Nasreddi̇n Hoca Fikralari

1. Adam Olmanın Yöntemi Nedir? 
Günün birinde Hoca'nın da içinde bulunduğu topluluktan birisi; 
“Hocam, adam olmanın yöntemi nedir?” deyince; Hoca Efendi, adamın nefes almasına 
bile fırsat vermeden; 
“Canım, bunu bilmeyecek ne var, elbette kulaktır.” der.  
Fakat  Hoca,  arkadaşlarının  "kulaktır"  cevabından  pek  bir  şey  anlamadıklarını  anlayınca 
açıklama yapma gereğini duyar: 
“Aa!. . Bunu bilemeyecek ne var? Herhangi bir adam konuşurken onu can kulağı ile 
dinlemeli; bu arada kendi ağzından çıkanı kendi kulağı duymalıdır.” 
 
2. Allah’ın Rahmetinden Kaçılmaz 
Günün birinde bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaktadır. Elbette yağmur yağdığı vakit ya 
koşulur,  ya  da  bir  yerlere  sığınılır.  Nasreddin  Hoca  da  yağmurun  yağışını  ve  sokakların 
yalnızlığını pencereden seyrederken bir de bakar ki yağmurdan kaçan bir adam… Hoca biraz 
dikkatli baktığında bunun bir komşusu olduğunu anlar ve pencereyi açarak; 
 
“Komşu, komşu, utanmıyor musun, niçin Allah’ın rahmetinden kaçıyorsun?” deyince 
adam koşmayı bırakır ve yavaş yavaş evine doğru gider. Bu arada adamın da ıslanmadık yeri 
kalmaz.  
 Ertesi gün hava yine yağmurludur. Bu defa Hoca Efendi alışveriş için sokağa çıkmıştır. O, işini 
bitirip  de  hızlı  adımlarla  evine  doğru  giderken  bir  gün  önceki  komşusunun  evinin  önünden 
geçer. Bu sefer komşusu; 
 
“Hoca Efendi, Hoca Efendi, sen dün bana ‘Allah’ın rahmetinden kaçılmaz. ’ demiştin; 
bak şimdi kendin kaçıyorsun.” deyince, Hoca komşusuna doğru döner ve; 
 
“Be adam! Ben Allah’ın rahmetinden kaçmıyorum, Allah’ın rahmetini çiğnememek için 
koşuyorum.” der.  
 
3. Altın Olsa Ne, Taş Olsa Ne  
Bir  yolculuk  sırasında  Nasreddin  Hoca’nın  yolu  bir  ile  düşer.  Hoca  orada  bazı  garipliklerle 
karşılaşır. Bunlardan biri de bazı evlerin üzerine bayrak dikilmesidir. Hoca sözü bir punduna 
getirerek sorar: 


 
“Yahu, bazı evlerin üzerinde bayrak asılı, bunun sebebi nedir?” deyince hep bir ağızdan; 
 
“Hocam, o bayrak asılı evlerde küp dolusu altın vardır.” derler.  
Bayrak dikmenin sebebini öğrenen Nasreddin Hoca, günün birinde çarşıdan kocaman bir küp 
alarak  kalmakta  olduğu  eve  gelir.  Sonra  da  küpün  içerisini  çakıl  taşlarıyla  doldurur.  Yine 
âdetmiş, evinde altın olanlar, küplere karşı sohbet ederlermiş. Sıra Nasreddin Hoca’ya gelince 
bakmışlar ki küpün içerisinde altın yerine çakıl taşları dolu… Misafirlerden birisi; 
 
“Hoca Efendi, bu nasıl iş, senin küpünde altın yerine çakıl taşları dolu.” deyince Hoca; 
 
“Yahu komşular neye üzülüyorsunuz, küpte yattıktan sonra altın olsa ne, taş olsa ne? 
Fark eden ne ki?” der.  
 
 4. Ayaklarını Dörde Çıkarabilirim 
Nasreddin  Hoca’dan  hoşlanmayan  komşularından  birisi  günün  birinde  onu  yolu  üzerinde 
durdurur ve bilmiş bilmiş konuşmaya başlar: 
 
“Hoca  Efendi,  senin  için  ‘Evliya  oldu,  erdi’  diyorlar.  Doğrusu  inanmadım,  eğer 
kerametin varsa benim dört ayaklı eşeğimi iki ayaklı yap da inanayım.” der.  
 Adamın sözlerine sinirlenen Nasreddin Hoca; 
 
“Be adam, ben eşeğin ayaklarını dörtten ikiye indirebilir miyim, bilmem. Fakat sen biraz 
daha konuşursan senin ayaklarını dörde çıkarabilirim.” deyiverir.  
 
5. Aynı Merdiveni Kullandı  
Günün  birinde  Nasreddin  Hoca,  Akşehir’i  ziyaret  eden  bir  papazla  tanışır.  Papaz,  Hoca’nın 
ününü daha önce duyduğu için onu denemek ister ve; 
 
“Hoca  Efendi,  bana  söyler  misin,  Peygamberiniz  Hazreti  Muhammed  Miraç’a  nasıl 
yükseldi?” diye sorar.  
Sorudaki inceliği anlayan Hoca da Papaz’a bir soru sorar: 
 
“Papaz Efendi, Papaz Efendi! Sizin Peygamberiniz Hz. İsa göğe yükselmedi mi?” 
 Papaz şaşkın vaziyette ne diyeceğini düşünürken, Hoca hemen cevabı yapıştırır: 
 
“Peygamberimiz  Hazreti  Muhammed,  Miraç’a  giderken  sizin  Peygamberiniz  Hazreti 
İsa için hazırlanan merdiveni kullandı.” 
 


 
6. Aynı Yaştayız 
Arkadaşları zaman zaman Nasreddin Hoca’ya takılırlarmış, çünkü onun cevaplarından hisse 
çıkarırlarmış. Gene böyle bir günde Hoca’ya; 
 
“Hoca Efendi, sen mi büyüksün, yoksa kardeşin mi?” diye sorarlar.  
Hoca  arkadaşlarının  yine  kendisine  takıldıklarını  anlayınca  şöyle  bir  düşündükten  sonra 
gülümseyerek şu cevabı verir: 
 
“Geçen  yıl  anneme  bu  soruyu  sormuştum,  o  da;  ‘Kardeşin  senden  bir  yaş  küçük.’ 
demişti. O zamandan bu yana bir yıl geçtiğine göre şimdi aynı yaştayız.” 
 
7. Bahardan Hoşnut Olmayan Var mı? 
Hoca  ve  arkadaşları  bahar  mevsiminde  bir  çınarın  altında  oturmuş,  çaylarını  içerlerken 
aralarından biri Hoca'yı sözüm ona imtihan etmek ister: 
“Yahu Hocam, bu insanlar yaz aylarında sıcaktan, kış aylarında ise soğuktan şikâyet 
ederler; sizce bu şikâyetin sebebi nedir?” Hoca bu, hemen cevabını veriverir: 
“Komşu, komşu, sen onlara kulak asma, bak içinde yaşadığımız bahardan hiç hoşnut 
olmayan var mı? Sen hayatını yaşamaya devam et.”  
 
8. Bana Görünme de Kime Görünürsen Görün 
Ahbapları Hoca’yı çirkin bir kadınla evlendirirler. Akşam olunca Hoca evlendirildiği kadını 
görünce  şaşkınlığını  gizleyemez  ama  yapacağı  da  fazla  bir  şey  yoktur.  Sabah  olunca,  Hoca 
evden ayrılırken hanımı sorar: 
 
“Hoca Efendi, yakınlarından kime görüneyim, kime görünmeyeyim?” 
Bu söz karşısında Hoca; 
 
“Hanım hanım, bana görünme de kime görünürsen görün.” deyiverir.  
 
9. Başını Pencerede Unutmasın 
Hemşerileri bazen candan, bazen de sahte olarak Hoca’ya saygı gösterirler. Günün birinde sahte 
saygı gösterenlerden biri Hoca’yı evine davet eder. Hoca da konumu gereği davete gider. Gider 
gitmesine de eve yaklaşınca ev sahibinin başını pencereden içeriye doğru çektiğini görür.  


Hiçbir şey olmamış gibi evin kapısına çalan Hoca; 
 
“Komşu, komşu ben geldim.” deyince, kapının arkasından değiştirilmiş bir ses duyulur: 
 
“Ah  Hocam,  ah!  Evin  sahibi  buradaydı,  az  önce  gitti,  bensizin  geldiğinizi  söylerim, 
mutlaka çok üzülecektir.”  
Hoca bu söz karşısında iyice sinirlenir ve; 
 
“Ev sahibine söyleyin, bir daha bir yere giderken başını pencerede unutmasın.” der.  
 
10. Belki de Barışmışlardır 
Nasreddin  Hoca  evinin  bahçesindeki  ağacın  gölgesinde  namaz  saatini  beklerken  telaşlı  bir 
şekilde kapısının tokmağına vurulduğunu işitir. Hoca, kapıyı açınca komşusunu görür ve; 
 
“Buyur komşu, nedir bu telaşın?” deyince komşusu; 
 
“Sorma Hocam, karımla baldızım saç saça, baş başa dövüşüyorlar.” der.  
Bunun üzerine Hoca merakla; 
 
“Komşu, ayıramadın mı?” deyince, komşusu sızlanarak cevap verir: 
 
“Ne mümkün Hocam, bırak ayırmayı yanlarına bile yaklaşamadım.”  
 
“Pekiyi, bu hanımlar ne diye kavga ediyorlar?” deyince komşusu; 
 
“Bilmiyorum Hocam!” der.  
 Hoca bir defa daha sorar: 
 
“Sakın, ‘sen yaşlısın, ben yaşlıyım’ diye kavga etmesinler?” deyince komşusu; 
 
“Yok Hocam, yok başka bir konuda kavga ediyor olmalılar!” der.  
 Bunun üzerine Hoca rahat bir şekilde konuyu çözüverir:  
 
“Komşum, o zaman telaşlanmaya gerek yok! Konu yaş değilse çabucak barışırlar, belki 
de şimdiye barışmışlardır bile.” der.  
 
11. Ben de Birisini Tıraş Ediyorlar Sanmıştım 
Nasreddin Hoca tıraş olmak için berber koltuğuna oturduğunda ustanın olmadığını anlar, fakat 
iş işten de geçmiştir. Çünkü berber çırağı çoktan Hoca’yı tıraş etmeye başlamıştır bile. Berber 
çırağının hareketleri, aletleri kullanmadaki beceriksizliği artınca Hoca’nın da keyfi kaçar.  


Tam bu sırada komşu dükkândan garip garip sesler gelmez mi? Sanki orda bir öküz böğürüyor. 
Hoca, berberi biraz oyalamak için; 
 
“Bu ses nedir?” deyince berber çırağı; 
 
“Önemli bir şey değil, komşumuz nalbanttır; herhâlde öküze nal çakıyor.” der.  
 Bu sözleri işiten Hoca rahatlar; 
 
“Oh, çok şükür, ben de birisini tıraş ediyorlar sanmıştım.” der.  
 
12. Ben Senin Delikanlılığını da Bilirim 
Günlerden bir gün Nasreddin Hoca, alışveriş yapmak için şehre gidecektir.  
Ahırdan eşeğini çıkarır, evin önüne getirir. Şehirden siparişi olan komşular Hoca’nın başına 
toplanırlar.  
Hoca,  eşeğine  binmeye  çalışır,  fakat  her  çaba  boşunadır.  Bir  kez  daha  denemek  ister  "Ha 
gayret”  deyip  bir  daha  eşeğin  üstüne  sıçrar  ama  bu  kez  de  eşeğin  üzerinden  öbür  tarafına 
düşüverir.  
Komşuları Hoca’nın gayretlerinin bu şekilde bitmesine bir taraftan üzülürler, bir taraftan da 
ellerinde olmadan gülmeye başlarlar.  
Bu durum karşısında canı iyice sıkılan Hoca komşularına dönerek; 
 
“Yahu  komşular,  benim  delikanlılığımı  görmediniz.  Ben,  bir  sıçrayışta  değil  eşeğe 
binmek damın üzerine bile atlardım.” der.  
Hoca, böyle der demesine de bir yandan da kendi kendine; 
 
“Hey gidi Hoca, ben senin delikanlılığını da bilirim.” deyiverir.  
 
13. Ben Senin Düğün Evinden Gelişini de Hatırlarım 
Nasreddin Hoca akşam üzeri evine gelince hanımının suratının asık olduğunu görür ve sorar: 
 
“Hanım, hayırdır, ne oldu sana?” 
Hanım daha da üzgün bir tavırla cevap verir: 
 
“Daha ne olsun Hoca, sana söylemiştim ya!” 
 
“Neyi söylemiştin hanım, adamı meraklandırma!”  


 
“Biliyorsun ya, bizim komşu hastaydı. . .” 
 
“Eee. . . Ne olmuş bizim komşuya?” 
 
“Sizlere ömür, komşu ölmüş!” 
Hoca şöyle bir kafasını kaşıdıktan sonra; 
 
“Hanım,  komşumuza  Allah  rahmet  etsin;  fakat  ben  senin  düğün  evinden  gelişini  de 
hatırlarım!” der.  
 
14. Ben Zaten İnecektim 
Günün birinde Hoca Efendi pazara gitmek için eşeğine biner ve yola koyulur. Bir süre gittikten 
sonra  eşek  huysuzlanır  ve  ardından  hoplayıp  zıplamaya  başlar.  Derken  Nasreddin  Hoca  da 
eşekten  düşüverir.  Düşer  düşmesine  de  çevresine  toplanan  çocuklar  toplu  hâlde  bağırmaya 
başlarlar: 
 
“Nasreddin Hoca eşekten düştü, Nasreddin Hoca eşekten düştü.” 
 Hoca, şöyle bir sağına soluna baktıktan sonra büyüklerden kimselerin olmadığını görünce eşe 
dosta rezil olmamak için; 
 
“Çocuklar, eşekten düşmedim, ben zaten eşekten inecektim.” deyiverir.  
 
15. Bilen Var Bilmeyen Var, On Altısı Bir Kile  
Hoca, günün birinde başını alıp kırlara gezmeye çıkar. Epeyce dolaştıktan sonra nasıl olduysa 
önünden geçmekte olan bir tavşanı yakalar. Tavşanı hemen yanında bulunan heybenin gözüne 
koyar ve evine dönmeye karar verir. Hoca’nın amacı, tavşanı eşine dostuna gösterip onların 
tanıyıp tanımadıklarını öğrenmektir. Komşularına haber göndererek; 
 
“Bu akşam bize gelin, sizlere tuhaf bir yaratık göstereceğim.” der.  
Hoca’nın hanımı da çok meraklı biridir. Heybeyi açar, fakat açmasıyla beraber tavşan heybenin 
gözünden zıplayarak kaçıverir.  
 
“Eyvah, Hoca buna çok kızacak!” diye düşünüp dururken aklına bir fikir gelir. Aceleyle 
karşısındaki rafta duran buğday tasını heybenin gözüne kor ve ağzını sıkıca bağlar.  
Akşam olur. Davetliler bir bir Hoca’nın evine gelirler. Herkes merakla bir şeyleri beklemeye 
koyulur. Derken Hoca, heybeyi eline alır, ağır aksak açmaya çalışır. Fakat bu sırada buğday 
ölçeği”Pat!”  diye  yere  düşüvermesin  mi?  Herkesin  birbirine  şaşkın  şaşkın  baktığı  bir  anda 
Hoca, hemen söze girer ve; 
 
“İşte arkadaşlar;bilen var, bilmeyen var. Bunun on altısı bir kile eder!” deyiverir.  


 
16. Biliyorsun Savurganlığı Sevmem 
Nasreddin  Hoca  ateş  yakacaktır.  Belli  ki  hanımı  da  yemek  yapma  hazırlığındadır.  Hoca, 
duvarda asılı olan körüğü alır ve ateşi körüklemeye başlar, işini bitirdikten sonra da körüğün 
ağzını iyice bağlayarak yerine asar. Bütün bu olanlara bir anlam veremeyen Hoca’nın hanımı; 
 
“Yahu Hoca Efendi, bu körüğün ağzını niçin bağlıyorsun?” der.  
 Hoca bu, lafın altında mı kalır; 
 
“Yahu  hatun,  bunu  bilmeyecek  ne  var?  Eğer  körüğün  ağzını  tıkamasam  içerisindeki 
hava uçup gidecektir. Biliyorsun ben savurganlığı sevmem.” der.  
 
 17. Bir Gram Bal İçin Birkaç Kilo Odun Yiyemem 
Bir dostu Nasreddin Hoca’ya birkaç kilo keçi boynuzunu hediye getirir ve; 
 
“Hocam, çam sakızı çoban armağanı, bizim oralarda olanlardan sana hediye getirdim.” 
der.  
 Hoca Efendi, keçi boynuzlarını ve dişlerini şöyle bir kontrol ettikten sonra; 
 
“Sağ ol komşu, bir gram bal için bir birkaç kilo odun yiyemem.” der.  
 
18. Bir Yanına da Keten Ekeyim 
Hoca, her zaman tıraş olduğu berberin dükkânına vardığında ustanın gelmediğini görür, fakat 
tıraş da olması gerekmektedir. Ne yapsın kalfanın koltuğuna oturur. Kalfa, Hoca’nın yüzünü 
şöyle güzelce sabunladıktan sonra usturayı her kullanışından sonra kopardığı pamuğu Hoca’nın 
yüzüne yapıştırır. Bir pamuk, iki pamuk derken Hoca’nın bir yanağı bembeyaz olur. Yüzünün 
kesilmesine daha fazla dayanamayan Hoca koltuktan kalktığı gibi cübbesini giyer ve kavuğunu 
başına geçirir. Bu durum karşısında şaşıran kalfa; 
 
“Hocam, nereye böyle daha tıraşın bitmedi.” deyince Hoca; 
 
“Aman oğlum, görmüyor musun yüzümün bir tarafına pamuk ektin, izin verirsen öbür 
yanına da ben keten ekeyim.” der ve yavaş yavaş berber dükkânından ayrılır.  
 
19. Birinin de Bininin de Tadı Aynı Değil mi? 
Hoca  günün  birinde  Akşehir’deki  bağına  üzüm  kesmeye  gider.  Kestiği  üzümleri  bir  sepete 
doldurduktan sonra eşeğine binerek evinin yolunu tutar. Bağ dönüşü karşılaştığı mahallenin 


çocukları Hoca’nın eşeğinin başını tutarlar; 
 
“Hocam üzüm, Hocam üzüm…” demeye başlarlar.  
Hoca üzümü vermeden geçmenin mümkün olmadığını anlayınca sepetten çıkardığı bir salkım 
üzümü çocuklar arasında paylaştırır. Çocuklar dağıtılan üzümü az bulurlar. İçlerinden biri;  
 
“Hocam, bu ne, bu kadar çocuğa bir salkım üzüm yeter mi?” der.  
Hoca daha fazla vermek istemez ama çocukları da kırmak istemez; 
 
“İyi de çocuklar, bunların hepsi aynı bağın üzümü. Birinin de bininin de tadı aynı değil 
mi?”deyiverir.  
 
20. Bizim Akşehir’de Araba Tekerine Bile Bakmazlar 
Nasreddin Hoca bir Ramazan ayının yaklaştığı günlerde doğduğu Sivrihisar’daki yakınlarını 
ziyarete  gider.  Şehrin  girişine  vardığında  bir  de  ne  görsün,  herkes  toplanmış  gökyüzünde 
Ramazan ayı doğacak mı, doğmayacak mı, ona bakıyor. Hoca dayanamayıp; 
 
“Hayırdır, neye bakıyorsunuz?” deyince, halk toplu hâlde; 
 
“Ramazan ayına bakıyoruz.” der.  
Bunun üzerine Nasreddin Hoca; 
 
“Yahu hemşerilerim, bizim Akşehir’de bunun araba tekeri gibi olanına bile bakmazlar, 
siz incecik ayı göreceğiz diye vaktinizi boşa harcıyorsunuz!” der ve yoluna devam eder.  
 
21. Bizim Eve de Uğrardı 
Nasreddin  Hoca’nın  hanımı  olmak  zor  mu  zor;  geleni  olur,  gideni  olur.  Hoca’nın  hanımı 
gündüzleri hep komşuları tarafından ev oturmalarına çağırılır. Gitse olmaz, gitmese olmaz, ne 
de olsa Hoca hanımı… Belki de Hoca hanımı olmanın verdiği sorumluluktan dolayı kimsenin 
gönlünü kırmaz ve davetlere gider.  
Hanımının çok gezdiğini bilen bir komşusu günün birinde Hoca’ya; 
 
“Hocam, yanlış anlamayın ama senin hanım galiba çok geziyor…” der.  
 Nasreddin Hoca, komşusunun sözü nereye getirmek istediğini bildiği için; 
 
“Adam sen de! Eğer senin dediğin gibi çok gezmiş olsaydı arada sırada bizim eve de 
uğrardı!” deyiverir.  
 


22. Bizim Mollalar Horul Horul Uyuyorlar 
Nasreddin Hoca mollalarına Kudurî [dinî kitap] okuturken yanına bir kadın gelir ve; 
 
“Hocam, çocuğum hiç uyumuyor, bana bir muska yazıversene.” der.  
 Hoca da; 
 
“Al  bu  Kudurî’yi,  çocuğun  yatağının  yüksekçe  bir  yerine  koy.”  deyince  kadın 
dayanamaz; 
 
“Hocam, Kudurî, muska mıdır?” diye sorar. Hoca da;  
 
“Kudurî,  muska  mıdır,  değil  midir  bilmem,  ama  ne  zaman  okumaya  başlasam  bizim 
mollalar horul horul uyuyorlar.” der.  
 
23. Borç Para İsteme 
Nasreddin Hoca bir gün yolda giderken arkadaşlarından biri yanına yaklaşır ve Hoca’ya; 
 
“Hocam, senden bir isteğim var. . .” diye söze başlar.  
Hoca, arkadaşının niyetini hemen anlar; kendi kendine; “Mutlaka yine para isteyecektir.” diye 
düşünür ve ona; 
 
“Benim de senden bir arzum var, gel ilk önce sen onu yerine getir, sonra ben seninkini 
dinleyeyim.” der. Arkadaşı; 
 
“Peki Hocam, nedir benden isteğin?” deyince Hoca; 
 
“Ne olursun, benden borç para isteme de ne istersen iste.” deyiverir.  
 
24. Boşuna Tıkamamışlar Senin Ağzını 
Bir  yaz  günü  öğle  sıcağında  Nasreddin  Hoca,  komşu  köye  gitmektedir.  İşi  acele  olmalı  ki, 
ikindinin serinliğini beklememiştir. Bir yandan güneş tepeden yakar, bir yandan da susuzluk 
içini kavurur. Dili damağına yapışmak üzere iken yolu bir çeşmeye uğrar.  
 Olacak  bu  ya,  adamın  birisi  de  ‘su  boşa  akmasın’  diye  çeşmenin  oluğuna  ağaç  parçası 
tıkamıştır.  
Hoca, oluğu tıkayan ağaç parçasına var gücüyle asılır, asılır, bir iki denemeden sonra tıpayı 
çıkarıverir.  Çıkarır  çıkarmasına  da  çıkarmasıyla  birlikte  basınçlı  su  Hoca’nın  üstünü  başını 
ıslatır. Bütün bu olan bitenlere kızan Nasreddin Hoca, suyun karşısına geçerek; 
 
“Boşuna tıkamamışlar senin ağzını… Demek ki, hak etmişsin!” der.  


25. Bu Adam Dediğini Yapar 
Nasreddin Hoca bir gün cami çıkışında cemaatten birisiyle tanışır. Birbirlerine hâl hatır sorarlar, 
sohbeti ilerletirler. Hoca, adamın hoşuna gider. Adam; 
 
“Hocam, sen çok hoşuma gittin; bugün akşam bizim fakirhaneye buyur da beraber tuz 
ile ekmek yiyelim.” der.  
 Nasreddin  Hoca  akşama  doğru  yemek  vakti  gelince  adamın  evine  varır  ve  sohbeti 
koyulaştırırlar. Derken sofra kurulur, ortaya da güzel bir sini konulur. Sininin üzerinde ise tuz 
ve  ekmekten  başka  hiçbir  şey  yoktur.  Hoca,  yemeklerin  gelmediğini  zannederek  sohbeti 
sürdürünce ev sahibi Hoca’yı sofraya davet eder: 
 
“Hocam, soframıza buyurun.” 
Tam sofraya oturdukları sırada kapıya bir dilenci gelip ev sahibinden ekmek istemez mi? Ev 
sahibi her ne kadar,”Hadi hadi, Allah versin” deyip uzaklaştırmak isterse de dilenci bir türlü 
gitmez. Bu duruma kızan ev sahibi, pencereden kafasını çıkararak dilenciye bağırmaya başlar.  
 
“Defol git, bak, şimdi gelirsem, kafanı kırarım!. .” 
Bu sırada tuzu ekmeğe katık etmekte olan Nasreddin Hoca yerinden kalkıp dilencinin yanına 
gider ve ona; 
 
“Aman arkadaş, çabuk buradan kaç; vallahi bak bu adam dediğini yapar, kafanı filan 
kırar, maazallah” der.  
 
26. Bu da Hoca’nın Atışı 
Nasreddin Hoca, sağda solda “Ben şöyle yay çekerim, şöyle ok atarım.” diye konuşur durur. 
Bunun gerçek olup olmadığını anlamak isteyen gençler onu yarışmaya davet ederler.  
Hoca, ilk okunu atar, ama hedefin çok uzağına düşer. Çevreden gülüşme sesleri artınca Hoca; 
 
“Bu bizim subaşının atışı; o, oku böyle atar.” der.  
İkinci olarak oku attığında, hedefi yine vuramaz, yine gülüşme sesleri arasında Hoca; 
 
“Bu da bizim Kadı Efendi’nin atışı…” der.  
Üçüncü olarak oku atan Hoca hedefi vurunca; 
 
“Bu da Hoca’nın atışı…” deyiverir.  
 
 


27. Bugünlerde Ay Alıp Satmadım 
Nasreddin Hoca bir gün pazarda dolaşırken yanına bir adam yaklaşır ve; 
 
“Hocam, bugün ayın kaçı?” der.  
Hoca, adamın niyetini anlamış olmalı ki; 
 
“Arkadaş, bugünlerde hiç ay alıp satmadım, bilmem.” cevabını verir.  
 
28. Bunlardan Daha İyi Bir Şahit Bulunabilir mi? 
Nasreddin  Hoca’nın  Akşehir  kadısı  olduğu  zamanda  makamına  bir  adam  girer.  Bu  adamın 
sıkıntısı olduğu hareketlerinden kolaylıkla sezilmektedir. Hoca; 
 
“Anlat, bakalım, nedir derdin?” dediğinde adam; 
 
“Kadı Efendi benim bir tamburam vardı, onu filan adam çaldı, ondan davacıyım.” der.  
Kadının emri üzerine davalı huzura çağırılır. Kadı; 
 
“Sen bu adamın tamburasını çaldın mı?” deyince adam; 
 
“Hayır,  Kadı  Efendi  bu  tambura  benim  babamdan  kalmıştır,  istersen  şahitlerimi 
getirebilirim.” der.  
Kadı’nın emri üzerine şahitler davet edilir ve onlardan birincisine; 
 
“Tamburanın sahibi kimdir?” diye sorulduğunda şahit; 
 
“Tambura dava edilen adamındır.” 
Öbür şahit de; 
 
“Evet aynen öyledir, hatta ben tamburanın beş teli olduğunu bile biliyorum.” der.  
 Şahitlerin anlattıklarını duyan şikâyetçi ifadelere itiraz edince, Kadı Efendi sebebini sorar. Bu 
defa şikâyetçi adam; 
 
“Kadı Efendi, şahitlerden birisi düğünlerin köçeği, birisi şarkıcısı, birisi de …” deyince 
Kadı adamın sözünü keser ve; 
 
“Be adam! Böyle bir davada bunlardan daha iyi bir şahit bulunabilir mi?” deyiverir.  
 
 


29. Buralı Birine Soruver 
Bir gün Nasreddin Hoca’nın yolu, daha önce hiç geçmediği bir köye düşer. Hoca’yı gören bir 
köylü; 
 
“Efendi, Hoca’ya benziyorsun. Sen bilirsin, bugün günlerden ne?” 
Keyfi yerinde olmayan Hoca, köylüyü süzdükten sonra; 
 
“Ben köyünüzün yabancısıyım. Ne bileyim sizin gününüzü? Sen buralı birine soruver.” 
deyiverir.  
 
30. Buraya Yeni Taşındığımızı Sanıyordum 
Hoca ile hanımı bir gece yataklarında mışıl mışıl uyurlarken evlerine hırsız girer. Usta hırsızın, 
onlar  uyurlarken  evde  bulduğu  değerli  eşyaları  bir  çuvala  doldurup  kapıdan  çıkacağı  sırada 
Hoca Efendi uyanır. Bir bakar ki hırsız eşyalarını çuvala doldurmuş götürmektedir.  
Alelacele kalkan Hoca epeyce bir süre hırsızı takip ettikten sonra ikisi birlikte bir eve girerler. 
Bu ev de hırsızın evidir. Karşısında Hoca’yı gören hırsız heyecanlı bir şekilde; 
 
“Hoca Efendi, benim evimde senin ne işin var? Burası benim evim, haydi var git işine!” 
der.  
Hoca, hırsızın pişkinliğine aldırmadan cevabını yapıştırır: 
 
“Be adam ne kızıyorsun? Senin sırtındakiler bizim evin eşyaları değil mi? Ben de buraya 
yeni taşındığımızı sanıyordum!” 
 
31. Buzağı İken Koştuğunu Gördüm 
Günün birinde ciritçiler cirit oynamak için Hoca’yı meydana davet ederler. Hoca da at yerine 
bir öküze biner ve meydana varır. Hoca’nın bu hâlini gören herkes bir taraftan güler, bir taraftan 
da; 
 
“Hocam, hiç öküz koşar mı, niye ata binmedin?” deyince Hoca; 
 
“Dostlar, niçin gülersiniz, ben bunun buzağı iken koştuğunu gördüm, onun için bununla 
geldim.” der.  
 
32. Bülbül Derler 
Birkaç  şehirli  dağda  gezerlerken  bir  kirpi  bulurlar.  Bilmedikleri  bu  hayvanı  torbalarına 
koydukları gibi Hoca’nın kapısını çalarlar: 


 
“Hocam, biz böyle bir yaratık bulduk, buna ne derler?”  
 
“Efendiler, ben bir araştırayım, bana bu gece izin verin, yarın gelin size cevap vereyim.” 
der.  
Belirtilen saatte şehirliler gelince Hoca; 
 
“Arkadaşlar, ben bunu araştırdım, buna kocaman bülbül derler.” der.  
 
33. Cennet ile Cehennem Dolana Kadar 
Geveze adamın biri Nasreddin Hoca’yla sokakta karşılaşır.  
 
“Hoca Efendi, sen görmüş geçirmiş ve okumuş bir adamsın, bilirsin. İnsanlar ne zamana 
kadar ölecekler?” diye sorar.  
Hoca adamın niyetini anlamıştır, şöyle bir sakalını sıvazladıktan sonra; 
 
“Be adam, bunu bilemeyecek ne var? Cennet ile cehennem dolana kadar.” deyiverir.  
 
34. Ciğeri Yiyen Kedi Yüz Akçelik Baltayı Yemez mi?  
Nasreddin  Hoca  zaman  zaman  evine  ciğer  getirir.  Fakat  ne  tuhaftır  ki  akşam  sofrada  ciğer 
kebabının  yerine  başka  yemeklerle  karşılaşır.  Bir  gün  böyle,  iki  gün  böyle  derken  Hoca 
dayanamaz ve hanımına sorar: 
“Yahu hatun, getirdiğim ciğerlere ne oldu?” 
Hoca'nın hanımı hiçbir şey olmamışçasına; 
“Aman Hocam, sorma her defasında ciğerin kokusunu alan tekir, ben mutfağa girmeden 
yiyip bitiriyor.” der.  
Bu  sözleri  işiten  Hoca  birdenbire  yerinden  kalkar  ve  köşedeki  baltayı  kaptığı  gibi  koşmaya 
başlar, bir süre sonra da hanımının yanına gelir: 
“Hoca baltayı nettin?” 
“Sakladım.” 
“Niçin?” 
“Kedi yemesin diye.”  
Hoca’nın hanımı dayanamayıp itiraz eder.  


“Yahu Hocam, kedi baltayı yer mi?” 
Hoca, hanımını şöyle bir süzdükten sonra cevabını verir: 
“Yer hanım yer, üç beş akçelik ciğeri yiyen kedi, acaba yüz akçelik baltayı yemez mi?” 
der.  
 
35. Cumaya Kadar Ancak Giderim 
Nasreddin  Hoca  günün  birinde  Akşehir’de  pazarı  dolaşmaya  başlar.  Bir  taraftan  pazarda 
gezerken, bir taraftan da tanıdıklarıyla sohbet eder. Bu arada da komşu köylerin birinden birkaç 
köylü ile karşılaşır. Köylüler Hoca’ya; 
 
“Hoca Efendi, bir cuma vakti bizim köye kadar gelseniz de sizin arkanızda bir namaz 
kılsak!” derler.  
Bunun üzerine Hoca; 
 
“Neden olmasın, bu hafta geleyim!” der.  
Nasreddin Hoca ertesi gün eşeğine binerek köyün yolunu tutar. Olacak bu ya, yolu üzerinde 
eski dostlarından biriyle karşılaşır. Selamlaşıp hoşbeş edildikten sonra tanıdığı, Hoca’ya sorar: 
 
“Hayırdır Hocam, nereye gidersin böyle?”  
 
“Filanca köye cuma namazı kıldırmaya gidiyorum.”  
 
“Ama Hocam, bugün günlerden salı. . . Cumaya daha üç gün var.” 
Hoca, bir yandan eşeğinin boynunu sıvazlar, bir yandan da eski dostuna cevap verir: 
 
“Vallahi komşu, sen bu eşeğin huyunu suyunu bilmezsin; ben bununla o köye cumaya 
kadar ancak giderim.”  
 
36. Cübbenin İçinde Ben de Vardım 
Nasreddin  Hoca  şehre  inmek  için  evinden  çıkar.  Bu  sırada  bahçe  kapısında  bir  komşusuyla 
karşılaşır. Komşusu Hoca’ya; 
 
“Hocam,  geceleyin  sizin  evden  gürültüler  geliyordu,  merak  ettim,  hayrola?”deyince 
Nasreddin Hoca da; 
 
“Bir şey yoktu, hatunla biraz tartışmıştık, demek ki ağız dalaşımızı duymuşsun.” der.  
 
“Hoca Efendi, öyle küçük bir tartışma gibi değildi sanki…” 


Bu defa Hoca şöyle bir sakalını sıvazladıktan sonra; 
 
“Haa! Hanımın ayağı benim cübbeye takıldı, yırtıldı, demek ki o sesi duymuşsunuz.” 
der.  
 Komşusu ısrarlıdır, sormayı sürdürüp; 
 
“Hocam, cübbeden hiç öyle ses çıkar mı?” deyince, Nasreddin Hoca dayanamaz; 
 
“Yahu komşu, ne uzatıp duruyorsun, cübbenin içinde ben de vardım.” der.  
  
37. Çaylak Olmanız Gerekir 
Birkaç kafadar, Hoca’ya takılmak maksadıyla; 
 
“Hocam,  sen  mürekkep  yalamışsın,  bilirsin.  Bizim  arkadaşlardan  birkaçı  kendi 
aralarında tartışmışlar ve tartışmayı bitirememişler.” derler. Hoca da merakla; 
 
“Tartıştıkları konu nedir?” deyince, içlerinden birisi; 
 
“Hocam, çaylak kuşu için altı ay erkek, altı ay dişi olur diyorlar, acaba doğru mu? Bu 
konuyu tartışıyorlar.”  
Nasreddin Hoca bu, böyle şeylerin altında kalacak değil ya! Kafadarlara cevabını veriverir: 
 
“Bakın çocuklar! Bunun doğru olup olmadığını anlayabilmek için sizin bir yıl çaylak 
olmayı denemeniz gerekir!. .” 
 
38. Çiğnediğini Sanırlar 
Günün birinde işgüzar bir adam Hoca’ya; 
 
“Hocam, helada sakız çiğnenir mi?” diye bir soru sorar.  
Hoca, soruya hemen cevap veremediği için; 
 
“Oğlum, bekle ben bir kara kaplı kitaba bakayım.” der. Bir süre sonra soru sahibinin 
yanına gelen Hoca; 
 
“Efendi,  kara  kaplı  kitaba  baktım,  bununla  ilgili  bir  bilgiye  rastlayamadım,  ama  sen 
çiğnemesen iyi edersin.” der. Adam: 
 
“Hocam, neden çiğnemeyeyim, madem kitapta yeri yok…” deyince Hoca; 
 
“Oğlum nedeni var mı? Sen tuvalette sakızı çiğnerken kapının dışındakiler senin başka 
şey çiğnediğini sanırlar.” diye cevap verir.  


 
 
39. Daha Şimdiden Yolu Yarıladık 
Nasreddin Hoca ile hanımı seyahate çıkarlar. Bir süre gittikten sonra Hoca, hanımına sorar: 
 
“Hanım, daha ne kadar yolumuz var?” 
Hanımı şöyle bir düşündükten sonra; 
 
“Efendi, bugün ve yarın da gidersek iki günlük yolumuz kaldı.” der.  
Bunun üzerine hanımına dönen Hoca; 
 
“Desene hanım, daha şimdiden yolu yarıladık.” 
 
40. Damdan Düşenin Hâlinden Damdan Düşen Anlar 
Hoca evinin damında çalışırken, olacak bu ya, aşağıya düşüverir. Haberi duyan komşuları; 
 
“Hocam,  geçmiş  olsun,  damdan  düşmüşsün,  çok  üzüldük.”  derler  ve  ardından  soru 
üstüne soru sorarlar: 
 
“Nasıl oldu?” 
 
“Neden dikkat etmedin?” 
 
“Bir daha dikkatli ol…” 
Sorular uzadıkça, Hoca’nın da canı sıkılmaya başlar. Düşünür, taşınır ve bunların hepsini birden 
susturmak için komşularına; 
 
“Komşular,  sizin  içinizde  damdan  düşeniniz  var  mı?”  deyince,  misafirler  hep  bir 
ağızdan; 
 
“Yook…” diye cevap verir. Bu defa Hoca; 
 
“Öyleyse boşuna konuşmayın, benim hâlimden ancak damdan düşen anlar!” der.  
 
41. Denizin Suyu Niçin Tuzludur? 
Günün birinde Hoca'nın da içinde bulunduğu toplulukta yarenlik edilirken, hazır bulunanlardan 
biri Hoca'yı imtihan edercesine bir soru sorar: 


"Hocam, denizlerin suyu niçin tuzludur?" 
 
“Aaa, bunu bilmeyecek ne var, balıklar kokmasın diye.”  
 
42. Dokuz Yüz Doksan Dokuzu Veren Allah Birini de Verir 
Hoca’ya rüyasında dokuz yüz doksan dokuz akçe verirler, ancak Hoca; 
 
“Bin olmazsa kabul etmem.” diye direnirken uyanmaz mı?  
Elinin boş olduğunu gören Hoca tekrar yatar ve avuçlarını açarak; 
 
“Verin, kabulümdür, dokuz yüz doksan dokuzu veren Allah birini de verir!” deyiverir.  
 
43. Dünyanın Merkezi Neresidir? 
Günün  birinde  üç  papazın  yolu  Akşehir’e  uğrar.  Burada  Nasreddin  Hoca  ile  sohbet  eden 
papazlar, Efendi’nin bilgisini denemek isterler. İlk soruyu birinci papaz sorar: 
 
“Hocam, dünyanın merkezi neresidir?”  
Hoca hiç tereddüt etmeden eşeğini göstererek; 
 
“Eşeğimin sağ ön ayağını bastığı yerdir.” diye cevap verir.  
İçlerinden biri itiraz eder: 
 
“Bunu nereden biliyorsun?”  
 
“İnanmıyorsanız ölçün.”  
Bu defa ikinci papaz sorar: 
 
“Hocam, gökte kaç yıldız vardır?” 
 Hoca bu soruya da tereddüt etmeden yine eşeğini göstererek cevap verir: 
 
“Gökyüzünde, eşeğimin kuyruğundaki kıl kadar yıldız vardır.”  
 
“Bunu ispatlayabilir misiniz?” denildiğinde Nasreddin Hoca; 
 
“Arzu ederseniz sayabilirsiniz.” der.  
Hoca’nın  sorulan  sorulara  verdiği  cevaplar,  papazları  şaşırtınca  üçüncü  soruyu  sormaktan 
vazgeçerler.  


44. El Elin Eşeğini Türkü Çağıra Çağıra Arar 
Bir gün subaşının eşeği kaybolur. Hoca, birkaç komşusu ile birlikte eşeği aramaya çıkar. Hoca 
hem eşeği aramakta hem de türkü söylemektedir. Bu durumu yadırgayan komşularından biri 
Hoca’ya; 
 
“Hocam, bu nasıl iş, insan kaybolan eşeği böyle türkü söyleyerek mi arar?” diye sorar.  
Hoca bu lafın altında kalır mı? 
 
“El elin eşeğini türkü çağıra çağıra arar.” der.  
 
45. Elbette Şükredeceğim 
Günün  birinde  Hoca’nın  bir  çocuğu  olur.  Bu  sırada  Hoca  da  bir  yolculuktan  dönmektedir. 
Komşularından birisi Hoca’yı karşılar; 
 
“Hoca Efendi, oğlun oldu; müjdemi ver.” der.  
Haberi alan Hoca; 
 
“Çok şükür ya Rabbi.” diye karşılık verir.  
Bunun üzerine komşusu; 
 
“Hocam, şükredeceğine müjdemi versen.” deyince o, da; 
 
“Yahu komşu, doğduysa benim çocuğum doğdu, sana ne, elbette şükredeceğim.” der.  
 
46. Elbiselerin Hangi Tarafta ise Oraya Dön 
Lüzumsuz adamın birisi Hoca’yı sıkıştırmak için bir soru sorar: 
 
“Hocam, gölde abdest alırken hangi yöne dönmeliyim?”  
Bu soru üzerine Hoca gülümser ve; 
 
“Elbiselerin hangi tarafta ise oraya dön!” deyiverir.  
 
47. Elin Ağzı Torba Değilsin ki Büzesin  
Günün birinde Nasreddin Hoca ile oğlunun komşu köylerden birine işleri düşer. Birlikte yola 
çıkarlar. Yolculuk sırasında Hoca, küçük olduğu için önce oğlunu eşeğe bindirir. Biraz sonra 
karşılarına çıkan bir adam, eşek ve üstündeki çocuğu iyice bir süzdükten sonra; 


 
“Hey gidi zamane gençleri hey! Hiç utanmadan kendileri eşeğe binerler, yaşlı, bilgin 
babalarını yürütürler!” diye söylenir.  
Adam, yanlarından geçip giderken oğul da utancından kıpkırmızı olur, eşekten iner ve babasını 
bindirir. Biraz sonra karşılaştıkları adamlar da başlarlar söylenmeye: 
 
“Aman,  şuna  da  bak!  Senin  yaşın  geçmiş,  kemiğin  kartlaşmış;  hem  işte  geldin,  işte 
gidiyorsun. Şu taze fidanı eşeğe bindir de yorma zavallıyı!” 
Bu söz üzerine Hoca Efendi oğlunu da eşeğe bindirir ve baba oğul eşeğin üstünde yollarına 
devam ederler.  
Bir  süre  bu  şekilde  yol  aldıktan  sonra  birkaç  kişi  daha  karşılarına  gelir.  Bunlar  da  başlarlar 
konuşmaya: 
 
“Amma acımasız adamlar var şu dünyada!” 
 
“Bu zavallı eşek ikinizi nasıl taşısın?” 
Bu  söz  üzerine  Hoca  Efendi  ve  oğlu  eşekten  inerler.  Eşeği  önlerine  katarak  kırıta  kırıta 
giderlerken karşılaştıkları adamlar da bu duruma karışmadan duramazlar:  
 
“Allah Allah, bu ne budalalık yahu!” 
 
“Bak yahu, eşek önlerinde bomboş, hoplaya zıplaya keyifle gidiyor.” 
Bütün bunları duyan Hoca, adamlar uzaklaştıktan sonra oğluna der ki: 
 
“Bak oğul, adamları gördün işte… Hiçbirini memnun edemedik… Ne yapalım elin ağzı 
torba değil ki büzesin.” 
 
48. Ekmek Arası Kar 
Günün birinde Hoca komşularını yemeğe davet eder. Misafirler sofraya oturduklarında görürler 
ki yemekler ziyafet yemeği filan olmayıp, günlük yemekler… İçlerinden biri Hoca’ya takılır: 
 
“Yahu  Hoca,  sen  koskoca  Nasreddin  Hoca’sın,  bugüne  kadar  hiç  yeni  yemek  icat 
etmedin mi?” 
Hoca şaşkınlığını gizleyerek biraz düşünür gibi yapar ve adama dönerek; 
 
“Haklısınız, vaktiyle bir yemek icat etmek istedim, ancak pek tadı tuzu olmadı, tuhaf 
bir şey oldu.”der.  
Misafirler merakla sorarlar:  
 
“Hocam, Hocam yeni keşfettiğin yemek neydi?”  


Hoca şöyle bir düşündükten sonra; 
 
“Ekmeğin arasına kar koyup yemek.” der.  
 
49. Esnemekten Çenem İkiye Ayrılacaktı 
Nasreddin Hoca’nın da içinde bulunduğu bir sohbet toplantısında geveze birisi hiç kimseye söz 
hakkı vermez. Sağdan, soldan konuşulurken hep geveze adam konuşur, Hoca da sıkıldığı için 
bol bol esner. Sohbet bittikten sonra geveze adam Hoca’ya; 
 
“Yahu Hocam, siz hiç ağzınızı açmadınız?” deyince Hoca, gevezenin tekrar konuşmaya 
başlayacağını düşünerek; 
 
“Be  adam,  nasıl  ağzımı  açmadım,  esnemekten  neredeyse  çenem  ikiye  ayrılacaktı.” 
deyiverir.  
 
50. Eşeğimin Gönlü Olmadan Vermem 
Günlerden bir gün Hoca’nın hoşlanmadığı bir köylüsü değirmene gitmek için Hoca’dan eşeğini 
ister.  
 
“Hoca  Efendi,  evde  un  kalmadı,  eşeğini  versen  de  bir  değirmene  gitsem,  buğdayımı 
öğütsem, gelsem.” der.  
Hoca’nın niyeti eşeği vermemektir.  
 
“Komşum, bu işte birinci derecede sorumlu olan eşektir, gideyim ona bir sorayım, ona 
göre ben de sana bir cevap vereyim.” der ve ahırın yolunu tutar.  
Nasreddin Hoca’nın komşusu olanlara anlam veremez ama beklemekten başka da çaresi yoktur.  
Biraz sonra Hoca ahırın kapısında görünür.  
 
“Vallahi  komşum,  gözlerinle  gördün  işte,  gittim  eşeğe  sordum.  Hayvan  direniyor, 
gelmek  istemiyor.  Bana;  ‘Sen  beni  her  defasında  köylülerin  işlerine  yolluyorsun  da,  neler 
olduğunu bilmiyorsun. Beni en ağır işlerde çalıştırıyorlar, dövüyorlar; o da yetmiyormuş gibi 
bir de sana küfrediyorlar. ’ dedi.” 
Hoca’nın ne demek istediğini anlayan komşusu; 
 
“Hoca vermeyeceksen açık söyle. Hiç eşek konuşur mu?” deyince Nasreddin Hoca; 
 
“Komşum, eşek her zaman konuşmaz ayda yılda bir konuşur, o da bugüne rastgeldi, 
eşeğimin gönlü olmadan veremem.” der.  
 


51. Eşeğin Ayakları  
Günün  birinde  Nasreddin  Hoca  sabah  erkence  evinden  çıkar,  Akşehir  Çarşısı’na  gider. 
Karşısına gelen bir adam selâm verdikten sora Hoca’ya hiç beklemediği bir soru sorar: 
 
“Hoca Efendi, acaba eşeğinin kaç ayağı vardır?” 
Eşeğinden inen Hoca bastonuyla eşeğinin ayaklarını teker teker saymaya başlar: 
 
“Bir…, iki… üç… dört… Eşeğimin dört ayağı varmış!” 
Bu olaya yakından tanık olanlar şaşırıp kalırlar. İçlerinden biri dayanamayıp Hoca’ya tekrar 
sorar: 
 
“Aman  Hocam,  eşeğin  kaç  ayağı  olduğunu  bilmiyor  muydun?  Niçin  teker  teker 
saydın?” 
Hoca, gülerek etrafındakileri şöyle bir baktıktan sonra; 
 
“Elbette  biliyorum,  hiç  bilmez  olur  muyum?  Ama  bu  sabah  eşeğimin  ayaklarına 
bakmayı unutmuştum. ‘Belki sayısında bir değişiklik olmuştur. ’ diye tekrardan sayıverdim!” 
der.  
 
52. Eşeğin Başı Değişmiş 
Hoca eşeğini bir ağaca bağladıktan sonra şöyle bir gezmek ister. Gezer tozar, ziyaretlerini yapar 
gelir ki ne görsün, eşeğinin yuları çalınmış.  
Duruma  çok  üzülen  Hoca  pazarda  dolaşırken  bir  taraftan  da  eşeklerin  başındaki  yularları 
kontrol  eder.  Tam  bu  sırada  bir  bakar  ki  eşeğin  birinin  kafasında  kendi  eşeğinin  yuları.  .  . 
Doğruca eşeğin yanına varan Nasreddin Hoca eşek sahibinin duyacağı bir ses tonuyla; 
 
“Yahu, yular bizim eşeğin yularına benziyor, fakat eşeğin başı değişmiş!” deyiverir.  
 
53. Evinizi de Hatırlayın 
Nasreddin  Hoca  günün  birinde  hastalanır.  Yatak  yorgan  derken,  Hoca’ya  geçmiş  olsun 
ziyaretleri başlar. Bir gün böyle, iki gün böyle… Bu arada Hoca da yatağın içerisinde ağrıların 
etkisiyle kıvranmaktadır. Geçmiş olsuna gelen komşular da ilk geldiklerinde; 
 
“Hocam,  geçmiş  olsun,  ne  oldu,  nasılsın?”  dedikten  sonra  hastayı  bırakıp  kendi 
aralarında sohbeti koyulaştırmaktadırlar. Hoca’nın hanımı da gelenlere şerbet ikram etmekte, 
bu  arada  vakit  de  ilerlemektedir.  Çünkü  her  gelen  oturmakta,  bir  türlü  kalkmayı 
hatırlayamamaktadır.  
Hocanın ağrısı çoktur ama misafirlere de “Kalkın gidin,” diyemez. Ne kadar inlerse de, sızılarsa 


da, oflarsa da hepsi boşuna… Bütün bu ofultuların sonunda hiç kimse yerinden bile kıpırdamaz. 
Vakit epeyce ilerleyince misafirlerden birisi; 
 
“Hocam, kusura bakma, geç oldu biz gidelim, daha sonra yine geliriz. Bir emrin olursa 
haberimiz olsun.” deyince, Hoca taşı gediğine koyuverir:  
 
“Vallahi komşular bu öğüdümü iyi öğrenin: Bundan sonra hasta ziyaretine gittiğinizde 
evinizi de hatırlayın, başka bir diyeceğim yok, haydin güle güle.”  
 
54. Evlerimizi Çoktan Başımıza Yıkmıştı 
Nasreddin  Hoca  vaaz  vermek  için  kürsüye  çıktıktan  bir  süre  sonra  sözü  dolaştırıp  develere 
getirir: 
 
“Ey cemaat, Allah’a şükredelim ki, deveye kanat vermemiş.” 
Bu söz üzerine cemaatten birisi merakla sorar: 
 
“Hocam, sebebi ne ola ki?” 
 
“Kardeşlerim, eğer Allah deveye kanat verseydi, evlerimizi çoktan başımıza yıkmıştı.” 
 
55. Gençlikle Yaşlılığın Hiç Farkı Yokmuş 
Nasreddin Hoca komşuları ile bir sohbeti esnasında; 
 
“Gençlikle yaşlılık arasında hiçbir fark yokmuş.” der. Bunun üzerine çevresindekiler; 
 
“Olur mu Hocam, hem de dağ gibi fark var.” deyince Hoca; 
 
“Komşular ben bunu denedim, gençliğimde bizim evin önünde bir taş vardı. O zamanlar 
kaldırmak istedim, kaldıramadım. Geçenlerde aklıma geldi, taşı tekrar kaldırmak istedim, yine 
kaldıramadım. Bu sebepten anladım ki gençlikle yaşlılığın hiç farkı yokmuş.” der.  
 
56. Hangi Kıyamet 
Günün birinde Hoca’nın ahbapları Hoca’ya; 
 
“Hocam, kıyamet ne zaman kopacak?” dediklerinde Hoca; 
 
“Hangi kıyamet?” diye sorar.  
Bu defa Hoca’nın dostları; 


 
“Hocam, kaç kıyamet var ki?” deyince Hoca; 
 
“Arkadaşlar iki kıyamet var. Hanım öldüğünde küçük, ben öldüğümde büyük kıyamet 
kopar. Siz bunlardan hangisini soruyorsunuz?” deyiverir.  
 
57. Hanım İpe Un Sermiş 
Günün  birinde  komşularından  biri  Nasreddin  Hoca’dan  çamaşır  ipini  ister.  Komşunun  tavrı 
Nasreddin  Hoca’nın  hiç  hoşuna  gitmez,  çünkü  komşu  aldığı  emaneti  geri  vermeyen  biridir. 
Hoca; 
 
“Komşucuğum, biraz bekle; ben ipi bulayım.” der.  
 Bir süre sonra Hoca kapıda görünür.  
 
“Vallahi komşum, bizim hanım ipe un sermiş.” 
Bu cevaba şaşıran komşu kızgınlığını gizleyemez ve; 
 
“Yahu Hoca Efendi; alay mı ediyorsun sen, hiç ipe un serilir mi?” der.  
Hoca adamı umursamayan bir tavırla cevap verir: 
 
“Ee!. . İnsanın canı vermek istemeyince ipine un da serer, buğday da…”  
 
58. Haydi Sen de Dişini Çektir 
Günün birinde pazardan dönmekte olan Hoca'nın önünü bir komşusu keser ve derdini bir bir 
anlatır. Hoca onu biraz oyalamak isteyince komşusu tekrar; 
"Ama Hocam, başım çok ağrıyor. " der. Hoca şöyle sağına soluna baktıktan sonra, düşünür gibi 
yapar ve ardından cevabını veriverir:  
"Bak komşu, senin derdinin dermanını şimdi hatırladım. Bundan birkaç hafta önce benim de 
dişim  ağrımıştı,  epeyce  direndikten  sonra  baktım  olacak  gibi  değil,  gittim  dişçiye,  dişimi 
çektirdim. Meğer başımın ağrısının dermanı buymuş. Haydi git sen de dişini çektir.”  
 
59. Hekimlik Nedir? 
Nasreddin Hoca’ya sormuşlar: 
 
“Hekimlik nedir?” 
O da en güzel cevabı vermiş: 


 
“Ayağını sıcak tut, başını serin; gönlünü ferah tut, düşünme derin derin.”  
 
60. Hınk Demenin Bedeli 
Hoca’nın kadılık yaptığı yıllarda iki kişi birbirinden davacı olur. Bir süre sonra da Hoca’nın 
huzuruna gelirler. Hoca’nın; 
 
“Derdiniz nedir, anlatın bakayım.” demesi üzerine, adamlardan biri bağırıp çağırarak 
konuşur: 
 
“Kadı Efendi, bu adamdan davacıyım.”  
Hoca adamı sakin olmaya davet eder ve; 
 
“Önce sakin ol ve derdini anlat da bir dinleyeyim.” der.  
 
“Bu  adam  ormanda  odun  keserken  ben  de  onun  yanındaydım.  O  baltayı  ağaca  her 
vurduğunda ben de ‘hınk’ diyerek yardımcı oluyordum. Adam ağaçları kesti kesmesine de ben 
paramı alamadım. Söyle buna Kadı Efendi, ödesin borcunu.” 
 Hoca adamları iyice süzdükten sonra, iyi birine benzettiği oduncuya döner: 
 
“Sen bu adamın borcunu niye ödemedin?” 
 
“Aman Kadı Efendi, ben ona, ‘Hınk mınk de’demedim. Sonra hınk demenin bedeli mi 
olurmuş?” 
 Hoca her ikisini de dinledikten sonra kendine özgü yöntemle adaleti dağıtmaya karar verir.  
 
“Olur, olur, bal gibi olur. Şimdi sen bu adama on akçelik borcunu öde bakalım.” 
Oduncu şaşırır ama Kadı’ya da bir şey diyemez. Çıkarır on akçeyi Kadı’ya verir. Kadı madeni 
paraları duvara çarpınca sesler çıkmaya başlar. Bu sırada Hoca’da ‘hınk’ların bedelini isteyen 
adama dönerek; 
 
“İşte, aldın hınklarının bedelini, haydi şimdi gidin.” der.  
 
“Kadı Efendi, Kadı Efendi! Sen beni aldatıyorsun. İki ses çıkardın, bizim para ne oldu?” 
Kadı, parayı oduncuya teslim ederken, öbürüne; 
 
“Uzatma adam! Senin hınklarının bedeli de ancak on akçenin sesiyle ödenir.” der.  
 
61. Hırsızın Hiç mi Suçu Yok? 
Bir  yaz  gecesi  Hoca  ile  hanımı  sıcağa  dayanamadıkları  için  damda  yatmaya  karar  verirler. 


Herkesin derin uykuya daldığı sırada hırsızlar Hoca’nın evine girerler ve buldukları her şeyi 
aldıkları gibi giderler.  
Sabahleyin  aşağıya,  evine  inen  Hoca,  eşyalarının  çalındığını  görünce,  kapıya  çıkarak 
bağırmaya başlar: 
 
“Yetişin komşular, evimize hırsız girmiş; her şeyimizi çalmışlar!” 
Hoca’nın sesini duyan komşuları, onun yanına gelirler ve arka arkaya sorular sormaya başlarlar: 
 
“Ah Hocam, ah! Hiç insan geceleyin damda yatar mı?” 
 
“Hocam, kapının arkasına sürgüsünü takmamış mıydın?” 
 
“Hocam, kilit bozuk muydu yoksa?” 
Hoca bakar ki soruların ardı arkası kesilmeyecek, dayanamaz; 
 
“Bre komşular, doğru söylüyorsunuz da, bizim hırsızın hiç mi suçu yok?” der.  
 
62. Hocaların Geçim Ruznamesi 
Nasreddin  Hoca  günün  birinde  serinlemek  için  Akşehir  Gölü’ne  gider.  Hoca’nın  elbisesini 
çıkardığı bir anda cebinden kocaman bir cönk düşer. Cöngü görenler merakla açıp bakarlar ki 
içinde ölü nasıl yıkanır, cenaze namazı nasıl kıldırılır, telkin nasıl verilir gibi konular yazılıdır. 
Bunun üzerine Nasreddin Hoca’ya; 
 
“Hocam, bununla ne yaparsın?” dediklerinde Hoca; 
 
“Arkadaşlar, o önemli bir şey değil, hocaların geçim ruzname [geçim kaynağı]sidir .” 
der.  
 
63. Hocam! Ayaklarımız Karıştı 
Sıcak bir yaz gününde serinlemek için ayaklarını Akşehir Gölü’ne sokan çocuklar bir süre sonra 
‘ayaklarımız  karıştı’  diye  kavga  etmeye  başlarlar.  Hatta  en  küçük  çocuk;  ‘ayaklarımı 
kaybettim’ diye ağlamaya başlar.  
O sırada oradan geçmekte olan Nasreddin Hoca, gürültünün olduğu tarafa doğru yönelir ve; 
 
“Çocuklar, hayırdır, nedir bu gürültü?” diye sorar. İçlerinden biri; 
 
“Hocam,  Hocam,  ayaklarımız  karıştı,  bunları  nasıl  ayıracağız?”  der  ve  ardından 
ağlamaya başlar. Bunun üzerine Hoca; 
 
“Çocuklarım, ağlamayın, ben şimdi sizin ayaklarınızı bulurum.” der ve hemen ardından 


bastonunu  suya  daldırır.  Sonra  da  çocukların  ayaklarına  vurmaya  başlar.  Ayakları  acıyan 
çocuklar da  
 
“Buldum” diyerek ayaklarını dışarıya çıkarırlar.  
Dayağın  korkusuyla  diğer  çocuklar  da  ayaklarını  sudan  çıkarınca  Hoca,  sıkıntıyı  çözmüş 
olmanın verdiği keyifle yoluna devam eder.  
 
64. Hocam Hiç Âşık Oldunuz mu? 
Bir gün Hoca ve öğrencileri ders sırasında sohbet ederlerken, muzibin biri Hoca’ya sorar: 
"Hocam!" 
"Buyur evladım. " 
"Hocam, hayatınızda hiç âşık oldunuz mu?" 
Soru Hoca’nın hoşuna gider gitmesine de, bazı aile sırlarının da açığa çıkmasına gönlü razı 
değildir. Bu sebepten düşünür, taşınır ve; 
"Çocuğum, bir keresinde tam âşık olacaktım, o sırada üzerime geldiler. " deyiverir.  
 
65. İçinde Gitmeyin de Neresinde Giderseniz Gidin 
Günün birinde Hoca’yı sıkıştırmak isteyen bir yakını; 
 
“Hocam,  biliyorsun  hepimiz  öleceğiz  kabul,  buna  şüphe  yok.  Ancak  benim  aklıma 
takılan  bir  soru  var,  hep  düşünürüm,  acaba  cenazenin  namazı  kılındıktan  sonra  tabutun 
neresinde gitmeliyiz?” der.  
Hoca bu, şöyle bir düşünür ve cevabı yapıştırır: 
 
“Tabutun içerisinde gitmeyin de neresinde giderseniz gidin.”  
 
66. İnanmıyorsanız Gidin Ölçün 
Nasreddin Hoca’nın komşuları Hoca’yı sıkıştırmak için; 
 
“Hocam, sen bilgili adamsın. Bize dünyanın merkezinin neresi olduğunu söyleyebilir 
misin?” derler.  
Hoca şöyle bir düşündükten sonra; 


 
“Benim durduğum yer…” diye cevap verir.  
Bunun üzerine komşular gülüşerek; 
 
“Hoca Efendi bu nasıl cevap?” derler.  
Hoca, hiçbir şey olmamışçasına komşularına; 
 
“İnanmıyorsanız gidin, ölçün.” der.  
 
67. İnce Eleyip Sık Dokumayı Sevmem 
Nasreddin Hoca, günün birinde bahçesinin ortasında bir çukur kazmaya başlar. Komşularından 
biri; 
 
“Hocam, hayırdır, ne yapıyorsun?” deyince Hoca; 
 
“Yahu komşu, sokağın ortasındaki toprağı buraya gömeceğim, biliyorsun gelen geçen 
şikâyet ediyor.” der.  
 Komşusu bu defa; 
 
“Pekiyi komşu, buradan çıkan toprağı ne yapacaksın?” deyince Hoca cevabı yapıştırır: 
 
“Komşu, komşu, ben öyle ince eleyip sık dokumayı sevmem.” der.  
 
68. İnsanın Hayalindeki Çorbayı Bile İstiyorlar 
Günün birinde Nasreddin Hoca’nın canı sıcacık bir çorba ister. Tencereleri şöyle bir açıp bakar, 
çorba yoktur. Bunun üzerine dumanı üzerinde, kokusu etrafa yayılan mis gibi leziz mi leziz bir 
çorba hayal etmeye başlar. Çorbanın kendisi olmasa da hayali bile güzeldir.  
Hoca Efendi tam bu hayallerle kendisini avuturken birdenbire kapısı çalınır. Gelen komşusunun 
oğludur.  
 
“Hocam, babam hasta yatıyor. Varsa bir tas çorba verseniz de içirsek...” deyince, Hoca 
üzüntülü bir tavırla cevap verir: 
 
“Ah oğlum, keşke bir değil iki tas çorba olsaydı da verseydim. Babana ‘geçmiş olsun’ 
deyiver.” 
Hoca,  komşunun  oğlunu  uğurlayıp  kapıyı  da  kapattıktan  sonra  kendi  kendine  söylenmeye 
başlar: 
 
“Buna  da  pes  doğrusu!  Şu  bizim  komşular  da  amma  adamlar  yahu…  İnsanın 
hayalindeki çorbanın bile kokusunu alıyorlar.” 


 
69. İstediğin Kadar Vade Vereyim 
Günün birinde Nasreddin Hoca bahçesinde fidanları budarken birdenbire bahçe kapısı açılır ve 
komşularından biri içeriye girer. Biraz hoşbeş ettikten sonra oradan buradan konuşmaya başlar.  
Komşunun niyetini anlayan Nasreddin Hoca ona döner ve; 
 
“Hayırdır komşu, bir arzun, isteğin mi var?” diye sorar.  
Hoca’nın bu sorusundan cesaret alan adam; 
 
“Hocam, biraz paraya ihtiyacım oldu, bana kısa bir süre sonra ödemek üzere biraz borç 
verebilir misin? Vadesi gelince öderim.” der.  
Hoca, komşusunu iyi tanıdığı için der ki: 
 
“Aman komşum, sen hem borç para istiyorsun hem de vade… Bunun ikisi birden olmaz, 
sen istediğinden borç para al da ben sana istediğin kadar vade vereyim.”  
 
70. Kadıya Düşer 
Bir köpek Akşehir’in ana caddelerinden birisine pisler. Caddenin sağında ve solunda oturanlar, 
“Sen temizleyeceksin, ben temizlemeyeceğim” diye tartışırlarken Nasreddin Hoca üzerlerine 
gelir. Bunun üzerine cadde sakinleri; 
 
“Hocam, bu pisliği kim temizleyecek?” diye sorarlar.  
Hoca, şöyle bir düşündükten sonra; 
 
“Vallahi hemşerilerim burası ana yoldur, buranın pisliğini temizlemek de kadıya düşer.” 
der.  
 
71. Kara Karga 
Günün birinde Hoca ile hanımı Akşehir Gölü’ne çamaşır yıkamaya giderler. İkili, bir yandan 
çamaşırlarını yıkarlarken, bir yandan da oturup sohbet ederler.  
O  sırada  yanlarına  simsiyah  bir  karga  iner,  çamaşırları  dağıtır,  sabunu  da  kaptığı  gibi  uçup 
gider.  
Hanım bu duruma üzüldüğü kadar da şaşırır… 
Hoca bakar ki eşinin sakinleşeceği yok, onu avutmaya çalışır: 


 
“Hatun, canını sıkma, şimdi gider başka bir sabun getiririm ama, bak o karganın durumu 
bizden çok daha kötü. Ayrıca onun sabun isteyebileceği bir komşusu yok, sonra üstü başı da 
bizden çok kirli. Görmüyor musun simsiyah olmuş zavallı.” 
 
72. Karşılamaya Geldik 
Günün birinde Hoca eşeğine biner ve komşu köydeki bir ahbabını ziyarete gider. Orada epeyce 
bir hâl hatır ettikten sonra izin ister ve tekrar evinin yolunu tutar. Yolu üzerinde karşılaştığı 
sözde muzibin biri; 
“Aman Hocam, iki kardeş nereden gelip nereye gidiyorsunuz?” der.  
Hoca kendinin eşek yerine konulduğunu anlayınca hemen cevabını verir: 
“Aman efendim, bunu bilmeyecek ne var, ağabeyimizin geldiğini duyduk, biz de onu 
karşılamaya geldik.”  
 
73. Katır Nereye Götürürse 
Zor işlerinde kullanmak üzere Nasreddin Hoca bir katır alır. Katır alır almasına da katır oldukça 
huysuzdur, yanına kimseyi yaklaştırmaz, üzerine kimseyi bindirmez. Ancak Nasreddin Hoca 
çok zor şartlarda da olsa günün birinde katırın sırtına binmeyi başarır. Huysuz katır da Hoca 
sırtına biner binmez koşmaya başlar. Hoca üzerinde, katır altında o sokak bu sokak derken bir 
adam durumu görür; 
 
“Hocam, hayırdır nereye böyle?” diye sorar.  
Katırın üzerinde söylenenleri yarım yamalak anlayan Hoca; 
 
“Vallahi ben de bilmiyorum, katır nereye götürürse oraya gidiyorum.” der.  
 
74. Kendim ve Oğlağım İçin Öksürdüm 
Nasreddin Hoca ile hanımı tam uykuya daldıkları sırada dışarıdan bazı sesler duyulur: 
 
“Arkadaşlar, haydi içeri girelim.  
 
“Hoca’yı öldürüp karısını kaçıralım.” 
 
“Oğlağı da götürüp pişirelim.” 
Hoca konuşmaları işitip yüksek sesle birkaç defa öksürünce hırsızlar da kaçıp gider. Ortalık 
sakinleşince Hoca’nın hanımı; 


 
“Efendi, galiba sen korkudan öksürdün!” deyince, Hoca gülümseyerek cevap verir: 
 
“Hayır  hatun,  hayır,  ben  korkudan  ve  senin  için  değil,  kendim  ve  oğlağım  için 
öksürdüm.”  
 
75. Kırk Yıllık Sirke 
Nasreddin Hoca’nın komşularından birisi turşu kurmak ister, fakat bakar ki evde keskin sirke 
yok. Hemen oğlunu çağırır; 
 
“Oğlum, Nasreddin amcalarına git ve kırk yıllık bir keskin sirke al gel.” der.  
Babasından emri alan çocuk, Hoca’nın kapısını çalıp; 
 
“Hoca amca, babam turşu kuruyordu, evde sirke kalmamış; bana, ‘Hoca amcanlardan 
kırk yıllık sirke al gel’ dedi.” der.  
Hoca şöyle bir sakalını sıvazlar ve çocuğa dönerek; 
 
“Babana selam söyle, kırk yıllık sirkeyi veremem, eğer her gelene verseydim, evde hiç 
kırk yıllık sirke kalır mıydı?” der.  
 
76. Kırpıp Kırpıp Yıldız Yaparlar 
Nasreddin Hoca bir akşamüzeri arkadaşlarıyla ayaküstü sohbet ederlerken yeni doğmakta olan 
ayı görürler. Arkadaşları muziplik olsun diye Hoca’ya sorarlar: 
 
“Hocam, yeni ay doğunca eskisini ne yaparlar?” 
Hoca bu, sorunun altında kalacak değil ya, hemen cevabını veriverir: 
 
“Bunu bilmeyecek ne var arkadaşlar, kırpıp kırpıp yıldız yaparlar.”  
 
77. Kimin Çaldığını Bilseydim? 
Günün birinde, nasıl olmuşsa Nasreddin Hoca’nın eşeğini çalmışlar. Eşek bu ya! Hoca’nın da 
eli,  ayağı…  Kısacası  her  şeyi…  Hem  Hoca’nın  daha  eşekle  yapılacak  onca  işi  var.  Eşine 
dostuna bu durumdan yakınır: 
 
“İşlerim yarım kaldı, ne yapacağım bilmiyorum!” 
Hoca  eşeğinin  derdiyle  oflayıp  puflarken,  komşuları  başlarlar  gereksiz  sorularla  canını 
sıkmaya: 


 
“Hayırdır Hoca Efendi, eşeğini mi çaldılar?” 
 
“Hocam, hem kim çalmış, biliyor musun?” 
 
“Ne zaman çalınmış senin eşek?” 
Bu gereksiz sorulardan canı fena hâlde sıkılan ve bunalan Hoca dayanamaz, patlayıverir: 
 
“Be hey komşular, kimin çaldığını bilseydim ben eşeği hiç çaldırır mıydım?” 
 
78. Kokusuna Ne Diyeceksin? 
Nasreddin Hoca ile dostları sohbet ederlerken misafirlerden biri yelleniverir. Bu duruma çok 
üzülen misafir, sesin mest sesi olduğunu ima etmek için mestlerini birbirine sürter. Adamın ne 
yapmak istediğini anlayan Hoca, onu mahcup etmeden kulağına eğilir ve; 
 
“Komşu, tamam anladık sesini benzettin, ya kokusuna ne diyeceksin?” der.  
 
79. Kurt Yokuş Yukarı Koşmasın 
Hoca’nın yolu bir gün ormana düşer. Eşeğini bir kenara bırakıp şöyle temiz bir hava almak için 
çevreyi dolaşmaya çıkar. Bir süre sonra eşeğinin anırma sesleriyle birlikte geriye döner. Geriye 
döner dönmesine de eşeğini kurt çoktan yemiş ve yokuşa doğru kaçmaya başlamıştır bile.  
Tam bu sırada komşularından birisi; 
 
“Hocam, koş kurt kaçıyor!” diye bağırmaya başlayınca Hoca da; 
 
“Komşum, boş yere bağırıp çağırma, ne de olsa bizim eşek gitti, hiç olmazsa tok karına 
kurt yokuş yukarı koşmasın.” der.  
 
80. Kurusun Diye Güneşin Altına Dikmişler 
Nasreddin Hoca bir gün camiden çıkıp evine doğru giderken tanımadığı bir adamla karşılaşır. 
Hoca ileselamlaştıktan sonra adam minareyi göstererek; 
 
“Hoca Efendi, buna ne derler?” diye sorar.  
Hoca, tereddüt etmeden; 
 
“Kuyu!” cevabını verir.  
Adam, Hoca’yı sıkıştırmak için; 


 
“Hocam, anladım da kuyu nasıl böyle ters yüz olmuş?” deyince Hoca; 
 
“Efendi,  kuyuyu  ters  yüz  ettikten  sonra  kurusun  diye  güneşin  altına  dikmişler.” 
deyiverir.  
 
81. Marifet Cübbe ve Kavukta ise Al Sen Oku 
Nasreddin  Hoca  günün  birinde  cami  avlusunda  dostlarıyla  sohbet  ederken  tanımadığı  bir 
adamla karşılaşır. Adamın elinde de bir mektup vardır. Mektubu Hoca’ya uzattıktan sonra; 
 
“Hocam, bu mektubu bir okuyuversene!” der.  
 Hoca, mektuba şöyle bir bakar, aşağısını yukarısını gözden geçirdikten sonra mektubun Farsça 
olduğunu anlar ve adama; 
 
“Oğlum ben bu mektubu okuyamadım, sen bunu başkasına okut.” der.  
 Adam bu cevap karşısında; 
 
“Hocam, benim mektubumu niçin okumuyorsun?” diye ısrar edince; 
 
“Evladım, ben Farsça bilmiyorum, onun için okuyamıyorum.” der.  
 Arsız adam öfkeyle Hoca’ya çıkışır: 
 
“Hem  üzerinde  kavuğun,  cübben  olacak,  hem  de  mektubu  okuyamayacaksın,  böyle 
hocalık mı olur?”  
 Hoca  bu  sözlerin  karşısında  epeyce  kızar,  fakat  konumu  gereği  sabrını  da  gösterir.  Adam, 
saçma sapan konuşmalarına devam edince, Nasreddin Hoca yerinden kalkar ve; 
 
“Be adam, ne konuşup duruyorsun, eğer marifet cübbe ve sarıkta ise al sen oku.” deyip 
üzerinden çıkardığı iki emaneti onun önüne koyar.  
 
82. Mavi Boncuk Kimdeyse Benim Gönlüm Ondadır 
Hoca, birden fazla eşi olan kişilere sanki bir psikolog edasıyla seslenerek sorunlarını çözmeye 
çalışır. Hoca’nın iki evli olduğu günlerde hanımları merakla sorarlar: 
 
“Hocam, hangimizi daha çok seviyorsun?”  
Hoca daha önce, hanımlarına birbirinden habersizce birer mavi boncuk verdiği için rahat bir 
şekilde cevabını verir: 
 
“Mavi boncuk kimdeyse benim gönlüm ondadır.” 


 
83. Ne Fark Eder ki? 
Nasreddin Hoca günün birinde pazara gitmeye niyetlenir ve ahırdan eşeğini dışarı çıkardıktan 
sonra  binmek  için  birkaç  hamle  yapar.  Ancak  her  defasında  başarısız  olur.  Kendisini  iyice 
toparlayan Hoca son bir hamle daha yaptığında eşeğe bineceğim derken öbür tarafa, burnunun 
üzerine düşmesin mi? Hoca’nın eşekten düştüğünü gören çocuklar hep bir ağızdan; 
 
“Hoca eşekten düştü, Hoca eşekten düştü.” diye bağırışınca, o da kendisini şöyle bir 
toparlar ve; 
 
“Yahu çocuklar, ne bağırıyorsunuz… Ben zaten eşeğin öbür tarafında da yerdeydim, 
şimdi de yerdeyim. Ne fark eder ki” deyiverir.  
 
84. Ne Olur Komşu Biraz da Biz Ölelim 
Ramazan ayının yazın tam ortasına geldiği yıllar… Gün uzun mu uzun, hava sıcak mı sıcak. . . 
Bir komşusu, Nasreddin Hoca’yla birkaç arkadaşını iftara davet eder.  
İftar  saati  yaklaşır,  sofraya  otururlar.  Ezan  okunduktan  sonra  iftar  edilip  yeme  içme  faslına 
geçilecektir. Sofraya ilk olarak soğuk bir hoşaf tası konulur. Ancak ortada bir kurnazlık vardır. 
Evin sahibi, neredeyse kepçe büyüklüğünde bir kaşıkla, hiç nefes almadan hoşafı içmektedir. 
Misafirlerin ellerinde ise küçücük kaşıklar vardır. Üstelik, ev sahibi kepçeye benzeyen koca 
kaşığı hoşafa her daldırışında tuhaf sesler çıkarır.  
 
“Ohhh. . . Öldüm!. .” 
Misafirler  ise  küçücük  kaşıklarla  ne  hoşafın  tadına  varabilir,  ne  de  kendi  susuzluklarını 
giderebilirler. . . Nasreddin Hoca bir bakar, iki bakar ve ardından; 
 
“Bu iş böyle olmaz.” diyerek ev sahibinin elindeki kepçeyi kapar ve; 
 
“Be adam, kepçeyle biraz da biz içsek, belki biraz da biz ölürüz.” der.  
 
85. Ne Zaman Teke Olacak? 
Arkadaşları bir gün Hoca’ya; 
 
“Hocam, senin burcun nedir?” diye sorarlar. Hoca da; 
 
“Teke!” cevabını verir.  
Bunu duyan arkadaşları hayret içinde; 
 
“Hocam, böyle bir burç var mı? Biz bilmiyoruz da…” der.  


 
“Rahmetli anam bana, ‘Benim burcum cedi, seninki de cedi olsun. ’ demişti.” 
 
“Hocam, sen daha iyi bilirsin ama cedi ‘oğlak’ değil mi? Öyleyse burcun oğlaktır.” 
Arkadaşının sözlerini dinleyen Hoca cevabını veriverir: 
 
“Doğru  söylüyorsun,  burcum  bir  zamanlar  oğlaktı.  Aradan  yıllar  geçti,  bu  oğlak  ne 
zaman teke olacak?” der.  
 
86. Neler Çektiğimi Görün 
Nasreddin  Hoca  eşeğinin  dışında  zaman  zaman  katır  ve  ata  da  biner.  Uzak  yolculuklarında 
tercih ettiği atı biraz huysuz olunca Hoca bunu satmak ister. Atı pazara çekince, alıcılar yaşını 
belirlemek için, atın dişine bakarken hayvan şaha kalkıverir. Ayaklarına baktıklarında çifte atar. 
Kısacası at huysuz mu huysuz… Etraftan; 
 
“Yahu Hocam, huysuz atı kim alır?” filan deyince, attan canı yanan Hoca; 
 
“Ben  de  biliyorum  huysuz  atı  kimsenin  almayacağını,  ancak  benim  neler  çektiğimi 
görmeniz için pazara getirdim.” der.  
 
87. O Kadar Yıldız Var 
Hoca günün birinde Konya’ya gelir ve camilerden birinde vaaz vermek için kürsüye çıkarak; 
 
“Ey cemaat, biliyor musunuz, buranın havasıyla bizim Akşehir’in havası aynı.” der.  
 Cemaatten biri dayanamayıp; 
 
“Hocam, nereden bildin?” diye sorunca Hoca; 
 
“Bunu bilmeyecek ne var, orada ne kadar yıldız varsa, burada da o kadar yıldız var.” 
deyiverir.  
 
88. O Şimdi de Benim Sözümü Dinlemez 
Nasreddin Hoca hayatının bir döneminde Sivrihisar’da kâtiplik yapar. Bu arada subaşı ile de 
sürtüşür durur. İkilinin kavgası o kadar ileriye gider ki birbirleriyle konuşmayacak seviyeye 
gelir.  
Gün gelir, vakit geçer, subaşı ölür. Halk subaşıyı defnettikten sonra Nasreddin Hoca’ya; 
 
“Haydi Hocam, talkını ver.” deyince Nasreddin Hoca; 


 
“Bu  hiç  mümkün  değil,  çünkü  subaşı  benimle  küs  idi,  o  şimdi  de  benim  sözümü 
dinlemez.” der.  
 
89. Oğlumun Babası Öldü de Onun Yasını Tutuyorum 
Nasreddin  Hoca,  günün  birinde  karalara  bürünmüş  vaziyette  sokağa  çıkar.  Onun  bu  hâlini 
görenler; 
 
“Hocam, hayırdır, biz seni hep yeşil cübbenin içinde görüyorduk, ne oldu da karalara 
büründün?” deyince Hoca, soruların ardı arkasının kesilmeyeceğini anlar ve; 
 
“Sormayın dostlar oğlumun babası öldü de onun yasını tutuyorum.” der.  
 
90. On Yıllık Sözümden mi Döneyim Bilmem ki? 
Hoca  bir  gün  dostlarıyla  sohbet  ederken  konu  döner  dolaşır  Hoca’nın  yaşına  gelir  ve 
arkadaşlarından biri sorar: 
 
“Hoca Efendi, kaç yaşındasın?”  
Hoca hiç düşünmeden;  
 
“Elli…” deyiverir.  
 Bir başka arkadaşı da; 
 
“Yahu Hocam! Sen on yıl önce de ‘elli’ diyordun. On yıl geçti hâlâ ‘elli’ diyorsun. Bu 
nasıl iştir?” diye sorar.  
Hoca hiç istifini bozmadan cevabını verir: 
 
“Beyler,  söz  ağızdan  bir  kere  çıkar.  Siz  istiyorsunuz  diye,  bu  yaştan  sonra  on  yıllık 
sözümden mi döneyim?” 
 
91. Ona İyi Bir Koca Bul 
Nasreddin  Hoca’nın  komşularından  birisinin  kızı  vardır.  Anne  ve  baba  kızlarından  yaka 
silkmektedirler. Düşünürler, taşınırlar ve Nasreddin Hoca’ya gitmeye karar verirler.  
 
“Hocam, benim kıza muska mı yapacaksın, yoksa kendinden daha güçlü bir hocaya mı 
göndereceksin? Ne yaparsan yap!” deyince, Hoca sakalını şöyle bir sıvazlar ve; 
 
“Komşu,  komşu,  sen  hocayı,  muskayı  bırak  da  ona  iyi  bir  koca  bul,  o  zaman  onun 
dertleri kökünden sona erer.” der.  


 
92. Onu Bana Sorun Bana 
Nasreddin Hoca’nın hanımı ölür, öğle namazından sonra defnedilecektir. Namazdan sonra cami 
hocası yüksek sesle sorar: 
 
“Merhumeyi nasıl bilirdiniz?”  
Cemaat de hep bir ağızdan; 
 
“Allah rahmet eylesin, iyi biliriz.” der.  
Ardından  da  cenaze  omuzlara  alınıp  giderken  Nasreddin  Hoca  bir  cemaate,  bir  de  tabutun 
içindeki cenazeye baktıktan sonra derin bir ah çeker ve sessizce; 
 
“Yahu siz, kimi kimden soruyorsunuz, siz onu bana sorun bana.” der.  
 
93. Ödeşmiş Olmadık mı? 
Hoca bir gün şehre un satmaya gider. Akşama doğru işini bitirince hem günün yorgunluğunu 
atmak hem de una bulanmış kıyafetlerini temizlemek için hamamın yolunu tutar.  
İçeriye girince hamam çalışanlarının kendisi ile ilgilenmemesine çok canı sıkılırsa da bunu pek 
dert etmez. Güzelce yunur yıkanır, üstünü başını temizler, sonra da ücretini öder ve çalışanlara 
fazlasıyla bahşiş bırakır.  
Hoca bu, başından geçenleri unutur mu hiç? Unutmaz… Aradan birkaç gün geçer. Hoca çok 
temiz ve güzel bir şekilde giyinir kuşanır, yine hamamın yolunu tutar. Kafasında da hamam 
çalışanlarından geçen gelişindeki ilgisizliğin hesabını sormak vardır.  
Hocanın güzel kıyafetleri karşısında hamamcılar ona hizmet etmek için âdeta yarışırlar. Hatta 
çıkışta onu kapıya kadar uğurlarlar.  
Görevliye  ücreti  ödeyen  Hoca,  fazla  bahşiş  yerine  çok  az  bir  bahşiş  bırakır.  Bahşişi  gören 
çalışanlar kendi aralarında homurdanmaya başlarlar: 
 
“Adama bak, kendisine ne güzel hizmet ettik… Hizmetimizin karşılığı bu mu? Bu ne 
biçim bahşiş?” 
Hoca,  hamam  çalışanlarından  daha  önceki  ilgisizliğin  hesabının  sormanın  tam  zamanının 
geldiğini anlar ve; 
 
“Yahu,  ne  bağrışıp  duruyorsunuz,  geçen  hafta  üstüm  başım  un  içinde  geldiğimde 
yüzüme  bile  bakmadınız,  fakat  ben  o  zaman  size  iyi  bahşiş  verdim,  bugün  ise  siz  benim 
kürküme bakarak iyi hizmet ettiniz. İlkinde ben size iyi bahşiş verdim, şimdi ise tersini yaparak 
ödeşmiş olmadık mı?” der.  


  
94. Ölçmüş Biçmiş Gidiyor 
Günün birinde Nasreddin Hoca yolda giderken birkaç kişiyle karşılaşır. Onlar; 
 
“Hocam, dünya kaç arşındır? Biz anlaşamadık. Sen görmüş geçirmiş adamsın, bize bir 
cevap  ver.”  deyince,  Hoca  Efendi  şöyle  bir  düşüneyim  diye  başını  kaldırdığında  bir  de  ne 
görsün,  karşı  mahalleden  mezarlığa  doğru  bir  cenaze  gidiyor.  Cenaze,  Hoca’nın  imdadına 
yetişince o da hemen cevabını veriverir: 
 
“Arkadaşlar, ben de sizin sorunuzun cevabını biliyordum, ama bakın benden önce şu 
giden cenaze cevabı verdi. Görüyor musunuz o, ölçmüş, biçmiş ve gidiyor.”  
95. Önden Buyur Yiğidim 
Günlerden bir gün Hoca, ziyaret için mezarlığa doğru yola koyulur. Oraya varınca birdenbire 
karşısına kocaman bir köpek çıkar.  
Hoca korkudan ne yapacağını şaşırır. Bulduğu taşı kaptığı gibi köpeğe fırlatır.  
Köpeğe”hoşt  hoşt”  diye  bağırarak  onu  korkutup  uzaklaştırmak  ister.  Köpek  de  köpek  ha! 
Korkup kaçacağı yerde daha çok hırlar ve Hoca’nın üzerine doğru hücum eder.  
Hoca, bakar ki köpeğin kaçmaya hiç niyeti yok. Çareyi bir mezar taşının arkasına sığınmakta 
bulur ve; 
 
“Anlaşıldı. Mademki bana senden önce geçiş yok, sen önden buyur yiğidim.” der.  
 
96. Ördek Çorbası İçiyorum 
Nasreddin Hoca hayattayken büyük bir kıtlık olur. Bırakın eti, bir lokma ekmeği bile bulmak 
çok  zordur.  Evde  bulduğu  kuru  ekmek  parçalarını  alan  Hoca,  Akşehir  Gölü’nün  kenarına 
geldiğinde  bir  de  ne  görsün,  gölde  ördekler  yüzüyor.  Hoca,  bunlardan  birkaçını  yakalamak 
isterse de başaramaz. Ardından da yorgun argın bir ağacın gölgesine oturur ve evinden getirdiği 
kuru ekmeği suya bandıra bandıra yemeye başlar.  
O  sırada  çevreden  geçmekte  olan  insanlar,  Hoca’nın  bu  garip  hâlini  görünce  dayanamaz  ve 
sorarlar: 
 
“Hayrola Hocam, ne yapıyorsun?” 
Nasreddin Hoca: 
 
“Görmüyor musunuz, ördek çorbası içiyorum.” diye cevap verir.  
 


97. Padişah mı Büyük Çiftçi mi? 
Nasreddin Hoca bir köye gittiğinde halk, Hoca’yı imtihan etmek ister: 
 
“Hocam, padişah mı büyük, yoksa çiftçi mi?” diye bir soru sorarlar.  
Hoca şöyle bir arkasına yaslanır, sonra da sakalını sıvazlar ve; 
 
“Bunu  bilmeyecek  ne  var,  elbette  çiftçi  büyük,  eğer  çiftçi  olmasa  padişah  acından 
ölürdü.” der.  
 
98. Parayı Veren Düdüğü Çalar 
Nasreddin  Hoca  günün  birinde  evinin  ihtiyaçlarını  gidermek  üzere  eşeğine  biner  ve  pazara 
doğru yola koyulur. Bir süre gittikten sonra çocuklar Hoca’nın yolunu keserler ve; 
 
“Hocam, nereye gidiyorsun?” diye sorarlar.  
 
“Pazara gidiyorum.” 
 
“Bize düdük alır mısın?” 
 
“Elbette alırım.”  
Bu arada çocuklardan birisi Hoca’ya bir miktar para verir, diğerleri ise Hoca’ya iyi dileklerde 
bulunurlar.  
Pazar alışverişini bitiren Hoca, yorgun argın evine doğru dönerken çocuklar yolunu keserler.  
 
“Hocam, hoş geldin.”  
 
“Hoş bulduk çocuklar.” der.  
Ardından çocukların istekleri başlar: 
 
“Hocam, bizim düdük, Hocam benim düdük, Hocam bana yok mu?” gibi sözleri işiten 
Hoca, cebinden çıkardığı düdüğü para veren çocuğa uzatır. Bu defa diğer çocuklar; 
 
“Olur mu Hocam, hani bize, hani bize?” diye şikâyete başlarlar. Bunun üzerine Hoca; 
 
“Çocuklar,  çocuklar!  Parayı  veren  düdüğü  çalar,  bakın  arkadaşınız  parayı  verdi, 
düdüğünü nasıl öttürüyor.” deyiverir.  
 
99. Peşin Parayı Görünce Ne de Güzel Gülüyorsun 
Nasreddin Hoca komşularından birine borçlu olup bir türlü ödeyememektedir. Alacaklı birkaç 


defa kapıyı çalınca Hoca; 
 
“Komşu, çok kısa bir süre içerisinde borcumu sana ödeyeceğim.” der.  
Komşusu biraz şaşkın vaziyette; 
 
“Bu iş nasıl olacak, ne zaman ödeyeceksin?” deyince Hoca; 
 
“Bak  komşu,  kapının  önüne  çalı  ektim,  çalılar  ilkbaharda  yeşerecek,  sonra  çalıları 
sertleşecek…” 
 
“Eee…” 
 
“Kapının önünden geçen koyunların yünleri çalılara takılacak…” 
 
“Sonra?” 
 
“Sonra  mı,  bu  yünleri  toplayacağız,  hatunla  birlikte  kabartacağız,  sonra  kirmanda 
eğireceğiz,  son  olarak  da  pazarda  satacağız.  O  zaman  senin  paranı  ödeyeceğim.”  deyince 
alacaklı acı acı gülmeye başlar.  
Alacaklısının bu tavrı üzerine Hoca; 
 
“Ah komşu ah, peşin parayı görünce ne de güzel gülüyorsun.” der.  
 
100. Pilavla Görüşüvereyim 
Akşehirli zenginlerden bir tanesi Nasreddin Hoca’yı iftara çağırır. Sofraya oturdukları zaman 
ilk olarak çorba gelir. Çorbadan bir kaşık alır almaz ev sahibi hizmet edenlere; 
 
“Bu nasıl çorba, çabuk değiştirin!” der.  
Arkasından sofraya güzel bir et yemeği gelir. Ev sahibi yemekten bir parçayı yedikten sonra 
öfkeli bir sesle; 
 
“Nerede bu aşçı? Ben ona baharat koyma demedim mi? Çabuk değiştirin bu yemeği!” 
der.  
Et  yemeğinden  sonra  sıra  baklavaya  gelir.  Baklavayı  gören  Hoca  ‘Bakalım  buna  ne  kusur 
bulacak?’ diye içinden geçirirken ev sahibi âdeta kükreyerek; 
 
“Ahmak herifler, aç karnına baklava yenir mi? Kaldırın bunu.” der.  
Bu  sırada  Nasreddin  Hoca  yerinden  fırlar  ve  arkada  sırasını  beklemekte  olan  etli  pilavdan 
yemeğe başlar. Hoca’nın bu hareketi karşısında şaşıran ev sahibi; 
 
“Aman Hocam, ne yapıyorsun? Sofraya getirseydik…”deyince Hoca cevabını veriverir: 


 
“Vallahi  Efendi,  sen  sofraya  gelenlerin  hesabını  göredur.  Ben  biraz  pilavla 
görüşüvereyim.” 
 
101. Saçlarım Sakalımdan Daha İhtiyardır da Ondan 
Hoca, günün birinde berberde tıraş olurken, müşterilerden birisi; 
 
“Hocam, maşallah, saçları ağartmışsın, lakin sakalın pek o kadar değil, neden acaba?” 
deyince o da; 
 
“Beyim, bunda bir aksilik yok, saçlarım sakalımdan daha ihtiyardır da ondan.” der.  
 
102. Saklarlar da Kışın Yerler 
Misafirlerden birisi, Nasreddin Hoca’nın evinde yatıya kalır. Akşam yemeği yenildikten sonra 
sohbet edilir, yatma zamanı gelince yataklar açılır. Vakit ilerlediği için karnı acıkan misafir; 
 
“Bizim eller bizim eller 
  
Yatarken üzüm yerler” 
diye bir türkü tutturmaz mı? 
Bu türkünün sonunun nereye varacağını anlayan Nasreddin Hoca da elini kulağına atar ve; 
 
“Sizin eller sizin eller 
Yatarken üzüm yerler 
Bizde böyle âdet yoktur 
Saklarlar da kışın yerler.” der.  
 
103. Sana Gelir miydim? 
Günün birinde Hoca’nın eşeği çalınır. Bunun üzerine Hoca sokakta yüksek sesle; 
 
“Eşeğimi çaldılar, hırsızlar eşeğimi çaldılar.” diye bağırır.  
Sesi işiten Kadı, Hoca’yı yanına çağırarak; 
 
“Eşeği nasıl çaldırdın, kime çaldırdın, ne zaman çaldırdın?”gibi sorular sorar.  
Bu sorulara kızan Nasreddin Hoca; 


 
“Kadı Efendi, Kadı Efendi! Eğer bu soruların cevabını bilseydim sana gelir miydim?” 
der.  
 
104. Sana Ne? 
Nasreddin Hoca akşam namazından sonra eve doğru giderken geveze bir adamla karşılaşır: 
 
“Hocam, az önce buradan bir tepsi baklava götürüyorlardı.” 
 
“Giderse gitsin, bana ne elin baklavasından.” deyince adam;  
 
“Yok Hocam, baklava sizin eve gidiyordu.”der.  
Öfkelenen Hoca; 
 
“Be adam, giderse gitsin, bizim eve giden baklavadan sana ne?” diyerek adamı azarlar.  
 
105. Sapasağlam Ölüyorum 
Nasreddin Hoca günün birinde hastalanır ve yorgan döşek yatar. Nasreddin Hoca bu, sevilen 
birisi, bütün eş dost ziyaretine gelir ve; 
 
“Hocam, geçmiş olsun.” 
 
“Hayırdır Hocam, dün sapasağlamdın, birdenbire ne oldu?” diye sorarlar.  
Hoca, ziyaretçilerin gelip gitmesinden memnundur, ancak soruların ardı arkası kesilmeyince; 
 
“Sormayın dostlarım, ben sapasağlam ölüyorum.” der.  
 
106. Sen Evini Taşı 
Evinin yerinden memnun olmayan köylünün biri, sıkıntısını anlatmak üzere Nasreddin Hoca’ya 
gelir: 
 
“Hocam, evde gün ışığına hasret kaldık. Evim güneş yüzü görmüyor. Bu sıkıntıma bir 
çare bul.” 
Nasreddin  Hoca,  evinden  şikâyetçi  olan  adam  hakkında  bilgi  sahibi  olmadığından  merakını 
gizleyemez ve sorar: 
 
“Yahu komşu, senin toprağın filan yok mu?” 
 
“İlahi Hoca Efendi, köylü adamın tarlası olmaz mı hiç?” 


 
“Madem tarlan var, o hâlde güneş de görüyordur.” 
 
“Yahu Hocam, tarladır bu, elbette güneş görür.” 
Hoca, bu lüzumsuz soruyu soran köylüye iyi bir ders vermek niyetindedir. Adama şöyle uzun 
uzun bakarak cevap verir: 
 
“Oh, ne güzel! Güneş senin evine gelmiyorsa sen evini tarlaya götürüver.” 
 
107. Sen O Zaman Tozun Dumanın Ne Olduğunu Anlarsın 
Nasreddin Hoca ile mollası İmad birlikte ava çıkarlar. Bir süre dolaştıktan sonra İmad bir kurt 
yavrusunun ininin içerisine girdiğini görür ve ardından o da girer. Uluma sesleri üzerine ana 
kurt da ine gelince Nasreddin Hoca inden içeriye girmek isteyen ana kurdun kuyruğundan tutar. 
Kurt yavrusunu kurtarmak için içeriyi zorlarken her taraf toz duman içinde kalır. İmad içeriden 
bağırır: 
 
“Hocam, bu ses, gürültü nedir?” 
Hoca da;  
 
“Oğlum İmad, sen dua et de kurdun kuyruğu kopmasın; eğer kurdun kuyruğu koparsa 
sen o zaman tozun dumanın ne olduğunu anlarsın.” der.  
 
108. Sendeki Alacağım Başka 
Nasreddin Hoca bir gün yolda giderken eski tanıdığına rastlar. Adam vaktiyle Hoca’dan borç 
para  almış;  ancak  ödememiştir.  Bu  sebeple  de  pek  ortalarda  görünmemektedir.  Hâl  hatır 
sorduktan sonra Hoca; 
 
“Mehmet Efendi, benden aldığın borcun üzerinden epey zaman geçti. Haydi artık öde 
de kurtul.” der.  
Mehmet Efendi ezilip büzülür. O sırada yanlarından geçmekte olan bir adam Mehmet Efendi’ye 
acır ve onu Hoca’nın dilinden kurtarmak için; 
 
“Hoca, sen onu bırak. Esas borçlu benim.” der.  
Öfkelenen Hoca münasebetsiz adamı uyarır: 
 
“Sendeki  alacağım  başka,  o  biraz  dursun.  Benim  bundan  alacağım  var.  Ben  onu 
istiyorum.” 
 
109. Senin Gibilere Muhtaç Olmamak İçin 


Cimrilerden birisi Hoca’ya takılır: 
 
“Hocam parayı çok sevdiğini öğrendim, acaba neden?” 
 Hoca bu kendini bilmeze cevapta gecikmez; 
 
“Senin gibilere muhtaç olmamak için.” deyiverir.  
 
110. Senin İçin Yanıyorsa Bilmem 
Günün birinde komşularından biri Nasreddin Hoca’yı yemeğe çağırır. Hoşbeşten sonra sofra 
kurulur,  Hoca  da  tabaktakileri  afiyetle  yer.  Yemek  faslı  bittikten  sonra  ev  sahibi  Hoca’nın 
önüne kara kovan balından bir tabak kor. Balın kaliteli olduğunu anlayan Hoca, kaşık kaşık balı 
yemeye başlayınca ev sahibi dayanamaz; 
 
“Hocam, eğer balı ekmeksiz yersen içini yakar.” der.  
Hoca, şöyle bir arkaya doğru yaslanır ve ardından da ekler: 
 
“Vallahi komşu, benim içimin filan yandığı yok, senin için yanıyorsa bilmem.”  
 
111. Seninle de Konuşulmuyor ki 
Bir akşam üzeri Nasreddin Hoca ile hanımı avluda oturmuş, sohbet etmektedirler. Tuhaf bir 
hâli olan Hoca, hanımına sorar: 
 
“Hanım, bizim komşu değirmenci Ahmet Efendi’nin adı neydi?” 
Kocasının dalgın hâlini merak eden hanım bu soru karşısında şaşırarak; 
 
“Hoca Efendi, bu nasıl söz? ‘Ahmet Efendi’ dedin ya.” der.  
Bozuntuya vermeyen Hoca soruyu değiştirir:  
 
“Dilim sürçtü. Ne iş yaptığını soracaktım.” 
 
“Efendi, sana ne oldu? ‘Değirmenci’ dedin ya.” 
Üste çıkmaya çalışan Hoca; 
 
“Hatun nerede oturuyor diye soracaktım.” der.  
Şaşkına dönen hanım dayanamaz ve; 
 
“Efendi, sana bir şeyler mi oldu ne… Az önce ‘komşu’ dedin ya.” 


Hanımının her sorusuna karşı çıktığını gören Hoca biraz da kızarak; 
 
“Yahu hanım, iki söz edelim dedik, burnumdan getirdin. Seninle de konuşulmuyor ki!” 
deyiverir.  
 
112. Sondaki Est’leri Görmüyor musun? 
Hoca, medresede öğrenciyken Arapça ve Farsça derslerini de okumuştur. Ancak günlük hayatta 
bu  dilleri  pek  kullanmadığı  için  unutur.  Bir  işgüzar  da  Hoca’nın  Arapça  ve  Farsça  bilip 
bilmediğini anlamak için onu sıkıştırmaya başlar: 
 
“Hocam, iyi hoş adamsın; seni çok severim. Ama Farsça bilmediğin için vaazlarından 
yeterince yararlanamıyorum.” 
Bunun üzerine Hoca öfkeyle adama çıkışır: 
 
“Be  adam,  benim  Farsçayı  bilmediğimi  de  nereden  çıkardın?  Dinle  bakalım,  Farsça 
nasıl konuşulurmuş, nasıl Farsça şiir okunurmuş: 
‛Mor menekşe boynun eğmiş uyurest,  
Kâfir soğan kat kat urba giyerest. ’ 
Soruyu soran işgüzar, önceleri şaşırırsa da kendisini hemen toparlayarak Hoca’ya bir soru daha 
sorar: 
 
“Aman Hocam sen de! Farsça bunun neresinde ki?” 
Hoca  bu,  altta  kalır  mı  hiç!  Adamı  önce  dikkatle  süzer,  sonra  da  tebessüm  ederek  cevabını 
yapıştırır: 
 
“Neresinde olacak yahu! Sonlarında elbette. . . Sen oradaki ‘est’leri görmüyor musun?” 
 
113. Suyunun Suyu 
Yakın köylerden birinde oturan bir ahbabı Nasreddin Hoca’yı ziyarete gelir. Yatıya kalacak 
olan konuk Hoca’ya bir tavşan hediye eder. Hoca da konuğunu elinden geldiğince ağırlar.  
Ertesi hafta tanımadığı bir adam Hoca’ya komşu olur. Adam; 
 
“Hoca Efendi, ben geçen hafta tavşan getiren efendinin komşusuyum.” 
Hoca, hediye edilen tavşanın suyuyla bir çorba hazırlatır ve sofraya getirerek; 
 
“Afiyetle  iç.  Bizim  hanım  bu  çorbayı  senin  köylünün  getirdiği  tavşanın  suyundan 
yaptı.” 


Üçüncü hafta aynı köyden iki kişi birden gelir ve; 
 
“Biz o tavşanı getiren efendinin köyündeniz.” 
 
“Buyurun.” der Hoca,”Bu çorbayı o tavşanın suyundan pişirdi bizim hanım.” 
Dördüncü haftada birkaç kişi birden gelince Hoca köylülere ders vermek ister. Önlerine bir tas 
sıcak su koyuverir. Köylüler içtiklerinin sıcak su olduğunu fark edince şaşırıp kalırlar. Fırsatını 
yakalayan Hoca verir veriştirir: 
 
“Ulan köftehorlar, hemşeriniz dört hafta önce bir tavşan getirdi, her hafta birileri gelip 
konuk oldu. Artık tavşan kalmadı. Varın köye haber verin!” 
 
114. Şıkır Şıkır Akçeler 
Nasreddin  Hoca’nın  kadı  olduğu  günlerden  birinde  gürültülü  bir  şekilde  kapısı  açılır  ve  iki 
adam içeri girerler. Adamlardan biri diğerinin yakasını tutarak Hoca’nın huzuruna getirir. Son 
derece hiddetli olan adam Hoca’nın ‘Ne oluyor?’ demesine fırsat vermeden anlatmaya başlar: 
 
“Kadı Efendi, bu adam rüyamda benden şıkır şıkır yirmi akçe aldı. İstiyorum, vermiyor. 
Şikâyetçiyim.” 
Kadı Efendi rüyada yirmi akçe alan adamı yanına çağırır ve yirmi akçe vermesini ister. Şaşkına 
dönen  adam  Kadı’nın  sözünü  dinler  ve  yirmi  akçe  verir.  Akçeleri  alan  Kadı  önündeki 
çekmeceye şıkır şıkır akçeleri saydıktan sonra rüya sahibine; 
 
“Al  bakalım  şu  şıkırtıları…”  der.  Sonra  da  akçeleri  sahibine  vererek,  sakalını 
sıvazladıktan sonra; 
 
“Haydi güle güle. Bir daha birbirinizin hakkını yemeyin.” diye seslenir.  
İki adam dostça ayrılıp giderlerken Kadı’nın yanında hazır bulunanlar da karara hayran kalırlar.  
 
115. Tarifesi Bende Kaldı 
Ciğeri çok seven Hoca bir gün bir okka ciğer ile evine dönerken yolda karşılaştığı bir dostu 
Hoca’ya bir yemek tarifi vermek ister: 
 
“Hocam, sana öyle bir tarif vereceğim ki parmaklarını yiyeceksin.” 
Dostu tarife başlayınca Hoca; 
 
“Tarif karışık iş, bu benim aklımda kalmaz. Sen bunu bir kâğıda yazıver.” der.  
Tarifi alan Hoca yiyeceği ciğerin hayali ile eve doğru ilerlerken bir çaylak alçalır ve oldukça 
dalgın olan Hoca’nın elinden ciğeri kaparak kaçar. Bu durumda yapacak bir şeyi olmayan Hoca, 


çaylağın ardından bakakalır ve elindeki tarifin yazılı olduğu kâğıdı havaya kaldırarak; 
 
“Boşuna sevinme, tarifesi bende kaldı. Ağız tadıyla yiyemeyeceksin.” deyiverir.  
 
116. Tatlı Bir Uyku Uyumuştum 
Nasreddin Hoca günün birinde eşeğine biner ve Konya’nın yolunu tutar. Ancak Konya yolu 
uzundur, birkaç gece yollarda konaklaması gerekmektedir. Sabah erkenden çıkılan yolculukta 
akşam olunca Hoca bir köyde konaklamak ister. Öyle de yapar ve çaldığı bir kapıda ‘Tanrı 
misafiri’ deyip orada konuk edilir. Bu arada Hoca çok acıkmıştır. Hâl hatırdan sonra ev sahibi 
Hoca’ya; 
 
“Hocam yoldan geldin, susuzluk, uykusuzluk var mı?” deyince Hoca; 
 
“Vallahi kardeşim, gelirken bir pınarın başında tatlı bir uyku çekmiştim.” deyiverir.  
117. Tazıya Döner 
Cimri  bir  kişiliğe  sahip  olan  dönemin  subaşını  pek  sevmeyen  Nasreddin  Hoca  ile  subaşının 
arası pek de iyi değildir. Subaşı bir gün Hoca’dan tavşan kulaklı, karınca belli bir tazı ister. 
Köpekten anlamayan Hoca, birkaç gün sonra sokakta yakaladığı tombul bir köpeği subaşıya 
götürür. İstediği gibi bir köpekle karşılaşmayan subaşı Hoca’ya; 
 
“Aman Hocam, ben senden böyle tombul köpek mi istedim? Benim istediğim ince belli 
bir tazı olacaktı. Sen tutmuş tombul bir köpek getirmişsin.” der.  
Bütün bunları sabırla dinleyen Hoca gülümseyerek cevabını veriverir: 
 
“Merak etmeyin subaşı hazretleri, bu köpek bir aya kalmaz tazıya döner.” 
 
118. Tokadın Bedeli 
Günlerden  bir  gün  adamın  biri  Nasreddin  Hoca’nın  ensesine  bir  tokat  atar.  Hoca  da  adamı 
tuttuğu gibi Kadı Efendi’ye götürür. Hoca; 
 
“Kadı Efendi, bu adam bana tokat attı. Şikâyetçiyim.” der.  
Tokadı atan adam Kadı Efendi’nin tanıdığı çıkınca Kadı Efendi kararını verir ve şöyle der: 
 
“Tokat atmanın bedeli bir akçedir. Ver de kurtul.” 
Adam bir akçeyi getirmeye gider ama bir türlü gelmez. Beklemekten sıkılan Hoca kalkıp Kadı 
Efendi’nin ensesine bir tokat atar ve ardından cevabını veriverir: 
 
“Kadı Efendi, adamın parayı getireceği yok. Getirirse de sana attığım tokadın cezası 
olarak alıverirsin.” 


119. Tuzun Sayesinde Aklımız Denk Oldu 
Nasreddin Hoca tuzlu yemekleri sevmezmiş. Olacak bu ya hanımı da bütün yemekleri tuzlu 
pişirirmiş. Bir ziyafette, önüne konulan çorbaya bol bol tuz atmaya başlar. Sofradakiler şöyle 
bir bakarlar Hoca hiç de tuzu bırakmıyor. Bunun üzerine içlerinden biri; 
 
“Hocam, yemeklere çok tuz atma, aklı geriletir.” der.  
Hoca, sakalını şöyle bir sıvazladıktan sonra, adamın yüzüne bir bakar ve; 
 
“Efendi efendi, tuz yemesem benim aklım herkesin aklıyla nasıl denk olabilir?” der.  
 
129. Uykumu Kaybettim, Onu Arıyorum 
Gecenin ilerlemiş bir saatinde Nasreddin Hoca sokakta gezerken bekçiler tarafından yakalanır 
ve sorguya çekilir: 
 
“Efendi, bu saatte sokakta ne arıyorsun?” dediklerinde Hoca gayet olgun bir şekilde; 
 
“Uykumu kaybettim, onu arıyorum.” deyiverir.  
 
121. Ya Eyüp İp Olursa 
Hoca bir gün camide vaaz etmektedir: 
 
“Kardeşlerim,  değerli  Müslümanlar!  Doğruluktan  ayrılmayın,  yalan  yere  yemin 
etmeyin!” 
Bu arada cemaat içinde oturmakta olan Eyüp Efendi’ye gözü ilişir.  
Tanıdıklarının  Eyüp  Efendi’nin  adını  doğru  söyleyemediklerini,  bu  sebeple  onun  adını  çok 
farklı seslendirdiklerini hatırlar ve evirir, çevirir sözü onun adına getirir: 
 
“Kardeşlerim, sizlere söylüyorum. Sakın ola ki çocuklarınızın ve torunlarınızın adlarını 
Eyüp koymayın.” 
Dinleyenler şaşırırlar. Hoca’nın Eyüp Peygamber’in adını beğenmediğini sanıp kızanlar bile 
olur. Kalabalıktan uğultu yükselince Hoca işi şakaya döker.  
 
“Eğer siz çocuklarınıza, torunlarınıza Eyüp adını verirseniz, günün birinde insanlar onu 
söyleye söyleye İp’e çevirirler.” 
 
 


122. Yağım, Biberim, Tuzum, Ateşim Ne Olacak? 
Nasreddin Hoca yakaladığı bıldırcınları temizledikten sonra bunlardan güzel bir yemek yapar 
ve  komşularını  davet  etmek  için  evden  çıkar.  Hoca’yı  takip  eden  bir  komşusu  da  yemeği 
tenceresine boşaltıp, yakaladığı canlı bıldırcınları tencerenin içerisine bırakıp gider.  
Hoca, komşularını davet ettikten sonra, yemeği koymak için tencerenin kapağını açtığında bir 
de ne görsün, yemeğin yerinde yeller esiyor. Bu arada canlı bıldırcınlar da uçup giderler.  
 Hoca kısa bir süre içerisinde kendisini toplar ve elini açarak; 
 
“Allah’ım, inanıyorum, senin her şeye gücün yeter. Buna şüphe yok. Bıldırcınlara can 
verdiğine  inanıyorum,  onları  kurtardığına  da  inanıyorum.  Pekiyi,  benim;  yağım,  biberim, 
tuzum, ateşim ne olacak?” deyiverir.  
 
123. Yata Yata Usandım, Biraz da Dolaşmaya Çıkacaktım 
Mevsimlerden yazdır. Bu aralarda Hocamızın da canı bir şeylere sıkılmıştır. Şöyle hava almak 
için dışarı çıkar.  
Hava sıcak mı sıcak… Hoca’nın iç çamaşırları da sıcaktan dolayı sırılsıklam olur. Hoca, terli 
elbiselerini değiştirebilmek için uygun bir yer ararsa da bulamaz.  
Yol boyu giderken karşısına bir mezarlık çıkar. Hemen mezarlığa girip mezar taşlardan birinin 
arkasında üzerini değiştirmeye başlar.  
Olacak bu ya, tam da o sırada mezarlığın yakınından geçmekte olan birkaç atlı adam, Nasreddin 
Hoca’yı yarı çıplak vaziyette görünce; 
 
“Be adam, bu nasıl hâldir? Senin ne işin var bu vaziyette mezarlıkta?” derler.  
Hoca  bakar  ki  atlılar  kızgın…  Hemen,  onların  hoşlarına  gidecek  bir  cevap  vererek  paçayı 
kurtarır: 
 
“Ne olsun, burası benim mezarım… Yata yata usandım da biraz dolaşmaya çıkacaktım.”  
 
124. Yorgan Gitti Kavga Bitti 
Bir gece Nasreddin Hoca ile hanımı odalarına çekilirler. Ancak bir süre sonra dışarıdan gelen 
gürültü  patırtı  sesleri  ile  uyanırlar.  Mevsim  kıştır,  Hoca  Efendi  aceleyle  üzerine  yorganını 
alarak  dışarıya  çıkar.  Bakar  ki  birkaç  genç  kavga  etmektedir.  Hemen  onlara  öğüt  vermeye 
başlar: 
 
“Yapmayın, etmeyin.” derken, olacak bu ya, Hoca’nın üzerindeki yorgan da bir taraflara 
düşer. Gürültü patırtı çıkaranların bir kısmı kavga eder gibi görünürken bir kısmı da yorganı 
kaptıkları gibi kaçarlar. Bir süre sonra adamlar kavgayı bıraktıklarında Hoca bir de ne görsün? 


Yorgan gitmiş. Hanımı, üzgün bir şekilde eve dönen Hoca’ya sorar: 
 
“Ne oldu Efendi? Hani yorganın nerede?”  
Hoca yorganı kaybetmenin üzüntüsüyle; 
 
“Sorma hatun, kavganın sebebi bizim yorganmış; yorgan gitti, kavga bitti.” diye cevap 
verir.  
 
125. Aklın Varsa Göle Koş 
Nasreddin Hoca günün birinde eşeğine binerek ormana odun kesmeye gider. Kuru odunlardan 
epeyce kestikten sonra bunları eşeğine yükler ve evin yolunu tutar. Ancak, yolda aklına, kestiği 
odunların yanıp yanmayacağı konusu gelir ve ince kuru dallardan birkaçını tutuşturur.  
Başlangıçta odun çıtır çıtır yanarken Hoca ve eşeği gayet rahattır. Fakat bir süre sonra kuru 
odunların tamamı yanmaya başlayınca Nasreddin Hoca’yı bir telaş alır ki sormayın. Bu arada 
odunların yanmasıyla birlikte semeri de yanmaya başlayan eşek iyice huysuzlanır ve hoplayıp 
zıplamaya başlar. Eşeğin bu acı haline çok üzülen Nasreddin Hoca yüksekçe bir yere çıkar ve; 
 
“Eşeğim, aklın varsa göle koş, yoksa hâlin duman…” deyiverir.  
 
126. Ay da Çıktı Ama Ben de Neler Çektim Neler? 
Geceleyin  ay  ışığının  etrafı  aydınlattığı  bir  saatte  Nasreddin  Hoca  evde  suyun  olmadığını 
öğrenince, kova ve testiyi alıp kuyuya gider. Nasreddin Hoca kovayı kuyuya sarkıttığında bir 
de ne görsün, kuyunun içerisinde kocaman bir ay…  
 
“Hay Allah, ayın kuyuda ne işi var?” 
Hoca, ayın kuyuya düştüğünü sanarak evine gelir, ipin yanına çengeli de alarak tekrar kuyunun 
başına döner. Çengeli ipe bağlayarak kuyudan aşağıya sarkıtan Nasreddin Hoca, çengelin bir 
taşa takılması üzerine var gücüyle asılmaya başlar. Bir asılır, iki asılır, üç asılır, ancak çengel 
çıkmaz.  
Biraz  daha  kendisini  çengeli  çekmeye  hazırlayan  Nasreddin  Hoca  var  gücüyle  ipi  çekince, 
çengelin takıldığı taştan kurtulmasıyla birlikte sırtı üzerine düşer. Bir süre toz toprak içinde 
kaldıktan sonra Hoca, kendisine gelir ve gökte ayı gördükten sonra; 
 
“Ay çıktı ama ben de neler çektim neler?” deyiverir.  
 
127. Aynı Yöne Gittiğimi Görmemek İçin 
Hoca bir gün eşeğe ters binerek giderken, karşısına çıkanlar merakla sorarlar: 


 
“Hoca Efendi, niçin eşeğe ters biniyorsun?” Hoca gülümseyerek cevap verir: 
 
“Eşekle aynı yöne gittiğimi görmemek için…”  
 
128. Bağdat’a Gitmem Gerekir 
Günün birinde komşularından birisi Hoca’nın kapısını çalar ve; 
 
“Hoca Efendi, senden bir isteğim var.” der.  
 
“Nedir komşu?” 
 
“Hocam, Bağdat’ta bir dostum var, ona mektup yazmak istiyorum, fakat benim yazım 
çok kötü. Mümkünse bu mektubu yazıversen.” deyince Hoca; 
 
“Olmaz, çünkü benim Bağdat’a gidecek vaktim yok.” der.  
Hoca’nın yanlış anladığını zanneden komşusu; 
 
“Hocam,  Bağdat’a  gitmeyeceksin,  mektubu  yazıvereceksin.”  deyince  Hoca  adamı 
başından savmak için yeni bahaneler uydurur ve; 
 
“Ah  dostum!  Bir  bilsen  benim  yazım  ne  kadar  kötü,  ancak  kendi  yazdığımı  kendim 
okuyabiliyorum, bu sebepten de Bağdat’a gitmem gerekir.” der.  
 
129. Ben Perdeyi Buldum ve Çalıp Duruyorum 
Bir gün Nasreddin Hoca’yı ziyafete davet ederler. Yeme içme faslından sonra saz çalan bir 
misafir sazını ortaya çıkararak; 
 
“Hocam, saz çalmasını bilir misin?” diye sorar.  
Hoca da hiç düşünmeden, sözünün sonunun ne olacağını aklına kestirmeden; 
 
“Evet, çalarım.” deyiverir.  
Bunun üzerine sazı Hoca’ya uzatırlar. Ne perde, ne mızrap… Hiçbir şeyi bilmeyen Nasreddin 
Hoca sazı eline alır ve gelişigüzel mızrapla tellere vurmaya başlar. Sazdan garip garip sesler 
çıkınca oradakiler; 
 
“Hoca Efendi, bu nasıl saz çalış? Bunun da bir çalma usulü vardır, seninki saz çalma 
değil işkence.” derler.  
Nasreddin Hoca, saz çalmasını bilmediğini belli etmemek için kahkahayı basar ve; 
 
“Arkadaşlar, bunda şaşılacak ne var? Bu işte perde arayanlar, aramaya devam etsinler, 


bakın ben buldum ve çalıp duruyorum.” deyiverir.  
 
130. Ben Sağlığımda Sağdaki Yolu Tercih Ederdim 
Günün birinde odun getirmek için dağa giden Nasreddin Hoca, kesmek için üzerine oturduğu 
bir dalı dibinden kesmeye başlar. Bu sırada oradan geçen bir köylü; 
 
“Hocam,  ne  yapıyorsun?  Bak,  birazdan  üzerine  oturduğun  dal  kırılır,  yere  düşer, 
ölürsün.” der.  
Hoca, hiç oralı olmaz, dalı kesmeye devam eder. Çok geçmeden Hoca dalla birlikte aşağıya 
düşer. Köylünün konuşmasından hisse çıkaran Hoca, üstünü başını silkeledikten sonra kalkar 
ve adamın arkasından koşarak ona yetişir; 
 
“Arkadaş, sen benim düşeceğimi bildin, o halde öleceğimi de bilirsin. Söyle bakayım 
ben ne zaman öleceğim?” der.  
Adam, “Yok, ben bilmem, Allah’tan başka kimse bilmez.” filan derse de Hoca’yı bir türlü ikna 
edemez. Adam daha fazla baskıya dayanamayınca da; 
 
“Hoca Efendi, eşeğinle yola çıktığında, eşek üç defa yelleyecek. Birincisinde dizinden 
aşağısının,  ikincisinde  göbeğinden  aşağısının  dermanı  kesilecek,  üçüncüsünde  ise  canın 
çıkacak.” der.  
Kestiği dalların yanına dönen Nasreddin Hoca, odunları eşeğine yükler ve evine doğru yola 
çıkar. Yolu üzerinde eşek birinci defa yellediğinde, Hoca’nın dizinden aşağısında, ikinci defa 
yellediğinde göbeğinden aşağısında canı kalmaz. Eşek üçüncü defa yellediğinde ise Nasreddin 
Hoca “Öldüm” diyerek kendisini yol kenarına bırakır.  
Bir süre sonra yolları üzerinde Hoca ve eşeğini bulan köylüler de Hoca’nın öldüğünü sanarak, 
onu evine götürürler. Su kaynatırlar, imamı çağırırlar. İmam, Hoca’yı güzelce yıkar, kefenler. 
Ardından cenaze namazını da kıldıran imam; 
 
“Haydin,  cenazeyi  omuzlayın.”  der.  Cemaat  de  tabutu  omuzlarına  alarak  mezarlığa 
doğru yola çıkar. Cenaze bir süre taşındıktan sonra bir yol ayrımına gelince cemaat arasında 
‘Hangi yoldan gitsek daha kısa olur?’ diye bir tartışma başlar.  
Bu sırada Nasreddin Hoca tabuttan başını çıkararak; 
 
“Ey cemaat, boşuna tartışıp durmayın; ben sağlığımda hep sağdaki yolu tercih ederdim.” 
deyiverir.  
 
131. Benim Kuşumun Düşündüğünü Görmüyor musunuz? 
Hoca, pazar yerinde bir kuşun iki akçeye satıldığını görür.  


Hoca, kuşun iki akçeye satıldığını görünce sevinir ve; 
 
“Bu küçücük kuş iki akçe ederse benim evdeki hindim onlarca akçe eder.” der. Sonra 
da  evine  gider  ve  hindiyi  yakaladığı  gibi  pazarın  yolunu  tutar;  ancak  Hoca’nın  hindisinin 
yüzüne kimse bakmaz. Biraz bağırıp çağırmadan sonra zor ve şer Hoca’nın hindisine de iki 
akçe veren olur ama Hoca’nın kafasının tası iyice atar; 
 
“Be  adamlar!  Biraz  önce  küçücük  kuşa  iki  akçe  verdiniz,  görmüyor  musunuz  benim 
hindim onun on katı daha büyük.” deyince, pazarcılar; 
 
“Hocam, o kuş dediğin papağandır, o konuşur, bu sebepten kıymetli.” Deyince Hoca 
dayanamaz; 
 
“Yahu, siz o kuşun konuştuğunu söylüyorsunuz da benim kuşumun düşündüğünü neden 
görmüyorsunuz?” der.  
 
 
132. Biz Onun Ayağına Gideriz 
Nasreddin  Hoca’nın  hocalığı  halk  arasında  ermişliğe  kadar  ilerleyince  günün  birinde 
hemşerileri; 
 
“Hocam, senin bir ermiş olduğunu, istediğin her şeyi ayağına getirttiğini söylüyorlar. 
Fakat bunu biz göremedik; şu kerametini bize gösterir misin?” diye sorarlar.  
Bu sözler karşısında şöyle bir kendini toparlayan Nasreddin Hoca; 
 
“Ey dağ, haydi yanıma gel.” diye üç defa seslenir.  
Nasreddin Hoca ve hemşerileri bakarlar ki dağın kıpırdadığı filan yok. Herkes, Hoca ile dalga 
geçmeye hazırlanırken Hoca yerinden kalkıp yürümeye başlayarak; 
 
“Hemşerilerim,  biliyorsunuz  bizde  kibir  diye  bir  şey  yoktur.  Ne  yapalım,  dağ  bizim 
ayağımıza gelmezse biz onun ayağına gideriz.” deyiverir.  
 
133. Bizim Eve Geliyor 
Günün  birinde  Nasreddin  Hoca’nın  komşularından  birisi  vefat  eder.  Hoca  da  komşu  hakkı 
diyerek başsağlığı dilemeye gider. Bu sırada evdekiler yüksek sesle ağlamaktadır.  
 
“Ah, bizi bırakıp da nereye gidiyorsun, hem de ocağı, ateşi olmayan yere…”  
Hoca  bu  sözleri  iyice  dinledikten  sonra  ev  sahibinden  izin  ister  ve  doğruca  evine  gelerek 
hanımına; 


 
“Hanım, hanım! Sorma başımıza gelenleri, söylenenlere bakılırsa rahmetli komşumuz 
bizim eve geliyor.” der.  
 
134. Bunu Sana Haber Vermeye Geldim 
Nasreddin Hoca ile hanımı evde sohbet ederlerken hanımın sancısı tutar ve kıvranmaya başlar. 
Bu arada Hoca’ya; 
 
“Hoca Efendi, git bana bir hekim çağır.” der.  
Nasreddin Hoca tam evden çıkacağı sırada hanımı; 
 
“Bey! Gitme, sancım geçti.” der.  
Hanımının uyarısına rağmen Hoca hiçbir şey olmamışçasına doktorun yanına gider ve; 
 
“Doktor Bey, hanımım sancılanmıştı, beni de sana göndermişti. Tam evden çıkarken 
sancısının geçtiğini söyledi; ben de bunu sana haber vermeye geldim.” der.  
135. Büyüyünce Ganem Derler 
Nasreddin  Hoca  Hicaz’a  gider.  Dönüşte  herkes  Hoca’yı  karşılar,  hoş  beş  sırasında 
hemşerilerinden birisi; 
 
“Hocam, Arabistan’da epeyce kaldın, her hâlde Arapçayı da öğrenmişsindir.” deyince 
Hoca; 
 
“Evet, öğrendim.” der.  
Bunun üzerine hemşerisi sorar: 
 
“Pekiyi Hocam orada deveye ne derler?” 
 
“Hemşerim, sorduğun soru çok büyük olmadı mı?” 
 
“Pekiyi, küçüğünden soralım, pireye ne derler?” 
 
“Hemşerim, bu defa da çok küçüğünden sordun, bunların ortası yok mu?”  
Bu sırada soru sorma sırası bir başka hemşerisine gelir: 
 
“Tamam, Hocam onlar kuzuya ne derler?” 
Hoca, bu soruyu duyunca şöyle bir kendine gelir ve cevap verir: 
 
“Hemşerilerim, onlar kuzuya bir şey demezler; ancak kuzu büyüyünce ganem [koyun] 
derler.” 


136. Çekirdeğiyle Tarttı 
Hoca pazardan bir okka hurma alır ve evine gelir. Akşam olunca da hanımıyla birlikte yemeye 
başlarlar. Hocanın hanımı bir de bakar ki, kocası hurmaları çekirdeği ile birlikte yiyor. Bunu 
üzerine Hoca’ya dönerek; 
 
“Efendi, hurmayı çekirdeğiyle mi yiyorsun?” diye sorar.  
Hoca bu soru karşısında; 
 
“Elbette çekirdeğiyle yiyorum, çünkü pazarcı bana onu çekirdeğiyle tarttı.” diye cevap 
verir.  
 
137. Daha Ne Kadar Gitmemi İstiyor? 
Bir gece vakit ilerleyince Hoca ile hanımı odalarına çekilirler. Biraz sonra hanım seslenip; 
 
“Hoca Efendi, biraz öteye gidiver.” deyince Hoca da cübbesini sırtına aldığı gibi sokağa 
çıkar. Epeyce yürüdükten sonra sabaha karşı bir tanıdığı ile karşılaşır.  
 
“Hocam, hayırdır, sabahın köründe nereye böyle?” deyince Hoca; 
 
“Vallahi  komşu  ben  de  bilmiyorum.  Yalnız  senden  bir  ricam  var,  bizim  eve  git  ve 
hanıma bir sor, bakalım daha ne kadar gitmemi istiyor.” der.  
 
138. Elbette Eşekle Birlikte Ben de Kaybolacaktım 
Günün  birinde  Nasreddin  Hoca  eşeğini  kaybeder.  Bunun  üzerine  Hoca’nın  bütün  eşi  dostu 
toplanarak  kaybolan  eşeği  aramaya  başlarlar.  Bu  arada  Nasreddin  Hoca  bir  taraftan  eşeğini 
ararken bir taraftan da; 
 
“Çok şükür ya Rabbi! Çok şükür ya Rabbi!” deyip durur.  
 Bu sesi işiten Hoca’nın dostları; 
 
“Hocam,  eşeği  aramaya  başladığımızdan  beri  ‘çok  şükür  ya  Rabbi!  Çok  şükür  ya 
Rabbi!’ deyip duruyorsun, bunun sebebi nedir?” diye sorunca Nasreddin Hoca; 
 
“Bu soruyu niçin sorduğunuzu anlayamadım. Bunu bilmeyecek ne var, eşeğin üzerinde 
olmadığım için şükrediyorum.” der.  
Hoca’nın dostları merakla bir defa daha sorarlar.  
 
“Pekiyi, eşeğin üzerinde olsan ne olacaktı?” deyince Hoca, bir şey olmamışçasına; 
 
“Efendiler, bunu bilmeyecek ne var, elbette eşekle birlikte ben de kaybolacaktım.” 


 
139. Elinden Almak Kolay Olur 
Bir gece Hoca’nın evine hırsız girer. Tuhaf sesler işiten hanımı Hoca’yı uyandırarak; 
 
“Hoca, kalk bir tıkırtı var, galiba eve hırsız girdi.” deyince Hoca; 
 
“Hanım, boş ver, sen yatmana bak, o çalacak bir şey bulabilirse elinden almak kolay 
olur.” deyiverir.  
 
140. Hanım Sen de Haklısın 
Nasreddin Hoca’nın kadılık yaptığı yıllarda evinin kapısı çalınır. Hoca, kapıyı açında karşısında 
komşusunu görür. Komşusu çıkışırcasına Hoca’ya seslenir: 
 
“Kadı Efendi, filan adamdan şikâyetçiyim.” 
Hoca, komşusunu sakinleştirmeye çalışarak sorar: 
 
“Nedir, anlat bakayım.” 
Şikâyetçi adam, anlatır, anlatır ve Hoca başını kaldırarak; 
 
“Haklısın.” der ve adamı yolcu eder.  
Çok  geçmeden  Hoca’nın  kapısı  tekrar  çalınır,  bu  defa  gelen  de  yolcu  ettiği  adamdan 
şikâyetçidir. Hoca Efendi adamı dinler ve ardından; 
 
“Haklısın.” der ve onu da yolcu eder.  
Olanları içeriden işiten Hoca’nın hanımı hayretle; 
 
“Yahu, sen ne biçim kadısın? İki şikâyetçi de birden haklı olur mu?” deyince, Hoca 
çaresiz bir şekilde; 
 
“Hanım sen de haklısın.” demek zorunda kalır.  
 
141. Hem İnsan Dövüyorlar Hem de Zorla Helva Yediriyorlar 
Hoca,  günün  birinde  Konya’da  bir  helvacı  dükkânına  girer  ve  hiçbir  şey  söylemeden  helva 
yemeye başlar. Dükkân sahibi; 
 
“Yahu  arkadaş,  kimsin,  nesin,  para  yok  pul  yok,  sen  kime  danıştın  da  helvamdan 
yiyorsun?” der.  


 Fakat Hoca, bu sözleri duymazdan gelerek helva yemeye devam eder. Dükkân sahibi de para 
alamayacağı bir adam olduğunu zannederek, Hoca’yı dövmeye başlar. Bu sırada bir taraftan 
dayak yiyen Hoca bir taraftan da helva yemeye devam eder. Araya girenlerin de yardımıyla 
şöyle bir kenara çekilen Hoca; 
 
“Yahu bu Konyalıları da anlamak çok zor, hem insanı dövüyorlar hem de zorla helva 
yediriyorlar.” deyiverir.  
 
142. İyi ki Gömleğin İçinde Ben Yoktum 
Nasreddin Hoca’nın hanımı günün birinde çamaşır yıkar. Daha sonra da yıkadığı çamaşırları 
kurusun diye evinin arkasındaki ağaçlara asar. Bunlardan kalın olanlarını daha çabuk kuruması 
için iyice gerer.  
O gece bahçeden bazı sesler duyan Nasreddin Hoca hanımına seslenir: 
 
“Hanım hanım, çabuk benim yayımı okumu ver, bahçede hırsız var.” 
Hanımından oku ve yayı alan Nasreddin Hoca, bahçedeki bir karaltıya nişan alır.  
Sabah olunca bir de bakar ki insan zannettiği kendi gömleği değil mi? Bu duruma çok sevinen 
Hoca hanımına dönerek; 
 
“Hanım, iyi ki gömleğin içinde ben yoktum, aksi takdirde çoktan ölmüştüm.” deyiverir.  
 
143. Kazan Doğurdu 
Nasreddin Hoca komşusundan bir kazan ister, kazanın dışını külle sıvar, bulgurunu kaynatır, 
sonra  da  kazanı  güzelce  temizler  ve  içerisine  küçük  bir  tencere  koyarak  komşunun  kapısını 
çalar. Komşu kazanın içindeki tencereyi görünce şaşkın bir şekilde Hoca’ya sorar: 
 
“Hocam, bu tencere ne?”  
 
“Komşu, senin kazan hamiyleymiş, doğurdu.” der.  
Komşu  bu  işten  memnun  kalır.  Bir  gün  böyle,  iki  gün  böyle  derken  günün  birinde  Hoca, 
komşusundan  bir  daha  kazanı  ister.  Komşusu  da  sevinçle  kazanı  verir.  Fakat  aradan  günler 
geçmesine karşılık Hoca kazanı bir türlü getirmez. Bir şeyler sezinleyen komşusu Hoca’nın 
kapısı çalar: 
 
“Hocam, bizim kazanı verir misin?”  
 
“Komşu, senin kazan öldü.” der.  
Bunun üzerine komşu sinirli bir şekilde Hoca’ya çıkışır: 


 
“Yahu Hocam, hiç kazan ölür mü?”  
Hoca, bıyık altından gülerek komşusuna cevap verir: 
 
“Be adam, kazanın doğurduğuna inanıyorsun da öldüğüne neden inanmıyorsun?”  
 
144. Kürsüden İnmek de mi Aklına Gelmiyor? 
Hoca,  günün  birinde  vaaz  etmek  için  caminin  kürsüsüne  çıkar,  fakat  bir  türlü  konuşamaz. 
Sağına döner, soluna döner, tavana bakar, cemaate bakar ve; 
 
“Ey cemaat, görüyorsunuz, birkaç dakikadır düşünüyorum ama size söyleyecek bir söz 
aklıma gelmedi.” der.  
Bu sırada Hoca’nın oğlu da kürsünün önündeymiş, başını kaldırır ve babasına; 
 
“İlahi baba, kürsüden inmek de mi aklına gelmiyor?” deyiverir.  
 
145. O Ters Bir Kadındır 
Günün  birinde  Nasreddin  Hoca’nın  hanımı  ırmak  kenarına  çamaşır  yıkamaya  gider.  O, 
ırmaktan kova ile su alırken, ırmağa düşüverir.  
Hanımının ırmağa düştüğünü gören komşuları hemen Hoca’ya koşarlar ve; 
 
“Hocam, hanımın ırmağa düştü.” derler.  
Haberi alan Hoca, ırmağın akıntısının tersi yöne doğru koşmaya başlayınca komşuları; 
 
“Hocam, yanlış yerde arıyorsun, bak ırmak aşağıya doğru akıyor.” derler.  
Bu söz üzerine Nasreddin Hoca; 
 
“O ne ters bir kadındır, siz onu bilmezsiniz, ırmağın tersine gider!” der.  
 
146. Secdeye Kapanmasından Endişe Ediyorum 
Hoca günün birinde Konya’ya gelir ve geceyi geçireceği bir hana gider. Hava da soğuk mu 
soğuk, rüzgârlı mı rüzgârlı… Gece olunca handan çatır çutur sesler gelmeye başlayınca, Hoca 
hancıya seslenir: 
 
“Hancı, hancı! Neredeyse bu han yıkılacak.” deyince hancı hiç oralı olmaz: 
 
“Hocam,  bir  şey  olmaz,  sen  istirahat  et,  o  duyduğun  sesler  binanın  Allah’ı 


zikretmesidir.” der. Bunun üzerine Nasreddin Hoca dayanamaz ve;  
 
“Hancı, hancı! Ben de ondan korkuyorum. Zikrederken birden bire coşup da ya secdeye 
kapanırsa…” der.  
 
147. Senin İşine Akıl Sır Ermez 
Nasreddin Hoca’nın parası çalınır; o da namazdan sonra parasının bulunması için dua etmeye 
başlar.  Bu  sırada  Hoca’nın  hemşerilerinden  birisi  de  deniz  yolculuğu  sırasında  fırtınaya 
yakalanır, o da; 
 
“Ya  Rabbi,  eğer  bu  fırtınadan  kurtulur,  sağ  salim  memleketime  varırsam,  Hoca 
Efendi’ye iki yüz akçe vereceğim.” diye dua eder.  
Hoca’nın hemşerisi fırtınadan kurtulur. Sağ salim Akşehir’e geldiğinde Hoca’ya iki yüz akçeyi 
verir. Hoca parayı aldıktan sonra; 
 
“Allah’ım, ben bu parayı nerede kaybettim, sen nerede buldurdun, gerçekten senin işine 
akıl sır ermez.” der.  
 
148. Tasla Ortaya Getirecektim 
Hoca’yı  bütün  konu  komşu  sırayla  yemeğe  çağırır.  Bir  gün,  bir  hafta,  bir  yıl  derken  günün 
birinde Hoca’nın ahbapları; 
 
“Hocam, hep biz sizi yemeğe çağırıyoruz, bir de siz bizi çağırsanız olmaz mı?” deyince 
Hoca; 
 
“Komşular, ben fakir bir adamım, kıt kanat geçiniyorum, ben size vereceğim ziyafetin 
altından kalkamam.” derse de işin içerisinden çıkamaz ve komşularını davet eder.  
Hoca’nın hanımı bu işten rahatsız olur: 
 
“Bu kadar adama ne yedireceksin, ne diye eve çağırdın, evde yiyecek hiçbir şey yok.” 
deyince Hoca, hanımına; 
 
“Hanım, sen üzülme, sen bana bir boş çorba tası ver, gerisini merak etme.” der.  
Misafirler eve geldikten sonra Hoca boş çorba tasını alır ve onların yanına varır: 
 
“Komşularım beni bağışlayın, evde odun yok, yağ yok, pirinç yok… Eğer bunlar olsaydı 
çorbayı pişirip gördüğünüz bu tasla ortaya getirecektim” der.  
 
 


149. Taşları Bağlamışlar, Köpekleri İnsanın Üzerine Salıyorlar 
Hoca soğuk bir kış günü, eşeğine binerek başka bir köye doğru yola çıkar. Hoca, köye doğru 
yaklaştığında  köpekler  havlayarak  üzerine  doğru  gelince  o  da  savunmaya  geçer  ve  yerde 
bulduğu taşlara sarılır, fakat taşlardan hiçbirisini yerinden kaldıramaz. Çünkü bütün taşlar buz 
tutmuştur. Hoca bir dener, iki dener, fakat kurtuluşun olmadığını anlayınca elini açar ve; 
 
“Allah’ım, burası nasıl bir memleket, şaşırdım. Görmüyor musun, taşlarını bağlamışlar 
köpeklerini insanın üzerine salıyorlar.” der.  
 
150. Utancımdan Buraya Saklandım 
Günün birinde Hoca’nın evine hırsız girer. Hoca da korkusundan bir dolabın içerisine saklanır. 
Hırsız  evi  epeyce  bir  karıştırdıktan  sonra  çalacak  hiçbir  şey  bulamaz  ve  son  olarak  bir  de 
dolabın  içine  bakmak  amacıyla  kapağı  açar  ki  bir  de  ne  görsün;  içeride  Nasreddin  Hoca… 
Hırsız şaşkın bir vaziyette; 
 
“Yahu Hocam, sen burada mısın? Burada ne yapıyorsun?” deyince Hoca; 
 
“Arkadaş,  kusura  bakma  evde  çalınacak  bir  eşyam  olmadığı  için  utancımdan  buraya 
saklandım.” deyiverir.  
 
151. Üzerine Bir Altın Daha Vermen Gerekir 
Günün birinde Hoca’nın yanına heyecanlı bir adam gelir ve elindeki altını uzatarak; 
 
“Hocam, bu altını bozabilir misin?” der.  
Hoca altını eline şöyle bir alır, altını üstünü inceler gibi yapar ve; 
 
“Bu altın eksik olduğu için bozamam.” der.  
Bu defa adam; 
 
“Tamam eksik bozuver, benim acilen paraya ihtiyacım var.” deyince Hoca; 
 
“Yavrum altının o kadar eksik ki üzerine bir altın daha vermen gerekir.” deyiverir.  
 
152. Ya Tutarsa? 
Hoca, günün birinde kepçeyi, tencereyi alıp Akşehir Gölü’nün kıyısına gider; başlar elindeki 
kepçeyle  bir  şeyler  yapmaya.  Bu  durumu  görenler  merakla  izlemeye  başlar.  İçlerinden  biri 
dayanamayıp sorar: 


 
“Hocam, ne yapıyorsun?”  
 
“Görmüyor musunuz? Göle yoğurt mayalıyorum.” 
 
“İlahi Hocam, hiç göl maya tutar mı?” 
 
“Arkadaşlar, dostlar, ben de biliyorum tutmayacağını; ancak, ya tutarsa!” deyiverir.  
 
153. Yanlışlık İlamda Değil Bal Çömleğinde 
Kadının biri, yaptığı iş karşılığında bir çömlek bal veya tereyağını rüşvet olarak almaktadır. 
Hoca  Efendi  de  bu  işi  bilmekte  olup  çömleğin  alt  kısmına  güzelce  sığır  pisliğini  doldurur, 
üzerine bir parmak kadar bal koyarak Kadı’nın yanına varır. Kadı, çömleği görünce sevinir ve 
Hoca’nın ilam işini hemencecik çözer.  
Kadı, akşam evine vardığında çömleği açar, bir de ne görsün, çömleğin ağzından bir parmak 
bal, geriye kalanı sığır pisliği. Bunun üzerine Kadı hemen Hoca’ya haber gönderir ve; 
 
“Hoca’nın  ilamında  küçük  bir  eksiklik  var,  onu  düzeltmemiz  lazım,  mahkemeye 
gelsin.” der.  
Haberi alan Hoca gülümsedikten sonra; 
 
“Yanlışlık ilamda değil, bal çömleğinde!” cevabını verir.  
 
154. Yeni Aldığım Çarıkları Giymemiştim 
Hoca,  sonbaharda  tarlasına  tohum  attıktan  sonra  çift  sürmeye  başlar.  Olacak  bu  ya  tarlada 
bulunan  kocaman  bir  diken  Hoca’nın  ayağına  batmaz  mı!Hoca,  zorlanarak  da  olsa  dikeni 
çıkardıktan sonra; 
 
“Oh! Hele şükür, iyi ki yeni aldığım çarıkları giymemiştim.” der.  
 
155. Yeter ki Dostlar Alışverişte Görsün 
Nasreddin Hoca zaman zaman pazarda yumurta satar. Yumurtayı satar satmasına da, dokuzunu 
bir akçeye alırken; onunu aynı fiyata satar.  
Herkes bu alışverişten Hoca’nın kazancının ne olduğunu merak eder ve; 
 
“Yahu Hocam, iyi hoş da sen bu alışverişten ne kazanıyorsun, zararına bu iş yapılır mı?” 
deyince Hoca; 
 
“Ne yapalım dostlar, ziyan da faydadandır, yeter ki dostlar alışverişte görsünler.” der.  


156. Yoksa Bizim Ölçü Bozulacak 
Günün birinde pazara gidecek olan Hoca’ya hanımı; 
 
“Hoca Efendi, bana pazardan bir elbiselik alıver.” deyince Hoca da; 
 
“Hanım, ne kadar olsun?” diye sorar.  
Hanım kollarını açınca, Efendi de kendi kollarını açarak bir uzunluk belirler ve pazara doğru 
koşmaya başlar. O sırada Hoca’nın karşısından bir tanıdığı gelince Hoca; 
 
“Arkadaş, çekil yolumdan, yoksa bizim ölçü bozulacak.” deyiverir.  


Click or select a word or words to search the definition