Kuran'da Ibadet Psikolojisi

ÖNSÖZ

Geleneksel din kültüründe "İslâm'ın şartı beştir" şeklinde yerleşik, yaygın bir kanaat mevcuttur. Bu kanaate göre bir müslüman, Allah'a inanır, namaz, oruç, zekât ve hac ibadetiyle kulluğunu ortaya koymaya çalışır. İbâdetler, Rab-kul ilişkisi ile sınırlı bir faaliyetmiş gibi algılanmaya başlar. Ve bireyin, kalbinde yaşadığı dinî tecrübe olmaktan öteye geçmez. Oysa ibadetler bir ışık tayfı gibi faaliyet gösterirler. Allah'tan gelen ilâhî mesajı, insanın bütün ilgi alanlarına yayarlar. Kur'ân verileri ışığında bir değerlendirme yapacak olursak, ibadetlerin, insanın ilgi ve eğilimleriyle ayrılmaz bir birliktelik içerisinde olduğunu görürüz. Namaz insanı kötülükten alıkor, ilgi ve eğilimlerin başıboş, kontrolsüz doyum arayışını engeller. Oruç, özellikle insanın fizyolojik güdülerini hedef alır. Sahib olma ve çıkar güdüsüne zekât ibadeti müdahale ederken, toplumsal ilgi, güven arayışı ve saldırganlık eğilimine hac ibadetiyle yön verilir.

Kur'ân kendisine iman eden müslümana yalnızca beş tane şart ileri sürmez. Fakat bu beş şart, müslümanın

kişilik bütünlüğü içerisinde öyle hassas bir konuma sahiptir ki, Kur'ân'ın insana önerdiği hayatla ilgili diğer bütün şartlara uymayı, itaat etmeyi kolaylaştırır. Bundan dolayıdır ki, İslâm dini beş temel şart üzere kurulmuş bir şartlar, kurallar, değerler sistemidir. Yoksa İslâm yalnız bu beş şarttan ibaret değildir.

Biz bu çalışmamızda, ibâdetlerin bir müslümanın kişilik yapısında, hangi konuma sahip olduğunu, ne tür fonksiyonlar icra ettiğini öğrenmeye çalıştık. Ayetler ışığında yapmış olduğumuz böyle bir denemenin tutarlı olması için gerekli dikkati ve samimiyeti göstermeye çalıştık. Başarıyı ve tesirini Allah'tan bekliyoruz.

23.07.1997 Darende .

BİRİNCİ BÖLÜM

NAMAZ

YARATAN YARATILAN İLİŞKİSİ AÇISINDAN NAMAZ

Metafizik âlemin varlığı olan Rab ile fizik âlemin varlığı olan kul arasındaki bağlantıyı sağlamada başvurulan en önemli vasıtalardan birisi namazdır. Namaz, yaratıcı ile kurulan tabiatüstü ilişkinin belli söz ve davranış kalıpları çerçevesinde ortaya konulmasıdır. Gerek sözlü rükünler, gerekse bedensel vaziyet alış açısından namaz bireyin isteği dışında bir içeriğe sahiptir. Namaz esnasında gerçekleştirilen edimlerden hiçbirisini ferdin kendisi icad etmiş değildir. Namaz kılarken yapılan bütün hareketlerin ve söylenen sözlerin, namazın gereği olan bir yanı vardır.

Namaz vasıtasıyla kul. Allah'a olan bağlılığını, sevgi ve saygısını, şükran ve minnettarlığını, yakınlığını.

samimiyetini, teslimiyetini; aklını, kalbini, dilini, bedenini kullanmak suretiyle ifade etmeye çalışır. Böylece Allah'ın alâmet, işaret ve delillerini doğrudan doğruya kavrama, algılama, ilâhî kudretle sezgisel ve duygusal ilişki kurma imkânı bulur. Kısacası kul, namazda bir tür dinî tecrübe

yaşar.

Namaz kılan kimsenin en yoğun şekilde yaşadığı

dinî tecrübenin Kur'ân dilindeki adı "Huşû"dur.

"Sabırla, namazla Allah'tan yardım dileyin, şüphesiz bu, Allah'a saygı gösterenlerden başkasına ağır gelir." (1) Gönülden içtenlikle Allah'a itaat eden kimse için namaz zevkli bir yükümlülüktür. (2) Gerçek mü'minin namazda yaşamış olduğu bu dini tecrübe bazen korku duygusuyla izah edilmeye çalışılmış, (3) bazen de alçak gönüllülük olarak yorumlanmıştır. (4)

Namazın rükûnlarından secdeye işaret edilen bir âyette huşu olgusundan şöyle söz edilir: "Ağlayarak çeneleri üstüne kapanırlar ve Kur'ân onların derin saygısını artırır." (5) Secde halindeyken onlarda Kur'ân'in tesiriyle kalb yumuşaklığı ve göz yaşı kendisini gösterir.(6)

"Huşu" kavramı korku, üıperti gibi içsel bir duyguyu ifade ettiği gibi, sakin olma, başka bir şeye ilgi göstermeme gibi bedensel bir duruma da işaret eder.(7) Müminler de namaz kılarken Yüce Allah'tan korkar kendilerini alçaltır, gözlerini, secde yerinden ayırmaz bir tutum

içerisine girerler. (8)

"Felaha ulaştı o müminler, ki onlar namazlarında saygıdadırlar." (9) Eğer kalpte huşu varsa bu mutlaka bedene yansır. Bu durumda huşu, namazın kurallarına uymak, elbiseyle, vücûdun bir yeriyle oynamaktan, başka şeylere yönelmekten, gerinmekten, esnemekten, gözleri kapamaktan, elbiseyi sarkıtmaktan, parmak kıtlatmaktan, parmakları birbirine geçirmekten ve benzer edimlerden sakınmaktır.(10)

Allah'ın ululuğu ve yüceliği tecrübesini yaşayan insan, O'nun karşısında eksik, zayıf ve yetersiz olduğunu farkeder. Allah sevgisi ve korkusunun beraberce bulunduğu bir çekinme ve sakınma havası içerisine girer. Allah'a karşı derin bir saygı ve alçak gönüllülük hissi besler. O'na duyduğu edep ve saygının dışında hiçbir duyguya iltifat etmez. Benliğini bir ürperti sarar, baş eğme duygusu kaplar. Yüce Allah'ın celâlini, azametini hissetmek, O'nu ta'zîm etmek, yüceltmek ister. Kendini en büyük arzu ile en büyük korku arasında bulur. Yaşadığı bu kuvvetli his ve heyecan tutum ve davranışlara da yansır. Namaz kılarken yapılan hareketler sunî, yapmacık şeyler değildir. Kökleri, kalpte, belirtileri bedende olan eylemlerdir.

Namaz aynı zamanda Allah'a olan bağlılığımızın bir ifadesidir.

Erich Fromm, insanın varoluşundan kaynaklanan

ihtiyaçlar arasında "köklülük ihtiyacı ve bir yönelim dayanağına duyulan ihtiyac’a (11) dikkat çeker. İnsan doğal kökenini arar. Dünyanın tamamlayıcı bir parçası olmak, birine ya da bir yere ait olduğunu hissetmek ister. Bağlanma ihtiyacını sağlıklı bir biçimde doyuma ulaştıran vasıtalardan birisi namazdır. Namaz, kişinin sonsuz yüce bir kuvvete yönelmesi, güvenmesi, sığınması, teslim olması demektir. Namaz, mü'minin en büyük sığınağı, huzur kaynağıdır. Rab ile kul arasına gerilmiş sağlam bir iptir. Mü'min bu ipe tutunarak kendini güvence altına alır. Bu olgu Kur'ân'da "Kunût" kavramıyla ifade edilir.

"Namazları ve orta namazı koruyun, gönülden bağlılık ve saygı ile Allah’ın huzuruna durun." (12) Âyette Allah'a tam bağlılıkla eda edilen namazdan söz edilmektedir. (13)

Kul, ibadetleri yerli yerince yapmakla, Allah'ı gerçekten sevdiğini ispat etmiş olur. Böylece Allah ile beraber olur, O'nun sevgisini hisseder. İnsanın temel gereksinimlerinden olan sevgi duygusu en üstün şekliyle ilâhî sevgide gerçekleşir. İlâhî sevgiye ulaşmanın en sağlıklı yollarından birisi de namazdır. Namaz, Allah sevgisini doğurur, Allah sevgisi namaza yöneltir.

Kulun Allah'ı sevmesi, onun Allah'a yaklaşma çabasının bir yansımasıdır. "Kul nafile ibadetlerle Allah'a yaklaşmaya devam ederse Allah da onu sever."(14) İbadet, Allah'a yakınlığın sebeplerinden biri olurken, sevgi köprüsünün kurulmasını da sağlar. Farzların edasından

sonra, nafile ibadetlerle de meşgul olanlar Allah'ın sevgisine lâyık olurlar.

Hakkıyla eda edilen namaz Allah'a yakınlık sebebidir. Namaz kılmamak da uzaklaşma sebebi. Bundan dolayı Allah: "Rabbine secde et ve yaklaş!" (15) buyurur. Namazın rükûnlarından biri olan secde Allah'a yaklaşmanın yollarından birisi olmaktadır.

İnsan, kendi beşerî tabiatını aşma eğilimi gösterir. Transandans ihtiyacı (16) diye isimlendirilen bu eğilimin karşılık bulmasında namazın rolü yadsınamaz. Namaz aşkın bir varlık olan Allah'ı hatırlatır, insanı, Allah'ın müteâl olduğu bilincine ulaştırır. (17) Namazda Allah'ı teşbih eden kul, böylece O'nun aşkınlığı şuurunu her zaman canlı tutmuş olur.

".... Güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabb'ini överek teşbih et; gece saatlerinden bir kısmında ve gündüzün etrafında da teşbih et ki memnun olasın!"(18) Allah'ı överek teşbih etmek, beş vakit namazı edâ etmektir.(19) Güneş doğmadan önce sabah namazı, güneş batmadan önce ikindi namazı, gece boyunca yatsı namazı kılınmalıdır. Öğle ve akşam namazları ise, gündüzün iki ucundadır.(20)

Beş vakit namazı konu edinen (21) âyetlerden birisi de şudur: "Öyle ise, akşama girdiğiniz zaman da, sabaha erdiğiniz zaman da teşbih Allah'ındır. Göklerde ve yerde, günün sonunda da, öğleye erdiğiniz zaman da lıamd O'na

mahsustur." (22) Teşbih zahirî manada Allah'ı her türlü olumsuzluktan tenzih etmek ve bütün müsbet şeylerle onu övmektir. (23) Namazda Allah'ı teşbih eden kul O'nu her türlü kemal ile muttasıf ve her çeşit eksiklikten uzak, aşkın bir varlık olarak tasavvur eder.

Namazın kulun benliğine yerleştirdiği ve devam ettirdiği duygulardan biri de şükürdür. Kul güzel bir usul ve uygun sözlerle Rabb'ine duyduğu şükran ve minnettarlığı namaz aracılığıyla ortaya koyar. Şükür, nimeti verene karşı memnuniyet ve minnet duyguları beslemek ve bunu saygılı bir şekilde ifade etmektir. Şükreden, nimet sahibini unutmamaya, onu devamlı hamd ve teşekkürle anmaya çalışır. Namazda kul, verdiği nimetlere karşılık Allah'a şükretme imkânı bulur.

"Ey Muhammed! Biz sana Kevser'i verdik. Öyleyse Rabb'in için namaz kıl ve nahret." (24) Yani ey peygamber, Rabb'in sana o kadar büyük iyilik yaptı, o kadar büyük nimet verdi ki, şimdi onun için namaz kıl, kurban kes. (25) Allah namaz kılması suretiyle Peygamber'in şükretmesini istiyor. Namaz, şükür ediminin bütün unsurlarını ihtiva eden bir ibadettir. (26) Nitekim Hz. Peygamber yorgunluktan ayakları şişene kadar gece namazı kılardı. Niçin böyle yapıyorsun ey Allah'ın Resulü, geçmiş ve gelecek bütün günahların affolundu, denildiği zaman şöyle cevap vermişti: "Ben şükredici bir kul olmayayım mı?"(27) Her beşer gibi şükran hissi taşıyan Hz. Peygamber, bu duyguyu namazda Allah'a karşı fazlasıyla yaşıyordu.

Namazın en önemli gayesi insanı Allah'ın huzuruna götürmesidir. Namaz sayesinde insan Allah'ı kendisinde şuurlaştırır. Allah'ı şuuruna yerleştirebilen kimse, devamlı O'nunla beraber, O'nun huzurunda, O'nun gözetiminde olduğu bilinciyle yaşar. Allah'ı şuura yerleştirmek, ancak O'nu hatırlamak, anmak, zikretmek suretiyle gerçekleşir. Namaz Allah'ı anma ve zikretme vasıtalarının en başında gelir. Namaz sayesinde Allah'ı şuura yerleştirme faaliyeti yerine getirilmiş olur.

"Muhakkak ben, (evet) ben Allah'ım. Benden başka tanrı yoktur. Yalnız bana kulluk et ve beni anmak için namaz kıl." (28) Namaz, Allah'ı hatırlatır. Kalb ve dil O'nu anmakla meşgul olur. (29) İnsanlar Allah'tan gafil olmasınlar, Allah'ın kulu olduklarını akıllarından çıkarmasınlar diye namaz farz kılınmıştır.(30)

"Rabbini, içinden yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam an, gafillerden olma!" (31) âyetinde geçen "Rabb'ini an" ifadesi "namaz kıl, anlamına geldiği gibi, "Allah'ı hatırda tut" anlamına da gelir. (32) Zikir olgusu, Kur'ân okumak, dua etmek, Allah'ı teşbih etmek ve benzer edimleri içine alır. (33)

Huşu, bağlılık, sevgi ve yakınlık, aşkınlık şuuru, şükür, devamlı Allah'ı hatırda tutma bilinci gibi yaratan yaratılan ilişkisinde yaşanan tecrübelere aynı zamanda beden de eşlik eder. Namazda şekil ve mana birlikteliği söz konusudur. Kişi namazda yaşadığı dinî tecrübeyi içsel dinamikleriyle, diliyle ve bedeniyle birlikte gerçekleştirir.

İnsan Allah'a karşı hissetmiş olduğu bütün duygu ve yönelişleri bunun için uygun düşen kalıplaşmış hareket ve davranış sistemleri aracılığı ile ortaya koyar. Ardında derin ve gizli manalar taşıyan bu şekil ve kalıplar sembolik bir tarzda düzenlenmiştir. İbadetin şekil yönü onun muhtevasının ve manasının yaşanmasında doğrudan bir etkinliğe sahiptir.

Namaz kılan kişinin niyeti, içinde bulunduğu ruh hali, algılayış tarzı namazın şekil ve kalıp yönünün gerektirdiği mana ve içeriğe uygun düşmediği takdirde şekil ve mana bütünlüğünden söz edilemez.

"Şu namaz kılanların vay haline, ki, onlar namazlarından gaflet ederler. Onlar gösteriş yaparlar." (34) âyetinde şekil mana bütünlüğüne dikkat çekilir. Burada sözü edilen kimselerin namazlarından gafil olmaları, onların, namazı formalite gereği, isteksiz kıldıklarını gösterir. Allah'ı anmak gibi bir niyetleri yoktur. Namazda okuduklarının bilincinde değillerdir. Kalpleri başka şeylerle meşguldür. Namazı sadece şekil olarak kılarlar. Hiç bir şekilde gönülden Allah'a yönelmezler. (35)

Namazda biçimsel olarak ilk vaziyet alış "Kıbleye yönelmek" (36) tir. Kıbleye dönmede gerekli titizliği göstermek, Allah'a yönelişin açık bir temsilidir. Namaz kılan kişi zihinsel olarak ve bütün içsel dinamikleriyle Allah'a yönelip, kendisini Allah'ın huzurunda duran ve O'na her şeyiyle teslim olan birisi gibi hisseder.

Namazın önemli biçimsel, rükûnlarından birisi de ayaklar üzerinde durup dikilmektir. Kıyam adı verilen bu vaziyet alış esnasında kul Allah'ın ululuğu ve yüceliği tecrübesini yaşar, alçak gönüllülük, huşu ve huzur içinde saygı ve minnettarlığını sunar.

"Namazları ve orta namazı koruyun, gönülden bağlılık ve saygı ile Allah'ın huzuruna durun." (37) "Geceleyin kalk; yalnız gecenin birazında uyu." (38) Bu âyetlerdeki "kalk", "Allah'ın huzurunda durun" emri genel olarak namaza kalkılması için yapılan bir emir olmanın yanında, özel olarak, namazda ayakta durulacağına işaret eder.

Kul Allah'ın huzurundan içten bir teslimiyet, derin bir alçak gönüllülük duyarak ayakta namaza durur. Allah'ın yüceliği karşısında başını saygıyla öne eğer, sakin ve dengeli bir tavırla O'nun huzuruna çıkar.

Allah'a duyulan saygının biraz daha ileri seviyesi olarak niteleyebileceğimiz "rükû", Allah'ın yüceliği karşısında aczini ve zayıflığını itiraf eden, Rabbine karşı son derece saygı beslediğini ortaya koyan bir kulun vaziyet alışını sembolize eder. Kul, Rabbinin huzurunda eğilmek suretiyle O'na duyduğu sonsuz sevgi ve bağlılığı ispat etmeye çalışır.

"Namazı kılın, zekâtı verin, rükû edenlerle beraber eğilin." (39) Burada rükû alçak gönüllüllük gösterme ve boyun eğme manasına gelir. (40) Kul içinde taşıdığı bu

duygulan, biçimsel olarak rükû vaziyeti almak suretiyle dışarıya yansıtır.

"O mü'minler namazlarını kılarlar, zekâtlarını verirler ve onlar rükû edenlerdir." (41) Ayette sözü edilen rükû namaz rüküşüdür. Müminler bu vaziyette büyüklenmeden, huşu içerisinde bağlılıklarını arzederler. (42)

Allah'a yakın olma gibi içsel dinamiklerin biçimsel ifadesi olan "secde"den daha önce bahsetmiştik.

"Böylece namazdaki beden vaziyet ve hareketleri, zihinde oluşmaya başlayan dinî duygu, düşünce ve tasavvurların yönünü belirlemek suretiyle, bedenin ruh üzerine etkisini sağlayıcı ve artırıcı bir sistem olarak rol oynarlar." (43)

NAMAZ VE KİŞİLİK

Kişilik bütünlüğü çerçevesinde ibâdetlerin biri dikey diğeri yatay olmak üzere çift boyutlu fonksiyonları vardır. İbadetin dikey boyutu yaratan yaratılan ilişkisinden teşekkül eder. Yatay boyut ise, beşerî hayata dönük ve diğer insanlarla olan ilişkilerin düzenlenmesine yönelik olandır. Bu boyut açısından ibadetleri değerlendirecek olursak, ibadetler, ilâhî âlem ile beşerî yaşayış arasında köprü vazifesi görürler. İbadetler adeta ilâhî alan ile beşerî yaşayışı birbirine yaklaştıran bir geçiş sürecidir. Tıpkı bir ara transfer aracı gibidir. Bir yüzü ilâhî, diğer yüzü beşerî alana dönüktür. Bir yandan insanı ilâhî âlem ile doğrudan buluştururken, öte yandan ilâhî neşveyi beşerî hayata taşır. Her ibadet gibi namazın konusu ve unsurları da insan kişiliğini geliştirici, şekillendirici ve yönlendirici özelliğe sahiptir. Olgun bir kişiliğin gelişip ortaya çıkmasında namazın oynadığı rol yadsınamaz. Namaz tıpkı kişiliğin belli yönlerinin gelişip olgunlaşmasını hedef alan bir eğitim programı gibidir.

Namazın gündelik işler dediğimiz beşerî yaşantıya tesir etmemesi mümkün değildir. Kılınan namaz, gün boyunca insanın yaptığı işleri sarar, onlara da ibadet ruhu nüfuz eder. Namaz esnasında Allah'ın emirlerine itaat eden kul, namazın dışındaki yaşantısında da O'na itaat etmek

durumundadır. Namazı emreden üst ben ile, diğer davranışlara şekil veren üst ben aynı olduğu için kişilik bütünlüğü sağlanmış olur. Namazın böyle bir kişilik bütünlüğü meydana getirebilmesi için devamlılık ve tam bir yoğunlaşma içerisinde kılınması lâzımdır. Kıldığı namazın bilincinde olan kul, kendisini her zaman Allah'ın karşısında kabul eder, her zaman O'nun gözetiminde olduğunu düşünür. Güdü ve yönsemelerini daima Allah'ın emir ve yasakları çerçevesinde kontrol altına almaya' çalışır. Kişi namaz kılıyor, fakat kıldığı namaz onun günlük yaşantısına yön vermiyor, güdü ve eğilimlerini biçim-lendirmiyorsa, namaz şekilde kalmış, manası terkedilmiş demektir. Namaz, sadece kas, kemik ve organ hareketlerinden ibaret değildir. Namaz, bir gönül yatkınlığı, inanılan otoritenin ve onun buyurduğu değerlerin belirli zaman aralıklarıyla hatırlanmasıdır.

Kişi Allah'a inandıktan sonra, bu inancın gereği olan değerler sistemini de benimseyip kabul eder. Namaz kılarken nasıl Allah'ın bir emrini yerine getiriyorsa, hayatın diğer bütün alanlarında da Allah'ın buyurduğu değerler sistemine uygun tutum ve davranışlar geliştirir. Allah'ın buyurduğu değerler sisteminde iyi, Allah'ın iyi dediği, kötü de Allah'ın kötü dediğidir. Mü'min Allah'ın iyiler sınıfına dahil ettiği ilke ve esasları yerine getirirken, kötü, çirkin, yanlış, batıl olarak nitelediği davranışlardan sakınır. Mü'mini bu konuda başarılı kılan ve en fazla destek olan faktörlerin başında namaz gelir.

"O Kitap'tan sana vahyedileni oku ve namazı da kıl, çünkü namaz, kötü ve iğrenç şeylerden meneder." (44) Âyette geçen "fahşâ", çirkin davranış anlamına gelir. "Münker" ise, aklın ve şeriatın kabul etmediği şeylerdir. (46) Namaz, insana Allah'ı hatırlatıyor ve onun benliğine Allah korkusu yerleştiriyor olması açısından onun isyana düşmesine mani olur. (46) Allah'ın koymuş olduğu değer yargılarına göre kötü olan davranışlarda bulunmak, isyan anlamına gelir. Şuurlu olarak kılınan namaz ise, böyle bir isyanın önündeki en büyük engeldir.

Vaktinde kılınan her namaz, kişinin Allah'ın emirlerine gizli de olsa isyan etmemesini sağlayan bir eğitimdir. Çünkü namaz, günde beş defa insanı Allah'ı anmaya çağırır, ona kulluk görevini hatırlatır, gizli açık yapmış olduğu her şeyden, gönlünden geçirdiği niyetlerden Allah'ın haberdar olduğunu unutturmaz. Böyle bir kontrol mekanizması insanı kötülükten alıkoyabilmek için yeter de artar bile... (47)

İnsanın güdü ve yönsemelerinin Allah'ın buyurduğu değerler doğrultusunda şekillenmesinde namazın hissedilir derecede tesiri göze çarpar. Kur'ân, insanın değişik eğilimlerini ele almak suretiyle bu tesiri açık bir şekilde ortaya koyar. Özellikle insanın çıkar eğiliminin kontrol altına allamasında, Allah'ın koyduğu değerlere göre biçimlemesinde namazın rolüne dikkat çeker.

İnsan, kendisine çıkar sağladığı için çalışma, hizmet ya da mal üretme yönünde güdülenir. Ekonomik üretime

katılarak üretim sonucundan en yüksek payı almak için gayret sarfeder. Ekonomik açıdan bu eğilime "çıkar dürtüsü" adı verilir. (48) Kur'ân her eğilim gibi çıkar dürtüsünün de Allah'ın koymuş olduğu değer ölçüleri çerçevesinde doyurulmasını, başıboş ve sınırsız bırakılmamasını öngörür. Çıkar eğiliminin değerlere göre şekil almasında namaz devreye girer ve etkin bir rol alır.

"Ey inananlar, Cuma günü namaz için çağrıldığınız zaman, Allah'ı anmağa koşun, alışverişi bırakın. Eğer , bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır. Namaz kıldıktan-sonra yeryüzüne dağılın ve Allah'ın lütfundan nasibinizi arayın. Allah'ı çok anın ki başarıya eresiniz. Bir ticaret ve eğlence gördükleri zaman hemen dağılıp ona giderler ve seni ayakta bırakırlar. De ki: "Allah'ın yanında bulunan-eğlenceden de ticaretten de hayırlıdır. Allah rızk verenlerin en hayırhsıdır." (49)

İnsanlar cuma namazı saatinde geçici de olsa belli bir süre içerisinde tatlı kazançtan, çıkar arzusundan fedâkârlıkta bulunmaya davet ediliyorlar. Namaza yönelmek suretiyle Allah emrettiği için çıkar dürtüsünü bir an için bile olsa kontrol altına almayı başaran insan, çıkar dürtüsüne ilişkin Allah'ın emrettiği diğer bütün değer ölçülerine uyma konusunda ciddî anlamda bir pratik yapmış olmaktadır. Cuma namazını emreden otorite, çıkar eğilimine ilişkin ilke ve esaslara uymayı da öngörmektedir. Bütün eğilimler gibi çıkar dürtüsü de belli değer ölçülerine göre kontrol altına alınmazsa sınırsız ve sorum-

suz bir açgözlülüğün ve duyumsuzluğun kurbanı olur. Her ne şekil ve yolla olursa olsun haz ve doyum arar. Ama namaz kılan bir kimse vakti geldiğinde bu beşerî eğilimini bir yana bırakarak Allah'ı anmaya, namazı kılmaya yönelir. Çıkar dürtüsü onu namazdan alıkoyamaz. Yani namaz onun çıkar dürtüsünün önüne geçer.

"Kendilerini ne ticâretin, ne de alışverişin Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan, zekât vermekten alıkoymadığı erkekler. Onlar, yüreklerin ve gözlerin dehşetten ters döneceği günden korkarlar." (50)

Çıkar güdüsüne şekil vermeye yönelik olarak Allah'ın koymuş olduğu değer ölçülerini kabul etmek istemeyen Şuayb kavminin karakteristik tavırlarının Kur'ân'da yer aldığını görürüz.

"Ey Şuayb, dediler, senin namazın mı, sana, babalarımızın taptığı şeylerden yahut mallarımız üzerinde |dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi emrediyor." (51) Namazı şuurlu olarak kılan kimse her yönüyle Allah'm otoritesine teslim olmuş, buyurduğu bütün değer ölçülerini kayıtsız şartsız kabul etmiş demektir. Namaz, bireyin üst ben'inde ilâhî değerlerin hakim olduğunun bir göstergesi olduğu için, Şuayb kavmi namazı dillerine dolayarak düşmanlıklarını belli etmişlerdir. Onlar, namazı emreden otoriteye itaat eden kimsenin, o otoritenin emrettiği diğer bütün değer ölçülerine de uyacaklarını biliyorlardı. Çıkar güdülerini sınırsız ve sorumsuzca doyurmak eğiliminde olan Şuayb kavmi, kendilerini kontrol altına almak isteyen

otoriteye karşı tepkilerini bu şekilde gösteriyorlardı.

İnsanların güdü ve yönsemeleri serbest ve kontrolsüz bırakılırsa kişilik açısından olumsuz karakterlerin ortaya çıkması kaçınılmazdır. Fakat namaz kılan kimselerde kişiliğin böyle olumsuz yönde gelişme göstermesi söz konusu değildir.

"Doğrusu insan hırslı ve huysuz yaratılmıştır. Kendisine kötülük dokunduğunda sızlanır, hayır dokunduğunda yardım etmez (sıkı sıkı tutar.) Ancak namaz kılanlar bunun dışındadır." (52) Her insanda doğuştan var olan, hırslılık, huysuzluk, cimrilik gibi karakterler, değiştirilemez, yönlendirilemez değildir. İnsan, Allah'ın buyurduğu değer Ölçülerini kabul eder, eğilimlerini bu değerlere uydurmak için gayret gösterirse, o zaman olum.-lu kişilik geliştirebilir. Eğer eğilimlerini serbest bırakırsa olumsuz karakterler onun benliğinde yer eder. Bir kimsenin namaz kılıyor olması, o kimsenin, Allah'ın buyurduğu değer ölçülerini kabul ettiği, bu değerlere uygun davranma çabası içerisinde olduğu anlamına gelir. (53) Namaz kılanlar, aşırı hırs, sabırsızlık, cimrilik gibi olumsuz karakter sahibi olan kimselerden istisna edilmişlerdir. Onlar Allah'ın buyruklarına itaat ederler, âhirete inananlar, âhireti dünyaya tercih ederler, böylece şehvet ve arzularım (güdü ve yönsemelerini) kırarlar, kontrol altına alırlar. (54) Namaz, insanın temel gereksinimlerinden biri olan toplumsal ilgi eğiliminin sağlıklı doyurulması ve eğiliminin ideal değer ölçülerine göre şekillenmesi yolunda

önemli bir işleve sahiptir. Öncelikle namazda kıbleye yönelmek bütün kıble ehlini birleştirmesi ve onları tek bir topluluk halinde birbirine bağlaması açısından önem arzeder. Yeryüzünün bütün müslümanları bulundukları yerlerden bedenleri ve benlikleriyle tek bir merkeze yönelirler. Bu ortak yön, inananlar arasında kuvvetli bir bağlılık meydana getirirken, güdü ve eğilimlerden ya da dış motivlerden kaynaklanabilecek her türlü ayrılığın önüne geçer. Yalnızlıktan kurtulma ve toplumsal ilgi insanın temel eğilimlerinin başında gelir. Namaz, insanın içine düşebileceği yalnızlık duygusu için gerçek bir çözüm vasıtasıdır. Özellikle cemaatle kılınan namaz, insanları yüce ve üstün amaçlar uğruna bir araya getirmek suretiyle yalnızlık hissine pratik çözüm getirir.

Genel manada ibadetler, bencilliğe engel olup sosyal farklılıkları ortadan kaldırırlar. İbadetler, aynı merkezî tecrübe etrafında harekete geçirdiği insanları birbirlerine bağlar. "İbadet bizim için tamamiyle aklileştirilmesi mümkün olmayan birbirine bağlayıcı esrarengiz bir değeri haizdir." (55)

Cemaat olmadan kılınamayan Cuma namazının dayanışma ve birlik konusunda müslümanlar üzerinde önemli tesir bıraktığı açıkça bilinmektedir. Namaz sayesinde birbirleriyle buluşan görüşen müslümanlar, tanışma ve birbirlerine ısınma imkânı bulurlar. Birlikte namaz kılmaları, aralarındaki sevgi ve dayanışmayı pekiştirir.

Pek çok ortak davranış, müminleri tek bir topluluk haline getirmiş, dostluk bağlarıyla onları birbirine kenetle-rniştir. Bu ortak davranışlar arasında namaz da vardır.

"İnanan erkekler ve inanan kadınlar, birbirlerinin velisidirler, iyiliği emrederler, kötülükten menederler, namazı kılarlar..." (56) Burada sayılanlar inanan bir toplumun bireylerini aynı ortak gaye için bir araya getiren müşterek davranışlardır. Aralarındaki davranış birliği, dostluğun ve yakınlığın temel unsurudur.

Cuma namazının karakteristik özelliğine baktığımızda, insana sosyal birlik zorunluluğunu hatırlatıcı bir nitelik arzeder.

Toplumsal eğilimin bir türevi ya da ona paralel işlerlik arzeden eğilimlerden birisi kimlik arayışıdır. Namaz insanın doğal kimlik ihtiyacına bir ölçüde karşılık sağlayabilecek bir ibadet görünümündedir.

Her insan, bir kimliğe sahip olmak ve diğer insanlardan farklı bir varlık olduğunu hissetme eğilimi taşır. Bireysel çabasıyla bu amaca ulaşamayınca, diğer bir kişi veya grupla özdeşleşerek sınırlı bir özgünlük elde eder. Vatandaşın ülkesiyle, memurun çalıştığı kurumla kendini özdeş sayması gibi... (57) Namaz kılan kimse için bu ibadet, onun diğer insanlar arasındaki müslüman kimliğinin bir göstergesidir. (58) Namaz, müslümanı diğer insanlardan ayıran bir tavır olduğu için, onu İslâm toplumuyla özdeşleştirir yani dinî bir kimlik kazandırır.

"Muhammed Allah'ın elçisidir. Onun yanında bulunanlar, kafirlere karşı şiddetli kendi aralarında merhametlidirler. Onların, rükû ve secde ederek Allah'ın lütuf ve rızasını aradıklarını görürsün. Yüzlerinde secdelerin izinden nişanları vardır." (59) Müminler, namaza vakit ayırma konusunda titizlik gösterirler. Çokça secde etmelerinden dolayı alınlarında bunun izi görülür. (60) Bazılarına göre ise, burada kastedilen mana, Allah'a baş eğme neticesinde doğal olarak insandan meydana gelen, ruh yüceliği ve ahlâk güzelliği gibi hasletlerin insan yüzüne yansımasıdır. Peygamberimiz ve müminler öyle kimselerdi ki, çehrelerinde takva nurunun parlamasını gören herkes, onların üstün kişiliklerini derhal sezer ve kabul ederdi. (61) İster maddî olsun, isterse manevî olsun, secdenin mümine kazandırdığı özellik, alâmet, nişan onun tanınmasına ve diğer insanlardan farklı bir kimliğe sahip olduğuna işaret eder. Hem müminler arasında hem de mümin olmayan diğer insanlar arasında böyle bir kimlikle tanınmak, doğal kimlik ihtiyacı içerisinde olan müminin bu ihtiyacını doyuma ulaştırmış olur.

Özvarlıktan memnuniyetsizlik duygusu insanda sürekli gerilim meydana getirir. İnsanlar genellikle bulundukları durumdan memnun olmazlar. Daha iyi şartlara kavuşmak için acelecilik ve sabırsızlık gösterirler. Bilhassa içinde bulundukları durum elem verici, hazza ulaşmaya

(engel olan bir durumsa memnuniyetsizlik, sabırsızlık son safhaya ulaşır. Böylece, insan davranışları ölçüsünü kaybedip

kontrolden çıkabilir. Namaz, özvarlıktan memnuniyetsizlik duygusunun uyandırdığı her türlü gerilime sabırla, kontrollü bir şekilde yaklaşma imkânı sağlar. İnsanı acelecilikten, bağırıp çağırıp isyan etmekten alıkor, amaç ve idealleri uğruna sebat etmesi, mücadelisini sonuna kadar sürdürebilmesi için destek olur.

Hayatta karşılaşılan sıkıntıların meşakkat ve zorlukların sebep olduğu memnuniyetsizlik duygusu ile başa çıkmanın yolunu Kur'ân şöyle göstermektedir.

"Ey inananlar, sabır ve namazla Allah'tan yardım isteyin, muhakkak ki Allah, sabredenlerle beraberdir." (62) Sabır, karşılaşılan sıkıntı ve keder anlarında insana cesaret verir, tehlikeli zamanlarda moral desteği sağlar. (63) Peygamberimiz davet sırasında memnuniyetsizlik duygusu uyandıracak sıkıntı ve zorluklarla karşılaştığında kendisine sabır ve namaz tavsiye edilmiştir.

"Onların dediklerine sabret, güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabb'ini överek teşbih et; gece saatlerinden bir kısmında ve gündüzün taraflarında da teşbih et ki memnun olasın!" (64) İnsan ancak bu şekilde memnun olabilir. Aksi takdirde özvarlıktan memnuniyetsizlik duygusunun meydana getirdiği gerilim ve sebep olduğu elem, insanı için için yer bitirir. .

Peygamberimizin hayattayken yapmış olduğu uygulamalara baktığımızda, onun. hayatın problem ve sıkıntıları karşısında zaman zaman namaza yöneldiği

kaydedilmiştir. Bir defasında Hz. Bilâl'e "Namazla bizi rahatlat, ey Bilâl."(65) buyurduğu söylenir. Yine Peygamberimizin sıkıldığı zamanlarda namaza iltica ettiği, namazla rahatlayıp moralini düzeltmek istediği anlatılır. Çünkü namaz, zor şartlara dayanma, sıkıntıları sabırla karşılama, istenmedik hallerde sebat gösterme gücü sağlıyordu.

Normal şartlarda insan kişiliği, alt ben'den gelen dürtü ve güdülenmelerin, üst ben'in kabul ettiği değer ölçülerine göre şekil alması suretiyle işler. Müslüman bir kişilikte üst ben'in değer ölçülerinin nihâî belirleyicisi Allah'tır. Müslüman, alt ben'inden gelen arzu ve istekleri Allah'ın koymuş olduğu değer ölçüleri uyarınca doyurmak, kontrol altına almak durumundadır. Fakat insan az veya çok üst ben'in buyruk!arıyla, alt ben'in istekleri arasında bir çatışma yaşar. Ama normal işleyiş çerçevesinde alt ben'in üst ben'den gelen emirlere itaat etmesi beklenir. Ancak, insan alt ben'in isteklerini her zaman kontrol altına alamaz, üst ben devre dışı kalır ve kişi değer ölçülerini çiğnemiş, üst ben'e hakim olan ilâhî otoriteye karşı suç işlemiş olur. Bilinçli ve istemli olarak işlenen bu suça günah adı verilir. Şu kadar var ki, günah her şeyin bittiği anlamına gelmez ve insanı günahsız olarak düşünebilmek neredeyse imkânsız gibidir. Yapılması gereken, günaha düşüldüğünde tekrarlamamaya çalışmak, olabildiğince az günah işlemek, işlenen günahtan pişman olup ilâhî otoriteden özür dilemek, tevbe etmektir. İşte bu

amaca ulaşmada insana gerekli olan desteği ve yolu sağlayıp hazırlayacak olan en önemli müessese namazdır. "Gündüzün iki tarafında ve geceye yakın saatlerinde namaz kıl; çünkü iyilikler, kötülükleri giderir." (66) Bu âyet, Amr İbn Guzeyye hakkında nazil olmuştur. Kadının birisi kendisini Amr'a arzetmiş, sarılıp öpüşmüşler, fakat iş daha fazla ileri gitmeden Amr, Allah korkusuyla kadını terkedip pişman olmuştur. Amr, Peygamberimize gelerek durumu haber vermiş, o esnada ikindi namazı kılınmış, derken bu âyet nazil olmuştur. Peygamberimiz de Amr'a kıldığı namazın keffâret olduğunu ve artık gidebileceğini söylemiştir. (67) Genel olarak bütün iyi davranışlar ve özellikle de namaz, bütün günahları giderir, adeta hiç işlenmemiş gibi örter. (68)

Namaz, bir yönüyle aynı zamanda işlenen günahlar- " dan dolayı Allah'tan özür dilemeyi, bağışlanma isteğini ifade eder.

"Sabredenleri, doğru olanları, huzurunda gönülden boyun büküp divan duranları, Allah için mal harcayanları ve seherlerde bağışlanmalarını dileyenleri Allah görmektedir." (69) "Günahına da istiğfar et ve akşam sabah Rabbini överek teşbih eyle." (70) Âyetlerde, namaz ile bağışlanma isteğinin iç içeliğine şahit oluyoruz.

Kişilik yapısı içerisinde üst ben, benimsenen değerlerden ve bu değerler konusunda bireyi yükümlü tutan güçten, otoriteden teşekkül eder. Üst ben, hangi

güdü ve yönsemenin hangi değer ölçülerine göre şekillenmesi gerektiğini buyurur, emreder, yasaklar, yükümlü kılar.

Namaz, gerek değerlerin bilgisi, gerekse değerlerle yükümlü tutan otorite açısından her zaman aktif bir rol üstlenir. İnsanın üst ben'inde şu ya da bu şekilde birtakım değerler ve otorite bulunur. Namaz, bu otoritenin Allah, değerlerin de Allah'ın buyrukları olması yönünde insana ivme kazandırır. Üst ben'in nihâî belirleyicisi ve şekillendiricisi Allah'tır. Üst ben'e şekil verme aktivitesine , sahip olan toplumsal otorite ve vicdan, ilâhî otoriteye tâbi olmak durumundadır.

Namazın şartlarından kıraat, müslüman bir kişiliğin üst ben'ine hükmeden değerlerin bilgisinin nihâî kaynağı olan Kur'ân'ı bilinçli olarak okumaktan ibaret olan bir rükündür. Namazda sembolik olarak okunan Kur'ân âyetleri, aslında, bireye değerlerin bilgisinin nihâî kaynağını hatırlatan, her an bu kaynağın bilgisine başvurmayı işaret eden bir edimdir.

"Rabb'in senin gecenin üçte ikisinden daha azında, yarısında ve üçte birinde kalkıp namaz kıldığını; seninle beraber bulunanlardan bir topluluğun da böyle yaptığını biliyor. Geceyi ve gündüzü takdir eden Allah, sizin onu sayamayacağınızı (zamanı hesap edip gecenin belli saatlerinde kalkamayacağınızı) bildiği için sizi affetti. Artık (belli bir saat gözetmeden) Kur'ân'dan kolayınıza geleni okuyun." (71) Burada okunması emredilen Kur'ân, namazda okumak olup. yapılması şart olan bir emirdir.

(72) Namazda Kur'ân okumak, sadece gelişigüzel dil ile yapılan telâffuz olmayıp zihinsel kabiliyetin harekete geçtiği bilinçli bir okumadır.

"Ey iman edenler, sarhoşken namaza yaklaşmayın ki ne dediğinizi bilesiniz." (73) Kişi, namazda okumuş olduğu lâfızların sıradan herhangi bir şey değil, Kur'ân olduğu bilincini taşımalıdır. Okunan Kur'ân'ı salt bir bilgi olarak kavrayıp bellemek fazla bir anlam ifade etmez. (74) Okuduğu âyetlerin, inandığı kabul ettiği değer yargıları olduğu şuurunu taşımalıdır. Belki Kur'ân'dan birkaç âyet namazda okur ama, bu okuyuş ona, Kur'ân'ın tamamının bir değerler sistemi olduğu inancım vermelidir. Namazda okuduğu âyetlerden hareketle, Kur'ân'ın tamamının, değerlerin bilgisinin kaynağı olduğu düşüncesine varmak ve her namaz kılışında bu şuuru canlı tutmaya çalışmak lazımdır. Namazın şartlarından olan kıraati, Kur'ân'dan bazı âyetleri okumuş olmak şeklinde değerlendirme yapmak büyük bir eksiklik olur.

Yüce Allah, değerlerin bilgisinin kaynağı olan Kur'ân ile namaz ibadetini yanyana, birlikte zikretmiştir.

"Onlar ki, Kitab'a sımsıkı sarılırlar ve namazı kılarlar; elbette biz, iyiliğe çalışanların ecrini zayi etmeyiz." (75) "O Kitap'tan sana vahyedileni oku ve namazı da kıl." (76)

Namaz, kulun Rabbini yüceltmesi demektir. Onu,

Rabbinin önünde eğilmeye emrine boyun eğmeye davet eder. Böylece kişinin Allah'a itaati artar, isyan etmemek için çaba sarfeder. Namaz, Allah'ın bir emri olduğuna göre kul bu ibadeti yerine getirmekle Allah'a itaatini de göstermiş olur. Namaz, kişinin Allah'ın otoritesini kabul ettiğini ifade eden edimdir. Kul, namaz kılmak suretiyle irâdesini Allah'a boyun eğdirerek güdü ve yönsemelerine O'nun koyduğu değer ölçülerine göre şekil vermeye çalışır. Namazda kıbleye yönelmek, kişinin gaye olarak Allah'a din ve yol olarak İslâm'a sarılması neticesini doğurur. Kulun üst ben'ine hükmeden en büyük otorite Allah olmuş, kulun hayatına yön veren değerler, Allah'ın buyurduğu değer ölçüleri olmuş olur.

İKİNCİ BÖLÜM

ORUÇ

Oruç ibadetinin insan kişiliğine ait yönünü değerlendirdiğimizde ilk göze çarpan husus, orucun insandaki fizyolojik güdüleri hedef alıyor olmasıdır.

Orucun gayesi şehevî gücü (fizyolojik güdüleri) düzene sokmaktır. Oruç tutan kimse (belli bir süre için de olsa), cinsel güdüsünü, açlık ve susuzluk güdülerini Allah için terkeder. Allah sevgisini ve rızâsını, güdülerinin hoşlandığı, haz aldığı şeye tercih eder. (1) İnsan oruç tutmak suretiyle yeme, içme ve cinsel dürtülerini belirli bir zaman periyodunda engellemek için çaba sarfeder. Alt ben'in dürtülerini reorganize ederek belli bir ruhsal olgunluk seviyesini yakalamaya çalışır. Birey böylece en güçlü dürtülerini kontrol etmesini öğrenmiş olur. (2) Kişilik açısından ideal insan, alt ben'in dürtülerini denetim altına alabilen, onları kontrol edip yönlendirebilen insandır.

Fizyolojik güdüler, insan doğasının ayrılmaz bir

iKURAN'DA İBADET PSİKOLOJİSİ

parçasıdır ve onlar olmaksızın hayat da olmaz. Fakat bu güdülerin bir an için başıboş ve denetimsiz kalması, onları, yapıcı değil, yıkıcı bir konuma getirir. Fizyolojik güdüler, insanın yaşamak için mutlaka gereksinim duyduğu, diğer taraftan da kontrol altına almak, dizginlemek zorunda olduğu güç kaynağıdır. Bir yıl içerisinde otuz gün oruç tutmak suretiyle kişi, güdülerini eğitmeyi, kontrol altına almayı öğrenir. (3) Fizyolojik güdülerin kötüye kullanılmasını önlemeyi ve bu güdülerin insanı baştan çıkarıcı etkilerine kişisel olarak mukavemet edebilmeyi öğretmek orucun temel hedefidir.

Maslow, insanın güdü ve yönsemelerinin alt kademedeki gereksinimden üst kademedeki gereksinimlere doğru bir gelişme gösterdiğini ileri sürer. Gereksinmeleri önem sırasına göre dizerek gereksinimler hiyerarşisi oluşturur. Gereksinmeleri, temel gereksinmeler ve üst düzey gereksinmeler olmak üzere önce ikiye ayırır. Temel gereksinmelerin en alt kademesinde fizyolojik güdülere yer verir. İnsanlar öncelikle biyolojik dengenin korunabilmesi için yiyecek içecek gibi fizyolojik ihtiyaçları karşılayabilmek için güdülenirler. (4) Hem hayvan hem de insanlarda rastlanan bu birincil güdüler açlık ve susuzluk gibi, bedende bilinen bazı fizyolojik değişikliklerden kaynaklanır.

Beynin çeşitli bölgeleri açlık ve yemek yeme faaliyetini düzene kor. Beynin tabanında yer alan "hipotalamus"ta, birine beslenme merkezi, diğerine doyma

iKUR'AN'DA İBADET PSİKOLOJİSİ;

merkezi denen iki merkez vardır. Beslenme merkezi faal olduğu zaman insanın acıkmasına ve yemesine neden olur. Yeterli yiyecek alındığında doyma merkezi, yeme isteğini durdurur. Açlık dürtüsü, susuzluk dürtüsüyle yakından ilgilidir. Çünkü su, vücudun yiyecekten yararlanması için gerekli olan işlemlere eşlik eder. Açlık gibi, susuzluk da beynin çeşitli kısımları tarafından kontrol edilir. Su sürekli olarak akciğerler, ter bezleri ve böbrekler aracılığıyla kaybedilence, vücut belirli bir miktar suyu, kanda ve dokularda tutmaya gereksinim duyar. Bu gereksinim susuzluk dürtüsü ile yansıtılır. (5)

Cinsel güdü yeme, içme gibi fizyolojik güdülerden sayılır. Fakat bu güdünün doyurulması, kişiye açlık ve susuzluk güdüsü kadar rahatsızlık vermez. Bununla birlikte, özellikle erinlik çağında bireyin yaşantısına ağırlığını koyar. (6)

Cinselliğin, biri kalıtsal, diğeri davranışsal olmak üzere iki yönü vardır. Cinselliğin kalıtsal yönü, insanın er ya da dişi olarak dünyaya gelmesine ve cinsel salgı bezlerine dayanır. Davranışsal yönü ise, kişinin yaşadığı kültür ortamında görerek, öykünerek öğrenilir. (7)

Oruç ibadeti görünürde açlık ve susuzluk içgüdüsü ve cinsel güdüyü belli bir süre içerisinde istemli olarak doyumdan alıkoymak, bu süre içerisinde kişinin açlık ve susuzluk hissini tatmasını, cinsel doyumdan mahrumiyet havasını teneffüs etmesini sağlamak üzere Allah tarafından emredilmiş bir ibadettir.

sKURAN'DA İBADET PSİKOLOJİSİ

"Oruç gecesi, kadınlarınıza yaklaşmak, size helal kılındı. Onlar sizin elbisenizdir, siz de onların elbisesisiniz. Allah, sizin kendinize yazık etmekte olduğunuzu bildi de tevbenizi kabul edip sizi affetti. Artık şimdi onlara yaklaşın ve Allah'ın sizin için yazıp takdir etmiş olduğunu arayın; şafağın beyaz ipliği siyah iplikten ayırdedilinceye kadar yeyin, için; sonra tâ gece oluncaya dek orucu tamamlayın..." (8) Ramazanda yeme içme yasağının ¦ günün ilk şafağından güneşin batışına; yeme, içme ve cinsel ilişki serbestisinin de güneşin batışından, günün ilk şafağına dek sürdüğü belirtiliyor. (9) Oruç gecesinde cinsel ilişki serbest iken, oruç tutulduğu süre içerisinde yeme, içme gibi cinsel ilişki de terkedilir.

Konuya Öğrenme psikolojisi açısından baktığımızda, oruç tutarken insan, davranışlarını kontrol etme, belli bir süre erteleme veya tutma gibi alışkanlıklar kazanabilir. (10) însan oruç tutmak suretiyle fizyolojik güdülerini belli bir süre için engellemiş olur. Böylece bu egzersizde olduğu gibi, fizyolojik güdülerin kontrolüne ilişkin diğer bütün değer yargılarına uymayı, güdülerini değerlere boyun eğdirmeyi öğrenir. Orucun fizyolojik güdülere dönük yönü ile fizyolojik güdülerin değer ölçülerine göre kontrolü arasındaki etkileşim, koşullu öğrenme kuramlarından klasik koşullanma kuramını çağrıştırır. Şöyle ki. klasik koşullanma kuramına göre "birey bir uyarıcıya gösterdiği tepkiyi, aynı anda karşılaştığı ikinci bir uvancı arasında bas kurarak, birinci uvancıya gösterdiği

îKUR'ANDA İBADET PSİKOLOJİSİ;

tepkiyi ikinci uyarıcıya göstermeye başlar. Bir uyarıcıya geliştirilecek tepki için, bir başka uyarıcı araç olarak kullanılmaktadır." (11)

"Ramazan ayı -ki insanlara yol gösterici, hidâyeti, doğruyu ve yanlışı birbirinden ayıredip açıklayıcı olarak Kur'ân o ayda indirilmiştir- içinizden kim o aya yetişirse oruç tutsun. Kim hasta olur, yahut seferde bulunursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde oruç tutsun. Allah sizin için kolaylık ister, güçlük istemez. Sayıyı tamamlamanızı, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah'ı tekbir etmenizi ister. Şükredesiniz diye..." (12) Oruç Ramazan ayının günleri adedince tutulur. Hastalık ve yolculuk gibi sebeplerden dolayı oruç tutamayanlar, mazeretleri ortadan kalkınca daha sonra bu sayıyı tamamlarlar. (13) Ne şekilde olursa olsun sayının tamamlanmasında ısrar edilmesi tesadüfi değildir. Bu süre içerisinde insanın alışkanlık kazanması sağlanacaktır. Allah emrettiği için fizyolojik güdülerine oruç aracılığı ile sınırlama getirmesini öğrene-bilen insan, Allah'ın fizyolojik güdüler hakkında koyduğu değer ölçülerine kolaylıkta itaat edecektir. Hatta bu itaat, diğer bütün yönsemelere de sirayet edecektir.

Âyette. Ramazan ayı - oruç - Kuran ilişkisinin bir üçlü olarak birlikte zikredilmesinin taşımış olduğu önemli mesajların varlığı muhakkaktır.

İnsan oruç tutmak suretiyle aynı zamanda Ramazan ayında nazil olan Kuran vahyine karşı şükür borcunu ödemiş oluyor. (14) Oruç sayesinde insan, değerlerin

bilgisinin nihâî kaynağı olan Kur'ân ile yüz yüze getiriliyor. Bu yüzleşme sevap niyetiyle Kur'ân okumaktan ibaret olmayıp güdü ve yönsemelerin hangi değer ölçülerine göre kontrol altına alınıp doyuralacağının bilgisinin ve akdinin yenilenmesi, tekrar edilmesi anlamına gelir.

Ramazan ayında indirilen Kur'ân, Hakka yöneltici açık âyetleriyle, ihtiva ettiği değer ölçüleri ve hükümleriyle insanlar için bir rehberdir. (15) Helal ve haram olan şeyleri, her işin sınır ve ölçülerini açıklayıcı olarak indirilmiştir. (16) Kur'ân'da insanın her alanda uyması gereken değer ölçülerinin nihâî bilgisi verilmiştir. Oruç, bu değerleri buyuran otoriteye uymayı, onun buyruklarına karşı çıkmaktan sakınmayı salık veren bir ibadettir. Yani üst ben'e hitab eden değerlerin ilâhî değerler olmasını ve ardındaki otoritenin ilâhî otorite olması gerektiğine işaret eder.

"Ey inananlar sizden öncekilere yazıldığı gibi (günahlardan) korunmanız için sizin üzerinize de oruç yazıldı." (17) Âyette geçen "ittikâ" olgusu bu ibadet sayesinde (değer ölçülerine) karşı çıkmaktan sakınmayı ifade eder. Çünkü oruç ibadeti arzuların (güdülerin) direncini kırar, isyana sebep olabilecek motivleri etkisizleştirir. (18) Oruç tutan kimse alt ben'ini (nefsini) kontrol edebilir; onun kötülüğe düşmesini engelleyebilir. Çünkü oruç onun için bir düsturdur. (19) Bu bağlamda oruç sayesinde insan benliğinde ortaya çıkan "ittikâ" olgusu, "dinî-ahlâkî değer ve

normlara uymada ferdin gösterdiği düzenlilik ve hassasiyeti (20) ifade eder. Kişinin, Kur'ân'ın öngördüğü değer ölçülerine uymayı kabul ettiğini ve onları buyuran ilâhî otoriteye boyun eğdiğini gösterir.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

ZEKAT

Sahiplenilebilecek türden her eşyayı elde. etmeye çalışmak her insanın doğasında var olan bir arzudur. Bedeni koruma, giyinme ve barınma ihtiyacını karşılama gibi dürtüler sahib olma eğilimini kamçılayan diğer faktörlerdir. Güç ve üstünlük sağlama eğilimleri de sahib olma eğilimine eşlik edebileceği gibi, insan sırf sahib olma ve bununla hazza ulaşma tutkusu da geliştirebilir.

Her insanın fıtratında mal sevgisi ve birşeylere sahib olma arzusu vardır. Çocukların, kendi evlerinin, ailesinin eşyalarının kendilerine ait olduğunu söyleyerek duydukları basit duyguya benzeyen, doğuştan gelen bir duygudur bu.

Sahib olma duygusunun etkisiyle insan, malını mülkünü koruyarak onları geliştirme ve üretme, çoğaltma eğilimi gösterir. Zenginlik ve servet peşinden koşar.

Sahibiyet duygusunun dürtmesiyle daha çok şeye sahib olma yolunda çaba sarfetmek insan için engellenemez

KUR'AN'DA İBADET PSİKOLOJİSİ

bir arzudur. Psikologların "çıkar dürtüsü" adını verdiği şeyin, konunun bu boyutu olduğunu zannediyoruz. Sahib olunan malı, eşyayı korumak, geliştirmek ve daha fazlasına sahib olmak için motive olmak. (1)

Bütün güdü ve yönsemeler gibi, sahib olma duygusunun, çıkar güdüsünün kontrol altına alınması, başıboş bırakılmaması zorunludur. Zekât ibadetinin birinci hedefi bu güdüyü ve bunun etki alanındaki eğilimleri kontrol altına almak, doyurulurken de değer ölçülerine göre doyurulmasını sağlamaktır.

Eğer herhangi bir kontrol mekanizması bulunmazsa, sahib olma ve çıkar dürtüsünde aşırı bir doyumsuzluk, ihtiras ve azma temayülleri baş gösterir. Bu doyumsuzluk bir yandan bitkinlik ve iç sıkıntısı doğururken, öte yandan cimrilik gibi olumsuz karakter özelliklerinin ortaya çıkmasına yol açar.

Zekât öncelikle cimrilik gibi olumsuz karakterlerden insanı uzak tutar, temizler. İnsanın bencillik, cimrilik gibi duyguların üstüne çıkmasını, bu gibi duygulara galip gelmesini, onları kontrol altına almasını sağlar. Kur'ân bunu, bir tür temizlik, arınma olarak değerlendirir. Zekat, mala bağlılıktan, çıkar güdüsünün esiri olmaktan, sahib olma duygusunun sonu gelmez duyumsuzluğuna boyun eğmekten kurtuluşu ifade eder. -

"Onların mallarından, kendilerini temizleyeceğin, yücelteceğin bir sadaka al..." (2) âyetinde alınması istenen

iKUR'AN'DA İBADET PSİKOLOJİSİ;

sadakanın zekât olduğu söylenmiştir. Temizlik ise, günahlardan, mal sevgisinden (3) (kontrolsüz mal edinme ihtirasından) arınmak anlamına gelir. Mala bağlılık, doyumsuz bir çıkar tutkusu, sınırsız sahib olma ihtirası, insanın büsbütün cimri kesilmesi gibi olumsuz karakterlerin habercisi olur.

İşte zekât, böyle kirli, kötü, yanlış karakterlerden bireyin kişiliğini arındırarak, yerine diğergamlık gibi temiz, iyi, doğru karakterlerin gelmesini sağlar. Diğergamlık, sahib olma konusunda temizlenmeyi, arınmışlığı, dengeyi sembolize eder.

Zekat, kişinin ilgi ve dikkatini başkalarının durum ve sorunlarıyla yakından ilgilenmeye yöneltir. Kişide diğergam bir karakterin gelişmesinde son derece etkili bir rolü vardır. ¦

Diğergamlık (alturizm-özgecilik), insanın kendinden de önce başkalarının yararını, iyiliğini düşünmesi ve karşılık beklemeksizin yardıma ve iyiliğe koşmasıdır. (4) Allah'ın rızasının dışında hiç bir karşılık beklemeksizin verebilmek, zekât ibadetinin mümin kişilikte meydana getirdiği olumlu karakter özelliklerinden birisidir.

"Kendilerinin ihtiyaçları olsa dahi, (göç eden yoksul kardeşlerini) öz canlarına tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar başarıya erenlerdir." (5) Ensar, muhtaç ve fakir olmasına rağmen, kendilerinden çok, Muhacirlerin yararını düşünüyorlardı. (6) Zekât

îKUR'AN'DA İBADET PSİKOLOJİSİ

vasıtasıyla daima böyle ideal özgeci bir topluluğun oluşturulması hedeflenmiştir.

Zekât, toplum bireylerini yardımlaşma, incelik, anlayış, sempati ve sevgi gibi duygularla birbirine bağlar. O kadar ki, müslüman olmayan kimselerin kalbinde bile sevgi, yumuşaklık ve sıcaklık uyandırır. Kur'ân açık bir şekilde, zekâtın kâfirin kalbinde sevgi kıvılcımlarını ateşlediğini söyler. Biz bu delilden hareketle zekâtın müminler arasında çok daha fazla sevgi, sempati ve yakınlık duygularına aracılık ettiği kanaatindeyiz. Kâfirin kalbini yumuşatan zekât, müminlerin kalbinde dostluğun ve yakınlığın, sevginin ve sempatinin sembolü haline gelir. "Sadakalar, Allah'tan bir farz olarak ancak fakirlere, düşkünlere, onlar üzerinde çalışan (zekat toplayan) memurlara, kalbİeri (İslâm'a) ısındırılacak olanlara, kölelik altında bulunanlara, borçlulara, Allah yoluna ve yolculara mahsustur..." (7) Kâfirlerin tarafında bulunanları ya da küfre dönebileceğinden korkulan yeni müslümanları (8) bile İslâm'a ısındıran zekat, müslümanları haydi haydi birbirine ısındırır.

Zekat vermede izlenilecek metod, verenin büyüklük duygularını törpülerken, alanın da aşağılık duygusuna kapılmasını engeller. Zekatı alan, veren kimsenin kendisine üstünlük tasladığını hissedebilir. Dolayısıyla veren kimse "böyle bir izlenim uyandırmamak için çok özen göstermelidir. Yine zekât alan kimse şerefinin herhangi bir şekilde çiğnendiği, onurunun kırıldığı, duygularıyla

oynandığı hissine kapılmasın diye zekât veren kimse her türlü dikkat ve titizliği göstermek zorundadır. Her şeyden önce zekat veren kimsenin benliğine alçak gönüllülük hakim olmalıdır. Bu yönüyle zekât, zekât veren kimse için büyüklük, üstünlük eğilimini kontrol etmeye yarayan bir vasıtadır.

"Mallarını Allah yolunda verip de sonra verdiklerinin ardından başa kakmayan ve eziyet etmeyenlerin, Rab'leri katında mükafatlan vardır." (9) "Menn" olgusu, sayıp dökmek, azarlayıp paylamak maksadıyla iyilikte bulunan kimsenin yapmış olduğu iyilikten bahsetmesini ifade eder. Kişi, yapmış olduğu iyilikten bahseder, bu, iyilik yapılan kimsenin kulağına gittiğinde onun incinmesine, üzülmesine neden olur: (10) "Ezâ" ise, iyilik yapanın, iyilik yaptığı kimseye bu iyilikten dolayı küstah ve şımarıkça davranması olarak izah edilmiştir. (11) Bütün bu pozisyonlarda, iyilikte bulunan kimsenin kendini üstün görmesinin izleri sezinlenmektedir. İyiliğini sayıp dökmek, küstahlaşmak, şımarmak büyüklük eğilimi gösteren bir kimsenin tutumunu yansıtmaktadır. Kur'ân'da emredildiği şekilde başa kakmadan, mütevazı bir şekilde zekât vermek, kişinin üstünlük eğilimine ölçü ve denge getirir.

Kur'ân, zekât veren kimse için uyması gereken başa kakmama, eziyet verebilecek en küçük olumsuz tavırdan sakınma gibi kurallar koymuştur. Yine Kur'ân'ın mal konusunda getirdiği temel ilkelerden birisi de "her şeyin Allah'ın malı olduğudur" Zekât veren kimse Allah'ın

malından vermektedir, (12) Zekâtı alan da Allah'ın malını almaktadır. Dolayısıyla, ne zekât veren üstünlük hissine kapılır, ne de alan kimseler aşağılık duygusuna kapılırlar. İkisi de Allah'ın rızkından yemektedirler. Zekât veren kimse, verme ediminde Allah rızasını esas aldığı için, üstünlük duygusu geri planda kalmak durumundadır.

Zekât vermek kişinin iman ediyor olmasının bir sonucudur. Allah'ı otorite kabul ettiği için, Rab olarak benimsediği için O'nun bütün emirleri gibi zekât emrini de yerine getiririr. Üst ben'ine hakim olan otorite Allah'ın

otoritesidir.

"Onlar ki, inandılar, güzel işler yaptılar, namazı kıldılar, zekâtı verdiler; işte onların mükâfatları, Rab'leri yanındadır. (13) Zekât vermek, kişinin sahib olduğu şeyler konusunda Allah'ın emrine itaat ediyor olmasının pratik bir uygulaması, bir tür provasıdır. Kul böylece, sahib olma, çıkar güdüsüne ilişkin konularda Allah'ın koymuş olduğu diğer bütün değer ölçülerine de uymayı kabul etmiş olmaktadır. Sahib olma eğiliminin yönlendirilmesinde üst ben'ine hükmeden değer ölçüleri ilâhî değerler, hâkim otorite de ilâhî otoritedir.

;KUR•ANDA İBADET PSİKOLOJİSİ i

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM HAC

Hac ibadeti insanın güdü ve yönsemeleri içerisinde ağırlıklı olarak "toplumsal ilgi" eğilimini hedef alır.

Her insan, yaratılışının bir gereği olarak diğer insanlarla birlikte yaşama yönünde eğilim gösterir. Sevgi, ilgi, yakınlık ve toplumsal nitelikli duygular bu eğilime eşlik ederler. Söz konusu duyguların açığa çıkması ancak bir gurup içerisinde gerçekleşir. (1) Diğer insanlarla ilişkiyi kesmeme, onlara yakınlık duyma gereksinmesi kendisini her toplumda gösterir. (2) Birlikte olma güdüsünün erken yaşta gelişmeye başladığı söylenir. Korku, birlikte olma gereksinimini doğuran faktörler arasında sayılır. Güçlük içinde bulunan, zor durumda kalan insanlar diğer insanlarla daha çok birlikte olma eğilimindedirler. (3)

Hac ibadeti, bir yandan toplumsal ilgi eğiliminin doyurulmasına ve doyurulması gerektiğine pratik çözüm sunarken, öte yandan bu eğilimin hangi değer ölçülerine

göre şekilleneceğine dair ipuçları verir. Hac sayesinde her türlü bireysel ve toplumsal yanlızhklar sona erer, yabancılaşma ve uzaklaşma yerine tanışıklık yakınlık gelir. Aşırı ferdîleşmenin sonucu olarak insan, kendisini kalabalık bir kitle içerisinde yapayalnız hissedebilmektedir. Ardından gelsin huzursuzluklar, bunalımlar... İşte hac, bir yandan kişiyi Allah'a yaklaştırırken, öte yandan diğer insanlara yakmlaştırır. İnsanları aynı duygu ve düşüncelerle, ortak bir amaç uğruna bir araya getirerek, bireysel benliklerin duvarlarını yıkarak, kollektif bir ruhsal ortam meydana getirir. Böylece her müslüman birey kendi sosyal çevresinin yavaş yavaş genişlemekte olduğunu görür. Yine fert kendisini sevgi, sempati ve kaynaşma hislerinin yoğun şekilde yaşanabildiği bir topluluk içerisinde bulur.

Benlik ve kişisel özelliklerin üzeri örtülür, tek vücut halinde grup ortaya çıkar. Bütün 'ben'ler gider, yerine 'biz' gelir. İsimlerin, ırkların, mevkilerin ayrı olması bu büyük, birleşik, homojen yapıyı bozmaz. Eşsiz bir birlik havası hakimdir. Herhangi bir şekilde ayırım ve üstünlükten söz edilmez, gerçek bir bütünlük sergilenir.

Hac ortamı dışında insanlar isimleriyle, uluslarıyla, ırklarıyla, mevkileriyle tanınırken, hacda bu özelliklerin yerini onları nitelemeye yarayan bütünlük ve evrensellik olguları alır. Allah, nasıl bir ise. Allah'a inanan insanlar da tek bir toplum olma özelliği kazanır. Hac sayesinde şu ya da bu şekilde müslümanlar arasında çıkabilecek ayrılıklar ve gruplaşmalar ortadan kalkar.

"İnsanlar için haccı ilan et; gerek yaya gerek uzak yollardan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler. (Gelsinler) ki kendileri için birtakım faydalara tanık olsunlar." (4) Faydadan maksat, bu ibadetin sağlıyacak olduğu her türlü dinî dünyevî faydalardır. (5) Uzaktan yakından, aynı duygu, düşünce ve amaçlar uğruna, aynı zaman ve mekânda toplanan insanların tanık olabilecekleri faydaların başında elbette toplumsal ilgi gereksiminin lâyıkıyla karşılanıyor olması gelir.

Nitekim Kabe, tarih boyunca insanları bir araya getirmiştir. Toplanan büyük kalabalık, diğer zamanlarda kabile kavgaları yüzünden parça parça olan Araplar arasında birlik duygularının doğmasını sağlayagelmiştir. (6) "Allah Kabe'yi, o saygıdeğer evi, insanlar için (hayat ve güven) durağı yaptı. (7) âyeti bu gerçekliği ifade etmektedir.

İnsanların bir araya gelmesinde güven duygusunun çok büyük rolü vardır. Kabe aynı zamanda temel güven gereksinimine karşılık veren bir semboldür.

Kabe'de insanlar korkudan emin olur. (8) Zayıf kimseler orada kendilerini güvende hissederler. (9)

"Onda açık açık deliller, İbrahim'in makamı vardır. O'na giren güvene erer." (10) Cehaletin en karanlık günlerinde dahi Kabe o kadar saygı uyandırıyordu ki, birbirlerine ne derece düşman olursa olsun iki kişi orada asla birbirlerine zarar vermezlerdi. (11)

"Biz Beyt'i (Kabe'yi) insanlara sevap kazanılacak bir toplantı ve güven yeri yaptık." (12) âyetinde Kabe, insanların güven içerisinde, her türlü korkudan emin bir şekilde toplanabildikleri bir mekân olarak tanımlanmaktadır. İnsanların toplumsal ilgi gereksinimini doyurabilmeleri, bir araya gelmelerine bağlıdır. Onları bir araya getirecek en güçlü etken ise, her türlü endişe ve şüpheden uzak güven ortamıdır.

Güvenlik ihtiyacı, hem sosyal, hem de ekonomik güvenlik şeklinde ortaya çıkar. Her iki güvenlik türüne, canlı kalmak, gelişmek, sağlıklı yaşamak güdüleri kaynaklık eder. Başkaları tarafından sevilmek, beğenilmek gibi istekler, sosyal güvenlik gereksiminin dışarıya yansıyan yönleridir. (13) Korku, kaygı, telâş gibi heyecanlar güvenlik eğilimine eşlik eder. Güvenliğin tehlikeye girdiği anlarda bu türden heyecanlar belirir. Güvenlik sağlandığında ise, kaybolurlar. Güvenlik ihtiyacı karşılandığında sükûnet ve iç huzuru meydana gelir.

Kabe, Allah'a güveniyor olmanın ve müslümanlar arasında kendini güvende hissetmenin bir sembolüdür. Hac ibadeti temel güven gereksinmesinin ne şekilde doyurula-cağına dair ipuçları verir. Bu güdüyü sağlıklı bir şekilde doyurmanın yollarına işaret eder.

Toplumsal ilgi ve temel güven eğiliminin yanında, hac ibadetinde insanın saldırganlık eğilimine dair mesajlar da vardır.

sKUR'AN'DA İBADET PSİKOLOJİSİ;

Psikologların bir kısmı, saldırganlığın doğuştan getirilmiş bir eğilim olduğu görüşünü benimserler. (14) Buna karşılık, sosyal öğrenme kuramına göre saldırganlık, öğrenilmiş bir tepkidir. (15) Uzlaşmacı bir şekilde konuyu değerlendirenler ise, saldırganlığın yalnızca doğuştan gelen faktörlere indirgenemeyeceğini, öğrenmenin saldırgan davranışlar üzerinde önemli bir etkiye sahip olduğunu ileri sürerler. (16)

Saldırganlık, genel hatlarıyla bir başkasına fiziksel ya da sözlü olarak zarar verme ya da bir başkasının sahip olduğu mülkü tahrip etme amacıyla yapılan davranış şeklinde tanımlanır. (17) Kişi hac ortamında bu saldın eğilimini yok etmek, başkalarına karşı merhametli olmak durumundadır. Hac esnasında müslüman öfkelenmekten, başkalarına acı vermekten özellikle sakınmak zorundadır. Hac, bu yönüyle saldırganlık eğilimin hangi şekilde kontrol edileceğine dair bir eğitim faaliyetidir.

"Hac, bilinen aylardadır. Kim o aylarda (ihram'a girerek) haccı (kendine) gerekli kılarsa bilsin ki, hacda kadına yaklaşmak, günah'a sapmak, kavga etmek yoktur." (18) Âyette geçen "cidal" kavramı "mira" olgusuyla açıklanmıştır. (19) Mira; münakaşa etmek, tartışmak demektir. Bünyesinde saldırganlık öğesi bulunduran bu fiilin hac esnasında yasaklandığını görüyoruz.

Hac esnasında saldırganlık eğilimine getirilen kısıtlama o kadar kapsamlıdır ki. insanın dışındaki diğer canlıları da içine alır. Muhtevasında bir anlamda şiddet

eğilimi bulunan avcılık bile yasaklanmıştır: "Ey iman edenler, ihram'da iken av öldürmeyin." (20) Zararlı hayvanlar bu yasağın dışındadır. (21)

"Hacda kadına yaklaşmak yoktur." (22) Sadece karı koca arasındaki cinsel ilişki değil, cinsel güdüyü uyarıcı her türlü söz, tavır yasaklanmıştır. (23) Hac vasıtasıyla insan, cinsel güdüsünü kontrol altına almayı, yeri geldiğinde ona karşı direnmeyi öğrenmiş olmaktadır.

Yüce Allah, hac ibadeti aracılığı ile kişinin toplumsal ilgi, temel güven, saldırganlık eğilimleri ve cinsel güdüsüne müdâhale etmektedir. Bu güdü ve yönsemelerin doyurulmasına yönelik pratik çözümler üretirken, öte yandan bunların ilâhî otorite tarafından buyrulan değer yargılarına göre şekillenmesi gerektiğine işaret etmektedir. Hac sırasında güdü ve yönsemelere Allah tarafından yapılan müdahaleyi ve sınırlamayı kabul eden mümin, bu güdü ve eğilimler hakkında Allah'ın koymuş olduğu değer ölçülerine rahatlıkla uyacak ve itaat edecektir.

Konumuz gereği haccın daha çok insana dönük yönünü ele almaya çalıştık. İlâhî âlemin insanın beşerî dünyasına yaptığı müdahaleye ve gerçekleştirmek istediğ düzenlemeye şahit olduk. Paralel hareket olarak nitelenet bu oluşumun yanında insan, dikey hareketle her şeyini kendisine borçlu olduğu Mutlak, Ezelî ve Ebedî olan varlığa doğru bir yöneliş gerçekleştirir. Özellikle Kabe'nin tavaf edilmesi şeklindeki hac menâsikinin, Rab kul ilişkisine, kulun Rabbine yönelişine delâlet ettiğini

zannediyoruz.

Hac ibadetinde sembolik nesneler karşısında yine sembolik vaziyet alışlar sözkonusudur. Sembolik nesne ve hareketlerin muhtevası hakkında kesin bir şekilde yargıya varamıyorsak da delâlet ettikleri bazı tezahürlerden bahsedebiliriz.

Kabe, Yüce Allah'ın yeryüzündeki bir alâmeti nişanıdır. (24) Kabe'yi tavaf etmek Allah'a duyulan aşkı, takvayı, sadâkati, teslimiyeti, kulluğu, her türlü müsbet yönelişi ifade eder. "Eski Ev (Kabe'yi) tavaf etsinler" (25) âyeti hac vasıtasıyla kulun Allah'a yönelişini (üikey hareket) sembolize ederken, Safa ile Merve arasındaki sa'y paralel hareketi ifade eder. "Safa ile Merve Allah'ın nişanlarındandır." (26) Bu iki nişanın tarihsel arka planına baktığımızda yalnız kalmış, güven ve toplumsal ilgi arayan, fizyolojik güdülerini doyurmaya, susuzluğunu gidermeye çalışan, annelik iç güdüsüyle çırpman (27) İsmail'in annesini görürüz.

Kabe kişiliğin üst ben'ini (otorite ve değerler alanını) Safa ile Merve arasında sa'y ise, güdü ve yönsemeleri sembolize ediyor şeklinde bir yorum geliyor aklımıza....

KUR'AN'DA İBADET PSİKOLOJİSİ;

SONUÇ

İlk bakışta ibadetlerin kulun Rabbine yönelmesinden ibaret olduğu anlaşılır. Namaz, oruç, zekât ve hac aracılığı ile kul, Rabbi ile ilişki kurmak ve bu ilişki neticesinde ortaya çıkan dinî tecrübeyi yaşamak ister. İbadetler sanki sadece kuldan Rabbe doğru, tek yönlüymüş gibi zannedilir. Oysa Kur'ân bu dikey hareketin yanında, ibadetlerin fonksiyonuna ilişkin paralel hareketten de bahseder. İnsanın gündelik hayatının içine nasıl nüfuz ettiğini, kişilik oluşumuna nasıl müdahalede bulunduğunu gösterir. İbadetler öyle mükemmel kodlanmışlardır ki, hemen hemen insanın bütün beşerî eğilimleriyle örtüşürier.

Meselâ, namaz, çıkar dürtüsü, toplumsal ilgi eğilimi, özvarlıktan memnuniyetsizlik duygusu gibi eğilimleri kontrol etmede; oruç, yeme, içme, cinsel güdü gibi fizyolojik güdüleri, değer yargılarına boyun eğdirmede; zekat, sahibiyet duygusu, üstünlük eğilimi gibi yönsemeleri sınırlamada; hac, toplumsal ilgi, temel güven, saldırganlık ve cinsel güdüyü değer ölçülerine uydurmada etkin rol alırlar. İbadetler bir yandan üst ben'e hitabeden otoritenin

gücünü kula sürekli hatırlatır ve hissettirirken, diğer yandan bütün güdü ve eğilimlerin ilâhî kaynaklı değer yargılarına göre şekillenmesinde bir tür taşıyıcı rolü üstlenirler.

. İbadetlerin, insanla ilgili her türlü aktiviteyle şöyle ya da böyle bir ilişkisi vardır. 'Kur'ân'in önerdiği hiçbir tutum ve eylem asla birbirinden kopuk değildir. Müslümanın inancı, ibadetleri, diğer bütün tutum ve davranışları birbiriyle sürekli iletişim halindedir ve birbirlerini etkilerler, yönlendirirler, şekillendirirler.

Kur'ân'ın ifadeleri ışığında ibadetlere baktığımızda, ibadetlerin insanın bütün ilgi alanlarına müdahale ettiğini görürüz.

Üst ben ve alt ben kişiliğin iki temel öğesidir. İbadetler, üst ben'e hakim olan nihâî otoritenin Allah olması gerektiğini her an şuur halinde tutarlar. Diğer yandan güdü ve eğilimlerin, Allah tarafından konan değerlere göre şekillenmesini kolaylaştırırlar.

Biz bu araştırmamızda, Kur'ân'ın insanla ilgili bütün önerilerinin birbiriyle, belli seviyeler ve oranlarda mutlaka ilişkili olduğu kanaatine ulaştık. Söz konusu önerilerin birbirinden bağımsız ve kopuk olduğunu düşünmek, böyle bir dünya görüşü, yaşayış tarzı geliştirmek Kur'ân'ın muhteva bütünlüğüne uygun düşmez.

Click or select a word or words to search the definition