Lara onları öldürürdü... Sonuçta Nestor onun elemanıydı. Ona rağmen böyle bir şeye kalkışmaları intihar olurdu. Oysa Zara ve Maya, bunu yaptıktan sonra çiftlikten kaçmaya bile gerek duymamışlardı. Sadece görevlerini yapmış gibiydiler.

Kuşkusuz Nestor ne mitoloji biliyordu, ne de okuma yazma... Lara’nın soğuk kış gecelerinde anlattığı masalları dinleyebilme şansı da yoktu. O yüzden nasıl olup da işin bu hale geldiğini anlayamıyor, atmaca gibi çevresinde dolanan kısa süre önceki mesai arkadaşlarının gözü dönmüşlüğüne anlam veremiyordu.

Vahşi kadınların derdi ise bambaşkaydı. Onların artık Nestor’la bir hesapları kalmamıştı. Onlara göre, kadim bir ritüel tekrarlanmış, bir erkek bir geceliğine kullanılmış, sonra da zararsız hale getirilmişti. Bunda garipsenecek bir şey yoktu. Nestor’un sağır, dilsiz, ezik haline bir de alçıya alınmış bacak eklendiğinde mükemmel bir erkek çıkmıştı ortaya. Bu onlar için uygundu. Görevlerine dönüp olanları unutması yeterliydi. Ona başka bir zarar vermeye niyetleri yoktu. Daha çok Cem’den huylanıyorlardı. O, Katre’yi buraya güven içinde getiren konuktu. Lara’nın itibar ettiği biriydi. Lara’nın evinde kalıyor olmasına itiraz edilemiyordu. Fakat bundan da rahatsızlık duyuluyordu. Ya bu adam Lara’nın evinde bir işler çevirmeye kalkarsa?.. Ya bu adam Lara’nın özel bölmelerini karıştırırsa?.. Ya bu adam bilmedikleri bir niyet taşıyorsa?..

O yüzden Zara ve Maya, Cem’in çekip gitmesini istiyordu. Cem’i bunun için aceleci görmedikçe de küplere biniyorlar onu taciz edici, kuşku verici davranışlarda bulunuyorlardı. Onların bu tacizlerini Cem göğüsleyebiliyor, direnebiliyordu. Ama Nestor, yapılanların kendisine yönelik olduğunu sanıyor ve korkuyordu. Korktukça da Cem’e yapışıyor, onun elini ayağını tutuyor, ağlamaklı ifadelerle gözlerine bakıyor, çocuklar gibi ona yanaşıyordu.

Cem ise Katre’yi bir kez daha görene kadar bir yere kımıldamamaya kararlıydı. Ne olursa olsun onu bekleyecekti. Ucunda ölüm olsa bile... Katre giderken üstü kapalı olsa da ona bu sözü vermişti. O, bunu anlamış ve mutlu olmuştu. Katre aslında çok istekli olarak da gitmemişti. Katre giriştikleri serüvenden korkuyordu. Üstelik Cem, onların giriştikleri serüvenin ne olduğunu bile bilmiyordu. Belki de sevgili Katre; yılların ardından teninde serinliği, ruhunda coşkuyu, kalbinde kendini bulduğu o tanrısal kadın, tehlike altındaydı. Belki de Lara’nın çılgın ve cüretkar bir kalkışmasına gönülsüz olarak katılmak zorunda kalmıştı. Belki de tüm bunları yaparken ruhuna sükunet, kalbine cesaret veren tek şey Cem’in varlığı ve onu bekliyor olmasıydı. Cem bu durumda Amazonas Çiftliği’nden nasıl ayrılabilirdi?.. “Nestor’un yardımıma ihtiyacı var,” kisvesinin altına sığınarak orada günler geçirmeli, Nestor’un bakımını üstlenmiş gibi davranmalı, oradaki diğer insanlarla uzlaşmalı, Zara ve Maya’yı yatıştırmalı ve beklemeye devam etmeliydi. Ama tüm bunlar nasıl olacaktı? Her şey öylesine karmakarışıktı ki!..

Zara ve Maya kendilerini, Cem’i çiftlikten kovacak yetkiye sahip görmüyorlardı. Bunda haksız da değillerdi. Çünkü onu kovdukları taktirde Lara’nın gazabına uğrayabileceklerini düşünüyorlardı. Onların aralarında neler döndüğünü bilmiyorlardı ki. Oysa Cem, Lara’ya bir süre Nestor’la ilgilenip sonra gideceğini söylemişti. Lara çiftliğe geri döndüğünde Cem orada olmayacaktı. Lara bunu böyle biliyordu. Ama bu konuşmadan Zara ve Maya habersizdi. Cem de onlar arasındaki bu iletişimsizlikten yararlanarak orada kalmaya devam ediyordu.

Lara ve Katre’nin Olga ile buluşmak ve Yako’yu yakalayıp cezasını vermek için Amazonas Çiftliği’ne getirmek üzere oradan ayrıldıkları gün tamamen bu şekilde imalar, ayak oyunları, tacizler ve yoklamalarla geçti. İki taraf da birbirine karşı psikolojik üstünlüğü ele geçiremedi. Akşam olduğunda Zara ve Maya işin peşini bırakıp kendi kulübelerine çekildiler. Cem ise Nestor’u, atların ahırında yer alan kendi bölmesine götürmedi. Lara’nın salonunda kalıyorlardı.

Karanlık çöktüğünde, iki kaygılı adam başbaşa kaldıklarında biraz daha sakinlediler. Nestor’un gerginlik ve korkuları azalmıştı. Cem ona tam anlamıyla anne şefkati gösteriyordu. Nestor belki de bu sevgi ve şefkati gerçek annesinden bile görmemişti. Cem’e giderek hayranlık ve uşakça bağlılık duymaya başladı. Hatta el kol işaretleriyle anlaşmaya, birbirlerine bir şeyler anlatıp gülümsemeye bile başladılar. Nestor’a güç kuvvet geldi. Yerinden kalkıp Cem’e hizmet etmek, onun bu iyiliklerine yanıt geliştirmek istiyordu. Buna kalkıştı da. Ama Cem onu engelledi. Henüz çok erkendi. Bir süre daha yerinden kıpırdamamalıydı. Bu süre sonunda kalkıp koltuk değnekleriyle yürüyebilirdi. Ama henüz bunun için çok erkendi.

O gece Nestor’un ateşi yükseldi. Cem sabaha kadar ona soğuk kompres yaptı. Limonata yapıp eli ile içirdi. İlaçlarını, ağrı kesicilerini dakik bir şekilde getirip verdi. Hatta küçük tuvaletini yapması için yardım bile etti. Nestor giderek kendini daha da çok borçlu hissediyordu.

Nestor’un uykuya daldığı sürelerde, uzaklardan duyulan vahşi hayvan sesleri ve rüzgarın savurduğu ağaç hışırtıları arasında, ayışığı aydınlatmasının loşluğu içinde geniş salonda voltalar attı Cem. Uzun uzun düşündü. Ne yapması gerektiğini bulmak ister gibi bir hali vardı. Katre’ye bekleyeceğine dair söz vermişti ama Lara’ya da döndüklerinde orada olmayacağını söylemişti. Lara döndüğünde o hala oradaysa, bunu nasıl karşılayacaktı?.. Üstelik besbelli ki geri döndüklerinde hiç de masum çabalar içinde olmayacaklardı. Peki içine girecekleri o tehlikelerle dolu oyunlardan Katre’yi Cem nasıl koruyacaktı? Bunu nasıl başaracaktı?

Karamsarlık ve tedirginlikle adımlar atıyor, bir çıkar yol bulamıyordu Cem. Salonun uçurumun kenarındaki penceresinin önüne kadar geldiğinde yarı yarıya perdenin altına itilmiş Herakles yontusuyla karşı karşıya geldi. Loş salonda yüzünün anlamları daha da derinleşmişti Herakles’in. Daha da çok Pierre’e benzemişti sanki. Yine irkildi Cem. Herakles’in alaycı tebessümüyle sarsıldı bir kez daha. Fakat aklına garip, çok garip bir fikir geldi. Durup Herakles’in yüzüne bakarak bunu tartmaya çalıştı. Cem, filmlerinde ortaya koyduğu olağanüstü makyaj performansıyla ünlenmiş bir yönetmendi. Yarı yarıya perde altına gömülmüş, loş aydınlatma altındaki Herakles yontusunun aynısını yapabilirdi. Onun yerine rahatlıkla geçip burada olup bitecekleri izleyebilirdi. Ama bu taş yontuyu ne yapacaktı o zaman?.. Onu nereye sokacaktı?.. Nestor’a dönüp baktı... Ondan bilgi ve yardım almalıydı. Nestor sevgiyle yüzüne baktı Cem’in. Ondan hiçbir şey esirgemeyeceği öylesine belli oluyordu ki... Cem, güven buldu bu bakıştan. Yüzü güldü. Cep telefonunu açtı. İstanbul’u aradı. Asistanını manyakça müzik seslerinin konuşmaya zor izin verdiği bir rock barda buldu. Ona talimatlar yağdırmaya başladı.

“Hemen oradan çıkıyorsun Parsifal ve dikkatle beni dinliyorsun!”

Parsifal, asistanının takma adıydı. Gerçek adı Saffet’ti. Ama ona böyle hitap ederdi Cem. Eski zaman uşaklarına verilen isimler gibi tınlıyordu bu isim ve Cem’in hoşuna gidiyordu. Üstelik Saffet’in film setinde gösterdiği “şeytani” çözümler bulma yeteneğini de betimliyordu. Esprili bir tarz oluyordu. Parsifal, rock bar’dan çıkınca sesi daha net duyulmaya başlamıştı;

“Koşarak stüdyoya gidiyorsun. Ve sıralayacağım şu malzemeleri toparlayıp kargoya veriyorsun! Hemen Parsifal! Acele et!” diye seri halde konuştu.

Cem bir düzine malzeme ismi sıraladı. Onları not ettirdi, özenle kontrol edip, miktarlarını teyit etti. Telefonu kapadıktan sonra gülümseyerek Nestor’un yanına döndü. Elini onun alnına koyup ateşine baktı. Terlerini sildi zavallı genç adamın. Bir çıkış yolu bulmuştu Cem. Bunun rahatlığını taşıyordu... Müzik açtı kendine. Koltuğa yayıldı ve fondaki klasik müziği hiçe sayarak bir şarkı mırıldanmaya başladı geçmiş acılı yıllardan:

“Bir gün dönse bana / Yıkılmış pişmansa / Diz çöker ağlarım / Şükür dualarıma / En kolay affolan / Sevenin günahı / Kalmıyor kimsede / Kimsenin ahı...”

3.

Sabaha karşı uyuyabilmişti Cem. Nestor’un uzandığı yer yatağının ilerisindeki kanepede sızmıştı. Gözkapaklarını okşayan ılık güneş ışınları ile uyandı. Hemen doğrulup Nestor’a baktı. Nestor da uyanmış, kıpırdamadan yatıyor, onu süzüyordu. Saat öğlene yaklaşıyordu ve dışarıdan konuşma sesleri geliyordu. Cem doğrulup pencereye yöneldi. Zara ve Maya iki genç kızla konuşuyordu. Garip bir halleri vardı. Birliğine celp edilmek üzere toparlanıp gelmiş acemi er adayları gibi meraklı, soruşturan ve ürkekçeydi kızların davranışları. Ama hiç de gidici gözükmüyorlardı. Ayaklarının altında birer devasa sırt çantası ve uyku tulumları duruyordu. Dalyan gibi boyları, kapkara, uzun saçları, yanık tenleri vardı. Üzerlerine çadır pantalon giyinmiş, bellerine palaska bağlamış, gömleklerini göbek hizasından düğümlemişlerdi. Göbek delikleri açıkta kalmıştı ve garip bir seksüel çağrı yayıyordu.

Cem, bunları hissettikçe kendini yokluyor, uzun yıllar süren gay yaşamının ardından ruhunda canlanan bu taleplere bir anlam vermeye çalışıyordu. Fakat bunu başaramıyordu. Çünkü, hoyratlaşmış, vahşi, sert, kabadayı giysilere bürünmüş; tıpkı hakim cins erkekler gibi davranan, özgüvenli, cesur, az konuşan, ciddi, kararlı bu yeni model kadınların üzerinde oluşturduğu çekimin nedenlerini bulamıyordu. Kalbi hızlı çarpıyor, ruhunda coşku duyuyor, lanet olsun; sadece Katre’nin erişilmez güzelliği karşısında değil, Zara ve Maya’nın yırtıcı dekoltesi karşısında bile arzu duyuyordu. Hatta ortalıkta beliren şu iki yeni yetme bile kalbini çarptırabilmiş, seksüel arzularına hareket katabilmişti.

O halde sorun neydi? İnsan ruhu neyin peşindeydi? Bu ne lanet bir paradokstu! Yaşama heteroseksüel bir başlangıç yapıp, çözümlü, denenmiş, klasik, normal, uygun bir ilişki içine girip mutlu bir yaşam sürdürmek için çırpındığı yıllarda itilip kakılmış, horlanmış ve çabaladığı tarzın tam tersi bir yaşam kurmaya zorlanmış Cem, tam her şeye razı olup o konsept içinde dinginliği bulmaktayken üçüncü bir türün çekim alanına giriyor, mart kedileri gibi önüne gelen her dişil ögeye saldıracak gibi bakıyordu. Bu neydi? Neler oluyordu içinde? Yoksa çıldırıyor muydu?

Tüm bunları çözmek için zamana ihtiyacı vardı Cem’in. Ancak dışarıdaki gelişmeler de bir bakıma endişe verici, düşündürücüydü. Nereden çıkmıştı bu ceylan gibi iki yeni yetme? Neler oluyordu? Giysileri, tavır ve tutumları hiç de normal şeyler çağrıştırmıyordu Cem’e. Burada garip bir örgütlenme mi yürütülmeye başlanmıştı? İşler gizli örgüt kurma yoluna doğru mu ilerliyordu? Amazonas Çiftliği yoksa bilinmedik, yepyeni bir tür terör merkezi mi olacaktı. Bu, planlanarak mı yapılıyordu? Bunları kim planlıyordu? Amaç neydi?..

Cem giderek evhamlanıyor, abarttıkça abartıyordu. Aslında, ortada gizli örgüt filan yoktu. Tasarlanmış bir sempatizan kazanma çalışması da... Fakat Amazonas Çiftliği’ndeki yeni yaşam tarzı kızların arkadaşlarının kulaklarına gidiyordu ve garip bir efsane kozasında büyüyordu bir yandan. Pek çok kız biraz meraktan, biraz da tatil yapmak ya da gezmek için oraya gelmeye istekli oluyordu. Bunların hepsini kabul etmek olanaksızdı. Ama Zara ve Maya’nın yarım kalmış üniversite serüveninden tanıdıkları yakın arkadaşları ve onun üniversiteli Alman konuğu izin istemeye gerek duymadan, çıkıp Amazonas Çiftliği’ne kadar gelmişlerdi. Üstelik oda, yatak filan da istemiyorlardı. Askeri bir çadırları, uyku tulumları vardı. Bir ağaç altında çadır kurmak istiyorlardı hepsi bu.

Eğer Lara çiftlikte olsaydı, biri Alman biri Türk bu iki üniversiteli kıza kamp kurmaları için muhakkak izin verirdi. O yüzden Zara ve Maya da bu izni verecekti. Ama bir parça da tedirginlik içindeydiler. Ya Lara geldiğinde onlara kızarsa?... Çünkü Lara çiftlikten çok olaylı bir şekilde, büyük öfkeyle ayrılmıştı. Döndüğünde neler olacağı bilinmiyordu ki... Belki de geri geldiğinde bu tür yabancıları görmekten hoşlanmayacak, onlara kızacaktı...

Zara ve Maya bu kararsızlık içinde arkadaşlarıyla konuşurken Cem ortaya çıkmaya karar verdi. Hatta konuşmaya katılmaya, yeni gelen kızlar üzerinde sanki yüzyıllardır burada kalıyormuş gibi bir hava yaratmaya da... Çünkü Cem’in beyninde bazı şimşekler çakmıştı. Zara ve Maya’nın çiftliğe birini kabul ettikleri esnada tanıklığını tescillemek ve avantaj kazanmak istiyordu. İkinci olarak, kızları çiftliğe kabul eden Zara ve Maya, Cem’in üzerine gidemeyeceklerdi çünkü artık onların da açıkları olacaktı. Üçüncüsü, Cem, Parsifal’in gönderdiği makyaj malzemelerini almak için kargo şirketine kadar gitmek zorundaydı ve bu arada Nestor’a zarar verilmesinden korkuyordu. Bu iki yeni kız iki iyi tanıktı. Onlar burada oldukça Nestor’a saldırmak, acı çektirmek, onu sakatlamak ya da öldürmek gibi bir şeye girişemezdi Zara ve Maya. Bir dördüncüsü, Cem, yeni gelenlere nazaran kıdemli bir konuma kendini atmak istemişti. İşte bu türden binbir tilki kuyruğu hesabıyla Cem yanlarına gitti. Gerçekten de Zara ve Maya, yakın bir arkadaşları gibi taktim ettiler Cem’i, Petra ve Leyla’ya. Sanki kırk yıllık kankaydılar. Cem de onları kibar ve coşkulu karşıladı. Zara kamp kuracakları yeri Cem’in de duyabileceği bir şekilde orta yerde söyledi. Cem çadır kurmalarına yardım edebileceğini söyledi buna karşılık. Böylece olan biteni Cem de onaylamıştı. Bu onaya gerek var mıydı? Belki yoktu ama sanki her şey daha meşru bir hal almıştı.

Cem, Petra ve Leyla’nın çadır kurmalarına yardım etti. Daha sonra ortalığın kalabalıklaşmış olmasına güvenerek, Nestor’a bir şey olmayacağını düşünüp arabasına bindi ve kargo şirketine gitti. Kargodan malzemeleri eksiksiz olarak çıkmıştı. Parsifal gibi iyi bir yardımcısı olduğu için şükredip çiftliğe döndü. Çiftliğe döndüğünde yeni gelen kızların nasıl bu kadar kısa süre içinde başkalaştıklarını görüp hayretlere düştü. Petra ve Leyla soyunmuş, Zara ve Maya’nınkine benzer tunikler ve sandaletler giymiş ata binmeyi öğrenmeye çalışıyorlardı. Ortalık Amazon kolonilerinden farksız bir görüntüye bürünmüştü. Hepsi de korkunç eğleniyordu. Garip bir komün ruhu yükseliyordu Amazonas Çiftliği’nde. Petra ile Leyla, kısacık süre içinde Cem’e dost yaklaşımlarını yitirmiş, Zara ve Maya gibi bakar olmuştu. Hafiften alaycı, küçümseyici, kibirli, katlanamaz, mütecaviz...

Bu ani gelişme hoşuna gitmemişti Cem’in. Usulca aralarından yürüyüp Nestor’un yanına gitti. O, yeni gelen dişi ceylanların varlık ve tanıklığının onun oradaki yaşamını kolaylaştırıp güvence altına alacağını düşünürken, onlar yıldırım hızıyla değişmeye, düşman bakışlar edinmeye, birer pantere dönüşmeye ve deli gibi eğitim almaya başlamışlardı.

Akşam olup hava karardığında Cem hiç dışarı çıkıp yanlarına gitmedi. Dört vahşi Amazon koca bir ateş yakıp çevresinde yerleşti. Erkekler gibi bacaklarını açıp oturdular. Ateşte et kızartıp onları elleriyle yediler. Koca ahşap kupalardan şarap içip sarhoş oldular. Şakalaşıp koşturup, bağırıp çağırıp güreş tuttular. Tunikleri ve hatta iç çamaşırları yırtılıncaya kadar vahşice güreştiler. Ve o gece ayışığı altında koyun koyuna uyudular...

Cem penceredeydi. Yırtılıp parçalanmış giysilerinin altında açığa çıkmış taze, kocaman, diri göğüslerine ölgün ay ışığının vurmasıyla ortaya çıkan renge ve kamaşmaya bakıyor, yutkunuyordu. Dişi aslan yavruları gibi gözüküyorlardı... Aralarında olmak istedi. O komünel ruhun içinde olmak istedi. Ama bu olanaksızdı. Hiç değilse şimdilik... Arada böylesine derinleşen sorunlar varken!..

4.

Dişi aslan yavruları sızıp uyuyakaldığında Cem hala ılık, nemli Akdeniz gecelerinin derinliklerine bakıyordu. Amazonas Çiftliği’nde her şey sanki ilahi bir saatin tiktakları gibi belirli bir hedefe doğru ilerliyordu. Olayların gelişimi tanrısal bir kurguyu andırıyordu. Belli ki kimse bunu organize ediyor ya da planlıyor değildi ama gelişim durdurulamıyor, varacağı yöne doğru ivme kazanmaya devam ediyordu. Minik tanrısal işaretlere, garip rastlantılara, mucizelere fazlasıyla inanan Cem, tüm bunlardan büyük anlamlar çıkarıyordu. İş giderek garip psikolojik süreçlere kaymaktaydı. Sadece Katre’yi bekleme amacının çok çok ötelerine taşmıştı Cem’in içinde büyüyen tecessüs. Deli gibi merak ediyordu. Lara geldiğinde neler olacaktı? İki öfkeli kadın niçin apar topar gitmişlerdi? Ne şekilde geri döneceklerdi? Ve bu garip çiftlikte neler olacaktı. Hepsinden de önemlisi; içinde uyanmaya başlayan yeni seksüel kimlik ne anlama geliyordu? Ve bunu ateşleyen şey neydi? Bu çiftlikte olan esrarengiz olaylar mıydı?

Arzusu iyice kabardı Cem’in. Mesleğinde edindiği becerileri belki de yaşamında bir daha olmayacak kadar büyük bir vitüozite ile uygulamak için gövdesine debisi yüksek kanlar aktı. Heyecenlı ve coşkuluydu. Bu, sadece basit bir merak değildi. Cem, burada olacakların cinsel kimliğinin, yaşama bakışının ve varoluşunun bir dönüm noktası olacağına inanmıştı. Kimbilir belki de bunu istiyordu...

Pencereden ayrılıp, artık doğrulup oturabilen Nestor’a baktı. Ona el, kol hareketleriyle işaretler yaptı. Salonda yontuyu saklayabilecek bir yer olup olmadığını sormaya çalıştı. Nestor onun işaretlerinden hiçbir şey anlamadı. Yüzü acı çeker görüntülere girip çıktı. Çaba sarfetti. Anlamaya çalıştı. Başaramadı. Oysa bunu başarmayı, Cem’in herhangi bir isteğini yerine getirmeyi çok istiyordu. Olmadı. Bir türlü olmadı. Cem’in on beş dakikalık uğraşısı, yontunun başında çırpınması, bazı kapıları açıp kapaması da hiçbir işe yaramadı.

Yorgun bir halde çöktü Cem. Düşündüğünden daha zor olacaktı bu iş. Gidip yarım bardak su alıp Nestor’a ilacını içirdi. Müzik setine bir Wagner cd’si koydu. Müziği sonuna kadar açtı. Ne de olsa Nestor hiçbir şey duyamıyordu. Kargodan çıkan malzemelerini aldı ve banyoya çekildi. Gündüz Nestor büyük tuvalet için yarım saat kadar banyoda kaldığında aldığı bazı ölçüler ve plastik kalıpları ortaya çıkardı. Soyundu. Dikkatle gövdesindeki hatları süzdü. Büyük yaratıcıların eserlerini koyacakları alana baktıkları gibi boy aynasına bakmaya başladı. Bir ressamın boş bir tuvale, bir yontu sanatçısının iri beyaz bir taşa ya da bir romancının gümüşi, boş bir ekrana bakarken yaptığı gibi uzun uzun gövdesini ve yüzünü süzdü. Röperler, ayrıntılar, ölçüler, tonlar kaydetti kafasına. Bunları bilgisayarlar gibi tekdüze bir çabukluk içinde yapıyordu.

Ansızın canlanıp vücudunu beyaza boyamaya başladı. Hep kalbinin üzerinde taşıdığı Pierre’in resmini çıkarıp lavabonun üzerine koydu. Lara’nın yaptığı Herakles yontusuna ne kadar da benziyordu sevgili Pierre!..

Bir buçuk saatten fazla orada kalmıştı Cem. Cd bitmiş, başa dönmüştü. Yeniden Wagner dehşeti sarmıştı loş salonu. Nestor, Cem’i merak etmeye başlamıştı. Başına bir şey gelmiş olmasından korkuyordu. İnsan iki saat banyoda ne yapardı ki?.. Gündüz yanıbaşına Cem’in koyduğu koltuk değneğini aldı usulca. Ona tutunarak dikkatlice ayağa kalktı. Tek ayağının üzerine basarak banyoya doğru bir adım attı. O sırada banyonun kapısı açıldı. Nestor çıldıracak gibi oldu. Lal insanlara mahsus boğuk bir hırıltı ve çığlık boğazından yükselip canhıraş bir şekilde salona yayıldı. Korkudan ölecek gibi oldu. Gözleri yerinden fırlayacak gibi açıldı. Herakles yontusu canlanmış ona doğru geliyordu.

Oysa bu Cem’den başkası değildi. Cem sanatını olağanüstü bir incelikle icra etmeyi başarmış Herkles’e tıpatıp benzeyen bir mitolojik figür olup çıkmıştı. Nestor’un bundan panikleyip çıldırması işten bile değildi. Zavallı seyis arkasını dönüp kaçmaya çalıştı. O korkuyla kırık ayağının üzerine bastı. Koşamayıp yüzüstü yere kapaklandı. Yine boğuk bir hırıltı koptu boğazından. Cem koşup arkasından yetişti. Onu kollarından yakaladı. Yüzyüze geldiklerinde Nestor kendinden geçip bayıldı. Cem koşup bir bardak su aldı. Onu içirdi Nestor’a. Nestor kendine gelmekteydi. Ama yarım dakika öncesi gibi çıldırmış halde değildi. Artık teslim olmuş gibiydi. Ölümü kabullenmek gibi bir duygu içindeydi. Başına gelecek her şeye, cine, periye, hayalete razı biriydi o andan itibaren. Cem acıdı ona. Yüzünü kaplayan plastik nesneyi ucundan araladı. Çekip yukarı doğru sıyırdı. Yüzü ortaya çıktı. O anda Nestor’dan bir hırıltı daha yükseldi. Boynuna atıldı Cem’in. Sarılıp ona ağlamaya başladı. Cem eliyle onun sırtını okşadı.

“Korkma koca bebek, korkma,” dedi.

Cem, maskesini yine yüzüne geçirdi. Nestor’a işaret yaparak gidip gerçek yontunun yanına oturdu. Birbirlerinden zerre kadar farkları yoktu. Nestor bir şeyler anlamaya başlamıştı. Koltuk değneğine sarılıp oraya doğru fırladı. Gözyaşları arasında garip hırıltılar çıkarıyor, gülüyor, hastalıklı bir şekilde eğleniyordu artık. Coşmuştu. Yontunun hemen arkasında duran bir kitaplığı yana doğru ittirdi. Raylar üzerinden kaydı kitaplık. Geride küçük bir oda çıktı açığa. Odada bir piyano vardı. Belli ki piyano için salondan ayrı tutulmuş bir çalışma odasıydı burası.

İki yorgun savaşcı hırıltılar, kıkırtılar arasında, derin nefesler alarak Herakles yontusunu, üzerine oturduğu kaideden kaldırıp o minik odaya taşımaya giriştiler. Nestor koltuk değneğine dayanmak zorunda olduğunu zaman zaman unutuyor, yanlış ayağının üzerine basıyor, acıyla sarsılıyor, sonra bundan haz duyduğunu farkediyor, gayretle, kan ter içinde Cem’in taşımasına yardım etmeye çalışıyordu. Sonunda yontuyu taşımayı başarmışlardı. Cem boş kalan kaidenin üzerine oturdu. Aynı Herakles gibi pozisyon aldı. Yüz hatlarını bile onun gibi yapmıştı. Nestor topallayarak geriye doğru seğirtti. On adım uzaktan Cem’e bakıyor ve korkunç eğleniyordu. Hırıltılar ve garip sesler arasında kollarını kuş kanatları gibi indirip kaldırıyordu. O an dünyanın en mutlu insanıydı. Büyük bir zafer kazanmış gibiydi. Artık Cem, o dünyalar iyisi, melek kalpli şövalye, bir sfenks gibi orada oturacak ve olacakları izleyecek, onu koruyacak ve biri kötülük yapmaya kalktığında cezasını verecekti. Nestor’a düşen, sadece ona dinlenmesi için olanak sağlamak, günün belli saatlerinde, Lara ortalıkta yokken gerçek yontu ile yer değiştirmesine yardım etmek ve kendi yiyeceklerinden artırıp ona taşımaktı. Keyfine diyecek yoktu Nestor’un.

Cem kaide üzerindeki yerine oturduğunda Herakles’den farksız gözüküyordu. Parmağıyla işaret edip, biraz ileride duran aynayı istedi Nestor’dan. Nestor hevesle getirdi aynayı. Aynayı kaldırıp baktı Cem. Kalbi acıyla burkuldu, dünyaları yıkılıp aşağı geliyordu. Pierre’e ne kadar da benzemişti. Gözünden bir damla yaş süzüldü. Alçı boyaların üzerinden akmaya başladı gözyaşı. Parmağını uzatıp ona değdirdi Cem;

“Katre,” dedi kendi kendine. “Bu bir katre. Katre, damla demektir, gözyaşı demektir biliyor musun Nestor?”

Sanki Nestor onu duyabilirmiş gibi konuşmuştu. Belki bu olanaksızdı ama, Nestor bu sözcükleri duyabileceği zamanın çok ötesinde onu anlıyordu. Yüzüne bakıyor ve değişim geçiriyordu. Mutluluğu buruklukla gölgeleniyor, ağzı yarım açık, hüzünle Cem’e bakıyor, adeta onun acılarını paylaşıyordu.

“Şu anda Katre, Cem ve Pierre birliktedir... Tek gövde, tek ruh, tek aşk... Tanrım ne olacak benim halim?!” diye devam etti sözlerine Cem.

Uzatıp dudaklarını aynayı öptü. Pierre’i dudaklarından öpmüş gibi olmuştu. Aynada oluşan beyaz alçı tozundan dudak izinin üzerine bir katre düştü. Daha da fena oldu. Pierre’i özlemişti. Ona ihanet etmekteydi. Alçaklık yapmaktaydı. Fırlayıp yerinden koşup cep telefonu açtı. Elvis’in ölümsüz bir şarkısını kodladı ve mesaj geçti Pierre’e. Sonra gidip yine kaidenin üstüne oturup dolunaya bakmaya başladı. Şarkının sözleri şövalyece aşklarda olabilecek ahitleri anımsatıyordu:

“Always on my mind...”

Mesaj Pierre’e ulaştığında Cem ağlıyordu. Yanaklarından süzülen katreler alçıyla kaplı gövdesinde yol izleri yapıyordu...

5.

Sabah olduğunda artık ne yapacağını biliyordu Cem. Nestor ayağa kalkabiliyor, koltuk değneklerinin yardımıyla da olsa yürüyebiliyor, kendi işlerini görebiliyordu. Herakles yontusunu piyano bölmesine taşıyıp geri getirerek ve onun yerini alarak, Amazonas Çiftliği’nde neler döndüğünü izleyebilecekti Cem. Üstelik hiç hesapta olmayan bir yardımcı kazanmıştı tüm bu karışık işler için. Başına gelenler sonucunda yaptığı yardımlardan dolayı Nestor ona şükran ve hayranlık duyuyor, kendini ona borçlu hissediyordu. Doğrusu Cem’in bu hislerin getireceği avantaja ihtiyacı yok değildi.

Garip bir eküri olmuşlardı. Birbirlerinin gözlerinin içine bakıyorlar ve anlaşabiliyorlardı. Hatta denebilir ki Nestor, Cem’in androjen kişiliğinden kaynak alan davranışlarını, meraklarını ve arayışlarını bile sezmeye başlamıştı. Bunlar için Cem’e yardım ediyor olmaktan hoşnutluk duyuyordu. Kendi minik algılar dünyasında tespitler bile koymuştu. Yaşamı boyunca ezilmiş birinin, bambaşka bir mecrada ezilen birine yardım ederken duyduğu hazzı alıyordu bu yaptıklarından.

Hala daha halledilmesi gereken ayrıntılar vardı. Cem, çiftlikten ayrılıyor gibi yapmalı, arabasına binip uzaklaşmalı, onu yakınlarda güvenli bir yere yerleştirdikten sonra gizlice geri dönmeli ve burada herkesin arzu ettiği özgürlük içinde sınırlarını aşıp kendisini ele vermesini izlemeye koyulmalıydı. Asıl önemli olan Lara’nın hangi boyutta bir ihtirasa yakalandığı ve gelecekteki yaşamında Katre’ye nasıl bir rol biçtiğiydi. Lara’nın henüz açığa çıkmamış Katre arzusu, fiiliyata ve cinselliğe taşınacak olursa aralarında kaçınılmaz olarak bir çatışmanın yaşanacağını seziyor, bundan hoşnutsuzluk duyuyordu Cem. O, aslında her şeye rağmen Lara ile çatışmaya girmek istemiyordu. Hatta bundan korkuyor ve bunu kendi kendine de itiraf ediyordu. Ama içinde günden güne katlanarak, çığ gibi büyüyen Katre tutkusunun onu hangi serüvenlere ve kalkışmalara sürükleyeceğini de bilemiyordu. Üstelik ortada çok daha büyük bir sorun vardı; o aslında Pierre’i mi yoksa Katre’yi mi seviyordu? Ya da her ikisini de mi? Bu son fikir onu daha da ürkütüyordu. Biseksüel bir birliktelik, üçlü birliktelik, bu tam bir kördüğüm olurdu. Bunu Pierre’e de Katre’ye de anlatamazdı Cem. İş burada da bitmezdi, ortaya çıkacak kargaşa ve yanlış anlama sonucunda ikisini de kaybedebilirdi.

Daha fazla düşünmemeye ve olacakları beklemeye karar verdi Cem. Aksi taktirde aklını kaybetme noktalarına ulaşması fazla zaman almayacaktı. Banyoya girdi. Üzeri alçı boya kaplı plastik maskelerini çıkardı. Sıkı bir duş aldı. Normal görüntüsüne geçti. Üstünü giyindi. Plastik maskeleri özenle istifledi ve sakladı. Büyük bir sorun vardı şimdi karşısında: Nestor’a nasıl anlatacaktı, gider gibi yapıp gizlice geri döneceğini?..

Bu konuda feci yanılmıştı Cem. Nestor planı, ondan bile önce kurmuştu. O, küçük çantasını eline alırken koltuk değneğine yapışıp piyanolu odaya koşturan Nestor giyotin camı tepeye kaldırıp sonuna kadar açarak Cem’i yanına çağırdı. Cem yanına gittiğinde pencereye kadar dik bir şekilde gelip sona eren bir patika gördü. Patikanın sonunda, zorlukla görülebilen küçük bir düzlük oluşuyordu ve burası arabayı saklamak için çok elverişliydi. Cem gülümseyerek Nestor’a baktı. Kolunu omuzuna attı. Onun bu düşünceliliğinden dolayı mutlu olmuştu. Teşekür etti, o duyamasa da. Pencereyi açık bırakıp kapıya yöneldiler.

Tam kapıdan çıkarlarken çiftliğin ön girişindeki hareketliliği ve yeşil Lancia’yı gördü Cem. Başından aşağı kaynar sular döküldü. Pierre yeşil Lancia kullanırdı. Hatta yarışlara bile o arabayla katılırdı. Kapıdaki arabanın Pierre’e ait olmaması için dua etmeye başladı. Kendi arabasının gözüküp gözükmediğini anlamaya çalıştı. Şükür ki kendi arabası çiftliğin arkasındaydı. Olasılıkla görüntüye girmiyordu. Ama belki de ucundan gözüküyordu. Fakat ucundan gözüken bir otomobilin Cem’e ait olduğundan emin olamazdı Pierre.

Telaşla geri çekildi Cem. Çiftlik kapısını gören pencerenin altına sindi. Zara ve Maya’nın kimle konuştuklarını görmeye çalıştı. Lancia’nın kapısına dayanmış olarak özgüven ve meydan okuyuculukla, hakir yaratıklarla muhatap olurcasına konuşan uzun saçlı, siyah gür sakallı, bir seksen sekiz boyundaki daracık belli, geniş omuzlu adam Pierre’den başkası değildi. Kalbi yerinden kopacak gibi oldu Cem’in. Pierre onu aramaya gelmişti ve bu çiftliğe kadar ulaşabilmişti. Bunu nasıl başarmıştı? Ve o şimdi ne yapacaktı?

“Lanet olsun, lanet olsun!” diyerek dişlerini sıktı.

Nestor onu bu halde gördüğünde kötü bir şeyler olduğunu anladı. Bir şeyler yapmak arzusuna düştü. Dışarı fırlayacaktı. Cem onu durdurdu.

Cem, iki vahşi Amazon’un, Pierre’e burada olduğunu söyleyip, onu başlarından savmak için bu fırsatı ganimet olarak değerlendireceklerini düşünüyordu. Ama yanılıyordu. Kızlar Cem’in çiftlikte kalıyor olduğu sırada kuyruğuna bir de misafir eklemeye çalışması durumunda ne yapacaklarını haklı olarak düşünüyor ve bunu istemiyorlardı. Başlarında bir dert vardı. Yeni bir tanesine hiç gerek yoktu. Cem, olasılıkla o sırada uyuyor olmalıydı. O halde, bu küstah, mağrur, kibirli erkeğe, “Burada öyle biri yok,” deyip onu defetmeleri en iyi yol olacaktı. Üstelik Nestor’u darp etmişlerdi ve Cem’in bu olayı ortaya dökmesinden, gelen arkadaşına Nestor’un başına gelenleri sayıp dökmesinden korkuyorlardı. Bir de bunlara iki “sefil” erkeğin bakışları altında huzurlarının nasıl kaçacağını kattıklarında “Burada böyle biri yok! Hiç de olmadı!” deyip onu defetmekten başka çareleri gözükmüyordu.

Öyle de yaptılar. Pierre onlara inanmadı. Üsteledi. Israrla sordu. Kuşkusuz böyle davranmasının bir nedeni vardı Pierre’in. Çünkü cep telefonunun baz istasyonundan bölgesini tespit ettiği Cem’i aramak için Kemer’e geldiğinde ilk iş karakola gitmiş ve orada 68 model bir Camaro’nun görülüp görülmediğini sormuştu. Burada sorusuna yanıt alamayınca, Cem’in kaza geçirmiş olabileceğini düşünerek devlet hastanesinin acil servisine gitmişti. Tesadüf bu ya o sırada Nestor’a ilk müdahaleyi yapan doktor da oradaydı. Kaza yapan 68 Camaro’nun araştırıldığını duyduğunda kulak kesilmişti ve devreye girip:

“Burada kaza yapan ya da yapmayan hepsi dahil olmak üzere, on yıldan beri bir defa 68 Camaro görüldü. O da şu sırada Amazonas Çiftliği’nde.” demişti.

Pierre böyle bir bilgiyle gelip de kapıda bu şekilde karşılanınca iyice tedirgin olmuştu. Bu çiftlikte garip şeyler döndüğünden emin olmuş, Cem’in başının belada olduğuna karar vermişti.

Haksız da sayılmazdı. Cem’in başı gerçekten de beladaydı. Ama hiç de düşündüğü nedenlerden dolayı değil...

Kapıdaki gerginlik giderek artmakta bir arbede görüntüsüne dönüşmekteydi. Pierre, Zara ve Maya’nın tersleyici, tahrik edici davranışlarıyla çileden çıkmak üzereydi. Bunun nedeni sadece basit bir sorgu sual olayı değildi kuşkusuz. Pierre’in efsane kahramanlarını andıran görüntüsü, erkek türünün tüm ekstrem boyutlarını taşıyan, atletik, yay gibi vücudu, başına bağladığı ‘bandana’nın altında güneş yanığıyla kızarmış, gerilmiş, vahşileşmiş teni, güçlü, kaslı kolları, stil sahibi giysileri, özel kesim kot pantalonundan sarkan zincirler, aksesuarlar, postallarla yarışabilecek kabalıkta özel dizayn sandaletleri, çıplak teni üzerine giydiği zımbalı yelek, boynundaki erkeksi fular ve yeleğinden taşan adaleler...

Bunların hepsi de genç Amazonlar’ı çileden çıkarmaya yetmişti. Hayatta karşı oldukları her şey o anda karşılarındaydı ve onlara inanmıyor, tebelleş oluyor, tahakküm etmeye kalkıyor, üstelik ısrarcı oluyordu. Buna katlanamamaya, kıskançlıkla karışık hastalıklı bir nefret duymaya başlamışlardı kızlar. Çok gerekli olmadığı halde sertleşmeye, kabalık yapmaya başladılar. El, kol hareketleri yapıyorlar, onu ittiriyorlar, bağırıp çağırıyorlardı. Olanları gören Petra ve Leyla; “İşte, gün bu gün!” dercesine olay yerine koşmaya başladılar. Yanları sıra üç Dalmaçyalı da koşuyor ve havlıyordu. Birinin elinde pompalı tüfek, diğerininkinde kocaman bir sopa vardı.

İşler karışmaya başlamıştı. Pierre geriledi. Dört vahşi kadınla ve bir dizi köpekle kapışmak işine gelmedi. Anlayamadığı, isim veremediği bir gerginlik, sertleşme oluşmuştu. Kuşkuları iyice azdı. Gerileyip, gerileyip ansızın arabasına daldı. Hızla kapıyı kapadı. Marşa bastı ve geri geri gitmeye başladı. Leyla otomobile koşup sopasını vargücüyle kaputa indirdi. Aynı anda Petra tetiğe asıldı. Pompalı tüfek büyük bir gürültüyle patladı. Şükür ki namlusu havaya dönüktü. Pierre hızla manevra yapıp arabanın başını çevirdi. Gazı kökledi. Patinaj ata ata uzaklaştı araba. Arkasından bağırtılar, ıslıklar, havlamalar ve bir el daha silah sesi duyuldu.

Pierre doğru yerde olduğundan emin olmuştu. Oradan ayrılmayacaktı. Cem’in başı büyük beladaydı. Mutlaka bir şey yapması gerekiyordu.

6.

Pierre’in gittiğini, daha doğrusu böylesine bir taarruzla kovulduğunu görmek Cem’i biraz üzmüştü. Hani, Pierre’in vahşileşmiş, başkalaşım geçirip çıldırmış, boyutlarından taşmış bu ilahelere mukabele edip kavga, dövüşe girmesini beklediğinden dolayı değil... Ama Pierre arabasına binip kaçarcasına oradan uzaklaştığında büyük bir yalnızlık duygusu içine düşmüştü Cem. Pierre’in hepten gittiğini düşünüyor ve üzülüyordu. Pierre onun burada olduğunu anlayamamıştı. Dehşet içinde ona ne kadar ihtiyacı olduğunu farketti. Bundan dolayı ruhu acıdı.

Oysa Cem yine yanılıyordu. Pierre, Cem’in orada olduğundan emin olmuştu ve bir yere gitmeye niyeti yoktu. Üstelik, Amazonas Çiftliği’nde dönen bu gariplikleri gördükten sonra merakı iyice azmıştı. Kızlar onu içeri alıp, Cem’in yanına götürüverselerdi hiç de iyi olmayacaktı. O zaman; merhabalaşma faslının ardından birlikte çekip gitmekten başka bir şey kalmayacaktı geriye. Her şey birer muamma olarak kalacaktı. Kuşkusuz Cem’de orada yaşadıklarını bir bir Pierre’e rapor etmeyecekti. Tarihin karanlık dönemi gibi kalacaktı orada yaşanan günler.

O yüzden Pierre, kızlara karşı koymamış, kaçarcasına uzaklaşmıştı. Niyeti, gitti görüntüsü verip, oralarda bir yerde kamp kurup, o esrarengiz çiftlikte olanları izlemek, Cem’in izini bulmak ve onun ne işler çevirdiğini çözmeye çalışmaktı. Belki de oradaki gözlemleri sonucunda öğreneceklerinden sonra Cem ile bir daha asla eskisi gibi olamayacaklardı ama yine de gerçeğin ortaya çıkmasında yarar vardı. Bunun burukluğunu, tedirginliğini kalbinde duymuyor değildi Pierre... Ama gerçeklerden kaçmanın da anlamı yoktu.

Pierre’in görüntüye girmesi ve o eşsiz erkek estetiğiyle Cem’in ruhunda her zamanki gibi büyük reaksiyonlara yol açması bir olmuştu. Cem acıyla kıvranıyor ve gerçek seksüel, ruhsal kimliğini arıyordu. O, neydi? Yılların ardından bulduğu hayalindeki kadın Katre için kalbi çarpan bir şövalye mi? Pierre için yanıp tutuşan kinik bir eşcinsel mi? Ruhsal sorunlarından dolayı erkini yitirip, erkek boyunduruğuna girmeyi kabullenmiş bir mağdur mu? Sıradan bir sapkın mı? Şiddetin gövdelere yaydığı acıda mutluluğu arayan mazoşist bir serüvenci mi? Sanatsal duyarlılığın doruklarında geziyor olmanın sarhoş edip ekstrem arayışlara yönlendirdiği bir hedonist mi? Yoksa hepsi birden mi?

Bunları yanıtlayamıyor ve ezilip yıkılıyordu Cem. Ancak bunları yanıtlayamasa da; çok çok iyi bildiği bir gerçek vardı ki, burada, Amazonas Çiftliği’nde hemen hemen herkes onun gibiydi. Arayışlarını sürdüren, androjen eğilimlere sahip, cinsel kimliğini kabullenmeyen, karşı cinse karşı isyankar ve yadsıyıcı; çılgın, marjinal ve avangard arayışlara adanmış... Belki de Cem’i heyecanlandıran ve bu çiftlikte yaşamının şifrelerini çözeceğini düşünmeye iten nedenler bunlardı. Burası bir deney fanusu gibi olmuştu artık. Türünün en rafine tipleri bir araya toplanmış, soy tepkimeler içinde geleceklerini keşfetmek için deneylere girmekteydiler sanki. Cem, bunun sadece kendisi için değil, insanlık için de çok önemli bir deney olduğunu ayrımsayabiliyor ve büyük heyecan duyuyordu. Ama onu heyecanlandıran, coşturan, bir parça da endişelendiren şey, olan bitenin kadim mitolojik öykülere benzemesiydi. Bundan aynı zamanda korkuyordu Cem. Çünkü mitoloji demek, klasik demekti... Klasikse tragedya demekti... Başka tür klasik önemsenir miydi dünyada? Hayır!.. Klasik hep tragedya olurdu. Final hep felaket olurdu. Cem bundan korkuyordu. Bu lanetli geleneğin, onların yaşamını da mahvetmesinden korkuyordu.

Sonuçta, Nestor ile beraber içeri çekilip, olan bitenden habersizlermiş rolü oynamaya ve bir süre sonra ortaya çıkmaya karar verdiler. Genç kadınlar utkularının sevincini yaşarken onlar içeri sinip kayboldular. Bir saat sonra ortaya çıktıklarında genç kadınlar sıkı bir kahvaltı yapmış çimenlere yayılmışlardı. Kol adalelerini sonuna kadar zorlayarak Lara’nın yayıyla ok atmaya çalışıyorlardı. Gülüp, oynayıp birbirlerine kaba ve sert el şakaları yapıyorlardı. Amazon ruhu giderek kişiliklerini teslim alıyordu. Bu oyunu oynamaktan, genlerinin onları sürüklediği orijindeki bu eğilime teslim olmaktan kaçmıyorlar, aksine onun pençesine düştükçe insanlaştıklarını, mutlu olduklarını hayretle görüyorlardı.

Cem, gidiyor rolü oynamak üzere dışarı çıktığında hilebazlık adına önemli bir şeyler becermesi gerektiğini biliyordu. Kızların ona inanmaları, memnun, mutlu olmaları ve onu unutmaları gerekiyordu. Lara’ya gittiğini haber vermeleri yeterdi. Başka bir şey istemezdi. Küçük omuz çantasını göstere göstere onların ok attıkları alana doğru yürüdü. Dördü bir aradaydılar. Cem’i görünce neşeleri kaçtı. Doğrulup, tehditkar hallere geçtiler. Kabadayılar gibi ellerini bellerine koyup kendilerine yaklaşan Cem’e bakmaya başladılar: “Gene ne istiyorsun?” der gibi halleri vardı. Cem anlamazlığa geldi. Yüzüne gülücükler kondurdu. Bunların zoraki görüntü vermemesi için çabaladı ve;

“Her şey için teşekkür ederim. Ben gidiyorum.” dedi.

Genç kızlar afallamışlardı. Bu salak ne için teşekkür ediyordu? Ama ziyanı yoktu, çekip gidiyor olması affedilmesi için yeterliydi. Yeter ki bir an önce toz olsundu. Cem, orada da durmadı, işaret parmağıyla evi gösterip yalanlar sıralamaya başladı;

“Nestor orada. Durumu iyi. Lara arayıp nasıl olduğunu sordu. Kızlar ona iyi baksınlar dedi.”

Kızlar buna aldırıyor gözükmediler. Zaten Nestor’a başka bir zarar vermeyi düşünmüyorlardı.

Cem, darbe yapmak için muzaffer ordusuyla Roma kentine girmiş, tuzaklarla dolu sokaklarda yol almakta olan bir general kadar güvensiz durumdaydı. Her an, ani bir kıvılcım, ani bir tuzak, ani bir komplo sonucu katledilebilecekmiş gibi hissediyordu kendini. Daha fazla işi uzatmadı. Kırmızı Camaro’suna atladı. Marşı çalıştırdı ve gaz verdi. Tüm bu süre içinde kızlar tek sözcük sarfetmemişlerdi. Otomobil çiftlikten dışarı süzüldüğünde Petra ağzının içinde mırıldandı;

“Pislik!”

Zara ve Maya kararsızlıkla, eleştirircesine ona baktılar. Mesele hiç de o kadar basit değildi. Cem, Katre’yi kurtarıp onlara getiren, kendi cinsiyetinin bir çok alçaklıklarını yadsımış, enteresan biriydi. Kafaları karmakarışıktı. İşin içinden çıkmaları olanaksız gözüküyordu. Bu konuyu düşünmemek en iyisiydi. Ok atmaya döndüler yeniden.

Cem ise yarım saat sonra arabasını saklamış olarak piyanolu odaya doğru tırmanmaktaydı. Nestor onu karşılarken sıfır-sıfır süren maçı galibiyete dönüştürmek için çırpınan bir amigo gibiydi.

7.

Cem, Amazon ormanlarındaki doğal galerileri andıran, tünel haline gelmiş, ağaçlar ve çalılıklarla sarmalanmış dik patikadan kan ter içinde yukarı çıkmaya çalışırken kendini Olimpos Dağı’nın zirvelerine tırmanmaya çalışan Prometheus gibi hissediyordu. O dağdan ateşi çalacak ve insanlara verecekti. Tutsak ruhlar özgürlüklerine kavuşacaklar, tanrısal bilince ulaşıp kendi yollarını kendileri çizebileceklerdi. Fakat bunun sonucunda oluşacak tanrıların öfkesinden Cem’i kim koruyacaktı?.. İşte bu da trajik bir finalin sinyallerini veriyordu. Kadim söylenceler bunu ısrarla iddia ediyordu. Bundan kaçmanın kurtulmanın bir yolu var mıydı? Belki vardı, belki de yoktu. Ama tıpkı Aiskhylos’un tragedyasında olduğu gibi, son söz özgür düşüncenin olmalıydı. Bedeli ne olursa olsun... Ve belki de bir gün insan tanrılardan bu ateşi çalma cüretinin ödüllerini de görecekti. O gün, neden bugün olamasındı?..

Cem’in yanılgısı, Prometheus’un saikleriyle değil Theseus’unkilerle yola çıktığını ayrımsayamamasındaydı. O, cesaretiyle, yiğitliğiyle, güzelliğiyle, aklıyla, adanmışlığıyla ve aşklarıyla, hayranlık uyandırıcı bir insan kahramandı. Ne yazık ki tanrısal katmanlarda meydana gelen kapışmalarda taraf olamayacak kadar insanca olmuştu her tutumu yaşamı boyunca. Bir Herakles kadar bile olamamış, her ortamda kalbinin onu götürdüğü yere kendini teslim etmişti. Ruhunun, sırasıyla Lara’ya, Pierre’e ve Katre’ye tutsak düşmesi hep bu büyük insansal duygunun dile getirilişinin sofistike ifadeleriydi. Bu çirkin bir şey miydi? Asla! Ama fazlasıyla insansaldı. Bir kere bu kulvara girildiğinde tanrısal arenada tutunacak hangi dal kalırdı ki geriye...

Cem’in durumu bundan ibaretti. Kendini tanrılar dağında ruhsal sağaltım aramaya çıkmış, insanüstü yetilerle donatılmış yarı tanrı bir yaratık konumunda görmesine hiç gerek yoktu. Bu, onu daha da büyük yanılgılara götürebilirdi. Bu yanılgıya düşecek olursa, bedelini ödemek zorunda kalması kaçınılmazdı. Belki de Cem’in tam olarak ayrımında olamadığı şuydu; insanlığın büyük erdemlerini bağrında toplamış bir ölümlü, tanrılar dağında yer edinebilmiş herhangi bir figürle kıyaslandığında hiçe sayılacak bir tür olmazdı. İnsanlık değerleri hiç de önemsiz değildi. Ve aslında bizatihi Cem’de, bu değerlerin önemlice bölümü konsantre bir şekilde bulunmaktaydı.

Tragedyadan tragedyaya koşmasına rağmen bir türlü helak olmayan ve bugünlere varabilen o “ünlü” ölümlü tür; yani “insanlık”ın değerlerine sahip olmak hafife alınacak bir şey olabilir miydi?.. Balıklar yaşadıkları tragedyalarını nesilden nesile aktarabilselerdi her seferinde her biri benzer birer oltaya aptalca düşmezdi ve türleri ilerlerdi. İnsanlar bunu yapıyorlardı; tragedyalarını kaydedip, onların üzerinde nesilden nesile yükseliyorlardı. Olimpos Dağı’nın seviyesine doğru irtifa kazanıp duruyorlardı bu yüzden. Bunu neden kabul etmek istemiyordu Cem? Çünkü hala, içine düştüğü aşkların kalbinin büyüklüğünden olduğunu ve bunun tanrısal güçlerle yarışabilecek bir üstünlük olduğunu bilemiyordu. Kısacası, kendini ve insanlığı keşfetmiş olmaktan yoksundu.

Fakat iyi olan tek şey vardı ki, Amazonas Çiftliği’nde bir tılsım olduğunu sezmişti. Buradan yaşamını değiştirecek bazı bulgularla ayrılacağından emindi. Bu, belki de taşıdığı, insanlığa ait değerlerin önemini farketmesinden ibaret olacaktı. Bu, belki her şeye yetebilirdi... Belki de bu gidiş, Cem’in ve tüm sevdiklerinin, yeni bir tragedya oluşturup, insanların belleklerine bunu şanlı bir şekilde kaydedip yok olmalarına yol açabilirdi... Ama buna da değmez miydi?.. Böylelikle ölümsüzler dağına bir basamak daha yaklaşılmasını sağlayan yeni bir öyküyü de Cem yazmış olmaz mıydı? Yaşamı boyunca bu tür soylu uğraşlar için çırpınmamış mıydı Cem?

8.

Son bir gayretle pencerenin önüne tırmandı Cem. Bitkin bir haldeydi. Beynini saran felsefi düşünceler, pratik kararlar vermesinde engel yaratıyordu. O yüzden pencereden yukarı nasıl çıkacağını bulamıyordu. Nestor koltuk değneğini uzattı ona. Tutunup kendini yukarı çekmesini işaret etti. Cem bunu bile tartamadı kafasında, analiz edemedi. Garip bir psikolojik zaaf içine düşmüştü. Koltuk değneğine yapıştı. Asıldığında az daha Nestor’u da aşağı alıyordu. Değnek Nestor’un elinden kurtuldu. Cem kıçüstü yere düştü. Sonra duruma uyanıp, Nestor’un onu yukarı çekemeyeceğini anlayıp usta bir dağcı gibi motivasyona girmeye çalıştı. Konsantre oldu. Taş duvardaki girintileri ölçtü, biçti ve küçük bir tırmanma serüveninden sonra kendini camdan içeri attı.

Tam o sırada Lara’nın telefonu çaldı. Boş bulunup, fırlayıp telefonu açtı Cem. Nefes nefeseydi ve telefonda Lara vardı:

“Ben Lara, biz geliyoruz, yemek hazırlayın, her şey ritüele uygun olsun!” diye konuştu coşku ve sevinçle.

Cem, orada olmaması gerektiğini anımsadı. Nestor’dan öğrendiği hırıltılardan çıkardı. Lara telefonu Nestor’un açtığını sandı.

“Hay, geri zekalı seyis, sen hala orada mısın?” diye sızlandı.

Nestor’un evinde olmasından hoşlanmamıştı. Neyse ki hakaretamiz sözlerini duymadığından emindi. Açıktan açığa hakaretler ederek Nestor’un düşmanlığını kazanmak istemiyordu henüz. Nestor ona bir süre daha lazımdı. Onu kullanmaya devam etmeliydi. Hemen telefonu kapadı.

Zara ve Maya’nın kulübesindeki telefonu çevirmiş olmalı ki kısa süre sonra çiftlikte seferberlik başgösterdi. Kızlar en güzel Amazon giysilerini giyinip püsküllü kasklarını taktılar. Bellerine kemerler takıp, kılıç kuşandılar. Yüksek sandaletlerini giyip, bilekliklerini taktılar. Kısa sürede sefere çıkacak Amazon savaşçılarını andıran görkemli bir görünüme geçtiler. Koşup ahırdan dört at çıkardılar. Zara ve Maya sert adımlarla Lara’nın evine yöneldi. Cem, eve geldiklerini görünce hemen piyanolu odaya daldı. Nestor sürgülü kitaplığı Cem’in üzerine çekti. Yatma pozisyonu almaya çalışırken Zara koşup üzerine geldi. Sertçe kolunu tutup ayağa kaldırdı onu;

“Dışarı sefil uşak! Bakıyorum sevdin burayı!” diye haykırdı.

Nestor rencide olmuştu. Üzülmüş iç çekiyordu. Zara buna hiç aldırmadı. Onu kapıya doğru sürüklemeye başladı. Nestor son anda koltuk değneğini alabildi. Zara ona dönüp haykırmaya başladı:

“Lara geliyor anlıyor musun! Laraaaa! Biz onu karşılamaya gidiyoruz. Döndüğümüzde aynen Katre’nin geldiği geceki gibi bir şölen sofrası olacak tamam mıııı!”

Nestor hiç bir şey duymamıştı. Ama neler olduğunu anlamıştı. Başını salladı, “Evet,” dercesine. Koltuk değneği yardımıyla sağa sola koşmaya, bir yandan etrafı toplamaya bir yandan sofraya malzeme yığmaya başladı. Kalbi küt küt atıyordu. Bulaştığı işten de korkuyordu aynı zamanda.

O sırada kızlar atlarına atlayıp çığlık çığlığa topukladılar hayvanları. Atlar şaha kalktı. Maya elindeki çift ağızlı Amazon baltası bigennis’i fırlatıp tam Nestor’un kurmakta olduğu masaya sapladı. Panik ve korkuyla onlara döndü zavallı adam. Kızlar çılgın kahkahalar attılar. Nestor’un korkmuş hali onları eğlendirmişti. Nestor yine kendisine saldıracaklarını sandı. Ama böyle bir şeye niyetleri yoktu. Çünkü kraliçe geliyordu. Kim o sırada bir sefille uğraşabilirdi ki?..

“Yihhuuu,” sesleriyle uzaklaştılar Amazonas Çiftliği’nden. Efsane Hippolyte seferden dönüyordu. Karşılama şanına yaraşır bir şekilde olmalıydı...
***
Ölümsüz Antikite 1.4
——————————————————————

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

YAKO

ya da

BELLEROPHON

(Amazonas Çiftliği)

(O, kadim zamanların canavar katillerinin en önemlilerinden biriydi. Tanrılar vergisi gücü, yakışıklılığı ve soyunun getirdiği özellikleriyle erkekler dünyasının zirvedeki figürlerindendi. Sahip olduğu üstün özellikleri dolayısıyla insanlararası entrikalarda hedef oldu, suçlu konuma düştü. Suçunu bağışlatmak için giriştiği serüvenlerde doğaüstü güçlerden yardım almayı bildi. Ele geçirdiği kanatlı at Pegasus ile hedef adığı canavarlara ve düşmanlarına ölüm yağdırdı. Şan ve şöhreti her tarafa yayıldı. Müesses sisteme muhalif, başkaldıran, isyankar Amazonlar’a ölüm ve yıkım saçtı. Onlara verdiği büyük zararlardan dolayı kendini olduğundan daha güçlü hissetmeye başladı. Vardığı noktayla yetinmedi. Söylenceye göre, gökyüzünün masmavi olduğu bir gün kanatlı atı Pegasus’a binerek tanrılar dağına, Olimpos’a çıkmaya kalktı. Tanrılar bu küstahlığa öfkelendi. Zeus, Pegasus’u ısırması için bir at sineği gönderdi. Pegasus şahlandı, binicisini üzerinden attı ve Olimpos’a uçuşunu yalnız tamamladı. Bellerophon ölümlülerin dünyasına, Aleian çayırına, dikenli bir çalının üzerine düştü. Kör ve sakat, insanlardan kaçarak yaşadı. Büyük acılar çekti. Yalnızlık içinde öldü.

Yaygın söylence böyle. Fakat adalet ve eşitlik için savaşan, kalbi yaşayan tüm canlılardan büyük, adanmış, soylu ilahelerin; yani Amazonlar’ın nefretini kazanmış canavar katiline tanrıların duyduğu öfkeden daha büyüğünü duyabilecek kimse yok muydu Aleian çayırında? Onların öfkesi tanrılarınkiyle yarışamaz mıydı? Bellerophon, gerçekte Zeus’un öfkesini çektiği için mi mahvedilmişti, yoksa bu işi Amazonlar mı yapmışlardı? Bunu kim bilebilir? Bunu kim bilebilir?)

1.

Yako, Seferad Musevileri’nden varsıl bir ailenin üç çocuğunun en küçüğüydü. Ailesi yaklaşık beş yüz yıldan beri İstanbullu’ydu. Abisi ile arasında on yaş fark vardı. Ablası ise ondan sekiz yaş büyüktü. Aile yüz elli yıldır, uluslararası bir firmanın Türkiye mümessiliydi. Osmanlılar’ın son döneminde başlayan komprador burjuvazi döneminin tipik bir çekirdek ailesiydi. Ülkenin yıkımdan yıkıma sürüklendiği dönemler boyunca “erbab-ı ticaret” olmanın tadını çıkaran aile Cumhuriyet’in ilanına varıldığında hiç de hafife alınmayacak bir servetin sahibiydi. Cumhuriyet’in başlangıç döneminde ülkenin içinde olduğu anti-emperyalist ruh dolayısıyla aile ticari birikimlerini atak bir şekilde değerlendirmek yerine bir oranda yurt dışına kaçırarak dondurmuştu. Aradan bir kuşak geçtiğinde; ikinci büyük savaş sonrasında kapitalist devinim Avrupa’yı sardıktan sonra Türkiye’yi de etkisi altına almaya başladığında aile tekrar piyasalarda boy göstermeye başlamıştı.

Ürkek, tedirgin, garantici, muhafazakar, içine kapalı bir anlayışla, ticaret içinde, mayın tarlasında ilerler gibi huzursuzca yer alınan yıllarda Yako dünyaya gelmişti. Yani 1960 yılında... Yako gençliğini yaşadığı çağ dolayısıyla, babası, abisi Niso ve ablası Liza’ya göre daha dışa dönük, yaşamayı seven, iyimser, dost canlısı biriydi. Kendini Musevi toplumunun katı kuralları ve kapalı devre yaşam şeklinin dışına atmayı tercih etmişti. Kuşkusuz bundan dolayı ailesinden “aferin” almamıştı. Aksine herkes onun bu halinden rahatsızdı. Bu yaptığı ahmaklığın bedelini tüm ailenin ödemek zorunda kalacağını düşünüyorlardı. Çünkü Yako, Türkler’le arkadaşlık ediyor, ahbaplığı ilerletiyor, arkadaşlarının evinde kalıyor, onlarla uzun, serüven dolu tatiller yapıyor ve Türk kızlarıyla flört ediyordu. Bunların hepsi de çok sakıncalıydı Yako’nun ailesine göre. Çünkü bu genç budala hayatın ne olduğunu bilmediği gibi, bu toplumda nasıl ayakta kalınabileceğini de bilemiyordu. Bu toplumda kendi klanına yapışmadan ayakta kalmak mümkün değildi ve “onların salak oğlan” oyunun kurallarını en başından bozmaktaydı. Sonu kaçınılmaz olarak yıkım olacaktı.

Bu görüşlerinden dolayı ailesi Yako’yu sıkıştırmaya başlamıştı. Onu yurt dışına tahsile göndermek ve arada geçen sürede olgunlaşmasını beklemek bulunan birinci yoldu. Bu fikir tam bir fiyaskoyla sonuçlandı. Yako, İsviçre’nin pahalı üniversitelerinde okurken, sömestr, yaz ve bayram tatillerini iple çekti. Üç gün tatil buldu mu koşa koşa kendini Türkiye’ye attı. Balıkpazarı, Kumkapı, Nevizade, Beyoğlu meyhanelerinde cirit attı. Özlediği delikanlılığı kişiliklerinde bulduğu arkadaşlarıyla sabahlara kadar içti. Genç Türk erkeklerinin bayıldığı, yalandan kavgalara karıştı. Onlar gibi kabadayıcılık oynadı. Harbi dost, delikanlı adam olarak görülmeye başlandı. Burada da durmadı. Üyesi oldukları yelken, tenis, yüzme kulüplerini yok sayıp, kahveler takılıp okey oynamaya, yanık partilerinde sabahlamaya, bilardocularda özel dolaplar edinmeye başladı. Ailesi tüm bunlara çıldırdı. Onu dışlayarak adam etmeye çalıştılar. Bu, daha büyük bir felakete yol açtı. Yako büyük bir dangalaklık yaparak, amatör bir servet avcısı kızla evlenmek zorunda kaldı. Oyun arkadaşlarından birinin kızkardeşi, bakireliğini Yako’ya verdiği günün akşamında sansasyonel bir şekilde intihara kalkmıştı ve zavallı Yako buna inanmıştı. Ailesine karşı öfkesiyle düştüğü bu açmaz birleştiğinde Yako bu kızla evlenerek her şeyi çözeceğini sandı. Oysa tam tersine her şey berbat oldu.

Evlendikten sonra, Yako’nun ailesinin olanaklarını kullanmayı reddederek, “delikanlı” yaşantısını sürdüreceği ortaya çıktığında karısı küplere bindi. Yako üniversite bitirmiş, ülkeye dönmüş, Şişhane’de bir oda bir salon daire tutmuş, küçük bir ithalatçıda işe girmiş, karısıyla başbaşa yaşamaya başlamıştı. Ailesini hatırlamak bile istemiyordu. Ancak, karısı bunu hatırlatmak için ne gerekiyorsa yapmaya başlamıştı. Kısa süre sonra bu konu her gün aralarında sorun olmaya başladı. O sırada başka bir felaket daha yaşandı ve Yako’nun babası kalp krizinden öldü. Bu durumda Yako önemli bir mirasa konmaktaydı ve gidip kendisine düşen paya sahiplik etmesi gerekiyordu. Yako bunu da yapmaktan kaçınınca kızılca kıyamet koptu. Karısı işleri ele aldı. Boşanma davası açıp, mirastan pay istemeye kadar işi vardırdı. Yako neye uğradığını şaşırmıştı. Ailesinin öngörüleri bir bir haklı çıkarken, utançtan ne yapacağını bilemez haldeydi.

Karısını zaptetmek için yapmak zorunda kaldığı altı aylık ayıboğan güreşleri sonucunda Yako yenik düştü. Sabaha kadar içtiği bir gece, ilk vapura binerek Büyükada’ya, abisi Niso’ya gitti. Durumunu anlattı. Pişman olduğunu söyledi. Hepsinden özür diledi. Kendisini kurtarmalarını rica etti. Aile bunu soğukkanlılıkla ve hoşnutlukla karşıladı. Hepsi Yako’ya yardım etmeye hazırdılar. Karısına bir daire, bir miktar para ve bir otomobil vererek onu başından savmasını sağladılar. Yako başından geçen bu olaydan sonra akıllanmıştı. Geri dönüp abisi Niso ile çalışmaya başladı. Kısa sürede, İsviçre’de yapılmış ekonomi eğitiminin verdiği avantajla büyük başarılar kazandı. Şirketleri ansızın yıldız gibi parladı. Aile zenginleşmeye, eski görkemli günlerine dönmeye başlamıştı. Herkes mutlu gözüküyordu.

Yako’ya her hafta klandan bir kız, nişanlı adayı olarak gösterildi. Yako bunların hiçbirini beğenmedi. İş hayatındaki başdöndürücü yükselişe kaptırmıştı kendini. Başarılarına yenilerini ekledi. Bir leasing şirketi kurdu. Beş yıl çılgın gibi çalışma sonucunda şirketini çok itibarlı noktalara taşıdı. Orada da durmadı. Şirketi borsaya kote ettirdi. Borsada işlem gören bir şirkete sahip olmanın zenginlikte büyükler arasına katılmanın en önemli adımı olduğunu biliyordu. Şirketlerinin tahtaları çok sayıda spekülatörün avlanma alanı oldu. Yako ise spekülatörler dahil, tahtasına uğrayan herkesi büyük zevkle söğüşledi. Servetine servetler kattı.

İşte o sıradalarda Olimpos’ta bir dağın eteklerinde yer alan geniş araziyi satın alıp Amazonas Çiftliği’ni inşaa ettirmeye başladı. Orayı çok seviyordu. Ailesinin geçmişinden süzülüp gelen, rafine burjuva kültürünü en estetik ve sade boyutuyla Amazonas Çiftliği’nde ortaya koymak için ülkenin en pahalı mimarlarını çalıştırdı. Paraya hiç acımadı. Ne gerekiyorsa yaptı. Amazonas Çiftliği onun en büyük zevki olmuştu artık. Ablası Liza da bu çiftliği çok sevmişti. Oradaki pek çok dizaynın oluşturulmasına katılmış, köklü burjuva kültürünü adeta yapının ruhuna akıtmıştı.

Fakat parasal alanda kazandığı zaferlere ve başdöndürücü yükselişe rağmen özel hayatı pek de parlak gitmiyordu Yako’nun. Yakışıklı, güçlü, zengin ve soylu bir erkek olmasına rağmen artık çevresini saran bütün kadınları birer servet avcısı olarak görüyor, hiç birine güvenmiyordu. Seksüel gereksinmelerini tuhaf palyatif çözümlerle geçiştiriyordu. Kimi zaman evine Filipinli hizmetçiler getirtiyor, onlarda tatmin bulmaya çalışıyor, kimi zaman manken havalarında ortalıkta gezen telekızlarla güvensiz ilişkilere giriyordu. Bazansa kadınların çokça uyguladığı; “gösterip vermeme” ilkesini devreye sokuyor, kendisiyle evlilik hayali kuran örümcek kadınlara, yeşil ışık yakmış gibi davranıyor, alacağını aldıktan sonra ortalıktan yokoluyordu. Ailesinin kendisine önerdiği nişanlı adaylarına baktığında ise hiçbir heyecen, tutku ya da ruh göremiyor, bunlardan fersah fersah kaçıyordu.

Yako’ya birisi, üç evlilik geçirmiş bir kadınla evleneceğini rüyasında bile söylese güler geçer, bunu hayra yormazdı. Böyle bir şey olanaksızdı. Onun kadınlara duyduğu güvensizlik ve düşmanlık öylesine bir noktaya taşınmıştı. Kendisine önerilen tertemiz, genç, aile kızlarına bile kuşkuyla yaklaşan Yako, üç evlilik geçirmiş birine neden güvensindi ki? Gel gör ki inanılması olanaksız bu olay garip tesadüfler sonucunda hayata geçtiğinde Yako bile bu noktaya nasıl geldiğini anlayamamıştı.

Otuz dokuz yaşına geldiğinde burjuva zevkleri azmıştı. Artık yaşamdan aldığı hazzın önemlice bölümü müzayedelerde kıran kırana girdiği artırmalar sonucunda ele geçirdiği tablolar ve yontulardı. Bu müzayedelerden birinin öncesinde verilen kokteylde Lara ile karşılaşmış ve garip bir duyguya düşmüştü. Lara, otuz altı yaşına ulaşmış bir kadının tüm ihtişamını yansıtıyordu. İddialı, ödünsüz, serin, ulaşılamaz, hırçın bir ilahe gibiydi. İnanılamayacak kadar güzeldi. Ama bu, masum, feminen, yumuşakbaşlı, naif bir güzellik değildi. Karizmanın ta kendisiydi. Buram buram iddia ve zerafet yayıyordu. Dalyan gibi boyu, atletik, sert yapısı vardı. Uzun kemikli, bembeyaz yüzlü, masmavi gözlüydü. Dudakları alevler fışkırtıyormuşçasına canlıydı. Pürüzsüz teni ceylanları hatıra getiriyor, tüm hatlarının estetik uyumu insanın kalbinde heyecan yaratıyordu. İnsanüstü bir yaratık; bir ilaheydi kısacası... Yako yaşamında ilk defa bir kadına bakarken heyecan duyuyordu.

Lara, yanına hiçbir erkeği yaklaştırmıyor, kimseye yüz vermiyor ve yanaşma hamlelerinde bulunanları tüm bilgeliğini ortaya döken; birikiminin ve sanatının boyutlarını erişilmez şekilde sergileyen küçük, kısa, bön tümcelerle püskürtüyordu. Bir kadının böylesine ele geçirilemez bir kale haline gelmiş olması Yako’yu kışkırtmış, ilgisini azdırmıştı. Yako da ona ulaşmaya çalışmış ve terslenmişti. Ama Yako bunu kendine yedirememiş, meydan okuyucu bir söz sarfetmişti Lara’ya kendisini yanından uzaklaştırdığında. Yako;

“Belki konuşmaya gerek duymadığınız bir adam, sizin bir parçanıza sahip olup onu sonsuza dek sizden uzak tutabilecek güce sahiptir bayan!” demiş ve oradan uzaklaşmıştı.

O günkü müzayedede Yako, Lara’nın en kıymetli yontusu artırmaya sunulduğunda gerçek bir şov sergilemiş Lara’nın gözlerinin içine baka baka tüm rakiplerini deli edercesine artırımlar yaparak çılgın bir fiyata yontuyu satın alma noktalarına gelmişti. Aynı esnada Lara’yı tahkir eden bakışlar atıyor ve kim olursan ol, ben seni satın alırım, dercesine meydan okuyordu.

Satın alma, yontunun gerçek değerinin çokça üstünde bir rakkamla Yako’da kalmak üzereyken Lara çileden çıkmış ve ayağa fırlayıp eserini müzayededen çektiğini haykırmış herkesin hayret nidaları arasında salonu terkedip gitmişti.

Yako neye uğradığını şaşırmıştı.

Ares yontusu küçümseyici, alaycı bir ifadeyle Yako’ya bakıyordu o esnada.

2.

Teklif ettiği, normal marjları iki misli aşan, atmış bin dolarlık artırıma rağmen Lara’nın parayı hiçe sayıp yontusunu müzayededen çekmesi Yako’da olağanüstü bir etki yaratmıştı. Bu tür hamasi davranışlar sıradan bir “Yeşilçam filmi” konsepti içinde pek doğal karşılanabilirdi belki ama Yako açısından bakıldığında durum hiç de o kadar basit gözükmüyordu. Onun, içinde yaşadığı, paradan başka hiçbir değer tanımayan aile düzeni böyle bir davranışı anlamanın çok uzağındaydı. Kaldı ki, gençlik yıllarında bu anlayışı yadsımaya çalışan Yako dersini almış ve yol yakınken geri dönüp teslim olmayı bilmişti. Daha sonraki yaşamında ise gözü dolar için parlayan insan türünden başka bir şeyle karşılaşmamıştı. Özellikle karşısına çıkan kadınların para için yapamayacağı hiçbir şey, çiğnemeyeceği hiçbir ilke, satamayacağı hiçbir şeyleri yoktu. Ruh, beden, soy, sop, iffet, her şey buna dahildi. Ve dramatik bir şekilde bunun istisnası kalmamıştı.

Oysa Lara, gözünü kırpmadan böyle bir şeyi yapmış, hiç de hafife alınamayacak bir parayı, tek bir küstah tümce için elinin tersiyle bir kenara itmişti. Bu Yako’nun sadece özlediği bir iffet gösterisi değildi. Çok daha başka anlamlara geliyordu. Çünkü Yako hiç de budala ve sıradan biri değildi. Gençlik yıllarındaki coşkusu, heyecanı, öykünme ve tutkularını bir yana itip, hizaya gelerek parayı amaç haline getirmiş bir yaşam tarzına geçmişti ama bunun bedellerini analiz edebilecek bir zekası vardı. Artık herkesle düşmanlık, ikiyüzlülük, adilik ve siyaset esasına dayalı bir ilişki yürütmek zorundaydı. Belki bunu layıkıyla başarabiliyordu ama aynı zamanda da bundan tiksiniyordu. Tüm ilişkilerin alelade çıkar mübadelelerine dönüştüğü yeni hayat tarzından nefret ediyor ama gençlik yıllarındaki “hayta” tarzına dönüş yapmaya asla cesaret edemiyordu. Lanet bir ikilem içindeydi. Sözkonusu hakkı hayatta bir kere kullanmıştı ve sonuçta çökmüştü. Şimdi aynı hakkı bir kere daha nasıl kullanıp her şeyi riske edebilirdi ki? Üstelik yaş kemale ermişken... Hayatın ve insanların ne bok olduğu tüm açıklığıyla ortaya çıkmışken...

Ama içinde bulunduğu saraykolik gösterişçilik, ikiyüzlü çıkarcılık, sahtelik, zalimlik ve güvensizlikler dünyasında Yako giderek kendini kötü hissediyor ve yaşamını sorgulamak zorunda kalıyordu. Bu mu olacaktı? Bu muydu olması gereken? Hayat bu mu olmalıydı? Yako insanların küçük hesaplarından nefret ediyor, yılışık yanaşma hamlelerine midesi bulanarak dayanmaya çalışıyor ve çevresinde pervane olan amatör orospular ordusuna renk vermeden maslahat ediyordu. Nefret ede ede o rezilleri garsoniyerine atıyor, tiksine tiksine düzüyor, sadist aşağılamalarla ruhlarını tırpanlıyor ve sonra da kabaca defediyordu. Kadınlarla ilişkisi bu noktalara taşınmışken Lara gibi bir ilaheyle karşılaşması her şeyi alt üst etmiş, hayat hakkındaki fikirlerini sil baştan gözden geçirme noktalarına onu taşımıştı.

Lara, sadece bir kadın değildi ona göre. Lara, eskilerin tabiriyle bir ‘mabude’ydi. Bir erkeği yüceltip, göklerin üzerine taşıyacak, tavizsiz bir soyluluk anıtıydı. Sadece görüntüsünün böyle olması bir şey ifade etmezdi belki ama müzayedede nasıl hareket çıkarmıştı?.. Yeni çağın insanı alçaklaştıran, baştan çıkaran en önemli materyallerini reddedebilen bir aykırı yaratıktı o. Onda Yako’nun yaşamının başından beri özlediği bir maya vardı.

Sonuçta Yako, Lara’dan başka bir şey düşünemez oldu. Onun hakkında bir araştırma yaptığında başından aşağı kaynar sular döküldü. Lara üç evlilik geçirmişti. Buna neden bu kadar üzüldüğünü kendi kendine sorduğunda; tuhaf bir şekilde Lara’yı sahiplendiğini farketmişti Yako. Peki, bu üç evlilik geçirmiş kadını Niso’ya ya da Liza’ya nasıl açıklayabilecekti? Bu tam bir felaketti. Oysa henüz ortada fol da yoktu yumurta da... Lara ile oturup başbaşa bir yemek yemişlikleri bile yoktu. Ama Yako bir kere kafaya koymuştu. Lara’yı mutlaka ve mutlaka elde edecekti. Bunun için ne gerekirse yapacaktı.

Fazla gecikmeden eyleme geçti Yako. Lara’nın takıldığı bohem sanatçı çevrelerinde tebdil kıyafet gözükmeye başaldı. Asmalımescit galeri-barlarından çıkmaz oldu. Onu gören, borsaya kote bir leasing firması sahibi burjuva değil de inanmış bir sanat eksperi sanırdı. Ama kılık değiştirip bohem sakallara bürünmesi işini kolaylaştırmamış aksine başına yeni dertler açmıştı. Ortamdaki kimse onun kim olduğunu bilmiyordu ama Lara onunla karşılaştığında kusacak gibi bakıyordu. Sıradan bir müzayedede orospu satın alır gibi bir yontuya servet öneren bu rezil burjuva şimdi de sanatçıcılık oynuyordu ona göre. Lara bu tarzdan tiksiniyor ama kişilik sahibi tarzının bir yansıması olarak da oturup bunu kimseye anlatmıyor, Yako’yu deşifre etmiyor, dedikodu üretmiyordu. Yako bundan da etkilenmişti. Giderek Lara’ya hayranlığı bir takıntı haline gelmişti. Ona yaklaştıkça kendisine acıyarak bakmasına alışmış, bu yaşadığı aşağılanmanın, yaşadığı rezil hayatın bedeli olarak tanrının kendisine verdiği bir ceza olduğunu düşünmeye başlamıştı. Giderek zayıflıyordu Lara karşısında.

Olaylar hızla gelişti. Lara, kuyruğundan ayrılmayan bu soysuz burjuvaya fazlasıyla acıdığı bir gün onu kaptığı gibi atölyesine atmış ve; “Bunu mu istiyorsun sefil yaratık!” diyerek aşağılayıcı bir seks şöleninde kendisine meze yapmıştı. Yako, o ilişki esnasında yaşadığı aşağılanmanın, kendisinin orospuları düzerken onlara yaşattığı aşağılanmayla türdeş olduğunu acıyla farketmiş ve Lara’nın büyüsüne iyice tutsak olmuştu. Yine hayat hakkındaki düşüncelerini radikal bir şekilde tartışmak noktalarına taşınmıştı.

Yako, giderek yaşamının başlangıç yıllarındaki içtenlik, coşku ve doğallığının aslında haklı olduğunu fakat gençlik ve acemilik dolayısıyla bunu yanlış kişilerle yaşamak durumuna düştüğünü o yüzden de her şeyin battığını düşünmeye başlamıştı. Oysa şimdi olasılıkla doğru kişiyle karşı karşıyaydı ve onu, başından geçen her türlü abartılı serüvene rağmen, bin tane evlilik geçirmiş olsa bile benimseyip, kabullenip, ailesine karşı savunduğu taktirde özlediği ruhuna ve mutlu yaşayacağı geleceğine kavuşacağını; yaşamının anlamla dolacağını düşünüyordu. Yako’nun hesaplayamadığı ya da bilemediği; erkin ve karizmanın, bir taraf boyun eğmedikçe, hiçbir birlikteliğe izin vermeyecek önü alınamaz bir iddia olduğu ve bunun aşkın kimliklerde, örneğin Lara gibilerde en az bir erkekteki kadar yoğun bir şekilde varolduğuydu. Bu, Yako’yu büyük felaketlere sürükleyecek bir bilgisizlikti. Yako, ömrünü işletme ve ekonomi okuyup onları bilgisayar ekranındaki gümüşi derinliklerde uygulamaya sokup, servetler biriktiren biri olmayıp da sıradan bir edebiyat okuru olsaydı, bu mitolojik referanslı tragedyaların geleneksel insani sonuçlarını bilebilecek ve bu elim sürece girmemeyi başarabilecekti. Ama ne yazık ki bu, aleladelik çağında pek kullanılmayan bir şeydi.

Bu noktaya geldikten sonra Yako bir daha Lara’nın peşini bırakmadı. Onu yalvar yakar yemeklere götürdü. Ona başından geçenleri anlattı. Yanlış başladığı yaşamında içine düştüğü soluk ve sıradan gidişi sona erdirmesi için Lara’nın ona tanrı tarafından gönderildiğini iddia etti. Lara’ya aşık olduğunu söyledi. Bunun basit bir çapkınlık atağı olarak görülmemesi için en başından evlenme teklif etti. Lara bunları tebessümle karşıladı. Onu anlamaya çalıştı. Hatta içtenliğine değer verdi. Yaşadıklarını hak etmediğini düşündü. Eğer bu denli sefalete düşmüş ve iyi niyet taşıyan bir erkek, kurtuluşu onun gibi üç evlilik geçirmiş birinde arıyor ve onun için her şeyi göze alıyorsa, ailesini ve servetini hiçe sayabiliyorsa buna itibar etmek gerektiğini düşündü Lara. Sırf bu büyüklük için bile bir erkekle evlenmeye değerdi. Daha önceki evliliklerinde kendine koca olarak kabul ettiği solucanları düşündükçe Lara bu fikre daha sıcak bakmaya başladı. Sırf yaşamın anlamını içtenlikle arayan, derinlik edinmiş bu burjuvaya ruhsal sağaltım vermek için bile bu evliliğe girişilebilirdi. Hem bakarsın bu işin sonucunda Lara da kendi ruhunda eksikliğini hissettiği boşluğa bir yanıt bulabilirdi... Neden olmasındı?

Lara’nın hesabı daha da yanlıştı. Çünkü, erkeklerin paylaşma sevmez hükmetme arzusu, egoizmi ve üstünlük duygusu sadece bir kadını elde edememiş oldukları zayıf dönemlerinde ortalıkta görülmez, sezilmezdi. Ama bir kere kadını ele geçirdikten sonra adım adım her gün dişlerini biraz daha fazla ortaya çıkaran erkek, egemen olma arzusu, hükmetme tutkusu ve egosantrik dayatmacılığıyla önce karşısındakini sindirmek, sonra ele geçirmek, sonra da yok etmek isterdi. Tüm bu süreç çalıştıktan sonra da bir öğünlük yemeği daha sindirmiş bir vahşi olarak yeni avlara, yeni yok edilecek hayatlara sıra gelirdi. Lara, Yako’yla evlenmeye karar verdiği sırada bile, başından üç evlilik geçmesine rağmen erkek dünyasına ait bu gerçekleri keşfedebilmiş değildi. Belki de bunun en büyük nedeni, onun da yaşamın başlangıcında yanlış bir erkekle karşı karşıya gelmiş olmasıydı. Yani Cem’le... Cem’de bu ihtiraslar, garip tutkular, manyakça arzular, hırs, iddia asla bulunmazdı. Cem, Buddha gibi bir erkekti. Zavallı Lara, Cem karşısında edindiği derinlikleri yaşam boyunca ne kadar yanlış mecralarda aramış ve ne acılar çekmişti. Oysa analiz edemediği, kendisinin de Cem’in de androjen kişiliğinden yükselen kapsayıcılığının semalarda gezen bulutlar misali, insanı sarmalayan hafifliğiydi.

Uzun uzun anlatmaya değmeyecek, klasik bir süreçten geçtikten sonra Lara ve Yako evlendiler. Acıdır; problemler ilk geceden itibaren ortaya çıkmaya başladı. Seks içinde bile üstünlük sağlama telaşına düşüldü. Hiç kimse hiçbir teslimiyeti kabul etmedi. Başabaş bir kapışma o geceden itibaren başladı. Ve klasik evlilik öykülerindeki erekler uğrunda ortalığı gerilim ve savaş bulutları sardı. İlk günden itibaren birbirlerini yemeye başladılar. Öykünün sıradan bir evlilikten tek farkı, iki tarafın da bir türlü yenişemeyecek kadar iddialı, mahir ve kararlı olması; tarafların birbirine bir türlü üstünlük sağlayamaması ve mücadelenin namütenahi bir geleceğe doğru uzama istidadı göstermesiydi...

Bir yanıyla, olan bitene bakıldığında, her şey o kadar absürd gözüküyordu ki... Ama diğer yandan bakıldığında apaçık gözüken şuydu; insanlıkta bu işler böyle yürüyordu...

3.

Kişiliğinde büyük sağaltımlar gerçekleştireceğini düşünüp büyük umutlar bağladığı riskli evliliğinin açılış hamleleri esnasında çökmesi Yako’yu büyük karamsarlığa itti. Başlarda buna inanmak istemedi. Bazı yanlış anlaşılmaların sözkonusu olabileceğini düşündü ve evliliği yoluna koymaya çalıştı. Ama yanlış kişiye çatmıştı. Böyle bir şansı yoktu. Lara, öyle küçük jestlere, şık kandırmacalara, alelade ayak oyunlarına pabuç bırakacak biri değildi. Yako’nun onu ele geçirmek ve tahakkümü altına almaktan başka bir amacının olmadığını attığı her adımda hissediyor ve sıradan sayılacak olaylar karşısında bile abartılı tepkiler gösteriyordu. Aynı ev içinde birbirini yiyen iki kişiye dönüşmüşlerdi ve Yako nasıl bu kadar kısa süre içinde bu noktaya geldiklerini bir türlü anlayamıyordu.

Yatağa girdiklerinde ise olay tam anlamıyla taktik ve stratejik olarak iki bölüme ayrılmış bir savaşa dönüşüyordu. Kimin altta kalacağı bile gerginlik konusu oluyor, gövde hamlelerinin sertlik dozuyla bile bir şey ima edildiği yargısına varılıyor, buna mukabele ediliyor, adeta sevişme değil kıran kırana bir savaş yaşanıyordu. İkisi de karşı taraf “kontr-garanti” vermeden oral sekse girmeyi kabul etmiyor, karşı taraf bu konuda “teminat” verdiği anlamına gelecek bir tavır sergilediğinde ticaret ortamında olduğu gibi gerginlik ve kontrollülük altında bunu yapıyordu. Boşalışlar yatakta birbirlerine arkalarını dönerek finale ulaştırılıyor, kirlenme ve koku yayma esnasında bir taraf aşağılayıcı ünlemlerle yatağı terkedip kanepeye ilerliyordu.

Bu Çin işkencesi çok sürmedi. Kısa süre sonra bu kıssaslar aleminde “saadet” arama manyaklığını bir kenara bıraktılar. Güncel hayat içinde uyum sağlamanın yollarını aradı Yako. Ama tüm bunları yaparken, Lara’yı fethetmek, ele geçirmek ve ehlileştirmek fikirlerinden caymış filan değildi. Lara ise efsunlanmışçasına bu eğilimi anlıyor, seziyor ve buna teslim olmak bir yana Yako’nun canına okuyordu.

Yako boşanıp kurtulabilirdi. Hatta Lara buna engel olmaya da kalkmazdı. Ama ortada büyük bir sorun vardı. Yako aynı suda ikinci defa boğulma ahmaklığına düştüğünü Niso ve Liza’ya nasıl anlatabilirdi? Aile içinde ve şirkette itibarı ne olurdu? Bir daha kim ona güvenirdi? Üstelik Lara’nın daha önce üç evlilik geçirmiş biri olduğunu öğrenmiş, Yako’ya ateş püskürüyorlardı. Yako onlara Lara’yı savunmaya çalışırken aslında kendini savunuyordu. Efendim birinci kocası salak bir playboydu, çocukluk telaşı içinde alelacele evlenivermişti, ikinci kocası yağcılık ve dalkavukluk uzmanı üst düzey bir bürokrattı ve Lara onun her ortamda sergilediği aşağılık tavırlardan dolayı boğulacak gibi oluyordu, üçüncü evliliğinde ise sanatçı bir meslektaşıyla, bir ressamla evlenmişti Lara, ama bohem ve üstün yaratıcı görüntüsündeki bu yakışıklı ressamın iflah olmaz bir janki olduğunu nereden bilseydi?...

Yako kendi kabahatlarını ve amaçlarını ortaya dökmüyordu tabii ki. Bunu bir tek Lara biliyordu; o da bu tür bir “soysuz hedefin” lafını sözünü yürütecek, milletle çene yarıştıracak, haklı çıkma telaşına düşecek biri değildi. Ama Lara, Yako’nun asıl amacını bildiğinden dolayı ona büyük bir öfke biriktiriyordu. Onu affedemiyordu. Lara ona güvenmişti. Ve yeminlerini bozup onunla evlenmeyi kabul etmişti. O ise ilk günden egemenlik telaşına düşmüş, hayatta en çok nefret ettiği tarzın en üst düzeyde uygulayıcısı olmuştu. Lara bu aşağılık erkek tavrından nefret ediyordu. Ve bütün erkekler şifa bulmaz şekilde aynıydı. İçi nefretle doluyordu. Bu işin kaçınılmaz olarak savaşa dönüşeceğini hissediyordu. O yüzden de işine yarayacak bazı malzemeler bile topluyordu. Yako’nun borsada manipülasyon yaptığına kanıt olacak bir takım belge ve yazışmaları bilgisayarından diskete çekmiş ve bir banka kasasına kilitlemişti. Eğer Yako onun kılına dokunacak olursa onu mahvetmeye kararlıydı.

Tüm bu tablo içindeYako, boşanmaktan başka çare olmadığına karar verdi. Zararın neresinden dönse kardı. Bu kadının ele geçmesi olanaksız bir dişi felaket olduğuna karar vermiş ikinci defa boşanmayı da ailesine zor da olsa açıklayabileceğini düşünmüştü. Gel gör ki, bunu Lara’ya açtığında neye uğradığını şaşırmıştı. Lara, boşanmayı kabul ediyordu ama karşılığında yirmi milyon dolar para ve Amazonas Çiftliği’ni istiyordu. Üstelik onu mahvedebileceğini söylüyor, elindeki bazı belge ve kanıtlardan sözediyordu. Bu felaketti... Tam anlamıyla bir felaketti...

O güne kadarki evliliklerinden beş kuruş tazminat almadan ayrılan Lara, bu defa canavar kesilmişti. O güne kadar erkek denen sefil yaratıktan kurtuluyor olmayı yeterli ödül olarak görmüş, boşanmaların süratle sona ermesi için tek bir kuruş talep etmemişti. Ama Yako’da durum değişmişti. Bu aşağılık herife o, olgunluk çağında inanmıştı. Yaşadığı tüm aşağılanmalara ve felaketlere, erkek cinsine olan tüm nefretine rağmen, bu fikirlerini bir kenara itmiş ve Yako’ya inanmıştı. O ise, sıradan bir erkeğin yapabileceğinden zerre kadar farksız davranmış onu büyük hayal kırıklığına uğratmıştı. Asıl önemli olan bu da değildi. Yako’da erkek türünün tüm değerleri görkemli bir şekilde mevcuttu. Para, güç, eğitim, kariyer, soy, sop, ilaveten güçlü bir fizik, ileri derecede zeka, kültür ve yakışıklılık... Lara tüm bunları görmeye dayanamıyor, adeta bu özellikleriyle beraber bu “herifi” yere yıkarsa cinsinin ve neslinin intikamını alacağını düşünüyordu. O yüzden de onun canını yakmaya kararlıydı. Yirmi milyon dolar meselesine sonuna kadar asılacaktı.

Yako, Lara’daki bu felsefi referanslı kini tam olarak ayırt edemiyordu. Onun boşanma tazminatı olarak böylesine çılgın bir rakam talep ediyor olmasına da akıl sır erdiremiyordu. Zaman zaman; “Yoksa boşanmak istemiyor mu, hizaya getirilebilir mi yoksa?” gibi umutlara kapılıyor ve alttan alarak ona yaklaşıyordu ama böyle anlarda öylesi bir şiddet ve hakaretle reddediliyordu ki neye uğradığını şaşırıyordu. Bu saçma fikri kafasından kovup eski fikirlerine dönüyordu.

Lara’nın boşanma için talep ettikleri aslında Yako’nun canına kastetmekti. Çünkü bu paranın ödenecek olup olmamasından daha önemli olan; Yak Leasing’in yüzde elli bir hissedarı olan ailenin başının nasıl bir tazminat davasıyla belada olduğuna dair haber borsada duyulduğunda hisse senetlerinin tepetaklak gitmeye başlayacak olmasıydı. Bu düşüşün nerede duracağını allah bilirdi ondan sonra. Bu ise yirmi milyon doların kat kat fazlası zarara yol açardı. Buna ilaveten becerdiği ikinci evlilik faciasının sonucunda ailesine bu denli büyük zararlar vermek Yako’yu üzüyor, yıkıyor, mahvediyordu. Bu işe mutlaka bir çare bulmalı, hatta ablası Liza’nın çok sevdiği Amazonas Çiftliği’ni de kurtarmalıydı.

İşte bu noktaya varıldığında Yako gözünü karartmış ve Lara’nın sadece avukatı olduğunu sandığı Katre’ye giderek bu “lanet” kadının hiç de normal olmadığını kanıtlamak için işbirliği önermişti. Katre’ye iki yüz bin dolar rüşvet teklif etmişti davayı satması için...

Zavallı Yako, Katre’nin kim olduğunu bilmiyordu. Lara ile aralarında gelişen garip duyguyu ve süblime aşkı da tabii ki... Katre’nin ona yaptığı teklifi banda alıp mahkemede dinlettiği gün Yako yere yığılıp ölebilirdi. Beş milyon dolar tazminat ödemeye mahkum olmuş, Amazonas Çiftliği’ni kaybetmiş ve basının diline düşmüştü. Şirketinin hisseleri o gün borsada iki taban yapmıştı. Zarar çok büyüktü ve Yako’nun ailesinin yüzüne bakacak hali yoktu. Buna rağmen kahrından ölmemeyi başarmıştı. Sadece ve sadece duruşmadan sarmaş dolaş çıkan o iki sapık kadından intikamını almak için bile olsa yaşamak istiyordu.

4.

Boşanma davası sona erdikten sonraki bir yıl içinde Yako’nun kin ve öfkesi kurumamış aksine azmıştı. Yediği darbenin intikamını alacağına dair yeminler ediyor ve Lara’yı adım adım takip ettiriyordu. Lara’nın, sözde avukatı Katre ile olan ilişkisini, samimiyetini ve yakınlığını hayretlere düşerek izliyor kahrından ölüyordu. Sadece Lara’yı değil, Katre’nin Cihangir’deki evini, onun yakın dostu ve kankası üst komşusu “aşağılık Nataşa” Olga’nın evini her yeri ve her şeyi izletiyordu Yako.

Bu insanüstü görünümlü kadınların aralarındaki duygusal alış-verişleri, erkek cinsine yönelik büyüyen öfke ve başkaldırı duygusunu, adeta yeni bir siyasi akımın gelişmesine tanık olur gibi izlemiş ve şaşkınlıktan ne yapacağını bilememişti Yako. İşe bak; ilkel anaerkil kavimlerden bu yana ilk defa vücuda gelen Amazonik toplum yapısının ilk nüvelerinin liderini kendine karı olarak seçmişti. “Hey koca tanrım, bunu bana nasıl yaparsın?” diye kollarını gökyüzüne açıp isyan ediyor, uğradığı haksızlığı hazmedemiyordu Yako.

İntikam duyguları içinde yanıp tutuşan ve bunu bir varoluşsal sorun haline getiren Yako’nun araştırmaları sonucunda yaşamında hiç evlenmemiş, henüz bakire olan ve platonik aşkını, beyaz atlı prensini bulmak için yanıp tutuşan Katre için cinsel masumiyetin, püritenliğin ve tüm bunların zirvedeki sembolü olan bakireliğin ne anlama geldiğini keşfedivermişti. Üstelik Lara’da dev adımlarla oluşan Amazonik yaşam tercihine Katre’nin tam olarak katılmayıp hala ideal erkeğini aramakta olduğunu ve onun, tayfanın diğer kadınlarından farklarını da anlamıştı. Belki o da aynı yöne eğilimliydi ama, Katre henüz tam bir Amazon değildi. O yüzden de Lara’nın ona aşkı tam ortaya dökülemiyor, fiiliyata geçemiyordu. Lara, Katre’ye delicesine aşıktı. Belki Katre de onu seviyordu ama bu bir cinsel, seksüel, duygusal tercih değil, sadece büyük bir hayranlık ve yoldaşlık duygusu gibiydi.

Sonuçta Lara’nın ve Katre’nin hayattaki en değerli şeylerini tespit etmeyi başarmıştı Yako. Lara’nın Katre’si ve Katre’nin bakireliği... İkisini de yok etmek onun için bir ideal olmuştu. Bunları başarmak için giriştiği komplonun ilahi mükemmelliği ona erkekler dünyasındaki özgüvenini yeniden kazandırmıştı. Artık geçmişi unutup geleceğe bakmaya hazırdı.

* * *

Gel gör ki o, bu muzaffer duygular içinde kibar görünümlü vahşi burjuva yaşamın sofistike derinliklerine yeniden dalmaya çalışırken iki gözü dönmüş Amazon; Lara ve Katre İstanbul’a inmişler ve planlarını kurmak için en sevdikleri dostları, melekler kadar güzel, panterler kadar yırtıcı, selvi boylu, mavi gözlü, sarışın Rus güzeli, erkekler dünyasının en büyük kurbanı, savaşçı ruhlu “Amazonka” Petersburg’lu Olga’nın (Oreithyia) evine tezgahı kurmuşlardı.

Onların İstanbul’a geldiğini ve başlarından geçenleri duyan, Lara’nın üvey kızkardeşi Melda (Melanippe) da üç aylık hamile olduğuna aldırmadan koşup gelmişti. Melda, Amazonas Çiftliği’ndeki gelişmeleri biliyor, oraya yerleşmek için can atıyordu. Ablası Lara bu konuda yeşil ışık yakmıştı. Ama Melda, düzgün tipli tiyatrocu bir erkekten hamile kalmadan oraya gitmek istememişti. Salak oyuncu bu hamilelikten habersizdi. Çünkü Melda o güne kadar başına gelenlerden dolayı, bir çocuğun sorumluluğunu bir erkekle paylaşma çaba ve arzusunun ne kadar manasız olduğunu öğrenmişti. Onların sadece tohumu gerekliydi. O da şimdilik... Geriye kalan her şey onlara aitti. Melda bu tohumu almış olarak Amazonas Çiftliği’ne gidecekti. Bir ay sonra, hamilelik dördüncü ayındayken ultrasona girdiğinde cinsiyetin ne olacağını görebilecekti. Eğer bebek erkekse aldırmayı düşünüyordu.

Kan davası giderek çapını büyütüyordu. Yako’nun acımasız intikamından sonra sıra Amazonlar’a gelmişti. Bu kıyım ve düşmanlığın nerede biteceğini bilebilen yoktu o noktadan sonra. Herkes kendi cinsinin ülkü ve kutsiyeti için savaşmaktan başka bir şey düşünmez hale gelmişti. Belki bu insanlığın başından beri böyleydi. Ama hiç değilse gizli kapaklı yürütülüyor, başka kisveler altına büründürülüyordu. Ama artık iş çığırından çıkmış, kapsayıcı bir hale gelmiş ve kadın erkek ilişkilerini tehdit eden bir topyekün çatışma haline dönüşmeye başlamıştı. Aslında bunun fiziki bir kavgaya dönüşmeden önce, yıllar ve yüzyıllar süren öncel bir hazırlık dönemi vardı. Her şey birikmiş birikmiş, işte bu çağda, bireycileşmenin doruklarına varıldığında son damla bardaktan taşmıştı. Olay kısaca böyle yorumlanabilirdi.

Genç Amazonlar önce basit cinayet, suikast, sabotaj türü eylemler üzerinde durdular. Sonra bunların Yako’ya yeterli acıyı veremeyeceğini düşünerek hepsinden vazgeçtiler. Yako’yu yakalayıp, enterne edip, Amazonas Çiftliği’ne götürmek, ritüele uygun bir sona hazırlamak ve en büyük acıyı çekecek şekilde cezalandırmak gerekiyordu. Bu da, olabildiğince Amazonca davranmayı gerektiren bir durumdu. Hatta ona hakettiği cezayı vermeden önce, enterne bir vaziyette tohumlarını da almak, seksüel bir seansta hırpaladıktan sonra akibetine uğurlamak gerekirdi. Bu hesapça Yako’yu nasıl ele geçirebileceklerini tarttılar. Katre’nin onu tekrar sekse davet etmesi fikri üzerinde duruldu. Yako, Katre’yi düzme arzusuyla geldiğinde, onu tuzağa düşürüp kaçırmaktan ibaretti bu plan. Yako’nun bu tuzağa düşmeyecek kadar zeki olduğu fikrinde birleştiler. Bu bir kenara bırakıldı. Lara’nın ortaya çıkması ve meydan okuması fikri üzerinde tartışıldı. Bunun da olanaksız olduğu ortaya çıktı. Sonuçta en riskli, doğrudan eylem fikri üzerinde kararlılıkla buluştular. Büyükada’daki köşk basılacak ve Yako, ablası Liza’nın ortalıkta olmadığı bir gün sürat teknesiyle Mudanya’ya kaçırılacaktı. Oradan da Olimpos’a...

Düşündüklerini hemen uygulamaya koydular. Küçük bir araştırma yaptıklarında Liza’nın Avrupa seyahatine çıktığını, Büyükada’daki köşke Yako’nun hafta sonları gittiğini, oraya iç huzuru içinde fahişe taşımak için de bahçıvan ve hizmetçiye hafta sonları izin verdiğini öğrendiler. Buna korkunç sevindiler. O gün Mercan’a gidip askeri modaya uygun giysiler aldılar. Yeşil çadırdan gerilla pantalonları, palaskalar, Rambo bıçakları, gestapo şapkaları... Bunları büyük zevkle kuşandılar. Eylem günü Melda, Jeep’le Mudanya’ya gitti. Jeep’i Mudanya’nın kayalık sahillerinin içeri doğru girinti yaptığı koylardan birine hakim bir tepede, eski bir dostlarının yazlığının otoparkına yerleştirdi ve geri döndü. İstanbul’da ikinci el bir sürat teknesi aldılar ve ilkbaharın yağmurlu bir Pazar akşamı Büyükada’ya doğru dümen kırdılar.

Köşke vardıklarında bahçıvan ve hizmetçi ortada yoktu. Köşkün duvarlarını aştıklarında iki vahşi kurt köpeği üzerlerine saldırdı. İkisini de bellerinden çıkardıkları Rambo bıçaklarıyla acımasızca boğazladılar. Orada neler döndüğü meçhul kalsın diye köpek ölülerini çarşaflara sarıp denize attılar. Ortalığı temizlediler. Yako köşküne yalnız gelmişti. Olasılıkla etini kemireceği o geceki fahişesini, biraz dinlenip hazırlık yaptıktan sonra gidip sürat teknesiyle getirecekti. Yatak odasına girdiği anda kafasına dayanan üç tabancayla neye uğradığını şaşırdı. O, şaşkınlık ve korku içinde, yüzleri kar maskesiyle kaplı, gestapo giysileri içindeki bu vahşi devlerin kim olabileceğini düşünür ve terörist bir saldırıya uğradığını sanırken dördüncü biri tarafından ağzı ve burnuna kloroformlu beyaz bir havlu dayandı. Kendinden geçip yere yıkıldı Yako. Anında üzerine çöküp ellerini arkadan kelepçelediler. Bununla yetinmeyip ayaklarını da kelepçelediler. Sonra da iki kelepçeyi birbirine kelepçelediler. Ve Yako’yu bir hurca sokup, yağmur altında bekleyen sürat tekmesine yerleştirdiler. Mudanya sahiline vardıklarında Yako’yu kıyıya indirip başına çöktüler. Kendine gelir gibiydi. Bu defa enjektörle uyutucu verdiler. Lara soyunup, denize açılıp tekneyi batırdı. Yüzerek kıyıya geldi. Melda Jeep’i kıyıya yaklaştırdı. Yako’yu, patates çuvalı gibi Jeep’in arka bölümünde yere yatırdılar. Direksiyona Katre geçti.

Lara ön koltuktaydı. Olga ve Melda ise postallarını, ayaklarının altında yatan sefil erkeğin üstüne koymuş oturuyorlardı. Amazonas Çiftliği’ne doğru yol alıyorlardı. Temiz iş başarmışlardı. Mutluydular...

5.

Dördü tarihi, mitolojik, klasik Amazon kuşamı içinde, diğer dördü ise dişi gerilla giysilerine bürünmüş sekiz kadın karşılaştığında büyük bir sevinç dalgası kapladı ortalığı. Zara, Maya, Petra ve Leyla, atlarının üzerinde tanrıçalarla yarışabilir görkemle gökyüzünden dökülürcesine, ağır yükle dolu Land Rover’in önüne indiklerinde Jeep’in dört kapısı birden açıldı ve dört dişi kaplan dışarı fırladı. Lara, Olga, Melda ve Katre... Koşup birbirlerinin boynuna sarıldılar. Seferden dönen padişah ordusunun sağlıklı leventleri gibi birbirlerini yokladılar. Gövdelerine dokundular. Ve hep bir ağızdan barbarlar gibi bağırdılar:

“Hurrrraaa... Hurrrraaa!..”

Yako Jeep’in içinde elleri ayakları kelepçeli, kendine gelmekteydi. Çivi sokuluyormuşçasına ağrıyan başını kaldırıp dışarıdaki manzarayı görünce dehşete kapıldı:

“Aman tanrım, aman tanrım! Ne olur bunun bana bir kabus olduğunu söyle tanrım!” diye mırıldandı. Şaşkınlıktan kaskatı kesilmişti.

Kendini yokladı Yako. Başı çatlayacak gibi ağrıyordu. Kıpırdayamayacak haldeydi. Kelepçeler öylesine sıkılmıştı ki, en ufak bir kurtulma çabasında etlerini yaran metaller kemiklerine dayanıyor, tarifsiz acılar veriyorlardı. Çaresiz boyun eğdi Yako. Başını yere dayayıp olacakları beklemeye başladı. Çok geçmeden jeep’in içi yine dört vahşi kaplanla dolmuştu ve sırtında yine hükmeden iki çift postal vardı.

Amazonas Çiftlği’ne gitmekte olduklarını anlamıştı Yako. Bundan çok endişeliydi. Bir yanıyla baktığında da hayretlere düşmeden edemiyordu. Yakın zamana kadar, özel dedektiflerine izlettiği bu lanetli çiftlikte her şey nasıl da bu kadar hızlı değişmişti?!.. Daha üç beş hafta öncesine kadar topu topu üç dört kadının oynadığı bir nevi sünnetçilik oyunu nasıl da bu kadar hızlı gelişmişti?... Yako, dışarıdan gelen nal sesleri, atlı Amazonlar, köpek havlamaları ve olağanüstü ince düşünülmüş tarihi kostümleri gördüğünde sekiz kişilik tayfa ona gece karanlığında bir tümen asker gibi gelmişti. Bu gelişim ve değişime inanamıyor, aklını kaçıracak gibi oluyordu.

Çok geçmeden Amazonas Çiftliği’nden içeri, bir kortej halinde girmeye başladılar. Eksik olan neredeyse; sadece zafer borularıydı... Mağrur, özgüvenli, muzaffer ve güçlü gözüküyorlardı. Omuzları dimdikti. En önde Maya, doru atının üzerinde dimdikti. Ardı sıra, Zara, Petra ve Leyla... Olga, Jeep’in üst kapağını açmış dışarı doğru yükselmişti. Gelecekte yapacağı savaşları, kazanacağı zaferleri hesap edip sabırsızlanan bir barbar komutan gibiydi.

Olan biteni anlayamayan, hiçbir şeyden haberi olmayan ve öğrendiği her şeyle hayretten bambaşka bir dona giren tek kişi Pierre idi... Kuşkusuz, Pierre, genç Amazonlar’ın garip davranışlarından bir şeyler sezmişti. Kendine kamp kuracak bir yer seçmiş ve orada olacakları izlemeye karar vermişti. Gecenin bir vakti, naralar, kişnemeler ve havlamalarla çadırının içinde uyanan Pierre, çiftliğe doğru ilerleyen garip konvoyu gördüğünde neye uğradığını şaşırmıştı;

“Vay canına, vay canına!” diyerek kafilenin çiftlikten içeri süzülmesini ağaçların arkasından izlemiş garip, çok garip şeyler yaşayacaklarından emin olmuştu.

Aklını kemiren tek şey vardı; Cem! Zavallı Cem ne durumdaydı acaba?... Bu sapkınlıklar çiftliğine nasıl düşmüştü ve acaba hayatta mıydı?.. Cem’i özlüyordu Pierre. Tüm kalbiyle özlüyor ve onu merak ediyordu.

Kafile doğruca şölen sofrasının başına yöneldi. Atlar ahırın dışına bağlandı. Suları verildi. Jeep’ten çıkarılan Yako ite kaka, sanki ayağındaki o kelepçelerle yürüyebilmesi mümkünmüş gibi yarımşar karışlık adımlar atmaya zorlanarak şölen masasının yanına getirilip yere yatırıldı. Bu adımları atabilmesi, eliyle ayaklarındaki kelepçeleri birbirine bağlayan zincirin bir an için çözülmüş olmasıyla mümkün hale gelmişti.

Yako’nun kendine geldiğini gören Katre’nin bakışları korku dolmuştu. Yako’nun şantajla kendisine tecavüz ettiği o geceyi anımsıyor ve fena oluyordu. Tir tir titremeye başladı. Lara onun çektiği acıyı gördü. Buna dayanamadı ve yerde yatan Yako’nun ağzının ortasına bir tekme çaktı kaba, sert postallarıyla. Yako’nun dudağı patladı. Ağzı kanla doldu. Çığlık bile atamadı. Bitmiş haldeydi. Ağzından sadece postala çarpan kemik sesi yükselmişti.

Lara’nın tekmesini gören kızlar, bir linç girişiminin başlayacağını sandılar. Hepsi ellerini bıçaklarına, sopalarına, bigennis’lerine attılar. Lara elini kaldırıp hepsini durdurdu. Bu kadar basit olamazdı hiçbir şey. Yako bu kadar ucuz kurtulamayacaktı. Yemekleri hazırlamalarını söyledi Lara. Nestor, merak ve endişe içinde ortalıkta koşuşturuyor, olup biteceklerden korkuyordu. En çok da Cem için endişeliydi. Denebilir ki kendinden çok Cem için korkuyordu. Bu vahşi kadınlar ne yaptığını farkederlerse, onu şişe geçirip kızartırlar ve kebap yapıp yerlerdi.

Nitekim Lara; Olga, Katre ve Melda’ya rahat bir şeyler giymek için eve geçmeyi önerdiğinde kalbi yerinden kopacak gibi oldu Nestor’un. Ne anlama geldiği anlaşılamayacak, garip bir sıçrama yaptı. Sanki onlara engel olmak istermiş gibi. Lara o anda Nestor’un farkına vardı. Onu unutmuştu. Koltuk değneğinin üstünde çırpınan Nestor ona çok sevimli geldi. Bir erkek, böyleyken hakikaten çok güzeldi. Elini uzatıp yanağını okşadı Nestor’un. Nestor mutlu oldu. Hafiften yutkundu. Demek ki Lara ondan nefret etmiyordu. O an için yapacak bir şeyi yoktu. Sustu. İşine koyuldu. Kadınlar eve doğru yönelirken kızarttığı keçiyi parçalamaya başladı.

Lara, Olga, Melda ve Katre sert adımlarla salonu boydan boya geçip yatak odasına daldılar. Gestapo giysilerini soyunup birer rahat tunik ve sandalet giydiler. Kemerlerini kuşanıp antik çağ silahlarını bellerine taktılar. Saçlarını bantladılar. Ve aynı hızla şölen sofrasına geri döndüler.

Katre, Cem’i düşünüyordu. Cem, onu asla yalnız bırakmayacağına söz vermişti. Her zor anında yanında olacağını söylemişti. İşte şimdi çok zor durumdaydı ve Cem yoktu. Arkadaşlarının Yako üzerinde uygulayacağı terörden korkuyordu Katre. Bunu istemiyordu. Üstelik her şeye kendi sebep olmuştu. Bu gece bir cinayetle sona ererse, ondan sonra nasıl yaşayabileceğini düşünüyordu Katre. Bu dehşete bir son vermek gerektiğini düşünüyordu. Ama bunu açıklamaya korkuyordu. Lara’dan korkuyordu. Ve tüm bunlar olurken Cem ortada yoktu. Oysa, Katre Cem’e bir görüşte vurulmuştu. O, onun yaşamı boyunca beklediği, güzeller güzeli duygusal prensti. Üstelik ona söz de vermişti. Ama şimdi ortalıkta yoktu. Belki de çekip gitmişti. Gözüne yaşlar yürüdü Katre’nin. Kendini yalnız hissetti. Arkadaşlarının peşi sıra dışarı çıkıp şölen sofrasına yürümeye başladı.

Tam kapıdan çıktıkları anda Herakles yontusunun başı kıpırdadı. Yontu, Katre’ye doğru yirmi derece döndü. Arkasından baktı ve;

“Sevgilim... Kelebeğim...” diye mırıldandı.

Cem, Herakles’in yerini almış, olacakları bekliyordu. Onu, gerçek yontudan ayırt etmek olanaksızdı. Hele o loş ay ışığında... Perdenin yanında...

Lara, şölen sofrasına oturduğunda eliyle kocaman bir et parçasını kavradı ve ansızın duraladı:

“Cem gitti mi?” diye sordu Zara’ya.

“Evet.” dedi Zara.

Son ayrıntı da halledilmiş gibi rahatlamıştı Lara. Bu gece Amazonlar’ın gecesiydi. Kadim bir hesap görülecekti bu gece. Gereksiz konuklara, eski kalp ağrılarına tahammül yoktu.

Elindeki, kaba etleri yenmiş kemiği yerde yatan Yako’nun önüne attı Lara;

“Acıkmışsınızdır saygıdeğer tecavüzcü! Buyurun şölene katılın!” dedi.

Yako, nefret ve acıyla başını çevirdi.

6.

İki “antagonist” cins belki de ilkel anaerkil çağlardan bu yana ilk defa bu denli tersine bir avantajlar-dezavantajlar dengesi içinde bir araya gelmişti. Bir yanda ışıltılar içinde, güçlü, sağlıklı, donanımlı, dev cüsseli, tanrıçalar misali Amazonlar ve onların kurduğu görkemli yaşam; diğer yanda ise saklanıp bir yontu kimliğine geçmiş, izleyici, endişeli, kent yaşamı mağduru, erkini yitirmiş, gay birlikteliklerde çıkış yolunu bulmuş, androjenleşmiş Cem; tutku sardığı genç erkeği yana yana arayan sapkın seksüel tuzaklarda yitmiş bir insanüstü dev Pierre, yakalanıp, enterne edilmiş, Amazonlara tutsak düşmüş, onuru ve varlığı ayaklar altına alınmış bir düşmüş erkekler dünyası ikonu Yako ve gerçek bir mahcur görüntüsü veren, sağır, dilsiz, bir ayağı sakatlanmış, Lara’nın karizmasının tutsağı olmuş yarım akıllı genç uşak...

Üstelik Amazonlar birlikte, birarada, organize ve ne yapacaklarını, hangi kadim intikamı hangi noktada gerçekleştirip, hangi acıları kime yaşatacaklarını bilir ve her şeyin sırasını beklerken, erkeklerin birbirinin varlığından bile haberleri yoktu. Sadece bazı zoraki keşifler ve hisler vardı. Pierre, Cem’in orada olduğundan emindi. Cem ise Nestor’un yandaşı olduğunu ve o ortamda dayanabileceği yegane kişilik olduğunu biliyordu. Bütün hepsi buydu. Yako, ortamda başka erkekler de olduğundan habersizdi. Pierre ise Yako’nun dramına yeni yeni tanık oluyor, olan biteni anlamaya çalışıyordu.

Şölen bittikten sonra Lara tüm kadınları bir araya topladı. Kafasında uygulayacakları Amazon ritüelinin sonrasını tartmaya, planlamaya çalıştığı her halinden belliydi. Kızlara bir şeyler anlattı. Bu anlatılar sonrasında Leyla gruptan ayrılıp çadırına gitti. Amazon giysilerini soyunup, kentli kadın giysileri giydi ve gizlice çiftliğin çıkış kapısına doğru yöneldi, kayboldu. Zara ve Maya, Nestor’a kendi kulübesine gitmesini söyleyip atların durumlarını gözden geçirdiler. Petra ise Lara’nın evinin kapısında güvenlik için görev yapacaktı.

Lara, Olga ve Melda, Yako’yu yattığı yerden kaldırıp eve doğru sürüklemeye başladılar. Katre isteksizce onları takip etmek zorunda kaldı. Katre iyice korkmaya başlamıştı. Zangır zangır titriyordu. Olayın sapkın bir cinayete dönüşmesinden çok korkuyordu. Tekmelerle kapıyı açıp Yako’yu salonda dizüstü yere oturttular. Cem, Herakles yontusu kılığındaydı. Yako’nun halini görünce neye uğradığını şaşırdı. Yoksa gözünün önünde bir cinayet mi işlenecekti? Bir şeyler yapmalıydı. Ama ne? Cem, Lara’nın ilk birkaç dakikada onun farkına varmamasına çok sevinmişti. Demek ki makyajı çok başarılıydı. Lara, kendi yaptığı yontunun canlı biriyle yer değiştirdiğine uyanamamıştı. Bu harikaydı. Olasılıkla bu loş ortamda kadınların hiçbiri buna uyanamayacaktı.

Eli ayağı kelepçeli dizüstü çökertilmiş Yako’nun yanına gidip kocaman bıçağını boğazına dayadı Olga. Yako oracıkta onu boğazlayacaklarını sandı. Lara ellerini beline dayayıp geçip Yako’nun karşısında durdu:

“Demek öyle aşağılık herif!... Demek saf ve savunmasız bir kıza tecavüz!.. Bak bakalım tecavüz nasıl olurmuş aşağılık köpek!” diye haykırdı ve bir işaret çaktı.

Olga ve Melda, giysilerini bıçaklarla kesip çırılçıplak soydular Yako’yu. Bunu hiç de nazikçe yapmamışlardı. Vücudunun bazı yerleri kesilmiştiYako’nun. Korkunç bir çaresizlik içindeydi. Sinirden gözünden yaş geliyordu. Lara asabice volta atıyordu karşısında. Çırılçıplak adam tam bir zavallı görünümüne geçmişti. Katre’ye dönüp haykırdı Lara;

“O senin! Haydi!” dedi.

Katre korkuyla titredi. Cem’se taş misali durduğu yerde irkildi. Katre’den onu öldürmesini istediklerini sandı. Oysa Lara, Katre’nin, Yako’ya tecavüz etmesini istiyordu. Bunu anladığında Cem daha da kötü oldu. O, Katre’yi seviyordu. Katre bunu yapmamalıydı. Böyle olsun istemiyordu. Müdahale etmek istedi. Zorlukla kendini tuttu.

Katre çaresizlikle, yalvarırcasına Lara’ya baktı. Bunu yapamayacağını söylemeye çalışıyordu. Üstelik bu çok zor bir şeydi. Binbir serüven sonucunda tutsak düşmüş, zincire vurulmuş ve ölüm korkusuyla kalbi parçalanırcasına atan bir erkeği nasıl erekte edebilirdi Katre? O kadar cinsel deneyimi yoktu ki... Lara, acırcasına Katre’ye baktı. Onu anlayışla karşıladı.

“O halde biz!” diye bağırdı.

Lara, Olga ve Melda bir anda soyunup tuniklerini üzerlerinden attılar. Meşin birer donla kaldılar. Çıplak gövdelerinin üzerine kemerlerini takıp bıçaklarını kuşandılar. Yako’nun üzerine çöktüler. Lara, altı ay evli kaldığı adamın seksüel şifrelerini biliyordu. Onun yumuşacık olmuş uzantısını kavradı dudaklarıyla ve yutarcasına içeri çekti. Olga ve Melda, Yako’nun boynunu, omuz adalelerini ısırıyor, vahşi hayvanlar gibi yalıyorlardı. Katre korku ve dehşetle geri çekildi. Cem ise gördüğü manzara karşısında neye uğradığını şaşırmıştı. Kıpırdamaksızın olan biteni izliyordu. Katre’nin bu orjiden yakasını sıyırmasına sevinmişti ama çok daha büyük bir dertle karşı karşıya kalmıştı o an için. Lara’nın Yako’yu erekte etmek için gösterdiği gayret, üzerine çöküşü, çıplak ama silahlı Amazonlar... Cem önü alınamaz bir şekilde erekte oluyordu. Bu inanılmaz bir şeydi. Bu lanetin ta kendisiydi. O bir yontuydu. Onun kıpırtısız durması gerekiyordu. Böyle bir hakkı yoktu. Bu rezalet organın aymaz, düşünce tanımaz, başına buyruk, yalanı seven kütlesi harekete geçmiş devleşiyordu adeta. Cem ne yapacağını bilemiyordu. Bu salağı nasıl ve nereye saklayacaktı? Yaşamı boyunca kendisine büyük ihanetlerde bulunan, erekte olması gerektiği yerde onu yüzüstü bırakan, kadınlar karşısında olmadık yenilgilere sürükleyip gay yaşantısına mahkum olmasını sağlayan erkeklik “aparatı” lanet, şu an kendisinden beklenenin tam tersini yapıyordu. Hem de en olmadık yerde!.. Bu yüzden Cem öldürülebilirdi bile. Daha da kötüsü Katre için bir şey yapamadan deşifre olma olasılığı vardı.

Ama Cem, ne yaptıysa o lanet et parçasının sertleşip, yükselişe geçip, bir kule gibi siluet vermesine mani olamadı. Artık tek umudu seksüel orjiye kapılmış, çıldırmış bu kadınların cinsel organı uzayan bu yontuyu farketmemesiydi. Bunun için güvenebileceği tek şey ise salonun loşluğuydu. Ya da ayın önünü bir bulutun kaplaması...

Katre, geri çekilip olay dışı kalmayı başarmış, iç çekerek, hıçkırarak orjiyi izliyordu. Lara, yeterli sertliğe ulaştığını düşündüğü anda Yako’ya bir yumruk çakıp kütlenin üzerine çöktü. Garip, boğuk bir ses çıkardı. Zevkle sarsıldı. Herakles yontusunun penisi ise, Pinokyo’nun burnunu “fersah fersah” geçmişti. Çılgın seksüel orji karşısında uzamış, dimdik olmuş, devleşmiş kulesiyle görkemli bir görüntü veriyordu. Geride kalıp olanları izleyen Katre ansızın cinsel organı devleşmiş Herakles yontusunu farketti. Ne yapacağını bilemedi. Kalbi hop hop attı. Elini ağzına kapatıp, çığlık atmaktan son anda kurtuldu. Ayağa fırladı. Genç kadınlar onun ne yaptığını görmüyorlardı bile. Yako’ya öylesine girişmişlerdi. Katre’nin işleri karıştıracağını anlayan Cem, usulca elini kaldırıp, “Sus!” işareti yapmak için dudaklarına götürdüğünde Katre heyecandan ölebilirdi. Ama Katre uyanmıştı. O Cem’di. O gitmemişti. O buradaydı. Cem onu bırakıp gitmemişti. Kalbine seller sular akmaya başladı. İçini bitimsiz bir ferahlık kaplıyordu. Gevşedi. Yako için sıraya geçen Olga’nın mahirane ereksiyon kışkırtmalarını izlemeye koyuldu.

Lara, Yako’nun üzerinden kalktığında Herakles’in önündeki etten kule eski halini almıştı bile. Cem bunu anlamaya çalıştı. Neden Olga ve Melda’nın atakları sırasında erekte olmuyordu da, Lara’nınkinde delicesine olmuştu?.. Bu çok önemli bir ayrıntıydı. Çünkü, Cem yaşamı kendine zindan eden dürüstlük ve soyluluk ereğinden vazgeçip hileci, yalancı entrikacı biri haline dönüştüğünde erkekliğini geri kazanmıştı. Üstelik bu olay, ona ilk gençlik çağlarında erkekliğe dair yenilgileri yaşatan karizmatik kadın Lara’ya karşı yapıldığında ekstrem düzeyde etkili olmuştu.

Cem, kasıklarının arasında büyük bir güç hissediyordu. Anlamaya çalışıyordu. İnsanlıktaki bazı mekanizmaların nasıl çalıştığını galiba çözüyordu... Şaşırtıcıydı ama, Katre’yi bile on dakika öncesine kıyasla kat kat daha fazla seviyordu. Bu gerçekten çok şaşırtıcıydı...

Cem’e göre; erkeklik çok garip bir şeydi. Son derece marazi eğilimlerle maluldu. Bunu keşfetmekse hepsinden garipti. Cem, kırklı yaşlara yaklaşırken gövdesinde kendi kontrolü dışında çalışan mekanizmaların sırlarını ve mantığını keşfediyordu. Buna şaşıyordu.

7.

Yako ancak iki kez tecavüze uğrayabildi. Sonrası mümkün olamadı. Bu arada iyice hırpalandı. Tokatlar, yumruklar yedi. Sağına soluna bıçaklar dayandı, cinsel organı buruldu, perişan edildi. Kadınlar üzerinden kalkıp ayakta dikildiklerinde her şey bitti sandı. Artık bu işkence bitti diye düşündü. Yanılmıştı. Lara, ansızın hareketlenip yanında getirdiği çekici kaparak korkunç bir nara attı ve var gücüyle onu Yako’nun dizine indirdi. Ölümcül bir çığlık attı Yako. Yerlerde, kendi ekseni etrafında yuvarlanmaya başladı. Cem dehşete düşmüştü. Katre elleriyle yüzünü kapamış ağlıyordu.

“Çözün ayaklarındaki kelepçeleri, doğrayacağım onu!” diye haykırdı Lara.

Olga atılıp Yako’nun ayağındaki kelepçeyi açtı. İnliyor, ağlıyordu Yako. Kendisini doğrayacak kişinin neden öncelikle ayaklarındaki kelepçeyi çözmek istediğini analiz edip kuşku duyacak halde bile değildi. Lara iki ağızlı baltası bigennis’i kaptı. İki eliyle kavrayıp kaldırdı. Yako’ya nişanladı. İndirecek gibi yaptı. Yako can havliyle fırladı. Bacağı otomobil altında kalmış bir köpek gibi bağıra bağıra kaçıştı. Kapıya doğru yöneldi. Kaçmasına izin verdiler. Belli ki bu, aralarında kararlaştırdıkları bir şeydi. Açık kapıdan fırladı Yako. Elleri hala arkadan kelepçeliydi. Ölüm korkusunun verdiği bir panikle son gücünü kullanıp karanlığa daldı. Çimenler arasında kayboldu. Bunun, mizansenin bir parçası olduğunu bilmiyordu Yako. Çırılçıplak, yaralı, perperişan bir halde, her yanından kanlar sızarak topallaya topallaya kaçıyordu. Ağır adımlarla dışarı çıktı kadınlar. Lara, Olga ve Melda, atlarla birlikte bekleyen Zara ve Maya’nın yanına gittiler. Petra da onlara katıldı. Atlarına atladılar. Polo sopalarına benzeyen kargılar aldılar ellerine. Köpekler serbest bırakıldı. Safari başlıyordu. “Yihhhu!” sesleriyle karanlığa at sürdüler. Yako nefes nefese kaçıyordu. Uzun düzlüğü can havliyle aşıp çiftlik kapısından çıkmayı başardı. Köpek sesleri ölüm sirenleri gibi onu kovalıyordu.

Katre safariye katılmadı. Donmuş kalmıştı. Ne yapacağını bilemiyordu. Sadece korkuyordu. Gitmek, kaçmak istiyordu. Bütün bu olanları, Amazonas Çiftliği’nde geçen her şeyi unutmak istiyordu. Yerinden kalkıp Herakles yontusuna yöneldi. Gidip önünde diz çöktü. Bir toteme yalvarır gibi baktı ona;

“Götür beni buralardan Cem!” dedi.

Ağlamaya başladı Katre. Cem’in dizlerine kapandı. Cem, onu kollarından tutup kaldırdı. Alçılara bürünmüş dudaklarını dudaklarına dokundurdu. Öpmeye başladı onu. Öpüyor, öpüyor, bundan büyük bir haz duyuyordu. Yaşamında hiçbir zaman bir kadını böylesine istememişti. İtiraf etmekten çok korkuyordu Cem ama gerçek çok açıktı. Bu kadar zayıflamış bir yaratığa duyulan sevginin adı aşk oluyordu insanlıkta. Ve bunun gereği onu delmek oluyordu. Güç, çalışabildiği yumuşaklıkta erk adını alıyordu. Bu, Cem’in de başına gelmişti. Katre’yi düzmek istiyordu. Şehvetle onu yere yatırdı. Cinsel organı yine harekete geçmişti. Büyüyordu. Sarıldı ona Katre;

“Götür beni buralardan Cem!” dedi.

“Tamam, şimdi gidiyoruz.” dedi Cem.

Fakat şehvetin elinden kendini kurtaramıyordu. Onu götüreceğini söylerken yine yalan söylüyordu ve deliler gibi erekte oluyordu. Yalan söyledikçe cinsel organının coşup uzamasına sebep oluyordu.

“Lütfen götür beni Cem buralardan!” diye haykırıp omuzunu ısırdı Katre.

“Şimdi gidiyoruz sevgilim!” dedi Cem.

Yine yalan söylüyordu Cem. O an onu buralardan götürmeyi değil, düzmeyi istiyordu. O yüzden de deli gibi sertleşiyordu. Bir eliyle Katre’nin tuniğinin altındaki meşin külotunu sıyırıp çıkardı. Taşlaşmış kütlesiyle, Katre’nin yumuşacık olmuş, ıslanmış, perperişan, merhamet dilenen karanlıklarına bir kompresör şiddetiyle daldı. Katre çözüldü. Hüngür hüngür ağlıyordu. Cem olanca enerjisiyle gidip geliyordu. Bir bomba gibi patladı ansızın. Yılların biriktirdiği bir şelale barajları yıkmış aşağı geliyordu. Zangır zangır titredi Katre. Cem gevşedi. Kolları çözüldü.

“Götür beni Cem!” diye umutsuzca sızlandı bir kez daha Katre.

Bu kez yanıt vermeye gerek bile duymadı Cem. Artık tam anlamıyla bir erkek olmuştu. Katre yıkın bir ruhla doğruldu yerinden eteğinin altından sıyrılmış külotunu yukarı çekti. Eteklerini indirdi. O sırada kapıda ayak sesleri duyuldu. Cem fırlayıp yerine geçti. Herakles gibi kuruldu. Dondu. Katre yere yüzükoyun kapanıp ağlamaya başladı. Melda idi gelen. Hamile olduğu için safariye katılmamıştı. Katre’yi ağlarken buldu.

“Ne oldu Katre?” dedi.

“Hiç,” dedi Katre. “Yako’ya yaptıklarınıza dayanamamıştım. Ama doğrusu buymuş. Bunu anladım.”

“Yeni mi anladın?”dedi Melda.

“Evet.” dedi Katre, “Çok geç, değil mi?”

“Hayır, bebeğim, hayır, çok geç değil.” dedi Melda.

Sarıldı ona. Onun yumuşak sevgisinden mutlu oldu Katre. Cem tedirginlikle onlara bakıyordu. Katre ise düşünüyordu. Erkek buydu işte. En iyisi buydu işte... Hangisini seçmeliydi?.. Böyle birini seçip yaşam boyu mazoşist serüvenlerde mi mutluluğu aramalıydı, yoksa Lara gibi isyan edip dünyanın kurallarını değiştirmeye mi kalkmalıydı?..

Bunun yanıtını henüz bilemiyordu Katre. Ama bir şeyi çok iyi öğrenmişti: Erkeğin ne olduğunu...

8.

Dışarıda ise bambaşka bir vahşet hüküm sürmekteydi. Gözünü kan bürümüş Amazonlar, atlarının üzerinde, tepeden tırnağa silahlı, yanlarında av köpekleri, çiftlikten boşalmış, yaralı halde kaçmaya çalışan Yako’yu kovalıyorlardı. Köpekler zaman zaman Yako’nun yerini tespit ediyordu. İki atlı oraya doğru koşturuyor, görüntüye giren Yako’ya birer polo sopası indiriyor, sonra onu elinden kaçırmış gibi yapıyordu. Yako bu kabusun nasıl biteceğini bilemiyor, deliler gibi sağa sola kaçıyordu. Amazonlar onun, kasabaya doğru giden yolunu kapadılar. Yamaç paraşütlerinin uçtuğu tepeye doğru olan yolunu ise açık bıraktılar. Bir ara Lara, Yako’yu bir çalılığın dibinde sıkıştırdı. Atını üzerine sürdü ve çiğnedi Yako’yu. Oracıkta Yako’yu öldürebilirdi. Ama bunu yapmadı. Kedi fareyle oynar gibi oynuyorlardı Yako’yla. Onu biraz hırpaladıktan sonra ellerinden kaçırmış gibi yapıyorlar, karanlıkta ters istikamete doğru yol alıp kayboluyorlar, sonra ansızın ortaya çıkıp sopalıyorlardı. Bir ara işi iyice azıtan Zara ve Maya, bir ağacın kovuğuna sığınmış Yako’nun üzerine atlayıp onun gırtlağına ve penisine bıçaklar dayayıp kesecek gibi yaptılar. Yako o anda da can havliyle fırlayıp kurtuldu. Bunu kendi başarısı sanıyordu.

Yako, çılgına dönmüş vahşi Amazonlar’ın bu kadar iyi bildikleri bir bölgede, yaralı olduğu halde kendisini yakalayamamalarında manalar arayamayacak kadar kötü durumdaydı. Tamamen kontrolünü kaybetmiş, aslan pençesi yemiş zebralar gibi kaçışıyordu. Bir ara, dört atlı Amazon yine yerini tespit edip üzerlerine doğru at sürerlerken güçlü bir pençe kolundan çekti Yako’yu. Onu sığınak görüntüsü veren sazlık bir çardağa alıverdi güçlü pençe. Üzerine bir hasır çekip kendi de altına girdi. Yako ani bir sevinç yaşadı. Biri ona yardım ediyordu...

Ne yazık ki fena halde yanılıyordu Yako. Bu, kentli giysilerine bürünmüş Leyla’dan başkası değildi. Yako, onun Amazon tayfasından olduğunu anlayamamıştı. Kendisine yardım edecek biri gibi görmüştü. Bu düşünceyi perçinlemek istercesine, onu ustalıkla sakladı Leyla. Amazonlar gelip hesapta Yako’yu bulamayıp uzaklaştılar. Mizansen işliyordu. Leyla, uzanıp Yako’nun kelepçesini maymuncuk kullanarak çözdü. Kentli giysiler içindeki panter gibi bir kadının cebinden neden bu dağ başında bir maymuncuk çıkıyordu; bunu bile tartamadı Yako. Kollarının özgür kalmasına sevindi. Ama vücudu çok kötü durumdaydı. Her yanı kan içindeydi. Kaşı patlamış, dudakları dağılmış, dizi parçalanmıştı. Ayakta duracak hali yoktu. O halde, ellerindeki kelepçeyi çözen bir dünyalar güzeline kuşkuyla bakacak hali yoktu. Leyla orada da durmadı. Uzun eteğinin altından sıyırıp mayosunu ona verdi.

“Bu halde kaçamazsın, giy şu mayoyu!” dedi.

Parçalanmış dizinden mayoyu büyük acılar çekerek geçirdi ve giydi Yako.

“Şimdi beni iyi dinle,” dedi Leyla, “Bu vahşiler seni öldürecek. Bu belli. Bütün yolu tutmuşlar. Bir tek çare var kaçmak için: Yamaç paraşütü! Oradan uçup, plaja konabiliriz. Ben yamaç paraşütü hocasıyım. Bu işi iyi bilirim. Tepeye iki yüz metre var. Oraya kadar direnebilirsen kurtulabiliriz!”

Yako’nun itiraz edecek hali yoktu. Başka çare gözükmüyordu. Son gücünü kullanarak Leyla’nın koluna yapıştı. Birlikte tepeye tırmanmaya başladılar. Dik patikadan çıkmak Yako için gerçek bir eziyet oluyordu. Adeta sürünüyordu. Zaman zaman Leyla onu çekerek ilerletiyordu. Leyla’nın bu fedakarlığı neden yaptığını, yaşamını neden tehlikleye attığını bile düşünemiyordu Yako.

Amazonlar’ın safarisi ise sadece bir işitsel efekte dönüşmüştü. Artık, at kişnemeleri, “yihhhu” sesleri, köpek havlamaları giderek uzaktan duyuluyordu. Yako’yu arıyor rolü yapıyorlardı. Ama böyle olmadığı o kadar belliydi ki... Yako, ne yazık ki buna da uyanamıyordu.

Sonunda yamaç paraşütüne ulaştılar. Leyla, Yako’yu profesyonelce oturttu paraşüte. Arkasına kendi geçti. Koşmaya başladılar. Rüzgar çok uygundu. Yako’nun topallıyor olması ve hızlarını kesmesi bile uçuşa engel olamayacaktı. Paraşüt açıldı. Yako’nun ayakları yerden kesildi. Uçuyordu, uçuyordu. Sevinç kapladı içini. Kurtuluyordu! Buna inanamıyor, dualar ediyor, tanrıya şükrediyordu. İyice havalanmış, karanlık gökyüzünde süzülüyordu. Arkasındaki Leyla’ya dönüp bir şey söylemek ihtiyacını duydu. Başını geri çevirdi. O da ne! Leyla yoktu.

“Aman allahım! Aman allahım!” diye çığlık attı.

Aşağı baktı. Leyla aşağıdaydı. Ona el sallıyordu.

“Geber aşağılık köpek!” diye haykırdı Leyla.

O anda paraşütün iplerinden biri koptu. Acı bir çığlık attı Yako. Aldatılmıştı. Bu felaketti. Rüzgarın şişirip gökyüzünde yükselttiği paraşütün ipleri birer birer kopuyordu. Belli ki önceden biri gelmiş ipleri kesmişti. Yako karanlık semalarda yükselip rüzgarla savrulurken her şeyi anlamaya başlamıştı. Ellerini çözmüş, ona mayo bile giydirmişlerdi. Olaya basit bir uçurum paraşütü kazası süsü vermek istiyorlardı. Cinayet işlemeye cesaret edememişlerdi. Onu bu şekilde öldürmeye, tüm delilleri ortadan kaldırmaya karar vermişlerdi.

“Alçaklaaaaar!” diye haykırdı Yako.

Paraşüt yamulmuş, armuta dönüşmüş halde Amazonas Çiftliği’nin üzerinden geçiyordu.

Genç kadınlar onu alkışlıyorlar, çığlıklar atıyorlardı. Lara’nın ok ve yayını getirmişti. Paraşüte doğru alevli atışlar yapıyorlardı. Yako’yu vurmamaya dikkat ediyorlardı. Can sıkıcı deliller oluşturmanın hiç bir alemi yoktu. Lara sadağındaki son oku da attıktan sonra şölen sofrasına oturdu. Yako’nun çığlık çığlığa uçuruma doğru sürüklenen paraşütüne baktı ve;

“İşte böyle Bellerophontes!” dedi. “Olimpos’a veda et, aşağılık sefil!”

9.

Yako, eflatun, hafif bulutlu, ölgün ışıklarla bezeli, karanlık gökyüzünde patlak bir balon gibi savruluyordu. Yerden üç yüz metre yukarıdaydı. Aşağı bakmaya korkuyor, kıpırdamamaya çalışıyordu. Kurtulmak için yaptığı her çırpınış paraşütün iplerinden bir başlasının daha kopmasına neden oluyordu. Bataklıkda batmamak için oynaşmamak gerektiği gibi Yako’nun sabote edilmiş yamaç paraşütünde de kurşun gibi yere çakılmamak için kıpırdamamak gerekiyordu. Ama her geçen saniye, paraşüt yamaçlardan aşağı döküldükçe Yako’nun yeryüzü ile mesafesi artıyordu. Yako bunu dehşet ve çaresizlik içinde izliyor, tanrıya yalvarıyordu.

Amazonas Çiftliği’nin üzerinden geçerken, aşağıda toplanmış savaşçı kadınları gördü Yako. Leyla da aralarına katılmıştı. Nefretle dişlerini sıktı Yako. Kadınlar bağırıyor, çağırıyor, ok atıyor, alkışlıyorlardı Yako’yu. Şölen sofrasının çevresinde toplaşmışlardı. Et çevirdikleri ateş hala yanıyordu. Ellerinde kutlama havası yayan ahşap şarap kadehleri vardı.

“Tanrım onu neden öldürmedim ki ben?” diye dişlerini sıkarak haykırdı Yako.

Lara’yı mı Katre’yi mi kastediyordu Yako? Aslında ikisi için de sarfetmişti bu tümceyi. Zaten ikisini birbirinden farklı görmüyordu ki artık... Tek bir canlı gibi düşünüyordu onları. Kötülüğün ve lanetin yeryüzündeki temsilcileri...

Kuşkusuz, Yako, yüzyıllar, binyıllar boyunca, şu anda kendisinin uğradığı türden teröre, şiddete, lanete, aşağılanma ve kötülüğe uğratılmış kadınların bakış açısıyla bakamıyordu olaylara. Kendi yaptıklarını hiç hesaba katmıyordu. Sanki onun ve diğer tüm erkeklerin yapabileceği kötülükler kendilerine yaradılıştan verilmiş bir haktı. Bu hakkı kadınlar kullanmaya kalktıklarında ise lanet ve alçak oluyorlardı... Düşünsel ve kültürel gelişkinliği ne aşamada olursa olsun, bu paradoksu tartışamayacak kadar beter bir durumdaydı o an için Yako...

Yako, artık öleceğinden emindi. Bunun, en az acıyı vererek olması için dua ediyordu. Amazonas Çiftliği’ni geçip kayalık bölgelere doğru savruldu yamulmuş paraşüt. Kayalıklar çok vahşi gözüküyordu. Oraya düşerse pestil olacağı kesindi. Olasılıkla, vahşi kadınlar oraya düşeceğini hesaplamışlardı. Fakat hala paraşütü tutan üç beş “pamuk ipliği” vardı. Onlara bağlı paraşüt yerçekimine yenik düşmemeyi başarıyordu.

Kayalık bölgenin üzerinde hafif bir rüzgar çıktı. Bulutlar kaplamıştı gökyüzünü. Yağmur geliyordu. Rüzgar, paraşütün iki ipini daha kopardı. Kalbine giden damarlardan ikisi koparılıp alınmışçasına haykırdı Yako. Paraşüt ansızın yön değiştirdi. Çiftliğin aşağı tarafındaki ağaçlık bölgeye yöneldi. İki ipi daha koptu. Süratle yere düşmeye başladı. Yako çığlık çığlığaydı. Şimşekler çaktı ve sesi gökgürültüsüne karıştı. Yeryüzüyle buluştuğu anda gövdesi yüksek bir ağacın dallarıyla çarpıştı. Acı feryatlar yükseldi Yako’dan. Sıyrılıp dalların arasından yere düşüyordu ki paraşüt ağacın tepesine takıldı kaldı ve kopmayan iki ip Yako’nun yere çarpıp pestil olmasını önledi.

Yako, ağacın dallarına çok sert çarpmıştı. Artık belini, gövdesini hissetmiyordu. Ama yaşıyordu. Yere iki buçuk metre kala havada asılı kalmıştı.

Tanrılar öfkeyle haykırıyorlardı. Gökgürültüsü olmuş yeryüzünü azarlıyorlardı. Yağmur göndermiş, Olimpos’u yıkıyorlardı. Yako tanrıların gönderdiği yağmurla havada asılı yıkanıyor, günahlarından acı çekerek arınıyordu. Antikite’de, Bellerophon’un sonu da çok farklı olmamıştı.

10.

Sabote edilmiş yamaç paraşütü Amazonas Çiftliği’nin üzerinden geçerken kopan alkış ve şamatayı duyan Melda, yerlere kapanmış ağlayan Katre’nin yanından fırlayarak şenliğe katıldı. Katre yalnız kalmıştı ve ağlamasını aralıksız sürdürüyordu. Ona sahip olmuş Cem, boşalışın verdiği insancıllığa dönüşle kalbi sızlayarak yerinden kalktı, gelip Katre’nin başını okşadı.

“Hadi gidelim buralardan sevgilim.” dedi.

Katre kararsızlık ve nefretle başını doğrultup yaşlı gözlerle ona baktı. Cem bu bakıştan ürktü. Kalbi cız etti. Ona yaşattığı hislerin berbatlığını anlamaya başlıyordu. Bunu alçakça bir egoizmle yapabilmişti. Yaşamında ilk defa bu denli acımasız olabilmişti. Üstelik bundan aldığı tat inanılmaz güzellikteydi. Bu acıyı yaşatmak için sahip olunacak böylesi estetik bir yumuşaklık için bir erkeğin yaşamını bile feda edebilecek kadar çıldırmasını şimdi çok iyi anlıyordu. Ama bunlarla uğraşacak hali yoktu o an için. Bir an önce sevgilisini alıp oradan uzaklaşması gerekiyordu.

“Haydi!” diye üsteledi Cem.

“Sen git!” dedi Katre.

“Nasıl yani? Birlikte gitmeyecek miydik?”

“Evet. Ama şimdi bilmiyorum. Hiç bir şeyden emin değilim. Anlamaya çalışıyorum. Sevgi ve aşk bu ise, ben bunu istiyor muyum? Bilemiyorum... Sen git!”

“Saçmalama Katre, sensiz bir yere gitmeyeceğimi biliyorsun!” dedi Cem.

“Sen bilirsin.” dedi Katre, “Şu anda hiçbir şey bilemiyorum. Kafam çok karışık, karar veremiyorum!”

“Bırak şimdi bunları Katre, bu vahşetler çiftliğinden hemen kaçmalıyız.” diye üsteledi Cem.

Katre garipsedi bu son tümceyi. Anlamak istercesine Cem’in yüzüne baktı;

“Vahşetler?..” dedi, “Vahşetler?..” diye tekrarladı, “Bunu siz söylüyorsunuz! Bir erkek! Ne tuhaf? Ne tuhaf?”

Cem acıyla kıvranıyordu, insanlığın en başından beri üzerinde düğümlendiği sorunsalı, kadın ve erkeğin diyalektiğini oracıkta ayaküstü onlar mı çözeceklerdi? Böyle bir şey mümkün müydü? O an için yapılması gereken tek şey oradan vınlamaktı. Gerisini sonra düşünürlerdi. Ve o, yılların ardından bulduğu sevgilisini ve erkekliğini orada bırakıp gitmeyecekti. Ne pahasına olursa olsun onu da götürecekti.

“Bırak bunları şimdi! Haydi gidelim!” diye ısrar etti Cem. Kolundan çekmeye başlamıştı onu.

“Bıraaaaak!” diye avazı çıktığı kadar haykırdı Katre.

Cem telaşa düşüp kaçtı. Gidip yine kaidenin üzerine oturdu. Herakles görüntüsüne geçip dondu. Kapıda ayak sesleri belirdi. Petra idi gelen. Katre’nin sesini duymuştu.

“Neler oluyor Katre?” diye sordu.

“Hiç!” dedi Katre.

“Öyleyse neden bağırdın?” diye sordu Petra.

Gözleriyle salonu tarıyordu bu arada. Normal olmayan bir şey bulmaya çalışıyordu. Herakles yontusu üzerinden geçen gözleri bir şey farkedemedi.

“Sen Berlin Üniversitesi’nde edebiyat okumuştun değil mi Petra?” diye sordu Katre ansızın. Bunu Zara’dan duymuştu.

“Evet.” dedi Petra anlamaya çalışarak.

“Wilde hakkında ne düşünüyorsun?”

“Nasıl yani?”

“Yani, ‘Her erkek sevdiğini öldürür,’ diye bir lafı var ya, onun hakkında ne düşünüyorsun? Bu sence doğru mu?”

“Senin hayatına hiç erkek girmedi mi Katre?”diye sordu Petra anlamazcasına.

Katre içini çekti. Yanıtlayamadı. “Evet, biraz önce bir tanesi girdi,” diyecek hali yoktu kuşkusuz. Acıyla kıvrandı. Yutkunarak onaylamış gibi oldu.

“O halde bilmen lazım Katre. Keşke hepsi bundan ibaret olsaydı. Bizi bu çiftliğe ne sürükledi sanıyorsun sen Katre?”

Petra arkasını dönüp çıktı. Şenliğe katılmak için sabırsızlanıyordu. Katre de ardından koştu. O da şenliğe katılmak istiyordu artık. Cem oracıkta kaldı. “Lanet olsun, lanet olsun!” diye mırıldanıyordu. Artık Katre’yi almadan oradan ayrılamayacağından öylesine emindi ki... Her şeyi öylesine zora sokmuştu ki...

11.

O meşum gece öylece bitmedi. Amazonas Çiftliği’ndeki hareketlenmeyi farkeden, kafilenin çiftliğe girişini gören Pierre, oradan ayrılmamış, olan biteni ve safariyi izlemişti. Amazonlar’ın neyin peşinde olduğunu anlayan Pierre, köpekler tarafından Yako sanılarak keşfedilmemek için ortamdan uzaklaşmış, kamp yaptığı, tüm vadiye hakim ağaçlık, küçük tepeye çekilerek olayların gelişimini takip etmişti.

Yako’nun yamula yamula uçmaya başlayan yamaç paraşütü serüvenine tanık olmuş, bunun hangi amaçla yapıldığını anlamıştı. Bu, Pierre’i fazlasıyla endişelendirmişti. Çünkü bu çiftlikte böyle mahirane ve sapkın cinayetler işleniyorsa, olasılıkla Cem’in başına da aynısı gelecekti. Ne yapıp yapıp o lanetli çiftlikten içeri girmeliydi. Cem’i kurtarmak için başka çaresi yoktu.

Yako, yere doğru serbest düşüşe geçtiğinde Pierre fırlamış, olay yerine yetişmiş ve Yako’yu perişan bir halde havada asılı olarak bulmuştu. Ağaca tırmanıp, maymun gibi dallarda gezip, zorlu bir mücadele verdikten sonra Yako’yu incitmeden yere indirmiş, onla konuşmaya, neler olup bittiğini anlamaya, Cem’den bir haber almaya çalışmıştı. Yako konuşacak halde değildi. Kendinden geçmişti. Onu arabaya atıp kente götürmesi gerekirdi. Ama yağmur fena yağıyordu. Araba olasılıkla çamura batacak, bu toprak yollardan geçemeyecekti. Üstelik Cem o çiftlikteydi ve belki de sabahı göremeyecekti. Riskli bir karar verdi Pierre. Güçlü kollarıyla kuş gibi kaldırdı iri yarı adamı. Kollarının üzerinde tuttu ve Amazonas Çiftliği’ne doğru yürümeye başladı. Oraya gidecekti. Meydan okuyacaktı. Cem’i almadan bir yere gitmeyecekti. Bunun için verilecek her türlü kavgaya hazırdı. Dirseğiyle belindeki Magnum’u kontrol etti. Kendine güveniyordu. Üç beş azgın kadının hakkından gelememe olasılığını aklına bile getirmiyordu.

Yağmur Olimpos tepelerini yıkarken ve yeni bir gün, doğmak üzere harekete geçmişken; Antikite’den miras kent, tanrıların çığlıklarıyla uyanmaya hazırlanırken Amazonas Çiftliği’nin kapısında belirdi Pierre. Kucağında perperişan, yaralı, ölmek üzere olan erkekler dünyası ikonu Yako vardı. Sırılsıklam ıslanmıştı. Çıplak teninin üzerine hep giydiği zımbalı meşin yeleğin üzerine bu kez, yerlere kadar uzanan siyah meşin bir pardesü giymişti. Pardesüsü Herakles’in kargı geçmez altın postundan farksız bir imaj veriyordu. Göğüs adaleleri giysilerini parçalayacak gibi şişmiş, dışarı taşmıştı. Saçları omuzunda, gür sakallı dev adam Pierre ışıltılar saçan Apollon’la yarışabilecek kadar görkemli gözüküyordu Amazonas Çiftliği’nin kapısında.

Söylencelerdeki Herakles bile mütevazi kalırdı Pierre’in bu karizmatik görüntüsü karşısında...
***
Ölümsüz Antikite 1.5
——————————————————————

BEŞİNCİ BÖLÜM

PIERRE

ya da

HERAKLES

(Olimpos’un Trajik Orjileri)

(O, erkekler dünyasının gelmiş geçmiş en büyük kahramanlarındandır. Belki de kahramanların en büyüğüdür. Gücü, yetenekleri, zekası, cesareti ve güzelliğiyle her zaman öykünülen bir efsaneydi. Onun işleri, kavgaları ve canavarlara karşı verdiği mücadeleler kadim zamanlardan bu yana anlatılır. Amazonlar üzerine Akha kahramanı Theseus ile yaptığı seferde yenilmez ilahelere boyun eğdirmeyi başardı. Sadece Hippolyte’in altın kemerini çalmayı değil, Theseus’un gönül verdiği Antiope’u kaçırmayı da başardı. Onun verdiği yıkımlardan sonra Amazonlar uzun süre toparlanamadılar. Yaygın söylencede, dillere destan kraliçe Hippolyte’in ona gönül verdiği ve fakat buna rağmen onun kılıcı altında can verdiği anlatılır. Amazonlar, Herakles’in işlerini asla affetmediler. Öfkeleri kalplerinden de büyüktü. Onu ve kavmini sıcak yuvalarına kadar kovaladılar. Ne yazık ki yenemediler. Bu, belki de sadece ve sadece öfkelerinin kalplerinden büyük olmasından dolayıydı. Aldıkları yenilgilerden sonra düşüşe geçtiler. Tutsak düştüler. Ama öfke bugün hala dinmedi. Bu öfkenin dehşetinin erkek egemen kavimlere ne zaman hangi felaketi getireceğini kim bilebilir? Bunu kim bilebilir?)

1.

Olimpos tanrılarının öfkesi harekete geçmişti sanki. Yıldıramlar çakıyor, gök gürlüyordu. Bardaktan boşanırsacına yağan yağmur, gelişkin Olimpos çamlarının üzerine düştüğünde ürpertici birer şarkı oluyordu. Her taraf kapkaranlıktı. Huysuzlanan atların kişnemeleri, köpek havlamaları, uzaklardan duyulan vahşi hayvan çığlıkları, deprem öncesi harekete geçen doğa canlılarının tedirgin sesleri gibi duyuluyordu. Yağmurun başlamasıyla Lara, Katre, Melda ve Olga eve çekildiler. O aradaki boşlukta Cem, Herakles yontusunu yerine alarak piyano odasına saklanmış dinleniyordu. Belki kaçıp kurtulabilirdi ama Katre’yi almadan bir yere kıpırdamamaya kararlıydı. Bunun için ölümü bile göze alabilirdi.

Salona girdiklerinde Lara, Herakles yontusunun başına kadar geldi. Onun çenesini bile okşadı. Zamanlama mükemmeldi. Cem, içeri çekilmeseydi Lara’nın her şeye uyanması kaçınılmaz olacaktı.

Dışarıda yağmur Nuh tufanına dönüşecekmişçesine azmaktaydı. Tanrıların gazabı Amazonas Çiftliği’nin üzerindeydi sanki. Zara ve Maya, Petra ile Leyla’nın kaldığı çadırı sökmek için, onlarla beraber çiftliğin kapısına doğru gittiler. Bir an önce çadırı söküp, Petra ve Leyla’yı kendi kulübelerine almazlarsa, sel olup gidecekti her şeyleri. Tam çadırın başına ulaştıklarında çiftlik kapısında tanrısal bir edayla beliren sırılsıklam Pierre’i gördüler. Pierre’in saçları ıslanmış, başına yapışmıştı. Hatları ortaya çıkmış, gözleri çakmak çakmak parlıyordu. Bir seksen sekiz boyu, yüksek topuklu çizmelerinin üzerinde yükseldiğinde altı santim daha uzuyor, sınırsız bir heybet yayıyordu. Kucağında ölü gibi yatan, buna karşılık derin derin inleyen Yako vardı. Çiftliğin tahta kapısını tekmeleyip araladı Pierre. Kararlı adımlarla içeri yürümeye başladı. Genç kadınlar onu gördüklerinde neye uğradıklarını şaşırdılar. Kucağındaki yaralının Yako olduğunu farkettiklerinde daha da çıldırdılar:

“O lanet hala gitmemiş! Burada!” diye haykırdı Zara.

Belinden bıçağını çektiği gibi Pierre’e doğru koşmaya başladı. Naralar atıyor, hırlıyor, sabırsızlanıyor, onu lime lime etmek istiyordu. Pierre her şeyin kavgasız, dövüşsüz kolaycacık olmayacağını biliyordu. Her şeyi göze almıştı. Zara ona yaklaşırken yana eğilip Yako’yu usulca yere bıraktı. Yako inliyordu. Acıyla açılmış ağzından yağmur suları giriyordu. Boğulacak gibi oluyor anlık çırpınışlar yaşıyordu.

Maya, Petra ve Leyla da çığlık çığlığa Zara’nın peşinden koşuyorlardı. Ama Zara arayı açmıştı. Bir elinde bıçak, panter gibi atıldı Pierre’in üzerine. Pierre soğukkanlılıkla kenara çekilip bir diz çaktı Zara’nın çenesine. Zara ağzından kanlar fışkırarak üç metre ileriye yıkıldı. Boğuk bir ses çıktı boğazından. Çenesine çarpan kemik kıtırtısına karıştı bu ses. Maya, Petra ve Leyla deliye döndü. Öne fırlayan Maya’nın yüzüne acımasızca kafa attı Pierre. Geldiği istikamete doğru kayaya çarpmış gibi geri yıkıldı Maya. Ağzı burnu kan doldu. Tüm çiftliği haykırışlar, bağırtılar kapladı. Lara ne olduğunu anlamakta gecikmedi. Lara ve Olga fırlayıp atlarına koştular. Melda uyuyordu. Onu uyandırmadılar. Zaten hamile olduğu için bu tür işlere karışmaması doğru olurdu. Katre ise çıkmadı. Klasik Amazon hoyratlıklarından, vahşi şakalarından biri daha yapılıyor sanmıştı. Buna karışamayacak kadar kötü durumdaydı.

Olga ve Lara yıldırım hızıyla atlarına atladılar. Lara, nara atarak iki uçlu baltasını sallıyordu. Yakaladığı anda bu işi karıştıran adamı ortadan ikiye böleceğine öylesine emindi ki... Olga ise Yako’yu kovalarken kullandıkları polo sopasına benzeyen kargılardan almıştı. Dört nala olay yerine at sürüyorlardı.

O sırada Pierre, üzerine bıçağını sallamış Petra’yı bileğinden yakalamış yüzüne acımasızca yumruklar atıyordu. Arkadan Leyla yetişti. Leyla öne atıldı. Atıldığı anda memelerine tekmeyi yedi. Acıyla kıvranıp yere yıkıldı. Petra’nın kolunu büktü Pierre. Arkasını döndürdü. Acıyla çığlık atıyordu Petra. O sırada kendisine doğru dört nala gelen iki vahşi süvariyi gördü Pierre. Elinin altında arkası dönük duran Petra’ya tekmeyi çaktı. Petra yüz üstü yere çakıldı. Pierre elini beline attı. Bir silahşör kadar kendinden emin magnum’unu çıkardı. Nişan aldı. İki kere ateşledi silahı. Patlamalar vadide yankılandı. İki at da vuruldu. Lara’nın atı iki gözünün ortasından tam alnından vurulmuştu. Takla attı at. Elinde baltasıyla koşturan Lara atın üzerinden fırladı. Taklalar atarak gelip Pierre’in ayaklarının altına yığıldı. Tam doğrulup kalkacaktı ki Pierre çizmesiyle boğazına bastı. Olga ise yirmi metre ileride vurulan atından düşmüş, hemen toparlanmış kargısıyla Pierre’in üzerine koşuyordu. Pierre magnum’u boğazına bastığı Lara’nın kafasına dayadı. Onun lider olduğunu anlamıştı:

“Kıpırdadığınız anda onun beynini dağıtırım! Şakam yok!” dedi.

Herkes dondu kaldı. Ortalık bir meydan muharebesi artığına dönmüştü. Tüm genç kadınların ağzından burnundan kanlar akıyordu. Hepsi ayağa kalkmış, Lara’nın kafasına tabanca, boğazına çizme dayamış barbar erkeğe bakıyorlardı. Bir an ne yapacaklarını bilemediler. Onlara bu vahşi kavgayı yaşatan barbar, hiç acımayıp Lara’nın kafasına kurşunu sıkardı. Tedirginlikle birbirlerine baktılar. Yattığı yerde Lara, ilk şoktan kurtulmuş Pierre’in güzelliğinin farkına varmaktaydı. Garip bir büyü altına girdi. Bir erkeğin topuklarının altında kafasına silah dayanmışken bunu düşünüyor olmasını çok garipsedi. Gözleri Pierre’in dev adalelerine kilitlendi kaldı. Bu vahşi devin sanki rengi bile başkaydı. Teni alevler saçıyordu. Kapkara saçlarının, sakallarının içinde çakmak taşı gibi gözleri vardı. Gür sakallar... Uzun saçlar... Lara gördüklerine inanamıyordu, yaşamı boyunca düşünü kurduğu, yontusunu yaptığı, özlediği, aradığı erkek Herakles, sanki canlanmış oraya gelmişti. Bu bir rüya olmalı diye düşünüyordu Lara. Ama yanıldığını Pierre, Fransızca aksanlı bozuk Türkçe’si ile haykırmaya başladığında hemen anladı:

“Nerede o? Çabuk söyleyin nerede o?!”

Neler diyordu bu vahşi dev? Kimi soruyordu? Ne anlatmaya çalışıyordu?

“Bana oyun oynayamazsınız! Çabuk söyleyin! Nerede o?”

Herkes şaşkınlıkla birbirine bakıyordu. Kimi arıyordu bu adam?.. Fakat Zara olaya uyanmaya başlamıştı. Kimi aradığını yavaş yavaş tahmin etmeye başlıyordu... Çünkü çiftliğin kapısına dayandığı gün de aynı kişiyi sormuştu onlara.

“Sizi uyarıyorum! Onu ölü ya da diri almadan buradan bir yere gitmem! En az dördünüzü indiririm! Benle oyun olmaz! Çabuk söyleyin!”

“Kimi arıyorsun lanet adam?” diye atıldı dayanamayarak Olga.

“Hala oyun oynuyorsunuz! Kimi aradığımı biliyorsunuz! Cem nerede? Ona bir şey yaptıysanız tekinizi hayatta bırakmam!”

“Cem gitti!” diye araya girdi Zara.

“Buna inanacağımı mı sanıyorsunuz? Sefil Amazon bozuntuları! Arabasını sakladığınız yeri buldum. Orada duruyor araba. Bir de kamufle etmeye çalışmışsınız. Bu numaraları yer miyim rezil katiller!”

Birden suskunluk oldu. Neler söylüyordu bu adam? Araba oralarda saklıysa, o halde Cem hakikaten gitmemişti... Buralardaydı. Peki ama ne amaçla buradaydı ve neredeydi, ne yapıyordu? Lara’nın beyninde şimşek çaktı. Eliyle Pierre’e işaret yaptı. Gerçekten Cem’in orada olması meselesi araştırmaya değer bir konuydu. Üstelik o anda hepsi Pierre’in tabancasının tehdidi altındaydı.

Pierre, Lara’nın işareti üzerine boğazına basan ayağını gevşetti. Lara zorlukla konuştu;

“Bence de burada olabilir. Ama yerini bilmiyoruz. Aramana yardım edebiliriz. Şu silahı indir önce...”

Lara tamamen atıyordu. Burada olup olamayacağı hakkında en ufak bir fikri olamazdı. Hepsi onu gitti biliyorlardı. Üstelik kızlar gittiğini görmüşlerdi. Ama bu gözü dönmüş vahşiden kurtulmak için öncelikle bir uzlaşma gerekiyordu.

Pierre, Lara’nın boğazına basan ayağını çekti. Lara yerde ekseni etrafında bir tur atıp ayağa kalktı. Arkadaşlarının arasına katıldı. Pierre’in silahı üzerlerine doğrulmuştu. Lara kurtulduğuna göre hep birlikte saldırabiliriz diye düşünüyorlardı. Belki iki tanemizi indirir, ama biz de onu tepeleriz, diye düşünüyorlardı. Lara ise çarpılmıştı. Gözünü Pierre’in üzerinden alamıyor, onun gözlerine bakamıyor, adeta karşısında eriyordu. Bu, gerçekten de rüyalarının erkeğiydi.

O yüzden arkadaşlarını zaptetti Lara. Bu tanrısal görünümlü erkekle birlikte olmadan onu öldürmeyecekti. Üstelik o an için uzlaşmaktan başka çareleri yoktu.

“Silahını indir yabancı. Cem’i birlikte bulalım.” dedi Lara.

“Size nasıl güveneceğim?” diye sordu Pierre.

“İstersen güvenme! Bir elinle bizi silah tehdidi altında tutar, yan gözle de arkadaşını ararsın!” dedi Lara. Espri yeni gerginliklere yol açmasın diye hemen ardına ekledi; “Size Amazon sözü veriyorum. Siz bize saldırmadıkça, biz size saldırmayacağız.”

Pierre, kısa bir düşünme süresinin ardından teklifi kabul etti fakat Yako ile ilgilenmelerini şart koştu. Kadınlar bu şartı kabul ettiler. Yako’yu, Nestor’un kulübesine taşıyıp, ona emanet ettiler. Kısa süre önce aynı yollardan geçmiş Nestor, onu en iyi anlayacak kişiydi. İhtimamla üzerine atıldı ve koşup ağrı kesicilerini aldı. Kocakarı yöntemleriyle Yako’nun yaralarına müdahale etmeye koyuldu. Bu işle ilgilenmeye ondan başka kimsenin niyeti yoktu. Nestor’un kulübesinde iki savaş artığı, kader arkadaşı olarak kaldılar.

Dışarıda silahını indirmiş Pierre, Lara ile konuşarak eve doğru yürüyordu:

“Onu neden öldürmek istediniz?” diye sordu Pierre.

“Biz öyle bir şey yapmak istemedik ki!” dedi Lara, “Gece vakti yamaç paraşütüne binmek istemiş... Hepsi bu...”

Pierre tebessüm etti;

“Cem de böyle bir şey istedi mi yoksa?” diye sordu.

“Cem sizin neyiniz oluyor?” diye sordu Lara.

“Bu sizi ilgilendirmez!” diye sertçe çıkıştı Pierre.

Lara, böylesine öfkelenmesinden dolayı, yavaş yavaş Pierre’in kim olduğunu anlamaya başlıyordu.

“Vayyy,” dedi. “Siz onun sevgilisisiniz!” güldü.

“Bu sizi ilgilendirmez demiştim!” diye sertçe tekrarladı Pierre.

“Bu beni çok ilgilendirir, çünkü ben onun ilk aşkıyım.” dedi Lara.

“Siz Lara mısınız yoksa?” diye telaşla sordu Pierre.

“Ta kendisi, benden size bahsetmemiş olamaz...”

“Evet, bahsetti. Üstelik yıllarca. Yaşamımızın hep ortasındaydınız. Sizi hep çok merak etmişimdir. Anlattığından da güzel ve çarpıcı olduğunuzu görüyorum.”

Başını önüne eğdi Pierre. Cem ile girdiği gay birlikteliğe neden olan kadındı Lara. Onun karizması ve çarpıcılığı Cem’i erkeklikten etmişti. Pierre’le birlikteliklerinde adeta Lara’yı geçmek istercesine onu mutlu etmeye çalışmıştı Cem. Pierre o zevki hiçbir kadından alamamıştı yaşamında. Ama şimdi karşısında öyle biri vardı ki!.. Cem’in bu hale gelmesine neden olan kadın!.. Lara!.. Pierre korkunç bir şekilde kendini test etmek arzusu duyuyordu... Lara ile sevişmek istiyordu. Erkekliğin gay tatminlerin ötesinde başka bir gizemine daha ulaşması mümkündü belki de... Bunu çok merak ediyordu. Cem’i mahveden kadını istiyordu. Kim olursa olsun. İsterse vahşi bir Amazon!

2.

Katre, Çiftliğin kapısında başgösteren çatışmayı farkettiğinde neye uğradığını şaşırdı. Sevgili yoldaşları birer birer kırılmaktaydı. Panik içinde sağa sola koşturdu. Ne yapacağını bilemedi. Altı hırçın Amazon’u dize getiren dev cüsseli erkeği uzaktan farketti. Koşup aralarına katılıp kendisinin de rehine düşmesinin bir anlamı yoktu. Adeta tanrıların laneti Katre’nin üzerine çökmekteydi. Kavmine ihanet edip, bir erkeğin cerbezesine ve aldatmacasına kapılıp kutsiyetini ayaklar altına atıp teslim olduğunda tanrılar bütün lanetlerini yağdırmaya başlamışlardı. Pişmanlıklar içinde kavruldu Katre. Hayatta en çok sevdikleri birer birer kırılıyorlardı; o ise çaresiz ve onursuz bir haldeydi. Üstelik kadınlık dürtülerinin canlanıp hayatiyet bulduğu noktada Cem’den nefret edip etmediğini bile bilemiyordu. Bu, tuhaf ve aşağılayıcıydı ama Cem’in gövdesini delip geçen erkekliği ona aşağılanmanın yanı sıra tarif edilemez bir mazoşist zevki de vermişti. Buna isim veremiyor, ezilip yıkılıyordu Katre. Tam fırlayıp, yaşadığı yalpalamaları telafi etmek üzere arkadaşlarına ne pahasına olursa olsun yardıma koşmak üzereyken, saldırgan dev adamla Lara arasındaki pazarlıkları farketti Katre. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Lanet tüm hatlarıyla Amazonas Çiftliği’ne yığılıyordu. Katre, Lara’yı çok iyi tanırdı. Yanında beş yoldaşı olduğu halde o lanet deve saldırmıyorsa mutlaka bir bildiği vardı. Mutlaka aklından bir şeyler geçiyordu. Normalde Lara, arkadaşlarının yarısı, hatta kendisi dahil tümü feda olacaksa bile saldırıya geçerdi. Laneti kendi haline bırakmaz ve savaşa tutuşurdu. O halde büyük bir planı vardı Lara’nın. Neydi peki o?..

Katre bunları düşündüğünde ortaya çıkmamaya karar verdi. Cem’in ona yaşattığı aşağılamayla karışık zevki hatırına getirdi. Acaba, kendisi de Lara’nın planlarına katılıp benzer acıları Cem’e yaşatabilir miydi? Bu mümkün müydü? Bu, nasıl olabilirdi?..

Çatışan tarafların, anlaşmaya varıp çiftliğe yöneldikleri esnada Katre, Pierre’i tanıdı. Bu, Cem’in Amazonas Çiftliği’ne gelirken yolda ona anlattığı, fotoğrafını gösterdiği sevgilisinden başka biri değildi. Şimşekler çaktı beyninde Katre’nin. Belki de Cem’e yaşamında duyabileceği en büyük acıyı yaşatması mümkün olabilecekti. Koştu piyano odasına.

“Pierre geliyor Cem!” diye haykırdı. “Garip şeyler oluyor! Her şeyi izlemelisin!”

Cem’in kalbi hop etti. Koşullandırılmışçasına yerinden fırladı. Katre’nin çekim alanına girmiş gövdesi onunla birlikte hareket etmek üzere ayağa fırladı. “Pierre, Katre, Lara, aman tanrım, aman tanrım, herkes burada!” diye çığlıklar atıyordu içinden. Katre’nin olacakları izlemesi gerektiği görüşüne korkarak, endişe içinde, çekingenlikle katıldı. Çaresizlik içinde onun emirlerine boyun eğdi. Hali dumandı. Katre ile birlikte Herakles yontusunu bir çırpıda içeri taşıdılar. Cem yontunun yerini aldı. Dondu kaldı. Katre yerdeki postun üzerine yığıldı. Gövdesinin tüm feminen görkemini saçacak şekilde, posta sürtünerek tuniğini yukarı doğru sıyırdı. Dekoltesini artırıp, olup bitecekleri beklemeye başladı.

Lara, tüm arkadaşlarını dışarıda bırakıp girdi içeri. Tek bir düşüncesi vardı. Yaşamı boyunca düşlerini, hayallerini süsleyen bu erkeğe sahip olmak. Olup biten kavgalar, çatışmalar, nefretler, arbedeler, sakatlanan adamlar, amaçlar, ülküler, felsefeler hiç bir şey umurunda değildi. O lanet deve sahip olmalıydı. Bunu tatmalı, onun gövdesini perçinleyecek sertliğinin, öfkesinin düğümlendiği kalbine kadar uzandığını hissetmeliydi. Sonrasını, daha sonra düşünürdü.

Sözkonusu hisler aşağı yukarı karşılıklıydı. Pierre de Cem’in tarumar oluşunun başlatıcısı, kadınlar dünyasının büyük karizması, ikonalaşmış dev kadın Lara’yı mutlaka yaşamak istiyordu. Onun için de Lara ile yaşayacağı seksüel temas her şeyin önüne geçmişti. Cem’e duyduğu sonsuz aşkı bile düşünmüyordu o anda. Sadece ve sadece bir tek şey istiyordu; efsanevi Amazon kraliçesiyle göğüs göğüse çarpışmak, bütünleşmek, içiçe geçmek, onu ezmek, erkinin altında tutsak etmek ve boyun eğdirmek.

İnsanlığın başından beri çiftlerin birleşmek için yapma gereği duydukları hazırlık serenatlarının hiçbiri yapılmadı. İkisi de ne istediklerini ve ne yapacaklarını öylesine iyi biliyorlardı ki!.. Salondan içeri girdikleri anda kıyasıya birbirlerine girişeceklerdi. Bu, tanrısal bir yazgıydı. Bu tür yazgılara söylenecek ne söz olabilirdi ki?

Fakat içeri girdiklerinde; Katre’nin yere uzanmış, ceylan gibi bacaklarını açıkta bırakan, yarı çıplak, estetik abidesi gövdesiyle karşılaştıklarında bir kayaya çarpmış gibi oldular. Lara’nın kalbi hopladı. Sevgili Katre, o an için orada ne arıyordu allah kahretsin!

“Çık dışarı çabuk!” diye haykırdı Lara.

Katre’nin dışarı çıkmaya hiç niyeti yoktu. Onların ne yapacaklarını anlamıştı. Yako ile yapılan orjiye katılmayı reddettiyse de bu seferkine katılmayı düşünüyordu. Bunu çok arzu ettiğinden değil, sırf Cem’e acı yaşatmak için istiyordu. Cem’in gay aşkı Pierre, ilk aşkı Lara ve şimdiki aşkı olduğunu söylediği kendisi, onun gözünün önünde dehşetli bir orji yaşayacaklardı. Bu, Cem’e hayatta verilecek en büyük ceza olacaktı. Katre bunu manyaklaşmışçasına, sapkın bir ihtirasla istiyordu.

“Sevişeceksiniz!” diye ortaya döktü aklından geçenleri Katre.

Lara, rahatsız oldu bu açıklıktan. Katre’yi hala çok seviyordu ama Pierre’i o an için düzmesi şarttı. Katre bunu neden anlamıyordu? Neden ortalığı karıştırıyordu? Üstelik onu ne kadar sevdiğini biliyordu. Yoksa, Katre kıskanıyor muydu onları? Katre de onu lezbiyen bir duyguyla istemeye mi başlamıştı? Bu yüzden Pierre’le olacak birlikteliğini önlemeye mi çalışıyordu?

“Bu neden seni ilgilendiriyor Katre?” diye sordu Lara.

“İlgilendiriyor, çünkü beni sevdiğini sanıyordum Lara!” dedi Katre.

“Seni sevdiğimi biliyorsun. Ama o başka, şu anda olan başka!”

“Nedir başka olan Lara?”

“Budala sevgilim anlamıyor musun, bu bir Amazon klasiği!” diye öfkeyle sesini yükselterek konuştu Lara.

“Amazonlar arasında bir erkeği tek başına sahiplenip ona yapışma olur mu? Bunun kadim evlilik ritüelinden farkı ne?” diye yanıtladı onu Katre.

“Hayır, bu çok farklı; bu bir kadim ritüel değil, bir şölen; bir Amazon klasiği dedim ya!”

“Madem öyle benim de aranıza katılmama izin verin!” dedi Katre.

Lara şaşkınlıkla duraladı. Daha altı saat önce kendisine dünyada en büyük kötülüğü yapan adam olan Yako’ya karşı taarruza geçip, bir Amazon klasiği uygulamaya kalktıklarında kaçacak delik arayan Katre’ye şimdi ne olmuştu? Aradan geçen bir kaç saatte ne değişmişti ki bu masumiyet abidesi, risklerle dolu, hırçın ve yakıcı, tahrip edici geçeceği kesin olan bir orji için talepkar oluyor, bunun için vazgeçmez bir şekilde ısrar ediyordu? Lara huzursuzlukla kıpırdandı yerinde. Pierre neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Katre’nin tanrıçaları andıran görüntüsü onda yeni ilhamlar yaratmıştı. Bir orjiye hayır dememeye niyetliydi. Hatta bu, öbür türlüsünden daha iyi bile olabilirdi. Pierre, Katre’nin kim olduğunu bilse, hele hele Cem’in Herakles yontusu kılığında onları izlediğini bilse buna çok daha fazla arzulu olurdu. Cem’in kendisine ihanetini ödetmek için daha iyi bir fırsat olabilir miydi? Gözünün önünde sevgilisiyle orji!..

Lara, Katre’yi oradan zorla kovabilir ve Pierre’le teke tek bir ilişkiye yönelebilirdi. Bu gücü vardı. Ama bunu kullanmak istemedi. Katre’yi hepten kaybetmekten korktu. Ayrıca, belki böylesi daha da iyi olacaktı; hayatı boyunca beklediği erkeklik ikonu Herakles ve dünyada en çok sevdiği yaratık, kadınlığın timsali, zirvedeki estetik mabudesi Katre ve o; hepsi bir arada: Orji...

“Tamam!” dedi Lara.

Lara’nın ağzından bu sözcük çıktığında kalbinden vurulmuş gibi oldu Cem. Gözünün önünde tüm sevdikleri birbirine girecekti; kadınlığın ulvi masumiyeti Katre, erkekliğin erişilmez cüret, cesaret ve gücü Pierre ve androjenliğin zirvedeki kraliçesi Lara... Tüm her şeyi elinden gitmiş gibi oldu Cem. Üstelik kıpırdamadan orada olup bitecekleri izlemek zorundaydı. Bu, ilahi bir cezaydı. O güne kadar yaptığı tüm yanlışların bir seferde, öldürücü bir şekilde cezalandırılmasıydı. Bir an ayaklanıp, müdahale etmek, ortalığı karıştırmak geçti aklından. Ama bunu nasıl yapabilirdi? Pierre ve Lara’ya içinde olduğu görüntüyü, Katre’ye aşkını, erkekleşme yolunda aldığı mesafeyi nasıl anlatabilirdi? Onu çiğ çiğ yerlerdi... Çaresiz olacakları beklemek ve büyük acılar içinde izlemek zorundaydı Cem.

3.

Söylenecek sözler tüketildiği anda Lara koşup yatak odasına gitti. Duvarında asılı kraliçelik kemerini kapıp geri döndü. Atılıp Pierre’i deri pantalonunun kemerinden yakaladı. Sert hareketlerle kemeri çözdü. Katre’de ona katıldı. Mitolojideki Herakles’in kargı geçirmez altın postunu anımsatan siyah pardesüsünü Pierre’in omuzlarından aldı. Yan gözle Cem’i izliyordu Katre. Bakış ve davranışlarıyla ona işkence etmek ister gibiydi. Pierre’in arkasına geçmiş omuz kaslarını, kol adalelerini yokluyor, sıvazlıyordu. Zımbalı meşin yeleğini de çıkardı dev cüsseli adamın. Aynı anda Lara, Pierre’in deri pantalonunu aşağı indirmiş çizmeleriyle beraber çıkarmıştı. Kendisi için büyük anlamlar taşıyan kraliçelik kemerini Pierre’in beline taktı Lara;

“Bunu haketmeye çalış lanet!” dedi Lara ihtirasla yanıp tutuşan gövdeye bakarak.

Sözleri bittiği anda, bunun gereğini yerine getirmek için yapıyormuşçasına pençesini bir erkek aslan gibi Lara’nın göğüslerini yarı yarıya örten tuniğine attı Pierre. Tüm gücüyle asıldığında tunik yırtılıp tek parça haline dönüşüp elinde kaldı. Lara’nın görkemli gövdesi, meşin külotunun üzerindeki silah kuşamıyla, bileklik, pazubant ve muştalı yüzükleriyle yarı çıplak ortaya döküldü. Gördüğü manzara karşısında büyülendi Pierre. Aynı anda arkasından simsiyah boxer’ını aşağı çekmeye çalışan eli kavrayıp çekti. Katre arkasından önüne doğru savruldu, yere yıkıldı. Eğilip onun da yakasına yapıştı Pierre. Tuniğini tek hamlede çekip kopardı. Ortaya çıkan beyaz, yumuşak ten dayanılır gibi değildi. Bir estetik duygu afet halinde yayılmıştı ortama. Buna direnemedi Pierre. Aç kurt gibi Katre’nin üzerine atıldı. O güzelliği yok etmek istercesine dişlerini boynuna geçirdiğinde Katre acı bir çığlık attı. Boynu kanamaya başladı Katre’nin. Tırnaklarını beline geçirdi Pierre’in. Aynı anda Lara atıldı Pierre’in üzerine. Sırtından kayıp, başından aşağı dökülüp tepeüstü yere indi. Doğrulup Pierre’in göğsünü dişleriyle kavradı. Hırçın dev acıyı hissetmedi bile. Lara’yı aşıp Katre’nin dudaklarına daldı dudaklarıyla. Koparmak istercesine vantuzlamaya başladı Katre’nin dudaklarını. Lara altına kayıp sertleşmeye başlayan uzantısını yakaladı dişleriyle. Sert bir ısırık geçirdi önce. Kükredi vahşi adam. Sonra boğazına kadar içeri aldı onu Lara. Parmaklarını kalçalarına daldırırken şehvetle gidip gelmeye başladı. Sonra ansızın doğrulup Pierre’in karnına kafa attı. Ağır cüsse, Katre’nin dudaklarından kopup yere yıkıldı. Bir mareşalin taarruz emri verdiği gibi parmağıyla işaret edip; “Haydi!” dedi Katre’ye. Pierres’in kulesi boyutları zorlayacak kadar kocaman, demir bir sopa halindeydi. Katre ıpıslak olmuştu. Kendini imha etmek istercesine atıldı demirden direğe. Yağlı kazığa geçer gibi süzüldü aşağı. Çılgın bir çığlık attı aynı anda. Gözleri, dehşetle olayları izleyen Cem’ e kilitlendi. İntikamı büyük olmaktaydı Katre’nin. Bunun utkusunu odak noktasında hissetti adeta. Cem, son nefesini verecek bir ihtiyara dönüşmüş, tıknefes olmuştu. Kıpırdamamaya çalışıyor, kendini zaptedemiyor, vargücünü harcıyor yıkıntıdan yıkıntıya düşüyordu. Yıllardır ona şehvet ve tatmini yaşatan o eşsiz dev zaptediliyordu. Bu gay aşk belki Cem tarafından aşılmak üzereydi. Ama onu zapteden kadın, kendisini içine düştüğü erksizlik, kinik ruhsuzluk ve yeniklik sendromundan çekip alacak tanrıçalar kadar güzel Katre idi. Buna dayanamıyor, kahrından ölüyordu Cem. Ama hiçbir şey yapamıyordu. Çünkü Amazonas Çiftliği’ne ayak bastığından beri yalan söylemekten, hile yapmaktan ve sahtekarlıktan başka bir şey üretmemişti. Ve bunun karşılığında giderek erkekleşiyor, o hile seven sertliği en istemediği zamanlarda gövdesinin her yerinde hissediyordu. Nitekim sevgili Pierre’le içiçe geçmiş sevgili Katre ona yıkım ve eziyet verirken, erkekliği yine dimdik olmuş, bir yontunun kabını taşarak yükselen bir siluet vermeye başlamıştı. O lanet ve söz dinlemez, başına buyruk ve hilekar, egoist ve hedonist nesne uygun zamanı ve ortamı bulduğu anda sahibini aşıp yalnız başına serüvenlere yöneliyordu. Bunun yüzünden sahibi belki de ölecekti. Ama onun umurunda bile değildi. Bu, kanser mantığıyla büyüyen bir nesneydi. Büyüdüğünde, içinde barındığı organizma ölecek, dolayısıyla kendi de mahvolacaktı ama yine de bu huyundan vazgeçemiyor, tüm habasetiyle deliler gibi büyümeye devam ediyordu.

Katre birkaç dakikalık mazoşist zıplayıştan sonra çığlık çığlığa patlayıp yerlere yıkıldı. Cansız postun üzerine serildi. Sıra Lara’ya gelmişti. Pierre de patlamış fakat gücünden azametinden hiçbir şey kaybetmemişti. Lara coşku ve hırsla yığıldı üzerine. Çılgınlar gibi hoplayıp zıplamaya gidip gelmeye başladı. Gözleri kararıyor, başı dönüyor, o güne kadar yaşamadığı bir tatmini iliklerine kadar hissediyordu. Böyle bir erkek o güne kadar karşısına hiç çıkmamıştı. Bu olağanüstü bir şeydi. Bu kahredici bir zalimlikti. Bu zulme aşk deniyordu olasılıkla... Bu çok çılgın bir duyguydu. Hırsla dolmuştu Lara. Kalkıp inip patlayacak gibi oldukça onu tokatlıyor, yumrukluyor, tırmalıyordu. Pierre de aynı şekilde şak şuk onu tokatlıyor, yüzünü gözünü kanatıyor, koparacak gibi taşlaşmış göğüslerini mıncıklıyor belini kavrıyor, kaldırıp gövdesine indiriyordu. Lara iyice fenalaştı. Zevkten kendinden geçmiş Katre, postun üzerinde sayıklamaya başlamıştı. Bu sayıklamaları duyuyor küfürler ediyordu Lara. Öfke ve tatminden gözü hiçbir şeyi seçemiyordu. Bir ara, patlayacak gibi olduğunda tam karşısında sekiz on metre ilerde duran, aylardır üzerinde çalıştığı, altında yatan adama tıpatıp benzeyen yontusuna gözü takıldı. Yontunun önü kule gibi yükselmişti. Gözlerine inanamadı Lara. Boğuk bir çığlık attı. Anlamaya çalıştı. Hezeyan mı görüyordu? Yoksa bu gerçek miydi? Aynı sırada Pierre onu belinden bir kuş gibi kaldırıp küt küt kucağına oturtuyor, deli gibi hırpalıyordu. Çıldırmayla ayılma arasında gidip geliyordu Lara. Yontu kıpırdamaya başlamıştı. Bağırmak istiyor bağıramıyordu Lara. Dimdik, kocaman, devleşmiş kulesiyle solup alıp verircesine göğsü inip kalkıyordu yontunun. Ansızın ne olduğunu anladı Lara;

“Seni alçak!” diye bir çığlık attı. Hırıltıyla, anlaşılmaz bir şekilde çıkmıştı bu bağırtı ağzından.

Aynı anda Pierre onu son kere kondurmuştu sıcak demire. Bir roket gibi fırladı üzerinden Pierre’in. Patlamış aşağı geliyor, avaz avaz bağırıyordu. Kendini iki uçlu baltası bigennis’inin üzerine fırlattı. Oluk oluk boşalıyordu. Kendisine yapılana tahammül edemiyordu. Çivisinden çıkmış bir pantere dönmüştü. Baltayı kaptığı gibi ayağa fırladı. İki ağızlı keskin baltasını vargücüyle yontu kılığında oturan Cem’e savurup acı bir nara attı.

Cem olayı farkedip son saniyede kendini camdan attı. Balta tam arkasındaki ahşap dikmeye saplandı. Yarım saniye gecikse kafası ortadan ikiye yarılacaktı. Alaca karanlıkta yontu kılığında kayboldu. Pierre, şaşkınlıkla olan biteni anlamaya çalışıyordu:

“Ne oldu?” diye sordu telaşla.

“O aşağılık herifi arıyordun değil mi?” dedi Lara.

“Cem’i mi kastediyorsun?” diye sordu Pierre.

“Evet, o lanet işte orada bizi izliyormuş!”

Ayağa fırladı Lara.

“Herkes atlara!” diye bağırarak yarı çıplak dışarı fırladı.

İçeride orji bitkini Pierre ve Katre başbaşa kalmışlardı. Birbirlerini tanımaya çalışan iki android gibi inceleyici bakışlar atıyorlardı. Bir de içeride uyuyakalmış Melda gürültülere uyanıp koşup gelmişti. Geriye kalan herkes yontu kılığında kaçan Cem’i aramaya koşuyordu.

4.

Lara’nın diğer arkadaşları kapının önündeydiler. Güvenlik açısından uzaklaşmamayı uygun bulmuşlardı. Lara’nın çığlık çığlığa dışarı koştuğunu gördüklerinde hepsi oturdukları sundurmaların altından fırladılar. Lara haykırdı:

“O burada!”

“Kim?” diye sordu Zara.

“O! Lanet olası Cem! Her şeyi izliyormuş! Hemen onu bulmalıyız. Yontunun yerine geçmiş. Onun kılığına bürünmüş!” dedi telaşla Lara.

Lara, Cem’in bu yaptığını affedemiyordu. Bunu ona ödetmeye kararlıydı. Ama onu yakaladığında ne yapacağını düşünemeyecek kadar öfkeliydi. Onu öldürecek miydi yoksa? Ya da Yako’ya yaptıklarından mı yapmaya kalkacaktı? Peki bunları yapabilir miydi? Bir zamanlar yaşamında bu kadar derin izler bırakan böylesi önemli bir kişiliğe bunu yapabilir miydi? Üstelik Katre’yi sağ salim oraya getiren o değil miydi?.. Ama Lara bunları düşünecek halde değildi. O yüzden arkadaşlarına herhangi bir talimat vermiyordu. Onu bulun diyor, başka şey söylemiyordu. Ama bunu öylesine öfkeli söylüyordu ki, genç kadınlar onu bulduklarında lime lime edebilirlerdi. Lara bunun farkına varabilecek durumda değildi.

Koşarak atları aldılar. Hepsi atlara bindi. Ellerinde baltalar, kılıçlar, sopalar; köpekleri salıverdiler ve sürek avı yeniden başladı. Yağmurun hızı kesilmişti. Çok ağır bir zemin vardı. Cem çırılçıplaktı. Fazla uzaklaşamayacağı apaçıktı. Altı çılgın kadının dehşeti bu kez Cem’in üzerine yönelmişti. Geride bıraktıkları Pierre’i unutmuşlardı.

Pierre’le başbaşa kalan Katre ne yapacağını bilemiyordu. Kararsızlıkla onun yüzüne bakıyordu. Entrikası yüzünden Cem’in yaşamını bile kaybedebileceğini düşünüyor, korkuyordu. Olayların bu hale geleceğini düşünememişti. Ansızın fırladı yerinden. Yırtık tuniğini üzerine geçirdi. Yırtık uçlarını düğümleyip üzerine tutturdu. Dışarı attı kendini. O da Cem’i aramaya katılacaktı. Cem’in başına bir şey gelmesini istemiyordu. Böyle bir şey olursa kendini asla affetmezdi.

Katre dışarı çıktığında arkadaşları ikişerli gruplara ayrılmışlar önlerine birer köpek sürmüşler hızla farklı yönlere doğru uzaklaşıyorlardı. Daha geniş bir alanı taramak için buna gerek duymuşlardı. Lara, Olga ile, Zara, Petra ile, Maya, Leyla ile eşleşmişti. Dörtnala at sürüyorlar, köpekleri takip ediyorlardı. Katre hangi yöne koşacağını bilemedi. Kadınlık içgüdüsünün onu sürdüğü yöne doğru koşmaya başladı. Alacakaranlıkta Zara ve Petra’nın gittiği istikamette köpeğin bir şey bulmuş gibi hızla koşmaya başladığını farketti. Olasılıkla iki kadının önünden giden köpek Cem’in sindiği çalılıkları keşfetmişti. Neyse ki diğer kadınlar farklı yönlere doğru kaybolmuşlardı. Buna sevindi Katre. Böylelikle belki de Cem’e yardım edebilecekti.

O sırada avcı köpek sesini yükselterek bir çalılığın dibinde yoğunlaştı. Kadınlar atlarını oraya doğru sürdüler. Köpek iyice havlamaya başladı. Beyaz bir el uzanıp köpeği boğazından yakaladı. Köpek çalılar arasında kayboldu. Hırlaşma, boğuşma sesleri yükseldi çalıların ardından. İki kadın Cem’i bulmuşlardı. Atlarını oraya doğru topukladılar. Tam çalılardan içeri dalıyorlardı ki Petra’nın bacağına bir çift el yapıştı. Çekti aşağı aldı Petra’yı. Cem, Petra’nın üzerine çöktü. Köpek de serbest kalmıştı bu arada. Köpek, Petra’yı altına aldığı yerde Cem’in bileğine dişlerini geçirdi ve bir daha bırakmadı. Cem diğer eliyle Petra’yı yumruklayıp bayıltmaya çalışıyordu. Petra, Cem’in beyaza boyalı boğazına yapışmış, yediği tüm yumruklara rağmen deli gibi sıkıyordu. Cem, vahşi kadını yumrukladıkça kadın daha da canlanıyor, daha da güçlü sıkıyordu Cem’in boğazını. Köpek ise asla bırakmıyordu Cem’in bileğini. Onlar, o halde tortop olmuşken Zara bir dişi kaplan gibi Cem’in üzerine atıldı. Cem yere yıkıldı. İki kadın da üstüne atladı. Pençe, tırnak, yumruk deli gibi birbirlerine vuruyorlardı. Bir kan yumağına dönüşmüşlerdi. Cem’in bembeyaz, yontu rengindeki gövdesi kana bulanmıştı. Fakat hala deliler gibi direniyor, çırpınıyor, pes etmeye niyetli gözükmüyordu. Büyük bir gürültü kopmuştu kavga yerinde. Cem, Petra’yı memesinde yakalamış çekiyor, bir elini de bileğindeki köpek dişlerine rağmen yumruk yapıp Zara’ya indirmeye çalışıyordu. Ölüm kalım kavgasına dönmüştü olay. Cem, dizini zorlukla aradan geçirip; kaldırıp Petra’ya bir tekme çaktığında, genç kadın havaya fırlayıp küt diye bir ağaca çarptı. Fenalaştı, kendinden geçer gibi oldu. Zara, işin zora girdiğini anlamıştı. O boşlukta elini beline attı, bıçağını kavradı, havaya kaldırdı; bıçak yeni doğan güneşin ışıklarında parlayıp Cem’in boynuna iniyordu ki, genç Amazon’un kafasında bir odun patladı. Bulunduğu yerde dondu Zara ve iki saniye sonra bayılıp yere yığıldı.

Zara’nın başına sopayı geçiren Katre’den başkası değildi. Hem bunu yapmış, hem de hüngür hüngür ağlamaya başlamıştı. Cem bıçağı kapıp köpeği boynundan şişe geçirdi. Köpeğin sesi de susunca atılıp sevgilisine sarıldı. Katre onu kurtarmıştı. Demek ki hala onu seviyordu. Üstelik onun için hayatını tehlikeye atmış, arkadaşlarını bir yana bırakmıştı. Bu harika bir şeydi. Cem atılıp kanlı kollarıyla sevgilisini sardı. Ama genç kadının tavrı hiç de net değildi. Yere bakıp ağlıyordu. O sırada Petra ve Zara yavaş yavaş kendine geliyordu. Vakit kaybetmemeleri gerekiyordu. Cem, Katre’yi bileğinden yakalayıp çekti;

“Haydi! Kaçalım buradan!” diye haykırdı.

Katre ister istemez ona katıldı. Arkalarını dönüp hızla koşmaya başlamışlardı ki; bir ağacın üzerinden atılan bazuka gibi bir tekmeyle yere yığıldı Cem. Aynı anda Olga, Maya ve Leyla atladılar ağaçlardan. Petra ve Zara da yetişti arkadan. Beş kadın Cem’in üzerine atıldı. Onu sıkı bir dayaktan geçirip, her tarafını kanattıktan sonra sucuk gibi bağladılar. Katre’nin tam karşısında duran Lara; “Yazıklar olsun!” dercesine bakıyordu sevdiği prensesine... Dayanamadı Lara; açılıp bir tokat çaktı Katre’ye. Katre’nin yüzünde şimşekler çaktı. Ama bu tokatın acısı değil yaşadığı aşağılanmaydı Katre’yi kahreden. Hayatında hiç bu kadar küçük düşmemişti. Dizleri üzerine çöküp yere kapandı. Gözyaşları çağlayana dönüşmekteydi.

Sucuk gibi bağladıkları, kırmızı beyaz renkler mozayiği Cem’e ne yapacaklarını düşünerek eve doğru yol alırken onları büyük bir sürpriz bekliyordu.

5.

Arbede patlak verdiğinde Pierre de büyük şaşkınlığa düştü. Pencerenin önünde, loş ışıklar altında, yarı yarıya perdelerin altına gömülmüş olarak duran yontunun kendisine benzediğini farketmişti ama bunda derin anlamlar aramanın paranoyakça bir sapkınlık olacağını düşünmüş işine bakmıştı. Cem, Lara’nın baltası altında can vermekten kıl payı kurtularak kendini camdan aşağı attığında ilk başta ne yapacağını bilemedi Pierre. Koşup kadınlarla birlikte onu mu kovalamalıydı, yoksa onlardan önce Cem’e ulaşmanın yolunu mu aramalıydı ya da bambaşka bir şey mi düşünmeliydi?..

İlk planda, Cem’in farklı modlarda aşık olduğu iki farklı cinsten iki insan olarak Katre ve Pierre birbirlerini süzdüler. Pierre’e fazlaca bakmak Katre’nin içini acıtıyordu artık. Yaptığı işten, entrikadan, orjiden pişman olmuştu. Belki de bencilce intikam duyguları yüzünden büyük bir trajediye yol açmak üzereydi. Üstelik Pierre’in tanrısal görkemi karşısında kendini iyi hissetmiyordu. Derinlemesine düşündüğünde onun hayatta seveceği erkeğin böylesi bir azman ve güç iddiası olamayacağını düşünüyordu. Oysa Cem!.. Cem bambaşkaydı... Ona yaşattığı düşüncesizce seks yıkıntısı bir kenara bırakılırsa Cem’deki incelik, derinlik, estetik, duygusal gelişkinlik, şairanelik belki de dünyada hiç kimsede olamazdı. Katre, Cem’deki bu özelliklerin onun tam anlamıyla bir erkek değil, androjen ruha sahip bir insanüstü yaratık olmasından kaynaklandığını tam olarak analiz edemiyordu. Oysa birazcık dikkatli düşünse, Lara’ya da benzer nedenlerden dolayı, androjen özelliklerinden dolayı bu denli büyük hayranlık duyduğunu hemen keşfediverecekti. Lara ve Cem iki farklı cinsin aynı hedefe farklı noktalardan yönelmiş rafine, üstün, mükemmel temsilcileriydiler. Kavramsal olarak birbirlerine bu kadar çok benzedikleri için, tıpkı aynı kutupların birbirlerini itmesi gibi birarada olamıyorlardı. Belki birbirlerini hep düşünüyor, arzuluyor, seviyor ve saygı duyuyorlar, zaman zaman öykünüyorlardı ama asla bir araya gelemiyorlardı. Mutlaka bir sorun çıkıyordu.

Katre daha fazla Pierre’in yanında kalamayıp, vahşi duygularla çıldırmış arkadaşlarından önce Cem’i bulmak için dışarı fırladığında Pierre bir başına kalmamıştı. Melda, yatarken aldığı uyku ilacına rağmen kopan fırtınalara uyanmış salona gelmişti. Neler olup bittiğini anlayamıyordu. Dışarıdaki bağırtıları, çığlıkları duyuyordu ve salonun ortasında çırılçıplak vaziyette yatan dev cüsseli erkeğin ne anlama geldiğini anlamaya çalışıyordu. İlk anda çığlığı koparmadıysa, bu Katre’nin de ortamda bulunmasından ve Pierre’le gözgöze bakışıyor olmasındandı. Demek ki aralarında bir şeyler vardı. İki yabancı değillerdi. O halde onun bu saçma görüntüyü birkaç saniyeliğine görmezlikten gelmesinde sakınca yoktu. Ama Katre arkasından mermi kovalıyormuş gibi ansızın yerinden fırlayıp dışarı koşunca Melda uyku sersemliğiyle ne yapacağını bilemeyip Pierre’e;

“Nerede onlar?” diye sordu.

“Kimi soruyorsun?” dedi Pierre ona.

Melda’nın biraz daha uysal, biraz daha munis, mahmur hallerinden bir şeyler sezinlemeye başlamıştı Pierre. Bu kadın her arbedeye katılmıyor, korunan bir profil çiziyordu. Acaba nedendi bu?

“Ablam! Lara! Nerede Lara!” diye sordu Melda.

Pierre’in beyninde bir ışık yandı. Bu kız Lara’nın kardeşiydi. Bu, bulunmaz bir fırsattı. Olasılıkla Lara ve kadınları kısa süre sonra Cem’i yakalayıp geri getirecekti. Peki o zaman Pierre onların elinden Cem’i nasıl kurtaracaktı? Yeni bir kavgaya girmek çok doğru gözükmüyordu. Kadınlar ilk seferindeki gibi birer birer üzerine gelmeyeceklerdi. Altısı birden üzerine atlayacak ve öldürmek için vuracaklardı. Peki ellerinde Cem varken Pierre onlara nasıl karşı koyacaktı. Üstelik Cem’in ona yardım edecek hali de olamayacaktı. Cem’i tek parça halinde getirirlerse buna bile şükretmesi gerekiyordu. Melda gibi bir rehine, Cem’le takas etmek için nasıl olurdu? Bu, tek kurtuluş yolu bile olabilirdi. Bu mahmur prensesi elden kaçırmamalıydı.

“Lara dışarıda. Siz benle kalacaksınız!” dedi Pierre ansızın.

“Anlayamadım! Siz neler söylüyorsunuz?” diye hayretle sordu Melda.

“Anlamanız gerekmiyor. Bulunduğunuz yere çökün ve bir yere kıpırdamayın!” diye emredercesine bağırdı Pierre.

“Lanet pislik!” diye haykırarak kapıya fırladı Melda. Herakles uzun ipek gibi saçlarından yakaladı onu. Kendine çekip suratına sert bir tokat aşketti. Melda acı bir çığlıkla yere serildi. Dudağı patladı. Pierre gidip üzerine oturdu Melda’nın. Arkasını çevirdi. Ellerini arkadan birleştirdi. Kalın bir urganla ellerini sıkıca bağlamaya başladı. Genç kadın sinir krizi geçiriyordu. Sarsıla sarsıla ağlıyordu. Pierre ayaklarını da bağladı. Sonra da hem ellerini hem de ayaklarını birbirine bağladı. Tesadüf bu ya Melda, tıpkı Yako çiftliğe getirilirken olduğu gibi bağlanmıştı. Teknik aynıydı. Acıyla bunu farketti Melda. Pierre onu sıkıca bağladıktan sonra bir hayvan gibi ayağının dışıyla itti. Kadın yan döndü. Nefretle ona bakıyordu. Acaba tecavüz de edecek mi bu alçak diye düşünüyordu. Ama bu çok yersiz bir düşünceydi. Kimsenin böyle işlerle uğraşacak hali yoktu artık. Kavga son derece sofistike bir hal almıştı.

Pierre üstünü giyindi. Melda’yı avlanmış bir hayvan gibi tek eliyle koltuk altına aldı. Kapının önüne çıktı. Güneş doğmuş, ortalık aydınlanmıştı. Sundurmanın önündeki masanın yanına attı bağlı kadını. Kendisi sandalyeye oturdu. Barbar bir savaşçı gibi bir ayağını kadının üzerine koydu. Magnum’unu çıkardı. Mekanizmayı kontrol etti. Namlusunu kadına doğrulttu.

Uzaktan, Cem’i ite kaka yarım adımlarla çiftliğe getiren Amazon kafilesi gözükmüştü. Dikkatle fakat istifini bozmadan beklemeye koyuldu Pierre. Sevgilisini alıp oralardan gitmekten başka bir şey düşünmüyordu.

6.

Kafile çiftliğe yaklaştığında, en öndeki Lara garip görüntüyü farketti. Ne yapacağını bilemedi. Duraladı. Olduğu yerde çakıldı. Bunu nasıl düşünememişlerdi? Melda’yı nasıl o canavarla bir başına bırakıp kendilerini olaylara kaptırmışlardı? Bu, akla hayale gelmeyecek alçaklıktı. Pierre’in çizmesinin altında kıvrılmış savunmasızca yatan Melda’yı gördükçe Lara’nın içinden dünyalar yıkılıp aşağı geliyordu. Kalbi acıyla tutuşuyordu. Bu ne talihsizlikti?!

Çiftliğe yüz metre kala durdular. Lara öne doğru ilerledi. Pierre’e yirmi metre kadar yaklaştı. Pierre ayağa kalktı. Fakat tek ayağını Melda’nın üzerinden almadı. Bu davranışıyla onlara mesaj vermeye çalışıyordu. Doğrusu, mesaj da fazlasıyla yerine ulaşmış oluyordu. Sesini rahatlıkla duyurabilecek kadar yakalaştığında;

“Bu ne demek oluyor be adam!” diye haykırdı öfkeyle Lara.

“Bunun ne demek olduğunu en iyi siz bilebilirsiniz!” deyip, parmağıyla Cem’i işaret etti Pierre.

Gerçekten de Cem zorlukla kıpırdayabilecek kadar sıkı bağlanmıştı. Her tarafından kanlar sızıyordu. Kanlar, alçı renklerine karıştığı için, absürd bir yontu, avangard bir sanat nesnesi gibi gözüküyordu Cem. Onu bu hale getirmiş olmalarına karşı içinde büyüyen öfkeyi zorlukla dizginleyebiliyordu Pierre. Lara daha fazla beklemeyerek direkt konuya girdi:

“Nedir istediğin?”

“Bu çok açık değil mi Lara! Cem’e karşılık Melda... Eğer buna razı olmayıp üstüme gelecek olursanız gözümü kırpmadan bu yavrunun beynini dağıtacağımdan emin olabilirsiniz!”

Lara tereddütle geriledi. Aslında derin düşündüğünde büyük bir açmazla karşı karşıya olmadığını farkediyordu. Cem, geçmişinde çok önemli bir yer tutan eski kalp ağrısıydı. Onu son yaptıklarından sonra yakalamış, cezasını vermek üzere kara kara düşünerek çiftliğe getirmişti. Ama ona ne yapacaktı? Ne ceza verecekti? Öldürecek miydi? Sakatlayacak mıydı? Sadece hırpalayacak mıydı? Tüm bunları bir zamanlarki tatlı arkadaşına nasıl yapacaktı? Üstelik o, sevgili Katre için neler yapmıştı?! Sırf Lara’nın ismine ve hatırasına hürmeten...

Peki ama; hiçbir şey yapmadan Cem’i serbest bırakırsa, kana susamış, gece boyunca hırpalanmış, darbeler yemiş, savaşçı arkadaşlarına ne anlatacaktı Lara? Bunu nasıl savunacak, nasıl açıklayacaktı? Pierres’in yarattığı rehine krizi aslında bulunmaz bir fırsattı. Lara, onurlu bir şekilde Cem’i serbest bırakacaktı. Hesapta, istemeden, zorunlu kalarak, alçakça bir şantaj sonucunda... Bunun karşılığında hem arkadaşları hem de Cem’in gözünde itibar kazanacaktı. Bu, bulunabilecek en iyi yoldu. Bunun üzerine atlamalıydı Lara. Biraz direnir gibi yapıp, ardından mecbur kalmış rolü oynayıp sonra Cem’i verip Melda’yı almalıydı. Sonra da bu iki tehlikeli adam bir daha yollarına çıkmamak üzere buradan defolup gitmeliydi.

Gerilemeye başladı Lara;

“Düşünmeliyim. Arkadaşlarımla konuşmalıyım!” dedi. Geri geri adımlar atarak uzaklaştı. Arkadaşlarının yanına gittiğinde kararını çoktan vermişti bile.

“Melda’yı rehin almış!” dedi kırgınlık ve çaresizlikle, “Takas istiyor, kabul etmekten başka çare gözükmüyor!”

Genç kadınların bir itirazı olamazdı. Göz göre göre Melda’yı ölüme atamazlardı. Ayrıca hepsi son yirmi dört saattir süren dehşetin sona ermesini istiyorlardı artık. Yorulmuş ve yılmışlardı. Bıkkınlık vardı üzerlerinde. Razı oldular. Hep birlikte Pierre’e doğru yürümeye başladılar. Elli metre kadar yaklaştıklarında Pierre;

“Hoop! Orada durun! Başka şartlarım da var!” diye haykırdı; Anahtarını fırlattı; “Biriniz gidip arabamı getirsin önce!”

Bu istekte saçma olan bir şey yoktu. Oradan yürüme gidecek halleri yoktu. Maya, Lara’nın işaretiyle fırlayıp anahtarı yerden aldı. Tarif edilen yere doğru koşmaya başladı. Kadınlar bulundukları yere çömeldiler. Beklemeye başladılar. Yirmi dakika sonra Maya, Pierre’in Lancia’sıyla belirdi. Arabayı Pierre’e yakın bir yere çekti. Arabayı çalışır vaziyette bırakıp arkadaşlarının yanına geldi. Pierre bununla da yetinmedi;

“Ben gittikten sonra o zavallıyı parçalamanızı istemiyorum. Yako’yu da buraya getirin!” diye emretti. Talepler fazlalaşıyordu. Ama, Lara birkaç saniye içinde bunun da yararlı bir şey olduğunu farketti. Yako’yu, yamaç paraşütünden düşürüp kaza ile ölmüş süsü vermeyi başaramamışlardı. Şimdi orada oturup onu koyun boğazlar gibi boğazlayamayacaklarına göre; hastabakıcılığını mı üstleneceklerdi? Onun da defolup gitmesinde yarar vardı. Bir tek sakıncası vardı bu çözümün; ya Yako polise gidip olanları anlatırsa?!.. Yako’nun, bunu da yapamayacağını düşündü Lara. İnsanların peşine dedektif takan, şantaj fotoğrafları hazırlayan, genç kadınlara tehditle tecavüz eden kendisi değil miydi? Polise gittiğinde bunlar da ortaya çıkmayacak mıydı? Onu kurtaran, vefa borçlu olacağı Pierre ve Cem’in de başı derde girmeyecek miydi? O yüzden Yako’nun da gitmesine izin verdi Lara. Gidip onu getirmesini emretti Zara ve Leyla’ya.

Zara ve Leyla ahıra gittiklerinde Yako’nun da Nestor’un da orada olmadığını farkettiler. Koşa koşa dışarı çıktılar.

“Yoklar, kaçmışlar!” diye haykırdı Zara.

Kadınlar bir darbe daha yemişlerdi. Lara öfkeyle yumruğunu sıktı. Çiftliğin güney sınırından bir kişneme sesi duyuldu o sırada. Hepsi o yana döndüler. Nestor, Yako’yu bir ata bindirmiş, kaçmasına yardım ediyordu. Yako, yüzüstü atın boynuna yapışmıştı. Petra sadağından bir ok çıkardı. Yayına taktı. Germeye başladı. Vuracaktı onları;

“Bırak!” diye bağırdı Lara. “Yako defolsun. Onun sonu Bellerophontes’ten farksız oluyor böylece. Bunu kendisi istedi alçak. Yalnızlık, mutsuzluk, açlık ve perişanlıklar içinde ölür umarım! Nestor ise... Onu da bırakın! O bir köpek... Zamanı geldiğinde serbest kalmalı. Geri dönerse bizimdir. Dönmezse bizim değildir. Bu kadar basit!”

Lara’nın tümcesini tamamladığı sırada Nestor, atı çitten geçirmişti. Yako ağaçlık alanda atın üzerinde kaybolurken Nestor yaptığından pişmanlık duymaksızın, koltuk değneğinin üzerinde sekerek sahibinin yanına dönüyordu. Herkesin yaptıklarını farkettiğini biliyordu. Bunun bedelini ödemeye hazırdı. Ama Amazonas Çiftliği’nden ve Lara’dan ayrılmaya hiç niyeti yoktu.

7.

Gelişmeler tümüyle Lara’ya uygundu. Pierre, Yako’yu istemiş, o da kabul etmişti. Ama “beyzade” firar etmeyi uygun bulmuştu. Kırık dökük kemikleriyle kurtulmayı başarabilse bile ömür boyu sürüneceği kesindi. Bu da Lara’yı serinleten, mutlu eden bir sonuçtu. Şimdi bu lanet dev, Cem’i de alıp buradan defolursa her şey daha da mükemmel olacaktı.

Yako’nun firarı Pierre’in gözleri önünde cereyan etmişti. Söyleyecek bir şeyi yoktu. Boş boş baktı Lara’ya.

“Tamam bu konu böyleymiş!” dedi, “Şimdi Cem’i çözüp arabaya gitmesine izin verin!”

Kadınlar Pierre’in söylediğini yaptılar. Cem, perişan olmuş haliyle arabaya doğru yürürken dönüp Katre’ye baktı. Katre’nin büyüsü devam ediyordu. Bir an kıpırdayamadı Cem. Fenalaştı. Elini uzattı, sanki onu tutabilirmiş gibi;

“Gel!” diye mırıldandı. “Yalvarırım gel!”

Lara, Cem’in bu haline köpürdü. Ne yapmaya çalışıyordu bu salak? Yılların Katre’sinin onları bırakıp kendisiyle gideceğini mi sanıyordu? Bu ne budalalıktı!

Fakat olaylar hiç de Lara’nın düşündüğü gibi değildi. Katre, Amazonas Çiftliği’nde olanlardan yılmıştı. Üstelik, Cem’i kovaladıklarında arkadaşlarına ihanet etmiş ve suçüstü yakalanmıştı. Cem gittikten sonra kimse ona dokunmasa da artık hiçbir şey eskisi gibi olamazdı. Lara eskisi gibi ona güvenebilir miydi? Bu düşünüşün baskısıyla, Zara’nın kafasına sopa indirip onu ölümle burun buruna getirmesinin verdiği ağırlıkla, Cem’e duyduğu önü alınamaz ilgi birleştiğinde Katre kendini tutamayıp öne attı. Kadınlardan uğultu haline dönüşmüş bir çığlık yükseldi. Lara haykırdı:

“Ne yaptığını sanıyorsun sen budala?”

Bu tepkiler Katre’yi iyice canlandırdı. Bir koşuda gidip arabaya binmek üzere olan Cem’in kollarına atıldı. Cem sarıldı ona. Aynı anda kadınların hepsi silahlarına davrandılar. Pierre araya girdi:

“Kıpırdayanı indiririm! Bu yavru da hala elimde! Zevk için beynini dağıtırım onun!”

“Alçak herifler; bir anlaşma yaptığımızı sanmıştım!” diye bağırdı Lara öfkeyle.

“Anlaşmaya aykırı bir şey yok! Kadın kendi gelmek istiyor!” dedi Pierre.

“Siz onu aldattınız. Kandırdınız! Şimdi de felaketler dünyasına götürmeye çalışıyorsunuz! Bırakın onu!”

“Çocuk değil! Kendi kararını kendi verebilir!” dedi Pierre.

“Şu anda karar verebilecek durumda değil! Şerefinizle gidin buradan!” dedi Lara.

“Kendi gelmek isterse ben bunu engelleyemem!” dedi Pierre.

Katre ile Cem arasında oluşan aşk ve tutkudan haberdar olsaydı Pierre, kuşkusuz Katre’yi götürmek için bu denli gayretkeş olmazdı. Katre o noktadan sonra sevgilisiyle arasındaki en büyük sorun olacaktı ve Pierre bunu bilmiyordu. Onu, çıldırmış kadınların arasından kurtulmaya çalışan bir mağdur olarak görüyordu ve onlarla gelmesinde hiçbir sakınca bulmuyordu. Ama Lara, yaptığı tüm yanlışlara rağmen Katre’yi hala çok seviyordu ve onun gitmesine izin vermektense ölmeye hazırdı. Buna karşın Katre arabaya çoktan yerleşmişti bile. Cem de arabaya binip kapıyı çektiğinde kadınlar öne doğru atıldılar. Pierre;

“Durun!” diye haykırdı.

Kadınlar durmadılar. Pierre magnum’u Melda’nın yanıbaşındaki tahta zemine doğru ateşledi. Silah sesi dağlarda yankılandı. Korkunç bir çığlık koptu Melda’dan. Herkes Melda’nın vurulduğunu sandı. Acı feryatlarla Melda’ya doğru koşmaya başladılar. Melda korkudan çığlık atıyor, yerlerde dönüyor, gerçekten vurulmuşçasına görüntüler sergiliyordu. Hepsi birden yön değiştirmiş Melda’nın yattığı yere doğru koşuyorlardı. O kargaşalıkta Pierre fırlayıp arabaya attı kendini. Araba zaten çalışır vaziyetteydi. Gaza sonuna kadar asıldı. Araba çayırı çimeni yerinden söküp patinaj ata ata öne fıradı. Kadınlar Melda’nın vurulmadığını farkettiler. Doğrulup arabanın arkasından balta, kargı, ok ne buldularsa fırlatmaya başladılar. Ama araba uzaklaşmıştı. Var hızıyla tahta çiftlik kapısına çarptı yeşil Lancia. Kapı yerinden fırlayıp parça parça oldu. Hızla uzaklaştılar. Ön cam ve dikiz aynası çatlamış neredeyse buzlu cama dönüşmüştü.

Olanlar Lara’yı deliye döndürmüştü. Bunu kendine yediremiyordu. Gözünün önünde, hayatta en çok sevdiği kadın, efsane Amazon kraliçelerinin günümüzdeki yaşayan temsilcisi prenses Antiope kaçırılıyordu. Bu ne lanet tekerrürdü. Buna izin vermemeliydi Lara. Bu kez bu felaket engellenmeliydi.

Koşup atına atladı. Topukladı atını. Arabanın önüne çıkacak, kestirme bir yol biliyordu. Atıldı öne. Gözünü karartmıştı. Baltasını kafasının üzerinde pervane gibi çeviriyor naralar atıyordu. Arkadaşları da atlarına atladılar. Onu yüz metre geriden takip etmeye başladılar. Lara arabanın önüne çıkacak dik yamaçtan aşağı saldı atını. At, acı kineyişlerle ana yola gökten düşercesine indiğinde araba kıl payı, üç beş metre önüne düşmüştü. Topukladı atını. O lanetleri yakalayacak beyinlerini dağıtacak ve Katre’yi geri alacaktı. Pierre gaza asılıyordu ama yol çok kötü ve virajlıydı. Lara zaman zaman arabanın şoför camının yanına yaklaşır gibi oluyor baltasını savurmak için uygun anı kolluyordu. Katre korkudan ölmek üzere Cem’e sarılmış, sinir krizi halinde saya döke ağlıyordu. Lara’yı bu durumda görmek onu mahvediyordu. Ama olan olmuştu. Artık geri dönemezdi. Lara’nın arabaya iyice yakalaştığı bir anda Pierre, bu virajlı yollarda ondan kurtulmanın olanaksızlığını anladı. Yolun hafif düzleştiği bir yerde frene asıldı. Araba kendi ekseni etrafında dönüp Lara’nın karşısına çıktı. Pierre arabadan atılıp magnum’unu çıkardı. Lara atının üstünde bir tanrıça gibi baltasını sallaya sallaya üzerine geliyordu, onu ortadan ikiye bölmeye kesin kararlıydı. Pierre, magnum’unu doğrultup nişan aldı ve ateşledi. Lara tam kalbinden vurulup yere düştü. Pierre içinde bir şeylerin öldüğünü, yıkılıp aşağı geldiğini, mahvolduğunu hissetti. Hayatta en çok sevdiği kadını vurmuştu. Üzüntüden ölecek gibi oldu. Fakat dörtnala yaklaşan Amazonlar’ı farkettiğinde hemen arabaya atlayıp gaza bastı. Cem ve Katre olanları son anda farketmişler, ona engel olamamışlardı. Cem;

“Ne yaptın Pierre!” diye bir çığlık attı.

“Sus!” dedi Pierre, “Böyle olsun istememiştim! Lanet olsun!”

Katre üzüntü ve acıdan fenalık geçirip bayılmış Cem’in önüne yığılmış cansız yatıyordu. Pierre deli gibi gaza basıyordu. Cem ellerine yapıştı;

“Dur! Bakmamız lazım! Belki yaşıyordur!”

“Saçmalama Cem!” dedi Pierre, “O kadınların geri kalanlarını da mı öldürmek zorunda kalalım!”

Cem çaresizlikle koltuğa yığıldı. Pierre iki eliyle direksiyona yapışmış koca bir bebek gibi ağlıyordu... Gözyaşları Lara’nın ona armağan ettiği ve beline takılı olan Amazon kraliçelik kemerine düşüyordu. Arabanın kırık dikiz aynasında Lara’nın cansız bedeninin çevresinde toplanan Amazonlar’ın sayısı binlerceymiş gibi gözüküyordu. Acı, çok acıydı ama bu, gelecekte kadın nesillerinin, büyüyecek, her tarafı kasıp kavuracak, dinmeyecek öfkesinin azametini tanımlar gibiydi...

8.

Olimpos’ta, Amazonas Çiftliği’ne tırmanan dağın eteklerinde büyük bir trajedi yaşanıyordu. Genç kadınlar Lara’nın vurulup düştüğü yerde atlarından atladılar. Olga en öndeydi. Atılıp başını Lara’nın kana bulanmış göğsüne dayadı. Lara’nın kalbi artık atmıyordu. Bir süre başını doğrultamadı Olga. Bu, büyük bir felaketti. Lara’nın bir ölümlü olduğunun ortaya çıkması bile tüm dünya kadınları için en büyük felaketti. Olga’nın yüzüne Lara’nın kanları bulaştı. Aldırmadı buna Olga. Hatta hoşnutluk bile duydu o sıcak akışlardan. Zara, Maya, Petra, Leyla ve hatta Melda yetişip gelmişlerdi. Olan bitene inanmak istemiyorlardı. Bu, bütün düşlerinin sonuydu sanki. Bu alçaklar bunu nasıl yapabilmişlerdi. Bir efsaneyi nasıl da hunharca yoketmişlerdi. Erkek egemen toplumun bir klasiği daha uygulanmıştı belki; belki bunun çok doğal karşılanması gerekirdi ama Lara sözkonusu olduğunda bu nasıl gerçek olabilirdi?!

Donup kalmıştı kadınlar. Kıpırdayacak halleri yoktu. Kadim tragedyaların bitmek tükenmek bilmez bir kararlılıkla tekerrür etmesine karşı isyan duyguları gelişiyordu içlerinde. Bunu değiştirmek, lanet olsun değiştirmek hiçbir zaman mümkün olmayacak mıydı? Kadının tragedyası nerede nihayet bulacaktı? Bunun için bir şeyler yapmak lazımdı...

Ortam adeta dünyanın en ilahi “requiem”i çalıyormuşçasına efsunlanmıştı. İlahi bir cenaze merasimindeydiler sanki. Ve tanrılar onları taşlaştırmış, kıpırdamalarına izin vermez olmuştu. Olga, uzunca bir aradan sonra ilk kıpırtıyı, ilk yaşame emaresini gösteren kişi oldu. Yüzünde Lara’nın kanlarıyla yavaşça doğruldu. Tüm organlarını dışarı dökercesine acı bir çığlık attı. Yamaçlarda yankılandı haykırışı, doğa canlıları, kuşlar, böcekler her şey harekete geçti:

“Bu öykü böyle bitmeyecek!” diye ekledi sonuna.

Amazonların efsanevi komutanı Oreithyia’dan zerre kadar farkı yoktu o anda. Bir seksen boy, altın sarısı uzun saçlar, vahşi adaleler, kaplan gözleri, yanık ten, uzun bacaklar, savaşçı kuşamı; Olga, kuzey kavimlerinin bütün görkemini yansıtan emsalsiz kadın ötesi görüntüsüyle korkunç bir karizma yayıyordu. Bir Rus kadınının bu lanetli topraklarda söyleyecek çok sözü vardı artık. Çünkü taht ona kalmıştı. Kavmin kavgası ve mirası da... Bunun hakkını vermek için yapmayacağı şey yoktu Oreithyia’nın. İki uçlu baltası bigennis’ini havaya kaldırdı, gözlerini kıstı, dağın doruklarına kilitledi bakışlarını ve haykırdı;

“Namus ve haysiyet için!”

“.....”

“Eşitlik ve hürriyet adına!”

“....”

“Şeref ve kutsiyet uğruna!”

“....”

“Dünyanın tüm ezilen kadınları aşkına!”

“....”

“Andolsun! Andolsun ki bunun hesabı sorulacak! Dünyanın neresine kaçsalar onları bulacağım! Andolsun! Kafalarını kesip köpeklere yedireceğim! Andolsun! Andolsun!”

Olga’nın andı büyük bir etki yapmıştı kadınlar üzerinde. Bunu farketti Olga. Büyük bir ant içme merasimine dönüştü ortam. Lara’nın cesedinin başında toplanan kadınlar gözlerinden yaşlar boşalarak, sağ kollarını silahlarıyla birlikte kaldırarak hep birlikte Olga’nın söylediklerini tekrarladılar. Olimpos etekleri bu antla çınladı:

“Namus ve haysiyet için! Eşitlik ve hürriyet adına! Şeref ve kutsiyet uğruna! Dünyanın tüm ezilen kadınları aşkına; andolsun ki bunun hesabı sorulacak!”

Ant içme sona erdiğinde, erkek egemen topluluklarda asla olmayacak bir şey gerçekleşti. Tüm kadınlar gözyaşlarını serbest bırakıp hüngür hüngür ağlamaya başladılar. Duyguları öylesine büyük ve yaralayıcıydı ki ayakta kalabilmek için birbirlerine tutunmak, sarılmak zorunda kaldılar...

Yerde cansız yatan Lara’nın yüzünü sanki tebessüm kaplamıştı. “İşte o yüzdendir ki kadınlar erkeklerden çok çok üstündür!” der gibiydi bakışları. “Onlar hiçbir zaman bu denli içli olamazlar! Onlar asla duygularını böylesine dürüst ve cesurca ortaya dökemezler! Onlar derinliksizliğin, vahşetin ve hoyratlığın yeryüzündeki temsilcileridirler!” diye sesleniyor, arkadaşlarıyla gurur duyuyordu sanki.

Lara’nın kana bulanmış, cansız bedenini Olga ile birlikte ata oturttular. Kafile at üstünde ölgün adımlarla Amazonas Çiftliği’ne yöneldi. Olga, Lara’nın cansız bedenini tüm gücünü kullanarak ayakta tutuyordu. Arkasında otururken dudaklarını onun soğuyan tenine dokundurup usul usul ağlıyordu. Efsane Hippolyte evine cansız dönüyordu. Olga’nın içinde büyüyen öfke gövdesini yarıp dışarı çıkacak hale gelmişti. Titreyerek ağlıyor, içinden ant içmeye devam ediyordu.

İkisi Türk, ikisi Kürt, biri Alman, biri Rus altı kadın çiftliğe vardıklarında bitkin haldeydiler. Onları karşılayan Nestor, Lara’nın cansız bedeni attan indirilirken bayılıp yere düştü. Uzun süre kendine gelemedi. Canından çok sevdiği kraliçesinin ölümü onu mahvetmişti.

Olga tüm arkadaşlarına, Kraliçe’ye layık bir cenaze merasimi hazırlanması için emir verdi. Ölümün gizli tutulmasını ve polise haber verilmemesini istedi. Bu meselenin takipçisi kendi olacaktı. Polisi işin içine karıştırıp orada olanların ortaya çıkmasına neden olmak büyük yanlış olurdu. Kendi yaptıkları da ortaya çıkabilirdi ve bu son Amazonlar’ın tükenmesi olurdu. Arkadaşları Olga’nın talimatını titizlikle uyguladılar. Ölüm olayı sır olarak tutulacak ve dünyanın en güzel cenaze merasimi yapılacaktı. Sadece Melda’dan, üvey annesini, yani Lara’nın öz annesini çiftliğe çağırması istendi.

Yaşamında sadece bir kere bir erkekle, Lara ve Melda’nın babasıyla birlikte olmuş ve bu birliktelik sonucunda Lara’yı doğurmuş yaşlı kadına bu olayı nasıl anlatacaklarını kara kara düşünüyorlardı.

9.

Lara’nın cenaze merasimine yedi kadın ve Nestor katıldı. Lara’nın annesi Lamia, olayı duyar duymaz ilk uçakla Antalya’ya inmiş, hemen Olimpos’a geçmişti. Doğruca kızının çiçek dağlarına gömülmüş naaşının başına gitmiş, onu solmuş, bembeyaz olmuş, soğumuş yanaklarından öperek bir damla gözyaşı dökmüştü. Şaşmış, yıkılmış, çökmüş gözükmüyordu. Adeta ilahi bir tragedyanın sabit figürü gibi algılıyordu olayları. Lara’nın soylu naaşının başından kalkarken dudaklarından dökülen sözcükler tüm bilgeliğini yansıtıyordu;

“İnsanlıkta bu böyle olur... Bu bir ilahi tragedyadır... Ne vakit kimin sona erdireceği bilinemeyen bir ilahi tragedya... Her kadın nesli en az bir kere bunu kırmayı dener... Er veya geç bir gün biri bunu değiştirecektir... İnanmışlık ve sabırla denemekten başka ne yapılabilir?..”

Bilge kadın Lamia o gün, bir daha Amazonas Çiftliği’nden, Lara’nın kabrinin bulunduğu yerden asla ayrılmayacağını ve torununu orada tıpkı Lara gibi yetiştireceğini açıkladı. Melda buna çok sevindi. Kendisi de çocuğu dünyaya gelene kadar çiftlikten ayrılmamaya karar verdi.

Bundan sonra, kimin ne yapacağı konuşulurken diğer kadınların da çiftlikten ayrılmak istemedikleri ortaya çıktı. İntikam andı yerine gelene kadar bir yere ayrılmak istemiyorlardı. Olga bunu hoşnutlukla karşıladı.

Mozart’ın “requiem”i eşliğinde Lara’yı Olimpos’un eteklerine gömdüler. Cenaze merasiminde, acı, feryat, yıkıntı, perişanlık değil; kararlılık, ciddiyet, inanmışlık, soğukkanlılık ve öfke vardı. Lara’nın kabrinin üzerini Nestor ağlaya ağlaya örttü. O gece Lara’nın yanında uyudu. Gece vakti uyanıp uyanıp onun üstünü örtmek adına, uçuşan çiçeklerin yerine yenilerini serdi. Ona lal diliyle bir şeyler anlatmaya çalıştı, ağladı, yerlere kapandı... Ve o günden sonra Nestor, her gece, Lara ile konuşmak için onun mezarına gider oldu...

Kadınlar ise altı ay sonra doğacak Melda’nın bebeğine Lara ismini vermeyi önerdiler. Bilge kadın Lamia bunu uygun bulmadı.

“O şansını denedi. Yenildi. Bu kez sıra Penthesilea’da!”

Bu fikri hepsi beğendi. Kız olacağını bildikleri son Amazon’un adını Penthesilea koymaya karar verdiler. Troya önündeki müthiş kahraman, Akhalar’ın korkulu rüyası Penthesilea...

Penthesilea doğana kadar çiftlikten ayrılmamaya, olayı unutmuş, sineye çekmiş gibi davranıp güç toplamaya karar verdiler. Bu arada bilgi toplayıp, plan yapacaklardı.

Pierre ve Cem, en ummadıkları zamanda ve yerde Amazonlar’ı karşılarında bulacaklardı. Yaptıklarının hesabını vereceklerdi...
***
Ölümsüz Antikite 1.6
——————————————————————

ALTINCI BÖLÜM

OLGA

ya da

OREITHYIA

(İlahi Tragedya)

(O, kraliçe kızkardeşleri Hippolyte ve Antiope gibi türünün erişilmez örneklerinden biriydi. Savaşçı kişiliğinin yanısıra büyük bir komuta yeteneği vardı. Amazon ordularının başında Antik Çağ’ın altını üstüne getirdi. Akhalar’ca kaçırılan Antiope’un peşinden seferber ettiği ordusu ile Atina kapılarına dayandı. Atina’yı kuşattı. Evlerinden çok uzakta, uzun yollar katederek gelmiş, ikmal olanakları sınırlı Amazon Orduları, Atina önlerinde tüm erkek egemen kavimlere savaş dersleri verdi. Kahramanlık, fedakarlık, feragat, cesaret ve maharette erkeklerden ne kadar üstün olduklarını her çarpışmada gösterdiler. Şehitlerini düştükleri yerlere gömüp savaşmaya devam ettiler. Tanrıçalar kadar güzel, pırıltılar saçan eşsiz ilahelerin korkutucu savaş çığlıkları tüm düşmanlarını yıldırıyordu. Antiope’u kaçıran, tüm Amazon kavmini aldatıp hakarete uğratan Theseus’un krallığına diz çöktürmek üzereyken güçleri tükendi. Savaşı kazanamadılar ama kaybetmediler de... Denk kuvvetler ağır kayıpları dolayısıyla barış antlaşması yapmak zorunda kaldıklarında yurtlarından, yuvalarından binlerce fersah uzaktaydılar. Gurur, öfke ve cesaretlerinin kurbanı oldular... İkmal yapamadılar, kışa yakalandılar, vurkaç ve aldatmaca oyunlarına geldiler...

Sonuçta savaşı kaybetmekten daha kötü duruma düştüler. Antik çağ böyle haksız bir sonuca daha tanık olmamıştı. Ne yazık ki savaşa giden soylu tanrıçalardan hiçbiri geri dönemedi... Vuruldukları yerde gömüldüler. Aldatıldıkları yerde tutsak düştüler... Arkadan hançerlenip tuzaklara düşürüldüler... Köleleştirilip kullanıldılar. Hile, vahşet ve alçaklıkla enterne edildiler... Antik Çağ’ın görkemli kadınları bir daha eski güçlerine asla dönemediler. Ama her nesil kendi şansını en az bir kere zorladı... Her nesil, Hippolyte’in Amazonya, Oreithyia’nın Atina ya da Penthesilea’nın Troya önünde verdiği insanlık dersleriyle yarışabilecek kararlılıkla savaştı ve hep aynı nedenden yenik düştü: Yanlış zamanda, yanlış yerde, yanlış kişilerle, yanlış kavgaya adanmak!..

İlahi tragedya bugün de sürüyor...)

1.

Amazonas Çiftliği’nden, istemedikleri bir cinayeti işleyerek kaçan üçlü arasında ilk andan itibaren gerginlik başladı. Katre sinir krizleri geçiriyor, Lara’nın öldürülmesini hazmedemiyor, o noktadan sonra ne yapacağını bilememenin getirdiği hırçınlıkla olmadık huysuzluklar sergiliyordu. Cem de Lara’nın öldürülmesini berbat bir trajedi; çok saçma, gereksiz, abartılı, haksız ve zalimce bir tutum olarak görmüş, Pierre’e çok kızmıştı. Bunu dile getirmek için uygun zamanı bekliyor, bir an önce oradan uzaklaşmaya bakıyor, o süre içinde Pierre’le çatışmamaya özen gösteriyordu.

Pierre’in hali ise bambaşkaydı... Durduk yere cinayet işlemişti. Üstelik yaşamında ona seksüalite adına en büyük boyutu gösteren kadını öldürmüştü. Sevgilisi Cem cinsel tercih değiştirme noktalarını zorluyordu; üstelik onu bu hale getiren kadını kaçırırken Lara gibi bir tanrıçayı öldürmüştü Pierre. Sinirleri çok bozuktu. Cem o sırada ağzını açıp tek kelime sarfetse, el frenini çekip dışarı fırlayacak, onu çekip aşağı alıp yumruk yumruğa girişecekti. Neyse ki Cem, Pierre’i gayet iyi tanıyordu ve bu hatayı yapmıyordu.

Arabanın içindeki sinir bozukluğunun yatışmasını engelleyen tek şey Katre’nin, Cem’in göğsüne yumulmuş olarak hıçkıra hıçkıra ağlamasıydı. Bu, hiç bitmeyecek gibi gözüküyor, Pierre’in beyninin adeta derinliklerine işliyordu. Pierre, kadını saçlarından yakalayıp şak şuk tokatlaya tokatlaya kendine getirmek arzusuyla yanıp tutuşuyor, ama bunu yapamayacağını da çok çok iyi biliyordu. Çünkü bunu yapacak olursa Cem’in hangi düzeyde tepki vereceğini kestirebilmek olanaksızdı. Yumuşak tabiatlı Cem, öfkelendiği zaman hangi çılgınlığı yapabilir, bunu kimse bilemezdi. Bir noktadan sonra tehlikeli, vahşi, yırtıcı, acımasız ve şeytani olabilirdi.

Pierre aslında Cem’in bu hallerinden ürkerdi. Onu o halde iki kere görmüştü ve doğrusu korkmuştu. Kulağında küpe var diye laf atılan bir erkek arkadaşını hırpalamaya çalışan altı kenar mahalle delikanlısının arasına daldığında Cem gerçek bir terminatör olup çıkmıştı. İki delikanlıyı şişleyip, ikisinin dişlerini ağzına dökmüştü. İki tanesi ise paramparça edilmemek için can havliyle arabaların arasına atılarak canlarını zor kurtarmışlardı. Cem’in bu tür serüvenleri garip zamanlarda oluşurdu. Abartılı düzeyde “haksızlığa tahammülsüzlük” vardı Cem’de. Büyük bir haksızlığın yapıldığını gördüğünde dolunay görmüş kurt adamlar gibi başkalaşım geçirip olaya dalardı Cem. Ve o hale geldikten sonra ortaya koyduğu şiddet ve gazap ölçüsüz bir şey olurdu.

Bir keresinde de Cem, iki Rus kadına, hiçbir hafifmeşrep tavırları olmadığı halde orospu muamelesi yapmaya çalışan ve taciz eden üç serserinin arasına dalıp olmadık işler yapmıştı. Üç bıçkın serseri, aralarına dalan kibar görünümlü, ince yapılı, sarışın, kişilikli giyinmiş, zarif adamın nasıl bir giyotine dönüşüp önüne geleni kestiğini anlayamadan çil yavrusu gibi dağılmak zorunda kalmıştı. Pierre buna da uzaktan tanık olmuştu. Tüm bunlar da gösteriyordu ki; aslında Cem, tıpkı Katre gibi, iki cinsin tüm yüce özelliklerini bağrında toplamış, androjen, gerçeküstü bir kahramana benziyordu. Erkek gibi cesur, güçlü, savaşçı, kararlı; kadın gibi zarif, güzel, alımlı, estetik... Katre ile aralarındaki bu uyum, bu benzeşik tarz da Pierre’i çileden çıkarıyordu. Cem’in elinden kayacağını, Katre’ye yöneleceğini hissediyor, kahroluyor, sinirlerini bozuyordu. Bir yanıyla bakılacak olursa Cem, cinsel tercih değiştirip, kadın seksüalitesine yöneliyor değil, insan ilişkilerinde bambaşka bir keşfin esrarlı topraklarına adım atıyor gibiydi. Katre ve Cem: Androjenlerin aşkı...

Karanlık Akdeniz gecelerinde, ılık rüzgara karşı yol alan otomobilin içindeki üç aykırı karakter meçhul bir geleceğe doğru sürüklenirken endişesini duymadıkları tek şey, işledikleri cinayetten dolayı polise ihbar edilmekti... Amazonas Çiftliği kadınlarının bunu asla yapmayacaklarından öylesine emindiler ki... Fakat bundan emin olmak onları memnun etmiyordu. Kendilerini aşağılanmış gibi hissediyorlardı. Kadınlar Lara’nın ölümünü gizli tutacak, çiftlikte olan her şeyi bir sır gibi saklayacak ve günü geldiğinde bu hesabı kendileri görmeye kalkacaklardı. Üçü de bunu biliyordu. Bu, sadece onlara karşı duydukları öfkenin sınırsız boyutundan kaynaklanmıyordu. Kadınlar polise olayı haber verdikleri taktirde kendi başlarının da ne tür belalara gireceğini çok iyi biliyorlardı. Öyle bir durumda, çiftlikte olan biten her şey ortaya çıkacaktı, kendi hayatları da rezil bir aleladeliğin ağına düşecekti.

Cem, bu hesap sorma arzusu ve ahdinin ne kadar yakıcı, yaralayıcı, yokedici olabileceğini en iyi tahmin edebilecek kişiydi aralarında. Amazonas Çiftliği’nde geçirdiği fırtınalı günlerde o vahşileşmiş, köklerine dönmüş kadınların kafa yapısını iyice kavramıştı. O çıldırmış kadınlar, Lara’nın ruhu rahat etsin diye tüm ülkeyi bile yakabilirlerdi. Cem, yaşamlarının sonraki bölümlerini bu tehdit altında geçirmek zorunda kalacaklarını ve er ya da geç bu gözü dönmüş kadınlarla nihai bir kavgaya gireceklerini çok çok iyi biliyordu. O noktadan sonra, kafasını en çok meşgul eden mesele, bu kavgaya donanımsız, hazırlıksız, plansız ve güçsüz girmemek yönündeydi. O günden sonra Cem’in tüm yaşamı bu hedef üzerine kilitlenecekti ve bunu en yakınlarındakiler bile bilmeyecekti.

2.

O gece hepsine yüzyıllar gibi geldi. Bir türlü bitmek bilmedi. İstanbul’a ulaştıklarında bitap haldeydiler. Gerginlik, sinir bozukluğu, yorgunluk yetmiyormuş gibi arada hasetler, çekişmeler, rekabet başlamıştı. Duş sırasından kimin kimle yatacağına kadar, kimin elbiselerini nerede soyunacağından buzdolabı kapağını kapama sertliğine kadar her şey aralarında yeni gerilimlere neden oluyordu. Öylesine bir gerginlik dalga dalga yayılıyordu ki, ufak bir kıvılcımla kapışacakları, karınlarını deşip, birbirlerini parça parça edecekleri sanılabilirdi. Ama yine öyle garip bir dehşet dengesi oluşmuştu ki, hiçbir şey olamıyordu. Herkes sınırsız bir ürperti ve gerginlikle, kedi sessizliğinde işlerini tamamlayıp uykuya geçmeye çabalıyordu. Hatta uykuya dalmak için öylesine acele ediyorlardı ki, bundan ne umut edildiği bile anlaşılabiliyordu: Belki uyku sonsuza kadar sürerdi ve tüm bu dertler biterdi.

Nasıl uyunacağı da sorun oldu. Pierre, Cem’in gövdesini, kokusunu, tenini özlemişti. Onu o an için yatıştıracak tek şey Cem’e sarılıp uyumak olabilirdi. Fakat Cem hiç de Katre’den vazgeçeceğe benzemiyordu. Gerçi Pierre’i dışlamak da onu yaralıyordu ama içinden geçen düşünceleri ortaya dökmeye korkuyordu. Çünkü hep birlikte yatmayı teklif edecek olsa Katre’yi ebediyyen kaybetme tehlikesi doğabilirdi. Bunun için henüz çok erkendi. Belki ileride Cem, Pierre ve Katre’yi üçlü birlikteliğe razı edebilirdi ama bunun zamanı o gün değildi.

Sonuçta Cem, Pierre’in tercih belirtip, tavır koymasına fırsat bırakmadan, duştan son çıkan Katre’yi havlusuyla beraber kucakladığı gibi yataklarına götürdü. Onun mis gibi kokusu başını döndürürken, pamuk gibi teninde eridi. Pierre onların, gözünün önünde yataklarına girdiğini görünce fenalaşır gibi oldu. Başı döndü, kalbi çarptı ve elleri titredi. Olay çıkarıp çıkarmamakta tereddüt etti. Büyük salınımlar, gidip gelmeler yaşadı. Cem, yıllar gibi geçen o iki dakika içinde dönüp Pierre’e bakmadı. Yapıştığı Katre’yi sanki biri kapıp kaçabilirmiş gibi sıkı sıkı sardı. Cem’in altındaki Katre ve ayakta dikilen Pierre dehşet ve tehdit dolu gözlerle birbirlerine ateşler saçtılar. Pierre buna daha fazla dayanamadı. Arkasını dönüp kapıyı çarpıp çıktı. Gitti.

Kapı çarpılıp Pierre gittiğinde, Cem’in yumuşacık uzantısı oluk oluk boşalıyordu Katre’nin buğulu tenine. Tüm gerginlik, heyecan ve sinir bozukluğu akın akın gövdesini terkediyordu sanki.

3.

O gece, Cem ile Pierre’in yıllar sürmüş “gay” birlikteliğinin sonu oldu. Pierre, Cem’in kendisini içine düşürdüğü durumu ve Katre’yi ona tercih etmesini hazmedemedi. İki günlük bir düşünce süreci sonunda kibar bir telefon konuşması yaptı Cem’le. Ardından, ikisinin de evde olmadığı bir gün usulca, özel eşyalarını toplayıp çıktı. Bir akşam yemeğinde Cem’le, bir gay-bar’da buluşup “veda töreni” bile yaptılar. Birlikte yaşanan ve cinselliğin öte alemlerini zorlayan ilişkilerinin avangard ve cüreti için birbirlerine duydukları şükranları dile getirdiler. İkisi de bir nebze buruktular. Fakat hayat onları, Amazonas Çiftliği’nde olanlardan sonra bambaşka seksüel keşiflere yönlendirmekteydi ve bu teklifler direnilemeyecek kadar cazip gözüküyordu.

Cem, orta yaşın derinliklerine doğru yol alırken “doğru kadın”la yapıldığında tutsak edici, büyüleyici, vazgeçilmez olan heteroseksüel ilişkinin heyecan verici gizemlerine yaklaşıyordu. Bu serüvenden seksüalitenin ötesinde, garip bir zevk daha alıyordu Cem. Sanki ilk gençlik yıllarında onun erkini, erkekliğini, basiret ve cesaretini elinden alan cinse karşı hesap soruyor olmanın doygunluğunu hissediyordu. Bu, bir yönüyle vandalca bir zevkti ve Cem, Katre gibi çılgınca sevdiği bir kadına karşı bile sadist dürtülerle yaklaşıyor olmasını garipsemenin ötesine bile geçmekteydi... Katre’yi deliler gibi seviyor ve cinsellik içerisinde ona acılar çektirmekten büyük haz alıyordu.

Bu tarzın verdiği zevk Cem’i derin felsefi kaygılara da sürüklüyordu kuşkusuz. Kadın cinsinin, boyun eğmeyen ilaheleri bir gün mutlaka çıkıp gelecekti ve sadece onların yaşadıkları ilişkiye değil tüm bir sosyal düzene, insanlığın bugüne dek biriktirdiği bütün konsepte saldıracaktı. Olasılıkla kendisi bu saldırının ilk hedeflerinden biri olacaktı ve buna mutlaka bir önlem alması gerekiyordu.

Katre ise platonik, tutucu, tutkulu, soylu genç kadın kimliğini bir kenara itmiş, Amazonas Çiftliği’nde yaptığı ihanetin diyetini bu şekilde ödemek istercesine Cem’in seksüel şiddetinin alevlerine atmıştı kendini. Katre artık şunu çok iyi anlamaktaydı ki; bu ihanet, bu yaptığı alçaklık ve satış, kadim bir serüvenin günümüze yansımış kristalize öyküsüydü... Kadınlar erkek şiddetine maruz kalmayı hakediyorlar ve layıklarını buluyorlardı; çünkü asla sonuna kadar direnmiyor, birbirlerine bağlı kalamıyor, davayı terkediyor ve lanetli cinsin, kötücül taleplerine tutsak olmayı seçiyorlardı. Bu bir ilahi tragedyaydı. İnsanlığın başından beri oynanıp duran, ilahi bir targedya...

Bu tragedyayı değiştirmeye kalkanlar yok muydu? Vardı. Hep vardı. Hep de olacaktı. Ama sonuç neydi? Acı, çok acıydı ama sonuç hep Lara’nınki gibiydi... Lanete teslim olan bir türün tüm günahlarını üstüne alıp kahramanca çarpışırken, yalnızlaşıp şehit düşmek... Onurlu, haysiyetli, boyun eğmeyen, insani değerlere tutkun bir kadının yaşama olasılığı yoktu. Onu yok etmek ise şeytani heveslerle dolu erkek egemen toplumun en büyük zevkiydi... İnsanlığın vandalist serüvenini sürdürmenin zorunlu bir hamlesiydi bu...

4.

Sonuçta Cem ile Katre, erkek egemen toplumun dayattığı klasik evlilik ritüelinden farksız bir hayata başladılar. Uzunca bir sessizlik dönemine girdiler. Zorunlu olmadıkça konuşmaktan bile kaçınarak dingin bir hayata geçtiler. Katre bürosundaki sorumluluklarını bir süreliğine arkadaşlarına devretti. Yaşadığı yoğun olayların ruhunda yarattığı tahribatın onarılabilmesi için kendine şans tanımak istiyordu. Cem ise gündüz yaşamında kendini tamamen işine vermiş gibi yaptı. Uzun yıllardır üzerinde düşündüğü uzun metrajlı filmi için o güne kadar biriktirdiği bütün parayı ortaya koyarak çalışmaya başladığına dair haberler yaydı ortalığa. Dramatik olan şuydu ki, Cem’in çekmeye başladığına dair yalanlar dizdirdiği filmin adı “Androjenlerin Aşkı” idi. Oysa aslında Cem’in film çektiği filan yoktu. Sadece başlarına gelecek badireyi bilebiliyor ve o noktada avantajlı bir durumda olabilmek için entrikalar kuruyordu. Nihai çatışmada hiç de “kurda kuşa” yem olmaya niyetli gözükmüyordu.

Katre, Cem’in film çalışmaları içinde büyük düşünsel hercümerçler yaşadığını sanıyor, onun felsefi kaygılarına ortak olmaktan itinayla kaçındı. Senaryonun detaylarını öğrenmekten korkuyordu. Kendisini de içine alan bir öykü anlatılıyor olma ihtimalinden dolayı bulantılar duyuyordu. Bu durum Cem’in korkunç işine geliyordu. Çünkü gerçekte varolmayan bir film tasarısı hakkında ona masallar anlatmak hiç de iç açıcı bir iş olmayacaktı aksi taktirde. Tüm bu safsatanın Amazonlar’ı tuzaya düşürmek için örülen büyük oyunun bir parçası olduğunu Katre’nin bilmesine ise hiç ama hiç gerek yoktu.

Katre, cinsine ve yoldaşlarına ihanetin verdiği melankolik ruh hali ile, geceleri uslu bir kız çocuğu gibi sevdiği adamın altına yatıp misyoner tarzında sabitlemeye çalıştığı seksüel ilişkisine dair içsel bunalımlara verdi kendini. Bunu da çok fazla sürdüremedi. Çünkü o kafa karışıklığı ve dağılmışlık içinde kendine dikkat etmeyen Katre’nin ilişkinin ilk ayında hamile kaldığı ortaya çıkmıştı. Ondan sonra seksin de tadı kaçtı. Çocuğu aldırmamaya karar verdiler. Cem, garip bir arzuyla çocuğu istiyordu. Katre ise Lara’nın acısını unutabilmek için çocuk olayına kilitlenmesinin iyi geleceğini düşünüyordu. Evli gibi yaşamaya başladıklarının üçüncü ayında aralarındaki seks ilişkisi de bitti. Gidip formaliteden bir evlilik yaptılar. Çocuğa Cem’in soyadı verilecekti ve Katre bir kızı olması için dualar ediyordu. Kızı olursa ona Lara adını verecek ve onu tıpkı Lara gibi yetiştirecekti. Kimbilir belki bir gün kızıyla Amazonas Çiftliği’ne bile dönerdi.

Katre’nin hamilelik döneminde aralarındaki ilişki tekdüzelik boyutunu katlayarak gelişti. Doğue ayına geldiklerinde neredeyse ölümü anımsatan bir sessizlik vardı hayatlarında. Fırtınalar sadece Cem’in iç dünyasındaydı. Büyük düşünsel serüvenlerden geçiyordu “Androjenlerin Aşkı”nın film çalışmaları adı altında gay barlardan tanıdığı tüm yakın dostlarını bir araya getiriyor, onlara yakın dövüş teknikleri hakkında dersler aldırıyor, garip güvenlik gerekliliklerinden sözediyor, birbirlerini savunmaları gerektiğine dair anlaşılmaz söylevler veriyordu. Esrarengiz bir çete oluşturuyordu Cem ve bunu çekeceği filmin kadrosunu yetiştiriyor olmak adına sürdürüyordu.

Realiteyle çelişmeyen fakat düşsel bir mekan etkisi yaratabilecek bir yerde final sahnelerini çekmeye hazırlandıklarına dair haberler uçurdular medyaya. Sağda solda bununla ilgili küçük haberler çıktı. Cem, mesajın yerine gittiğini tahmin ediyordu. O sırada çocukları doğdu. Katre çok üzülmüştü ama bir oğulları olmuştu. Buna Cem de üzülmüştü aslında. O da kız çocuk istiyordu . Hatta bu konuya öylesine angaje olmuşlardı ki hamilelik döneminde çocuğun cinsiyetini öğrenmekten özenle kaçınmışlardı. Sanki Cem de kızı olursa adını Lara koymak istiyor gibiydi. Ama bunu belli etmiyordu. Bu yüzden oğullarının olması düş kırıklığı ve küskünlüklerine yeni ağırlıklar ekledi.

Cem oğluna ilgisiz kalıp film kadrosuna yani çetesine döndü. En önemli sahnelerin çekim hazırlıkları adı altında, üç beş defa haftalar süren seyahatlere çıktı. Örgütlediği, aylak, maceraperest adamlara atış talimleri, yakın dövüş dersleri, komando eğitimleri aldırdı bu arada. Final bölümlerini çekmek için nereyi seçtiğini şov özellikleri taşıyan bir basın toplantısında tüm medyaya açıkladı: Her yıl yapılan Güzel Sanatlar Akademisi Geleneksel Maskeli Balosu’nda interaktif olarak çekmeyi düşünüyordu final bölümlerini. O yıl balo, film setine dönüştürülmüş bir feribotta, açık denizde yapılacaktı. Cem’in aklına müthiş parlak fikirler üşüşüyordu; hesapta bu interaktif çekimler için bir maskeli balo ortamı inanılmaz büyük olanaklar sağlıyordu. Cem hazırlıklarını sürdürürken balo gününü iple çekiyordu. Interaktif çekimlerinin interaktif bir hesaplaşmaya dönüşeceğinden adı gibi emindi. Finalin yeterince görkemli olabilmesi için baloya Katre ve Pierre’in de katılması gerekiyordu. Pierre o geleneksel baloyu zaten çok sever ve hiç kaçırmazdı. Ama her ihtimale karşı Cem, bir yılın ardından Pierre’i arayıp o gece mutlaka baloya gelmesini rica etti. Pierre bunu sevinerek kabul etti.

Cem, Katre’yi de baloya Amazon giysileriyle götürmeyi tasarlıyordu. Kendi kostümleri için de müthiş fikirleri vardı ve sanatının coşkusuna kapılmıştı. Film şirketinden gazeteci kimliğiyle arayan şüpheli bir takım kadınların set çalışmaları hakkında bilgi toplama çabalarını duyduğunda sevinci zirve noktasına ulaşmıştı. Balıklar ağa geliyordu.

Amazonas Çiftliği kadınları bir süredir İstanbul’daydı ve Cem’in çalışmaları adım adım izleniyordu. Cem’in filmin final sahnelerini çekeceği Akademi Maskeli Balo’su onlara intikam adına büyük olanaklar sağlayacak bir ortam olabilirdi. Bunu öğrendiklerinde sevinçten havalara uçmuştu genç kadınlar. Gözleri intikam aleviyle tutuşmuştu... Öykü bu defa büyük yazılacaktı... Zafer er ya da geç kazanılacaktı... O, neden bu sefer olamasındı ki?... Olga aynen bunları düşünüyordu ayna karşısında Amazon giysilerini kuşanır, balo gecesi giyeceklerini tasarlar, iki uçlu kılıcını öper ve çıldırtıcı güzellikteki kalçalarını kendi kendine okşarken...

Oysa kadim tragedya bir kez daha vandal eller tarafından organize ediliyordu... Acıydı, çok acıydı ama, olan biten bundan başka bir şey değildi... Zavallı genç kadınlar temiz ruhlarının, kahramanlıklarının, adanmışlıklarının ve soy kişiliklerinin bir kez daha kurbanı olabilirlerdi... Tıpkı kadim tragedyalarda olduğu gibi...

5.

Pierre’in Cem’den ayrıldığı o geceden sonraki hayatı berbat bir hal almıştı. Koyu bir yalnızlığa gömülmüştü Pierre ve bunu aşmak için girişimde bulunduğu birkaç seferde dersini almıştı. Gay barlardaki müptezel ilişkiler arasında sevebileceği birini ararken gitgide yıkıldığını, sefilleştiğini, eşcinselliğin dekadansına teslim olduğunu farkediyordu. Yaşamı boyunca kalite ve gusto için çırpınmış, estetik tutku ve grado arayışlarını stil haline getirmiş Pierre için bu düşüş çok yaralayıcıydı. Giderek daha çok alkol almaya başlamış, orada yeterli teselliyi bulamayıp hafif uyuşturuculara yönelmişti. Kokain ve joint kullanıyor, kazandığı tüm parayı bunlara yatırıyor, onun önderliğinde “spesiyal” noktalara taşınmış şirketinin kan kaybetmesine karşı hiçbir şey yapmıyordu.

Olay gerçek bir felakete dönüşme eğilimi gösteriyordu. Bunu farkeden ortakları onu bazı büyük belaların üzerine sürdüler. Tıpkı antikitede olduğu gibi başedilmesi gereken sanal düşmanlar imal ettiler. Başarılması olanaksız bazı girişimler ve mücadeleler için onu doldurdular. Kendine verilen tüm görevleri severek kabul etti Pierre. Mücadele içinde ölerek tüm acılarından kurtulmak ister gibi bir hali vardı. Çin’deki fason üretimini kontrole gittiğinde yerel siyasilerle verilen mücadelelere karıştı. Rusya’da kurulmaya çalışılan mağaza zincirlerinde kaliteyi oluşturmak üzere çalışılması sözkonusu olduğunda sevinerek vahşetin kol gezdiği ilkel vahşi kapitalizm aşamasındaki Rusya’ya gitti. Şirketlerine yapılan yerel siyasetçi ve mafya karışımı saldırılarda aslanlar gibi çarpıştı. Kimseye boyun eğmedi. Birkaç defa ölümden kıl payı kurtuldu. Ortakları onun başardıklarına inanamıyorlar, gitgide hedefleri büyütüyorlardı. Pierre tüm bunların altından kalkmayı biliyordu. Giderek ismi bir efsaneye dönüşmeye başladı. Hakkında anlatılan öyküler işveren meclislerinde dilden dile dolaşıyor, tüm gençlere örnek gösteriliyordu.

O ise tüm bu mücadeleler içinde kazandığı özgüven ve vahşiliğe rağmen hala Cem’i unutamıyordu. Birkaç defa Cem’in gittiği yoldan giderek, heteroseksüel boyuta geçmeyi, moda dünyasında bolca bulunan lolita Rus mankenlerle seksüaliteye girmeyi denedi. Her şey öylesine pirimitif, yavan ve alelade geldi ki bunu bir daha asla denememeye karar verdi. Bir ara yoğun uyuşturucu alıp Cem’e benzeyen sarışın, Slav genç erkekler buldurup onlarla işler çevirmeye kalktı, bunun sonucunda düştüğü kepazelik daha da ileri düzeydeydi. İlişki içinde kendilerinden istenenleri vermek için çırpınan delikanlılar ardı sıra Pierre’i soyup, cüzdanlarını, pahalı gömleklerini, ayakkabılarını alıp kaçıyorlardı. Hiçbiri bu küçük hırsızlıklara soyunmayıp onun gerçekten kalbini almayı başardıklarında elde edebileceklerini hesap edecek bir beyne sahip değildi. Pierre mutsuzluktan bitap düşmüştü. Artık hayatında ne aşk vardı, ne seks, ne inanç, ne yaşama sevinci, ne arzu, ne de bir talep... Günden güne tükeniyordu.

Her zorlu mücadelesinin ardından İstanbul’a dönüyordu. Soluk alabildiği yegane kent burasıydı. Tüm medeniyetlerin buluştuğu, kesiştiği bu kavşakta oluşmuş kaotik yaşam, esrar, tehlike ve vahşet onu yatıştıran tek şeydi. Güvensiz İstanbul sokaklarında, bir gladyatör edasıyla, meydan okuyucu tarzda gezmeye bayılırdı Pierre. Bunu Cem’in yokluğunda daha da fazla istiyordu. Gereksiz kavgalara karışıyor, güç denemelerine girişiyordu. Bir keresinde bir rock bar önündeki bodyguard’ların hakaretamiz ifadeleri dolayısıyla olamayacak bir işe bile girişti. Tek başına tüm bodyguard’lara saldırdı. Taksim o gece tam bir savaş alanına dönüşmüştü. Döner bıçaklarının havada uçuştuğu, silahların atıldığı, araba kaportalarında kafaların patlatıldığı kavgada Pierre dört bodyguard’ı hastanelik etmişti ama kendi de şişlenmekten kurtulamamıştı. Yaralı halde evine kaçıp, hastane ya da doktora gitmeden melankolik bir pansuman süreci başlatmıştı. Sanki o basit şiş darbesinden dolayı ölmek ister gibi bir hali vardı. Basit bir pamuk tamponla yaraya elini bastırıp yatağına uzandığında Cem’den ayrıldıktan sonra en çok dinlediği şarkıyı platoya sürmeyi ihmal etmemişti Pierre; kanıyor, ağlıyor, ölmek istiyor ve kalp acıları içinde dinliyordu:

“Ben senin hayatından gittim oğlum

Yerime birini koy koyabilirsen...

Ben seni yudum yudum içtim oğlum

Hadi dur o sarı odalarda durabilirsen...”

(S.Aksu-Sarı Odalar)

Ne yazık ki tüm arzusuna rağmen o gece de ölememişti Pierre. Tüm bu yaşadıkları esnasında ne kadar arzu ederse etsin Cem’i aramaktan özenle kaçınmıştı. Tam tükenmek üzereyken Cem’in balo daveti gelmişti. Bu, ani bir yaşam enerjisi pompalamıştı damarlarına. Canlanmış, ayağa kalkmış, dikilmişti. Stilist yaratıcılığının en yüksek boyutunu o gece sergilemeliydi. O geceye çok iyi hazırlanmalıydı. Hemen internet’e girdi ve Lara’nın evinde yontusuyla burun buruna geldiği antik figür hakkında delicesine araştırmalar yapmaya koyuldu. Öğrendikleri sonucunda heyecana, telaşa, korkuya, endişeye, şehvete ve paniğe kapıldı. Ama galiba bir şeyler anlamaya başlıyordu olan bitenlerden... “İlginç, çok ilginç!” diye ünlemler saça saça bir hafta araştırmalarını sürdürdü. Öğrendiklerini yeterli bulduğu bir aşamada aynanın başına geçerek kendine baktı. Garip, çok garip bir şey yaptı o anda. Cem’in yontu kılığına girdiğinde karşısında gördüğü figürü öpüp aynaya kapaklandığı andaki hareketlerin aynısıydı yaptığı...

6.

Amazonas kadınları için aradan geçen süre çok farklı olmuştu. Cem ve Pierre kendilerine yeni hayatlar kurmak için ataklar geliştirirken onlar aldatılmanın, yenilmenin, Lara’yı kaybetmenin acısına ve gözü dönmüş bir azme tutsak olmuşlardı. Bir yıl boyunca çiftlikten ayrılmadılar. O süre zarfında Melda’nın hamileliğini “Dalai Lama”nın doğuşunu bekler gibi izlediler. Hepsi, Lara’nın annesi Lamia ile birlikte onun köşküne taşınmıştı. Akşam yemekleri birlikte yeniyor, artık düpedüz Amazon giysileri içinde geziliyordu. Gündüzleri ağırlık, ok atma, ata binme, yakın dövüş çalışıyorlar, bu çalışmalarda kıyasıya birbirlerini hırpalıyorlardı. Cinselliğin tamamen bir kenara bırakıldığı ve aseksüel bir ruhun hepsinin kimliklerine yayıldığı bu dönemde çalışmalar içindeki abartılı davranışlarla birbirlerini hırpalamak belki de cinselliğin yerini tutuyordu. Erkek görmek bile istemiyorlardı. Erkek cinsi adına katlanabildikleri tek şey, her gün düzenli olarak Lara’nın kabrine taze çiçekler taşıyan, tahta bir ev yaparak yatağını da oraya alan, bir ayağı sakat, sağır ve dilsiz Nestor’du. Onun Lara’ya olan sevgi ve bağlılığı her gün katlanarak artıyordu. Genç kadınlar onun bu adanmışlığına gizliden gizliye hayranlık bile duyuyorlardı. Kimi gecelerin sabahında onu Lara’nın kabri üzerinde uyuyakalmış olarak buluyorlar, kederle ve gözyaşıyla onu oradan alıyorlardı.

Erkek cinsine karşı büyüttükleri bu soğuma, savaş talimlerini iyice kırıcı bir hale getirdi. Gün geçmiyordu ki yumruk yumruğa girdikleri, tekne taban döşendikleri kavgalarda kafa göz, ağız burun patlamasın... Olga bunlara bir yere kadar izin veriyor ama tehlikeyi gördüğü anda da sertçe dur demesini biliyordu. Onun ayırdığı kavgalar sonucunda yaralı taraf üzerine, ineklerin danalarını yalarken yaptıklarını andıran bir sağaltım girişimi başlatılıyordu. Herkes biliyordu bu şefkat gösterisinin dağılmış bir çene ya da patlamış bir kaş için işe yaramayacağını ama hepsi bundan çok hoşlanıyordu. Seksüalitenin mazoşist boşluğunu bu şiddet ritüeli alıvermişti birdenbire.

Günler kargı sallayarak, ok atarak, bigennis fırlatarak, at binerek, yakın dövüş çalışmalarıyla kan revan içinde geçip giderken Melda’nın kızı doğdu. Bu doğumu büyük bir şölenle kutladılar, sabahlara kadar içip, çırılçıplak çimenlere yayıldılar, birbirlerine seksüaliteyi anımsatan şakalar yapıp oynaştılar, hatta bir ara gidip seks oyuncağı olarak kullanmak üzere bir erkek kaçırıp getirmek bile önerildi. Ama Olga’nın buna tepkisi sert oldu. Lara’nın intikamı alınana kadar resmen yastaydılar ve böylesi bir safahata izin veremezdi. Zaten bu hesabın sorulmasına da çok kalmamıştı. Biraz dişlerini sıkmaları yeterliydi.

Melda’nın yeni doğan kızına Penthesilea diye çağırmak üzere Pervin adını verdiler. Penthesilea’yı, Lara’nın annesi Lamia ve Nestor, birlikte, Amazonas Çiftliği’nde büyütecekti. Penthesilea’nın erkek egemen “kitch” medeniyetin rezil mekanlarına bulaşarak kirlenmesinin önüne geçmek adına onu asla kentlere göndermeyeceklerdi. Yeni kraliçe Amazonas Çiftliği’nde yetişecekti ve Amazon ruhunun bütün rafine özelliklerini taşıyacaktı. Annesi Melda da, Zara, Maya, Leyla, Petra ve Olga ile birlikte karaların buluştuğu hain kent İstanbul’a yapılacak büyük sefere katılacaktı. Melda’nın doğum sonrası nekahat döneminin ardından yola çıkmak için hazırlık yapmaya başlamışlardı.

Cem ve Pierre’i temizlemeden geri dönmemeye ant içtiler. Katre’yi geri getirmek artık pek sözü edilen bir şey bile değildi. Adeta onu kaybedilmiş bir karakter olarak görüyorlardı.

Penthesilea’nın doğumundan iki hafta sonra, henüz Melda iyileşme yolunda adımlar atar ve bebeğini emzirirken Zara ve Petra İstanbul’a ulaşmış, ön araştırmalara başlamışlardı bile. Cem ve Pierre ne yapıyordu? Ne işler peşindeydiler? Onlara yaptıkları alçaklığın bedelini ödetmek için en uygun ortam neresi olacaktı?

Zara ve Petra’nın, Cem’in film şirketine ulaşarak “Androjenlerin Aşkı”nın final sahnelerinin çekimi içim Akademi’nin bir araba vapurunda yapılacak maskeli balosunun plato olarak seçilmesini ve interaktif bir çekim süreci yaşanacağını öğrenmesi fazla zaman almamıştı. Gazeteci kimliğiyle şirketi arayan kadınlar bu bilgiyi kolayca almışlar hatta balo hazırlıklarını araştırmış, feribotun planlarını bile çıkarmışlardı. Zavallı temiz kalpli kadınlar tüm bu bilgileri tereyağından kıl çeker gibi toplayıp almalarından kuşku duymayacak kadar art niyetten yoksundular...

Bunları, Amazonas Çiftliği’nde merakla bekleyen yeni liderleri Olga’ya bildirdiklerinde çiftlikte bayram havası esmişti. Utkuyu erkenden kutlamaya bile girişmişlerdi kadınlar. Eylem günü çok yakındı ve bu kez başaracaklarına inanıyorlardı. Olga, kadın cinsinin makus talihini kıracak bir kişilik olarak tarihe geçeceğini düşünüyor giderek sabırsızlanıyor, devamlı planlar yapıyordu.

7.

Olga, Sovyetler’de Bolşevik iktidarı çöktüğünde Komsomol üyesi genç bir balerindi. Babası fizik profesörü, annesi ise tıp doktoruydu. Her ikisi de parti üyesi olan anne ve babasının yardımıyla Olga, henüz neyin ne olduğunu bilemeden kendini Bolşoy Balesi’nin içinde bulmuştu. Ayrıcalıklı parti üyelerinin çocuklarına ışıltılı gelecekler sunan mekanizmalardan biri haline dönüşmüş efsanevi Bolşoy’da yetenek ve güzelliğiyle çok erken yaştan itibaren dikkat çekmişti Olga. Fakat ülkede anlayamadığı şeyler oluyordu. Gençlerin Amerikan özentisiyle yanıp tutuştuğu, rüşvet, iltimas ve kokuşmanın toplumun tüm ruhunu teslim alıp yıkılış işaretleri verdiği sıralarda Olga henüz Marksizm’in temel felsefi kaygılarını öğrenmeye çalışıyordu. Kuşkusuz her yeni yetme gibi, oradaki basit mantığın önerdiği eşitlik ve adalet ülkülerine kendini kaptırmış, komünizmi yıkmaya çalışan yaşıtlarına akıl sır erdirememişti. İnsanlar nasıl bu kadar budala olabiliyorlardı? Ülkeleri kapitalist sistemin alçaklıklarına karşı koyarken, nasıl bazı hainler sırf kişisel çıkarları için bu güzelliği yok etmeye çalışıyorlardı?

Olga böyle düşünmekte haksız sayılmazdı. Çünkü kendi yaşamı gerçekten de masaldan farksızdı. Bolşoy’un ışıltılı dünyasında, prova, temsil, yurtdışı seyahat, para, pul, aşk, meşk, her şey vardı. Gel gör ki, henüz çok genç Olga, bu nimetlerin toplumdaki dağılımından bihaberdi. Sonuçta tarih, ağır ve kıvamlı seyrini kaçınılmaz olarak takip ederek “nepotist” Sovyet imparatorluğunu yere serdiğinde bu süper ülkedeki tüm partililer gibi Olga da sudan çıkmış balığa dönmüştü. Takip eden yıllar büyük acılarla geçmişti. Ailesinin içine düştüğü mali zorluklar, toplumdaki konum kaybediş, yabancı kapitalist vampirlerin ülkeye akın etmesi, her genç kadının bir nevi orospu olup yeni fırsatlardan pay koparmaya çalışması ve insanlık tarihinin gördüğü en büyük sefilleşmelerden biri...

Her ne kadar komünist gençler birliği üyesi ve partili bir ailenin kızı olsa da ve Marksist terminolojiyi derinlemesine bildiğini sansa da Olga’nın hayat hakkında bildikleri sıradan bir 19.Yüzyıl aristokratınınkilerden fazla değildi. Olan biten aleladeliği kabullenemiyor, isyan ediyor, çıldırıyor, tüm hayatının elinden kaymasına dayanamıyordu.

Çok geçmeden Olga kapitalist akınların yerle bir ettiği değerler sistemi içinde kendini çaresiz ve mutsuz, bir başına buldu. Çünkü yeni oluşan hayata katlanamayan babası kendini içkiye vermişti ve intihar kovalamacasını andıran içki serüveninin sonunda “köpek öldüren” türü votkalara kadar düştüğü için ölüp gitmişti. Annesi de ülkede yeni tanışmaya başladıkları ekmek kuyruklarından birinde kalp krizi geçirip ölüverince Olga, Moskova’daki sıcak sulu, kirasız, köhnemiş, mercimek kadar apartman dairesinde bir başına kalakalmıştı.

8.

İşte o noktada büyük bir hata yaptı Olga. Masalsı flörtlerle geçmiş ilkgençlik yıllarından çıkarken uğradığı yoğun ideolojik bombardıman ve toplumdaki dönüşüme ayak uydurma atakları çerçevesinde, gözü “karı” bulmak için dönmüş genç bir Türk mühendisle flört etmeye başladı. Bunda genç mühendisin boyu, posu, tipi, ruh güzelliği filan değildi kuşkusuz etkili olan; çalıştığı müteahhitlik firmasından aldığı dört bin dolardı ne yazık ki... Ülkede ortalama maaşların yüz dolara vurduğu noktada bu inanılmaz paranın cerbezesine kapılmanın ne tür dolaylı bir orospuluk olduğunu ve henüz kirlenmemiş ruhuna ne kötülükler yapacağını bilemiyor, sezemiyordu Olga. Çünkü kapitalist dünyaya karşı o da; “Neden olmasın, belki de onlar haklıydı,”gibisinden müsamahalarla bakmaya başlamıştı maalesef.

Büyük bedeller ödeme noktalarına böyle gelmeye başladı Olga. Yeni sevgilisi Türk mühendisin onu İstanbul’a gezmeye götürme teklifine sevinerek evet dedi. Genç adamın, her tipik Ortadoğulu erkek gibi, soluk, kadınsız, itilmiş, mahrumiyetle dolu, cinsel sakatlıklar mağduru biri olarak, sırf kompleksleri yüzünden onu ülkesine götürdüğünü, onu eşe dosta göstererek hava atma peşinde olduğunu bile hala ayrımsayamıyordu Olga. Ama İstanbul’a ayak bastığı andan itibaren yaşamaya başladığı cehennem duygusu ister istemez hayat yollarında hızlı bir pişme sürecine soktu onu. Her tarafı kaplayan kara kuru, bakımsız, özensiz, kültürsüz, vahşi, mütecaviz, aç erkekler onu hayatında ilk defa bir kadın olarak ayakta kalabilmenin savaşçı ruhu gerektirdiği anlayışına sürükledi.

İstanbul’da “aleladelik çağı” tüm vahşetiyle hüküm sürmekteydi. Açık renk tenli, sarı saçlı tüm yabancı kadınların orospu ya da yeni namlarıyla “Nataşa” olarak görüldüğü ve onlara her türlü aşağılanmanın yaşatıldığı, ilkel, mafiatik, kapitalist cangılın hüküm sürdüğü ortamda Olga tüm dikkatleri üzerinde toplamıştı. Erkek arkadaşı onu terketmiş, “Nataşa” deryası olan, karı kaynayan Rusya’ya, gözü açılmış bir Casanova olarak bir başına gitmeyi tercih etmişti.

Yalnız kaldığı İstanbul’da, namus ve haysiyetini korumak için verdiği mücadeleler esnasında tüm erkek cinsinden nefret etti Olga. Bir partide kendisine gelen mankenlik teklifini kabul ettiğinde bazı ilkel sorunlardan yakayı sıyırmış olabileceğini sandı. Bunda da yanılmıştı çünkü çalışmaya başladığı manken ajansına gazetecisinden, playboyuna, sosyete piçinden, işadamına, pezevenginden, mafya liderine kadar sayısız pislik saldırıyor ve buradan “iş” çıkarmaya çalışıyordu. O dönemde yaşadığı rezalet, pislik, dekadans ve aşağılanmayı Olga bir kitap olarak yazmaya bile başlamıştı. Bunu bir ara yayınlamayı da düşünüyordu.

İşte tam o sırada, kendisine büyük kararlılık ve tahripkar zalimliklerle saldırmaya başlayan iki üç kirli işadamına karşı direnirken Lara ile bir sergi açılışında karşılaşmıştı Olga. Lara vasıtasıyla da Katre’yi tanımıştı. Lara ve Katre; kadın cinsinin tüm yüce özelliklerini kişiliklerinde toplamış bu iki ilahe, Olga’yı yeniden yaşama bağlamıştı. Lara, Olga’nın durumunu anlamış ve hemen olaya müdahale etmişti. Maaşını cebinden ödediği iki bodyguard tutmuş, Olga’yı Katre’nin üst katına taşımış, peşine düşen rezil heriflerden birini kiralık katil tutup bacağından vurdurmuş, iki iş adamının da başını, Katre’nin yardımıyla polisle belaya sokmuştu. Birdenbire Olga’nın çevresinde görünmez bir duvar oluşmuş ve onu korumaya almıştı.

Olga, Lara’dan, sonraki günlerde çok şey öğrendi. Hayatı ve erkekleri tanıdı. Mücadele, dayanışma ve onurun anlamını ona Lara öğretti. Lara onu bir sanat galerisinde eksperlik gerektiren bir işe yerleştirdi. Oradan düzenli maaş alırken, saygın bir toplulukla tiyatro yapma olanağını sağladı. Tüm bu ortamlarda onu korudu ve savundu. Artık iş öyle bir hal almıştı ki, Olga bu ülkeye ve topluma olan nefretini unutmuş, Lara’ya, bu alçaklarla dolu toplumda erdem savaşı veren bu Amazon kadınına duyduğu hayranlıktan dolayı bir yere gitmez ve onun klanından ayrılmaz olmuştu. Lara, Olga’nın idolüydü kısacası. Artık her davranışıyla onun bir kopyesi gibiydi. Lara, Olga ve Katre; kaba topukları üzerinde yükseldiklerinde bir seksenlik olan bu üç ilahenin, haşin rocker kostümleriyle, siyahlar kuşanmış olarak, mahmuzlu çizmeleriyle Beyoğlu’na çıktıklarında çevrelerini saran sefil erkek toplulukları üzerinde yarattıkları dehşet ve hayranlık, başlıbaşına yaşanmaya değer bir duyguydu. Bu, Olga’nın bu ülkede en çok sevdiği şeydi...

Ve o alçaklar, erkek egemen toplumun zirvedeki savaşçıları, hayatta en çok sevdiği üç şeyi Olga’nın elinden almayı başarmışlardı. Lara’yı alçakça öldürmüşler, Katre’yi tutsak etmişler ve bu muhteşem üçlünün erişilmez cerbeze yayan beraberliklerini sonlandırmışlardı. Bu, kadın türünün büyük kaybıydı. Bunun hesabını ne pahasına olursa olsun soracaktı Olga... Ya da Lara’nın ölümünden sonraki en yeni ünvanıyla; “Kraliçe Oreithyia...”

9.

Beklenen gün geldiğinde tüm hazırlıklar tamamlanmıştı. İstanbul surlarının arasında, Yenikapı’da baloya davetlileri alan feribot gerçek bir tarih öncesi yüzer satıh görünümüne bürünmüştü. Davetliler hayal güçlerini zorlayarak çok ilginç kıyafetlere bürünmüşlerdi. Ortalıkta Roma kralları, imparatoriçeler, antik Yunan karakterleri, Ortaçağ şövalyeleri, korsanlar, hayaletler, canavarlar, ecinniler kol geziyordu. Vapurun genel dizaynı da özenle değiştirilmiş Antikite’den kalma bir havaya büründürülmüştü. Davetlilerin arasına karışmış yirmi kadar güçlü kuvvetli ve silahlı erkek Cem’in telimatlarını beklemek üzere sağa sola saklanmış, cep telefonlarıyla haberleşiyorlardı. Vapurun kapakları kalkmak üzereyken ansızın beliren faytondan bozma iki atlı arabayı görünce sevinçle birbirlerine mesaj uçurdular;

“Yavrular kapana giriyor...”

Son ana kadar bekleyen Amazonlar, vapur kapakları kapanırken atlı arabalarından inip alkışlar arasında vapura girmişti. Onlar kapağın üzerinden çılgın sıçrayışlarla birer tanrıça gibi vapura daldıklarında adeta kıyamet kopmuştu. Ortamda bulunan davetliler bir balo için bu kadar emek sarfetmiş olmalarına akıl sır erdirememiş, onları hayranlıkla alkışlamışlardı. Kopan kıyamete doğru yönelip ortamda kimlerin olduğunu anlamaya çalışan Cem, Akha kralı Theseus kostümleri içinde ışıltılar saçıyordu. Hemen yanında Antiope kimliğine bürünmüş Katre vardı.

Herakles kılığındaki Pierre ise o sırada vapurun üst katında bulunuyor ve hava şartlarındaki garipsenecek değişimlerin nedenlerini anlamaya çalışıyordu. Pierre, genç kadınlara kurulan tuzaktan habersizdi. Düşünceleri daha çok bundan sonraki yaşamının nasıl olması gerektiği üzerinde yoğunlaşmıştı. Cem’i tekrar elde etme olanağı var mıydı? Bu, artık ona ve hiçbir anlamda ruhuna yanıtlar veremeyen çıkmaz sokaklarda kaybolmuş hayatına ne tür bir sağaltım getirebilirdi?... Pierre amaçsızlık, yadsıma ve buhranlarla bakıyordu artık tükenişe geçmiş yaşamına... Yanlış, yanlış, çok yanlış bir şeyler olup bitiyordu yaşamında ve tüm toplumun yeni yaşamında... Bunlar kötü işaretlerdi...

O sırada rüzgar durulmuş, denizin üstü çarşaf gibi olmuş, martılar, kuşlar avaz avaz bağırmaya, kafaları koparılıyormuşçasına sesler çıkarmaya başlamışlardı. Doğada garip olan bir şeyler vardı. Aşağıdaki seslere dönüp baktı Pierre... Amazonas Çiftliği’nden hatırladığı ışıltılı ilahelerin savaş kuşamlarıyla arenaya girdiğini gördüğünde hayretten donakaldı... Besbelli ki ortalık karışacaktı. Kadınların Cem’e saldıracaklarını ve “zavallı Cem”e zarar vereceklerini düşündü Pierre. Ona yardıma gitmeliydi...

Atlarının üzerinde doğrulmuş Kraliçe Oreithyia (Olga), Melanippe(Melda), Pantariste(Petra), Tecmessa(Zara), Molpadia(Maya), Alcippe(Leyla) kadın cinsinin tüm azamet, görkem ve zarafetini yansıtıyorlardı. Kalabalık büyülenmişçesine iki yana açıldı. Erkek egemen dünyanın erişilmez ikonu Theseus ve adamları sinmiş, susmuş, olacakları bekliyorlardı. Genç ilaheleri ilk anda tanımışlar, olacakları tartmaya çalışıyorlardı. Ne yazık ki, bir kez daha tuzağa düşmüş, nihai hesaplaşma için burayı seçmişti kadınlar. Cem, özgüvenle gülümsüyor, kendiyle gurur duyuyordu. Kalabalık arasındaki yirmi kadar el, bellerindeki, ortama uygun olarak kuşanılmış antikiteden kalma silahlara davranmış işaret bekliyordu.

Vapur açık denize doğru yol alıyordu. Katılımcılar tüm olanların mizansenin bir parçası olduğunu sanıyorlardı.

Kaderin cilvesi mi Cem’in oyunu mu bilinmez; o sırada fonda Thelma & Louise filminin “soundtrack”ı çalmaktaydı...

10.

Pierre heyecanla, yapayalnız olduğunu sandığı Cem’e yardıma koşmaya hazırlanırken kulağında bir çınlama oluştu... Gür bir kadın sesi duydu sanki ardından...

Çok uzaklarda, yüzlerce mil ötede gökyüzünde bir savaş başlamıştı sanki. Gökgürlüyor, şimşekler çakıyor, ansızın her taraf aydınlanıyor, karanlıklar içinde ışıklı yollar açılıp sanki insanoğlunun tepesine lanet indiriyordu.

Pierre, bu sesi tanıdı. Ürperdi. Korktu. Paniğe kapıldı. Büyük bir felaket geliyordu. Bu, Olimpos tanrılarının birbirleriyle kavgaya tutuştuklarından başka bir anlama gelemezdi. Bulundukları yerde deniz sütliman, hava durgun, etraf sessizdi. Sadece martılar kuşlar çıldırmışlar gelecek felaketi haber veriyorlardı. Hemen Cem’i alıp buradan kaçmalıydı Pierre. Koşarak köprünün üstüne geldi.

Kraliçe Oreithyia, kadın savaşçıları ve Cem karşı karşıyaydı. Katre, Cem’in tam arkasında duruyordu. Cem’in yalnız ve çaresiz durumda olduğunu sandı Pierre. Koşup ona yardım etmeye hazırlanıyordu ki, Cem’in mağrur bir komutan gibi elini havaya kaldırdığını gördü... Bir anda tepeden tırnağa silahlı kuşamlı yirmi adam belirdi kadınların çevresinde. Oreithyia şaşkınlıkla geri çekildi.

“Vay alçak!” diye bağırdı dişlerini sıkarak.

“Aman tanrım, artık bizi tanrıların lanetinden kimse koruyamaz!” diye kendi kendine mırıldandı Pierre.

Kendini yokladı. Ne yapması gerektiğini düşündü. Bir karar veremedi. Tuzağa düşürülmüş, soylu kadınlara yirmi kuşamlı adamla beraber saldırmak ağırına gidiyordu. Onun aslında tek istediği Cem’i alıp, çekip oralardan gitmek, bir daha hiç kimseyi görmemekti...

Vahşi erkek kalabalığı pırıl pırıl ilahelere naralar atarak saldırırken ve ilk kılıç şakırtıları ortalığı şiddete boğmuşken Pierre yine o garip, gür kadın sesini duydu.

“Hiç merak etme Herakles! Ben bu lanet yeri tümüyle helak edeceğim. Ama seni ve Theseus’u hayatta bırakacağım! Bundan öyle bir acı çekeceksiniz ki; ruhlarını ve gövdelerini harab edip durduğunuz kadınlarınızın tüm kadim hesapları, sonsuza kadar kapanacak... Kadınlarını yok eden sizler artık birbiriniz düzerek yaşayacak ve her gelen gün yeni acılara uyanacaksınız!”

“Kimsiniz siz!” diye korkuyla haykırdı Pierre.

“Ben Dike; Zeus ile Themis’in kızı. Kıssas ve adaletin kadın tanrısı. Bu bakımdan, Zeus’un yardımcısı. Beni Hesiodos’tan sor!”

“Ama biz ne yaptık ki?”

“Sizin günahınız büyük. Siz kadınlarınızı saymadınız. Siz tanrıların işlerine karıştınız. Sizi de yok etmek isterdim. Ama bunu tercih ettim. Ölüm size ödül olurdu. Siz hayatta kalacak ve kadınsızlığın acılarını çekeceksiniz. Birbirinizi lime lime edeceksiniz. Bu da sizin sonsuz tragedyanız olacak!”

Aynı esnada soylu ilaheler insanlığın tüm lanetiyle çarpışıyorlardı. Kraliçe Oreithyia ilk anda iki sefili indirdi. Pantariste çevresini sarmış dört serseriyle boğaz boğazaydı. O bela içinde birinin karnını deşmeyi başardı. İlk önce Tecmessa düştü. İki sefil onu arkasından hançerlemişti. Ardı sıra çığlık çığlığa kılıcıyla dört alçağa saldıran Alcippe’yi doğradılar. Sonra Melanippe saldıran altı adam onu yere düşürdü. Bir koyun gibi boğazladılar dünyalar güzeli Melanippe’i. Kızıl kanları antikitenin tüm topraklarını lanetliyordu adeta. İş gerçek bir katliama dönüşmek üzreydi. Her şeye rağmen, hiç değilse Hippolyte’in kanı yerde kalmasın diye geri çekilip okunu gerdi Molpadia. Doğruca Theseus’a nişan aldı. Onu kalbinden vuracağından emindi. Oku bıraktığı anda Antiope sevgilisinin önüne atıldı. Antiope kalbinden vurulup düştü. Theseus kurtuldu. Olay tam bir tragedya halini almıştı. Felaket giderek insanlığın tragedyası haline dönüşmekteydi.

“Sevgilim...” diye fılsıldadı ağzının kenarından kanlar boşalır ve son nefesini verirken Antiope.

Atılıp ona sarıldı Theseus. “Sakın ölme sevgilim!” diye haykırdı.

“Yanlış, her şeyi yanlış yaptık, tanrılar bizi affetmeyecek Theseus!” diye mırıldanıp son nefesini verdi Antiope.

Theseus çılgına döndü. Bir panter gibi kalabalığı yarıp Molpadia’ya atıldı. Tek bir vuruşla başını gövdesinden ayırdı güzeller güzeli Molpadia’nın. Uzun saçlarından tutup kesik başı havaya kaldırdı.

“Lanet olsun size! Lanet olsun size!” diye haykırdı.

Pantariste üstüne yürüdü Theseus’un. Kılıçları havada çarpıştığında yıldırımlar çaktı. O anda dokuz adam sardı çevresini Pantariste’nin. Onu lime lime ettiler.

Kraliçe Oreithyia yapayalnız kalmıştı. Dişi bir aslan gibi çarpışıyordu. Theseus ve adamları Oreithyia’nın üstüne yürüdüler. Soylu kadın ruhunun tanrıçalarla yarışabilir güzellikteki ikonası bir terminatöre dönüşmüş önüne geleni doğruyordu. Ayakta kalan son kadın hala çarpışıyordu. Hep birlikte saldırdılar efsane Kraliçe’nin üzerine. Herakles onlara yetişmeye hiç değilse Kraliçe Oreithyia’yı kurtarmaya çalışıyor, çıldırmış kalabalığı yarmaya uğraşıyordu. En önde Theseus vardı. Efsane, tanrısal güzellik, ilahelerin son temsilcisi yere yıkıldı. Atıldı öne Theseus. Üzerine çöktü. Kamasını çıkardı. Onu bir koyun gibi boğazlayacaktı. O anda sanki kıyametler koptu. Yer gök sarsıldı. Büyük bir patlama sesi duyuldu. Gökte ışıklar yandı söndü. Theseus’un kaması Kraliçe Oreithyia’nın boğazına inip kızıl bir kan Theseus’un yüzüne fışkırırken tarihin beklediği en büyük deprem başgösterdi. Yer alt üst oldu. Karalar birbirine kavuştu. İkiyüz metreyi aşan bir tsunami arkaik platoya doğru hücum etti. Herakles koşup Theseus’u yakaladı. Kolundan çekip onu denize attı.

“Dike burayı mahvedecek kaç, canın için kaç!” diye haykırdı Herakles.

Kendi de arkasından atladı. Çılgıncasına kıyıya yüzmeye çalışıyorlardı

O sırada tsunami gemiyle buluştu. Yer gök delicesine sallandı. Her yer tuzla buz, toz ve kül oldu. Tek bir canlı kalmadı.

Dev tsunami dalgası tam zirvesine alıp kıyıya taşıdığı Herakles ve Thesues’u capcanlı bir halde bir tepenin üzerine oturttu. Karaya ulaşabilmiş iki kişi, Herakles ve Theseus, altüst olmuş birbirine kavuşmuş karalar üzerinde yükselmiş tüm havzaya bakıyorlardı. Kulaklarına o ses geldi yine:

“İşte yerin dumanı ocak dumanı gibi tütüyor. Tüm kadınlarınızı yok ettiniz. Hayattasınız ve bundan sonra başbaşasınız. Birbirinizle yatıp kalkacak, aşağılanma ve acının en büyüğünü her gün her gece birbirinize yaşatacaksınız.”

İstanbul, 2 Eylül 2000

Click or select a word or words to search the definition